31 Aralık 2009 Perşembe

GÖNDERMELER


Geçen gün elli yaşlarında birisi, genellikle gençlerin (bay- bayan karışık) bulunduğu kalabalık bir ortamda akranı olan birine: “Yaşınız epeyce ilerlemiş; başında, dişinde, kuşunda arızalar başlamıştır.” dedi. Bu cinsellik dolu göndermeyi yapan kişinin durumuna çok üzüldüğümü söylersem yanlış olmaz sanırım.

Toplumumuzda son yıllarda espri denince akla, cinsel içerikli konular geliyor. En tanınmış komedyenlerimiz bile (birkaçı hariç) güldürülerinin büyük bölümünü cinsel içerikli şakalara ayırıyorlar. Televizyonlardaki eğlence ve söyleşi programlarında cinsel göndermelerin olmadığı bir bölüm neredeyse yok gibi. Sokaklarda, işyerlerinde, kahvehanelerde, meyhanelerde, hemen her yerde cinsellikle ilgili konuşmalar, küfürler hep başköşede yer alıyor.

Toplumda cinsellik, 12 Eylül darbesinden sonra özellikle pompalandı. Cinselliğe, şöhrete, paraya, eğlenceye, futbola odaklı bir toplum yaratıldı. Böylece bireyler toplumsal, siyasal sorunları tartışıp konuşmaktan uzaklaştırıldı. Bilim, kültür ve sanatla ilgilenmek beyhude bir uğraşmış algısı yaratıldı. Dizi toplumu olduk birden bire. Dizilerde karmaşık ilişkiler, ahlaksız teklifler izleyicileri heyecanlandırıyor. “Aşk” sözcüğü, neredeyse gecelik ilişkilerin adı oldu. “Aşk” sözcüğündeki büyü, gizem, heyecan, çekicilik yok oldu. Aldatmak marifet, cinsellikte alenilik cesaret diye adlandırılıyor. Yaratılan bu durumun, bir toplum mühendisliği çalışmasının sonucu olduğunu varsayarak konumuza dönelim.

Toplumumuzun büyük bölümünün cinsel açlık yaşadığı açıktır. Nasıl aç bir insan, sürekli yemek yemekten; parasız birisi, köşeyi dönmekten söz ederse cinsel yaşamı renksiz, çorak ve de başarısız biri, hep cinsellikten söz eder. Kişi yaşamında eksik olanı dile getirir.

Gelelim, tanık olduğum göndermeye. O kişi için üzüldüğümü söyledim, niçin? Bir eğitimci olarak bunun, psikolojide yansıtma yöntemine uygun bir savunma biçimi olduğunu bildiğim içindir.

Peki, yansıtma nedir? “Kendisine yakıştıramadıklarını başkalarına yakıştırma. İnsanların iç çatışmalarında kullandıkları bir savunma aracıdır. Kimi insanlar kendilerinde var olduğu halde kabul etmek istemedikleri nitelikleri başkalarında görürler ve eleştirirler. Örneğin, kendisi dedikoducu olan bir kimse başkalarını dedikoduculukla suçlar. Bu, normal olabildiği gibi patolojik de olabilir. “ Bu tanımdan sonra neden üzüldüğüm anlaşılmıştır. Tanrı şifa versin!

Yazımı bir fıkra ile bitireyim. Bir köyün çok güzel, süslü, alımlı bir ineği varmış. İnek, sokağa çıktığında köyün bütün boğaları peşinden koşmaya başlamış. En arkada da hadım edilmiş, yıllardır çift koşmuş, kağnı çekmiş bir öküz gidiyormuş. Yolun kenarında duran birisi, çift öküzüne; “Boğaların gidişini anladık da sen niye gidiyorsun?” diye sormuş. O da: Bana inek demesinler, diye gidiyorum.” demiş.

Yoksa…

Adil Hacıömeroğlu
31 Aralık 2009

Not: Yazılarımı adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

28 Aralık 2009 Pazartesi

TEKEL İŞÇİLERİ


Tekel’in özelleştirilmesiyle binlerce işçi gelecek endişesine kapıldı. 4/c kapsamına alınan işçileri, işsiz kalma korkusu sardı. Peki, 4/c nedir? Kısacası; özelleştirilen kuruluşlarda işçi ve memur olanların, sözleşmeli personel kapsamına alınmasıdır. Yani, iş güvencesinin ortadan kalkmasıdır. İşçiler, buna karşı çıkarak hak ettikleri iş güvencelerinin ortadan kalkmasını istemiyorlar.

İşçilerin, 4/c kapsamında işlerini sürdürmelerinin diğer bir olumsuzluğu ise aylıklarının azalması ve sosyal haklarının birçoğunun ortadan kalkmasıdır. 15 Aralık’ta işçiler Ankara’da toplandılar. Yurdun dört bir yanından geldiler: İstanbul, Adıyaman, Muş, Samsun, Aydın, Siirt, Tokat, Diyarbakır, İzmir, Bitlis, Manisa, Trabzon, Balıkesir… Yaklaşık on iki bin kişiydiler. Çoğu, çoluk çocuk gelmişlerdi Ankara’ya. Çünkü işi yitirme sorunu, tüm ailenin sorunuydu. İş olmayınca mutfakta kaynayan tencere, sofrada bölüşülen ekmek, çocukların okul harçlıkları, kış günü sırtı sıcak tutacak paltolar ve kazaklar da olmayacaktı. Burada yapılan bir ekmek ve yaşam mücadelesiydi. Bu da ciddiyet, inanç ve birliktelik gerektirmekteydi.


Geceyi otobüs terminalinde, bazı sendikaların konukevlerinde ve lokallerinde geçirdiler. Hem de Ankara’nın dondurucu ayazında. Sabahleyin erkenden yollara koyulup Abdi İpekçi Parkı’nda toplandılar. Bir ellerinde ekmek, diğer ellerinde al yıldızlı bayrağımız vardı. “Türkiye sevdamız, ekmek için kavgamız!” sloganını haykırıyorlardı. Cam çerçeve kırmayıp park eden ya da seyir halindeki arabalara da saldırmıyorlardı. Parktaki ağaçlara, çiçeklere zarar vermiyor; yüzlerini de örtülerle kapatmıyorlardı. Etnik kökenleri, inanç farklılıkları söz konusu edilmedi hiç. Tek dertleri vardı: seslerini duyurmak, ekmeklerini yitirmemek. Amaçları üzüm yemekti, bağcıyı dövmek değil.

Böylesine güzelliklerle dolu bir eyleme polisin biber gazı, coplu saldırısı limon sıktı. Kış soğuğunun ilikleri dondurduğu bir günde işçiler, parkın havuzunun buz gibi sularına atıldılar. Üşüdüler, dondular, canları yandı, gözleri yaşardı, yürekleri acıdı ve yine de vakarlarını bozmadan eylemlerini sürdürdüler.

Maalesef polisimiz, masum isteklerini dile getirerek hakkını arayan çalışanlarla öğrencilere çok sert davranıyor. Bölücü ve irticacı grupların taşkın eylemlerine ise “AB ölçütlerini” uyguluyor.

Şimdi biraz da özelleştirmelerin olumsuz sonuçlarına değinelim. KİT’lerin özelleştirilmesi büyük bir nitelikli işsiz ordusunun doğmasına neden oluyor. Ayrıca bu kurumlarda çalışmaya devam edenlerin aylıkları azalıp sosyal hakları geriliyor. Sendikasız, örgütsüz yığınlar ortaya çıkıyor. Çalışma yaşamı, işverenin keyfiyetine bırakılıyor. Özelleştirmelerin işçi boyutu kısaca bu. Bir de bunu tarımsal boyutu var. Tekel’in özelleştirilmesiyle birlikte yabancı sigara ve tütünlerin kullanılmasının önü açılıyor.. Üreticinin tütünü, yok pahasına alınıyor. Tütün üreticisi, ürününden zarar ediyor, zarar edince de üretmesinin bir anlamı kalmıyor. Tıpkı şeker pancarında olduğu gibi. Dışalıma dayalı liberal ekonomik sistem, hem sanayimizi hem de tarımımızı bitiriyor. El âlemin işçisi, çiftçisi refah içinde yaşarken bizimkiler sürünüyor. İthalatla ülkemizin alınteri yurtdışına akıyor. Yurdumuzun bütçe açığı artıyor. Topraklarımız ve insanımız bomboş dururken başaklarının topraklarını göğertip çalışanlarının refahını artırıyoruz. Dış dayatmalarla öz kaynaklarımızı yok ediyoruz.

Yoksullaşan ve işsizlerle dolu ülkemizde insanlarımıza bir lokma ekmeği bile reva görmüyoruz. Köleci toplumun gerisinde bir çalışma yaşamıyla yurttaşlarımızı canından bezdiriyoruz. Köleci sistemde, bir kölenin barınması ve beslenmesi köle sahibi tarafından sağlanıyordu. Bugün verilen ücretler, yaşamsal olan bu iki şeyi ne yazık ki karşılayacak durumda değil. Çalışma koşulları İLO standartlarının çok gerisinde. Çağdaş değerlerle uyuşmuyor bu durum, insanca değil. Ancak kimsenin umurunda değil bu. Herkes yapay gündemlerle uğraşıyor. Küresel güçlerin dikte ettiği konular, kamuoyunu meşgul ediyor.

Yılların emeğiyle, birikimiyle oluşturulan sanayi kuruluşlarımız, küresel bir moda ve çıkar uğruna harcanıyor. Üreten Türkiye’den, tüketen Türkiye’ye koşar adım gidiyoruz. Bu da dışa bağımlılığımızı artırıyor. Tüm sektörlerde dışa bağımlı olan bir ülke, bağımsız olabilir mi? Böylesi bir dışa bağımlılıkla birtakım siyasal ve toplumsal sorunlarımızı çözmemiz mümkün müdür?

Ankara’daki Tekel işçilerinin eylemi bize gösterdi ki, sınıf mücadelesi halkı birleştirir. Etnik ve inanç farklılıklarından doğan ayrılıkları yok eder. Türkiye’nin birliği ve dirliği sınıf mücadelesinin dinamiğiyle sağlanabilir. Yoksa küresel güçlerin vereceği reçetelerle değil.

Adil Hacıömeroğlu
24 Aralık 2009

29 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

26 Aralık 2009 Cumartesi

KCK OPERASYONU


Diyarbakır Başsavcılığı, 24 Aralık’ta sabahın erken saatlerinde KCK operasyonunu başlattı. AKP ile DTP arasında “demokratik açılım”la başlayan bahar havası, birden güz rüzgârlarıyla savrulan kuru yapraklara döndü. Peki, KCK nedir, bu operasyon niye yapılmıştır?

KCK/TM (Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi), PKK’nın kent örgütlenmesi. Amaç, dağı kente taşımak. Birçok eski DTP’li yönetici gözaltına alındı, bunların birçoğu da mahkemece tutuklandı. İşte, kıyamette bu noktada koptu. DTP’nin kapatılmasıyla başlayan gerginliğin dozu birden arttı. Neden bu gerginlik çıktı?

Başbakanın ABD gezisi sonrası, düğmeye basıldı. “Açılım”da viraj alınmaya başlandı. PKK’ya karşı tavır değişikliği, aklımıza yeni senaryoları da getiriyor. Önce DTP kapatıldı, sonra KCK operasyonu. ABD’nin İran’a müdahalesinin söz konusu olduğu şu günlerde sürpriz gelişmelere hazırlıklı olmalım. “Açılım”la şımaran DTP’lilerde, hükümetin tavır değişikliğinin şaşkınlığı ve öfkesi var.

KCK operasyonuna en önemli tepki Diyarbakır’ın eski DTP’li belediye başkanından geldi. Sözleri yenilir, yutulur cinsten değil. Ne dedi bu kişi? “Başbakan ve kabine üyelerine sormak istiyorum, üslubumdan dolayı halkın affına sığınıyorum, meşe ağacının hangi dalı nerenize battı sayın hükümet?” Partilileri arasında ‘Şahin' ve ‘Güvercin' tanımı yapanları kastederek, “Bunu söyleyenlere has..tir, diyoruz.” Tabi söyleyene baktığımız kadar söyletene de bakmamız gerekir. Yıllardır belediyecilik yapmak yerine, devlete meydan okuyan bir zatı görevde tutarsan ve hakkında yasal işlemler yapmazsan iş bu noktaya gelir. DTP’li belediye başkanları, yönettikleri kentlere yaptıkları belediyecilik hizmetleriyle değil; PKK eylemlerine verdikleri desteklerle gündeme geliyorlar. Bu da TCK’ya göre suçtur. Bir suçlunun suçunu görmezden geldiğinizde, ona yeni suçlar işleme cesareti verirsiniz. Yasalar, her yurttaşa eşit olarak uygulandığında değer kazanır.

Açıkça bölücülük yapan, yerel hizmetleri savsaklayan, her fırsatta devlete meydan okuyan yöneticilere yasaları uygulamadığınızda; başkalarına nasıl uygulayacaksınız? DTP’li belediye başkanlarını (tabi görevini ihmal edenleri kastediyorum) yasalar çerçevesinde görevden alamama, ülkemizdeki belediyecilik hizmetlerinin yozlaşmasına da neden olmuştur. Bu durumdan cesaret alan yurdumuzun çeşitli kentlerindeki birçok yerel yönetici “Suç işleyene nasıl olsa bir şey olmuyor.” diyerek, belediyeleri yolsuzluk bataklığına çevirdiler. Ülkemizde hiçbir dönemde yolsuzlukların bu kadar açık ve cesurca yapıldığı bir dönem olmamıştır. Belediyelerin birçoğu borç batağında, ancak yapılan bir hizmet de yok. Devlete meydan okuyanı görevden alamazsan, yolsuzluk yapanı da almazsın. Yolsuzluk, yarattığı yoksullukla terör kadar zarar veriyor Cumhuriyet’imize. Yoksullaşan yurttaş; terör örgütlerinin, mafya çetelerinin, irtica odaklarının eline ve insafına terk ediliyor. Böylece de Türkiye kan kaybediyor.

