29 Aralık 2015 Salı

HDP AYRILMAK İSTİYOR, YA SİZ?


Yıllardır söyleye söyleye dilimizde tüy bitti, ne yazık ki birçok kişiye derdimizi anlatamadık. Anlatamadığımız gibi bir de demokrasi dışı düşünmek ve ırkçılıkla suçlandık üstüne üstlük. PKK’nın asıl amacının Türkiye’den ayrılmak olduğunu ısrarla söyledik. Ama inandıramadık... Sonunda HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, açıkça Kürdistan’ı kuracaklarını söyledi.
Demirtaş, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü genel kurulunda bir konuşma yaptı 26 Aralık 2015 günü. Demirtaş: “Artık gelecek yüzyılda Kürdistan olacak! Özerk bölgeleri de olacak, belki devleti de olacak. Kürt halkı burada nasıl yaşamak istiyorsa önce Kürt halkı karar verir.”  demekte. Herkesin anlayacağı bir dille Türkiye’nin bölünerek Kürdistan’ın kurulacağını söylemekte.
“Bu direniş zaferle sonuçlanacak, herkes halkın iradesine saygı duyacak. Diktatörlük mü, tek adam mı, özyönetim mi? Bunun kararını biz verdik. Batı da buna katılmalı ve bunun kararını vermeli.” diyerek sürdürmekte sözlerini Demirtaş.
Zaferle sonuçlanacak olan ne? PKK’nın hendek savaşları... Zaferle anlatılmak istenen ne? Özyönetim... Yani ayrılığın ilk önemli adımı. Demirtaş, her zaman yaptığı gibi saptırılmış seçeneklerle halkı uyutmaya çalışmakta aklınca. Verdiği seçenekler: Diktatörlük (Tek adam) ya da özyönetim... Oysa özyönetimin karşıtı, ulus/üniter devlet... Bu saptırıcı seçeneklerden de anlaşılacağı üzere Demirtaş’ın, dolayısıyla HDP’nin gündeminde ulus devleti savunmak yok! Varsa yoksa ayrılık, bölücülük...
Batı’nın karar vermesi gereken ne? Türkiye’nin bölünmesine destek vermek ve Kürdistan’ın bağımsızlığını tanımak. Şimdi daha iyi anlaşıldı mı Selahattin Demirtaş’ın ABD, Rusya ve bazı Avrupa ülkelerini ziyaret etmesinin nedeni? Hazret, devlet kuracak destek turuna çıkmış. Kürdistan’ın kurulması demek, Ortadoğu’nun daha çok kan gölüne dönmesi demek. Kısacası emperyalist planların gerçekleşmesidir bu.
Şimdi merak ettiğimiz şu: PKK’nın isteklerini, etnik bir grubun masum kültürel istekleri olarak gören ve buna kananlar, hala gerçeği görmediniz mi? Türkiye’deki etnik bölücü kalkışmanın, terörün asıl amacının İkinci İsrail’i kurmak olduğunu ne zaman anlayacaksınız ey aymazlık denizinde yüzen şaşkın balıklar? HDP, Türkiye’den ayrılmak istiyor ya siz HDP parlatıcıları?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           28 Aralık 2015

27 Aralık 2015 Pazar

DEDEYLE KUNDAKTAKİ TORUNU ÖLDÜRÜLÜRKEN TARAFSIZSIN, ÖYLE Mİ KEMAL BEY?


