7 Temmuz 2013 Pazar

DİKTATÖR ÇOK KORKTU, ÇOK…


            Günlerden 6 Temmuz 2013. Sıcak bir yaz günü. Mısır’da Mursi devrileli iki gün olmuş. Haçlı ortağı Ilımlı İslamcılar şaşkın ve kaygılı.
Yoğun bir günün ikindisinde Taksim’e gitmek için yola çıkıyorum. Otobüs tıklım tıklım. Yollarda kimseler yok. Bu durum, bazı yolcuların dikkatini çekiyor. Orta yaşlı bir kadın, yüksek sesle kendi kendine söyleniyor: “Hava çok sıcak olduğundan sokaklar bomboş, ama otobüs dolu. Nasıl olur bu?”
Arkamdaki genç, yanıtladı kadını: “Gezi Parkı’na gidiyoruz.” dedi gururla. Bütün otobüs kulak kesildi bu genç adama. Hemen genç bir kız: “Her yer Taksim, her yer direniş! diye bağrınca sıcaktan bunalmış olan yolcular sıkışıklığa aldırmadan gök gürültüsüyle kıza katıldılar. Ardından başka sloganlar geldi. Coşku en üst düzeydeydi.
RTE’nin evinin yakınlarından geçerken adım başı polis var. Başbakanın evi ve çevresi koruma altında. Bu ne korkudur böyle? Bu koruma gücünü görünce herkes gülümsüyor anlamlı anlamlı.
Yanımda oturan ve sürekli sosyal medyadan haberler okuyan üniversiteli bir kız, bana dönerek: “Polis, Taksim’i kapatmış.” dedi heyecanla. Birden otobüsün en arkasına ulaştı haber. Taksim’e girmek için kendi aramızda çözümler üretmeye başladık. Hemen hemen herkes tedbirsizdi. Maske, baret, gözlük gibi korunma araçları yoktu kimsede. Nasıl olsa mahkeme kararını okuyacaktı Gezi Dayanışması. Bize göre masum, AKP’li yöneticilere göre ise tehlikeliydi mahkeme kararının Gezi’de okunması.
Otobüs Taksim’e giremediğinden İnönü Stadyumunun yanında bizi indirdi. Önce Gümüşsuyu’na yöneldik. Polis barikatına takıldık. Geri dönüp Maçka Parkından yürüyerek ara sokaklardan çıkış aradık, olanaksız. Sokak başlarında bile polis barikatları. Geri dönüp Harbiye tarafına geçip arkadaşlarla buluşalım, dedik. Buna da olanak yok! Tekrar geri döndük. Yeni insanlar katıldı bize, çoğaldık.
Cihangir’in merdivenli sokaklarını kan ter içinde tırmanmaktayız. Sloganlar gökyüzünü inletmekte. Zorluklar kimseyi yıldırmıyor. Yüksek, uzun merdivenlerde nefesi kesilenlerin koluna giriliyor, adeta el üstünde taşınıyorlar. Sıraselviler’e girmek üzereyken ara sokakta gaz bulutunun içinde bulduk kendimizi. Birden polislerle burun buruna geldik. Sevgili TOMA’mız da durmakta karşımızda. Öfkesi bitmeyen bir canavar gibi zehirli suyunu kusmakta durmaksızın. Biber gazına, copa, TOMA’nın zehirli suyuna karşı tek silahımız dilimiz.  Daracık sokakların tarihi yapılarından yankılanan sesimiz gök kubbeyle kucaklaşmakta. Gaz fişekleriyle adeta oyun oynanıyor. Polisler bize atıyor; yürekli, yurtsever gençler yerde solumakta olan fişeği anında alıp gerisin geri gönderiyor.
Aramızda polisin önünden kaçan turistler de var. Onların çoğunda gaz maskesi var. Yüzlerini, gözlerini, sıkıca korumaktalar. Turistler, İstanbul’un tarihi sokaklarını biber gazı eşliğinde koşarak dolaşmaktalar. Değişik uluslardan insanlar, hep bir aradayız ve yazgımız bir: biber gazı yemek... Herkes birbirine yardımcı.
