31 Aralık 2010 Cuma

YA, TERSİ OLSAYDI?

11 Aralık gecesi İstanbul Fatih’te yeni evli çift kurşunlanarak öldürüldü. Çiçeği burnunda âşıklardan Zekeriya Müslüman’dı, Sonay ise Hıristiyan. Evliliği kızın ailesi onaylamamıştı. Kızın ağabeyinin kilisede nikâh kıyılması isteği gelin ve damat tarafından reddedilmişti. İşte, bu nedenle canlarına kıyılmıştı yüreği sevgi dolu gencecik iki insanın. İki kurşun, mutluluk hayalleriyle çarpan iki yüreği sonsuza dek durdurmuştu.

Aşk odunun yakıp tutuşturarak bileştirdiği iki yürek, dinsel tutuculuğun inadına yenik düştü. İki damla kan olup toprağın bağrında çiçek oldu sonsuza dek.

İkinci olay Mersin’de, bir barda türkü söyleyen Sarp Öztürk’ten. Müşterilerden biri Kürtçe şarkı söylemesini ister. Sahnedeki türkücü, Kürtçe bilmediği için bu isteği yerine getiremez. Bu yanıt, Sarp’ı alıp götürür aramızdan. Elinde bağlaması, dilinde türkülerinden başka gücü olmayan Sarp bir daha sahnelerde olmamak üzere uçar gider sonsuzluğa.

Sarp’ın kanı, ekmeğini kazandığı sahneye akarken ezgileri ise dinleyenlerin kulaklarında bir anı olarak kaldı. Toplumu dil, kültür, etnik köken tartışmalarıyla sürekli geren, ayrıştıran, çatıştıran siyasilerimize Sarp’ın çocuğunun, eşinin ve yakınlarının gözyaşını dindirmek için “Ne yaptınız?” diye sormak hakkımız değil mi?

21 Aralık gecesi Pınar Karşıyaka basketbol takımı, Kıbrıs Rum kesiminde Apoel takımıyla yaptığı maç sonrası ortalık cehenneme döndü. Oyuncularımız ve teknik heyet, canlarını zor kurtardı. Bu, spor sahalarında gördüğümüz holiganizme benzemiyordu. Irkçılık, intikam kokan bir şiddet vardı orada. Türkiye’ye, Atatürk’e yönelik hakaret cümleleriyle saldırıyordu yüzleri maskeli sözde sporseverler. Güvenlik güçleri ortalıkta görünmüyordu. Oyuncularımızdan Burak bir Rum polisinin sözlerini şöyle aktarıyor: “Bugün sizi burada koruyorum yarın ailemin, kapımın önüne gelecekler ve neden sizi koruduğumu bana soracaklar, bunun hesabını vermek zorundayım." Bu ilk değil, daha önce de bu tarz olaylar çok oldu komşuda.

Bir diğer olay da İstanbul’un Başakşehir İlçesi’nin Şahintepe Mahallesi’nden. 26 Aralık gecesi yüzleri kar maskeli yaklaşık yüz kişi cem evine taşlarla saldırdı. Üç yurttaşımız yaralandı. Cem evindeki Türk bayrağının indirilmesini istemiş bölücü örgüt yandaşları. Ülkemizde birden çok bayrak isteyen bölücüler, ay yıldızımıza tahammül edemiyor. Provokasyon kokan bu tür eylemlere dikkat!

Ya, yukarıda anlattığım olayların tersi olsaydı, ne olurdu? Anlı şanlı basınımızın çokbilmiş kalemleri, gazetelerinde neler yazar; sözde aydınlarımız nasıl yorumlar yaparlardı ekranlarda? Bütün bu olayları Cumhuriyet’imizin kuruluş felsefesine bağlar, oradan da yeni Ergenekoncular yaratırlardı. Demek ki Allah korumuş bizi!

Son yıllarda küresel desteklerle toplumumuz, keskin bir eleştiri bombardımanına tutulmakta... Her kötülüğe, olumsuzluğa değerlerimiz ve devlet biçimimiz neden olarak gösterilerek haksız eleştiriler yapılmakta. Tarih boyunca meydana gelen tüm anlaşmazlıkların, olayların suçlusu hep biz gösterildik. Topraklarımız üzerinde boy atan bin bir renkteki kültürel çeşitliliği yok etmek, parçalamak için birileri elinden geleni ardına koymuyor, her fırsat değerlendiriliyor. Çoğu zaman pireler, ustalıkla deve yapılıyor.

Bu olayların mağdurları, bir masumiyet edebiyatı yaratarak siyasal çıkar peşinde değiller. Kimsenin aklına sinekten yağ çıkarmak gelmiyor.

Adil Hacıömeroğlu
27 Aralık 2010

Not: 31 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlamıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

AKP DEMOKRASİSİ

“Üniversiteler topluma yön veren kuruluşlar olmalıdır. Statüko ve durağanlığı temsil etmemeli, değişim ve yenilikten yana öncü rol oynamalıdır. Bu kurumlarda çalışan akademisyenler tam anlamıyla kendilerini özgür hissedebilmeli, düşünce ve fikirlerini hiçbir endişeye kapılmadan rahatça ifade edebilmelidirler. Akademisyenlere, beğenmedikleri icraatlar için üniversite idaresini ve rektörü de rahatlıkla tenkit edebilme serbestliği sağlanmalıdır. Muhalif sesleri susturmak için disiplin ceza yönetmeliği kullanılmamalı, açıklama ve ikna yöntemi tercih edilmelidir. Disiplin soruşturması ancak başka türlü çözüm yolu kalmamış, sabit ve art niyetli suçlar için açılmalı, rektörlüğün kendi makam ve icraatlarını savunmak, muhalifleri susturmak için bir silah olarak kullanılmamalıdır. Suçu sabit olan ve kötü niyetli kastın olduğu eylemlerde ise suçlu korunmamalı, gereken işlemler derhal yapılmalıdır.

Bu özgürlük ortamından öğrencilerimiz de yararlanabilmeli, suça karışmamak şartı ile fikirlerini özgürce beyan edebilmeli, bu amaçla toplanıp konuşmalar yapabilmelidir. Öğrenci temsilci kurulları birimler tarafından periyodik olarak toplantılara çağrılmalı, öğrencilerin iyileştirme adına önerileri dikkatle ele alınmalıdır.” Bu sözlere katılmamak olanaksız. Yukarıdaki sözler, çağdaş bir üniversitede olması gerekenlerin anlatımı, tarifi. Söyleyenin kimliğini ve uygulamalarını bilmesek bu kişinin demokrasi özlemiyle yanıp tutuşan birisi olduğuna yürekten inanacağız.

Böylesine demokrasi, özgürlük aşkıyla donanmış kişi kim acaba? Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Pakdemirli. Bülent Arınç, rektöre “Hayırlı olsun!” ziyaretine gelir. Öğrenciler de protesto etmek isterler siyasetin renkli, ağlak simasını. Rektör Bey’in öğrencilere tavrına ve sözlerine bakalım şimdi de.

Öğrencilerin amacı Arınç nezdinde AKP hükümetini protesto etmektir. “Demokrat özgürlükçü” rektör müdahale eder öğrencilere. Protestocu TGB’li öğrencilerle rektör arasında sözlü tartışma başlar. TGB İl Başkanı Erdem Özdemir, “Siz Atatürk’ün Nutku’nun son kısmını okuyun. ‘Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafaa edecek güç gençliktir.’ der. Türk gençliği, cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Bu görevi sizden değil, Atatürk’ten aldık.” diyerek eylemlerinin gerekçesini açıklar.

“Demokrasi aşığı” rektörün, TGB Başkanına yanıtı çok ilginç. “Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben, burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Siyasi slogan atarsanız, kimliklerinizi toplatırım. Üniversiteden atarım hepinizi.” İşte, size dört dörtlük bir demokrasi dersi. Kimden mi? Üniversite hocasından.

Öncelikle birileri bu kişiye yetki ve sorumluluklarını anımsatsın. Ne zamandan beri rektörler, cumhuriyetin korunması için öğrencilere görev veriyorlar? Rektör Bey, öğrencilerle emir erini karıştırıyor. Bir eylemin kararının, ancak o eylemi yapacak olanların özgür iradeleriyle gerçekleşeceğini bilmiyor mu? Aslında bilir de işine gelmez. Çünkü seçimler yaklaşıyor. İktidar partisinin gözüne girmesi gerek. Yani kraldan çok kralcı olmanın tam zamanı.

Tam da Manisa’nın “özgürlükçü” rektörünü yazarken bir haber gündeme düştü ki inanmak olanaksız. Türkiye’nin en büyük üniversitesinde, savcılıkça polise verilen bir yıllık arama izni. Buna göre polis, bir yıl boyunca kişilerin çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtlarını arayabilecek. Kişiler denildiğine göre bu arama kararının kapsamına hem öğrenciler hem de öğretim görevlileri giriyor demektir.

İstanbul Üniversitesi’ndeki bu son karar ve Manisa’da olanlar, üniversite yönetimleriyle yargının nasıl siyasallaştığını ve kayıtsız, koşulsuz iktidarın emrine girdiğini apaçık göstermektedir. Hala AKP’den medet uman kimi safdiller, nasıl bir diktatörlüğe gittiğimizin farkına varmalılar.

Atalarımız: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” demişler yıllar önce. İktidar sözcülerinin demokrasi, özgürlük nutuklarına bakıp aldanmamalı. Onların özgürlükten anladığı türbandır. Bir de özgürce, devlet olanaklarını kendi çıkarlarına kullanmak. Amaç ise otokratik bir yönetimi oluşturmaktır.

Adil Hacıömeroğlu
29 Aralık 2010

Not: 3 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

UMUT BAHARI

Bir yılı daha türlü tartışmalar, kargaşalar, kavgalar, kaygılar, kayıplar, ayrılıklar, umutsuzluklarla bitirdik. İyi şeyler yok muydu 2010’da? Tabi ki vardı, hem de çok. En iyi ve mutluluk verici olanı tüm olumsuzluklara, olan bitenlere karşın umudumuzun hep canlı kalmasıdır.

İnsanoğlu, unutmasa ve umut etmezse yaşayamaz. Yaşadığımız acıları, kötülükleri, mutsuzlukları unutacağız ki yaşama tutunalım. Mutlulukların, sevinçlerin, başarıların tadını çıkaralım. Hep olumsuzlukları düşünerek yaşamak ruhu yorar. Bir zaman gelir ki yorulan ruh çok ağırlaşır, beden bu ağırlığı çekemez, dayanamaz, eriyip tükeniverir.

Mutsuzlukların ağırlaştırdığı ruh, en çok da çevreye zarar verir. Öncelikle aile bireylerine bulaşır bu hastalık. Sonra da çevremizdeki diğer bireylere. Derken bu durum, yavaş yavaş toplumun çoğunluğuna bulaşan, ruh öldürücü bir hastalığa dönüşür. Bireyleri, umutsuzluğun cenderesine sıkıştırıverir ruhsal çöküntü. Yaşam gittikçe anlamsızlaşır, kişisel, grupsal amaçlar yok olur. Kişi, sabahleyin uyandığında ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez. Gün boyu bir kısır döngü içinde debelenen ruh, hem kendini hem de bedeni yorar. Güzel bir anı yaşayamamak, amaca yönelik işler yapamamak, gülümsemeyi gerektirecek bir söyleşinin içinde olamamak kişiyi bezgin bir yaşamın girdabına sokar. Yaşam tekdüzeliğin pençesinde kıvranır. Kişi, ömrünün büyük bir bölümünü aynı insanlarla aynı yerlerde, aynı şeyleri yaparak geçirmek zorunda kalır. Bu da insanoğlunu geliştirmez, üretkenliğini yok eder. Ruh yenilenmediğinden, umuda ve farklılıklara açılamadığından paslanır, işlemez duruma gelir. Bu durum, toplumu kemiren umutsuzluk hastalığına neden olur.

Kişi, en zor koşullarda bile umudunu koruyabiliyorsa çözemeyeceği sorun yoktur. Umudu hep taze tutmak, onu bir an olsun bile yitirmemek, yaşamın farklı seçeneklerinin de olduğunu bilmek kişinin dinamizmini artırır. Onun zorluklarla savaşma azmini çoğaltır.

Kişi, umudunu yitirmeye başladığında doğaya bakmalı, diğer canlıları gözlemlemeli. Çoğu zaman gördükleri onu hayrete düşürecektir. Mevsimsel değişiklikler, aynı mevsimin her günü içindeki farklı doğa görünümleri ve olayları gerçek bir tansığın belirtileridir. Her bitişten sonra olağanüstü bir başlangıca tanıklık etmez miyiz doğada? Kent yaşamının tekdüzeliğinden kurtulmanın en iyi yolu, fırsat buldukça doğayla baş başa kalmak değil midir?

Fırtınada kırılan bir ağacın, yaşama tutunmak için verdiği mücadele olağanüstüdür. Baharla birlikte ağacın kırılan her yerinde birçok tomurcuk görülür. Bu tomurcuklar, birkaç gün içinde iç ferahlatıcı filizlere dönüşür. Umudun bittiği yerde, yeni ve güçlü bir umut, yaşama gücü galip gelmiştir. Onlarca filiz yaşamak, gökyüzünün sonsuzluğunda yerini almak için yarışa girer. Ağacı yeşerten, yitmeyen yaşama umududur.

