7 Mart 2011 Pazartesi

SABAHIN KÖR KARANLIĞINDA KAPIMIZI KİM ÇALAR?


Gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Müyesser Yıldız, Sait Çakır, İklim Kaleli, Mümtaz İdil, Doğan Yurdakul ve Prof. Yalçın Küçük’ün kapıları sabahın alacakaranlığında polis tarafından çalındı. Evlerinde yapılan aramalardan sonra gözaltına alındılar. Bundan sonrası rutin işler: poliste sorgulanma, savcının karşısına çıkarılma, mahkemeye sevk ve mahkeme kararı… Büyük bir olasılıkla da tutukluluk…

Ergenekon soruşturması süreci içindeki gözaltıların doğruluğu yanlışlığı üzerindeki bir tartışmayı yersiz buluyorum. Her ne ad altında olursa olsun Silivri sakinlerinin tutuklanmalarının, muhalifleri susturma operasyonu olduğunu herkes bilmekte. Bu tutuklamalar muhalif sesleri tamamen susturmaya yönelik. Amaç, okyanus ötesinden dayatılan otokratik bir yönetimin inşası. Tek merkezden yönetilen ve Küresel güçlere biat eden bir yönetimle Ortadoğu’daki enerji alanlarını kontrol edebilmek amaç.

Peki, neden hep sabahları çalınır kapılarımız? Gözaltına alınacaklar neden sabahın kör karanlığında hep yataklarından kaldırılır?

Sabahlar günün en masum saatleridir. En tatlı rüyaların görüldüğü, vücudun dinlendiği, bir önceki günün yorgunluğunun ve sorunlarının unutulduğu mutlu bir zaman dilimidir sabah. Sabahın serininde, mahmurluğunda umutlar yeşerir yüreklerde. Aşk ve iyimserlik doruğa çıkar. Her şey bir başka görünür gözümüze. Pencereyi açtığınızda rüzgârın esintisini duyumsamak doyulmaz bir tattır. Temiz havayı doyasıya solumak kadar güzel bir mutluluk var mıdır? Uyandığımızda kan şekerimiz düşüktür, bu nedenle de üstümüzde hafif bir uyuşukluk vardır. Uyandıktan sonra ailece kahvaltı yapmak en doyulmaz yaşam dilimidir. Hele duş aldıktan sonra kişi, kendini çok başka hisseder. Güne zinde başlamak bizi mutlu, özgüvenli kılar.

İşte, sabahleyin çalınan kapı, bütün bu mutlulukları elinizden aldığı gibi, bir hayal kırıklığının da girdabına sokar insanı. Şaşkın, mahmur, tedirgin kapıyı açtığınızda içeriye paldır küldür giren tanımadığınız kişilerin işgaline uğrar eviniz. Yani en mahrem ilişkilerinizin yaşandığı, en masum ve korumasız anlarınızda aileye kol kanat geren, aşkları, üzüntüleri, büyük mutlulukları yaşadığınız, onulmaz acılara, üzüntülere çare bulduğunuz, gözyaşlarınızı akıttığınız özel alanınız tanımadığınız kişilerin hoyrat çizmeleri altındadır. Ellemeye kıyamadığınız, bin bir emekle bir araya getirdiğiniz eşyalarınız hoyrat ellerle didik didik edilmekte. Zevkle okuyup özenle kitaplığınıza yerleştirdiğiniz kitaplarınızın sayfalarının acemi ellerde uçuşması içinizi yakar. Sabahın mahmurluğu, şaşkınlığı, tedirginliği, bu saatte olanların anlamsızlığı karşısında ne yapacağınızı şaşırırsınız. Ne kendinizi ne evinizi ne de eşyalarınızı kontrol etmeniz olanaksızlaşır. Çocuğunuzu mu, eşinizi mi, yoksa telefona sarılan dost ve akrabalarınızı mı teselli edeceksiniz? Diyelim ki teselli ettiniz, siz ne olacaksınız? Bütün bu olanlar, ruhunuza derin darbeler indirir. Bir psikolojik yenilginin hazırlanmasının ayak sesleridir bütün bunlar.

