15 Mart 2011 Salı

ORTADOĞU’DA OSMANLI MİRASI VE ULUSÇULUK


            NEDEN ORTADOĞU?

            Ortadoğu, insanlık tarihini biçimlendiren en önemli coğrafyadır. Başka bir deyişle tarih Ortadoğu’da başlar. Dünyadaki ilklerin Ortadoğu’da gerçekleşmesi, bu coğrafyayı anlamlı kılar. Yazı ilk kez burada bulunmuş ve kullanılmıştır. Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra yazı başka coğrafyalara taşınmıştır. Sümerlerle Mezopotamya’da başlayan yazı serüveni, Mısır ve Anadolu’da Hititlerle sürmüştür. İlk yazılı yasalar Ortadoğu’da uygulanmıştır. Dünyanın ilk devletleri de bu coğrafyada boy atmıştır. İlk para burada bulunmuş ve ilk ticaret merkezlerinin kurulmasıyla da toplumlararası ilişkiler farklı boyutlara taşınmıştır. İlk yazılı antlaşmanın Ortadoğu coğrafyasında imzalanması ise çok anlamlıdır. Tarım ve sulamayı düzenleyen ilk yasalar yapılmıştır.

            Ortadoğu’yu anlamlı ve özellikli kılan en önemli etkense üç semavi dinin (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) de burada doğup yayılmasıdır. Üç dinin de kutsal saydığı merkezlerin burada olması buranın dinsel önemini artırmaktadır. Ayrıca bölgenin Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesiştiği bir noktada olması, burayı stratejik bakımdan değerli kılmaktadır. Hint Okyanusu ile Akdeniz’in (dolayısıyla Atlas Okyanusu’nun) birbirine bağlandığı bir noktada bulunması, Ortadoğu’yu ülkeler arası ilişkilerde önemli kılar.

            19. yüzyılda petrolün keşfedilmesi, Ortadoğu’nun önemini büsbütün artırmıştır. Sömürgeci devletlerin petrolün önemini kavramaları ve buradan hareketle enerji kaynaklarına sahip olunmadan büyük devlet olunamayacağı gerçeğinin anlaşılması, bu bölgenin önemli bir emperyalist paylaşım olmasına yol açtı. Ortadoğu’daki halkların çağdaş gelişmelerin gerisinde kalmaları da bölgenin dış müdahalelere açık hale gelmesine neden oldu. Ulus devletlerin oluşmaması bölgede siyasal zayıflığın da önemli bir göstergesidir.

            ABD VE ARAPLAR:

            Günümüzde Ortadoğu’nun en önemli küresel aktörü ABD’dir. Enerji kaynaklarının denetimini birincil öncelikli siyasal amaç edinen ABD, Ortadoğu’da yaşanmakta olan siyasal ve çatışmacı sürecin de belirleyici taraflarındandır.
            “Şarkiyat çalışmalarının asıl amacının Doğu’nun dininin incelenmesi olduğunun ve bölgenin tarih ve toplumun incelenmesinin yalnızca ikincil bir amaç oluşturduğunun önemle vurgulanması gerekmektedir.”[1] Yazarın, ABD üniversitelerindeki Ortadoğu araştırmalarıyla ilgili saptaması çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Doğu’nun dininin özel bir çabayla temel amaç edinilerek birincil sırada olması, tarih ve sosyolojik incelemelerin ikincil olması ilginçtir. Ortadoğu’nun feodal aşiret yapısı göz önüne alındığında buradaki niyet de ortaya çıkar. Amaç, Ortadoğu halklarının geri kalmışlık kurtarılarak çağdaşlaşması değildir. Böyle olsaydı, sosyolojik inceleme ve araştırmalar ön plana alınarak toplumsal değişimle ilgili çözümler üretilirdi.

            “Amerikalılar, İslam’la ilk askeri ve siyasal teması, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Filipin Adaları’nın işgali sırasında gerçekleştirdiler. Amerikan kuvvetleri, burada ilk başlarda katı bir Müslüman direnişiyle karşılaştılar; çünkü Filipin Müslümanları daha önceki İspanyol işgalciler ile sonunda Adalar’daki Katolik yönetimin yerini alan yeni Hıristiyan Protestan güç yani Amerika Birleşik Devletleri arasında herhangi bir fark görmüyorlardı. Filipin Müslümanlarının Amerikan askeri güçlerine karşı direnişi, Sultan II. Abdülhamit’in (1876-1909), Halife sıfatıyla Filipinler’deki Müslüman savaşçılara Amerikalılara karşı gelmemeleri konusunda gönderdiği emrin ardından son buldu. Sultan’ın Amerikalılar adına müdahalesi, Amerikalıların, Anayasalarında belirtildiği gibi özgürlükçü ve büyük bir hoşgörüye dayalı bir din anlayışına sahip oldukları konusunda Halife-Sultan’ı bilgilendiren İstanbul’daki Amerikan elçisi tarafından sağlanmıştı.”[2] Amerikalıların İslam’la ilk karşılaşmaları bizim için öğretici ve ders verici olmalıdır. Halife olarak tüm İslam dünyasının lideri olan kişinin uluslararası geniş bir bakış açısından yoksunluğu ve dünyadaki emperyalist yayılmayı yeterince algılayamaması dikkat çekicidir. Kendi ülkelerini, namuslarını savunmak için silaha sarılan Müslüman Filipinliler, dar görüşlülüğün kurbanı oldular. İslam dünyasının makûs talihini yenebilmesine öncü olabilecek bir halk hareketi, Halife-ABD işbirliğiyle boğulmuş oldu.