Yeni yılda çamlar süslenir evlerde. Çok eski bir geleneğimiz. Orta Asya’nın bozkırlarından, dağlarından kopup gelen bir kültür, bütün dünyaya yayılmış. Kar ve kış altında, zorlukla geçen bir dönemin ortasında umudu taze tutmanın güzel bir yolu bu gelenek. Gündüzün geceye üstünlüğünü, galibiyetini simgeleyen bir ağaç ve bunu kutlayan insanlar. Bu ağacın adına da “yaşam ağacı” demiş atalarımız. Neden mi? Yaşamımız da tüm olumsuzluklara karşı çorak bir bozkırdaki ya da ulu bir dağ başındaki ağaç gibi boy atıp sürsün diye. Tüm olumsuzluklara karşın dal budak salalım; baharda en güzel, rengârenk çiçeklerimizi açalım diye. O rengârenk çiçeklerin zamanı gelince nasıl da güzel meyvelere dönüştüğünü anımsayalım. İşte, insanoğlunun meyveleri de yaratılarıdır. Kültür, sanat, bilim, teknik, sosyal yaşamda üreteceğimiz her şey meyvelerimizin en görkemlileri değil midir? Yine iyi dostluk, mutlu söyleşi, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, özveriler, doğaya ve insana yapacağımız yararlılıklar “insan ağacı”nın mutlu meyveleri arasındadır. Hele yetiştirdiğimiz, yetiştirmekte oluğumuz ya da yetiştireceğimiz çocuklar yaşamın en harika meyveleri sayılmaz mı?

Ulusumuz ve yurttaşlarımız büyük zorluklar yaşadılar 2010’da. Umut hiç yitmedi. Tıpkı yılbaşındaki çam ağaçları gibi. Yine bu akşam dileklerimizi çam ağacının dallarına bağlayacağız. Umutlarımızı “yaşam ağacı” gibi hep canlı tutacağız. Bir umut baharının ılıklığıyla yeni düş denizinin sularında kulaç atacağız. “Yaşam ağacı”mızın bir tek yaprağının solmadığı güzel bir yıl diliyorum yakınlarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma, ulusuma ve tüm insanlığa.

Adil Hacıömeroğlu
31 Aralık 2010
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

28 Aralık 2010 Salı

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİ

“Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 91'inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen ‘Garnizon Koşusu’, kullanılacak güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde 27 Aralık günü yayımlanan bu bilgi notunu görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Doksan kez koşulmuş bir koşu, sudan bir gerekçeyle yapılamıyor. İnanılır gibi değil.
Bu koşuda amaç nedir? Atatürk, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelir. O gün, O’nu Ankaralıların ilk karşıladığı yer de Dikmen Keklikpınarı’dır. Şimdi o günlere giderek sözü Şevket Süreyya Aydemir’e verelim.
“Mevsim kış başlangıcıydı. Hatta dağlara, Dikmen tepelerine kar yağmıştı. Fakat 27 Aralık günü hava günlük güneşlik oldu. Ali Fuat Paşa, Yahya Galip Bey gibi önde gelenler Sivas kafilesini daha Gölbaşı’nda karşıladılar. Dikmen sırtlarından Ankara’nın ilk ve en güzel göründüğü yerde yolcular otomobillerinden inerek bir müddet Ankara’yı seyrettiler. (…)
Dikmen’den Kızılyokuş eteklerine doğru harekete geçildi. İlk karşılayıcı safları, şimdiki Harp Okulu’nun bulunduğu yerlerden, Kızılyokuş eteklerinden başlıyordu. Oradan şehirdeki Hükümet Konağı’na kadar dalgalı, zikzaklı bir gösteri başladı. Dağlar gene ezanlar, salât ve selam sesleri ile inliyordu. Seğmenlerin davul, zurna ekiplerinde çalanlar, bu işlerin ustası olan Kızılırmak vadisi Kızılbaşlarından seçilmişlerdi. Bu gibi günlerin törelerini, adetlerini, jestlerini ancak onlar bilirlermiş. Yalın palalı, pehlivan yapılı seymen saflarının önünde yalın kılıçları, meşin önlükleri, omuzlarında baltalarıyla iki seymen baltacısı yer almıştı. En öndeki bayraktarın bir elinde sancak, bir elinde kılıç vardı. Ve boynuna Kur’an-ı Kerim asmıştı. Dev gibi bir adamdı. Sancak egemenliği, kılıç savaşı, Kur’an nizam ve kanunu temsil etse gerekti. Baltacıların meşin önlükleri İş’in, Emek’in gururu ve işaretiydi. Baltalar disiplinin simgesi olmalıydı. Fakat en dokunaklısı küçük ve çocuk seymenlerin, bütün seymen ve halk saflarının önünde oluşuydu. Hem egemenliği, hem savaşı, hem nizamı yarın onlar sürdüreceklerdi. Ağabeyler, babalar, dedeler gerçi onlardan önce gelmişlerdi; ama yarın bu çocukların peşinden gideceklerdi.
Mustafa Kemal her kafilenin önünde durdu. Hepsine söyleyecek sözler buldu. Bir elinde bastonu, başında boz bir kalpak ve sırtında boz renkli kemerli bir spor pardösüyle hem sadeliği ve alçakgönüllülüğü, hem üstünlüğü kendinde toplamıştı. (Tek Adam)”
İşte, her yıl 27 Aralık’ta yapılan geleneksel “Garnizon Koşusu” bu tarihsel anı, coşkuyu tekrar Ankaralılarla yaşamak içindir. Ülkemizin kurtuluşu için önemli bir olayı anmak, onu genç kuşaklara anlatmak bu koşunun amacıdır.
Bu koşu, Harp Okulu’ndan başlar, Anıtkabir’de son bulur. Harp Okulu öğrencileri için önemli, heyecanlı bir andır. Ankaralılarsa tıpkı o günlerin coşkusuyla güzergâh boyunca ellerinde bayraklarla kaldırımlardan, balkonlardan alkışlarla bu geleneksel koşuya anlam katar.
Ankara Valiliği, böylesi önemli bir organizasyon için güzergâh göstermiyor. Amaç nedir? Askere karşı kamuoyunda oluşturulan önyargılar, tarihsel anılarımızın da belleklerden silinmesine neden oluyor. Yoksa asıl amaç bu mudur? Türkiye’nin kuruluş öyküsünden genç kuşakları uzak tutmak mıdır?
Atatürk, 27 Aralık’ta Anakara’ya, yurdu düşman işgalinden kurtarmak için geldi. Ankaralılar da çoluk çocuk, yayan yapıldak yollara düştüler O’nu karşılamak için. Kurtuluş Savaşımızı asker, sivil ayrımı yapmadan büyük bir ulusal seferberlik ve özveriyle kazandık. Yoksa birileri, bu birlikteliği unutturmak mı istiyor? Emperyalizme karşı verilmiş bir mücadelenin anılarını, coşkusunu yaşamak, yaşatmak kimleri, neden rahatsız eder ki?
Adil Hacıömeroğlu
27 Aralık 2010

25 Aralık 2010 Cumartesi

CHP DEĞİŞİYOR MU?

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı seçilmesinden sonra en çok konuşulan şey, partide değişim rüzgârlarının esmesidir. CHP’yi desteklemeyen, hatta hep karşısında olan kimi liberaller parti yönetimine kendilerince bir değişim dayatıyorlar. 18 Aralık Kurultayı’ndan sonra liberallerce yapılan değişim baskıları daha da artmaya başladı. CHP’nin çizgisini, tarihini, ülkemizin varlığıyla ilgili görev ve amaçlarını bilmeyen kimi yöneticiler bu eğilimlerle uyum göstermekteler.

Son günlerde parti yöneticilerince CHP’nin temel felsefesine muhalif söylemler seslendirilmekte, bu da Atatürkçü, laik kesimde hayal kırıklıklarına neden olmaktadır. Ne yazık ki bu söylemler, iktidar yanlısı basın tarafından da desteklenmekte.

Kurultayın hemen ertesinde parti meclisine yeni seçilen bir kişinin, bir günlük gazeteye yaptığı açıklamalar tartışmalara neden oldu. Önce bu kişinin söylediklerine bir bakalım. “Fethullah Gülen'i ve cemaatini bu kadar güçlü yapan nedir? Fethullah Hoca Türkiye'de bir fenomendir, kimsenin görmezden gelemeyeceği bilge bir adam. Fakir halkın çocuklarının okuması için sonsuz gayret gösteren biri. İyi şeyler yapıyor. İnsanlar mesailerini, paralarını bireysel dünyanın görkemlerine harcarken, Fethullah Hoca Türkiye'nin ve dünyanın her yerinde okullar açıyor. Önce eğitime hizmet veren herkesi sonsuz saygıyla selamlıyorum. Fethullah Hoca, Türk toplumunun temel değer sistemine ve milletin, devletin daha da güçlenmesine katkı yapan bir kişidir. Saygıyla izliyoruz.” Bu sözleri, Atatürk’ün CHP’sinden bir yöneticinin söyleyebileceğine inanmak mümkün müdür? Bir cemaat liderine övgülerde bulunmak hangi modernleşme projesinin bir parçası olabilir ki?

Gazeteci soruyor bu sayın yöneticiye: “Cemaatin güçlenmesinin ardında ABD var, yorumuna katılıyor musunuz?” Yanıt çok ilginç: “Bunlar klasik eski Marksist jargona dair, geri kalmış kafaların ürünü olan söylemler. Komik şeyler.” Bu açıklamalar düpedüz ABD’de oturan cemaat liderine karşı, CHP tabanında bir sempati yaratma çalışması.

“Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. (M. Kemal Atatürk)” Şimdi biz, Atatürk’ün bu sözünü mü doğru kabul edip şiar edineceğiz; yoksa cemaat liderine saygı duyan CHP’nin yeni yöneticisinin söylediklerini mi? Biz uygarlığın mı, yoksa sırtını küresel güçlere dayamış cemaatin yolunda mı yürüyeceğiz? İşte, bütün mesele bu!

Peki, CHP irticacı siyasetçinin eline düşerek oy deposuna dönüşmüş yurttaşlarımızı yalnız mı bırakacak? Kesinlikle hayır! CHP’nin asli görevi, bu yurttaşlarımızı karanlık odaklardan kurtararak çağdaş değerler içine çekmesidir. Onları “medeniyet tarikatının” onurlu, özgür bireyi yapmaktır. Demokrasinin, uygarlığın gelişmesi böyle sağlanabilir ancak. Öyleyse böyle bir olanak var mıdır? Bence vardır. Neden mi?

Günümüz koşullarını iyi değerlendirerek bu sorunun yanıtı verilebilir. 22 Temmuz seçimleriyle ülkemizde irticaya dayalı tutuculuk zirve yapmıştır. AKP’nin sekiz yılı tamamlayan uygulamaları sağ tabanda ciddi sorgulamaları da beraberinde getirmiştir. İlk başlarda görmezden gelinen yolsuzluk ve hızlı zenginleşen hükümet yanlıları, muhafazakâr çevrelerce hoş görülürken bugün yüksek sesle eleştirilmekte. Özellikle bu çevrelerin, türbanla özdeşleşen özgürlük(!) anlayışları kendilerince sorgulanmakta. Yine aynı çevrelerden iktidar yanlılarının lüks, savurgan, gösterişli, biraz da görgüsüz yaşamlarına büyük eleştiriler yapılmakta. Müslümanlığın giyim kuşamla olamayacağı konusu, derinden derine tartışılıyor. Dini kullanarak iktidar olanlara, dini çevrelerce eleştiriler yükselirken CHP’nin böylesi bir tavrı anlaşılamaz.

Türbanlı kızların yaşam tarzlarının, diğer kızlarımızdan fazlaca ayrılır yanı yoktur. Bu kızların, günlük yaşamlarını özgürleştirmek için kentlerin daha demokrat, daha laik semtlerini mekân tutmaları anlamlıdır. Demek ki onlar da bu muhafazakâr çemberden kurtulmanın yollarını aramaktalar. O zaman onlara çağdaş, laik, demokrat düşüncelerle yaklaşmak da CHP’nin görevidir. Bu onların mevcut yaşam tarzlarını, düşünce kalıplarını kutsayarak olmaz. Onlara Atatürk aydınlığının, özgürleşmenin ve birey olmanın, modern yaşamın güzellikleri anlatılmalıdır. Muhafazakârlığın kendi içinde tartışma ve sorgulama yapmakta olduğu bir dönemde, CHP tabanında tutuculuğa sempati oluşturacak söylemler yanlıştır. Bu tür bir anlayış CHP’yi sola değil, sağa yaklaştırır.

O zaman CHP ne yapmalıdır? Öncelikle yapılacak iş, Atatürk ve Cumhuriyet akademisinin kurulmasıdır. Burada, başta üst yöneticiler olmak üzere tüm partililer eğitimden geçirilmeli. Muhafazakâr söylemlere karşı sloganlardan, tekerlemelerden uzak, akılcı savunmalar oluşturulmalıdır. Son gelişmeler gösteriyor ki, birçok üst yöneticinin bile CHP, Atatürk ve Cumhuriyet konusunda önemli bilgi eksiklikleri olduğu ortada. Öncelikle bir bilinçlenme seferberliğine büyük gereksinim var.

Birçok kişi, cemaat liderinden övgüyle söz eden kişiye kızmakta. Bence bu doğru değil. Asıl kızılacak olanlar, bu kişiyi bir kurtuluş umudu olarak partinin üst yönetimine getirilmesini sağlayanlardır. Türkiye’nin en köklü partisini böylesi durumlara düşürmek üzücüdür. Bu tür yanlışlar sürerse sonuçlarının ülkemiz ve CHP açısından hiç de iyi olmayacağı kesindir.

Ülkemizde cemaat-tarikat boyunduruğuna girmeyen çok sayıda bilinçli, Atatürk aydınlığına inanmış, Cumhuriyet değerlerine bağlı din adamlarımız var. CHP bu kişilerden yararlanmalı.

Kamuoyunda, CHP dine karşıymış algısı yaratılmakta. Bazı sözde aydınlar CHP’nin İslam’la barışması gibi aslı astarı olmayan öneriler ortaya atıyorlar. Ne yazık ki bazı yöneticilerimiz de bilerek ya da bilmeyerek bu psikolojik savaşın etkisinde kalarak bu çevrelerin haksız suçlamalarına prim vermekteler. Bu ülkede binlerce camide beş vakit ezan okunuyorsa, bunu sağlayan CHP’dir. Müslümanlığı kişi, grup tahakkümünden kurtararak özgürleştiren ve halkın inanç özgürlüğünü sağlayan da odur. CHP’nin ulusumuzun en büyük uygarlık projesi olan Cumhuriyet aydınlanmasının öncüsü ve mimarı olduğunu unuttuk mu yoksa?

