11 Ocak 2012 Çarşamba

RESMİ TERÖR ÖRGÜTÜ

“Bu da başımıza gelmez. Bunu da mı göreceğiz? Bu kadarı da olmaz.” demeyin sakın. Kısacası “olmaz, olmaz” demeyin, çünkü olur. En sonunda bağımsız yargımız(!) yeni bir terör örgütünün varlığını kamuoyuna duyurdu. Biz de bu terör örgütünün adını koyduk: Resmi Terör Örgütü (RTÖ).

Son birkaç yıldır türlü adlarla TSK’nın emekli ve muvazzaf askerleri tutuklanmakta. Önce düşük rütbelilerden ve emeklilerden başladı tutuklamalar; sonra rütbeler büyüdü, silâhaltındaki askerleri de kapsadı. Tutuklananların ve tutuksuz yargılananların ortak özelliklerine bakıldığında hemen hemen hepsinin bölücü teröre karşı mücadelede görev aldıklarını görmekteyiz. Dağlarda, taşlarda teröristle mücadele edenlere, vefa gösterilmesi yerine cefa çektirilmesi düşündürücüdür. Böylesi bir durumda halkın suskun, duyarsız davranması da şaşırtıcıdır. Aylardır televizyonlarda diziler, topluma sunulan sanal kahramanlar, mütareke basınını aratacak nitelikteki ihanet kokan yorumlarla; gazetelerin manşetlerini ve köşelerini işgal eden sahibinin sesi sözde yazarlarla halk şaşkına çevrildi. Yüzyılların birikimiyle oluşan değer sistemlerimiz bir bir çökertildi kiralık kalemler ve tek merkezden yönetilen dillerle.

En sonunda eski genelkurmay başkanlarından İlker Başbuğ da tutuklandı İnternet Andıcı’ndan. Hem de ne suçlamayla: “Terör örgütü kurmak ve yönetmek!” İlker Paşa nerenin yöneticisi ve komutanıydı? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin… Peki, terör örgütü yöneticisi suçlaması deyince, neyi terör örgütü olarak adlandırmış oluyoruz? Tabi ki TSK’yı. Demek ki devletimizin içinde resmi bir terör örgütümüz varmış. Zaten yıllardır bölücü örgüt sözcüleriyle okyanus ötesinden kumanda edilen kimi sözde aydınlar “devlet terörü” deyip durmuyorlar mıydı? Dediler, dediler ve sonunda dedikleri de oldu. Eski genelkurmay başkanı teröristse yıllardır çoluk çocuk demeden katleden, sağa sola bombalar yerleştirerek sivil halkı öldüren, Mehmetçiklerimizi şehit eden bölücü örgüt mensuplarına ne diyeceğiz?

Subayların basına yansıyan ifadeleri de iç açıcı değil. Sanki suçluymuşlar gibi emri üstlerinden aldıklarını söylemeleri düşündürücü. Yıllardır (mevcut hükümetin ilk dönemleri de dâhil) “bölücülük ve irtica” Milli Güvenlik Kurulu kararıyla devletin mücadele etmesi gereken düşmanlar olarak gösterilmedi mi? “İnternet Andıçları” da bu doğrultuda oluşturulmadı mı? İrticaya karşı mücadele kimleri neden rahatsız ediyor? İrticaya karşı yapılan mücadeleyi, kendi iktidarına karşı yapılıyormuş gibi anlamak bilinçaltının dışavurumu olamaz mı?

“Biz geçmişte olduğu gibi bugün de teröristlere (ki bu kelimeyi kendi vatandaşlarımız için kullanmayı hiç arzu etmiyoruz. Bize göre bunlar çeşitli nedenlerle kandırılmış kişilerdir) gerek insani mülahazalar ve gerekse kanunların öngördüğü şekilde, başlangıçta hep teslim olmaları yönünde telkinlerde bulunuyoruz.” Bu sözler, şu an görevde bulunan genelkurmay başkanının sözleri. Tam da eski genelkurmay başkanının terör örgütü kurucusu ilan edildiği günlerde söylenen talihsiz sözler. PKK terör örgütü olmaktan çıkarken bölücü örgüte karşı mücadele edenler terör örgütü kurmaktan tutuklanmakta. Ne tuhaf bir çelişki değil mi?

Siz eski genelkurmay başkanını terör örgütü yöneticisi olmaktan tutukluyorsunuz, bölücülüğü destekleyen partinin genel başkanı da yeni genelkurmay başkanına ağzına geleni söylüyor. Yani çifte infaz var: 12 Eylül ürünü olan bölücülük ve irtica, iki koldan yeni, eski genelkurmay başkanlarına hücum ediyorlar. Amaç TSK’yı halkın gözünde küçük düşürüp savunmasız bırakmak. Bu arada Uludere’nin perde arkasını tartışan var mı? Orada otuz beş yurttaşımızın ölümüne kimler neden oldu? Tabi gündem saptırmada usta olan hükümet, bu işe de böylece süngeri çekti.