            “Filipinler’de İslam’la karşılaşmış olma, Amerikalılara, İslam’ın hesaba katılması gereken önemli bir güç olduğu ve uygun bir şekilde yönlendirildiklerinde Müslüman önderlerin denizaşırı Amerikan çıkarlarını geliştirmekte kullanılabilecekleri konusunda elle tutulur bir kanıt sağladı.”[3] Amerikalılar, bu olaydan sonra İslam dünyasına dikkat çekici bir ilgi gösterdiler. Ortadoğu’daki aşiret ilişkilerinin sağlamlaşması ve cemaatlerin dış etkenlerle güçlü duruma getirilerek ülke siyasetinde etkin konuma sokulmasının Filipinler deneyiminden ilişkisiz olduğu düşünülemez.

            “Ortadoğu’da, başka bir deyişle, Osmanlı Devleti’nde Amerikan misyoner faaliyetleri 1820 gibi erken bir tarihte başladı. Bu faaliyetler ilk olarak Levi Parsons ve Pliny önderliğinde, sonra da 1831 yılında Beyrut’tan İstanbul’a geçen William Goodell ile Harrison Gray ve Otis Dwight tarafından yürütüldü. Harici misyonlar için Amerikan Görevlileri Kurulu tarafından idare edilen misyoner hareketleri, faaliyetlerini Doğu Anadolu ve Suriye kentlerine genişletti. Misyonerler Kurulu’nun amacı Osmanlı Hıristiyanlarına gerçek Hıristiyanlığı öğreterek Doğu Hıristiyanlarına doğru yolu göstermekti. Misyonerler, Ermeniler ve Marunîlerin Hıristiyanlığını yalnızca ismen Hıristiyanlık olarak ya da bu halkları kıyıda köşede kalmış Hıristiyanlar biçiminde görüyorlar ve bu nedenle onlara daha yüksek ve daha iyi bir Hıristiyanlığı, tercihen Protestanlığı götürmeyi, nihai amaç olarak Müslümanları da kendi dinlerine çevirmeyi umuyorlardı. Böylece, 1893 yılına gelindiğinde toplam olarak 223 Amerikan misyoneri ve 1094 yerli Hıristiyan, Osmanlı Devleti’nde, iç bölgelerdeki ulaşılması zor on beş kentte bulunan Hıristiyanlar arasında din değiştirme faaliyetlerini yürütüyordu. Kuşkusuz, Marunîler ve diğer Katolikler arsında yoğun Fransız faaliyetleriyle Rusların Ortodoks Hıristiyanları etkileme çabalarının da göz önüne alınması gerekmektedir.”[4]

            1820’de Ortadoğu’nun önemini fark eden ABD, misyoner faaliyetleriyle bölgede erkinlik sağlama girişimlerinde bulunurken Osmanlı Devleti’nin burnunun dibini görmemesi ilginçtir. Osmanlı coğrafyasını bölmeye yönelik böylesi çalışmalara kayıtsız kalmaksa vizyonsuzluğun örneğidir.
            Amerikalılar ve Batı’lı diğer emperyalist güçler eğitim ve sağlık yatırımlarıyla misyonerlik etkinliklerini yaygınlaştırırken Osmanlı yöneticilerinin dünya gerçeklerinden uzak bir durumda kalmaları anlaşılamamaktadır.

            “İstanbul’da bulunan Robert Koleji’nin Müslümanlar arasındaki etkisi 1920’lere kadar çok azdı. Fakat okul, Balkanlar’dan gelen birçok Hıristiyan da dâhil olmak üzere Hıristiyanlar arasında, bazıları kendi milliyetçi hareketlerinin önderleri haline gelecek olan eğitimli seçkinlerin yaratılmasında çok önemli bir rol oynadı.”[5]  Robert Kolej başta olmak üzere birçok Amerikan okulunun Osmanlı topraklarındaki çalışmaları önemlidir. Taşnak ve Hınçak partilerinin önderlerinin Robert Koleji mezunu olmaları da dikkat çekicidir.

            “Osmanlı Devleti’ndeki Amerikan okullarında eğitim görmüş bulunan çok sayıda kişinin 1920’lerden sonra Amerika’ya doktor, mühendis gibi meslek sahipleri olarak yerleştiklerinin ve göçmenlerin bir kısmının kendi toprakları ve yöneticilerine duydukları dostça duyguları korumakla birlikte, bu meslek sahiplerinin çoğunlukla Osmanlı hükümetini eleştiren birçok gazete yayımladıklarının da belirtilmesi gerekmektedir.”[6] Burada anlatılanlar, günümüzde çok sorulan bir sorunun da yanıtı olmaktadır. Başta ABD olmak üzere yurtdışındaki yurttaşlarımızın lobicilik faaliyetinde neden ülkemiz azınlıklarından geri oluğunun karşılığı yazarın bu değerlendirmesinde belirtilmektedir aslında. Ortadoğu’dan gelişmiş ülkelere giden gayrimüslimler genellikle iyi eğitimli kişiler olduklarından iyi işlerde çalışma olanaklarına sahiptirler. Böylece ekonomik durumları iyi olan bu kişiler eğitimli olmanın avantajıyla bir araya gelerek örgütlenme bilincine de sahiptirler. Yurtdışına gidip yerleşen soydaşlarımız ise genellikle eğitimsiz oldukları için gayrimüslimlerin bu avantajlarından yoksundurlar. Ekonomik yetersizlikler ve eğitimsizlik örgütlenme zafiyeti yaratmaktadır.