PKK,   hendek kazıp koca kentlerde ulaşımı engelliyor. Hendeklere bomba düzenekleri kurarak halkın can ve mal güvenliğini tehlikeye atmakta. Bu yüzden elektrik, su kesintileri olmakta çoğu zaman.  
Hendekler ve bombalar yüzünden çöpler toplanamıyor, itfaiye yangınlara zamanında yetişemiyor, cankurtaranlar hastalara ulaşamıyor. Halk, adeta açık cezaevlerinde ilkel koşullarda yaşamaya mahkum edilmekte bu yüzden.
Güvenlik güçleri, hendekleri kapatarak bomba düzeneklerini yok etmek için sokağa çıkma yasağı uygulayarak bölücü teröristleri etkisiz duruma getirmek için operasyonlar düzenlemekte.
Şimdi akla şu soru gelecek: Bu hendekleri PKK, kazma-kürekle mi kazıyor? Hendekleri PKK, HDP’li belediyelerin iş makineleriyle kazmakta. Bundan da anlaşılacağı üzere PKK-HDP her işte olduğu gibi hendek işinde de kol kola.
Dünyanın en pis savaşlarında bile okul, hastane ve ibadethanelere dokunulmaz. Buralar bombalanmaz. Buralara sığınanlara kurşun atılmaz. Ama ne yazık ki PKK, savaşlarda en insancıl olan bu kurala uymamakta. Hasta taşıyan cankurtaranlara ateş etmekte. Can çekişen hastalar, bu yüzden hastanelere ulaşamadan can vermekte.
Yangını söndürmeye giden itfaiye araçlarına saldırmakta PKK. Okullara bomba atılmakta. Anaokulları yakılmakta. Sağlık kuruluşlarındaki bilgisayarlar çalındığından hastalar izlenememekte. Bu yüzden otama süreçleri kesintiye uğramakta.
Camiler ateşe verilmekte bölücü örgütçe. Özellikle tarihsel değerdeki yapılar, ibadethaneler hedef alınmakta. Neden mi? Uyduruk bir tarih yazmak için binlerce yıllık insanlık kalıtları kül edilerek yok edilmekte.
Şırnak’ta kültür merkezini yakıyor PKK. Hitler’le kitap yakma yarışı yapmakta bölücü örgüt. Ama ne yazık ki terörist sever kimi sahte aydınlar bunu görmezden gelmekteler.
Dünyanın en pis savaşlarında bile elinde silah olmayanlar kurşunlanmaz. PKK, yaşamı zindana çevirdiği kentleri terk etmek isteyen halka; yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk ve hamile demeden saldırmakta. Üstelik Kürt halkını kurşunlayarak Kürtlerin haklarını savunduğunu söylemekte bölücü terör örgütü sözcüleri. Ne garip değil mi?
PKK, dükkânların kepenklerini açtırmıyor. Halkın en temel gereksinmelerini sağlamasını engellemekte. İnsanlara aç susuz bir yaşamı dayatmakta.
PKK’nın estirdiği terör yüzünden yüzlerce yıldır aynı topraklarda yaşayan Kürtler, evlerinden göç etmekte. Nereye mi? Türk güvenlik güçlerinin egemen olduğu batı illerine. Yani Kürtler, kendi güvenliklerini sağlamak için Türk kardeşlerine sığınmaktalar, tıpkı Irak ve Suriye’den gelenler gibi.
PKK’nın büyük bir Vandallığa, baskıya, ilkelliğe, saldırganlığa, halk düşmanlığına imza attığı bir çatışmada YCHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu: “Bu çatışmada tarafsızız.” demekte. Yani zalimin, mazlumu yok ettiği bir ortamda tarafsızmış Kemal Bey. Dedeyle kundaktaki torunu PKK kurşunlarıyla can verirken siz tarafsızsınız öyle mi Kemal Bey? Bu ne demektir? Mazlumun yok edilmesine göz yummak demektir. Anlaşılacağı üzere Zalime çaktırmadan destek vermektir bu. Tabi, anlayana...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Aralık 2015




15 Aralık 2015 Salı

İLLERİN ADI MI DEĞİŞTİ?


Türkiye’de futbol, TFF tarafından örgütlenir, yönetilir. Her kademedeki ligler, yine TFF’ce düzenlenir. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) her ne kadar özerk olsa da Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, TBMM’ce çıkarılan yasalara uymak zorunda.
Spor Toto 2. Lig Beyaz Grup’ta “Amed Sportif Faaliyetler” diye bir takım var. “Amed” bir şirketin mi ya da futbol takımını destekleyici bir firmanın kısaltılmış adı mı acaba? Belli değil... Bir ilimizin ya da yerleşim biriminin adı değişti de biz bilmiyoruz yoksa?
“Amed”, PKK’lıların Diyarbakır’a verdikleri ad....
Gelelim Spor Toto 3. Lig 2. Gruba... Bu grupta Diyarbekirspor A.Ş. var. Bakırın diyarı ne zamandan beri Bekir’in diyarı oldu? İller yasasında değişiklik oldu da kamuoyunun haberi mi yok?
Gerçi başbakancılık oynayan düğün, cenaze demeden her yerde gülen ergen; kurban bayramının birinci günü, her zamanki gülümsemesiyle ve ergence konuşmasıyla Diyarbakır’a “Diyarbekir” diyordu, bayram namazı çıkışı konuşmasında. Anlaşılacağı üzere devleti teslim ettiğimiz kişi, yönettiği illerin adını bilmiyor daha... Kendisine işgal ettiği orunu bırakıp Diyarbekirspor A.Ş.’ye başkan olmasını öneririm. Bu, ülkemiz için daha hayırlı olur.
Spor Toto 3. Lig 3. Grup’ta ise Dersimspor bulunmakta... Eee, memlekette kendini “Dersimli Kemal’im!” diye tanıtan parti genel başkanı olur da futbol takımı olmaz mı? Davutoğlu’na kulüp başkanlığı önerince onunla laf yarışına çıkan Kılıçdaroğlu üzülür. Tabi, “Dersimli Kemal” için de en iyi görev Dersimspor başkanlığı...
Türkiye’de balık baştan kokuyor, hem de iktidarıyla ve muhalefetiyle... TFF, yönetimi de siyasal modaya uymakta. Moda, bölücülüğe hoş görünmek nedense... TFF, futbolu yönetemeyince siyasete soyundu sanırım. Ne de olsa koltuk sevdası... Bakalım, TFF’nin yasadışı bu uygulamasına ses çıkaracak Cumhuriyet Savcısı var mı Türkiye’de?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           15 Aralık 2015