Silivri ve Hasdal tutuklularının anayasa değişikliğinden sonra çıkması olası bir genel af için rehin tutulduklarını artık herkes bilmekte. Burada amaç, PKK’lıları affetmek. Kamuoyuna sadece PKK’lılar suçlu değil, bakın Silivri’dekiler de onlar kadar suçlu, anlayışını benimsetmeye çalışıyorlar. Sanki kavga sadece Silivri’dekilerle PKK arasında oluyormuş gibi bir hava yaratmak. Böylece “bu kavgacıları” karşılıklı olarak affederek güya toplumsal barışı sağlayacaklar. Bu arada da Cumhuriyet çınarının köklerini de çoktan kurutmuş olacaklar bu toz duman içinde. Bir taşla birkaç kuş… Hem de çayın taşıyla çayın kuşlarını vurmak…

İsmet İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı, Ali Çetinkaya’yı… katliamcı ilan edenler, “Atatürkçü olmaktan utanırım” diyenler, yirmi altıncı genelkurmay başkanına terörist demiş çok mu? Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları televizyon ekranlarında bir bir harcanırken, Cumhuriyet kurumları yerle bir edilirken, devletimizin kurucusu Atatürk haksız saldırılarla yıpratılırken neredeydiniz beyler? Bütün bunları demokrasi şerbetiyle size yutturanlara karşı neden suspustunuz? Karargâhlardan her rütbeden muvazzaf subay gözaltına alınırken “Yargıya saygılıyız!” diyenler kimler? Nemrut Mustafa divanlarını bağımsız yargı diye sananlar ve yurtseverler zindanlara atılırken neredeydiniz?

Unutulmamalı ki Mustafa Kemal ve arkadaşları Nemrut Mustafaların, Ali Kemallerin, damat Feritlerin fermanlarını hiçe sayarak yurdu kurtarıp kahraman oldular. Ya boyun eğselerdi?...

Adil Hacıömeroğlu
10 Aralık 2012
Twitter.com@AdilHaciomerogl
Not: 11 Ocak 2012 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarım tümünü http://adiladalet.blogspot.co dan okuyabilirsiniz.

7 yorum:

  1. Kaleminize sağlık tüm düşündüklerimizi, hatta haykırmak istediklerimizi yazmışsınız, çelişkiler yumağı sanki herşey ters düz edilmekte , hallaç pamuğu gibi savrulmakta, ve uyuyan bir halk uyutulmakta , uyumayanlar ise derin bir acı , öfke ve huzursuzluk içinde ...Çok zor bir durum herşeyin farkında olmak ve birşey yapamamak, yalnızlık gibi çok acı veriyor...

    YanıtlaSil
  2. beyninize sağlık.
    İsmet Yıldırım

    YanıtlaSil
  3. Konuşan yetkili ağızların konuşduklarına baktığım zaman tiyatro, sahte ressamların çizdiği fotoşhop resimlere benzetiyorum.Birini tutuklarken mesai arkadaşımdır atamasını ben yaptım diyorsan, bende derimki sen istediğini yapacak gücünün olduğunumu düşünüyorsun.

    YanıtlaSil
  4. Neden bir şey yapamıyorsunuz? Bu Ülkeyi kurtaranlar da bir şey yapamayız diye otursaydı yerinde şimdi Vatan diye bir yerimiz olur muydu? Acilen önce kendi etrafınızdaki insanlardan başlayarak uyandırma görevi yapın hiç bir şey yapamıyorsanız. Hemen gidip inandığınız bir parti çatısında aktif siyaset yapmaya başlayın. Ayrışmışları birleştirme ve daha büyük güç olma yönünde ikna turlarına başlayın. Özellikle seçimlerde hiç değilse mutlak sandık görevi alıp, sahip çıkma konusunda herkes gönüllü olmalı. v.s. v.s. İstenirse yapacak çok şey bulunur ama önce gerçekten durumdan rahatsız mıyız ve bugünü kaybettik ama hiç değilse geleceği kurtarmak adına kendimizden vazgeçer miyiz buna gerçekten bir karar vermek lazım. Unutmayalım 1919 ruhu ölümü göze alıp kendi canını ortaya koyarak başarmıştı.