            3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, öğretim ve eğitimin birliğini sağlamakla birlikte Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteren iki yüz otuzu aşkın Amerikan Koleji’ni (üçü hariç) kapatmıştır. Böylece de yurdumuz topraklarında sürmekte olan misyoner çalışmalarını da sona erdirmiştir. Yani savaşın yıktığı, yoksul bıraktığı, aileleri dağıttığı topraklarda Hıristiyanlaştırma etkinliği yok edilmiştir.

            CEMAAT VE İNANÇ:

            Toplumlar dinlerini değiştiriyorlar, ancak eski dinlerinden ve geleneklerinden gelen birtakım alışkanlıklarını toptan bırakmıyorlar. Eski alışkanlıklar, sosyal kurallar değişik biçimlerde de olsa yeni düzende de yer buluyor ve toplum yaşamını yönlendiriyor.

            “Sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında Tük aşiretlerinin ve kabile devletlerinin İslam’ı kabul etmeleriyle, İslam’dan kaynaklanan bir kimlik ve bağlılık (sadakat) duygusu, bir şekilde eski, dinsel olmayan etnik cemaat duygusunun yerini aldı. Ancak aynı zamanda, geleneksel kimlik duygusu, evrensel tek tanrılı bir dinin maddi olmayan bir boyutunun süregitmekte olan dayanışma duygusuna eklemlenmesiyle güçlendi.”[7] Türklerin kabile düzeninin cemaate dönüşmesi keskin bir dönemeç değildir. Aşiret düzeninde, aşiret reisine bir kutsiyet atfedilirdi. Aynı şey, İslamiyet’in kabulünden sonra da sürdü. Kabileler soy birliğinin yanı sıra inanç birliğinin de bir bileşeni oldular. Ortadoğu’da mezhepsel farklılıkların bölgelere ve ırklara göre değişiklik göstermesindeki etken de budur.

            “David Urquhart, Türkler için toplumsal örgütlenmenin temelinin cemaat olduğunu, cemaatin de aslen dinsel bir topluluk olduğunu söylediğinde haklıydı. Ancak, Osmanlıların esas cemaat görüşü laiklikti.” Osmanlıların laik oldukları bizce söylenemez. Farklı inançlara yaşam hakkı tanımak, ibadet özgürlüklerini sağlamak laiklikle açıklanamaz. Bu, Osmanlı Devleti’nin çok uluslu ortak bir devlet olma özelliğinden kaynaklanmaktadır. Osmanlılar, İslami kuralların tamı tamına egemen olduğu bir din devleti değildir. Her etnik ve dinsel kökenden topluluğun çıkarlarının korunduğu bir uzlaşma zeminidir Osmanlı Devleti.

            “Görünüşte mensubu oldukları dinin yayılmasına adanmış görünmelerine rağmen yönetici seçkinler, gerçekte dini, asıl olarak yöneticilerin laik siyasal amaçlarının gerçekleştirilmesiyle ilgili bulunan devlet yetkisini meşru kılmak için kullanıyorlardı.”[8] Yazarın söylediklerinden de anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti din krallarıyla yönetilen bir devlet değildir. Belki çağdaşlarına göre din kurallarının devlet yönetiminde en az etkili olduğu devlettir. Farklı inançlara gösterilen hoşgörü, gelecekte laikliğin uygulanması için de olumlu bir altyapıyı da oluşturduğu söylenebilir.

            Osmanlı Devleti de diğer imparatorluklar gibi farklılıkları bünyesinde barındırıyordu. İmparatorluk olmanın gereği de buydu. Laiklik, dinle devlet işlerinin tamamen ayrı tutulmasıdır. Bu nedenle kısmen de olsa din kurallarının egemen olduğu bir yönetim biçimine, laiklik demek yanlış olur.
            Cemaatlere dayalı sistem, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını hızlandıran etkenlerin başında gelir. Farklı kültürlerin kaynaşarak ortak bir payda oluşturamadığı ülkede, çözülme ve dağılma da hızlı olmuştur.
             
            OSMANLI’DA İSLAMCILIK:

            “Osmanlı yönetimi meşruiyetini İslam’dan alıp mümkün olduğu ölçüde İslam hukukunun uygularken, on dokuzuncu yüzyıla kadar siyasal ve ideolojik açıdan kendini Müslüman cemaatle tanımlamamıştır. Yönetici bir grup olarak Osmanlı seçkinlerinin gayrimüslimlerle ne kadar az ilgileri varsa, sıradan Müslümanlarla da o kadar ilgileri bulunmaktaydı.”[9] Buradan da anlaşılacağı gibi devlet demek, hanedan demekti. Ahalinin kim olduğu önemli değildi. Önemli olan halkın, hanedana sadakati idi. Ne zaman ki ulusçuluk düşüncesini yayılmasıyla Balkanlar’daki Hıristiyan milletler ayrılmaya başladılar, o zaman İslam’ın geri kalan Müslüman unsurları bir arada tutacağı öngörülmüştür. Bu nedenle de İslamcılık ön plana geçmiştir.