Yıllardır terör destekçilerine göz yummanın sonucu bu. Hem terörle hem de yolsuzlukla bir ulusu çökertmenin alt yapısı hazırlanmış oluyor.

DTP’liler, söze her başladıklarında barıştan, kardeşlikten, demokrasiden dem vururlar. Bu konuşmalardan da anlaşılacağı üzere bu söylemlerinde içten değiller. Davalarına zarar verebileceğini düşündükleri en ufak bir yasal önlemde bile, bu sözlerin yerini küfür ve tehdidin aldığını görmekteyiz. “Demokrasi, barış ve kardeşlik” sözcükleri; zihinlerindeki “baskı, terör, şiddet, tehdit, küfür ve bölücülük” düşüncelerine örtü olarak kullanılmaktadır. Bu sözlerle örtü yırtılmıştır, gerçek niyet ortaya çıkıştır.

PKK, yıllardır dış destekle hep demokratik hakların genişletilmesinden söz etmiştir. Maalesef mevcut hükümet de taviz üstüne taviz vermiştir. Yer adlarının değiştirilmesinden, andımızın ortadan kaldırılmasına kadar her şey Türk ırkçılığı olarak nitelendirildi. Anayasamızın değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri bile “demokrasi(!)” adına tartışılmaya başlandı. Türkiye’de “Türk’üm” demek nerdeyse yasaklanır duruma geldi.

AKP iktidarı, bir türlü devleti temsil etmenin sorumluluğunu, ağırlığını algılayamadı. Devleti, devlet kurumlarını benimseyemediler. İdeolojik saplantılarla devlet kurumlarıyla kavga etmeyi marifet sandılar. Cumhuriyet kurumlarıyla savaşarak, bu kurumları iş göremez duruma getirdiler. Bu kurumlara karşı çıkan herkesi de doğal olarak müttefik kabul ettiler. Böylece irtica, bölücülük ve liberal işbirlikçilik; emperyalizmi de arkalarına alarak Türkiye karşıtlığında birleştiler. Ancak son gelişmelerle takkeler düşüp keller bir bir görünüyor.

Küfürlü ifadelerin muhatabı, bölücülüğe cesaret verenlerdir. Siyasette inceliği, saygıyı yok ederek meydanlarda sesini duyurmak isteyen yurttaşı kaba sözlerle azarlayıp kovanların yüzü kızarmalıdır. Yıllardır düzeysizleşen siyasal üslup çukura saplanmıştır.

Adil Hacıömeroğlu
26 Aralık 2009

Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

20 Aralık 2009 Pazar

GÖÇÜKTE CAN VERMEK


10 Aralık 2009 günü Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi, Devecikonağı Beldesi’nde özel sektöre ait maden ocağında grizu patlamasıyla meydana gelen göçükte on dokuz maden işçisi can verdi. Kaza sonucunda can kayıpları yüreğimizi yaktı; ancak işçilerin çalışma koşullarını öğrenince ise insanlığımızdan utandık.

Bizi, insanlığımızdan utandıran çalışma koşullarının nasıl olduğuna bakalım. Maden işçiliği, dünyanın her yerinde en zor ve en riskli iş koludur. Böylesine zor ve riskli iş kolundaki önlemler, zamanında ve çağın gereklerine uygun olarak alınmalıdır. Ayrıca ekonomik ve sosyal olanaklar da işin zorluğuna göre düzenlenmelidir.

Gazetelerde çıkan haberlerden ve ilgili meslek kuruluşlarının açıklamalarından, işçilerin çalışma koşullarıyla ilgili öğrendiğimiz bilgiler tüyler ürpertici. Bir işçinin aylık ücreti, altı yüz lira. Eğer, günde otuz vagon kömür çıkartmazsa yevmiyesi kesiliyor çalışanın. Durumundan memnun olmayıp şikâyetçi olan işçiler, işten kovulup başka bir işte çalışması da engelleniyor. Madende cankurtaran, doktor ve güvenlik yok. İşçinin sağlığı ve canı Allah’a emanet. Çalışma koşulları, köleci toplum dönemiyle neredeyse eşdeğer. Boğaz tokluğuna bir iş. İnsan yaşamının hiçe sayıldığı bir çalışma ortamı. İnsan emeğinin, bir lokma ekmek karşılığında sömürüldüğü ilkel bir düzen. Ocakta çalışanlar eğitimsiz. İş yerinde mühendis eksikliği var. Ocaklardaki havalandırma sistemi yetersiz. İş yeri denetimi yok. Çünkü denetleyecek eleman yetersiz. Sendika yok. Zaten son yıllarda hızla sendikasızlaşan bir işçi sınıfı var.

Yukarıda belirttiğim koşullarda çalışarak ekmeğini kazanan işçiye saygı duyulur, şapka çıkarılır. Ama onun çaresizliğinden yararlanarak korkunç bir sömürü çarkını işleten işverenden ve bu çarkın oluşmasını sağlayan liberal politikacılardan ise nefret edilmesi gerekir.

Türkiye, iş kazalarında dünyada dördüncü, Avrupa’da birinci. Bu ne demek? İnsanımızın değeri, can güvenliği yerlerde sürünüyor demek. İnsanına en az değer veren ülke konumundayız yani. Bu durum ise utanç vericidir çağımızda.

İnsanları çaresizleştirilen ülkemizde, ölenlerin arkasından rahmet dilemekten başka bir şey kalmıyor geriye. Üzülüyoruz, yalnızca çok üzülüyoruz. Ancak toplumsal tepki gösteremiyoruz. Bir daha üzülmemek için hiçbir şey yapmıyoruz.

Maden ocaklarında durum vahim de diğer iş kollarında iç açıcı mı? Tabi ki değil. Özal’la başlayan liberal anlayış doğrultusunda yapılan özelleştirmeler, bir köleci toplumun da kurulmakta olduğunun göstergesi. Özelleştirmeyle birlikte sendikasız ve örgütsüz bir toplum yaratıldı. Kimse hakkını arayamıyor, arayan da sokağa atılıyor. Liberal ekonomik düzen toplumdaki sosyal adaleti yok ediyor. Devletçiliğe karşı açılan savaş sonucunda talan ekonomisi uygulamaya konuluyor. Özelleştirilen kurumların çoğunda asgari ücret uygulanıyor. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor. Örgütsüz ve işsiz yığınlar yaratılıyor. Böylece de ucuz işgücü pazarı oluyor ülkemiz.

Tuzla’da tersane işçilerinin yaşadığı acıklı ve çağdışı durumu bilmeyen var mı? İnsanlar, adeta ölümüne çalıştırılıyorlar. Dur, diyen yok. Ölüm olayları kanıksanır oldu.

Özelleştirilen Tekel’in işçileri, başbakanın İstanbul’daki bir mitinginde dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. RTE, kürsüden bağırıp azarlayarak kovuyor işçileri. Onlara: “Yan gelip yatarak maaş alma devri kapandı.” diye haykırıyor. Daha sonra Ankara’ya mağduriyetlerini duyurmaya gidiyorlar. Coplanıp biber gazıyla dağıtılıyorlar. Hükümet, kentlerimizi yakıp yıkan eşkıyaya göstermediği sertliği; hakkını arayan çalışanlara ve öğrencilere gösteriyor. Masum ve haklı seslere cop, biber gazı, azarlanma… Bölücü eşkıyaya “demokrasi” içinde tavır. Acaba bunun nedeni nedir sizce? Otokratik bir yönetime gidişte asıl tehlike emekten, hakkını arayanlardan mı geliyor?

İnsanların asgari ücretle çalışmasının yanı sıra, iş koşullarının gittikçe kötüleştiği de bilinmektedir. Çalışma sürelerinin uzunluğu (Genellikle sekiz saati aşmaktadır.) ödenen aylığın, asgari ücretin de altına düşmesine neden oluyor. Emekçiler, iş ve ev arasında geçen bir yaşama mahkûm ediliyorlar. Sosyal yaşam denilen bir şey yok onlar için, hem zaman hem de parasal açıdan. Bu durum insanların ruh sağlığını bozup aile ilişkilerini sarsıyor. Toplumsal düzen ve dinamizm kayboluyor. Aç acına çalışan kişiden yaratıcılık, yüksek verim beklenemez.

16 Aralık günü işsizlik rakamları açıklandı. Çalışabilecek durumdaki her dört kişiden biri işsiz. Bu, resmi rakamlar; yani Türkiye İş Kurumu’na başvurup iş bulamayanların oranı. Kurum’a başvurmayanlar da hesaplandığında işsizlik yarı yarıya. Eğitimli kişilerin işsizliği ise büyük bir dram, ancak iş bulsalar da büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor bu kesim. Yıllarca dirsek çürüt, sonrasında asgari ücrete talim et. Genç nüfusuyla övünen ülkemiz yöneticileri, genç bir işsiz ordusu yaratma becerisi gösterdiler. Dünyada benzeri yok bunun.

Özelleştirmelerde yapılacak iş, öncelikle iş güvenliğinin sağlanması koşulu olmalıdır. Ayrıca asgari ücretten adam çalıştırma rezaletine son verilmelidir. Birkaç yüz insanın çalıştığı bir yerde bir tane asgari ücretin üstünde çalışan kişi olmaz mı? Kimsenin aylığı zaman içinde artmaz mı? Bir iş yerinde sürekli işten çıkarılmalarla, çalışanların düşük ücrete mahkûm edilmesi oyununu, denetim yetkisi olan hiçbir devlet yetkilisi fark etmez mi? İşin öğrenilmesi, aynı işte sürekliliğin getireceği deneyimle olur. Bu da iş eğitiminin önemli bir ayağıdır. Sürekli işten çıkarmaların olduğu bir işletmede, deneyime ve beceriye dayanan bir üretim kalitesinden söz edilebilir mi?

Halkımız hızla yoksullaşırken birleri hızla varsıllaşıyor. Sendikalar güç yitirirken tarikatlar güçlenip iktidara ortak oluyor. Ne kadar ilginç değil mi?

Kayırmacılık ve çıkarcılık üzerine kurulu bir siyasal düzen iflas ediyor. Bununla birlikte ülkemiz de kan kaybediyor. Zamanımız, emeğimiz, ekonomik kaynaklarımız, yeteneklerimiz, bilgi birikimimiz, kişisel ve toplumsal deneyimlerimiz fütursuzca harcanıyor. İş yaşamının düzenlenmesinde çağdaş uygulamaları ne yazık ki göremiyoruz. Uzay çağında ilkel kafaların; ilkel, açgözlü uygulamalarıyla maden ocaklarında can veriyoruz. Biz insan olarak da Doğu’nun en büyük çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimini yapan, sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş savaşını kazanan bir ulus olarak da böyle bir yaşamı hak etmiyoruz.

Adil Hacıömeroğlu
17 Aralık 2009

Not: 21 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlamıştır.

16 Aralık 2009 Çarşamba

TEHLİKELİ TIRMANIŞ


“Demokratik açılım” çerçevesinde Habur’da PKK’lıların “tören”le karşılanmasından sonra, teröre bağlı toplumsal gerginlik hızla tırmanıyor. Ne yazık ki birtakım siyasetçiler de yangına körükle giderek gerginliğin bir ayrışmaya dönüşmesi için olağanüstü çaba gösteriyorlar.

Habur’dan giren teröristler, önce DTP mitinglerinde boy gösterdiler. Bu mitingler, yaygın provokasyonun provasına dönüştürüldü. Hakkâri’deki bir gösteride konuşmacı olan bir Kandil sakini, kendi ulusal marşlarını söylemek istediklerini anlatıyor; dinleyiciler coşkuyla alkışlıyorlar. Kandil sakinlerini, “tören”le karşılayanların hiç sesi çıkmıyor. “Bir ülkede iki ulusal marş olur mu?” demiyorlar, diyemiyorlar. Mersin’de bayramda polis karakoluna yapılan havai fişekli saldırı, İstanbul’da tekrarlanıyor. PKK, resmen kent savaşına hazırlık yapıyor. Polisin direnci, gücü, böylesi bir çatışmada yeteneği ölçülüyor. Bir süre sonra havai fişekli saldırıların, gerçek mermili saldırılara dönüşebileceği olasıdır.

Birçok ilimizde yakan, yıkan saldırılar oluyor. Halkın sabrı sınanıyor. Halklar arası çatışmanın çıkması için her şey yapılıyor. Maalesef kışkırtma da yetkili kişilerden geliyor. DTP’li yöneticiler, sürekli gerginlik siyaseti izleyerek olayların tırmanmasına neden oluyorlar. Partilerinin kapatılmasından sonra Diyarbakır’da toplanıyorlar. Neden Diyarbakır? Partilerin genel merkezleri başkent Ankara’da değil mi? Evet de bu zatların “başkenti” Diyarbakır. Yaptıkları her davranışla bir ayrıştırmanın, kendi deyimleriyle bir “ötekileştirmenin” örneğini veriyorlar. Böylece bağımsız Kürdistan’a gidecek bir yola yavaş yavaş taşlar döşeniyor.

Kışkırtmanın ve gerginliğin diğer tarafı da hükümet. “Tavşana kaç, tazıya tut.” anlayışıyla davranıyor iktidar partisi. Bir yandan açılımla PKK’lılara cesaret verirken, diğer yandan da gösterilerde mağdur olan vatandaşlara “meşru müdafaa” yolunu gösteriyor RTE. Plansız, programsız ve dış telkinlerle başlayan “açılım”ın nasıl tehlikeli bir süreç yarattığını görmemek olası değil.