CHP’ye yapılan bu sağ kuşatmanın amacı, Kılıçdaroğlu rüzgârını kırmaktır. Yıllar sonra yaklaşan bir iktidar olanağı, liberal esintilerle yok edilmeye çalışıyor.

Küresel güçlerin desteğiyle çağdaş Türkiye’nin temel taşları yerinden oynatılırken Atatürk’ün CHP’sine her zamankinden daha çok gereksinmemiz var. Bu unutulmamalı!

Adil Hacıömeroğlu
23 Aralık 2010

Not: 27 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

22 Aralık 2010 Çarşamba

YÜZDE KIRK İKİ NE İSTİYOR?

12 Eylül’de yapılan anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesiyle ilgili halkoylamasında yüzde kırk iki hayır oyu verilmişti. Bu konuda birçok yorum ve değerlendirme yapıldı. Ancak yüzde kırk ikinin ne istediği fazlaca irdelenmedi. Başlıktaki sorunun yanıtını vermek için öncelikle bu yüzde kırk ikinin kimler olduğunu bilmek gerekiyor.

Her gün sabahın erken saatlerinde dışarı çıktığınızda, kent meydanlarında hızlı adımlarla işlerine yetişmeye çalışan insanlarla karşılaşırsınız. Kiminin elinde simit, poğaça ya da evde özenle hazırlanmış kahvaltılık; kiminin elinde evrak çantası kadın, erkek yurttaşlar. Çoğunlukla temiz, sade ve düzgün giyimli, toplumsal kurallara uymada özenlidirler. İşlerine geç kalma kaygısını her hareketlerinde görebilirsiniz. Genellikle hepsi iyi eğitimli ve toplumsal sorunlara duyarlıdır. Rüşvet, suiistimal, adam kayırma gibi kavramlar sözlüklerinde yoktur. İş yaşamlarında toplumsal ve kurumsal çıkarlar önemlidir.

Bu kitle; eğitimlerinin, sahip oldukları çağdaş yaşam düzeylerinin Atatürk sayesinde olduğunu bir an bile unutmazlar. Bu nedenle Cumhuriyet değerlerinin korunup yaşatılması onlar için çok önemlidir.

Yüzde kırk iki, cumhuriyet kurumlarının yaşayıp gelişmesinden yanadır. Ulusun birliği, yurdun bütünlüğü onlar için vazgeçilmezdir. Cumhuriyet’e ve ülke bütünlüğüne karşı söz, davranış ve eylemleri hoş görmezler. Bu nedenle de ülke ve ulus birliğinin çimentosu sayılabilirler.

Yurdumuzdaki üretimin büyük bölümünü sağladıklarından yolsuzluklara karşı duyarlıdırlar. Kokuşmuş bir toplumsal düzen, onlar için kabul edilemez. Beleş geçim kaynaklarını bilmediklerinden, emek harcamadan yiyenleri düşman bellerler.

Alın teriyle geçindiklerinden yağcılık, ikiyüzlülük nedir bilmezler. Bu nedenle de doğruları söylemekten çekinmez, gerektiğinde doğrular için savaşmayı da göze alırlar.

Popülist politikacıyı sevmez, halkı kandıranı da cezalandırmayı iyi bilirler. Onları çantada keklik gören siyasetçilere verdikleri dersler ciltler doldurur, ancak okumasını bilene.

Yüzde kırk iki antiemperyalisttir. Hem iç hem de dış sömürü onlar için kabul edilemez. Emperyalist dayatmaları onur kırıcı bulur, tam bağımsızlığı insan ve ulus olmanın onuru sayar.

Atatürk ve devrimleri onlar için dokunulmaz, yaşamsaldır. Bu konudaki aldatmacaları, ikiyüzlülükleri kolaylıkla fark ederler.

İşte, bu nedenlerledir ki yüzde kırk iki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin sonsuza dek yaşamasını ister; iktidar ve muhalefet partilerine duyurulur.

Adil Hacıömeroğlu
21 Aralık 2010

Not: 22 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

18 Aralık 2010 Cumartesi

İKİ DİLDEN, İKİ DEVLETE Mİ?

Terör örgütü yanlıları, isteklerini bir bir gerçekleştiriyorlar. Silahla dağlarda yürütülen savaş, siyasal ataklarla düz ovalara taşındı. Dağdaki silahlı güçler, devletin otoritesine kurşun sıkarken kentlerde politika yapan uzantıları ise anayasal düzenin kurallarına karşı yaptırımlar uygulamakta. “Biz istedik, yaptık, siz de bunu kabul etmeye mecbursunuz.” mantığıyla davranıyorlar. Kendi kuralsızlıklarını, topluma ve devlete kural olarak kabul ettirme düşüncesi içindeler.

Bölücülerin, son günlerde inanılmaz gibi görünen iki isteği siyasal gündemi meşgul etti. Ne yazık ki hem iktidar hem de muhalefet, cumhuriyetimizin varlığını ilgilendiren bu iki konuda gerekli sert tepkiyi göstermediler. Günlük politik atışmalar, bu konuların önemini gözlerden kaçırdı.

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK), bölücü başının önerdiği “demokratik özerklik” kapsamında “öz savunma birliği” kurulması açıklaması, kamuoyunda önemli bir tartışmanın fitilini ateşledi. Bu açıklamada, Doğu ve Güneydoğu’da sosyal, siyasal ve güvenlik alanında örgütlenmeye gidilerek “halkın kendi güvenliğini oluşturması” vurgulandı.

Ülkemizde hem iç hem de dış güvenlik kuruluşları varken bu “öz güvenlik birliği” kurma fikri nereden çıktı diyebiliriz. Bu sorunun yanıtını, yine DTK sözcüleri veriyor. “Halkımızın kültürel ve fiziki soykırıma maruz bırakılma süreci devam ettiği sürece, devlet eliyle yürütülen fuhuş, uyuşturucu ve diğer toplumsal istismarlara karşı Kürt halkının kendi güvenliğini ve örgütlülüğünü oluşturması gerekliliği ifade edilmiştir.” Bu sözler yenilir yutulur cinsten değil. Yumurta atan öğrenciye, sosyal kazanımlarını savunan işçiye, yok olan tarımımızın sorunlarını haykıran çiftçiye karşı aslan kesilenlerin bu ağır sözlere de aynı yiğitlikle kükremeleri beklenirdi. Suçlamalar gizli kapaklı değil, apaçık. Sözün söylendiği hedeflenen muhatap da belli. Bu ağır sözler devlete yönelik, suçlamalar ise yüz kızartıcı suçların hemen hemen hepsi. “Öz savunma birliği”nin kime karşı kurulacağı çok açık. Devletin güvenlik güçlerine karşı kendilerince yasal “savunma” güçleri. Bunun Türkçesi şu: Dağdakileri resmi, yasal kuvvetler durumuna getirmek. Devletin güvenlik güçlerini kabul etmemek.

“Oluşturulacak ‘güvenlik gücü’nün, semt ve mahalle komiteleri şeklinde örgütleneceği, halkın sorunlarında hakem rolü üstleneceği, gelen şikâyetleri değerlendirip sonuçlandıracağı öğrenildi. Komitenin ayrıca fuhuş, uyuşturucu gibi suçlarla da mücadele edeceği ve bu kapsamda oluşturulan ‘sivil güvenlik birimleri’ aracılığıyla caydırıcı rol üstleneceği kaydedildi.” Toplumda bir suç varsa, şikâyet nereye yapılır? Savcılığa. Suçu kim yargılar? Bağımsız mahkemeler. Peki, burada ne isteniyor? Savcının, yargıcın görevinin bu sözde “sivil güvenlik birimleri” ne devri. Kısacası deniliyor ki: Bu bölgede güvenlik ve yargı hizmetini de ben yerine getiririm. Buralarda devletin işi yok. Bunun karşısında sus pus olan iktidar ve muhalefet!

Bölücü örgüt yandaşları, yukarıdaki önerilerinde gerekli sert tepkileri almayınca bu sefer başka bir isteği hemen gündeme getirdiler. Toplumsal yaşamımızda iki dillilik. “İki dilli tabelalarımız olacak. Köy ve mezraların isimleri de iade edilsin diye arkadaşlarımız hazırlıklarını sürdürüyor. Yaşamın tüm alanlarında özellikle bu bölgede, iki dilli hayat olacaktır. (…) Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şu ana kadar 97 köyün eski adını iade etmiş durumda. Bölgenin tamamı iki dilli olacak.” Bu sözler, anayasaya bağlılık yemini etmiş bir milletvekiline, bölücü örgütün siyasal uzantısı bir partinin genel başkanına ait. Bir istekte bulunmuyor, bir yaptırımı kamuoyuna açıklıyor. “Bölgenin tamamı iki dilli olmalı.” demiyor, “olacak” diyor. Bu sözleriyle meydan okuyor tüm anayasa kurallarına, devlet düzenine.

Dünyanın birkaç ülkesi hariç iki dilli olan hiçbir devlet yok. İsviçre örneği çok konuşuluyor. Sanki İsviçre kuruluşunda tek dilli olarak kurulmuş da sonradan üç dilli olmuş, öyle mi? Zaten kuruluşu birden çok kantonun bir araya gelmesiyle olmuş. Bunların da her birinin kendi dilleri ve kuralları vardı. Birlik bu kurallar korunarak sağlandı. Dünyanın en büyük küresel gücü olan ABD’de İngilizce dışında bir dilde eğitim kabul görmedi. Neden mi? Çok açık, çünkü böylesi bir durumun ülkeyi bölünmeye götüreceğinden.

Yukarıda sözünü ettiğimiz her iki konuda da görülüyor ki, ülkemizin bir bölgesinde yeni bir devletin temelleri atılmakta. Devlet olmak için ne gerekli? Güvenlik gücü, adliye, dil, kurumsal yapılar, toprak… İşte hepsi sırayla yerine getiriliyor. Yıllardır bölgede, bir ulusun oluşturulması için yoğun çaba harcandı. Neredeyse bu gerçekleşti. Şimdi de bu ulusa bir devlet gerekli değil mi? İşte, onun için bütün çabalar.

Bölücü örgütün her isteğine masumiyet kazandırmaya çalışan saf siyasetçiler, gazete yazarları, televizyon yorumcuları, sözde bilim adamlarının ne yazık ki kış uykularından uyanacakları yok. Hala kimileri bölücü örgüte ve destekçisi küresel güçlere şirin görünme çabası içindeler.

Siyasal partilerimiz, birbirleriyle zaman zaman da kendi içlerinde kısır çekişmeleri sürdürürken altlarındaki toprağın kayıp gittiğini fark etmiyorlar bile. Ulusal birliğimiz çatırdarken birileri bireysel kurtuluşlarının peşinde.

Adil Hacıömeroğlu
17 Aralık 2010

Not: 19 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz

14 Aralık 2010 Salı

HİTLER’DEN ESİNTİLER

8 Aralık Çarşamba günü, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne konuşmacı olarak çağrılan Süheyl Batum ve Burhan Kuzu öğrencilerce protesto edildi. Öğrencilerin amacı, Dolmabahçe’de dövülen arkadaşlarına uygulanan polis şiddetini kınamaktı. Süheyl Batum, yalnızca slogan ve ıslıklarla konuşturulmazken Burhan Kuzu, yumurta yağmuruna tutuldu.

Mülkiye eyleminde asıl dikkat çeken şey, siyasetçilerimizin konuya yaklaşımlarıdır. Batum’un ilk açıklamalarında biraz kızgınlık olsa da sonrasındaki konuşmalarında hoşgörü egemendi.

İktidar kanadı, tıpkı Dolmabahçe olaylarında olduğu gibi hoşgörüsüz, baskıcı bir anlayışa sahip olduklarını burada da gösterdiler. “Otuz yıldır hocalık yapıyorum. Bu kadar beyinsiz öğrenci grubunu bir arada görüyoruz. O yumurtaları atacaklarına yeseler, beyinlerine daha iyi gelir. Atılan bu kadar yumurtaya yazık.” Bu sözler olay sonrası Kuzu’nun açıklamaları. İbret verici ve sorumsuzca. Niteliği ne olursa olsun bir eylem karşısında böylesi sözler söylemek, karşısındakileri “beyinsizlik”le suçlamak bir siyasetçiye, hele de üniversite kürsüsünde ders vermiş bir hukuk hocasına yakışmaz.

“Tekrarlıyorum: Bu bir patoloji. Böylesine patolojik bir durum karşısında taraf olmaya kalkarsanız kendinize de hastaya da haksızlık ve kötülük edersiniz. Ölçüyü doğru koymamız lazım. O zaman ölçüyü birlikte bulalım.” Bu sözler de geçmişin hızlı ülkücüsü, şimdinin en hızlı AKP sözcüsü bir köşe yazarı. Aynı zamanda bir öğretim üyesi bu kişi. Yani zamana iyi uyanlardan. Burada da görüldüğü gibi bu kişi de ruh doktorluğuna soyunuyor, Kuzu gibi. Beyin ve ruh hastalıkları konusundaki bu uzmanlıkları(!) nereden geliyor acaba?

Hitler, Mussolini, Franco ve Salazar muhaliflerini ruh hastası olarak niteleyerek ya fırınlara atar ya da değişik yöntemlerle etkisiz duruma getirirlerdi. Düşündüğünü söylemek, farklılıkları dile getirmek, hele de yönetimleri eleştirmek ruh hastalığının varlığının ispatıydı o devirlerde. Günümüzde büyük demokrasi iddialarıyla ortalıkta dolaşan iktidar sözcülerinin, muhalif seslere benzer yaftalar yapıştırmaları rastlantı mıdır sizce?