            “1860’larda başlayan ve 1878’de zirveye ulaşan kitlesel göçler, Osmanlı Devleti’ni Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yapıya çevirdi. Buna ek olarak, Balkanlar’da yeni ulusların oluşmasıyla sonuçlanan aynı yapısal, yönetsel, siyasal ve demografik değişiklikler de geleneksel Müslüman cemaatin, bir Müslüman Osmanlı ulusuna dönüşümü için gerekli sınıf koşullarını yarattı. Geleneksel toplumsal ve mesleki yapının bozulması; kitlesel göçler sonucu oluşan demografik değişiklikler, göçer aşiretlerin iskânı ve kırdan kentsel bölgelere doğru iç göçler; kapitalist bir ekonomik sisteme girişi; yönetsel ve siyasal sistemlerde yapılan değişiklikler, hep birlikte Osmanlı Devleti’ni farklı bir sosyopolitik oluşuma, hala Müslüman niteliklerine sahip teritoryal bir devlet haline getirdi. Bu devlet, çağdaş bir ulusun tüm niteliklerine sahip olmasına rağmen, temelde, İslami dayanışma bağlarıyla birleşen siyasallaşmış ve daha genişlemiş bir cemaatti. Yurttaşların Sultan’a olan bireysel bağlılıkları ve sadakatleri, kişisel olmayan bir Müslüman ulusal devlete doğru değişti. Halk katında bu gelişmeyi başlatan düşünsel güç, etkisini, üyeleri hem göçmenlerden hem de yerel halktan olan Nakşibendîler de dâhil olmak üzere çeşitli heterojen tasavvuf tarikatlarından alan köktenci-halkçı İslam’ın bir türüydü. Bu gelişmelerin ışığında, gayrimüslimlerin durumunun yeniden tanımlanması gerektiği açıktır. Böylece gayrimüslimler de özerk inanç cemaatleri olmak yerine ‘azınlık grupları’ haline geldiler.”[10] Osmanlıların Balkanlar’da bozguna uğraması, devletin siyasal anlayışında önemli değişiklikler olmasına neden oldu. Balkan göçmenleri, sosyal yapıyı önemli ölçüde değiştirdi. İşte, bu koşullarda İslamcılık düşüncesi hız kazandı. Cemaat, tarikat örgütlenmeleriyle halk politize oldu.

            İslamcılık fikri dağılan devlet yapısını toparlamak için başvurulan bir yoldu. Ancak hızlı gelişen toplumsal ve siyasal süreç dış etkilerin de etkisiyle Osmanlı’nın dağılması engellenemedi. Osmanlıcılıktan sonra İslamcılık da çok ulusal Osmanlı sistemini bir arada tutmaya yetmedi.

            ORTADOĞU’DA DEVRİMLER:

            “Genel olarak Cezayir devrimi hariç olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 1908-1970 yılları arasındaki devrimlerin meydana geldikleri ülkeler dikkate alınmaksızın birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bu devrimler, aktörleri, amaçları ve ideolojileri açısından incelenecek olursa benzerlik apaçık bir hale gelir.”[11] Bu saptamaya katılmak olanaksızdır. Ortadoğu devrimlerinin tek ortak özelliği Batı’ya bakışlarıdır. Bunun dışında, benzerlikler söz konusu değildir. İslam ülkelerindeki tüm devrimlerin ateşleyicisi ve modeli Atatürk Devrimi’dir.

            “Fransız İhtilali, siyasi kurumlar alanında olmak üzere sınırlı kalmıştır. Rus İhtilali, sosyal alanları sarsmıştır. Sadece ve sadece Türk İhtilalidir ki siyasi kurumlara, sosyal ilişkilere, dine, aileye, ekonomik hayat geleneklerine, hatta toplumun moral temellerine hücum etmiştir. Bir değişim, yeni bir değişime neden olmuştur. Bir reform bir ötekine şartlar oluşturmuştur. Çünkü bunların hepsi halkın hayatında yer tutmuştur.”[12] 1922-1928 arasında Türkiye’de gazeteci olarak görev yapan Fransız Gentizon’un bu değerlendirmesi Atatürk Devrimi’nin çarpıcı bir özetidir. Atatürk Devrimi, dünyanı iki büyük devrimi kabul edilen Fransız ve Rus devrimlerinden daha çok toplumsal yaşamı alt üst etmiştir. Peki, o zaman neden Atatürk Devrimi’nin önemi dünya tarafından yeterince kavranmamıştır? Çünkü Türk Devrimi, emperyalizme karşı kazanılan büyük bir zaferden sonra yapılmıştır. Dünya kamuoyunu daha çok etkisi bulunan emperyalist ülkelerin, kendilerine karşı kazanılmış bir zaferi övmeleri beklenemez. Türk Devrimi’nin antiemperyalist ve antifeodal yanları önemlidir. Bu nedenle de devrime karşı tepkilerin dinmemesi olağandır.

            “Temel ilke, Türk Ulusu’nun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli varsıl ve gönençli olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusu’nun onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm! İşte, gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır.” [13] Atatürk bu sözleriyle devrimin ve toplumsal değişimin, ilerlemenin asıl dayanağının tam bağımsızlık olduğun vurgulamaktadır. Çünkü tam bağımsız olmayan ülkeler, dış müdahalelere açıktır. Bu nedenle de iç dinamiklerle devrimci dönüşümler yapılamaz.