Kışkırtmanın nerelere vardığını Muş’un Bulanık İlçesi’ndeki olaylarda gördük. Gösteriler sırasında kepenk kapatmayan bir yurttaşımızın dükkânı yakıldı. Yurttaşımız da göstericilere ateş açıyor. Sonuç: iki ölü, sekiz de yaralı. Tabi ki ateş eden yurttaşımızın da mahvolan hayatı… Saldırgan göstericilere ateş eden esnafın yaptığını onaylamak olanaksızdır. Ancak, bu olayda sürekli kışkırtmayla gerginlik yaratarak terörü tırmandıranların hiç mi suçu yok?

Birkaç gün önce de İstanbul ve Malatya’da halk, yakma-yıkma ekibine müdahale etmişti. İstanbul Dolapdere’de silahlar, sopalar ve kesici aletlerle saldırgan göstericilere karşı halkın bir karşı koyuşu söz konusuydu. Bu tür durumlar provokasyona çok açıktır. Bu tarz tepkileri doğru bulmuyorum. Olaydan sonra kurusıkı tabancayla ateş ettiği belirlenen kişinin yaptığı açıklama ilginçtir. “Bana verdikleri parayı sen de ver 500 TL, istediğin adamı rehin alayım. Ben ekmeğime bakarım. Gerginlik varmış, yokmuş bana ne... Para verdiler, dediler git, sık... Ben de gidip kuru sıkı attım.” Parayı verip yönlendiren kişinin bir gün önce siyah renkli bir ciple mahalleye geldiğini söylüyor ateş eden kişi. Bu iddia araştırılmalıdır. Gerçekten böyle birisinin var olduğu belirlenirse sonuna kadar gidilmelidir. Çünkü saldırgan göstericileri de kurusıkıcıları da sokağa salan aynı güç odaklarıdır. Biz bu filmi daha öncede izledik. Sonu 12 Eylül ihtilaliyle biten, emperyalist boyunduruğu daha da artıran filmi. Aynı senaristler ve yönetmenler filmi, oyuncularını değiştirerek yeniden sahneye koyuyorlar. Toplumumuz, geçmişteki deneyimlerinden hareketle bu filmde figüran olmamalıdır. Bu oyunun oynanmasını engellemeliyiz. Toplumu kamplaştırarak, ayrıştırarak vuruşturma oyununu bozmalıyız.

Halkımızın son yıllarda hızla yoksullaşması, insanımızı çaresiz bırakıyor. Diyarbakır’daki çocuklar taş atma karşılığında birkaç lira aldıklarını söylüyorlar. Dolapdere’deki yetişkin vatandaşımız da beş yüz liraya kuru sıkı attığını söylüyor. Hızla yoksullaşan kitleler karşı karşıya getirilip ayrıştırılmaya çalışılıyor.

PKK saldırılarının genellikle kentlerin yoksul mahallelerine yönelmesi ise ilginçtir. Ömrü boyunca, dişinden tırnağından biriktirdikleriyle zar zor bir araba alan kişinin arabasını yakmak, işyerini kundaklamak ağır tahriktir. Son günlerde evlerin taşlanması ise terörün farklı bir aşamaya geçmesidir. Konut dokunulmazlığı, hem geleneksel hem de yasal bir gerekliliktir. Konut, kişinin mahremidir. İnsanımız, konutunu namusu bilir. Ayrıca ekonomik sıkıntılar içinde bunalmış, canından bezmiş kitleleri tahrik etmek kolaydır. Bu nedenle PKK göstericilerinin, tahrik konusunda bilinçli bir biçimde yönlendirildiklerini ve tercihler yaptıklarını düşünebiliriz.

Türk Ulusu, bu tahrikler karşısında oyuna gelmemeli, güvenlik güçlerine sonuna kadar güvenmelidir. Saldırgan göstericilere müdahale, devlet güçleri tarafından yapılmalıdır. Hiçbir kurum ve kişi kendini devletin yerine koymamalıdır. Devlet otoritesi de terörle mücadelede zafiyet göstermemelidir.

Emperyalist güçler, kendi çıkarları uğruna güzelim yurdumuzu mahvetmeye çalışıyorlar. Kardeşi, kardeşe kırdırmaya çalışıp 1919’un öcünü almak istiyorlar. Yüzyıllardır kardeşliğin egemen olduğu bu topraklar bizim cennetimizdir ve biz bu yurdu cehenneme çevirtme çabalarını boşa çıkaracağız. Ne demiş atalarımız? “Eski dost, düşman olmaz.” Bu toprağın insanı hangi etnik kökenden olursa olsun, bu sözün anlamını iyi bilir. Bin yılı aşkın dostluğunu, kardeşliğini küresel güçlerin çıkarları uğruna harcamaz.

Adil Hacıömeroğlu
16 Aralık 2009

14 Aralık 2009 Pazartesi

OLACAĞI BUYDU


“Demokratik açılım”ın teröre cesaret vereceğini baştan söyleyerek kamuoyunu uyarmıştık. Demokrasi getireceğiz, diye bir kışkırtıcılık ortamının yaratılmakta olduğunu aklıselim olan herkes görüp anladı. “Açılım” çığırından çıkmak üzeredir. Ülkemizin iç dengelerini yeniden kurmak epeyce zaman alacak. Çünkü terör boyut değiştirmiştir; artık kentleri cehenneme, yaşanmaz duruma getirmek isteyen bir PKK var karşımızda.

Kurban bayramında başlayan saldırılar, hız kesmeden sürüyor. On yedi santimetre karelik bir alan yüzünden başlayan gösteriler, şiddetin bir vesilesi oldu. Bunu bahane eden terör yandaşları, gözü dönmüş bir biçimde resmi-sivil demeden tüm hedeflere saldırıyorlar. Kana susayan bu “vandal”lara ne yazık ki “Dur!” diyen yok.

8 Kasım günü İstanbul Kanarya’da otobüs durağında beklerken yakılan Serap Eser, açılımın yakılarak öldürülen ilk kurbanı oldu. Hitler Almanya’sında görülebilecek bir manzaradır bu. İnsanların yakılarak öldürülmesi. Büyük bir insanlık ayıbıdır ve vahşetin en büyüğüdür. Masum insanların üzerine molotof atacaksın, onları canlı canlı yakacaksın, bunun adı da demokratikleşme olacak öyle mi? Bir genç kızın yaşamının baharında tüm hayallerini bitireceksin, neden? Binlerce kişinin katili olan bir terörist başının serbest bırakılması için gösteri yapacaksınız, bunun da demokratik hak olduğunu söyleyeceksiniz. Bu, olsa olsa Hitler demokrasisi olur. Serap Eser’in hayal deryasını ve bu deryadaki dalgaları, coşkuyu, sonsuzluğu bitirmeye ne hakkınız vardı? Böylesine güzel bir dünyayı yok etmek hangi insanlık mantığıyla açıklanabilir.

4 Aralık’ta Nusaybin’de Uzman Çavuş Bünyamin Özcan’ı şehit etti hain terör. Tam da “demokratikleşmekte” olduğumuz bir sırada. Terör dağda, bayırda, kente saldırıp can alıyor, ülkemiz gündemi Öcalan’ın cezaevi koşullarıyla meşgul ediliyor. Peki, şehit Bünyamin’in dört yaşındaki oğluna, dahası anne karnında olan ve henüz doğmamış yavrusuna, babalarının şahadetini nasıl açıklayacağız? Bu yetimlere demokrasiyi nasıl anlatacağız? Demokrasinin suçluları koruyup kollamadığına onları nasıl inandıracağız? Bu suçsuz, günahsız çocukların ömürleri boyunca, baba özlemiyle adeta tek kanatlı bir kuş gibi yaşam göklerinde uçmasının acısını hiçbir zaman gideremeyeceğiz. Bünyamin’in yarım kalan yaşam yolculuğunun nasıl bir dünyayı, mutluluğu yok ettiğini biliyor muyuz acaba?

“Demokratik açılım”la birlikte başlayan PKK yandaşlarının gösteri ve eylemleri sırasında yakılan işyerleri, arabalar; taciz ateşi açılan karakollar, lojmanlar, tahrip edilen mahalleler saymakla bitmez. Zaten bunları yazıp dökmeyi de düşünmüyoruz.

Yüreğimizi derinden yakan acı haber, Tokat’ın Reşadiye İlçesi’nden geldi. Yedi askerimizin şehit olduğu haberi, herkesi perişan etti. Silahsız askerlerin saldırıya uğraması, terörün acımasızlığını gözler önüne serdi. Terör örgütleri adeta dalga geçiyorlar ve devlete gözdağı veriyorlar. Yurdun her yanında eylem yapabileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Yedi askerimizin öldürülmesinden sonra gazeteciler, DTP’li avukat milletvekiline mikrofon uzatıp soru sormak istiyorlar. “Vekil Bey”, gazetecilere elinin tersiyle vurmak için hamle yapıyor. Şimdi bu vekil “demokrat”, şehidinin acısıyla yüreği yanan ve gencecik askerinin hukukunu korumaya çalışan koca bir ulus demokrasi düşmanı öyle mi? Demokrasi, yanlışlıkların hesabının sorulduğu rejimdir. Eğer, bir toplum öldürülen yedi evladının, neden öldürüldüğünü sormayacaksa; bu rejim, demokrasi olamaz.

Harun Arslanbey (Adana), Onur Bozdemir (Adıyaman), Kemal Pide (Ordu), Ferit Demir (Muş), Yakup Mutlu (Muş), Cengiz Sarıbaş (Giresun) ve Fatih Yonca’nın (Hatay) gencecik bedenlerine kıyıp al kanlarını kutsal vatan toprağına akıtan terörü, ulusun her bireyi lanetlemelidir. İnsan olan, insana kıyılmasına gerekçeler üretemez. Artık şehit cenazelerine katılmaya da, cenazelerin görüntülerini televizyonlardan izlemeye de yüreğim dayanamıyor. Acı, yüreğimin en derin yerlerine işliyor. Terörün vicdansızlığı, herkes gibi beni de isyan ettiriyor. Evet, “Analar ağlamasın.” Güzel söz; ancak hep bizim anamız ağlıyor. Kutsal vatan toprağı, şehit kanları ve gözyaşlarıyla sulanıyor ve böylece daha da kutsallaşıyor. Harun’un, Onur’un, Kemal’in, Ferit’in, Yakup’un, Cengiz’in ve Fatih’in ailelerini, tüm ulusu gözyaşına boğanlar kimlerdir? Kendince haklı gerekçelerin arkasına sığınarak gencecik fidanlarımızı solduranlar kimlerdir? Kınalı ellere kıyan kanlı ellerin ağzına “demokrasi, insan hakları, özgürlük” sözleri yakışıyor mu hiç?

“AKP Hükûmeti bu kararı verdi ve bu kararı Anayasa Mahkemesinde meşruiyete kavuşturmaya çalışıyor. Sesimizi çıkarmıyoruz. Günlerdir AKP’nin bütün yetkilileri, hatta Anayasa Komisyonu sıfatını taşıyan kişi bile kapı kapı gezip, televizyon ekranı ekranı gezip partimizin kapatılmasını meşru göstermeye çalışıyor. Buna ne hakkınız var?” Bu sözler, 9 Aralık tarihli meclis tutanaklarından. DTP’li bir bayan milletvekilinin sözleri. Yargıyı siyasalaştırmak, zayıflatmak düşüncesiyle her fırsatı kullanan AKP yöneticilerinin ders alması gereken önemli sözler. Siz yargıyı sürekli tartışırsanız, yargı kararlarını hiçe sayarsanız, başkaları da bunları konuşur. Tabi konuşana değil, konuşturana bakmak gerek. Bayan vekilin konuşması boyunca gösterdiği saldırgan tavır ise ibret vericiydi. İşte, size DTP demokrasisi… Harun, Onur, Kemal, Ferit, Yakup, Cengiz ve Fatih’e tanımadığınız demokrasiyi, özgürlüğü PKK’nın liderine tanıyorsunuz. Şehit annelerin sesini kısıp terör sözcülerinin volümünü yükseltiyorsunuz. Sonra da bunu topluma demokratikleşiyoruz diye yutturmaya çalışıyorsunuz.

Mazlumun konuşamadığı, zalimin ahkâm kesip at oynattığı bir düzenin adı demokrasi olabilir mi? Şehit kanlarının sürekli aktığı ve terör yanlılarının tehditler savurduğu bir ortamda demokratikleşme olur mu? Demokrasi ezilenlerin sesinin çıkması gereken bir yönetim değil midir?

Adil Hacıömeroğlu
10 Aralık 2009
Not:14 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

13 Aralık 2009 Pazar

DTP'NİN KAPATILMASI


Anayasa Mahkemesi, 11 Aralık günü oybirliğiyle verdiği kararla DTP’yi kapattı. Dava sürerken Anayasa Mahkemesi’ni etkilemek için birçok açıklama ve yayın yapıldı. Siyasal dengeler hesaplanarak DTP’nin kapatılamaması için kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Ancak mahkeme, Anayasa’ya uygun davranarak kapatma kararını verdi.

Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma kararları hep tartışma konusu oluyor. Özellikle irticacı ve bölücü kesim, parti kapatmaları sırasında demokrasi havarisi kesiliyorlar. İşbirlikçi liberaller ise parti kapatmalarının olduğu bir ülkenin, asla demokrat olamayacağını her vesileyle haykırıyorlar. AB ülkesi olan Belçika ve İspanya’da partiler kapatılınca niçin sesleri çıkmaz bu sahte demokratların? Etnik ve terörle ilişkili partiler, Avrupa’da da kapatılıyor. Hem de en kısa sürede. Almanya’da Nazi partisinin kurulamadığını niye merak etmezler? Avusturya’da seçimlerde birinci çıkan ırkçı parti lideri Haider’i, başbakan yapmamak için tüm AB ülkeleri niçin ayaklandı? Sandıktan çıkmamış mıydı Haider? Hani demokrasi demek, sandık demekti? Demek ki demokrasinin başka dayanakları da var. Yargısız bir demokrasi olmaz. Yargı, yasama ve yürütme kadar önemlidir demokratik bir devlette. Demokrasi, suç işleme özgürlüğü değildir. Demokratlık, demokrasiye ve toplum düzenine kasteden teröre karşı çıkmaktır. Dünyada insan yaşamının her şeyden önemli olduğu iyi bilinmelidir. Her suçun da bir cezasının olduğu da unutulmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin kurulduğu 1963’ten beri irticacı ve bölücülerin kurdukları partilerin kapanma şampiyonu olmasının nedeni nedir? Biricik amaçları, laik Cumhuriyet’i yıkmak olan bu zihniyetler, hep hukuk duvarına tosluyorlarsa bunun suçu hukukta mı, yoksa kendilerinde midir? Sürekli olarak Cumhuriyet’in kurumlarıyla savaşmak kimlere yarar sağlar? Dünyanın her yerinde, her türlü yönetim, kendini korumak için tüm önlemleri alır. Yani her rejim kendini korur.

DTP’nin eş başkanlarından biri kalkacak dağa gitmekten söz edecek, yani bölücü örgütle birlikte davrandığını ve davranacağını açıkça ilan edecek. Bütün parti örgütü, bölücü başının on yedi santimetre kare daha küçük bir koğuşa taşınması nedeniyle kentleri savaş alanına çevirecek. PKK’nın işlediği cinayetler karşısında susacak. Her toplantıda cinayet makinesi bir örgüt liderinin posterlerini başköşeye koyacaksın. Ondan sonra da kalkıp demokratik kurallar içinde mücadele ettiğini söyleyeceksin. Dünyanın hangi demokrasisinde masum insanların öldürülmesi savunulabilir? Demokrasinin tanımı, uygulaması değişti de bizim mi haberimiz yok?

Daha bugün, Öcalan’ın cezasını bir evde çekmesini öneriyorlar. Bunların tek bir derdi vardır. O da bölücü başının serbest bırakılması. Bölgenin geri kalmışlığı, yoksulluğu umurlarında değildir. Bunların feodal yapılanmaya karşı bir tek söz söylediklerini duyan var mıdır? Yıllardır yurdumuzu kan gölüne çeviren, ülkemiz kaynaklarının heba edilmesine neden olan bir kişinin affı düşünülür mü hiç? Böyle bir şey, hangi vicdan ve adalet duygusuna sığar?

Mahkemenin kapatma kararında sürprizler de vardı. Dağa çıkmak isteyen bayan vekilin siyasal yasaklama kapsamında olmaması, kamuoyunu şaşırtmıştır. Söylemleriyle DTP’nin şahin grubunun lideri olan bu vekilin, meclis çatısı altında hangi “demokratik” mücadeleyi vereceği de merak konusudur.

Kapatma konusunda AKP sözcülerinden çelişkili açıklamalar geliyor. Bazı sözcüler, yargı kararlarının tartışılmaması gerektiğini söylerken; bazıları ise kararın anti demokratik olduğunu vurguladılar. AKP’nin kapatma davası kararında nasıl da saldırmışlardı yargıya. Zaten her fırsatta bir demokrasi kahramanı edasıyla yargıya saldırmayı alışkanlık haline getirmedi mi iktidar partisi sözcüleri? Hele ikisi var ki DTP’nin kapatılmasına öyle üzüldüler ki anlatmak olanaksız. Biri herkesçe malum, her konuda Cumhuriyet kurumlarına saldırmayı alışkanlık haline getirmiş partinin ağabeyi. Diğeri de soldan AKP’ye transfer. İnanın DTP’liler bile bu kadar üzülmemiştir.

Bir tane Türkiye, bir tane Cumhuriyet var. Bunun içindir ki bunları gözbebeğimiz gibi korumalıyız. Rejim kavgası yapmak için bile bu ikisine ihtiyacımız gereksinmemiz olacak. Devlet kurumlarımız son yıllarda çok yıpratıldı. Haksız saldırı ve suçlamalarla birçoğu iş yapamaz duruma getirildi. Bir de akıl almaz kadrolaşma yüzünden kurumsal deneyim nerdeyse ortadan kalktı. Sürekli çatışmalar içindeki bir Türkiye, en yaşamsal konularını çözemiyor. Halkına, hak ettiği refahı bir türlü sağlayamıyor. İçimizdeki çekişme, didişme yüzünden çağı ıskalıyoruz, farkında değiliz.

Bizi, uygarlık yarışında öne geçirecek olan modernleşme projeleridir. Terör örgütlerini sahiplenip savunan partilerin ve grupların modernleşme projesinde yeri olamaz.

Adil Hacıömeroğlu
12 Aralık 2009

7 Aralık 2009 Pazartesi

ERDOĞAN'IN ABD GEZİSİ


Başbakan Erdoğan, bugün ABD’de başkan Obama’yla görüşecek. Bu görüşme hem Türkiye açısından hem de Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya’dan Pakistan’a kadar uzanan ülkeler bakımından çok önemlidir. Çünkü dünya enerji kaynaklarının büyük bir bölümü buralardadır. Bu nedenle de küresel güçlerin egemenlik mücadelesi buralarda yoğunlaşmıştır. Türkiye de gerek jeopolitik konumu, gerekse tarihsel ve kültürel misyonu nedeniyle bu coğrafyanın kilit ülkesidir.

Dünyada petrolün bulunduğu hemen hemen tüm bölgelerde anlaşmazlıklar, çatışmalar vardır. Bu anlaşmazlıkların kolayca halli de kısa vadede olanaklı görülmemektedir. İşte, çevremizin ve ülkemizin güneydoğusunun fokur fokur kaynadığı bu dönemde yapılan ABD gezisi çok önemlidir. Tabi ki dış gündem kadar iç gündem de sıcak gelişmelerle doludur. İç gündemimizi meşgul eden sorunların birçoğu dış kaynaklıdır. Bunların çözümü ya da çözümsüzlüğü bizim dış ilişkilerdeki tavrımıza bağlıdır. Bu gezide Amerika’nın bizden isteyeceği çok şey var. Çünkü Amerika, yukarıda belirttiğim bölgeler üzerinde egemenlik kurmak için Türkiye’ye gereksinim duymaktadır. Ayrıca küresel süper gücün, bu bölgede güçlü ve bağımsız bir Türkiye istemediği de açıktır. Bunun içindir ki ABD, Türkiye’ye karşı “Ne ondur, ne de öldür.” politikası izliyor. Bu nedenle yıllardır ülkemizi meşgul eden önemli sorunlarda ABD parmağı aramamak saflık olur.

RTE’nin Amerika ziyaretinde gündeme gelebilecek konular nelerdir? İlk sırada, Türkiye’nin Afganistan’a asker göndermesidir. Erdoğan’ın böyle bir isteği kabul etmesi, ülkemiz açısından vahim sonuçlar doğurur. Çünkü Afganistan’daki çatışmalara müdahil olmamız; bizi, uluslararası terörist grupların hedefi durumuna getirir. Böyle bir istek Türkiye’yi belanın içine sokar. Beladan kendimizi sakınmamız gerekir.

ABD ziyaretinin önemli bir konusu da İran’dır. İran’ın nükleer tesis kurmasıyla başlayan gerginlik gün geçtikçe tırmanmaktadır. Amerika’nın anlaşmazlıkları güçle çözme politikası, burada da söz konusudur. İran’a ABD müdahalesi söz konusudur ve tarih de yakınlaşmaktadır. İran’a, bir ABD işgali olur mu? Bu, biraz zor; ama Amerika’nın İran’ın stratejik hedeflerine saldırması ve bu hedefleri devre dışı bırakma olasılığı yüksektir. Yani, eninde sonunda bu konu güçle çözülmeye çalışılacaktır. Bizim, burada ABD’ye lojistik destek vermemiz, birtakım kolaylıklar göstermemiz son derece yanlıştır ve İran’la onarılması güç ilişkiler sürecinin başlangıcına neden olur. Amerika’nın İncirlik’i komşularımıza karşı aktif olarak kullanması engellenmelidir. Yine Trabzon ve İskenderun limanlarının ABD kullanımına verilmesi isteği söz konusu olduğunda hemen reddedilmeli. Türkiye topraklarını, yabancıların komşularımıza karşı askeri amaçlarla kullanılacağı alanlar durumuna sokmamalıyız. İran’a yapılacak bir müdahale, radikal İslamcı örgütlerin de çoğalmasına ve etkinliklerinin artmasına neden olabilir.

Tüm dikkatler Afganistan ve İran’ yönelirken Pakistan göz ardı edilmektedir. Amerika eski müttefiki Taliban’la işbirliği yaparak Pakistan’ı istikrarsızlaştırıp bu dost ülkeyi zor durumda bırakabilir. Unutmamak gerekir ki Orta Asya petrollerinin limanlara ulaşabileceği en kestirme yol Pakistan’dan geçiyor. Asya coğrafyasının, gelişmiş ve modernleşmiş bir Pakistan’a çok ihtiyacı var.

Erdoğan’ın ziyaretinin önemli konuları arasında “açılımlar” da yer alacak. Ermeni açılımı konusunda, Obama’nın istekleri olacaktır. Ermenistan’a soluk aldıracak birtakım istekler, RTE’nin önüne koyulacaktır. Bu konu hassastır. Çünkü Azeri dostlarımızı kırdık, daha da kırılmalarına neden olacak girişimlerden kaçınmamız gerekir. Küresel güçlerin çıkarları uğruna kardeşi ve komşuyu kırmak bizim açımızdan olumlu sonuçlar doğurmaz.

Kürt açılımı konusu da önemli bir gündemdir ve Amerika’nın ilgilendiği öncelikli bir konudur. Obama’nın bizden asıl isteyeceği şey, Irak’ın kuzeyinin güvenliğidir. Oradaki işbirlikçi feodallerin hamiliğini üstlenmemiz, bölgedeki gerginliğe müdahil olmamız demektir. Bin parçaya bölünmüş Irak’ta çatışmalar biteceğe benzemiyor. Bizim bu konudaki tek önceliğimiz, ülkemizin güvenliği olmalıdır. PKK'yı güçlendirip cesaretlendirecek istekler, ülkemizin iç güvenliğini daha da karmaşık hale getirir. RTE Amerika'dan, Irak'ın kuzeyindeki PKK kamplarının dağıtılmasını öncelikle istemelidir. Ayrıca terör örgütüne yapılan lojistik desteğin kesilmesinde de işbirliği yapılmalıdır.

Üçüncü açılım Kıbrıs, müzmin bir sorun olmayı sürdürüyor. “Ver, kurtul.” anlayışı, sorunun çözümünde elimizi oldukça zayıflattı. Kıbrıs’tan biraz daha taviz verilmesi, bölgesel ağırlığımızın sona ermesi demektir. Kıbrıs konusundaki ABD istekleri de geri çevrilmelidir. “Milli dava”mızın önemi unutulmamalıdır.

Türkiye, gücünü ve bölgesel ağırlığını bilerek davranmalıdır. ABD isteklerine kayıtsız, koşulsuz boyun eğecek bir ülke değiliz. Amerika, bölgemizdeki çıkarlarını korumak için bize muhtaçtır. Bu durumu iyi değerlendirmeliyiz. Macera ve teslimiyet politikası ülkemiz çıkarlarına, geleceğine zarar verir. Kişilikli, bağımsızlıkçı, eşit ve karşılıklı saygıya dayalı bir dış politika anlayışı ülkemizin hem bölgede hem de dünyada ağırlığını artırır.

Adil Hacıömeroğlu
7 Aralık 2009

AYRIŞTIRMANIN AYAK SESLERİ


“Demokratik açılım” son günlerde iyice kendini gösterdi. Dağlardaki terör, kentlere inmeye başladı. Terör örgütü, yirmi beş yıldır dağlarda silahla yapamadığını açılımla yapmaya başladı. Kurban bayramının üçüncü günü birkaç ilde birden başlayan karakollara ve birtakım sivil hedeflere saldırılar, her geçen gün yayılarak artıyor.

Mersin’de polis karakoluna yapılan havai fişekli ve molotoflu saldırı, terör örgütünün ilerde yapacağı eylemlerin de niteliğini ortaya koyması açısından ilginçtir. Bir gün içinde doğudan batıya birçok ilde gösteri adı altında saldırılar gerçekleştirdi PKK’lılar.

Habur’da “kahramanlar” gibi karşılananlar, bu şımarıklıkla gemi azıya aldılar. Terör örgütünün kuruluş yıldönümünü açıkça ve kameralar önünde kutladılar. Kutlamada bir tek terörist başı eksikti. Açılımcılar, açılımın gazını fazlaca verdiler ve işi toparlayacak güçleri, düşünceleri de yok. Her geçen gün yapılanlar, ulusun kalbinde derin yaralar açıyor. Belediye otobüsleri İstanbul’un orta yerinde yakılıyor. Bayram ziyaretinden dönen aile, kentin orta yerinde ateşlerin içinde kalıyor. Terör örgütü militanlarının çocuk olduğu söyleniyor. Bu nedenle cezalandırılmalarının yanlışlığı ortaya atılıyor. Bu “çocuk”ların ruh sağlıklarının bozulacağından dem vuruluyor. Peki, çoluk çocuk ateşler içinde kalan masum yurttaşların ruh sağlıkları bozulmaz mı? Sivil yurttaşın yaşama ve seyahat etme özgürlüğünü savunacak kimse olmayacak mı bu ülkede? Ne zamandan beri teröristin özgürlüğü diğer yurttaşlardan daha önemli tutuluyor. Bu “çocuk”ları bu tür acımasız eylemlere sürükleyenler, teşvik edenler kimlerdir?

