21 Eylül 2013 Cumartesi

ÇİÇEKLENEN MEYVE DALLARI NEREDE?


Çocukluğum meyve ağaçları arasında geçti. Baharın gelmesiyle rengârenk çiçeklenen meyve ağaçları, farklı bir coşkunun insan yüreğinde ılık ılık akmasına neden olurdu. Küçücük çocuk yüreklerimiz, top top çiçeklenen kiraz ve elma ağaçlarının güzelliği karşısında göğüs kafesine sığmazdı neredeyse. Erik, armut, vişne, dut, incir, üzüm, karayemiş, ceviz, kestane ve fındıklar... küçücük çocuk dünyama, büyük hayallerin muştucusu olurlardı. Hele çalıların, dikenlerin bedenimize verdiği acıya aldırmadan zevkle topladığımız böğürtlen, yaban mersinlerinin tadına doyum olmazdı. Kayalarda bir keçinin çevikliğiyle dolaşarak çilek toplamak ayrı bir güzellikti.
Sabahleyin uyanınca ilk işim pencereyi açmaktır. Bu, çocukluğumdan beri böyle gelmiştir. Açık pencereden dışarı bakmak, çiçeklenen ağaçları doyasıya izlemek, sabahın kokusunu ciğerlerime doldurmak doyulmaz bir zevkti. Meyve ağaçlarını tek tek gözlemler, değişiklikler varsa onları belirlerdim. Çiçeklerin meyveye dönüşmesi aşamasını kaçırmamaya dikkat ederdim. Tırnak ucu kadar küçücük bir meyvenin mucizevî bir biçimde büyümesini hayranlıkla izlerdim.
Her sabah, sanki meyve ağaçlarında büyük bir değişiklik olacakmış gibi heyecanla fırlardım yatağımdan. Dalda olgunlaşan ilk meyveyi görmek için günlerce beklerdim, ivedi ve coşkuyla. İlk olgun meyveyi gördüğümde bütün ev halkını toplardım ağacın başına. Deli gibi koştururdum sağa sola. Duymayan kimse kalmasın, herkes mevsimin ilk meyvesini görsün, diye.
İlk olgunlaşan meyveyi koparmak istemezdim dalından. Çünkü kalabalık ailede kimseye yetmezdi bu. Büyükler “İlk görenin hakkıdır bu.” deseler de benim için bir şey değişmezdi. Babam, beni rahatlatmak için “Koparmamakla iyi yaptın; ham olanlar, olgun olanı görünce hızla olgunlaşırlar.” derdi. Bu, benim için bir neden yaratırdı tek meyveyi koparmamak adına.
Önce erikler olgunlaşmaya başlar, tabi türüne göre. Erik olgunlaşır da kirazlar ondan geri kalır mı? Tabi ki kalmaz. Al kirazlar, sevdalı bir gelin gibi nazlı nazlı gösterir kendini dallar arasından. Kirazın ardından imdada dut yetişir. Kirazı fazla yiyen çocukların bağırsakları bozulur, vücut su yitirir. “Kiraz ‘Dut yetişmezse beni yiyenin boynunu sapıma döndürürüm.’ demiş.” atasözünün gerçekleştiğine onlarca kez tanıklık etmişizdir.
Armutlar türlü türlüdür. Haziranda başlayan armut toyu, sonbaharın ılıklığının yerini kışın soğuk rüzgârlarına bıraktığı günlere kadar sürer. Renk renk, irili ufaklı, türlü aromaları, eşsiz tatları sunan armutlar tanrısal bir ziyafetin eşsiz meyveleridir.
Elmalar, incirler, üzümler, karayemişler yazın diğer tatlarıdır. Yaz, doğa ananın tüm nimetlerini cömertçe sunar evlatlarına. Bu eşsiz sofrada tüm insanların ve diğer canlıların yeri vardır. Herkes, payına düşeni alır. Kimi karnını doyurmak, kimi de bal yapmak için. Kuşlar, yuvalarındaki yavruya bu meyvelerle can verir. Yere düşen yüzlerce meyve, ineklerin memelerinden süt olarak akar bakır bakraçlara.
Bir karganın sert gaga darbesiyle yere düşen incir, altta toprağı tükenmez bir azimle eşeleyen tavuğun yumurtasında can bulur. Gelincikler, sincaplar cirit atar meyve ağaçlarının dallarında. Onlar için de bir coşkudur toy mevsimi.
Bugün kentin betonlaşmış görünümünde yine çocukluğumda olduğu gibi cama koşarım sabahın seherinde. Meyve çiçeklerinin kokusunu içime doldurmak isterim. Ama nafile... Keskin bir egzoz kokusu yakar genzimi. Ararım meyve dallarında bin bir lezzete gebe rengârenk çiçekleri. Grinin donuk bakışlarındaki soğukluk yakar içimi. Olgunlaşmadan dalından düşen bir meyve gibi hüzünlenirim mevsime. Ne baharı bahar gibi, ne de yazı yaz gibi yaşarız bu beton denizinde. Bir çiçeğe, kuş cıvıltısına, arı vızıltısına özlemle geçer ömür.
Yaşamın tadı; doğanın sunduğu güzelliklerin, nimetlerin değerini anlayıp bilmekte. Griyi, yeşile egemen kılmak mıdır marifet? Yaşamak, bahar rüzgârlarının türlü kokularında yıkanan ruhları susuz bırakmak mıdır çöl ortasında?
Nerede rengârenk çiçeklenen meyve dalları? Olgunlaşan meyvelerin ziyafet sofrasında yerinde almakta mıdır cümle mahlûkat? Her sabah erkenden uyanıp pencereyi açan kaç çocuk vardır acaba bacası tüten köy evlerinde?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           21Eylül 2013

1 yorum:

  1. Doğa güzelliğinin bozulmamış görünümü içinde yaşadık çocukluğumuzu. Şimdi özlemle andığımız o güzellikler tahrip ediliyor , bozuluyor. Bu doğrultuda sayın Haciömeroğlu 'nun gözlemlerini ve anılarını bizimle paylaştığı güzel yazı bu. Teşekkürler !

    YanıtlaSil