12 Aralık 2015 Cumartesi

İKTİDAR VE MUHALEFETİN PUTİN DÜŞMANLIĞI


8 Aralık 2015 Salı günü RTE, muhtarları toplamış konuşuyor. Parti grup toplantılarına alışmış Erdoğan, bu gereksinimini muhtarlarla gidermekte. Neredeyse gündemdeki tüm konulara değindi. Son yıllarda konuşmaların olmaz”sa olmazı Suriye. Her zaman olduğu gibi Suriye konusuna geniş yer ayırmakta. Tabi, konu Suriye olunca Putin’e dokundurmadan geçemiyor RTE.
“Suriye ve Rusya vatandaşı olan kişiler petrolü (IŞİD petrolünü) alıyor, hem rejime satıyor hem de dünyaya satıyorlar. Bu örgütle ciddi bir mücadele ortaya koyamayanların, aynı bahaneyle Suriye’de askeri varlık gösterme konusunda çok hızlı ve cevval olduklarını görüyoruz. Bunlar, ev sahibini bastıran yavuz hırsız.” demekte RTE.    
Son günlerin moda konusu IŞİD petrolü... Açıkçası petrol kaçakçılığı... Putin, delillerle RTE’nin üstüne gelmekte. RTE de petrol kaçakçılığını biz değil, Rus vatandaşları yapıyor demeye getiriyor. Ama düşük profilde... Amacı, petrol kaçakçılığı konusundaki sıkışmışlığını en azından iç siyaset alanında biraz hafifletmek.
Aynı gün AKP grup toplantısında Davutoğlu: “Putin’i de buradan empatiye davet ediyorum. Bu olay, Rusya’nın doğrudan sınırı olmayan bir yerde, Türkiye-Suriye sınırında, Türkiye’nin yakın akraba ve dostları olan Türkmenlere, Araplara, Kürtlere dönük olarak yürütülen bir hava bombardımanı esnasında sınırımız ihlal edilerek yaşandı. Şöyle bir şeyi düşünsün Rus liderler, eğer biz Ukrayna Devleti’nin çağrısına uyarak aynen Rusya’nın iddia ettiği gibi Suriye Devleti’nin çağrısına uyması gibi, gidip Doğu Ukrayna’da Rusya’yla akrabalık bağları olan yerleri Rusya hava sahasını da ihlal ederek bombalasaydık acaba Putin ne düşünürdü, ne yapardı?”diye Rusya’ya yüklenmekte. Aradan bunca zaman geçmesine karşın, AKP hükümeti uçak düşürme konusundaki haklılığını(!) kanıtlamanın peşinde. Ancak verdiği örnek çocukça... Bu kadar sığ bir değerlendirme yapan birine koskocaman Türkiye’yi emanet etmek faciadır. Davutoğlu, yönettiği ülkenin tarihsel, stratejik değerinin farkında değil.
Gelelim muhalefete...
Kılıçdaroğlu, aynı gün parti grup toplantısında: “Rus uçaklarının zaman zaman sınırımızı ihlal ettiğini de biliyoruz. Ruslara angajman kurallarına uyulması gerektiği konusunda uyarı yapıldı, kurallara uyulmadı ve Rus uçağı düşürüldü.” demekte. Kemal Bey, Rus uçağının düşürülmesini kendince haklı bulmakta ve hukuksal bir temele oturtmaya çalışmakta. Bunu uyumlu muhalefet yapma adına mı, yoksa Atlantik’e şirin görünmek için mi yapmakta?
Kılıçdaroğlu: “Bizim görüşümüz net. Hiçbir ülkenin sınırının ihlal edilmesi kabul edilemez. Biz görüşümüzü dile getirdik.” diyerek sözlerini sürdürmekte. Sanki Türkiye’nin sınırlarını, hava sahasını ilk kez ihlal eden Rus uçağı. AKP hükümetine desteği sürdürüyor Kemal Bey Rus uçağının düşürülmesi konusunda. Bu açık destek belli olmasın diye konuşmanın devamında çelişkili sözcükler, araya sıkıştırılmış AKP eleştirisi görüntüsü veren tümceler de var.
Peki, Bahçeli ne konuştu MHP grup toplantısında 8 Aralık’ta?
“Rus yetkililerden gerilimi artırmaya yönelik açıklamalar gelmektedir. Putin ve adamlarının dili sivri ve zehirlidir.” diyerek AKP’nin Rusya karşıtı kışkırtmalarına yüksek perdeden katılmakta Bahçeli.
“Rusya Savunma Bakanlığı, IŞİD militanlarının gelir kaynağını açıklamıştır. Erdoğan ve ailesinin petrol ticaretiyle ilişkili olduğu iddia edilmiştir. Türkiye topraklarında IŞİD ve Nusra saflarına katılım olduğu Rusya tarafından söylenmiştir. IŞİD petrolünün İskenderun’a geldiği Rusya’nın tezidir. ABD ise bu iddiaları reddetmiş, Türkiye’nin yanında durmuştur.” diye sözlerini sürdürmekte Devlet Bey.
Ey Bahçeli! ABD, Türkiye’nin mi, yoksa RTE’nin mi yanında yer almıştır? Petrol kaçakçılığı konusunda zaman zaman ABD’li yetkililerin yarım ağız suçlamalarını işitmedin mi? Bu konuyu ABD’nin AKP’ye karşı bir tehdit unsuru olarak kullandığının farkında değil misin? IŞİD petrolünün satılması, yalnızca Ruslarca değil, birçok devlet ve uluslar arası kurulu tarafından dile getirilmiştir. Sen, nerede yaşıyorsun, bunlardan haberin yok mu?
Bahçeli, RTE’nin her sıkıştığı zaman yaptığı gibi yine göğsünü siper etmekte Erdoğan’a. Onu korumak adına gerçekleri görmezden gelmekte. Kafa soğuk savaş kafası.  Amerika’nın oluşturduğu klasik Rus düşmanlığı... Devlet Bey’in biraz tarih, biraz da uluslararası ilişkiler bilgisine gereksinimi var.
Tarih, 8 Aralık 2015... Bir gün içinde ardı ardına yapılan dört konuşma... Dört lider... Dördü de Atlantik’in yanında saf tutmak adına Putin düşmanlığı yapmakta. Dördü de aslında aynı şeyleri savunmaktalar... Dördü de “Yok birbirimizden farkımız, biz Atlantikçiyiz!” diye bağırmaktalar. Tabi, duyup anlayana....
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               11 Aralık 1015