Terör örgütü yirmi beş yıldır halk arasında etnik bir çatışma yaratmak için elinden geleni yaptı. Birçok kışkırtıcı eylem, halkımızın engin sağduyusuyla boşa çıkarıldı. Teröristle Kürt halkını hep ayrı tutmayı başardı ulusumuz. Terörle mücadelenin güvenlik güçlerinin işi olduğu, tartışmasız kabul edildi. Güvenlik güçlerinin dağda teröristle mücadelesi tüm ulusça desteklendi. Yalnızca şehit cenazeleri ve yaralı, sakat kalmış gaziler halkımızın yüreğini yaktı. Bu zaman zarfında halk, güvenlik endişesi duymadı. Birkaç eylem dışında terör; kentlerde, yani halkın yoğun olarak yaşadığı alanlarda kendini göstermemişti. Bu nedenle de terörün acımasız, vicdansız, kalleş yönüyle birebir karşılaşmamıştı halkımız. Yaşam güvenliğini direkt tehdit edecek olan kent eylemleri, son günlerde yoklama çekiyor adeta. Eylemlerin artmasıyla halkla eylemci karşı karşıya gelecek. Çünkü AB dayatmalarıyla yargının önü tıkanmış, güvenlik güçlerinin yetkileri kısıtlanarak mücadele azmi sekteye uğratılmıştır. Terörle mücadelede önemli başarılara imza atmış askerlerin, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanması ise teröristi cesaretlendirip güvenlik güçlerinin ise moralini bozmuştur. Hükümetin ise açılım adı altında yaptığı uygulamalar işin tuzu biberi olmuştur. Böylece teröre karşı mücadelede kararlılık şaşkınlığa dönüşmek üzeredir.

Yukarıda anlattıklarımızın ışığında kentleri eylem alanına çevirmek isteyen PKK, etnik çatışmanın tohumlarını ekiyor her yana. Halkımızın engin sabrını taşıracak davranışlara giriyor. Hükümetin basiretsizliğinden iyi yararlanıyor. Saldırılar karşısında kendini çaresiz hisseden halkı, kendi kendini savunmaya mecbur ederek çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.Türk- Kürt çatışması çıkarıp bir toplumsal ayrışmayı gerçekleştirmek için düğmeye basıyor. Küresel güçlerin İran müdahalesi öncesinde Türkiye istikrarsızlaştırılmak isteniyor. Böylece istikrarsızlaşan Türkiye, küresel dayatmalara direnemeyecek ve ABD’nin isteklerine boyun eğecek. İşte yapılmak istenen budur.

Hükümet şunu iyi bilmelidir ki terör örgütleriyle anlaşılmaz. Elinizi verirsiniz, kolunuzu kurtaramazsınız. Hep daha çoğunu isterler. Bayramın son günlerinde başlayan kentlere saldırılardan sonra, DTP genel başkanının sözleri dikkat çekicidir. Ahmet Türk 2 Aralık’ta şöyle diyor: “Karşımızda köklü sorun varken, bazı idari düzenlemelerle çözüm mümkün müdür? Köy kasaba isimlerini geri vermek, ceviz kabuğunu bile doldurmayacak bazı değişiklerden bahsediyor. Halkımız zaten Türkçe isimlerini kullanmıyor.” İşte, bu sözlerden de anlaşılacağı üzere taviz verdikçe taviz istiyorlar. İsteklerinin hiçbir zaman sonu gelmeyecek, bunlar böyle sürüp gidecektir.

“Öcalan’ın dikkate alınmadığı, onun yok sayıldığı bir süreç, Kürt sorunun çözümüne bir katkı sağlamaz. Tecride dayalı İmralı sistemi hala devam ederken, açılımdan söz etmenin bir inandırıcılığı olmaz.” Ahmet Türk bu sözleriyle de hükümete, terörist başının ayağına gitmesini söylüyor. Yine burada kendilerinin İmralı’ya bağlı olduklarını açıkça ifade ediyor. Ayrıca bu konuşmasında Öcalan’ın yaşam koşullarının iyileştirilmesinden söz ediyor. Birkaç ay önce yalnızlığının giderilmesini istemişlerdi, yanına arkadaş verildi. Şimdi de bununla yetinmeyip koşullarının iyileştirilmesini istiyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde terörist başlarının bu kadar özgürce ve rahat yaşadığı bir ülke yoktur sanırım. Çakal Carlos’un Fransa’da cezaevinde nasıl yaşadığını biliyor muyuz? Acaba Carlos’un, her gün yayın organlarında görüşleri yayımlanıyor mu? Yayımlanırsa neler olur, bunu düşündük mü? Böyle bir durum hayal bile edilemez.

“Tabii ki toplumun tepkisidir. Biz bunu bir gerilim olarak değerlendiriyoruz. Elbette ki insana yönelik bir eylemin yaşanmasını istemiyoruz. Ama toplumsal bir gerilim çıktığı zaman bunu bir partiye ve anlayışa bağlamak doğru değil.” İşte, son olayları böyle değerlendiriyor DTP genel başkanı. Şunu demek istiyor: Bizim kafamızı bozmayın, bizi germeyin, yoksa her şeye saldırırız. Feodal aşiret kültürüyle, kan davası, intikam anlayışıyla yetişmiş ve yaşamakta olan bir derebeyinin sözleri bunlar. Vuracak, kıracak, yıkacak, yakacak… Yapmak mı, insanca konuşmak mı? O da ne? Bunların sözlüklerinde, henüz bu sözcükler yok. Hep onlar gerilim yaşıyor ve haksızlığa uğruyor. Binlerce şehit ve gazi ailesinin sinir sistemi yok, öyle mi? Bu şehitleri ve gazileri bağrından çıkaran Türk Ulusu’nun duyarlılığı yok mu sanıyorsunuz? Kendinize gelin ve insanları kışkırtmayın.

Kürt yurttaşlarımız, terör örgütüne kesin tavır almalı; eylemlere karışan kim olursa olsun aralarında barındırmamalıdır. Bin yıldır süren kardeşlik, küresel güçlerin maşası olan bir terör örgütüne feda edilmemelidir. PKK en büyük zararı Kürtlere vermektedir, bu da unutulmamalıdır.

Yargısı çökertilmek istenen, ordusuna karşı akıl almaz siyasal komplolar kurulan, demokratik kural ve gelenekleri hiçe sayılan, basın özgürlüğü sözde kalan, eğitimi çağdaşlıktan uzaklaşan, çalışanların grev ve toplu sözleşme hakları hiçe sayılan, sağlığı hızla özelleşen, insanları bir dilim ekmeğe muhtaç edilen Türkiye’de terör örgütü doludizgin yol alıyor. Toz duman kalktıkça gözler görmez, kulaklar işitmez, diller konuşmaz oluyor. Böylece de ülkemiz “açılım”larla kollarını açarak “demokrasi”ye koşuyor. ABD, AB, PKK ve AKP birlikte “demokratik” Türkiye’nin temellerini atıyorlar. Tıpkı “demokratik” Irak’ta olduğu gibi.

Adil HACIÖMEROĞLU
2 Aralık 2009

Not: 7 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

5 Aralık 2009 Cumartesi

İMRALI PAŞASI


İçeriği belli olmayan ve küresel güçlerin isteği doğrultusunda yapılan Kürt açılımı duvara tosladı. Hem de ne duvar? Eskisine göre on yedi santimetre kare küçük bir odanın taş duvarına. El alemin sözüne bakarak alelacele girişilen ve ülkemiz açısından çok önemli bir sorunda, inisiyatif PKK liderine verildi. Şaşkın hükümet üyeleri, birbirleriyle uyumsuz ve her gün verdikleri demeçlerle sorunu daha da karmaşık duruma getirdiler. PKK-DTP kanadı ise bu şaşkınlık içinde atak davranarak asıl isteklerini gerçekleştirmek için, her türlü mücadele yöntemini deniyorlar.

Ahmet Türk’ün iki gün önceki açıklamasından sonra bugün de DTP’li belediye başkanlarının ortak açıklaması geldi. Bugünkü açıklama da Ahmet Türk’ün dedikleriyle aynı doğrultudadır. Hafta içinde bazı DTP’liler de aynı içerikte açıklamalar ve görüşmeler yaptılar. Öcalan’ın, İmralı’daki koşullarının “kötü” olduğunu her fırsatta dile getiriyorlar ve bu konuda yıkıcı eylemler yapıyorlar. Asıl amaç, Öcalan’a af çıkartmaktır. Terörist başının nakledildiği yeni oda eskisine göre on yedi santimetre kare küçüktür. Bu eksik alan, bir su bardağının zor sığabileceği bir büyüklüktedir. Peki, DTP’lilerin bir bardak suda fırtına koparmalarının nedeni nedir? Neden bu konuya bu kadar önem verip geniş ve çok yönlü bir eylem sürecine girmişlerdir?

Bu soruların yanıtları çok açıktır. DTP’nin istediği şey, Öcalan’ın affıdır. Aftan sonra da Öcalan, DTP genel başkanı olarak aktif siyasetin içine girecektir. DTP’nin şimdiye kadar dillendirdiği kültürel haklar konusu, onlar için önemsizdir. Bu konuyu yılardır dile getirmelerinin nedeni, masumiyet ve mağduriyet yaramaktır. Hem iç kamuoyunda hem de Avrupa ülkeleri nezdinde bu başarılmıştır. İşin ilginç yanı, hem irticacılar hem de bölücüler aynı yöntemlerle masumiyet ve mağduriyet zırhına bürünerek Türkiye karşıtlıklarını halktan gizliyorlar. Yani zehir, şekere sarılmış bir biçimde tatlı niyetine Türk ulusuna içiriliyor.

"Başbakan, Baykal ve Bahçeli on bir gün İmralı'da kalsın. Hiçbir cezaevinde olmayan insanlık dışı tecrit uygulamaları on bir yıldan bu yana İmralı’da sürdürülmektedir. Yeni düzen yaşam koşulları ortadan kaldırılmayı hedeflemektedir. Öcalan’ın sağlığı, Türkiye’deki gelişmeleri derinden etkileyecek kilit bir öneme sahiptir. " Bu sözler, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’e ait. Öncelikle bir kişinin cezaevine girmesi için suçlu olması gerekir. Öcalan suçludur ve bu suçundan ötürü de hüküm giymiştir. Ülkemizin hangi cezaevindeki bir hükümlü, düzenli olarak avukatlarıyla görüşüyor? Hükümlü olmak demek, birtakım özgürlüklerin kısıtlanması demektir. Oysa, burada özgürce örgütünü yöneten bir kişi var. Ayrıca ülkemizdeki yurttaşlarımızın çoğuna nasip olmayan sağlık ve beslenme koşullarına sahiptir. Kısacası yediği önünde, yemediği ardındadır. Baydemir’in; Erdoğan, Baykal ve Bahçeli’nin cezaevine girmesi isteği ise, bu liderleri suçlu sayma anlayışıdır. Bilinçaltında böyle bir eğilim vardır. Baykal ve Bahçeli, bu konuda gerekli yanıtı vereceklerdir; fakat “açılım” şampiyonu başbakanın ne diyeceği merak konusudur. Eşkıyaya bu kadar taviz veren ve uzlaşmaya çalışan bir hükümetin düştüğü durum içler acısıdır. AKP’nin her konuda konuşan ve televizyon ekranlarına sevdalı sözcüleri, bu sözlere bakalım ne diyecekler? Yine gündem değiştirecek birtakım açıklamalarla konu gümbürtüye mi gidecek acaba?

Türkiye hem içerde hem de dışarıda kıskaca alınıyor. ABD’nin, Türkiye’den Afganistan için otuz bin asker istemesi, vahim sonuçlara gebe bir konudur. Asker gönderme hemen reddedilmelidir. Türk askerinin Afganistan’da çatışmalara girmesi demek, İslami terör örgütleriyle karşı karşıya gelmesi demektir. Dış destekli ve yoğun terörist eylemler karşısında ülkemiz dengeleri alt üst olur. Bu yol, El Kaide PKK işbirliğine giden yoldur ve ülkemizin hayrına değildir. Asker gönderme işini tartışmak bile yanlıştır. Türkiye bölgesel çatışmaların içinde yer almamalıdır. Böyle bir durum, ülkemizi emperyalist isteklere karşı güçsüz bırakır ve toplumsal kargaşaya yol açar.

Son günlerde PKK çevrelerinin yoğun bir yıpratma kampanyası yaptıkları açıktır. Siyasal alanda ve sokaklarda yapılanlar, toplumu yılgınlığa uğratma davranışıdır. Siyasal manevralarla mağduriyet ve masumiyeti güçlendirmek; sokaklardaki yıkıcı eylemlerle de kentleri yaşanamaz durumu getirmek için yoğun bir uğraş vermektedirler. Küresel güçler, bu ortamdan yararlanarak Türkiye’den yeni ödünler koparmanın peşindedirler. “Kurt dumanlı havayı sever.” atasözü unutulmamalıdır. Kargaşanın egemen olduğu dönemler, çöküş gibi algılansa da kendi diyalektiği içinde çözümleri de üretir. Ulusların büyük atılımları da böyle dönemlerde olur. Yapılan yanlışlıklar fark edildiğinde ve bu yanlışlıklar ulusal bütünlük içinde çözümlenebildiğinde geleceğimizin daha aydınlık olacağı muhakkaktır. Ülkemiz üzerindeki emperyalist oyunları bozma bilinci, tüm ulusta uyanmalı ve yaygınlaşmalıdır.