            “Her sistemin, her değişme modelinin bir amacı vardır. Bunun gibi Atatürk Devrim modeli de bir amaca yönelik olarak oluşturulmuştur. Modelin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacı da kalkınmak, böylece ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine çıkmaktır. Gerçekte çağdaşlaşmak kalkınmayı da içeren bir kavramdır. Fakat dünyanın kapalı yönetimlerindeki bazı uygulamalar çağdaşlaşma ve kalkınmayı ayrı ayrı ele alarak yorumlamayı zorunlu kılmaktadır. Çağdaş demokratik toplumun temel amacı insanı her alanda özgürlüğe kavuşturmaktır. Özgür insan sadece ekonomik, toplumsal güvenliğe, eğitim olanaklarına, özdeksel gönence kavuşmuş kişi değildir. İnsanın aynı zamanda siyasal özgürlükleri, siyasal seçenekler arasında seçim yapma hakkı da olmak gerekir. Bu nedenle çağdaşlaşma sadece bir ekonomik kalkınma, gelişme olarak görülemez. Kalkınmış, ekonomisi güçlenmiş, çağdaş toplumun pek çok gereğini gerçekleştirmiş ülkeler, kapalı yönetim biçimleri de vardır. Bunlar Marksist sistemin uygulandığı ülkelerdir. Bu ülkelerin insanı siyasal özgürlüklerden, seçenekler arasında seçim yapma hakkından yoksundur; onun için de özgür insan değildir; bu nedenle de bu toplumlar kalkınmış, fakat çağdaşlaşamamıştır. Başka bir örnek: Bir toplumda insan yürürlükteki yasalara göre her türlü siyasal haklara sahiptir; fakat o bireyin ekonomik, toplumsal sorunları çözüme bağlanmamışsa, o kişinin yasalarda gösterilen hakları ekonomik bir içeriğe, doymuşluğa kavuşturulmamışsa, daha açık bir deyişle o kişi yoksulluktan kurtulmamışsa, özgür insan değildir. Ekmek, özgürlük, barış!.. Ekmeksiz özgürlük, özgürlüksüz ekmek, barışsız ekmek ve özgürlük erdemli bir yaşam sağlamaz.”[14] Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, İslam ülkelerinin hiçbirinde Türk Devrimi’ne benzer karakterde bir devrim söz konusu değildir. Sayın Karpat’ın, Türk Devrimi’nin içeriği, amacı ve topluma kazandıklarıyla ilgili değerlendirmeleri eksiktir.

            “Az gelişmiş ve yarı sömürge Osmanlı toplumunda, burjuvazi, ancak komprador ve gayr-i müslim niteliklerle belirdiğinden, Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen ulusal demokratik devrim, ülkemizde yükselen burjuvazinin önderliğinde değil; aydınlarla, halkın ve eşrafın oluşturduğu bir ‘tarihsel blok’ tarafından gerçekleştiriliyor; işin güzeli emperyalistlerle, onların işbirlikçisi ‘sultana ve komprador burjuvazisine’ karşı yürütülüyor.

            Osmanlı toplumu klasik gelişme şemasını izlemiş olsa, sultana karşı burjuvazi, işçi sınıfını ve köylülüğü ardına alarak başkaldıracak ve ulusal demokratik devrim yapacak, o zaman da feodal Osmanlı toplumu içinde, burjuvazi de evriminin kadroları ve örgütü de oluşmuş olacak. Ama yok, olmayınca, bütün az gelişmiş ülkelerde örgüt diye ne varsa, kısa zamanda devrimle özdeşleşiyor, bu da bilindiği üzere askeri ve sivil bürokrasiden ibaret!”[15] Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi Türk Devrimi’nin zorluğu, feodal kurumların ayakta ve etkili olmasıdır. Burjuvazinin gelişmemesi devrimin alttan gelen bir dalgayla olmamasına neden olmuştur.

            ARAP-TÜRK İLİŞKİLERİ:
           
            Arap-Türk ilişkileri tarihin eski dönemlerinden beri sürmektedir. İslamiyet’in ortaya çıkmadığı dönemlerde de her iki ulus arasında az da olsa türlü biçimlerde ilişkiler kurulmuştur.

            Arap-Türk ilişkilerinin gelişmesi, İslamiyet’in ortaya çıkmasıyla hız kazanmıştır. 751 yılında Araplarla Çinliler arasında yapılan Talas Savaşı, iki toplumu birbirine yakınlaştırdı. Uzun süre süren ilişkiler, Türklerin İran ve Anadolu topraklarına gelmesiyle daha da gelişti.

            “Arapların siyasal yaşamın deriliklerinde kaybolmalarından çok sonra Selçuklu ve Osmanlı sultanları, Hint Moğolları ve Orta Asyalı Türk-Moğollar gibi Arap olmayan yöneticiler zamanında ortaya çıkmıştır.”[16] Ortadoğu’da Türk devletlerinin kurulmasıyla Arap devletleri, tarih sahnesinden silinmiştir. Araplar, uzun yıllar Türk-Moğol egemenliğinde yaşamak zorunda kalmışlardır. Böylece yerleşik kültürle göçebe kültür harmanlanmış, yeni bir Ortadoğu kültürü ortaya çıkmıştır. Toplumsal etkileşim, iki ulusu birbirine yakınlaştırmıştır.
           