11 Aralık 2015 Cuma

ORTADOĞU’YU ATATÜRK KURTARIR


Irak’ta Şii din adamı İyad Cemaleddin, El Arabiya’da “Gündem” adlı programda ilginç açıklamalarda bulundu. Şii din adamı, öncelikle şeriat rejimine karşı olduğunu ve laiklikten yana olduğunu belirtti.
“Irak’ın yeniden birliğini sağlayabilmek için yasayı zorla uygulayabilecek bir Iraklı Atatürk lazım.” Diyerek ulus devletin ancak Atatürk gibi düşünerek oluşabileceğini vurgulamakta İyad Cemaleddin. Irak’ta ulus devletin yıkılması, yerini kan ve gözyaşına bıraktı. Etnik kökenlerine ve inançlarına göre parçalanan halk, kırıma uğramakta emperyalist kışkırtmalarla.
Şii din adamı, “Irak’ı bir arada tutmanın yolunun laiklik olduğunu” belirtmekte. Laikliğin ulus devletin oluşmasındaki öneminin altını çizmekte bu sözlerle. Bu konuda da Atatürk’ün örnek alınması gerektiğini söylemekte.
Atatürk, yalnızca Türkiye’nin değil, tüm İslam coğrafyasını aydınlatacak bir çağdaşlaşma ışığıdır. Türkiye kurulurken yurttaşların farklılıkları üzerinde değil, yurttaşların ortaklıkları üzerinde kuruldu. Farklı etnik kökenden ve değişik inançlardan gelen Türkiye halkının ortak noktalarından ulus devlet paydası oluşturuldu. Bu üst kimlik, tüm halkı kucakladı.
Emperyalizm, alt kimlikleri kışkırtıcı bir biçimde ortaya çıkararak ulus devletleri parçalamakta. Bunu da küreselcilik adına yapmakta. İşte, ulusalcılığın ortaya çıkışı da emperyalizmin küreselciliğine karşıdır. Parçalanan, kırıma uğrayan uluslar; ulusal birliklerini savunmak için ulus devletlerini yeniden Atatürk ışığında oluşturmak peşindeler. Bunun da sihirli anahtarı laikliktir.
Arap dünyasında, BAAS’çılığın ortaya çıkmasıyla Atatürk’e yöneliş başlamıştı. Ne yazık ki o dönemde Türkiye’de ABD bağımlısı Menderes iktidardaydı. Atatürk’ün ülkesi, kurucu liderine karşı olan bir yönelişi Atlantik’in çıkarlarına feda etti.
Bugün mü?
Günümüzde de durum farklı değil 1950’li yıllardan. Atlantik rüzgârına kapılan hem iktidar hem de muhalefet, Arap dünyasının Atatürk’ü keşfetme eğiliminin önünde set oluşturmakta.
Şii din adamının Atatürk’ün laiklik ilkesiyle ulus oluşturma ilkesini benimsemesi çok güzel ve anlamlı. Birazcık kafası çalışan ve içinde azıcık ulus sevgisi olan kişi, Atatürk’ün İslam dünyası için ne kadar önemli bir lider olduğunu kolayca anlar. Dinci değil, dindar olanlar ise laikliğin aslında İslam’ı din tacirlerinden koruduğunu bilerek çağdaşlaşma yolunda Atatürk’ün peşi sıra gider.
Not: Konuyla ilgili daha önce yazdığım MISIR, ATATÜRK’Ü ARIYOR http://adiladalet.blogspot.com.tr/2013/07/misir-ataturku-ariyor.html yazsını da okumakta yarar görmekteyim.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               10 Aralık 2015