Kimse hak aramasa, yapılanları eleştirmese, herkes iktidarın her yaptığına boyun eğse sorun kalmayacak. Herkesten “Padişahım çok yaşa!” bağırışlarını duymak istiyor yöneticilerimiz. Oysa burası demokratik bir cumhuriyet. Hem de Atatürk önderliğinde, ortaçağın paslı zincirleri kırılarak, emperyalizme karşı savaşılarak kurulan demokratik bir cumhuriyet. Anadolu coğrafyası diktatör barındırmaz, bu topraklar uzlaşmanın, uygarlığın beşiğidir.

Adil Hacıömeroğlu
11 Aralık 2010

Not: 13 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

13 Aralık 2010 Pazartesi

SOĞUK BİR PAZAR

Soğuk, ama güneşli bir pazar günü. Önceden biletlerimizi almışız. Dostlarla Bakırköy’de, Dalyan Balık’ta buluştuk. Sabahın keskin ayazı, Vedat Bey’in ısmarladığı sıcak çaylarla dağılıyor. Ortalıkta buram buram çay kokusu. Masa, günün gazeteleriyle dolu. Neşeli bir söyleşi. Ülke sorunları, bölgesel geleneklerimiz, daha çok da Trabzon’la ilgili konular konuşulmakta. Bir yandan günlük gazetelere göz atılıyor.

Bir yere yetişeceksem hep heyecanlanır, geç kalma kaygısı içimde yer eder. Bu tatlı söyleşi, benim uyarımla kesiliyor. “Geç kalacağız arkadaşlar!” diyorum. Arabaya doluşuyoruz. Sürücümüz Özgür, radyodan Karadeniz müzikleri bulmaya çalışıyor. Hareketli bir müzik. Coşkumuzu artırıyor. Hedef, Olimpiyat Stadyumu. Yol boyunca bordo mavi bayraklı araçlar çoğalıyor. Araçlar tıklım tıklım. Ömrünü gurbette geçirenler, sıla özlemini bir nebze azaltmak için soğuğa aldırış etmeden vurmuşlar kendilerini yollara. Tıpkı nesiller önce yayla yollarında yayan yapıldak ilerleyen kafileler gibi.

Olimpiyat Stadyumu da Temel fıkrası gibi. On binlerin sığacağı bu spor alanının doğru düzgün yolu yok. Trafik sıkışık. Yaylacı Karadeniz uşakları, trafik sıkışıklığına anında çözüm bulmuşlar. Yol kenarlarına arabalarını park edenler; formalar, bayraklar, türküler, sloganlarla yürüyorlar. Nihayet kaplumbağa hızıyla da olsa stadyuma ulaşıp arabamızı park ediyoruz. Hemen Trabzonspor ürünlerinin satıldığı tıra giderek şapka ve atkı alıyorum. Böylece de önemli bir eksiğim tamamlanmış oluyor. Ortalık mahşer yeri. Bir panayır havası var çevrede. Bu tür yerlerde içerideki yiyecek, içecek çok pahalı olduğu için izleyiciler, dışarıdaki seyyar satıcıların ucuz, sağlıksız ürünlerine mahkûm ediliyor. Yanık köfte kokularından kurtulmanın en iyi yolu, bir an önce içeri girmek. Tribünlerde karmaşa egemen. Herkesin biletinde numara var, ancak bir işe yaramıyor. Erken gelen yer kapıyor. Eşleriyle çocuklarıyla gelenler, mağdur oluyor. Merdivenlerde ayak atacak yer yok. Zar zor bir yer buluyoruz. Oturarak maç seyretme ne yazık ki yok. Çünkü bu memlekette insanların keyiflenmesi, bir şeyin zevkini çıkarması yasak. Ayakta durmaktaki amaç, maç izlemek değil; bağırmak, zıplamak. Bu nedenle de izleyicilerin çoğu, sahada olan biteni göremiyor.

Tezahüratlarda tek düzelik egemen, yaratıcılık yok. Ülkemizdeki tüm takımlar, aynı şarkıları kendi takımlarına uyarlamışlar. Kulüpler ve taraftarlar, özgün marşlar, şarkılar, sloganlar bulmalı. Benim en çok takıldığım ise “Oley!” nidası. Ne yazık ki sevincimizi, keyiflenmemizi anadilimizde haykıramıyoruz spor karşılaşmalarında. İspanyolca bir sözcükten medet umuyoruz. “Ya, ya, ya; şa, şa, şa! Bizim takım çok yaşa!” gibi Türkçe sevinç, haykırış tekerlemeleri unutuldu. Yabancı özentisi, küresel liberal rüzgârlar yerli olanı yok etti. Yerlerine yeni yaratıları da koyamadık.

Maç iyi başladı. Erken gol herkesi sevince boğdu. Maç sırasında izleyicilerin küfürlü bağırışı neredeyse yok gibi. Hakeme küçük kızgınlıklar oluyor. Hanım izleyicilerin olması küfrü biraz frenliyor gibi. Bir ara Akif’in (birlikte maça gittiğimiz arkadaşlardan) frenleri boşalıyordu ki son anda direksiyonu topladı. Yanındaki hanım izleyiciyi fark ederek: “Bu hanımefendiden Allah razı olsun! Yoksa, bir sürü küfür edip dünya kadar günaha girecektim.” sözleri ortalığı çınlattı. Gülmekten öleceğim. Maçı mı izleyeyim, yoksa Akif’in bu sözüne mi güleyim. İşte, Karadeniz’den bir Temel daha. Zeka, mizah.

Bir ara küçük arkadaşımız Batuhan’ın burnunun, yanaklarının kıpkırmızı olduğunu görüyorum. Küçücük gövdesini ısıtmak için zıplıyor. Zaten ayakta göremediği için koltuğun arkalığına çıkmış. İp cambazı ustalığında maç izliyor. Bir kolu omuzumda. Düşmemesi için ortak çaba içindeyiz.

Nihayet maç bitiyor. Trabzonspor farklı kanıyor. Ayazın, poyrazın şiddetini unutturan güzel bir sonuç. Coşku zirvede. Trabzonsporlu futbolcuların maç sonunda yaptıkları kısa, özgün, müziksiz kolbastı gösterisi muhteşemdi. Tekrarı olsa da izlesem diye içimden geçirmedim değil.

Stadyumdan çıkıp otoparka doğru gidiyoruz. İzleyicilerin çıkacağı geçitlerin önü minibüslerle kesilmiş durumda. Her yer itiş kakış. Canı yanan yurttaş, hıncını çıkaracak yer arıyor. Düzensiz, karmaşık, ilkel bir durum. Güvenlik demek, yalnızca stadyum içi güvenlik mi? Böylesi bir duruma nasıl izin verilir, anlamak olanaksız.

Otopark ışıksız, numaralanmış levhalar yok. İnsanlar, arabalarını ve birbirlerini bulmakta zorluk çekiyor.

Güç bela aracımıza ulaşıyoruz. Yolu olmayan(?) olimpiyat köyünden çıkıyoruz. Trafik işkence ötesi bir şey. İlerlemek neredeyse olanaksız. Balata, lastik, egzoz kokularından boğulmak üzereyiz. Coşku, işkenceye dönüşüyor. Sanırım bu da ülkemiz insanının makûs talihi. Bir şölenin nasıl bir çileye dönüşeceğinin resmi bu. Kemal Bey: “Bir daha buraya gelmem.” diye isyan ediyor.

“Bize her yer Trabzon!" yazıyor atkımda. Karşı tribündeki çok az sayıdaki İBB taraftarının pankartlarını düşünüyorum. “Bize her yer deplasman!” Ne kadar ilginç değil mi?

Adil Hacıömeroğlu
12 Aralık 2010

Not: 14 Aralık 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

11 Aralık 2010 Cumartesi

ÜSTÜNLERİN HUKUKU

4 Aralık Cumartesi günü, başbakanın Dolmabahçe Sarayı’nda rektörlerle yaptığı toplantıyı protesto etmek isteyen öğrencilere karşı polisin uyguladığı şiddet, iktidarın gerçek yüzünü tüm açıklığıyla ortaya çıkarmıştır. İleri demokrasiye geçtiklerini söyleyen AKP’nin, demokrasinin d’sinden haberi olmadığı da apaçık ortada.

“Ben demokratım, demokrasiyi geliştiriyorum.” diyerek demokrat olunmaz, demokrasi de gelişmez. Demokrasi, demokratik kurumların yaşatılması ve kuvvetler ayrımı ilkesinin devlet yönetiminde uygulanmasıyla olur. Yine demokrasinin, farklılıklara tahammül etmek olduğunu da unutmamak gerek.

Öğrenciler neyi, neden protesto etmek istediler? Öğrenciler, YÖK’e ve uygulamalarına karşı çıkıyorlar. Üniversitelerin iktidarın güdümünde bir devlet dairesi olmasını istemiyorlar. Tüm gelişmiş, demokratik ülkelerde olduğu gibi üniversitelerin, bizde de düşünce özgürlüğünün sonuna kadar kullanıldığı alanlar olmalarının kime, ne zararı olabilir? Protestocu öğrencilerin ellerinde, dileklerini başbakana ve oradaki rektörlere sunmak için dosyaları var. İçinde birtakım görüş ve önerilerin olduğu dosyaya karşı cop, biber gazı, tekme, tazyikli su. Yerlerde sürüklenen, ağzı burnu kanayan, tekmelenen, gözü patlayan öğrenciler… Bu görünüm, AKP’nin ileri demokrasisi. Özellikle yerdeki kızların kasıklarına tekme atmak, üstünde durulması gereken önemli bir konu. Demek ki bizimkilerde düşman belledikleri İsrail’den bir şeyler öğrenmişler. Çok yazık!

Öğrenciler eylemden sonra yerdeki çöpleri topluyorlar. Çevreyi kirletmemek için özel gayretleri takdire değer. İstanbul dışından gelen arkadaşları için yol parası topluyorlar. Yoksulluk içinde okuyan bir öğrencinin cebindeki son kuruşu arkadaşına vermesi ne demektir bilen var mı? Bunu toplumsal sorumluluktan uzak, idealizmin ne olduğunu bilmeyen, insanlık erdemlerinden nasibini almayanların anlaması olanaksız. Hele ki bu durumu, yaşam amaçlarının orta yerine parayı koyanların anlaması ise düşünülemez bile. Bu gençler, ülkemizin aydınlık yüzleri, gelecekleri. Polisin olası şiddetini bile bile oraya gitmeleri ise tatlı su aydınlarının, liberal döneklerin, nabza göre şerbet vermeyi yaşam tarzı olarak benimseyen kimi kişilerin anlayamayacağı bir idealizm, sosyal sorumluluk.

Bu olayda polisin çifte standardı ibret vericidir. Holiganlar, bölücüler, irticacılar karşısında “demokrat(!)” olan polisimiz; işçiler, öğrenciler, memurlar, çevrecilere ise aslan kesiliyor. Kısacası yakıp yıkmak serbest, hak aramak yasak! Yine iktidar sözcülerinin olayla ilgili açıklamaları ise demokrasiden ne anladıklarını göstermesi açısından ibret vericidir.

Peki, iktidarın ve polisin sol görünümlü, hak aramaya yönelik toplumsal gösterilere karşı bu denli hoşgörüsüz olmalarının nedeni nedir? Bunun nedeni “Soğuk Savaş” döneminin düşünsel koşullanmalarıdır. Ülkemizdeki sağcı beyinler, öylesine antikomünizm propagandalarıyla dolduruldu ki bunu söküp atmaları olanaksız görünüyor. Şu anda iktidarda bulunanlar, gençliklerinde antikomünizm şarkılarıyla büyüdüler. Hele ki ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”yle yetişen ve küresel güçlerin beyin yıkamasından geçirilenlerin sol düşmanlığından kurtulmaları olanaksız.

12 Eylülcüleri yargılayacaklarını söyleyenlerin, toplumsal olaylarda 12 Eylülcülerle tavır ve düşünce birlikteliğini göstermeleri ilginç. Çünkü her iki cenah da ABD koşullandırmalı bir propaganda ortamında boy atıp geliştiler. Bu nedenle de farklı olmaları beklenemez.

Anayasa değişikliğiyle ilgili halkoylamasında RTE ve arkadaşları sürekli olarak “Hukukun üstünlüğü mü, yoksa üstünlerin hukuku mu?” diye bağırıyordu. Sonunda da gerçek niyetleri ortaya çıktı. Anayasa değişikliğiyle hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hukuku geldi.

Biat kültürüyle yetişen iktidar sahipleri, herkesin kendilerine itaat etmesini bekliyor. Bu da olmayınca bunu zorla sağlamaya çalışıyorlar.

RTE ve diğer AKP sözcüleri, öğrencilerin davet edilmedikleri bir yere, niye geldiklerini soruyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde protestocular, protesto yerine davet edilmezler. Mevcut duruma karşı çıktıkları için eylem yaparlar. İşte, bizim hükümetimizin ileri demokrasicilik oyunu böyle. Demokrasi sözlüğüne, “davetli eylemci” kavramını da sokmayı başardılar.

Burada halk arasında sıkça anlatılan bir olayı paylaşmak istiyorum. Bir Türk yurttaşı, Suudi Arabistan’a çalışmaya gider. Bir gün arabasını, yol kenarına park ederek biraz çevrede dolaşmak ister.. Bir süre sonra bir Arap, bizimkinin arabasına arkadan çarpar ve mahkemelik olurlar. İşçi yurttaşımız haklılığından emin olarak mahkemenin yolunu tutar. Yargıcın kararı herkesi şaşkına çevirir, yargıç yurttaşımıza der ki: “Eğer sen bu ülkeye gelmeseydin ve arabanı buraya park etmeseydin, bu Arap senin arabana çarpmazdı. Bu nedenle suçlu sensin.” Evet, bu yargıcın düşünme biçimi acaba kimleri anımsatıyor?