Büyük koşturmaca sonunda Tophane’ye geliyorum. Polisler burada konuşlanmış. Sivil polisler çoğunlukta. Mahalleli oldukları söylenen elleri sopalı bir grup, biber gazından kaçanları avlamakta. Özellikle ellerinde Atatürk posterli Türk bayrakları olanlar hedefte. Linçten zor kurtuluyor genç bir adam. Polisler izliyor. RTE, durmadan Atatürk posterli Türk bayraklarını hedef gösterince “evlerinde zor tuttuğu” kişilerin ipleri çözülüp sokağa salınıyor. Bağımsızlığımızın simgesi olan bayrağı, ulusumuzu kurtarıcısı Atatürk’ün posterini taşımak linç edilme nedeni olmakta. Dün sömürgecilerin yapamadıklarını, bugün işbirlikçi uşakları yapmak istemekte.
Karaköy’den Kadıköy’e giden vapurdayım. Yer, gök inlemekte: “Hükümet istifa!” diye. Deniz suskun, ay göz kırpmakta. Poyraz, biber gazının yaktığı tenleri serinletmekte. Yorgun bedenler, gecenin içinde birer devrim anıtı gibi sapasağlam durmakta. Herkes durumundan memnun. Ağlayan, yakınan, yüksünen yok! Vapurda yine yeni dostlar ediniyorum. Söyleşiyoruz kırk yıllık arkadaşlar gibi. Vapur, Kadıköy İskelesine yanaştı. Herkes indi bile. Söyleşiye öyle dalmışız ki… Birden yerimizden zıplayıp iniyoruz vapurdan.
Koskoca bir kent alanının, bir parkın halka yasaklanmasını demokratik ilkelere göre açıklanabilir mi? Seyahat özgürlüğü engelleniyor ve “muktedir” bunun demokrasi adına yapıldığını söylüyor.
AKP yöneticileri çok korkuyor, çok… Hele diktatör, daha da çok korkmakta. Uçan sinek vızıltısı bile uykularını kaçırmakta. Bu ruh durumuyla nasıl yaşanır ki? Halktan ödleri patlıyor. Ezberlerinin bozulması, onları şaşkına çeviriyor. Hele iktidardan düşme olasılığı uykularını kaçırıyor. Mısır halkının Mursi’yi alaşağı etmesi, onları kara kara düşündürmekte. Sıranın kendilerine geldiğinin farkındalar. Korkunun ecele faydası var mıdır acaba?
                                               Adil HACIÖMEROĞLU

                                               7 Temmuz 2013

3 yorum:

  1. Ne kadar sade ama içeriği dipsiz kuylar gibi derin bir yazı,anlayana.Bu anlattıklarınızı ben de çok yaşadım Taksime giderken.Korkunun ecele faydası yoktur.Akp içinde 4 ayrı gruba bölündü sözleri yandaş gazelerinin baş sayfasında.Hatırlarsanız ne dimiştikkeser döner,sap döner.az kaldı inşallah.Detaylı yazamıyorum,grupta olmuyor.güçlü kaleminize,efendi uslubunuza sağlık Adil bey dostum.Hayırlı ramazanlar.Sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. Evet,durum bu işte! İlahi adalet illa ki gerçekleşmeli.

    YanıtlaSil
  3. Dİktatörler hep korkaktırlar zaten. aksi olsaydı ya diktatör olmazlardı ya korkak.. bir insan neden diktatörlüğü seçer? kimlik gizler, komplekslerini bastırır diğer insanların üzerinde. yok adil bey.. korkunun ecele hiç faydası yok... ecel gelmiş cihane gezi parkı bahane..

    Rana Pamir

    YanıtlaSil