8 Aralık 2015 Salı

YCHP’DE HER ŞEY VAR, KEMALİST YOK!


YCHP’de bir genel başkan, bir genel sekreter, on dörtte genel başkan yardımcısı var halihazırda. Bu on altı kişi, partinin merkez yönetim kurulunu oluşturmakta... Kısacası, partinin beyni bu kişiler... Partinin geleceğini, politikalarını bu kurul belirlemekte...
YCHP’nin MYK’sında...
Atatürk’e “kefere” diyen var mı? Var... Hem de kadın kontenjanından girdi parti meclisine.
HDP, baraj aşsın diye iyi niyet(!) gösteren açıklamalar yapanlar var mı? Hem de çok...
“HDP’ye oy verdim.” diyenler var mıydı? Olmaz mı?
 7 Haziran’da, HDP’ye oy oy verdiğini söyleyen yönetici oldu mu? Hem de birden çok... Oy verdiğini söylemeyenler de vardır.
Neoliberal düzenin savunucuları bulunmakta mı? Hem de başköşedeler...
Tarikatları, sivil toplum örgütü olarak görenler var? Onlar da var ne yazık ki...
Cemaat’e demokrasi(!) adına kol kanat gerenler oldu mu? Olmaz mı hiç...
TR 705 kodlu CİA’nın yan kuruluşunu haber elamanı (Biz buna ajan demekteyiz.) var mı? Hem de vazgeçilmez kişisi partinin...
Tek parti dönemini (Ki bu dönem, Atatürk dönemidir.) eleştirenler var mı? Bu konuda genel başkandan başlayarak neredeyse tüm yöneticiler arasında bir yarış yapılmakta...
Sosyal demokrat (Sosyal demokrasi, emperyalizmin sol ayağıdır.) olanlar var mı? Tüm yöneticiler...
Avrupa yerel yönetimler özerklik şartı kabul edeceğini söyleyen var mı? Başta Kılıçdaroğlu... Hem de Kurultayda, tüm delegelerin huzurunda bu isteğini dile getirdi Dersimli Kemal. Peki, karşı çıkan yönetici oldu mu? Nerde...
Anayasanın ilk dört maddesi dâhil, anayasa değişikliğini AKP ile yapmak isteyen kim? Partinin genel sekreteri...
Çalıştığı gazetenin genel yayın yönetmeniyken AKP ve patronunun isteğiyle AKP muhalifi, Cumhuriyet savunucusu yazarları kovan gazeteci var mı? Olmaz mı? Hem de değişmez kişi...
Güneydoğu’da hendekleri kimin kazdığını bilmeyen Antarktika’da yaşayan biri var mı? Var tabi ki... Hem de genel başkan koltuğunda... Üstelik hendek kazan, asker ve polisimizi şehit edenlere “Arkadaşlar!” diye seslenmekte...
İşin özetine gelirsek...
YCHP yönetiminde her şey var bir tek “Ben Kemalistim” diyen yok. Ne garip değil mi?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               7 Haziran 2015




2 Aralık 2015 Çarşamba

TAHİR ELÇİ’Yİ KİM ÖLDÜRDÜ?