Adil Hacıömeroğlu
9 Aralık 2010

Not: 13 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

7 Aralık 2010 Salı

CHP KURULTAYI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kamuoyunca beklenmekte olan kurultay tarihini nihayet açıkladı. Kurultay gerekli miydi? Evet, hem de çok. Çünkü parti meclisindeki parçalanma, söylem farklılıkları CHP açısından her geçen gün olumsuz bir sürecin işlemesine neden olmakta.

Kılıçdaroğlu, parti içi gruplardan çok, halkın istediği bir liderdir. Son yıllarda hiçbir siyasetçiye nasip olmayacak büyük bir halk desteğini arkasına aldı. CHP’ye oy veren, vermeyen herkesin sempatiyle baktığı, ülkemizin geleceği açısından umut beslediği birisidir Kemal Bey. Halkın bizden biri dediği alçakgönüllü bir siyasetçi.

Peki, Kılıçdaroğlu’nun halkın gönlünde böylesine yer etmesinin nedeni nedir? Şaban Dişli, Dengir Mir Mehmet Fırat ve Melih Gökçek tartışmalarında gösterdiği kararlılık ve sabır onun iddialarındaki haklılığını gösterdi. Halk, kendi hakkını arayan ve bu konuda kararlılık gösteren bir siyasetçiye sahip olmanın gururunu yaşadı. Güvenilmeyen siyasette, güven duyulan birinin çıkması halkın umudunu arttırdı. Yolsuzlukların üzerine giden cesur, kararlı bir siyasetçi. Son yıllarda yurttaşların aradığı bir kahraman. Yine bu tartışmalar öncesinde bir televizyon kanalındaki yolsuzlukların anlatıldığı programdaki (her hafta yayımlanmaktaydı) kararlı tutumu Kılıçdaroğlu’nun halkın gönlünde yer almasını sağladı.

Kısacası, Kemal Kılıçdaroğlu, Türk halkının yolsuzluklara karşı savaşacağına inandığı bir siyasetçidir. İşte, onu, CHP Genel Başkanlığına getiren de budur. Halkın gücü ve güvenidir. Bu nedenle de hiçbir hizbe, gruba, kişiye karşı siyaseten bir borcu yoktur.

Kılıçdaroğlu, yeni parti meclisi listesini oluştururken bu durumu unutmamalı, önceki kurultay sonuçlarından dersler alarak yeni vesayetler altına girmemelidir. Siyasetin kirli dehlizlerinde yol alan kişilerden uzak durmalı, böylelerinin parti yönetiminde yer almalarını da önlemelidir.

Siyasal ve kişisel yaşamında hiçbir üretkenliği olmayan, politik yaşamını bir hizbin sadık üyesi olarak parlatanlardan da partiyi sakınmalıdır. Bir gruba biat ederek cumhuriyetin özgür yurttaşı olunamaz.

Kılıçdaroğlu’na şunu anımsatmak isterim. “Büyük adamlar, büyük adamlarla çalışır.” Bu sözün içeriğini iyi anlamak için Atatürk’ün çevresindeki kişilere bakmak yeterlidir. Devrimleri yapan bu kadroda bir tane çapsız adam görmek mümkün müdür? Gerektiği zaman Atatürk’ü bile eleştiren bir idealist kadrosu vardı büyük önderin. Yağcıların, günü kurtarmak isteyenlerin, kişisel çıkar peşinde koşanlarla Atatürk’ün işi olmamıştır.

Şimdi tüm hizipler, mezhep ve etnik köken siyasetçileri, hemşeri lobicikleri, türlü grupçuklar, geçmişin başarısız, sözde ağır topları kabul edilen politika cambazları parti yönetiminde yer almak için bin takla atmaktalar. Yıllardır, CHP iktidar olamıyorsa bu işin başlıca sorumlusu bu siyaset oligarşisidir. Bu kişileri Kılıçdaroğlu’nun cilasıyla parlatmaya gerek var mıdır? “Bir baş soğan, bir kazanı kokutur.” atasözü anımsanmalı ve bu kişilerden CHP yönetimi uzak tutulmalıdır.

Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin iktidara yürümek, aydınlık bir Türkiye’nin yolunu açmak için toplumsal çıkarı her şeyin üstünde tutan, bilinçli, üretken, özgür bireylere, partililere gereksinimi vardır. Gerektiğinde genel başkana “Yanlış yapıyorsunuz.” diyebilecek, eleştiriyle çamur atma arasındaki farkı ayrımsamış CHP’lilerle yürümeli Kılıçdaroğlu.

18 Aralık Kurultayı, CHP’nin önemli bir dönüm noktası olacak. CHP ya geçmişin yüce çınarı, devrimci partisi olarak yoluna devam edecek ya da liberal bir dönüşümle bu kokuşmuş düzene payanda olacak. İşte, büyük yol ayrımı!

Türkiye’nin devrimci, Atatürk’ün yolunda doludizgin koşacak bir CHP’ye o kadar çok gereksinimi var ki…

Adil HACIÖMEROĞLU
4 Kasım 2010


Not: 6 Aralık 2010 tarihli KENT YAŞAM Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

5 Aralık 2010 Pazar

PARTİ İÇİ EĞİTİM VE SÖYLEM

CHP’de en önemli sorunlardan bir tanesi de parti içi eğitimdir. Parti içi eğitimin eksikliği, örgütün her kademesinde ortaya çıkmakta. Bu durum, zaman zaman partinin üst düzey yöneticilerinde bile söylem kargaşasına neden olmaktadır. Bu söylem kargaşası, partinin politikalarını, görüşlerini, amaçlarını halka anlatmakta önemli engel oluşturuyor. Söylem farklılıkları da halkta parti hakkında tutarsızlık algısı yaratmakta.

Öncelikle partinin her kademesinde görev yapmakta olan ve görev alacak olan kadrolar eğitimden geçirilmeli; CHP’nin tarihsel misyonu, bugünkü sorumluluğu ve gelecekteki amaçları konusunda bilgilenmeleri sağlanmalıdır. Halkın karşısına farklı söylem ve düşüncelerle çıkan partililerin inandırıcılıkları olmuyor. Bu eğitimin kapsamı, yalnızca düşünsel alanda değil; davranış ve halkla iletişim konularında da olmalıdır. Yıllardır partide görev yapan ve dar bir toplumsal ilişki içinde kalan kadroların kendilerini yenileme olanakları yok. İnsanı düşünsel ve davranışsal açıdan geliştiren; kitap okuma, yenilikleri izleme ve benimseme, farklı sosyal kesimlerle sağlıklı ilişki kurabilmektir.

Partiyi her kademede temsil eden kişilerin kurumsal bir sorumluluk duygusunun olması gerek. Bu konuda özenli bir eğitim verilmeli. Kırk yıldır kırk sayfa kitap okumadan solculuk yapan kişilerle geleceğin Türkiye’sine damga vurmak, çağdaş değerlere katkı yaparak onları korumak olanaksızdır.

Bugün CHP’de en çok eksikliği görülen kadın ve gençlik örgütlenmesinin zayıflığıdır. Bu eksikliğe, çok çeşitli nedenler gösterilmekte. Bizce bu işin esası, parti yöneticilerinin düşünsel gelişme ve yenişleşmedeki tutuculuğudur. Çok iyi eğitim görmüş, laik cumhuriyete sonuna kadar bağlı, dünyadaki siyasal, toplumsal, bilimsel, sanatsal, kültürel gelişmeleri yakından izleyen gençlerin, kadınların CHP’ye zorunlu olarak oy vermelerine karşın, parti örgütlerinde görev almamaları ilginçtir. Bu konu, titizlikle araştırılıp var olan nedenlerin ortadan kaldırılması için ivedi çalışmalar yapılmalı. Şu da iyi bilinmelidir ki ülkemizdeki her eğitimli birey, CHP’nin eğitim devrimi sonucunda çağdaş nimetlerden yaralanma olanağını yakalamıştır.

CHP örgütlerindeki söylem ve anlayış farklılıklarını anlamak için parti örgütlerinin (daha çok da gençlik kollarının) internet ortamındaki paylaşım sayfalarına bakmak yeterlidir. Bunlara bakıldığında solun tüm renklerinden moda liberal çizgilere ulaşan bir söylem ve düşünce karmaşası ortaya çıkmakta. Bir partide farklı düşüncelerin, eğilimlerin olması doğaldır. Ancak bu eğilimler, partinin genel anlayışını tümden reddetmez. Bu karmaşanın acıklı yanı ise bir slogan particiliğinin kafalara egemen olması. Sloganlar, bir düşünceyi kısaca ifade eden ve kitlesel heyecan oluşturmak için gereklidir. Yine toplumda yaratacağı algı, siyasal çalışmalar açısından önemlidir. Ancak toplumsal algıyı ters yönde etkileyecek, düşünsel bağlamı zayıf sloganların yararı olmadığı gibi zararı da çoktur. Propagandada asıl hedef; toplumla düşünce, duygu, amaç bağı oluşturmak; zamanla da bu bağı güçlendirerek kitlesel bir bütünsellik yaratmaktır.


Söylem ve sloganda yaratıcı ve yenilikçi olmak da gerekli. Birtakım marjinal sol grupların ya da bazı sağ partilerin sloganlarını ve söylemlerini CHP’ye uyarlamak doğru değil. Sadece kendimize hoş gelen söylem ve sloganlardan kaçınmak partisel çıkarların gereğidir. 1970’li yıllarda CHP, solun her renginin kalın çizgilerle yer aldığı siyasal bir ortamda özgün slogan ve söylemleriyle fark yaratmış, toplumsal belleklerde doğru algıların oluşmasını sağlamıştır. Bu da iktidara giden yolun taşlarını döşemiştir.

Uzun süredir duyduğumuz bir slogan var: “İnadına sol, inadına CHP!” diye. Bazen bu slogan eski ve yeni genel başkanlara da uyarlanıyor. Çok itici ve toplumda olumsuz algı yaratan bir söylem. Neden mi? İnsanlar yaradılışları gereği, olumlu söylemlere sempatiyle yaklaşırlar. “İnat” sözcüğü; toplumsal kavrayış, algılayış açısından bakıldığında bir tersliği, ayak diremeyi ifade ettiğinden olumsuzluğu ön plandadır. Bu açıdan, bu slogan ters, olumsuz bir toplumsal algının oluşmasına neden oluyor. Slogan ve söylemlerde olumlu, hoşluk veren, bütünleştirici, umut vaat eden sözcükler kullanmak, halkta doğru algıların oluşmasında önemlidir.

Peki, CHP eğitiminde neleri esas almalıdır? Öncelikle Atatürk dönemi CHP’si partililere iyi öğretilmeli. Bunu iyi öğrenen partililer de yıllardır sağın toplumun belleğine ördüğü kara propaganda ağını söküp atmalı. Cumhuriyet kazanımlarının toplumsal yaşamımız için nasıl gerekli, vazgeçilmez olduğu kavranmalı, kavratılmalı. Yine bu yapılırken devrimleri gerçekleştiren ikinci meclisin özelliği, partinin başta en üst yöneticileri olmak üzere herkes tarafından iyi bilinmesi gerek. İkinci meclis benzeri devrimci bir meclise ülkemizin o kadar çok gereksinmesi var ki…

Parti içi eğitimde anayasa, yurttaşlık bilgisi, ekonomi, davranış bilimleri, estetik, sosyoloji, toplum psikolojisi, siyasal tarih, Türk tarihi, genel tarih, dil konuları öncelikle yer almalıdır. Dil devrimini yapan bir partinin sözcüleri en doğru Türkçeyi konuşmak zorunda. Yerel ağızlarla konuşan parti sözcüleri, partiyi yerelleştirir. Anlatım bozukluklarıyla dolu bir konuşmanın, kitlelere doğru iletiler vermesi olanaksız. Kulaktan dolma bilgilerle bir görüşün savunulması da mümkün değil.

Siyasal partilerin toplumsal öncülük rolü unutulmamalı. Toplumu değiştirmek için önce parti kadrolarının olumlu yönde değişmesi gerek. Kişisel tartışmaları önlemenin yolu sağlam bir eğitimdir. Bilgi dağarcığı boş adamlar, hep kişilerle uğraşarak dedikodu üretir. Bir kurumda dedikodu, bilgiyi çoğaltarak ve iş üreterek önlenir.

Bölgecilik, mezhepçilik, etnik ayrımcılık, hizipçilik, dar grupçuluk siyasetin müzmin hastalıkları. Bunların tedavisi ise bilgiyle eğitimle olur. Düşünceye ve ideale dayanan parti anlayışı feodal geriliğe dayalı müzmin hastalıkları yok eder. Ayrıca parti içi eğitimle düşünsel gelişim ve dinamizm oluşurken yaratıcı, üretken bir siyasal anlayışın egemenliğine giden yol da açılır.

Adil Hacıömeroğlu
2 Aralık 2010

Not: 5 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

30 Kasım 2010 Salı

SAMAN ALEVİNİN DUMANI, İSİ

BDP eş başkanının CHP’ye seçim ittifakı önermesi, siyasal gündemi değiştirip allak bullak etti. Önerinin ortaya atılmasıyla birlikte yandaş basının, konuyu desteklemesi ilginçtir. Yandaş kalemlerin ve sözcülerin sanki CHP tarafı da bu ittifaka onay vermiş gibi bir algı yaratması, belli ölçülerde amacına ulaşmıştır. Bu süreçte CHP’nin yeni yönetiminde yer alan bazı kişilerin yaptığı bilinçsizce, sorumsuzca açıklamalar yandaş basının bu provokasyonuna güç katmıştır. Bu da ibret verici bir durumdur.