“Mekke muhafızı Şerif Abdülmuttalip, 1850’de, Mekke’nin önde gelen tüccarlarına Türklerin İslam’ın dönekleri haline geldiklerini ve Arapların kendi hükümetlerini kurma zamanının geldiğini yazdığında gerçekten de Osmanlılara karşı bir Arap ayaklanmasını düşünmüyordu. Mekke Şerifi yalnızca Sultan’ın köleliği kaldırmasında cisimlenen ve kendi kölelerini yitirmesine neden olan tehdide karşı tepkiliydi. Abdülmuttalip için Türklerle Araplar arasındaki etnik ve dilsel farklılıkları sadece kendi toplumsal konumunu korumada değil, aynı zamanda kendinden sonra gelenlerin yaklaşık altmış sonra yapacakları gibi dilediğinde Arap milliyetçisi olarak yeni bir konum üstlenmede kullanılmasının ne denli kolay olduğu da düşünülmeden edilemez.”[17] Çok insani ve çağdaş sayılabilecek köleliğin yasaklanması karşısında Arap Yarımadası’ndaki egemen sınıfların tepkisi ilginçtir. Çağdaş bir uygulama karşısında gösterilen gerici bir direncin, milliyetçi bir oluşumu nasıl tetiklediğinin çarpıcı bir örneğidir bu.
           
Osmanlı Devleti’nde özellikle Tanzimat’la başlayan batılılaşma ve çağdaşlaşma girişimleri yukarıda belirtilen örnekteki gibi sert dirençlerle karşılaştı. Bu muhalif grupların dini kullanmaları da ibret verici bir durumdur.

            Arap Yarımadası, İslam devleti’nin kuruluşuna kadar kendi arasında siyasal birlik sağlayamadı. Kabilelere bölünmüş bir yaşam biçimi Yarımada’ya egemendi. Persler ve Doğu Romalılar da en güçlü zamanlarında Arap Yarımadası’na egemen olamamışlardır. Aynı durum, İslam Devleti’nden sora bölgeye hâkim olan diğer devletler için de hemen hemen aynı olmuştur. Yarımada’nın Hicaz ve Yemen bölgelerinde kısmen hâkimiyet kurulsa da bu, bölgenin tümünü etkilememiştir. Bu durumun nedeni sert coğrafi koşullar olduğu kadar, kabile yaşamının sosyolojik özellikleri de etkilidir.

            “Araplarla Türkler arasındaki yüzyıllardır bilinen etnik ve dinsel farklılıklar, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca siyasal farklılıkları dile getirmek için kullanılmaya başlandı ve kimliklerin temeli durumuna geldi. Milliyetçilik ilk olarak, yalnızca Avrupa yaşam ve düşünce tarzını değil, aynı zamanda Müslüman Araplar büyük ölçüde ihmal edilirken kendilerinin toplumsal ve eğitsel standartlarını düzelten Avrupa ekonomik ve siyasal desteğini de kabul eden Hıristiyan Araplar arasında gelişti.”[18] Osmanlı coğrafyasının Balkanlar’daki bazı bölgeleri hariç tümü çok geri kalmıştı. Ekonomik gerilik, sosyal gelişmelerin de önünü tıkıyordu. Savaş ve yoksulluk, halkın memnuniyetsizliğinde asıl etkendir.

Arap coğrafyasında, Osmanlı’ya karşı milliyetçi düşüncelerin Arap Yarımadası’nda ve Hıristiyan Araplar arasında filizlenmesi ilginç bir rastlantıdır. Bunda dinsel düşüncelerin varlığı yadsınamaz.

            “II. Abdülhamit tarafından temel bir devlet politikası olarak benimsenen Panislam hareketi ve Sultan’ın İslam’ı Arapçılıkla tanımlamaya yönelik güçlü girişimi, Türk-Arap işbirliğine ve dinsel birleşmeye dayalı bir Müslüman devletler topluluğu yaratmak için nihai çabalardı.”[19] II. Abdülhamit döneminde Araplaştırılan bir İslam’a yöneliş olsa da bu, Arapların milliyetçi hareketlerini engellemedi.

            Araplaştırılan İslam’ın sonraki dönemlerde ve günümüzde Türk toplumunun çağdaşlaşma hamlelerin önünde en önemli engel olduğunu söyleyebiliriz. Milliyetçi Arapların halifeden çok, emperyalist Hıristiyan devletlerin sözünü dinlemeleri de işin bir başka yönüdür. Aşiret ve cemaat ilişkilerinin toplumsal yapıya egemen olması; gelişmenin çağdaşlaşmanın, barışın önündeki en önemli engeldir.

            Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede Batılı devletlerle savaşan Osmanlı Devleti’nin belki de en dramatik savaşı Filistin cephesinde İngilizlere karşı yapılmıştı. 1916’da İngilizlerle savaşırken Filistin’de İngiliz desteğiyle başlayan Arap ayaklanması, Türk-Arap ilişkileri açısından dönüm noktasıdır. Bu dönemden sonraki gelişmeler, ilişkilerin seyrini hızla değiştirdi ve iki ulus arasında ayrılık tohumları ekildi.
            “1916 yılında Türk ordusuna karşı yapılan saldırı, özellikle de yaralı askerlerin öldürülmesi, Türk subaylar açısından affedilmez bir suç oluşturuyordu.”[20] Bu hareket hiçbir insanlık duygusuyla ve savaş kuralıyla açıklanamaz bir durumdur. “Üstelik, Türk ordu geleneğinde yaralı bir asker kutsaldır –yaralı, soylu bir amaç uğruna dünyasal acı çeken bir gazidir- ve ona karşı yapılacak herhangi bir şey affedilemez iğrenç bir suçtur.”[21] Böylesine insanlık ışı ve dinsel kurallara aykırı bir davranış Türklerin sadece nefretini kazandı.

