28 Haziran 2011 Salı

GEÇMİŞ OLSUN TÜRKİYE’M

12 Haziran genel seçimleri sonrasında tartışmalar bitmek bilmiyor. Her geçen gün yeni sorunlar, skandal sayılabilecek yeni olaylar gündemi meşgul ediyor. Siyasetçiler, ülkeyi yönetecekleri yerde, yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktalar. Sorunlar, derin bunalımlara dönüşmekte, bu nedenle de çözümsüz duruma gelmekte. Aklıselime en çok gereksinim duyduğumuz bu günlerde akil adamlardan yoksun bir toplum görünümündeyiz.

Bunalımın ilk işaret fişeği seçimlerden önce ateşlendi. Ne yazık ki iktidar partisinin seçimlerde ülke çıkarı yerine parti çıkarını düşünmeyi yeğlemesi sorunun daha da büyümesine neden oldu. BDP, mahkûmiyetleri kesinleşen ve seçilme yeterliliği olmayan adayları özellikle milletvekili adayı gösterdi. Buradaki amaç, seçimlerden sonra siyasal bunalım yaratarak halkı bir çatışmanın içine sokmak. Yaygın terör eylemleriyle toplumda yılgınlık yaratmak terör örgütünün asıl amacı. YSK, seçilme yeterliliği olmayan BDP’lilerin adaylıklarını reddetti. Ancak sözde demokrat basınımız ve siyasetçilerimiz, bu karara şiddetle karşı çıktılar. Adeta hukukun üstüne çullandılar. Yargıyı, siyasete müdahale etmekle suçladılar. Ardından YSK geri adım attı ve BDP’lilerin adaylıklarında sorun olmadığı açıklandı. Böylelikle ülke tarihinde bir ilke de imza atılmış oldu: Bir yüksek yargı organı kararından geri döndürüldü.

Hatip Dicle’nin seçimlerden üç gün önce durumu netleşiyor, seçilmesi önünde engel kesinleşiyor. Ancak avukatı bunu saklıyor, açıklamıyor. Neden mi? Çok açık, amaçları demokratik yollardan mücadele değil ki. Siyasal bunalım yaratarak insanları sokaklara dökmek, çatışma çıkarmak, terör eylemleri yapmak. Bunun için de kendince “haklı nedenler” ortaya çıkarmak. BDP böyle de AKP nasıl düşündü?

AKP de banko kazanacağı bir seçimin “sükûnet içinde” yapılması için çaba gösterdi. Seçimler öncesi terör eylemlerini önlemeye çalıştı. Anlaşılacağı üzere çöpleri halının altına süpürdü, parti çıkarlarını gözeterek. Siyaset adamlarının öngörüleri güçlü olmalı. Olayların nasıl bir sonuca ulaşacağını anlamalı ki gelişmeleri yönlendirecek, duruma egemen olacak inisiyatifi olsun. Ne yazık ki siyasetimizin iktidarında ve muhalefetinde olanlar bir adım önünü göremez durumda. Böyle olunca da İmralı sakini ve siyaset dışı güçler gelişmeleri istedikleri gibi yönlendirmekte.

Hatip Dicle sorunu tırmanırken ilgili mahkemeler; Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan’la ilgili kararlarını açıklayarak yeni bir bunalımın doğmasına yol açtılar. Siyaset dünyası allak bullak oldu. Yargı siyasallaştı. İktidarın istediği doğrultuda siyasal denilebilecek kararlar almaya başladı. Hukukun, siyasetin emrine girdiği bir yerde demokrasiden söz etmek olanaksız. Haklarında hiçbir kesinleşmiş cezanın olmadığı bu milletvekillerinin salıverilmemesi tamamen siyasal bir karardır. Balbay, Haberal ve Alan’ın durumları, Dicle’nin durumuyla karıştırılmamalı. Çünkü suç şüphesiyle mahkûmiyet aynı şey değil.

Milletvekillikleri alicengiz oyunlarıyla yok edilirken İstanbul 1. Bölge’den bir feryat yükseldi. Birkaç kez MHP ile AKP arasında el değiştiren milletvekilliği sonunda otuz bir oyla AKP’ye geçti. Hakkı yenen Hayrettin Nuhoğlu nasıl bir haksızlığa uğradığını basın yoluyla açıklamaya çalışıyor ve bazı iddialarda bulunuyor. Gümrük oylarının nasıl adaletsizce, yasalara aykırı olarak dağıtıldığını kanıtlarıyla ortaya seriyor. Hele şu sözler devletin düşürüldüğü durum açısından çok önemli: “Bu seçimlerde bir gölge daha var. İstanbul 1. Bölge'de AKP'nin sandık görevlileri açısından mükerrer oy vardır. Sandığı korumakla görevli güvenlik güçleri var. O polisler kendi mahallesinde oy kullandıktan sonra koruduğu sandıkta da oy kullanmıştır. Bu ülkede her konuda hukuk uygulansın istiyoruz. Tek adam diktatörlüğüne gitmemelidir Türkiye. Yasama, yürütme, yargı devam etmelidir.” Nuhoğlu’nun bu sözleri önemlidir, araştırılmalı. Eğer bir ülkenin güvenlik güçleri iktidar partisinin militanı gibiyse bunun adı demokrasi olamaz.