CHP-BDP ittifakı fikri neye hizmet ediyor? Bu hangi sonuçlara ulaşma amacına yöneliktir? Öncelikle bu soruları yanıtlarsak konu anlaşılmış olur. AKP’yi bu işin dışında tutmak yanlış olur. Çünkü uzun zamandır yandaş bazı kalemler bu konuyu işleyerek kamuoyunu hazırlamaya başladılar. Bu konuda kendilerince haklı gerekçeler ileri sürdüler. Amaç, CHP’nin yükselen oylarını aşağıya çekmek. Böylesi bir ittifakın iktidar getireceğini söylemek siyaseti bilmemektir. 1991’de yapılan SHP-HEP ittifakı solun güç kaybında önemeli bir dönemeçtir. Kocaeli’den Artvin’e kadar uzanan kıyı şeridinden SHP’nin bir milletvekili bile çıkaramaması bu ittifakın olumsuz sonucudur. Yine birçok ilimizdeki önemli oy kayıpları görmezden gelinmemeli.

CHP, dil ile din arasında seçim yapmaya zorlanan Kürtlere üçüncü bir yolu göstermek zorundadır. Bu da emekçi bir programın yaşama geçirilmesiyle olur.

Bazı CHP’li yöneticilerin, parti merkez organlarının kararı aksine asılsız bir ittifak söylentisini gerçekmiş gibi savunmaları acıklı bir durumdur. Burada amaç; ülkenin, partinin, toplumun çıkarı değil; bu kişilerin ekranlarda boy göstererek kendilerini milletvekili seçtirme kurnazlığıdır. Televizyonlarda bazı CHP yöneticilerinin düzeysiz tartışmaları ibret vericidir. Toplumsal çıkar bir kenara bırakılıp kişisel kurtuluşlar ön plana alınınca tartışmalarda düzey de kalmıyor. Tartışmalarda kavga eden kişilerin; kültürel, siyasal, sanatsal birikimlerinin olmadığı apaçık ortaya çıktı. Ayrıca CHP’nin, dolayısıyla ülkemizin tarihini de bilmemeleri ayrı bir konu. Yine tartışmaların saygı, sevgi, incelikten yoksun olması ise çok üzücü.

Tam da bu tartışmalar sürerken bir üst düzey parti yöneticisinin yoğun işleri nedeniyle kitap okuyamadığını söylemesi dikkat çekicidir. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” sözünün CHP’nin ilk genel başkanı Atatürk tarafından söylendiğini anımsatmak isterim. Kitap okumamanın hiçbir gerekçesi olamaz. Çağdaş, aydın, özgür, üretken, demokrat bir birey olmak için kitaplar vazgeçilmezimizdir. CHP’nin ve cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün okuduğu kitap sayısı; 3397’dir. Bunlar belgelenenler. Top gülleleri altında bile kitap okumaya ara vermeyen bir önderin kurduğu partide yöneticilerin, kitap okumaması haklı görülemez. Siyasetteki sağ popülizmin gücü, ancak kitaplarla kırılır.

Saman kolay yanar, birden çok alev çıkarır, ısıtmaz. Sonrasında ise bol duman ve is. Kömür ise ağırdan yanar, iyi ısıtır, kolay sönmez, isi de dumanı da az olur. Televizyon tartışmalarında siyasetin saman alevlerinin nasıl ortalığı dumana boğduğunu gördük. Oysa CHP’nin kömür ateşine o kadar çok gereksinimi var ki…

Adil Hacıömeroğlu
26 Kasım 2010

Not: 28 Kasım 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanıştır.
1 Aralık 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

29 Kasım 2010 Pazartesi

HAYDARPAŞA YANARKEN

Cumartesi gecesi Kadıköy’den Karaköy’e 21.00 vapuruyla dönmüştüm. Her zaman olduğu gibi güvertedeydim, sert lodosa rağmen. Yine elimde vapur yolculuklarımın olmazsa olmazı çay. Bir yandan çayımı yudumlarken bir yandan da Haydarpaşa’yı hayranlıkla izliyorum. Bir başka güzeldi o gece. Selimiye Kışlası'nın vakarıyla birleşen bir tılsım vardı üstünde. Kız kulesi, sanki onların deniz bekçisi, ışıl ışıl. Denizde parıldayan, yansıyan ışıklar… Vapur, düdük sesiyle selam duruyor bu tarih anıtlarına. Sarayburnu’na yaklaşırken içimdeki bir ses, Haydarpaşa’ya, Selimiye’ye onlara yukarıdan gözcülük yapan Haydarpaşa Lisesi’ne de denizde parıldayan Kız Kulesi’ne de “Elveda!” diyor. Kendimi Sultanahmet’in, Ayasofya’nın, Topkapı Sarayı’nın, Galata Köprüsü’nün ve Kulesi’nin büyüsüne kaptırarak yolculuğumu sürdürüyorum. İstanbul ışıl ışıl, Marmara ve Boğaz ikinci bir kent gibi. Birden iskele sesleriyle lokanta önlerinde müşteri kapmaya çalışan garsonların sesleri birbirine karışıyor. Ben dalmışım. Düşümden uyanıp vapurdan iniyorum.

28 Kasım, ılık bir pazar günü. Sabah yürüyüşünü yaptıktan sonra kitap okumak için evde kalmaya karar verdim. Bir ara kitap okumaya bırakıp televizyonu açtım. Birden alt yazılara gözüm takıldı. Ardından canlı bağlantılarla görüntüler… Haydarpaşa’nın çatısından alevler gökyüzüne yükseliyor. Koyu bir duman her yanı kaplamış. Benim içimden de dumanlar çıkıyor, terlemeye başlıyorum. İçim yanıyor. Bir ara izlemek istemedim, ancak yangının söndüğü haberini işitmek için dikkat kesiliyorum. Haber bir buçuk saat sonra veriliyor. Sonrasında resmi ağızlardan bildik açıklamalar: “Soruşturma başlatıldı, ihmal varsa…, sorumlular…, itfaiyemizin zamanında müdahalesi…” Bu açıklamaları son yıllarda o kadar çok duyduk ki bu sözleri, yinelenmesi bir anlam ifade etmiyor.

Eğer bir yangın varsa bir nedeni de olmalı. Yetkililerin ilk açıklamalarından çatıda yalıtım çalışmaları yapıldığı söylendi. Böylesi bir tarihsel yapının onarımı büyük dikkat ve ustalık gerektirir. Onarım, bu işin ehli olanlarca mı, yoksa eş dost tarafından mı yapılıyordu? Onarım sırasında yangına karşı gerekli önlemlerin alınmadığı da ortada. Burada çalışan işçiler, bu iş konusunda eğitimli miydiler? Yoksa “Ne iş olsa yaparım.” diyen, asgari ücretle çalışmaya razı olan “garibanlar” mıydı? Bu işi yapan firma; bu tür önemli yapıtların onarımını yapacak bilgi, deneyim, donanım ve teknolojiye sahip midir? Yine birinci derecede tarihsel yapı olan ve bu nedenle de korunması gereken Haydarpaşa’da yangın önleyici bir sistemin olmaması ihmal değil midir? Böylesi bir yapının tehlikelerden korunması için hangi önlemler alınmıştır? Çatı onarımı için ilgili kurumlardan gerekli izinleri alınmış mıdır? Bu soruların yanıtlarını halkımız merakla beklemektedir.

Binadaki yangın önlemleri kâğıt üzerinde yasak savmak için midir? Birçok kurumda çalışmayan yangın tüplerine, alarm sistemlerine rastlamak mümkün. Burada da böylesi bir sistem mi var yoksa?

Dünyanın en büyük kentlerinden biri ve tarihsel bir hazine olan İstanbul’da yangınlara havadan müdahale edilememesi üzüntü vericidir. Büyükşehir Belediyesi’nin laf üretme yerine, hizmet üretme zamanı gelmiştir. Çağdaş bir kenti yönetenler, çağın gereklerine uygun olarak önlemler almalı. Başarısızlığa neden üretmek kolaydır, ancak iş üretmek zordur.

Yapılacak soruşturmalar sonucunda yangına karşı tüm önlemlerin alındığı ve kimsenin ihmali olmadığı açıklanırsa şaşmam. Suçlu olarak yangın, rüzgar, malzeme, bilemediniz bir gariban bir çalışan ilan edilirse yanılmam.

Bu yangında asıl araştırılması gereken ise sabotaj olasılığıdır. Burası kentin en değerli ve güzel yeridir. Bu nedenle de öteden beri buralara göz diken bazı açgözlüler, imar değişikleriyle tarihsel görünümü yok etme amacındadırlar. Öncelikle bu kenti yönetenler ve hükümet yetkilileri tarihsel dokuyu değiştirmeye, yok etmeye dayalı bir yapılaşmanın olmayacağı konusunda kamuoyuna güvence vermelidirler.

Haydarpaşa hem İstanbulluların hem de İstanbul hayaliyle yaşayanların düşüdür. Üzerinde bu kadar çok şiir, öykü yazılan, şarkı söylenen, filmler çekilen bir yapı dünyada var mıdır? İstanbul rüyasının başladığı ve bittiği yerdir burası. Ayrılıkların ve kavuşmaların hüzünlü, umutsuz, mutlu, sevinçli, acı dolu mekânıdır Haydarpaşa. Ayrıca İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan soluk borusu. Uygarlığı tren raylarıyla Anadolu’ya ulaştıran simgedir bu tarihsel yapı.

Tarihe sahip çıkmak, hamasi söylemlerle olmaz; onun bize emanet ettiği yapıları, değerleri, ayak izlerini, kültürü, sanatı korumakla olur. Haydarpaşalar toplumumuzun ruhu, belleği, yüreğidir. Yanarsa, yok edilirseler ruhsuz, belleksiz, yüreksiz nasıl yaşarız?


Adil Hacıömeroğlu
29 Kasım 2010

27 Kasım 2010 Cumartesi

FÜZE KALKANI

Kamuoyunda uzun süredir düşük tonda tartışılan ve sonucu merak edilen füze kalkanı konusundaki hükümetin tavrı, nihayet belli oldu. Kamuoyunun gündemine o kadar gereksiz, ilgisiz konular gelip yerleşiyor ki ülkemizin geleceğini doğrudan ilgilendiren bir uluslararası ve bölgesel sorun gözden kaçıyor, kaçırılıyor. Böylesine önemli bir konunun adeta halktan saklanarak halledilmesindeki amaç nedir? Demokratik(!) ülkelerde ulusun, ülkenin kaderinde etkili olabilecek kararlar tartışılarak verilmez mi?

Bu karar özellikle, bilinçli olarak tartışılmadı. Üstelik “füze kalkanı” işi kotarılırken yapay gündemler yaratılarak konu, ikinci plana itilmiştir. Bu konuda hükümetin tavrı çelişkiler ve tutarsızlıklarla dolu olduğu içindir ki kamuoyunun konuyu öğrenmesi engellenmiştir.

Öncelikle “Füze kalkanı nedir?” sorusunun yanıtlanması gerek. Füze kalkanı, NATO üyesi ülkelere yapılabilecek bir balistik ya da nükleer füze saldırılarına karşı bir savunma önlemidir. Yani bizim yer aldığımız bölgede bir NATO ülkesine saldırı olur kaygısı var. Peki, kim saldırabilir? Şu anda oklar İran’ı gösteriyor. İran’a en yakın NATO üyesi biziz. Bize böyle bir silahlı tehdit söz konusu mudur? Hayır! İran’la sorun yaşayan ülkeler var mıdır? Vardır: İsrail ve ABD. İsrail bir bölge ülkesidir ve İran’ın silahlı tehdidinden zarar görebilir. ABD, Irak’ta işgalci bir güç olarak sorunun içindedir. Bölgede birçok üssü ve uçak gemisi var. Ayrıca bölgedeki enerji kaynakları ABD’nin küresel egemenliği için önemli. O zaman bize sormazlar mı: “ABD ve İsrail’e yapılabilecek bir füze saldırısı seni ne ilgilendiriyor?” diye. Evet, bizi niye ilgilendiriyor bu konu?

İran’la 1639’da imzalanan Kasrı Şirin Antlaşması’ndan sonra bugüne kadar askeri bir sorun, çatışma yaşamamışız. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana komşularımız arasında sorunumuz olmayan tek ülke. Gerçi İran’daki rejim değişikliğiyle az da olsa sıkıntılı süreç yaşanmıştır. Ancak bu durum hiçbir zaman çatışma boyutuna ulaşmamıştır. Mollaların, rejim ihracı konusundaki tutumlarının haklı bir yanı yoktur. Güneyimizde bir Şii bloğu oluşturma gayretleri göz ardı edilemez. Yine nükleer silah edinmedeki ısrarı, başta Türkiye olmak üzere tüm bölge ülkelerini de rahatsız eder. Nükleer silahlanmanın ve bunların kullanılmasının Ortadoğu’da yaratacağı felaketin boyutları korkunç olur. Bölgenin en güçlü ülkesi olan Türkiye’nin (siyasal, askeri, ekonomik alanda) böylesi bir duruma izin vermesi olanaksızdır. Ancak bu konu bölge dışı müdahalelerle değil, komşu ülkelerin diplomatik girişimleriyle halledilmeli. Ortadoğu’ya yapılan bölge dışı müdahaleler, buradaki sorunları kördüğüm haline getirmiş, üstelik yeni sorunların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle buradaki sorunlar, burada yaşayanlarca çözüme kavuşturulmalıdır.

AKP Hükümeti, önce füze kalkanına karşı çıktı. Sonra bizzat RTE kumandanın ülkemizde olacağını söyledi. Portekiz’de yapılan NATO zirvesinde ise olayın gerçek yönü ortaya çıktı. Ancak buna rağmen ülkemizdeki yandaş basınla yandaş olmak için can atan birtakım köşe yazarları, Portekiz’de verilen kararın bir utku olduğunu halka anlatmaya kalktılar. Neymiş efendim, alınan kararda İran adı geçmiyormuş. O zaman bu telaş niye? Kime karşı savunma yapma gereği duyuyor NATO? Belli değilse yel değirmenleriyle mi savaşacak bunca ülke? Hükümet sözcüleriyle yandaş basın en çok Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’e kızıyorlar. Niye mi? Doğruyu söylemiş de ondan. “Biz kediye kedi deriz.” Diyerek bu işin saklanacak yanının olmadığını açıklıyor. Bizimkilerse kediye tavşan diyorlar ve bunu da yutturduklarını sanıyorlar halka.