Tahir Elçi... Diyarbakır Barosu Başkanı... Son yılların etkin kişilerinden biri... Terörün kol gezdiği topraklarda kendince çözümler arayan sorumluluk sahibi yurttaş... Medyatik bir hukukçu... Söyledikleri çoğu zaman birçok kişiyi rahatsız eden bir avukat... Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilen bir yürek...
28 Kasım 2015’te Diyarbakır’da bir tarihsel yapıtı savunurken yaşamdan koparıldı. Onca insanın arasında tek kurşunla toprağa düştü. Herkes kendince bir şeyler söyledi. PKK ve bağdaşıkları, devleti; AKP hükümeti, PKK’yı suçladı Elçi’nin öldürülmesiyle ilgili olarak.
Elçi’nin vurulmasının üzerinden beş gün geçti. Daha olay yeri incelemesi doğru düzgün yapılmadı (Adalet Bakanı yaptık dese de...). Bu ne demek oluyor? Olay yerindeki kanıtlar sıcağı sıcağına toplanamadı. Neden mi? Savcılar, polisler olay yerine gittiğinde PKK’lı teröristler yaylım ateş açmaktalar. “Niye?” diye sormayın sakın! “Niye?”si yok bu işin... PKK’nın yaptığı iş, delil karartma... Elçi’yi vuran mermi çekirdeği bulunursa cinayeti işleyen belli olur. Delil karatmak isteyenler, katilin bulunmasını engellemeye çalışmaktalar. Bu çok açık...
Tahir Elçi’yi vuran silah kimin elinde olursa olsun suçlular PKK ve AKP... Neden mi? AKP, açılım politikasıyla dağdaki eşkıyayı kentlere yerleştirmiş. Birçok kent, PKK’nın kontrolüne girmiş. Bölücü teröristler, Koskoca Diyarbakır’da caddelerde, alanlarda elde silah rahatça dolaşmaktalar. İstedikleri an, saldırlar yapabilmekteler. Dört Ayaklı Minare çevresini adeta kuşatmış durumdalar.
Tahir Elçi’ye sıkılan kurşun, Türkiye’nin birliğin vurdu. Delilleri karartanlar ve delilleri toplayamayanlar... İşte, Elçi’yi vuran bu aymazlık... Şimdi, yetmemiş gibi kalkmışlar, yeniden açılım masallarıyla koca bir ulusu uyutmaya çalışmaktalar. Neden mi? Yeni cinayetlerin işlenmesi için...
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Aralık 2015

1 Aralık 2015 Salı

BAŞ DÜŞMAN KİM?