Canlı yayın araçları kapınızın önüne çoktan gelmiştir. Televizyon ekranlarında altyazılar geçmeye başlamıştır. Duyanlar, duymayanlara haberi çoktan ulaştırmıştır. Bu nedenle de korku dalga dalga yayılmakta. Toplumu bir korku dalgası hızla sarmakta. Mahremini, özel alanını, yaşamını korumak güdüsü toplumu çıkışı olmayan bir korku tüneline hapsetmekte. Üç maymunu oynayan bir toplumun tuğlaları böylece örülmekte. Kimse sesini çıkaramaz, yapılanları eleştiremez bir duruma getirilmekte. Baskılanarak sindirilmiş, şaşkına çevrilmiş, konuşmaktan korkan, iletişimsiz, dayanışma duygusu yok edilmiş, sözde bireysel kurtuluşu her şeyden önemli sayan insanların yaşadığı bir ülkeye her türlü küresel politikayı kabul ettirmek de kolaylaşır.

Sabahın kör karanlığında yapılan ev baskınlarıyla amaçlanan, evet efendimci toplum biçimi oluşturulmak üzere. Aydınlar toplumun belleğidir, aklıdır; uzağı gören gözleri, her haykırışı işiten kulakları, halkın duygu ve düşüncelerini anlatan dilidir. Aydınları hücrelere tıkılmış bir halk çağdaşlık savaşımı veremez, ortaçağın kör karanlığında debelenip kaybolur.

Sabahın alacakaranlığında gördüğümüz mutluluk düşlerini karartmaya kimin hakkı vardır ki?

Deprem, yangın, sel, çığ ve ölüm gibi felaketler de hep bizi yatağımızda, mutluluk ve masumiyet meleğinin kucağında, aydınlık düşler görürken ansızın yakalamaz mı?

5 Mart 2011

Not: 7 Mart 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

5 yorum:

  1. Adil bey yönetenler masumca yorumlar yapmakta sanki olayların dışındaymış gibi.....peki ülkemize bu hale getirenler kim....!suçlu onlar olurmu ükesini seven aydınlar ,ATATÜRK'ÇÜLER SUÇLU.....evet amaçlarına uluşmaya çalışıyorlar ama bunu başaramayacaklar.....canım ATAM bu ülkeyi yoktan var ederken karıncalar bile devleşdi....bunu unutmadık .....unutturmayacağız......SAYGILAR....fatma öztürk...

    YanıtlaSil
  2. Bu davranış biçimi, bir psikolojik savaş taktiği olmalı... Ama bu taktikleri kim, nerelerde veriyor?... Ne zamandır veriliyor?...

    Yıllardır aydınlarımız yazdı, çizdi... Niye önlem alamadık... Rakibini küçük görme hastalığına mı tutulmuştuk... Ya da 'Türk' e bir şey olmaz düşüncesi mi engel olmuştu olacakları görmemize... Yoksa olacakları önceden gören Atatürk'ümüzü küçümsemiş miydik... Ya da çok mu Hümanist'tik...

    Amaç, umudu yok etmektir. Çünkü umut olmazsa hiç bir varlık yaşayamaz...

    Cumhuriyet güneşi, aydınlarımızın içeri alınmalarıyla aydınlığını yitirmiş gibi görünse de, GÜNEŞ HER GÜN YENİDEN DOĞAR...mutluluklar da, acılar da kalıcı değildir bu dünyada... her şeyde olduğu gibi...

    YanıtlaSil
  3. Sabahları çalınan, umutları, direnme güçleri kırılmaya çalışılan sadece aydınlarımız değil tüm milletin varolma gücüdür. Tüm bunlar karşısında öfkem isyana karışıyor, tüm gücümle med'de güvenmeyin bir de bunun cezir'i var, sular çekildiğinde siz kocaman balıkları o gün karıncalar yiyecek diye bağırmak istiyorum.
    Aklınıza ve yüreğinize sağlık Hocam, duyarlı yazınızdan dolayı teşekkürler.
    A.Özçelik

    YanıtlaSil
  4. AYAS07
    ARTIK EMİNİM, ERGENEKON DENİLEN DAVA BİR DARBE TEŞEBBÜSÜ DAVASI DEĞİLDİR.
    """"""adeta “ öyleyse siz de Ergenekoncusunuz, bak gereğini yaparım ha!”

    YanıtlaSil
  5. Mükemmel bir yazı. Bu insani duyguları, sabah psikolojisini unuttuk. Veya unutturuldumu nedir. Açıkçası ben bu yazıyı okuyunca anımsadım. Yüreğimiz öyle katılaşmış öyle duygusuzlaşmış ki geçici de olsa bu sabah masumluğunu unutmuşuz.

    YanıtlaSil