            Arapların bu saldırısından sonraki gelişmeler pek içi açıcı olmamış ve Türk ordusu yenilerek Arap coğrafyasını terk etmiştir. Bu sırada yaşananlar yürek burkucudur ve belleklerden silinecek gibi de değildir. Cumhuriyet kurucularının subaylardan oluştuğu gerçeği de düşünüldüğün de Türk-Arap ilişkilerinin biçimi de ortaya çıkmış olur.
            Birinci Dünya Savaşı’ndan söz açılmışken biraz da Kafkas Cephesinden söz edelim. Yani çöl sıcağından Kafkas ayazına gidelim.15 Şubat 1916’da girilmez denilen Erzurum, Rusların eline geçti. Bu durum hem ittifak devletlerini hem de Osmanlı yöneticilerini şaşkın uğrattı. Herkes bir ihanetin olabileceğinden kuşkulandı.

            “Garnizon içinde bir ihanet ihtimali mümkün olduğundan Erzurum’un düşüşündeki esrar asla çözülmeyecektir. O sırada Kahire’deki Arap Bürosu’nda çalışmakta olan T.E.Lawrence, Londra’daki Savaş Bakanlığı aracılığıyla, ‘Erzurum’daki bazı Arap subaylarını Grandük Nikola ile ilişkiye geçirdiğiniz iddia etmiştir. Savaştan sonra biyografisiniz yazan tarihçi Basil Liddell’e yaptığı bu açıklama hiç de akıl dışı değildir. Osmanlı ordusunda hizmet gören ve bir Müttefik zaferini sevinçle karşılayacak olan Arap subaylar vardı. Lawrence’in istihbarat çalışmaları, 1916’daki Arap İsyanı’ndan önce bu tür muhaliflerle bağlantısını sağlamış bulunuyordu.

            Böyle bir ihanet fikri ve Erzurum’un savunma hattındaki gedikleri gösteren çalıntı bir harita, John Buchan’ın Greenmantle romanında ele alınmıştır. Romanda harita, Türk saflarındaki bir hainin yardımıyla kent dışına kaçırılıp Rus karargâhında Grandük Nikola’ya verilmektedir. Rus kurmay subaylarının eline geçen harita, Gelibolu’dan asker getirilip savaşa sürülmelerine imkân vermeden Rusların kenti ele geçirmelerini sağlamıştır.”[22]
            Arapların Osmanlı’nın düşmanlarıyla işbirliği yalnız Arap coğrafyasında değil, diğer yerlerde de söz konusudur. Ancak bu konuda genelleme yapmak en büyük hata olur.  Birinci Dünya Savaşı’nda Türklerin yanında kahramanca çarpışan Arapları da unutmamak gerekir.

            “Türk Kurtuluş Savaşı, Batı’ya karşı başarılı ilk Müslüman kurtuluş mücadelesiydi. Ancak Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlangıçta yarattığı ve bir Arap Türk yakınlaşmasına yol açabilecek olumlu ortam iki gelişmeyle dağıldı: Ortadoğu’da etnik bir milliyetçilik ideolojisine dayalı çağdaş ulusal devletlerin kurulması ve Türkiye’de laikliğin benimsenmesidir.”[23] Bu görüşe tamamen katılmak olanaksızdır. Arapların milliyetçi fikirlerle devletlerini kurması olağandı. Ancak bunun Türkiye’ye karşı bir karşıtlık olabileceği düşüncesi yanlıştır. Atatürk döneminde Sadabad Paktı’nın Türkiye’nin öncülüğünde Afganistan, Irak ve İran’ın katılımıyla kurulması (8 Temmuz 1937) bu düşünceyi çürütür.

            Türkiye’deki laikliğin Türk-Arap ilişkilerini soğumasına yol açtığı görüşü ise dayanaksız ve kitabının genelinde anlatılanlarla çelişkilidir. Halifenin cihat çağrısına uymayanların, laiklikle ilgili dinsel duyarlılığı ön plana getirmeleri inandırıcı olmaz. Bu görüş daha çok Türk-Arap ilişkilerinin gerginleşmesi için yapay nedenler yaratmak isteyen/yaratan ve bölge üzerinde emperyalist çıkarları olan Batılı devletlerin propagandasıdır. Özellikle de Soğuk Savaş döneminde alabildiğine dile getirilmiştir. Şapka devriminin hemen sonrasında Mekke’deki İslam ülkeleri toplantısına katılan Vedat Nedim Tör’ün gördüğü yakın ilgi önemlidir. Laik bir ülkenin, çağdaş kıyafetli temsilcisinin kongreye etkisi büyük olmuştur.

            Atatürk Devrimi antieperyalist ve modernleşmeci yanıyla geri kalmış ülkelere önemli bir model olmuştur. Cezayir, Tunus devrimleriyle Cinnah’ın Pakistan’ı kurarken Mustafa Kemal’den etkilenmediği, feyz almadığını düşünmek yanlış olur.







            SONUÇ:

            Arap-Türk ilişkilerinin bozulmasında her ne kadar Arap milliyetçiliğinin, İngiliz işbirlikçiliği kıvamına gelmesinin nemli bir nedeni olarak kabul etsek de başka nedenleri de irdelemek de yarar var.

            Bir toplumun geri kalması; ekonomik, sağlık, eğitim, bayındırlık, modern tarım gibi faaliyetlerden yoksun bırakılması huzursuzluğun önemli nedeni olarak gösterilebilir. Sosyal ve kültürel gelişmenin olmaması, ortaçağ karanlığına saplanmış bir yaşam biçimi yurttaşlık bağını, ilişkisini geliştirmez.

            Devleti yönetenlerin ceberut ve sorumsuz tavırları halkın devlet idaresinden soğumasına neden olur.