Terör örgütünün her günkü tehditleri kışkırtıcı bir nitelik kazandı. Kan dökmeyi, düşmanlık yaratmayı marifet sayıyor bölücüler. Zaten bundan başka bir şey de bilmiyorlar. Böylesi bir ortamda CHP ve MHP’nin alacağı tavır çok önemlidir. Haklar hukuksal zeminlerde aranmalı, BDP ile eylemsel işbirliğinden kaçınılmalı. Terör örgütünün TBMM’yi yok sayma girişimlerinin boşa çıkarılması gerek.

Kamuoyunu, İmralı’dan gelecek açıklamalara kilitleyen ve çözüm üretemeyen siyasetçilerin silkinmesi gerek. Türkiye gibi büyük bir ülkenin kaderi bölücü başının çizeceği yol haritasına, söyleyeceği bir çift söze terk edilemez. Bölücü tehditlerle ve iktidar müdahaleleriyle karar değiştiren bir yargı sistemi topluma adalet duygusu dağıtıp güven veremez.


Yargının, güvenlik güçlerinin iktidarın güdümüne girdiği bir ülkede sağlıklı seçimlerin yapılması olanaksızdır. 12 Haziran seçimleri de bu nedenle şaibelidir. Ayrıca baskı ortamında yapılan bir seçimde yurttaşların özgür iradelerini kullanmaları da söz konusu olamaz. Böylesi koşullarda oluşan bir meclis ve hükümet de ülkemizin sorunlarını çözemez. Seçim, AKP ve bölücü örgütün gölgesi altındadır. Gölgenin dağılması için de parlak bir güneşe gereksinim var.

26 Şubat 2010 tarihli “DEMOKRAT” BAŞBAKAN başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: “Son günlerde siyasal partiler, seçimlerin erken mi; yoksa zamanında mı yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bu tartışma yersizdir. Tartışılması gereken artık ülkemizde seçimlerin özgür, tarafsız ve adil olarak yapılıp yapılamayacağıdır. Yolsuzlukların, adaletsizliklerin bu kadar yaygın olduğu ve cezasız kaldığı bir ülkede demokrasiden asla söz edilemez. Demokrasi, dört yılda bir oy kullanmak değildir. AKP’nin istediği tek sesli bir Türkiye’dir. Zaten başbakan için demokrasi bir “araç” değil miydi?( http://adiladalet.blogspot.com/2010/02/demokrat-basbakan.html)” Evet, yalnız RTE için değil, bölücü örgüt için de demokrasi bir araç. Bu araç artık bu kadar yükü taşıyamıyor, su alıyor.
Geçmiş olsun Türkiye’m! Cumhuriyetimiz ve demokrasimiz bölücülerle küresel destekli mürtecilere feda edildi. Artık “ileri demokrasi”miz var.
Adil Hacıömeroğlu
25 Haziran 2011
Not: 27 Haziran 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

4 yorum:

  1. Adil bey ülkemizin gerçeklerini herzaman ki gibi gözler önüne sermişsiniz....mükemmelsiniz....teşekkürler...yöneten başı istediği gibi ülkeyi yönetmekte,başkanlık sistemiyle...köşk göstermelikten öte değil....istediği gibi at koşturmakta....bir gün duracak....buna inanıyorum....bu ülke osmanlı olmayacak....sonsuza kadar ATATÜRK TÜRKİYE'Sİ olarak var olacak....umutsuzluk olmamalı...kanımızda bu kadar ATA kanı var iken....bu mümkün değil.....!fatma öztürk....

    YanıtlaSil
  2. 17 MİLYON FAZLA OY PUSULASI, 10 MİLYON SAHTE SEÇMENLE VE SEÇSİS LE SEÇİME GİDEN MUHALEFET PARTİLERİ KİME HİZMET ETTİ?GERÇEKTE İKTİDAR OLMAK İSTEMİYORLAR DEMEK Kİ. BDP'Lİ VATANDAŞ OYUNUN HAKKINI ARIYORSA CHP VE MHP'YE OY VEREN VATANDAŞTA SOKAKTA HAKKINI ARASIN.

    YanıtlaSil
  3. Bir gemici düğümü nasıl çözülür kılıcını çekersin kör düğümü çözersin ama gemici isen bilgi burada iş burada maharet burada.
    Düşün bir balıkçısın denize açıldın balık avlama ya kaptanın var ,ağın var,vira bismillahın var.
    Yelkenler fora,demir al vira bismillah..vira bismillah...Vira bismillah...!

    YanıtlaSil