Dünyanın hiçbir yerinde küresel güçlerin yarattığı sorunlar, yine sorunu yaratan küresel güçlerin yol haritalarıyla çözümlenmemiştir. Bunu bekleyip istemek saflıktır. Sorunu çözmek isteyen niye sorun yaratsın ki? PKK sorununun çözümü, yine ulusal dinamiklerle olacaktır. Güneydoğu’da yönettikleri kentin çöpünü toplayamayan, halka çağdaş yaşam olanakları sunamayan belediye başkanlarının gündemi saptırıp Öcalan affıyla uğraşmalarının yanlışlığı yöre yurttaşlarımızca anlaşılacaktır. İşte, bunun anlaşılması için çalışılmalıdır.

Bir yazarımız, söylediklerinde ölçüyü kaçırıp Osmanlıdan esinlendiğini belirterek Öcalan’ın paşa yapılmasını önerdi. İşte, şaşkın ve güdümlü siyasetin geldiği nokta. Bu, terör karşısında diz çökme tavrıdır. Terör, karşısında diz çökülerek değil, onunla mücadele edilerek çözülür. Öncelikle ülkeyi yönetenler, yönettikleri ulusun gücünü ve büyüklüğünü iyi kavrasınlar yeter. O zaman terörist başının paşa mı, yoksa maşa mı olduğu ortaya çıkar.

Adil HACIÖMEROĞLU
4 Aralık 2009

27 Kasım 2009 Cuma

BÖYLE BAYRAM MI OLUR?


Dini ve milli bayramlar tüm ulusların yaşamında önemlidir. Ulusal birliğin sağlanmasında, dayanışma duygusunun geliştirilmesinde, toplumların psikolojik motivasyonunda bayramların önemi yadsınamaz. Dünyanın her yerinde, inancı ve etnik kökeni ne olursa olsun her toplumun muhakkak bir bayramı vardır. Bayramsız bir toplum düşünülemez; çünkü bayramlar insanlığın moral değerleridir.

Çocukluğumdan beri ulusal olsun, dini olsun her bayram bana heyecan verir. Ulusal bayramlar tarihsel belleğin tazelenmesi açısından önemlidir. Tarihteki olumlu ya da olumsuz olayların ayrımına vararak, onlardan ders almak her yurttaşın görevi olmalıdır. Ulusal bütünlüğün sağlanması ve ortak bir toplumsal ruha sahip olmak için ulusal bayramlar vazgeçilmezlerimizdendir. Ancak bu yazımızdaki konumuz, dini bayramlarımızdır.

Bayramlarda dinlenceye gidenlerden değilim. Yaşamım boyunca tüm dini bayramları ailemle geçirmek beni hep mutlu etmiştir. Geniş aile bireyleriyle yılda birkaç defa bayram nedeniyle de olsa sofraya birlikte oturup yemek yemek, acı ve tatlı olayları yad etmek doyumsuz bir andır benim için. Ayrıca mezarlık ziyaretleriyle vefa duygusunu yaşamak iç huzurumuz açısından da gereklidir. Akraba, komşu ve eş dost ziyaretlerinin sosyal doyumunu nereden alabiliriz ki? Dizilere teslim olmuş, televizyonların koşullandırıcı yayınlarıyla monotonluğun kısırdöngüsünde uyuşmuş, kent yaşamının zorluklarıyla yalnızlaşmış, ekonomik ve sosyal sıkıntılarla bunalmış halkımız için bayramlar daha da önemli duruma gelmiştir. Bu nedenle bayramları bayram gibi kutlamanın güzelliğini de bilmemiz gerekir.

Bu kurban bayramında da diğer bayramlarda olduğu gibi İstanbul’dan Ankara’ya geldik. Adetten olduğu üzere bayramlarda ailenin en büyüğünün yanında toplanılır, biz de öyle yaptık. Gece yarısı bindiğimiz otobüs, sabahın altısında Ankara’daydı. Fakat o da ne? Otobüs terminali dışında otobüs yazıhanelerinde yolcu indirmek yasak. Başkentimizde otobüs firmalarının servis araçları belediyece üç beş yıldır yasaklanmıştı. Servis aracı yok, taksi fiyatları el yakıyor. Mesafe de uzak. Tek çözüm dolmuş bekleyip binmek. Sıcaklık iki derece, sert bir ayaz ve biz de binlerce yurttaşımız gibi bekliyoruz. Biz elli dakika bekledik, diğerlerinin ne kadar beklediğini bilemem. Yani ilk dakikada bayram ziyaretinde çile başlıyor. Şehirlerarası yolculukta çekmediğiniz çileyi, şehir içinde çekiyorsunuz. Türkiye’nin hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir keyfi uygulamayla Ankara ziyaretleri eziyete dönüşüyor.

Bugün bayram ve hiçbir şey benim moralimi bozamaz. Yüreğimde kine, öfkeye yer yok bugün. Güzellikler, mutluluklar ön planda olmalı. Eve gelip kapıyı çalıyorum. Annemin güleç, mutlu gülümsemesiyle karşılaşıyorum. Ne güzel, ne kadar güzel; bir ömre değen an, bu an değil mi? Gözlerinden gece boyunca uyumadığını anlıyorum, ben de uyumadım. Anne yüreği böyledir, kaç yaşında olursan ol, sen hala küçük bir çocuksun onun gözünde. Yolculuğun bitene kadar onun camdan bakan hasret gözyaşları da bitmez. Bunun içindir ki çoğu kere ziyaretlerimin saatlerini söylemem, birden çalıveririm anacığımın kapısını. Babam sağken birlikte beklerlerdi, şimdi iki kişilik bekliyor.

Herkes toplanıyor, bayramlaşıyoruz, armağanlar, harçlıklar… Artık mükemmel bir kahvaltıda sıra. Sonra bayramda eksik olan yanımızı tamamlamaya… On binler Karşıyaka mezarlığına akıyor. Dualar, çiçekler, mezarlara dökülen can suları… Derin ve bitmeyecek özlemler mezar taşlarında, mermerlerde sonsuz öpüşlere, gözyaşlarına dönüşüyor; dalgın ve içten ağlayışların hüznü ise vuslata. Bir yanımızı geride bırakarak eve dönüyoruz. Uzun bir sessizliği çocukların cıvıltısı bozuyor. İşte hayat, işte gelecek... Az sonra konukların da geleceği düşüncesiyle toparlanılıyor.

Mezarlık dönüşü hazin kurban manzaraları… Çoluk çocuk kurbanların başına üşüşmüş insanlar… Herkes kurbanın bir yanından çekiştiriyor. Hijyen hak getire… Akşamleyin haberleri izliyorum, yurt genelinde kurban görüntülerini. İçim kararıyor vahşet karşısında. Sokak ortasında, kurbanlıklara sopa, bıçak, zincir, satır, balta, tabancalarla saldırılıyor. Sanki düşman işgallerine karşı direnen milis kuvvetleri. Kaçan hayvanın arkadan bacak liflerini keserek, onu cadde ortasına çökerten zalim bir ruhun kameralara bakışı unutulur mu? Hepsi Çin işkencesi gibi. Hangi vahşeti anlatalım ki? Din bilginleri istediği kadar “Kurbanlık hayvanlara eziyet edilmemeli, bu günahtır.” desin. Dinleyen kim, anlayan kim? İçimizdeki zalimliği, hayvanlardan çıkarıyoruz. Nasıl vatandaşı soymak, ılımlı İslamcılığın Allah’la aldatıcılığıyla yapılıyorsa; zalimlik de dini bir görevi yerine getirme bahanesiyle hayat buluyor kimi zavallı bedenlerde.

Kurban kesimi sonucunda birinci günün tablosu: 2 ölü, 1954 yaralı. Gözü çıkan, parmağı kopan, kolu, bacağı ve vücudunun muhtelif bölgelerinden yaralananlar var. Bir savaş tablosu sanki.

Televizyonlardaki ikinci önemli bayram haberi ise, türbe ziyaretleri. Kutsal kabul edilen kişilerin türbelerini yurttaşlarımız akın akın ziyaret ediyorlar. Yoksullar, hastalar, dertliler… çözümü türbeleri “tavaf” etmekte buluyorlar. Bedenlerinin ağrıyan, hasta olan bölümlerini türbe taşlarına sürerek çare arıyor, çaresiz yurttaş. Türbe topraklarını alarak evin yolunu tutuyor kimi insanlar, ilaç olur diye.

Merak edenlerin olduğunu biliyorum, söyleyeyim. Geçen yıllarda olduğu gibi kurbanımı Mehmetçik Vakfı’na bağışladım, ancak yüreğimin bir yanı LÖSEV’de kalarak. Bayramlarda sevdiklerimize ve gereksinimi olanlara armağan almak kadar güzel bir davranış yoktur bence. Tabi ki armağan usulen olmamalı, bir eksiği giderici olmalıdır. Yine armağan verirken insanların gururu incitilmemelidir. İnsanlara açıktan para vermeyi hep onur kırıcı bulmuşumdur.

Bayramların ve geleneklerimizin hurafeye, vahşete dönüşmeyeceği nice güzellik , mutluluk ve huzur dolu bayramlar diliyorum ulusumuza.

Adil Hacıömeroğlu
27 Kasım 2009

24 Kasım 2009 Salı

24 KASIM'IN ÖNEMİ


1981’den beri kutlanan “Öğretmenler Günü”nün anlamı nedir? Neden 24 Kasım günü seçilmiştir? Bugünün tarihsel önemi nereden gelmektedir? Bu soruları yanıtlamadan 24 Kasım’ı anlamak olanaksızdır.

29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edildiğinde, ülkemiz acı bir gerçekle de karşı karşıya idi. Bu, ulusu saran cehaletti. Okuma yazma bilmeyen ve etkin bir kültürel yaşama katılamayan bir toplumun ayakta durması çok zordu. Bu nedenle Atatürk, toplumu değiştirip çağdaşlaştırmanın biricik yolunun eğitim olduğunu görerek büyük bir eğitim seferberliğine girişmiştir. Eğitimin, feodalizmi çökertecek en büyük güç olduğu da Cumhuriyet kurucuları tarafından bilinmektedir. Ayrıca kalkınmanın temelinde de eğitim vardır. Okullaşma oranın çok düşük olduğu bu dönemde, köktenci önlemler almak da zorunluydu. Çünkü yüz yıllardır yerleşen gelenekleri ortadan kaldırmak sanıldığı kadar kolay değildi.

Önce işe Latin harflerinin kabulüyle başlamak gerekiyordu. Bunun için çalışmalara başlandı. Çünkü asıl amaç, yeni abecenin kolaylığı ile yurttaşların tümüne okuma yazma öğretmekti. 1 Kasım 1928’de Harf Devrimi yapıldı. 22 Eylül 1928 günü millet mekteplerinin kuruluşu kararlaştırıldı. Kuruluş kararında bu okulların kuruluş ereği şöyle açıklanıyordu: “Türkiye halkını okuyup yazmaya muktedir bir hale getirmek ve ona hayat ve maişetinin istilzam ettiği ana bilgileri kazandırmak maksadıyla millet mektepleri teşkilatı vücuda getirilmiştir.” İşte, bu ulusal eğitim devriminin dayandığı temel anlayıştı. Bu işin başında da unutulmaz bakanlarımızdan Mustafa Necati vardı. Ne yazık ki milli eğitimimizin öncü ve devrimci bakanı Mustafa Necati, millet mekteplerinin açıldığı, yani öğretime başladığı 1 Kasım 1929 günü aramızdan ayrılmıştır.

Bakanlar kurulu, 11 Kasım 1928’de Mustafa Kemal’e millet mektepleri başöğretmenliği unvanını verdi. Atatürk, 24 Kasım’da başöğretmenliği kabul etti. Bu nedenle bugün, öğretmenler günü olarak seçilmiştir. Millet mektepleri köy enstitülerine giden yolun başlangıcıdır. Türk toplumunun tarihi boyunca yaptığı en büyük eğitim devrimidir. Türk aydınlanması açısından çok önemlidir. Her kesimden yurttaşın okula gitme fırsatını yakaladığı sürecin kilometre taşıdır. Çağdaşlaşmanın itici gücü eğitimdir. Bilimin, kültürün, sanatın egemen olmadığı hurafelerin egemen olduğu bir toplumun çağdaşlaşması, kalkınması olanaksızdır. Atatürk’ün başöğretmenliği kabulü, bu işin önemini belirtmek açısında önemlidir. Dünyada başka örneği de yoktur.

24 Kasım ruhu, çok kısa sürede bozkırları vahaya çevirmiş; yurdumuzun dört bir yanında Cumhuriyet coşkusuyla büyük bir aydınlanma yaşanmıştır. Millet mektepleriyle başlayan eğitimle aydınlanma süreci, köy enstitüleriyle doruğa ulaşmıştır. Cumhuriyet’in bu hızlı aydınlanması, ışıktan gözleri kamaşan yarasaları rahatsız etti. Ortaçağ karanlığında beslenip büyümüş yarasalar, ulusumuzun en büyük aydınlanmasını sona erdirmek ve Cumhuriyet güneşinin ışığını söndürmek için var güçleriyle savaştılar bu çağdaş eğitim sistemimizle. Bu savaşlarında, çıkarları bozulan ve Kurtuluş Savaşı’nın öcünü almak için yanıp tutuşan emperyalist güçlerin desteğini aldılar. Köy enstitülerinin ortadan kaldırılması için amansız bir mücadele verdiler ve ne yazık ki bunda da başarılı oldular.

Her rejimin kendi felsefesine göre kuşaklar yetiştirmesi olağandır. Cumhuriyet de bunu yapmaya çalıştı. Örnek bir çağdaş modeli yaşama geçirdi. Toplumsal çıkarı ve idealizmi ön planda tutan bir eğitim modeli yarattı. Tarihin hiçbir döneminde hiçbir toplum, yurttaşlarına tüm olanaksızlıklara karşın bu kadar kısa sürede, okuma yazma öğretememiştir. İşte bunun adı Türk mucizesidir. Bunu da Cumhuriyet’imiz başarmıştır. İşte Cumhuriyet’in erdemi de buradadır.

Cumhuriyet’imizin tartışmaya açıldığı, ulusal değerlerimizin görmezden gelindiği, eğitimimizin tarikatlara ve bir kısım varsıllara terk edildiği bu dönemde, 24 Kasım ruhuna çok büyük gereksinmemiz vardır. Ulusumuzun küresel güçlerin hedef tahtasına konduğu günümüzde, 19 Mayıs’ın bağımsızlıkçı ruhundan filizlenen 24 Kasım anlayışı toplumumuzun umarı olacaktır. Unutmamak gerekir ki toplumsal dinamizmi harekete geçirecek olan ulusal, bilimsel, idealist eğitim sistemidir. Bu da 24 Kasım’dadır.

Evet, bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü. Cumhuriyet güneşinin ışığıyla yurdun dört bir yanını aydınlatan öğretmenlerimize selam olsun. Gününüz kutlu olsun öğretmenlerim.

Adil Hacıömeroğlu
24 Kasım 2009

22 Kasım 2009 Pazar

DEMOKRASİ Mİ, OTOKRASİ Mİ?


Son günlerde “Bu kadarı da olmaz.” dedirten olaylar ardı sıra yaşanıyor. O kadar çabuk gündem değişiyor ki, kamuoyu değişiklikleri izlemekte zorluk çekiyor. Halkın gündem sarhoşu olduğu da söylenebilir. Bununla birlikte AKP yöneticilerinin azarlama alışkanlığı artarak sürüyor. Hatta en yakın “dava” arkadaşlarını bile kamuoyu önünde azarlamaktan çekinmiyorlar.

Biz; başbakanın işsizi, işçiyi, çiftçiyi, özürlüyü, hatta şehit anasını azarlamasını görmüştük de “dava” arkadaşlarını azarlamasına yeni yeni tanık oluyoruz.

RTE geçen günlerde kabine arkadaşı sağlık bakanını, herkesin gözü önünde feci biçimde azarlayıp arkasını döndü gitti. Oysa Bakan Bey, hükümetin en önemli ve gündem değişikliğine en uygun projesini halka tanıtmanın heyecanı içindeydi. Çünkü domuz gribi, açılımlarla kan kaybeden AKP yönetimine can simidi olmuştu. Peşinden gelen aşı tartışmaları ise “açılım” denizinde batmakta olan AKP gemisini kurtarmıştı. Doğaldır ki böyle bir durum karşısında Sağlık Bakanı’nın takdir beklemesi hakkıdır. Övgü beklemekte olan Bakan Bey, ansızın terslenince neye uğradığını şaşırdı.

Başbakan, son olarak TBMM başkanı ve kadim arkadaşı M. Ali Şahin’i fırçaladı. Nedeni ise “açılım” görüşmeleri sırasında Şahin’in muhalefetin sesini kısmamasıydı. En küçük eleştiriye bile tahammülsüzlüğün nedeni ne olabilir ki? Bir yandan demokratikleşme nutukları atacaksın, bir yandan da muhalefetin sesini kısmak için her türlü yolu deneyeceksin. Zaten parlamento dışı muhalefet konuşamıyor. Demokratik kitle örgütleri ve sendikaların baskı sonucu sesleri kısılmış. Basın kuruluşlarının iktidarı eleştirmeleri olanaksız. Eleştiren, akıl almaz baskılara uğruyor. Tüm toplum katmanlarında inanılmaz bir korku var. Askeri diktatörlüklerde bile görülemeyecek uygulamaları, ne yazık ki halkın oyuyla seçilmiş bir iktidarın döneminde görüyoruz. Bayramlarda bazı yurttaşlarımız “Ergenekoncu” damgası yememek için evlerinin camına, balkonuna Türk Bayrağı bile asamıyor. İnsanlar, Atatürk’ün adını ağızlarına almaktan korkuyor. Bu durum bile iktidarı memnun etmiyor. Meclis’te yapılan eleştiriler çıldırtıyor başbakanı ve kabak kadim arkadaşının başına patlıyor. Yani yürütmenin başı, yasamanın başını paylıyor. Bu ne demektir? Bu yürütmenin başının, her şeye egemen olması demektir. Demokratik sorumluluk sınırların nasıl da işe yaramadığının göstergesidir bu.

Fırçayı yiyen kişilerin, bu fırçaları sineye çekmeleri bizim konumuz değil. O, tamamen kendilerini ilgilendirir. Halkı ilgilendiren ise, işgal edilen orunların (makamların) düştüğü acıklı durumdur. Başbakan var olan sisteme uygun davranıyor. “Hepinizi ben seçtirdim, bulunduğunuz yerlere ben getirdim, o halde istediğim gibi de davranırım” demek istiyor. İşte demokratik Türkiye’nin demokratları…

Şimdi gelelim yargı cephesine. Geçen haftanın bombası ise savcı ve yargıçların dinlenmesiydi. Memur amirini, amir memurunu dinliyor. Devlette kimin, kimi dinlediği belli değil. Belli olan bir şey var. O da bir dinleme terörü yaratılıyor. İnsanlar eşleriyle bile konuşamaz duruma geldiler. Sıradan kişiler bile telefonlarının dinlendiği kuşkusuna kapılıyor. Dinlenme korkusu, toplumu sindiriyor. Sindirilen toplum da en yaşamsal konularda bile sesini çıkartamıyor. Ulusun geleceğini ilgilendiren kararlar karşısında tırsıp kalıyor. Akşam eve ekmek götüremeyen adam, niye ekmek götüremediğini sorgulayamıyor. Büyüyen işsiz ordusunun eğitimli gençleri, işsizliklerinin nedenini düşünemiyor.

Yargı, dünyanın hiçbir ülkesinde böylesine bir baskı görmemektedir. Buna diktatörlükler, krallıklar, teokratik yönetimler dâhildir. Adaletin olmadığı yerde dirlik düzen de olmaz. Toplumdaki adalet duygusu yaralandığında her şey şirazesinden çıkar. Toplumun güven duygusu yara alır. Kişiler, hukuku başka yerlerde arar. Bu da toplumu anarşiye götürür.

RTE’nin 13 Kasım günü, TBMM’de yaptığı konuşmada bir ayrıntı dikkatimi çekti. Sürekli olarak liderlere ve milletvekillerine ikinci tekil kişili hitap etmesidir. Yani “sen” diye seslenmesidir. Mahalle üslubunun meclise taşınmasına tanık olduk. Nezaketin ve zarafetin önemli bir toplumsal kural olduğu unutulmamalıdır. Her ne pahasına olursa olsun, karşıtımıza da saygı göstermek demokratik görgü kuralıdır.

Yargının, yasamanın, yürütmenin özgür ve şeffaf bir biçimde, birbirinden bağımsız olarak çalışamadığı ortamda demokrasiden söz edilebilir mi? Toplumsal korku, kaygı ve şüphelerin egemen olduğu yerlerde demokrasi ağacı kök salabilir mi? Düşünme ve söz özgürlüğünün olmadığı yerlerde demokratik yarış olabilir mi? Böylesine keyfiyetle yönetilen bir yerdeki rejimin adı demokrasi mi, yoksa otokrasi mi olur?

Peki, bir yöneticinin, en yakınlarını bile toplum önünde terslemekten çekinmemesinin anlamı nedir? Bu, kaybedeceğini anlayan bir insanın telaşıdır. Ne yapacağını bilmeme durumudur. Demokrasiyi araç olarak gören birisinin, kaybetme korkusudur, demokratik kurallara alışamama tavrıdır. Dünyanın her yerinde diktatörler ve diktatörlük heveslileri, iktidardan düşeceklerini anladıklarında daha asabi olurlar. Herkese saldırarak durumlarını koruyabileceklerini sanırlar. İşte, son günlerde gördüğümüz manzaranın nedeni budur.

Cumhuriyet’imiz büyük bir tehlikeden kurtulma şansını yakalamıştır. Demokratik yollarla iktidarın değişmesi yakındır. Gelecek seçim, bu nedenle ulusumuz açısından önemlidir. Muhalefet partileri, ulusumuz ve Cumhuriyet’imiz bakımından böylesine önemli bir dönemde çok akılcı ve titiz davranmalıdır. Ülke çıkarlarını parti ve grup çıkarlarından üstün tutmalıdırlar. AKP’nin iktidara taşındığı süreci iyi anlayıp değerlendirmelidirler. Tüm bu olanlara karşın, eğer AKP bir seçim daha kazanırsa, sonucunu düşünmek bile istemiyorum. Böyle bir durumun vebali kimin ya da kimlerin olur? İşte, bu vebalin altından kalkmak zordur.

AKP kaybettiği takdirde, 2011 seçimlerinden sonra iktidara gelecek siyasal kadroların sorumluluğu çok ağırdır. Devlet kurumlarını yeniden derleyip toparlamak, akılcı çalışmalar gerektirmektedir. Hatır gönülle göreve getirilecek eş dostla AKP’nin enkazı temizlenemez. Bu aşamada ortak aklın kullanılması önemlidir. “Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür (Hz. Ali).” sözü muhalefet partilerince ilke edinilmelidir. Büyük önderimiz Atatürk de bu anlayışla Cumhuriyet’imizi kurmadı mı?

Adil Hacıömeroğlu
16 Kasım 2009
Not: 23 Kasım 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

18 Kasım 2009 Çarşamba

BÜYÜK OYUN


CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, 10 Kasım 2009 günü TBMM’de başlayan “Kürt Açılımı” görüşmesinde partisinin görüşlerini açıkladı. Açılımın meclisteki ilk günü, 10 Kasım’ın tarihsel anlamı nedeniyle gergin tartışmalarla geçti. Onur Öymen’in konuşması o gün fazla eleştirilmedi. Birkaç gün sonra konuşmadan bir cümle alınarak kamuoyunda büyük tartışmalar başladı.

Tartışmalarda Sayın Öymen’in şahsında CHP sorgulanırken CHP’nin kurucu kimliği üzerinden, Atatürk dönemi uygulamalarına karşı birçok cepheden saldırılar gelmeye başladı. Sağduyu sahibi ve okuduklarıyla dinlediklerini anlayabilen çok sayıda yurttaşımız bu oyunu hemen fark etti ve CHP’nin yanında yer aldı.

Öncelikle Sayın Öymen’in tartışmaya neden olan sözlerini birlikte, konu bütünlüğünü bozmadan okuyalım:

“Değerli arkadaşlarım “Analar ağlamasın.” diyorlar. Maalesef, bu ülkenin anaları çok ağladı. Çok şehit verdik. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz var. Hepsinin anası ağladı. Bir kişi çıkıp da “Analar ağlamasın. Biz bu savaştan vazgeçelim.” demedi. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı? Kimse çıkıp da “Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım.” dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da “Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım.” dedi mi? Dünyada diyen var mı? Amerika’da bir saat içinde 3 bin kişiyi öldürdü teröristler. Bir Amerikalı devlet adamı çıkıp da “Aman, analar ağlamasın. Şu teröristlerle bir uzlaşalım.” dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Niçin? Çünkü, terörle mücadele cesaretiniz yok. Sizden önceki bütün hükûmetlerin gösterdiği cesareti siz gösteremiyorsunuz.” (TBMM zabıtları 10.11.2009)

Yukarıdaki alıntı, konuşmanın tartışılan bölümüdür. Burada ve konuşmanın bütününde vurgulanmak istenen, teröre karşı hükümetin uzlaşmacı tavrının yanlışlığıdır. Yine ulusal çıkarlar için teröre taviz verilmemesinin gerekliliği yazının ana düşüncesini oluşturuyor. Konuşmada daha önce de sözü edilen konulara atıfta bulunuluyor. Ancak AKP ve DTP milletvekillerinin laf atmaları yüzünden konu bütünlüğü dağılmıştır. Eğer bu konuşmadan, Dersim konusunda olduğu gibi olumsuz anlamlar çıkarmak istersek; Çanakkale Savaşıyla, Kurtuluş Savaşıyla, Şeyh Sait isyanıyla, Kıbrıs’la ilgili de benzerlikler kurulabilir. O zaman neden yalnızca Dersim?

Cumhuriyet’e karşı yapılan tüm ayaklanmalara karşı, Atatürk ve arkadaşlarının tavrı aynı olmuştur. Menemen’deki tavırla Dersim’deki tavır arasında bir fark yoktur. Cumhuriyet’e karşı ayaklananlarla ilgili etnik ve inanç bağlamında bir davranış farklılığı da olmamıştır. Zor bir savaştan sonra kurulan bir rejimin, kendini savunma refleksi doğru algılanmalıdır. Bugünkü koşullardan hareketle 1920’leri, 1930’ları değerlendirmek, büyük bir haksızlık olduğu gibi önemli bir yanlıştır. Her olayı, o günkü koşullar çerçevesinde değerlendirmek akılcılıktır. Şimdi o günlere bir dönelim. Cumhuriyet yeni kurulmuş, Feodalizmin tasfiyesi en önemli amaç. Bunun yolunun da eğitim ve sanayileşmeden geçtiği belirlenmiş. Büyük bir kalkınma hamlesi başlatılmış. Bunun yanı sıra eğitimde harikalar yaratılıyor. Bunlarla birlikte sosyal alandaki devrimler, baş döndürüyor. Türk tarihinin mucizevî dönüşümü yaşama geçiriliyor. Ulus, heyecanla her işe dört elle sarılıyor. 1923’te on olan sanayi kuruluşu sayısı, on yıl içinde bini aşıyor. O günün dünya koşullarında devasa diyebileceğimiz endüstri kuruluşları kuruluyor. Yurdun dört bir yanında bacalar tütüyor. Semalarımızda bizim ürettiğimiz uçaklar uçuyor. Ulaşım, iletişim alanlarında olağanüstü çalışmalar yapılıyor. Denizlerinde kabotaj hakkını kazanan bir Türkiye var. Madencilikte büyük başarılara imza atılıyor. Yüz yıllardır sömrülen, horlanan, yoksulluk ve eğitimsizliğin kör karanlığında debelendiği için özgüvenini yitirmiş bir ulus; diriliyor, ayağa kalkıyor ve uygarlık yolunda büyük bir güven duygusuyla hızla koşmaya başlıyor.