Türkiye’de siyasal alanda büyük bir karmaşa yaşanmakta. Popülist politikacılık yapma eğilimi ve geçerliliği, gerçekçiliği yok etmekte. Bu nedenle Türkiye’nin ağırlaşan ve çözümü güçleşen sorunları konusunda nesnel, gerçekçi, çözümleyici bakışlar da çok az nedense. Bu konuda en acı verici olanı da başta ABD olmak üzere AB ve birtakım dış güçlerin Türkiye’ye yol gösterir olmalarıdır. Gerek siyasetçilerin gerekse sözde aydınların bu yol göstericilerin(!) peşine takılmaları ilginç. Oysa yol göstericilik rolüne soyunanların ülkemizdeki sorunların ortaya çıkmasında kaynaklık ettikleri de önemli bir gerçektir.
Konuyu daha iyi anlamak için tarihimizden ders almalıyız.
Türkiye’yi parçalamak isteyen itilaf devletleri: İngiltere, Fransa ve İtalya idi. Yunanistan ve Ermenistan ise bu emperyalist güçlerin piyonlarıydı. Türkiye’yi işgal ve parçalama planlarının asıl sahibi İngiltere idi. Atatürk, düşmanı teke indirme, hedefi daraltma ve Türkiye’nin müttefiklerini çoğaltma politikasını esas aldı. Basit bir deyişle İngiltere’yi baş düşman olarak belirledi Ankara. Bir de Türkiye’yi, İngilizlerin desteği ve kışkırtmasıyla işgale yeltenen Yunanistan’la savaşımı ön plana aldı. Öncelikle Sovyetler Birliği ile müttefik oldu. Bu yolla hem doğu sınırını hem de Karadeniz’in güvenliğini garanti altına aldı.
Rusya ile dayanışma içindeki Türkiye, Doğu’daki Ermeni sorununu Karabekir Paşa’nın gayretleriyle çözüme bağlandı. Ermenistan’la 3 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşması’yla Doğu’da bir dayanak noktası oldu. Bu antlaşma BMM hükümetinin ilk uluslararası anlaşması nedeniyle önemli bir siyasal başarıdır. Bu dayanak sayesindedir ki Batı’daki Yunan işgali sona erdirildi.
Mondros Mütarekesi’nden sonra itilaf devletleri ve onlarla işbirliği yapanlar, Türkiye’yi parçalamak için kolları sıvadılar. Fransızlar güney illerimizi işgale yeltendiler. Yöre halkı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının desteğiyle Fransızları kovdu.  Ardından Fransa ile 20 Ekim 1921’de Ankara Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla bugünkü Suriye sınırımız (Hatay bölümü hariç) belirlenmiş oldu. Bu yolla da Fransa düşman cephesinden çıkarılarak dostluk ilişkilerinin geliştiği bir ülke olmuştur. Ankara Anlaşması ile itilaf devletlerinden biri, Ankara hükümetini resmen tanımış oldu. Bu da hukuksal anlamda büyük bir başarıdır.
Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı hazırlıklarını yürüttüğü Şişli’deki evi İtalyan elçiliğinin karşısındaydı. Buradaki amaç, İngiltere’den kazık yiyen İtalya’yı Türkiye’nin yanına çekmekti. Böylece düşman cephesini daraltıp güçsüzleştirmekti. Kurtuluş Savaşı sırasında bu taktiğin işe yaradığını görmekteyiz.
Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye, asıl savaşı Yunanistan’a karşı verdi. Dolayısıyla İngiltere ile savaştı. Doğru strateji, doğru taktikler, doğru öngörüler, doğru siyaset başarıyı getirdi. Hayaller peşinde koşulmadı. Gerçekçi olmak temel ilkeydi. Olanaksız olanın değil, gerçekleşebilecek hedeflerin peşinden gidildi.
Günümüze gelince...
Neredeyse yetmiş yıldır Türkiye’nin başına çorap ören ABD emperyalizmidir. Türkiye’deki çatışmaların, yoksulluğun, yolsuzluğun, gericileşmenin, Cumhuriyet’in ortadan kaldırılmasının arkasında hep ABD var. Türkiye’deki hiçbir siyasal bunalım, Amerika olmadan açıklanamaz. Bu nedenle Türkiye’nin kurtuluşu, ABD emperyalizminin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Türkiye, bölücü tehlikeyi önlemek, ülke bütünlüğünü korumak için ABD’nin kurduğu sistemden çıkmalı. ABD ile kol kola yürüyerek Türkiye hiçbir sorununu çözemez. Çünkü sorunları yaratan ABD’dir. Sorunları yaratandan sorunları çözmesini beklemek saflıktır.
O zaman ne yapmalı?
Dün Türkiye’nin baş düşmanı nasıl İngiltere (Türkiye’ye silah çeken Yunanistan) ise bugün de ülkemizin baş düşmanı ABD’dir. ABD’nin silahlı gücü PKK da bu bağlamda düşünülmeli. Çünkü ABD, PKK aracılığıyla Türkiye’ye silah çekmekte ve ülke bütünlüğünü tehlikeye düşürmekte. Bu nedenle düşmanları çoğaltmamalı, hedefi daraltmalı. Bunu yaparken de dostları, müttefikleri çoğaltmalı.
Müttefik konusu, çoğu zaman karıştırılır bazı dostlarca. Müttefik ilişkisi esnektir. Zaman zaman ittifaklar gevşer, bozulmaya yüz tutar. Ustalık, ittifakı hedefe varıncaya kadar sağlam tutmakta. Birisiyle ittifak kurduğunuzda onunla tamamen aynı görüşleri paylaşarak bir olmuyorsunuz. Bir hedef için geçici birliktir ittifak. Bu konuda örnek alınacak kişi de Atatürk’tür.
Son yıllarda solun önemli bir kısmı, emperyalizme göre konumlanma düşüncesinden vazgeçmiş durumdalar. Emperyalizmi gündeminden çıkaran kimi sol gruplar, emperyalizmin güdümündeki PKK ile ittifak kurabiliyorlar. Bu durum, sol ideolojiyi inkârdır. Öncelikle yapılacak iş, Türkiye’nin ve Ortadoğu halklarının baş düşmanının kim olduğunun belirlenmesidir. Baş düşman doğru belirlenirse kurtuluş da yakınlaşır ve zorunluluk durumuna gelir. Yurtsever olmanın da solcu olmanın da gereği budur.

Not: 1 Aralık 2015 tarihli Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Kasım 2015
                                              