RTE, füze kalkanının kumandasının NATO’da olacağını en sonunda açıkladı. Peki, NATO’nun komutanı kim? Amerikalı bir general. NATO’nun siyasal önderi kim? Amerika. Bu füze savunma sistemi her hangi bir saldırının işaretini aldığında otomatikman devreye giriyor. Bize bir şey sormaları olanaklı mı? Değil tabi ki. Her şey ABD kontrolünde. O zaman İran, AKP hükümetinin “Tavşana kaç, tazıya tut.” politikasını anlamadı mı acaba? İşte, bu olanaksız.

AKP’nin İran sevdası da bir karasevda. Bu sevda, İran’a değil, iktidardaki mollalara. Bu yüzden İsrail düşmanlığı özellikle körükleniyor. RTE, Lübnan ziyaretinde sert konuşmalar yapıyor. İsrail’e “katil” diyerek Türkiye – İsrail gerginliğini tırmandırıyor. Bir yandan da buradaki söylemleriyle kendisini radikal İslamcı bir çizgiye oturtuyor. Bu da hem kendisini hem de ülkemizi dünyadan, tüm insanlığın ortak değerlerinden soyutluyor.

Polonya ve Çek Cumhuriyeti füze kalkanının kendi ülkelerinde kurulmasına karşı çıktılar. Gerekçeleri ise kullanılmaları durumunda yayılacak nükleer serpintilerin yurttaşlarına zarar vereceği düşüncesiydi. Bizim insanımız nükleer serpintilerden etkilenmez mi? Yoksa bir Türk’ün, Çek ve Leh kadar yöneticileri nezdinde değeri yok mudur?

AKP’nin “komşularla sıfır sorun” politikası Ortadoğu bataklığına saplanarak iflas ediyor. Sorunlar büyüyor, çözümsüzleşiyor. Hem ABD’yi hem İran’ı idare etme, radikal İslamcılara şirin görünme anlayışı duvarlara tosluyor. Diplomaside şark kurnazlığı sökmüyor. Yoksul, umarsız, seçeneksiz halkını kolayca kandıran iktidar, herkesi kandırabileceğini sanıyor. Uluslararası ilişkiler duygularla değil, akılla yürütülür. Bu akılcılık da ülke çıkarlarını işin merkezine oturtur. Halkını belalardan uzak tutar.

Türkiye’nin ulusal çıkarları ve diplomatik geleneği, RTE’nin iç politika hesaplarına kurban ediliyor. Muhalefet mi? Onlar da oturmuşlar “meleklerin cinsiyetlerini” tartışarak AKP’nin gündem saptırmasına teslim oluyorlar.

Adil Hacıömeroğlu
25 Kasım 2010

Not: 29 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

24 Kasım 2010 Çarşamba

24 KASIM RUHU

Atatürk’ün 24 Kasım 1928’de Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul etmesi, Öğretmenler Günü olarak kutlanmakta. Tüm öğretmenlerimizin bu güzel ve anlamlı günü kutlu olsun. 24 Kasım çağcıllaşma, aydınlanma, ortaçağın durağan anlayışından kurtulma mücadelesidir. Millet Mekteplerinin kuruluşu Türk eğitim devriminin önemli bir aşamasıdır.

Eğitim devrimi neden gerekliydi? Bu devrimin kapsamı neydi? Bu soruları yanıtlarsak 24 Kasım ruhunun toplumsal etkilerini de görebilir, anlayabiliriz. Osmanlı döneminde dini, özel, yabancı okullarla devlet ve azınlık okulları olmak üzere beş ayrı türde okullar bulunmaktaydı. Bu okulların hepsinin eğitim anlayışları, dünyaya bakış açıları, siyasal ve toplumsal amaçları farklıydı. Bu durum toplumsal bir bölünmeyi de yaratıyordu. Kısacası eğitim cemaatleşmişti. Böyle bir eğitim anlayışıyla toplumun birliğini sağlamak da olanaksızdı. Her okul kendine göre bir eğitim anlayışını benimsemişti.

Gazeteci Ahmet Şerif bir Anadolu gezisinde Osmanlı ve azınlık okulları arasındaki farkı şöyle anlatmıştı: “İslamlar ve Türkler cahillikte ne kadar ısrarlı iseler, Hıristiyan vatandaşlar çalışmakta, gelecek için çocuklarını hazırlamakta o kadar inatçı. (75. Yılında Cumhuriyet ve Eğitim Sempozyumu, TED yayınları, 1998)” Bu sözler, Osmanlı dönemi eğitiminin içler acısı durumunu ne güzel anlatmakta.

1907’de Osmanlı topraklarında 83 İngiliz, 72 Fransız, 44 Rus, 28 İtalyan, 27 Amerikan, 7 tane Alman, Avusturya ve farklı niteliklerde olmak üzere toplam 465 misyoner okulu vardı. Bu okulların hemen hemen hepsinde rahip ya da rahibeler ders vermekte. Özellikle gayrimüslimler bu okullara rağbet etmekte. Yine Müslüman çocuklarına yönelik eğitim etkinlikleri de söz konusuydu. Balkanlarda Osmanlı Devletine karşı gelişen milliyetçi hareketleriyle Ermeni Hınçak ve Taşnak partilerinin liderlerinin bu okullardan yetişmesi rastlantı olmasa gerek.

Osmanlının son dönemiyle Cumhuriyetin ilk dönemindeki ilerici, modern düşünceli aydınların, o dönemde çağdaş eğitim veren harp ve tıp okullarından çıkması bu eğitim farklılığının en önemli göstergesi sayılabilir.

3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesiyle bu eğitim karmaşası son buldu. Öğretimin birleştirilmesiyle ulusun çağdaş bir anlayışla eğitilmesi süreci de başlamış oldu. Bu, eğitimi her türlü dinsel etkiden kurtararak bilimsel bir anlayışı egemen kılıyordu. Yabancı okulların önemli bir bölümü kapatılmış, kapatılmayanlarsa bu yeni yasaya uygun eğitim vermek zorunda kalmıştı. Yine bu kanunla yabancı okullarla azınlık okullarının dini propaganda yapması da yasaklanmıştır. Bugün “inanç özgürlüğü” adı altında misyonerlerin ülkemizde cirit atmasını anlamak olanaksız.


Osmanlı Devletinde 1729’dan 1830’a kadar yüzyıllık sürede basılan toplam kitap sayısı sadece 180’dir. Aynı dönemde Avrupa’da ise doksan bin kitap yayımlanmıştır. Yani Avrupa hızla aydınlanıp gelişirken Osmanlı yerinde sayıyordu.

Millet Mektepleri, Köy Enstitülerine giden kutlu yolun önemli bir dönemecidir. Bu dönemde batı ve Doğu klasiklerinin hızla yayımlanması ise halkımıza önemli bir kültür hizmetidir. Tercüme kitapların yayımlanması, ülkemiz topraklarındaki karanlık örtünün kaldırılmasını sağladı.

Cumhuriyet dönem ile birlikte başlayan eğitim seferberliğinde, sosyal devlet olmanın önemli katkısı vardır. Yoksul köy çocuklarının yatılı okullarda okutulması Türk Devriminin önemli bir atılımıydı. Yoksul çocuklar devlet okullarında okur, sonra da devletine ve topluma hizmette bulunurdu. Günümüzde sosyal devlet ilkesinden uzaklaştık. Yoksul çocukların çok zeki olanları cemaat okullarında ve yurtlarında. Devletin değil, cemaatin emrinde. Bir bölümü bölücü örgüte teslim edilmiş durumda. Bir kısmı ise organize suç örgütlerinde tetikçi. Çok az kısmı ise çağdaş eğitim olanaklarına sahip.

Bugün eğitimimizde öğretim birliğinden söz etmek olanaklı mıdır acaba? Ülkemizde çağdaşlık adına, halkın lehine ne varsa bir bir ortadan kaldırılmakta. Ne yazık ki eğitimde, Başöğretmen’imize yaraşır bir durumda değiliz. Ama yine de umutsuzluğa yer yok. En koyu karanlıklardan sonra en parlak güneş doğar. Bu doğal süreci kim engelleyebilir ki?

Adil Hacıömeroğlu
24 Kasım 2010
Not. 26 Kasım 2010 tarihli ŞİŞLİ Gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Kasım 2010 Cumartesi

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ NASIL OLMALIDIR?

12 Eylül’ün demokrasiye ve örgütlenme özgürlüğüne karşı yürüttüğü baskıcı politikalar ülkemizin demokratik geleneklerini alt üst etti. Partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, meslek odalarının demokratik işlerlikleri neredeyse ortadan kalktı. Üyelerin örgütsel etkinliklere katılımları, yönetimleri belirlemede katkıları en alt düzeye indi. Demokrasi konusundaki bu zemin kayması, toplumsal dinamikleri engelledi. Dinamizmi yok edilen toplum, üretim sürecinden hızlı bir tüketin aşamasına sürüklendi.

12 Eylül anayasasının toplumsal örgütlenmeyi yasaklayan tutumu, bir kısım siyasetçinin ve kitle örgütü yöneticisinin de işine geldi. Bu kişilerin içlerinde sakladıkları kral/padişah olma isteği ortaya çıktı. Kraldan daha çok kralcı kesilerek 12 Eylülcüleri bile (!) aratacak antidemokratik bir ortamın oluşmasına neden oldular. Otuz yıl geçmesine karşın 12 Eylül yasalarını değiştirmekteki duyarsızlık anlaşılır gibi değil. Tersine bu süreçte seçim ve siyasal partiler yasası daha da antidemokratikleştirildi. Bunu halkın oyuyla meclise seçilenlerin yapması ise işin ilginç yanı. Halkın oyuyla merkezi ve yerel yönetimlere seçileceksiniz; seçildikten sonra da buraları halka kapatacaksınız. Böylesi bir demokrasi (?) anlaşılamaz, anlatılamaz.

Bu tür bir parti ve örgütlenme anlayışının demokratik sistemi araç olarak gören, otoriter, benmerkezci bir düşünceye sahip siyasal kuruluşlara uygun olduğu muhakkaktır. Ancak demokrasiyi kuran, geçmişinde güçlü bir demokratik gelenek bulunan CHP’nin böylesine demokrasi dışı bir iç işlerliğe sahip olması yakışıksızdır. CHP’nin kurucuları, işgal yıllarının en bunalımlı günlerinde dahi demokratik işlerliğin göstergesi olan Meclis’i açık tuttular. Ülkemizde demokrasinin, düşünme ve örgütlenme özgürlüğünün yerleşip kökleşmesi için olağanüstü çabalar gösterdiler. En büyük demokratik atılımların CHP iktidarları döneminde olması dikkat çekicidir. Bunlar arasında çok partili siyasal yaşama geçilmesi; işçilere sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme haklarının tanınması sayılabilir.

Ülkemizde demokrasinin yerleşmesi için elinden gelen çabayı gösteren CHP’nin, en antidemokratik tüzüğe sahip olması ise trajiktir. Parti içi iktidarı bir kişinin (Bu kişi zamana ve döneme göre değişebilir.) geleceğini kurtarmak, garanti altına almak için düzenlemek hiçbir gerekçeyle haklılık kazanamaz. Yasalar, tüzükler kişilerin değil; toplumun çıkarını korumak için düzenlenir. Parti içindeki demokratik yarışın ortadan kaldırılması sağlıksız örgütlenmenin yerleşmesine neden oldu. Yetenekli, bilgili, düşünen ve düşündüğünü söyleyen, üretken, özgüvenli, yaşamın sosyoekonomik risklerini göğüsleyen yurttaşların partiden uzaklaşmalarına neden oldu. Partide “bir yerlere gelmenin” kıstası yetenek değil, lider ve çevresindekilerle “iyi” ilişkiler kurmak oldu. Bu iyi ilişkilerin eşit düzeyde gelişmediği de açıktır. Çünkü burada bir kısım yeteneksizler, partinin özgür üyesi olmak yerine, liderin kapıkulu olmayı yeğlediler. Kapıkullarından eleştiri, özeleştiri, düşünce üretme gibi tavırlar beklemek olanaksızdır. Bunları, efendinin kimin olacağı ilgilendirir. Demokratik bir partinin lideri olur, efendisi olmaz. Dün baş tacı edilen, övgülerle göklere çıkarılan eski lider, bugün yine bu kapıkulları tarafından en ağır saldırılara uğruyor. Çünkü yeni liderden, yeni bir efendi çıkarmanın yolu bu.

Tüzük ivedilikle demokratik hale getirilmeli. Buna paralel olarak üyelik ve delege yapısı değiştirilmeli. Bu üye sistemiyle yapılacak önseçimler, Parti’yi tarihsel bir kırılmanın eşiğine getirebilir. Çünkü üyeliklerin birçoğu şişirmedir. Parti örgütlerinde etkin olmak isteyen birtakım yerel siyasetçiler, kişilerin siyasal görüşlerine bakmadan kendilerini destekleyeceklerin üyeliğinin önünü açmışlardır. Bu tür kişilerin partinin örgütüyle de düşüncesiyle de ilgisi yoktur. Sadece yerel efendilerin parti içi gücünün desteğidirler. Birçok parti örgütünde bunların oluşturduğu delegeler var. Yeni CHP yönetimi, tepeden başlayarak yerel siyaset efendilerinin beslendiği “delege ağalığı”nı yok edecek demokratik ortamı oluşturmalıdır. Özgür bireylerin olmadığı bir yerde demokrasiden söz edilemez.