            Filistin ve Kanal cephelerinin komutanı Cemal Paşa’nın şu sözleri ibret vericidir. “Bir şey yapmak istiyorum, kanun karşıma çıkıyor. Kanun nedir? Ben yaptım, ben bozarım.”[24] Bir devlet yöneticisi yasalardan bu kadar sıkılmaz. Böyle olunca da yönetimde keyfiyet oluyor. Cemal Paşa’nın Filistin’de hızla uyguladığı idamları siyasal gelişmelerdeki etkisini yadsıyamayız.

            “Yarın öbür gün Arap çeteleri ile sarılacaksınız. Peygamberin torunları, Ravza’nın yeşil kubbesine kurşun atacaklar. İstanbul elden gidiyormuş gibi telaşlanarak, size Anadolu’nun bağrından Türk yavruları göndereceğiz.

            Siz Peygamber torunlarının ateş ve açlık çemberi içinde, bir hurma kurusu bulamayıp deriniz iskeletinize yapışmış ölürken, Anadolu çocukları iskorpitten çürüyüp düşen ağızlarının yaraları içinde kavrulmuş çekirge çiğnemeye çalışarak, Fatma’nın Ebubekir’in, Ömer’in ve Muhammed’in sandukalarını savunacaklar.

            Ta Şam’a kadar üç gün üç gece süren demiryolunun iki tarafını Anadolu Türkleriyle kuşatacağız. Arap kesesine Anadolu altını ve Arap kursağına Anadolu rızkını akıtacağız.”[25] Bu anlatılanlar, Arap coğrafyasında yaşananların acıklı yönüdür. Osmanlı ordusunun çektiği sefalet göz yaşartıcıdır.

            “Asıl Müslüman şehri, din şeyhlerine hürmet olunan, dini sanatlaştıran ve asilleştiren şehir İstanbul olduğunu Medine’de büsbütün anladım. Orada, Peygamber’in amcasının mezarı sakaların kulübesi olmuştur ve sandukasının üstünde kırbalar asılıdır.

            Evvela namaza durduk, yanımda Enver Paşa’nın yaverlerinden biri vardı. Bir aralık önümüzden testisini omuzlamış bir Arap geçti. Benim bildiğim önünden adam geçinin namazı bozulursa da Medine’de böyle olmadığını ve zemzemin Mekke’de olduğunu unutarak bu Arap’ın da bize zemzem getirdiğini sandım.

            Bir tas su verdi. Şaşırarak ellerimi çözdüm ve içtim. Tekrar ellerimi bağladımsa da Arap koluma yapıştı:
            ­─ Para! diyordu.”[26]

            İslam’ın nasıl yaşandığı konusunu anlamak için çarpıcı bir örnektir, bu anlatılanlar. Cehaletin, geri kalmışlığın, yoksulluğun toplumu nasıl da küçük çıkarlar peşinde koşturduğu çarpıcı bir biçimde görülmektedir.

            Birinci Dünya Savaşı boyunca dört yıl Suriye ve Filistin’de görev yapan Osmanlı subaylarından Selahattin Günay’ın anlattıkları ilginçtir. “Nereden ve nasıl haber almışsa, tam vedalaşıp kaleyi terk ederken büyük kapıdan çıktığımda, tahsil görmüş yirmi beş yaşlarında Bir Arap delikanlısı karşıma çıktı. Onu uzaktan görür ve bilirdim. Fakat konuştuğum bir şahsiyet değildi. Ki elimi öptü, ‘Ah siz ve siz Türkler bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ya Selahattin? Arkanızda koca bir tarih bırakarak ayrılıyorsunuz. Ne yazık ki biz sizleri bulamayacağız.’ diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve ayakta duramıyordu. Sonra kalenin duvarına dayandı. Ne çare ki ben yolumdan kalamazdım.”[27] Ortadoğu’nun geleceği de bugünü de yarını da bu Arap gencinin yıllar önce döktüğü gözyaşlarıyla hıçkırıklarında saklıdır.



            KAYNAKÇA:

            KİTAPLAR

            Atatürk, Söylev, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1978

            Atay Falih Rıfkı, Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul, 1981

           Gentizon Paul, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983

            Hopkirk Peter, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, Yeni Yüzyıl Yayınları, İstanbul, 1995  
             İlhan Attila, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004

            Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001
            Kili Suna, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1981

            Urquhart David, Turkey and Its Resources Its Municipal Orgaization and Free Trade, Sanders &Otley, Londra
           
           

           
           



[1] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.31
[2] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, ss. 32-33
[3] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.33
[4] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.34
[5] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.36
[6] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.37
[7] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.53
[8] Urquhart David, Turkey and Its Resources Its Municipal Orgaization and Free Trade, Sanders &Otley ,Londra,1833
[9] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara 2001, s.63
[10] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.71
[11] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.128
[12] Gentizon Paul, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983, s.164
[13] Atatürk, Söylev, Türk Dil Kurumu, 1978, Ankara
[14] Kili Suna, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1981, Ankara, s. 113
[15] İlhan Attila, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004,  s. 132

[16] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s. 143
[17] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, ss. 147-148
[18] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.148
[19] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.150
[20] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.154
[21] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.154
[22] Hopkirk Peter, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, Yeni Yüzyıl Yayınları, İstanbul, 1995,ss.254-255
[23] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.155
[24] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s.78
[25] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s. 58
[26] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s. 55
[27] Günay Selahattin, Suriye ve Filistin Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2006, s.116
Adil Hacıömeroğlu
15 Mart 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder