12 Haziran 2010 Cumartesi

EKSEN KAYDI

İsrail’in, Gazze’ye uyguladığı ablukayı kırmak için Mavi Marmara gemisi öncülüğünde düzenlenen yardım seferinin kanlı sonu, ülkemizin geleceği ile ilgili hızlı bir sürecin de başlamasına neden oldu. Davos’ta “one minute” ile başlayan İsrail’le ilişkilerin sertleşmesi, hızlı bir tırmanışla bugüne geldi.

İsrail’le ilişkilerdeki sertleşmeye paralel olarak İran, Suriye, Hamas’la hızlı bir yakınlaşma süreci başladı. RTE’nin, Mavi Marmara baskınından sonraki açıklamaları ise sorumlu bir devlet yöneticisinin özeninden yoksundu. Kimi zaman konuşmalar, öfke seline dönüşünce ağzına geleni söylemesi ise ilginçtir. Devleti yönetenler, konuşacakları her sözcüğü aklın, düşüncenin imbiğinden geçirmek zorundadırlar. “Hayatta üç şey geri gelmez: Geçen zaman, kaçırılan fırsat ve ağızdan çıkan söz. (Hz. Ali)” Zamanı kötü kullanarak fırsatları tepmek ne kadar kötüyse düşüncesizce ağızdan çıkan söz de o denli kötüdür ve zarar verir insanoğluna. Hele bir toplum adına konuşuyorsanız, daha da dikkatli olmalısınız. Bağırıp çağırmak, esip gürlemek kimi zaman öfkenizi yatıştırır görünse de taraftarlarınızı galeyana getirse de sonucu hiç de sizin düşündüğünüz gibi olmayabilir. “Bir söz, ağzınızdan çıkana kadar esirinizdir; çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz (Hz. Ali)” sözünü unutmamak gerekir.

RTE, “Kudüs’ün kaderi, İstanbul’la birdir.” sözüyle ülkemiz dış politikasına yeni bir boyut getirmiştir. Bu sözle dinsel bir saflaşma düşüncesinin belirtileri de ortaya çıkmıştır. İstanbul’un özellikle belirtilmesi de anlamlıdır. Bununla yeni Osmanlıcılığa bir vurgu olduğu da düşünülebilir. RTE’nin şu sözleri de ilgi çekicidir. “Bizde de onların ortakları var ha söyleyeyim. Ne yazık ki PKK ile Hamas arasında benzerlik kuranlar var. PKK ile Hamas arasında bir bağlantı yoktur. Hamas bugün seçim kazanarak yönetime gelmiş bir siyasi partidir. Ama onlara iktidarda kalma şansı dahi vermediler. Hani demokrasiler? Niye bunlara müsaade vermediniz? Hamas'a oy verdiği için Filistin halkını cezalandırdılar. Tutup Hamas ve PKK'yı bir araya getirip köşenizde yazamazsınız ey Türk gazetecileri." Kimse Hamas’la PKK arasındaki bir bağlantıdan (Bağlantı, ilişki anlamını da içerir.) söz etmedi. Sözü edilen her iki örgütün de dünyanın birçok ülkesi tarafından terörist olarak görülmesidir. Eğer demokrasi söz konusuysa Gazze’deki El Fetih taraftarlarına niçin uygulanmamaktadır. Şu da iyi bilinmelidir ki Gazze’de İsrail’in öldürdüğü kadar Hamas da Filistinli öldürmüştür. Hamas’ın sertlik yanlısı politikaları İsrail’in işine gelmektedir. İsrail gibi şiddete dayalı bir politika belirleyen yönetimlerin, sürekli savaşacakları şiddet yanlısı örgütlere gereksinimi vardır.

AKP İslami bir dayanışma anlayışıyla dış ilişkilerimize yön verirken genel dünya politikalarını ve güç dengelerini görmezden geliyor. İran’ın yapmakta olduğu, İslami birlik ve dayanışmadan daha çok Şii inancını bölge ülkelerine yaymaktır. AKP’liler Türkiye’nin çevresini sarmakta olan Şii kuşatmasını fark etmiyorlar. Doğuda İran, güneyde Şii grupların yönetimde gittikçe etkinleştiği Irak ve İran’ın vazgeçilmez müttefiki Suriye, Lübnan’da Hizbullah. Bu nedenledir ki bu durumu fark eden Arap ülkeleri, Gazze sorununda Türkiye’ye gerekli desteği vermemişlerdir.

İstanbul’da toplanan Asya ülkeleri zirvesi AKP’lilerce çok önemsendi. Mavi Marmara olayı soğumadan, sıcağı sıcağına İsrail aleyhine bir karar çıkarmak için büyük uğraş verildi; ancak bu çabalar boş çıktı. Asya ülkeleri zirvesi sonucunda bir ortak bildiriyle İsrail kınanmadı. Türkiye’nin en haklı olabileceği bir konu (ki İsrail’in Gazze’de yaptıkları insanlık dışıdır.), yanlış politikalar yüzünden ilgi görmedi.

Uranyum takası anlaşması konusunda İran’ın zaman kazanmaya çalıştığı açıktır. RTE’nin büyük bir diplomatik zafer kazanmışçasına ortalıkta endam etmesi kısa sürdü. ABD’nin karşı çıkmasıyla işin fiyakası bozuldu. İran’ın ve bölgemizdeki diğer ülkelerin nükleer silaha sahip olmaları dehşet vericidir. Hele de böylesine öldürücü silahların ideolojik, dinsel fanatizme saplanmış ülke yöneticilerinin (Bugünkü İsrail ve İran yöneticileri buna örnektir.) elinde olması ise tam bir felakettir. Bu tür yöneticiler, bu silahları bırakın komşu ülkeleri, muhalif olan kendi yurttaşlarına dahi çekinmeden kullanabilirler. İran’ın geliştirdiği füze sistemlerinin menzili düşünüldüğünde bu silahların bölgemizde kullanılabileceği de anlaşılmaktadır. Türkiye nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmasını imzalayan bir ülkedir. Bu nedenle de bazı yükümlülükleri vardır. İsrail’in nükleer silahı var diye İran’ın da olsun anlayışı, doğru değildir. İran’ın nükleer silahlanmasına karşı çıkmalıyız ve İsrail’den de nükleer silahlarını yok etmesini istemeliyiz. Konuyu uluslararası her platformda tartışmak da bizim hakkımız olmalıdır. Böyle bir hakkı elde etmek için de herkesin terörist saydığı örgütlerden uzak durmalı, meşru hükümetler nezdinde saygın bir dış politika izlenmelidir.

9 Haziran’da BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan İran’a yaptırım uygulanması konusundaki oylamada “hayır” oyu vererek yönümüzü doğuya döndük. Bu, yıllardır izlediğimiz diplomatik geleneklerimizi de alt üst etti. Bundan sonra Türkiye, adımlarını daha düşünerek atmalı. Ortadoğu’daki siyasal dengeler cambazlık ister. Dost ve düşman algısı çok kolay değişir bu coğrafyada. Bu yönelimde Türkiye; ekonomik, siyasal, kültürel, yönetimsel, tarihsel niteliklerini iyi anlamalı ve uzun vadeli çıkarlarını doğru hesaplamalıdır. Türkiye, jeopolitiği gereğince ne Batı’ya ne de Doğu’ya sırtını dönemez. Bu gerçek, ülke yöneticilerimizin iyi bir satranç oyuncusu olmalarını gerektirmektedir. Hamleler zamanında ve önceden belirlenmeli. Burada rastlantılara ve duygusallığa yer yoktur. Aklın, bilimin ve ülke çıkarları doğrultusunda davranılmalı; tavla oyuncusu olunmamalıdır.

Satranç da tavla da Doğu’da icat edilen oyunlardır. Biri akılcılığı, diğeri ise kaderciliği temsil eder. Doğu’da (Asya coğrafyasında) yeteri kadar tavlacı var; marifet, iyi bir satranç oyuncusu, hem de ustası olmaktadır.

Bölgemizde nükleer silahlanmaya karşı olduğumuz gibi, bölge ülkelerine küresel güçlerin askeri müdahalelerine de karşı durmalıyız. Yeni Irakların olmaması asıl amacımız olmalı. İran’a yapılacak bir askeri müdahale Ortadoğu’daki bölünmeleri, düşmanlıkları daha da artırır. İran ateşi, yalnızca Ortadoğu’yu değil; Güney Asya’yı da yakacak bir ateş topudur. Bu ateş topunun en çok zarar vereceği ülke de Pakistan’dır. Ülkemizin böylesi bir küresel müdahaleden karlı çıkması düşünülemez. O zaman bölgesel ve bölge dışı işbirliğiyle İran sorunu barışçı yollarla çözülmelidir.

Bölgemizde ve başka yerlerde dinsel kamplaşmalar, insanlığı Ortaçağ’a götürür. Bu nedenle İslami bakış açılarına odaklanarak uygulanacak politikalar, İslam dünyasını kargaşaya götürür. Bir İslam bloğu oluşturma çabaları amacına ulaşmaz. Bu konudaki çabalar boşunadır. Çünkü cemaatlere dayalı toplumların, kendi içlerinde bile birlik kurmaları çok zordur.

Türkiye laikliğiyle, demokrasisiyle, çağdaş kurumları ve yaşam tarzıyla, modernleşme deneyimiyle, tarihsel misyonuyla bölge ülkelerine örnek oluşturmalıdır. Bunun dışındaki arayış ve yönelişler, bu coğrafyadaki herkese zarar verir.

Anayasa değişlikleriyle iç ekseni kayan ülkemizin, son birkaç ayda yaşadığımız olaylarla dış ekseni de Ortadoğu’ya doğru kaymıştır. Yüz yılların siyasal birikimi, oy kazanma ve ideolojik saplantılar uğruna harcanmıştır. ABD desteğiyle iktidar koltuğuna oturanların, küresel politikalara karşı mücadele etmeleri mümkün mü?

Adil Hacıömeroğlu
10 Haziran 2010
Not: 14 Haziran 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

4 yorum:

  1. süpersin hocam :D özcan

    YanıtlaSil
  2. Güzel Adil Bey Kaleminize Yüreğinize Sağlık

    YanıtlaSil
  3. Çok değerli tesbitler yapmışsınız Adil bey . Türkiye her bakımdan önemli bir ülke ve atacağı her adımı iyi hesaplamak , ülkemiz üzerinde oynanan oyunları görmek zorundadır .
    Kaleminize sağlık , teşekkür ederim .

    YanıtlaSil
  4. Tamamen katıldığım düşünceler.

    YanıtlaSil