Demokratik süzgeçlerden geçmeyen seçilmişleri denetlemek, bu kişilerin işlerindeki keyfiyetleri önlemek olanaksızdır. Bu işlerlik, halkla seçilmiş arasındaki bağları koparıyor. Seçilmişlerin, halk denizinden beslenmeleri engelleniyor. Denizin dışındaki balık gibi soluklanamıyor, düşünsel gelişimleri yavaşlıyor. Halktan kopan siyasetçinin, halk için politikalar üretmesi de zorlaşıyor. Bugün CHP yönetiminin politik bir doğrultu tutturamaması bundandır. Son birkaç ay içinde politik zikzakların olması hiç de şaşırtıcı değil. Yeni bir politik arayış var. Ancak bu arayış, yerini bulmuyor. Çünkü iyi niyetli liderin çevresi halkın, seçmenin gündemini yakalayabilecek kişilerden yoksun. Bunun için hem siyasal bakımdan donanımlı hem de halkla iyi ilişkiler kurabilecek insanlara ihtiyaç var. Bu dönemde en zarar vericiler ise politikayı popülizm olarak algılayanlardır. Çünkü sayasal, kültürel, sanatsal ve düşünsel birikimi olmayan siyasetçinin en kestirme yoldan başvuracağı yöntem popülizmdir.

“İş insanın aynasıdır.” sözü unutulmamalıdır. Kendi partisinde demokratik bir tüzükle çalışamayan bir parti, iktidar olduğunda ülkenin demokrasisini geliştirebilir mi? Çağdaşlaşmanın da gelişmenin de yolu demokrasidir. Demokrasiyi içselleştiremeyenlerin, büyük işlere imza atmaları olanaksızdır. Dünyanın hiçbir yerinde ortak aklın kullanılmadığı bir işin başarıya ulaşması olanaksızdır. Cumhuriyeti korumak, yükseltmek için de yoksulluk, yolsuzluk, terör mikrobundan kurtulmak için de demokrasiye büyük gereksinmemiz var.

Eğer CHP iktidar olmak, ülkemizin geleceğine yön vermek istiyorsa bu demokrasi ayıbından kurtulmalıdır. Böylesine demokrasi dışı bir tüzük, CHP’ye yakışmıyor, yakıştırılamaz. Halkın denetiminin olmadığı bir yerde demokrasiden söz edilemez. Yöneticilerin hesap vermediği bir yerde demokrasi var denilebilir mi? Lider despotizmine dayalı bir yönetim anlayışı, parti örgütlerinde cüce kralların egemenliğine yol açıyor. Bu da halkı partiden uzak tutmakta.

Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinin mimarı ve öncüsü olan CHP’nin yapacağı çok daha önemli işler bulunmakta. Bu parti, halkın partisidir. Cumhuriyetle halkın CHP’de buluşmasının önünde hiçbir engel olmamalı. Cumhuriyet mitinglerinde meydanlara sığmayan, anayasa değişikliği ile ilgili halkoylamasında kendiliğinden örgütlenen sorumlu yurttaşların CHP’ye sahip çıkması zorunluluktur. CHP’ye üye olmayan işinde, gücünde yurttaşlarımızın siyaset yaşamına etkin olarak katılmaları gerekir.

Adil Hacıömeroğlu
17 Kasım 2010

Not: 22 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
23 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

15 Kasım 2010 Pazartesi

KPSS BİRİNCİLERİNE NE OLDU?

Sorularının çalınması nedeniyle KPSS’de iptal edilerek yeniden yapılan Eğitim Bilimleri Testinin sınav sonuçları 12 Kasım’da açıklandı. Soruların tamamını yapan kimse yok. Oysa iptal edilen sınavda üç yüz elli kişi tam puan almıştı. Bu sınavda en yüksek puan alan adayın yüz yirmi soru üzerinden yüz on bir net yaptığı açıklandı. İptal edilen sınav sonuçlarına bakıldığında önemli bir fark var arada.

İlk sınavın yapıldığı 10 Temmuz’dan, ikinci sınavın yapıldığı 31 Ekim’e kadar yaklaşık üç buçuk ay geçti. Bu kadar kısa sürede, sınava katılanların öğrendiklerini unutması olanaksız. Bu veriler, sınavda kopya çekildiğini kanıtlar nitelikte.

Bir de soru hırsızlığının yapıldığı sınavda tam puan alan adaylardan kaçı bu sınava tekrar girdi? Sınava girenlerden kaç tanesi, eski başarısına yakın bir derece almıştır? Bunlar, kamuoyuna açıklanmalıdır.

KPSS’de soruların nasıl yürütüldüğü basın yayın organlarında ayrıntılarıyla anlatıldı. Aşağı yukarı işin niteliği belli. Yargı, bu işi sürüncemeye bırakmadan hızlı kara vermeli. Yine bu konuda ihmali görülen her kim varsa, ÖSYM içinden ya da dışından gözünün yaşına bakılmamalı.

Binlerce kişi bu sınavlara varıyla yoğuyla alın terini son damlasına kadar akıtarak hazırlanıyor. Yoksulluğun, işsizliğin diz boyu olduğu ülkemizde sınavlara hazırlanmak ailelere büyük bir külfet. İnsanlar maddi, manevi güçlerinin sınırlarını zorlayarak çocuklarının sınavlara hazırlanmalarını sağlıyorlar. Bu büyük emek hırsızlığına “Dur!” demeliyiz.

Ülkemizde hemen hemen her alanda sınavlar yapılamakta. Bu durum büyük bir ekonomik sektörün de doğmasına neden oluyor. Yurttaşlarımız küçük yaşlardan itibaren bir sınav maratonun zorlu parkurlarında tüm enerjilerini tüketiyorlar.

Sınavların çokluğu ve yaygınlığı büyük bir rekabeti de beraberinde getiriyor. Bu rekabet tabi ki sınav sektöründe ekonomik alandadır. Sektördeki karlılığın yüksekliği, rekabetin de acımasızlığını birlikte getiriyor. Böylece de bu alanı hem ekonomik hem de ideolojik bir kazanç kapısı görenlerin, tüm kuralları alt üst etmesi olağan karşılanır oldu.

Kamu personeli olmak için daha işin başında, sınavda yolsuzluk yapanların memuriyette neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

KPSS’den başlanarak ülkemizde son yıllarda yapılan tüm sınavlar incelenmeli, kamuoyunun şüpheleri giderilmelidir. Kim bilir bakarsınız, bu işlerin altından da bir “Çapanoğlu” çıkar. Buna da bir “masumiyet” kılıfı uydurularak sumen altı edilir.

Adil Hacıömeroğlu
12 Kasım 2010

Not: 15 Kasım 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

13 Kasım 2010 Cumartesi

“BEYAZ TÜRK” SÖYLEMİ

Son günlerde “Beyaz Türk” kavramı, topluma bilinçli bir biçimde enjekte ediliyor. Hem gazetelerde köşe yazarlarının bazıları hem de televizyonlardaki bazı tartışmacılar, bu kavrama sosyolojik ve siyasal bir dayanak bulmaya çalışıyorlar. Halkımızı “beyazlar” ve “siyahlar” olarak bölmenin, ayrıştırmanın zemini böylece oluşturuluyor.

“Beyaz” ve “siyah” ayrımının kaynağı, Amerikan ırkçılığıdır. Bu, köleci bir anlayışın, düzenin yarattığı bir insanlık ayıbıdır. Bu kavramlar, Türkiye gibi renk, dil, etnik köken, inanç ayrımının dünya ölçeklerine göre yaşanmadığı bir yerde söz konusu edilemez. Toplumda yapay ayrımlar yaratmak, kimseye yarar getirmez.

Büyük bir gazetemizin eski yayın müdürü, son bir buçuk ayda bu kavramlarla ilgili dört yazı yazdı. Bu yazılarının birinde Urla’yı “Beyaz Türkler”in yeni başkenti ilan ediyor yazarımız. Bu yazılarda Cumhuriyet düşüncesine sahip, Atatürk’e bağlı, okumuş yazmış, yüzünü batıya dönmüş kişileri “beyaz” yapmış. Sanki bu zümre diğer kişilerden farklıymış gibi bir algı. Zaten öteden beri televizyonlarda kimi konuşmacılar, Kürtlerin ve irticacıların Türkiye’nin zencileri olduklarını söyleyip duruyorlar. Bunu da Cumhuriyet’in yarattığını vurguluyorlar. Böylece de Türkiye’nin kuruluş ilkeleri tartışmaya açılıyor. Yine mağdur ve masum yaratma çabası.

Türkiye bir etnik kökenin, inancın devleti olarak kurulmadı. Farklı etnik unsurların ortaklıkları üzerinde kurulup yükseldi.

“Beyaz” olarak nitelenen kişilerin ezici çoğunluğu bu ülkenin köylerinden, kırlarından, bayırlarından kopup gelmiş dar gelirli ailelerin çocukları. Kısıtlı olanaklarla okullarda okumuş, öğrenim görmüş kişiler. Eğitimleri sonucunda da meslek edinip geçimlerini sağlamaktalar. Hemen hemen hepsi işçi, memur, çiftçi çocukları. Cumhuriyet olanaklarıyla bugünlere gelmişler. Bu kişilerin kendilerine bu olanağı, nimeti sağlamış olan Atatürk’e, Cumhuriyet’e bağlılık göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Laikliği savunanları seçkinler olarak nitelemek de son derece yanlış ve yapaydır. RTE, halkoylaması boyunca bunu özellikle vurguladı. “Üstünlerin hukuku mu, hukukun üstünlüğü mü?” söylemi, anayasa değişikliğiyle ilgili yürütülen kampayanın şiarı oldu. “Üstünler” dediğiniz kişiler, devlet burslarıyla, ailelerinin kıt olanaklarıyla okumuş insanlar. Bugünkü yaşamlarına da bakıldığında “bir elleri yağda, diğer elleri de balda” değil. Cumhuriyet ahlakıyla yetişmiş bu kişiler, rüşvetin, suiistimalin, takiyenin, adam kayırmanın ne demek olduğunu bilmediklerinden “ek gelirler(!)” de edinemezler. Bu kişileri seçkin bir sınıfmış gibi göstermek yanlıştır. Beyazın olduğu yerde, siyah da vardır düşüncesi belleklere yerleştiriliyor.

Peki, son yılların bu modasının nedeni nedir?

“Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, şehirli seçkinler zümresi ülkeye öncülük etti. Güç merkezleri bürokrasi, ordu, yargı ve bazı aydınlar oldu; siyasi kanadı ise CHP. Sosyolog Nilüfer Göle bu zümreyi "Beyaz Türkler" olarak isimlendiriyor. Beyaz Türkler, toplumu aydınlanmış bir despotizmle dönüştürmek istedi. 'Altı Ok" denen Kemalist ilkeler oyunun kurallarım belirledi. Cumhuriyet'in tarihiyse bu ilkelere karşı itirazların bir tarihi. Köyden kente göç 70'li yıllarda zirveye ulaştı. Taşralı Müslümanlardan kurulu yeni bir orta sınıf ortaya çıktı. Göle bu grubu "Siyah Türkler" olarak adlandırıyor. Siyah Türklerin bazıları siyasette değişim arayışında; partileri Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Partisi. Siyah Türkler grubunun diğer üyeleriyse siyaset dışında, toplumsal içerikli bir eylem arayışına girdi. İşte Gülen bu ikinci grubun vaizi.” Bu değerlendirme Newsweek yazarı Dr. Rainer Hermann'ın. Ne kadar ilginç değil mi? Siyah, beyaz Türkler ayrımcılığını nasıl da kafamıza çivi gibi çakıyor. Etnik ayrımcılıktan sonra şimdi de siyah, beyaz Türk ayrımı.

Dr. Hermann’ın yazısından başka bir bölüm de ilgi çekici. “Yönetici Kemalist seçkinlerse ilke olarak, kişisel alan dışına çıkan her dinin siyasileştiğine ve devletle toplumu dinsel bir düzene doğru sürüklediğine inandılar. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin başlıca prensibi olan lâiklik, tıpkı Fransız geleneğindeki gibi, toplumsal alanda dini yasaklıyor. Bu sekülerleşme değil. Gülen ise dini toplumsal bir güç olarak kamusal alana yeniden taşıdı. Ayrıca, demokrasi ve çoğulculukla uyumlu bir Müslüman kimliği yaratmayı başardı.” Kemalistler seçkinmiş öyle mi? Toplumda önce bir yara aç, sonra da kaşı kaşıyabildiğin kadar.

Okyanus ötesinden bize bir toplumsal, siyasal düzen biçiliyor. Ilımlı İslam önümüze konuyor. Kemalizm, okyanus ötesinden seçkinci bulunuyor. Dinsel bir toplumun oluşturulması için uzaklarda bizim yol haritamız çizilmekte.

İşin doğrusu, ABD’nin Türkiye sevgisine(?) hayranlık duymamak elde değil. Hele Amerika’yı tanımasak, İslam’a duydukları sevgi karşısında gözlerimiz yaşaracak. Yeni Dünya’nın da Müslüman olduğuna neredeyse inanacağız.

Kimsenin aklına şu soru gelmiyor. ABD, bizi dinsel bir siyasete neden teşvik ediyor? Birinci Dünya Savaşı öncesi Alman İmparatoru’nun Müslüman olduğu yalanı ortaya atılmadı mı? Bu ve benzeri yalanlarla on binlerce vatan evladının kanları değişik coğrafyaların topraklarını sulamadı mı? Sonunda da altı yüz yıllık koca bir imparatorluk ortadan silinmedi mi?

Ülkemiz insanları siyah, beyaz kamplara ayrılıp Cumhuriyet’imiz hedef alınırken böylesi bir ortamda Kemalistlerin sorumlulukları daha da çoğalıyor. Biz bu Cumhuriyeti dişimizle tırnağımızla kurduk. Hem de emperyalist ve feodal seçkinleri alaşağı ederek.

Adil Hacıömeroğlu
15 Ekim 2010
Not: 15 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.