Ulusumuzun uygarlık alanındaki bu koşusu, çıkarları zedelenen bir takım grupları rahatsız ediyor. Bunlar, işbirliği yaparak çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak için koşmakta olan Türkiye’ye çelme atmaya başlıyorlar. Peki, çıkarları bozulanlar kimlerdi? En başta batılı sömürgeci güçler geliyor. Yıllarca topraklarımızın tüm zenginlik kaynaklarını hunharca sömürenler, yurdumuzdan kovulunca Kemalist devleti hedef seçtiler. Halkın bilgisizliğinden yararlanarak acımasız bir sömürü düzeni kuran toprak ağaları, din bezirgânları, karaborsacı tüccar takımı, birtakım aşiret reisleri ve şeyhler ülkemizin modernleşmesine karşı çıktılar. Çağdaşlaşma savaşını engellemek için, batılı emperyalist güçlerin desteğiyle birçok ayaklanma çıkardılar. Cumhuriyet’in kurucuları, bu gerici ve yıkıcı hareketleri bastırdı. Bu durum karşısında ne yapsaydı o zamanki yönetim? “Kurtuluş Savaşıyla kovduğumuz sömürgeci güçlere ülkeyi teslim edelim. Feodal derebeylerinin sömürü çarkı sürsün. Ülke aydınlanmasın, endüstri neyimize, bize ilkel tarım yöntemleri yeter…” demesini mi bekliyordunuz Cumhuriyet kurucularının? Ayaklananlar; daha çağdaş, daha gönençli, daha laik, daha eğitimli bir Türkiye’nin oluşması için mi baş kaldırdılar?

Alevi yurttaşlarımızın Cumhuriyet’e ve devrimlere bağlılığı tartışılamaz. Dersim olaylarının, Aleviliğe karşı bir hareket olmadığı iyi bilinmelidir. Sayın Öymen’in konuşmasının böyle bir zemine çekilmesi son derece tehlikelidir. Zamanlama açısından da dikkat çekicidir. Son yıllarda AB çevreleri, Alevilerin azınlık olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu konuşmadaki bir cümlenin fırtına yaratması manidar değil midir? Onur Öymen’e ilk tepkilerin AKP güdümlü basından gelmesi çok anlamlı ve ilginçtir.Yandaş basın adeta Onur Öymen’e karşı bir linç kampanyası başlattı. Daha sonra PKK çevrelerinin, bu işe dört elle sarılması ne anlama gelmektedir? Öymen’e saldırıların örgütlü biçimde artarak CHP’yi hedef alması nasıl açıklanabilir? Giderek Atatürk döneminin sorgulanmasına uzayan bu linç kampanyasının amacı, Cumhuriyet’e önemli ve öldürücü bir darbe indirmektir.

Bazı Alevi yurttaşlarımızın, Dersim konusunda duygusal davranması doğru değildir. “Bizimkiler ayaklanırsa doğru, başkaları ayaklanırsa yanlış düşüncesi” anlaşılır gibi değil. Bu düşüncenin; “Müslüman soykırım yapmaz.” ve “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz.” Anlayışından bir farkı var mıdır? Hz. Ali, “Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür.” diyerek duygusallığın yerine, akılcılığı koymamızı öğütlüyor yüzyıllar öncesinden.

Zamanlama ilginçtir, neden? 19 Kasım 2009 günü Avrupa Parlamentosu salonunda ikinci Dersim konferansı toplanacak. Hiç sorduk mu kendimize, bu Avrupalıların Dersim aşkı durup dururken niçin nüksetti? Konferans DTP ağırlıklı ve birtakım Ermeni kuruluşlarının temsilcileri de (geçen yıl olduğu gibi bu yıl da) katılacaklar buraya. DTP’liler, geçen yıl konferansa katılan ve kendini Batı Ermenistan temsilcisi olarak tanıtan kişiye, Batı Ermenistan’ın neresi olduğunu sorsunlar bari. Geçen yıl heyecandan unutmuş olmalılar. Sorunun doğru yanıtı alınınca gerçekler de birazcık olsun anlaşılır.

Neden CHP? Çünkü CHP’nin oyları tüm kamuoyu yoklamalarında yükseliyor. AKP ise çöküşe doğru gidiyor. CHP, AKP’nin “tüm açılım” planlarına karşı duruyor, engelliyor. Halk da CHP’nin bu politikalarını onaylıyor, destek veriyor. İşte, bu noktada Alevi seçmen tabanıyla arasına nifak sokulmaya çalışılıyor. Bilinçli Alevi seçmen bu numarayı yer mi? Yemez; çünkü bu durum, laik Cumhuriyet’e zarar verir.

Burada bir anımsatma yapmak istiyorum. Kardak krizinin olduğu günlerde, dış işleri görevlisi Onur Öymen, Kardak Adası’nın Milas’ın tapu kayıtlarında yer aldığını söylüyor ve Türkiye haklılık kazanıyor. Öymen, ulusal çıkarları ödünsüz savunmanın bedelini mi ödüyor yoksa?

“Çayın taşıyla çayın kuşunu vurmak” oyunu bozulmalıdır. Başta CHP’liler olmak üzere tüm ulus; CHP’ye sahip çıkmalı, bu küresel tezgâhı boşa çıkarmalıdırlar. Yoksa ülkemizde otokratik bir yönetim kurmak isteyenlerin önündeki önemli bir güç saf dışı kalır. Demokratik, laik, hukuk düzenimiz geri dönülmez bir girdabın içine girer.

Adil Hacıömeroğlu
18 Kasım 2009

Not: Yazılarımın tümüne http//adiladalet.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.

14 Kasım 2009 Cumartesi

SOYKIRIM YAPAN MÜSLÜMAN OLUR MU?

Başbakan RTE, “Bizim mensubu olduğumuz İslam dinine teslim olmuş biri, asla soykırım yapamaz.” diyerek önemli bir tartışmanın da fitilini ateşledi. Basın yayın kuruluşları bu konuyu gereği kadar tartışamadı. Kamuoyu söylenen sözün içeriğini yeteri kadar anlayamadı. Çünkü gündem yeniden açılıma kilitlendi. 10 Kasım günü TBMM’ye gelen açılım önergesi yine gündem sapmasına neden oldu.

Uluslararası Ceza Mahkemelerinin katliam suçlusu ilan ettiği bir devlet başkanını böylesine savunmak, çağdaş bir ülkenin yöneticisine yakışmaz. Din ve inanç insanla Tanrı arasında oluşan bir ilişkidir. Bunun derecesini, içtenliğini ölçebilecek bir alet henüz icat edilmedi. “Müslüman olan suç işlemez.” düşüncesi son derece sakıncalıdır. Bu genelleme bizi iki önemli hataya yöneltir. Birincisi, suçları Müslüman olmayanların işleyebileceği iması olur. İkincisi ise çağdaş hukuk adına ne varsa reddetmeye götürür ki bu da açıkça hukuk devletini ve uluslararası hukuk kurallarını inkâr etmemiz anlamına gelir. Böyle bir durum da toplumsal anarşinin çıkmasına neden olur.

Şimdi biraz da ülkemizde konuk edilmesi düşünülen Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’i tanıyalım. El Beşir, 1989 yılında halkoyuyla seçilen Sudan Devlet Başkanı Sadık El Mehdi’yi darbeyle devirip yerine geçen bir diktatör. Hükümetimiz bir yandan Türkiye’deki “darbecileri(!)” tutuklarken, bir yandan da darbeci bir devlet başkanını konuk etme heyecanını hangi “demokrasi aşkıyla” açıklayacak. Demokrasi, tüm dünyaya yerleştiğinde insanlık için anlam kazanır. Bu davranış, AKP’nin demokratik içtenliğinin sorgulanması, anlaşılması açısından önemlidir.

El Beşir niçin suçlanmaktadır? Sudan’ın batısında yer alan Darfur’da, Arap olmayan yurttaşlarına katliam yapmakla. Peki, başka neler yapılmış Darfur’da? Dört buçuk yılda en az iki yüz bin kişi öldürülmüş. Dört milyon kişi insani yardıma muhtaç, iki buçuk milyon kişi de kaçmak zorunda kalmış. Erkekler öldürülürken, kadınlara da tecavüz edilmiş. Yani siyah Afrika’nın susuz, kurak çölleri; yoksul, açlığa mahkûm kupkuru bedenli Darfurluların gözyaşları ve al kanlarıyla sulanmış. Bunu yapan kim? El Beşir. RTE’nin aklamaya çalıştığı diktatör. Oysa Darfur, 1640’tan 22 Mayıs 1916’ya kadar iki yüz yetmiş altı yıl Osmanlı Devleti’ne bağlı olarak yaşamış. Kimsenin inancına, etnik kimliğine karışılmadan.

Yine RTE, “Ben Darfur’u gördüm.” diyerek katliamın olmadığını söylemek istiyor. Yani siz ordayken sizin gözünüzün önünde mi katliam yapılacaktı?

RTE, El Beşir’e sahip çıkar da Cumhurbaşkanı Gül sessiz kalır mı? AB ve ABD’nin El Beşir konusundaki uyarılarına Gül: “Onlar ne karışırmış ki?” diyerek görüşünü açıkladı. Yalnız bu kararlılık ve meydan okuma, birkaç gün sonra terk edildi. İstanbul’da yapılan İSEDAK toplantısına El Beşir, ülkesindeki işleri bahane göstererek(!) katılmadı. Böylece Türkiye, büyük bir skandalın eşiğinden döndü.

Gül ve Erdoğan’ın El Beşir’i ülkemizde ağırlamak için böylesine hevesli olmalarının nedeni nedir? Neden, çok açıktır: İslami ideolojik kardeşlik. İnsanoğlu, kendini ideolojik saplantılara bir kaptırdı mı, her şeye o pencereden bakar. Dünyayı siyah beyaz görür, farklılıkları anlamakta zorluk çeker. Farklı görüşlere hoşgörü ve saygı göstermek de zordur bu kişiler için. Her şeye dinsel açıdan bakma anlayışı, tüm hukuk kurallarını ve demokratik değerleri ortadan kaldırır. Çağdaş ufukları yok ederek toplumların, ortaçağın karanlık dehlizlerinde yol almalarına neden olur.

Sudan’da milyonlarca insanın açlıktan, susuzluktan, sağlık koşullarının yetersizliğinden ölmesi, ölmeyenlerin ise ölmekten beter yaşaması hangi insanlık anlayışıyla bağdaşır? Yine böylesine bir insanlık felaketi, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyen Hazreti Muhammed’in Müslümanlık anlayışının neresinde vardır?

Yıllar önce dini kullanarak siyaset yapan ve ılımlı İslam düşüncesinin “bir bileni” kabul edilen eski bir bakana, hızla zengin olması ve vergi verip vermediği konusunda sorular yöneltilir. O da bunun hesabını ancak Allah’a verebileceğini söyler. Ne güzel değil mi? Sen vergini vermeyeceksin, sorulunca da “Allah’a hesap veririm.” diyeceksin, ondan sonra da “bir bilen” olarak ılımlı İslam partisinin akıl hocalığını yapacaksın. Atalarımız ne güzel söylemiş: “Ön tekerlek nereye giderse arka tekerlek de oraya gider.” diye.

Deniz Feneri davasının niye savsaklandığı, şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Yukarıda belirttiğim bakış açısıyla bakıldığı için Deniz Feneri yöneticileri suçsuz görülmektedir. Yani “Müslüman adam yolsuzluk yapmaz.” anlayışıdır bu. Yoksul yurttaşın bağışladığı kurbanı, gurbetçinin dişiyle tırnağıyla kazanıp biriktirdiği parayı iç edeceksin, ondan sonra da “Müslüman’ım, ben böyle bir şey yapmam.” deyip suçtan sıyrılacaksın.

Yedi yıllık iktidarın boyunca tüm ekonomik dengeleri tersyüz edip yeni bir varsıl sınıf yaratacaksın; sonra bu, birden varsıllaşan zümrenin servetinin kaynağı sorulduğunda, adresi öteki dünya gösterip sıyrılacaksın işin içinden. Bir zümre köşeyi dönerken milyonlarca insanın açlığa, işsizliğe mahkûm olduğunu düşünmeyeceksin.

El Beşir konusundaki ideolojik tavır ilk değildir. Daha önce Hamas’la devlet nezdinde ilişki kurulduğunda da benzer sıkıntılar yaşanmıştı. Bu tür davranışlarla Türkiye’nin uluslararası saygınlığı yok edilirken, diplomatik gelenekleri de ortadan kaldırılıyor. Bunun bedelini de toplum olarak birlikte ödeyeceğiz. Bir değeri kazanmak oldukça zordur, yitirmekse o denli kolaydır. Yalnızca dış saygınlığımızı değil, birçok değerimizi de ya hızla yitiriyoruz ya da aşındırıyoruz.

“Müslüman olan soykırım yapmaz.” sözü yerine, “Soykırım yapan; halkını açlığa sefalete, bir dilim ekmeğe, bir kaşık suya muhtaç eden, kamu malına zarar veren … Müslüman olamaz .” demenin vakti geldi de geçiyor bile.

Adil Hacıömeroğlu
12 Kasım 2009


Not: 16 Kasım 2009 tarihli UlusGazetesi'ndeyayımlanmıştır.