    YanıtlaSil
  5. -Abdülhamid'in zulmüne karşı hiç değilse bir Resneli Niyazi çıkmıştı.. Şimdi o da yok..
    -Yazılanın aksine ben silahlı kuvvetlerde bir direniş görmüyorum.. Çağırıyorlar, kuzu kuzu gidip kasapın bıçağına boyunlarını uzatıyorlar.. çağırılmayanlarda emekli iseler orduevinde briçteler, akşamlarıda 1 ufak rakı, köfte 10 Tlye....
    -Bu davadaki amaç farklı.. Reichrag yangınını bildiğiniz gibi Hitler çıkartmıştı. Sonrada bunu komunistler yaktı diye leipzig de uydurma bir mahkeme (özel yetkili ve Nazi temsilcisini de yasal olarak içeren) kurup komunistleri yargılamaya başladılar. Onlarda diğer anti-faşist kesimleri uyararak anti-faşist eylem ve cephe birliği çağrısında bulundular.. Ama sosyal demokratlar "bizim parlamenter muhalefetimiz güçlü ve yeterli, kimse ile işbirliği yapmıyoruz" dediler.. Komunistler bunun üzerine "susma, sustukça sıra sana gelecek" sloğanını söylediler. Hakikaten sıra hepsine geldi ve gerisini biliyorsunuz alman papazın acıklı tiradı..
    -Bu özel mahkemeler toplumda terör, yılgınlık ve teslimiyet yaratmak için kullanılıyor.. Suçlanan kişinin eylemi değildir önemli olan, konumudur.. Bilinçli olarak seçilmiş kişiler alınıp satranç tahtasında bir hamle daha yapılıyor.. Ne yazık ki görülüyor ki bu hamleler hep başarılı oluyor.. Neden dünya üzerindeki faşistler ve otokrat iktidar kurumlaşmak için bu Nazi taktiklerini aynı disiplinle uyguluyorlar da anti-faşlistlerde aynı aymazlığı tekrarlıyorlar? Yapılacak şey tektir..
    Anti-Faşist Eylem ve Cephe Birliği = Herşey..
    Tek yol sokak, tek yol eylem...
    sevgi ve saygılar.. Serdar Çamurlu

    YanıtlaSil
  6. Ordu siyasete karıştı diye aman bize siyasete karıştı diye bir laf gelmesin diyerek şimdiye kadar gereğini yapmayan suspus duran askerlerin,kendilerini ve halkını ezdirmesi halkını milletini arkasına almayarak sadece savunmada bulunması sanki suçluymuş gibi yalancı basının ağzına bir parmak daha bal çaldırdı.Nasıl olsa TSK rini terörist ilan ettiler o zaman konuşun Beyler,askerler; daha ne duruyorsunuz.700 Bin asker olarak konuşun hodri meydan deyin.Ya İstiklal Ya Ölüm deyin zira konuşsanızda konuşmasınızda içeri alıyorlar.Hepimiz Silivri'ye gidip orada yeni bir devlet kurarız.

    YanıtlaSil
  7. Nur Gül MEB BAŞINA KİMİN BAKAN OLDUĞU HİÇ ÖNEMLİ DEĞİL....KİM OLURSA OLSUN BU KOMİSYONUN KUKLASI KONUMUNDADIR....1949 Yılından beri, Türkiye'nin Milli Eğitim müfredatlarının "özel bir komisyon" tarafından hazırlandığını. Bu komisyonun izni ve onayı olmadan, okul kitabı ve müfredat belirlenemediğini. Bu komisyonun 8 kişiden oluşup, 4 türk, 4 abdliden oluştuğunu biliyor muydunuz ?

    Bu uygulamanın başlangıç tarihi 1949'dur.

    Günaltay Hükümetinin Milli Eğitim Bakanı Hasan Tahsin Banguoğlu, Türkiye ile Amerika arasında Eğitim Komisyonu Kurulması ile ilgili olarak “Fulbright” Anlaşmasına imza atmıştır.

    Anlaşmanın özellikle 5. maddesi çok önemlidir:

    "Komisyon 4'ü Türk, 4'ü Amerikan olmak üzere 8 üyeden kurulacaktır. Komisyonun fahri başkanı Amerika'nın Türkiye Büyükelçisi olacaktır. Komisyonda oyların eşit olması durumunda kesin kararı; Komisyon başkanı yani Amerikan Büyükelçisi verecektir."

    Bu 4 Amerikan vatandaşının Türkiye’nin değil Amerika’nın çıkarları doğrultusunda bir müfredat hazırladığı, günümüz gençliğinden belli olmaktadır.

    Bir başka örnek ise Milli Eğitim Geliştirme Komisyonuyla ilgili.

    1994 yılında eğitim hayatımıza giren Milli Eğitim Geliştirme Komisyonunun 60 personelinden 40'ı Amerikalıdır.İŞTE KISSADAN HİSSE:MİLLİ EĞİTİM,MİLLİ SAVUNMA,MİLLİ DEVLET.......YÖRÜK

    YanıtlaSil