29 Kasım 2015 Pazar

BOP’ÇULAR, PERİNÇEK’İ KARALIYOR


Son aylarda özelikle BOP denetimindeki Cemaat ve PKK tetikçileri bir kampanya başlattılar.
Neymiş efendim, Doğu Perinçek ve Vatan Partisi AKP ile işbirliği yapıyormuş. Bu densizliğin, çamur atmanın, yalan bilgiler yaymanın bir amacı olsa gerek. Bunun amacı, BOP’a ve ABD emperyalizmine karşı en amansız mücadeleyi veren Vatan Partisi’ni ve onun genel başkanını karalayıp gözden düşürmek...
Cemaat ve PKK’nın başlattığı Doğu Perinçek’i karalama kampanyasına ne yazık ki zaman zaman CHP ve MHP’yi savunan bazılarının katılması üzücü. Yaptıkları yanlışla Cemaat ve PKK’ya, dolayısıyla da hizmet ettiklerinin farkında değiller. Emperyalizme hizmet edene işbirlikçi denir. Halk ise bu tür kişileri direk olarak uşaklık etmekle tanımlar.
Peki, neden Perinçek, neden Vatan Partisi?
Cemaat ve PKK ile yıllardır en amansız mücadeleyi sürdüren Doğu Bey ve Vatan Partisi de ondan. BOP’a ilk bayrak açanlar da Vatan Partililer... ABD emperyalizmine karşı durup Ortadoğu’da tüm halkların birliğini savunanlar Vatanlılar...
Yüz yıllık soykırım yalanlarını AİHM’de boşa çıkaran Doğu Perinçek... Tabi ki emperyalizm boş durmayacak, yalanlar üreterek karalama kampanyaları başlatacak...
AKP döneminde, Ege’de Yunanistan’a verilen on altı ada ve yüz elli iki kayalığı gündeme getiren Vatan Partisi. Hem de anlı şanlı partiler kış uykusuna yatmışken...
Türkiye’de yaşayan her namuslu yurttaş bilir ki AKP’nin on üç yıllık iktidarına karşı en amansız savaşımı Vatan Partililer verdi. Bunun karşılığında da aylarca hapislerde yattılar. Şu anda da bu savaşım sürmekte...
28 Kasım 2015 tarihli Hürriyet gazetesinde Ahmet Hakan köşesinde Doğu Perinçek’i, RTE’yi savunmakla suçlamış.
Yazının başlığı: “Yiğit Bulut sandım, Doğu Perinçek çıktı...
Hakan: “Bir açıklama gördüm.
Şöyle deniliyordu:
‘Rus uçağı, Tayyip Erdoğan’a zarar vermek için düşürüldü.’
*
‘Bunu kesin Yiğit Bulut demiştir’ dedim.
Meğer Doğu Perinçek demiş.
*
Hakkını helal et Yiğit kardeş.” diye yazmış.
Öncelikle Doğu Perinçek’in bu sözü nerede söylediği yok! Alıntının kaynağı belirtilmeli yazıda. Bir tümce yazının bütünlüğü içinde anlam kazanır. Hani çok verilen bir örnek vardır. “Abdestsiz namaza yaklaşmayınız.” yerine, “abdestsiz “ sözcüğünü atarsınız “Namaza yaklaşmayınız.” dersiniz, tümcenin anlamı ters yüz olur. Ahmet Hakan’ın da yaptığı bu...
Hakan’ın yazısını tümüyle aldım buraya. Hem de biçimini değiştirmeden... Yazının düzeni çalakalem... Köşe yazısı olacak nitelikte değil... ne yazık ki son yıllarda yazarların yerini köşe yazıcıları alınca böyle biçimsel ve düşünsel ucubeler ortaya çıkmakta...
Bak Ahmet! Seni daha önce de eleştirdim yazım kuralları konusunda... Sanırım bir defa da anlamıyorsun, bir daha yazıyorum.  “Deniliyordu” denmez güzel Türkçemizde, “deniyordu” denir. “de-“ eylemini edilgen yapan ve aynı anlamı veren iki ek aynı anda kullanılmaz. Bu ekler “-( )n ve -( )l” dir.
Bak Ahmet, iyi dinle beni! Yirmi sekiz sözcükten oluşan bir yazı yazmışsın, dört tanesi “de-“ eylemi. Orta bir öğrencisi böyle kompozisyon yazsa öğretmeninden bir alır. Biraz oku sözcük dağarcığını geliştiriver.
Gelelim asıl konumuza...
Patronun RTE ile kavga edince dönüverdin velinimetinin yanına... Bu arada Cemaat sesi olmak için yarıştasın tüm ezikliğinle... Sen yurtseverliğin ne demek olduğunu bilir misin? Bak, hemen söyleyeyim sana... Yurtseverlik çek defteri falan değil. Sen jöleliyle uslu uslu oynayıver köşende, boyundan büyük işlere karışma! Tarafsız bölgende, Cumhuriyet’le kavga edenler arasında tarafsızlığını koru! Perinçek’le uğraşmak için kırk fırın ekmek yemen gerek, diyeceğim, amma yesen de fark etmez. Yurtseverlik, sana bol gelir.
Unutma Ahmet, köşe yazıcılığından ve ekranlardan keseni dolduruyorsan bu RTE sayesindedir. On üç yıllık AKP döneminde Allah sana yürü ya kulum, dedi. Nedendir acaba?
Perinçek ve arkadaşlarına gelince... Onların kimseye tek kuruşluk borçları yok!   Vatanseverliklerinin; AKP Cemaat, BOP’la mücadelelerinin bedelini zindanlarda yatarak ödediler. Bugün de mücadele sürmekte. Bak Ahmet, bu kese doldurmak için sağa sola selam çakmaya benzemez.
Not: Daha önce Ahmet Hakan’la ilgili yazdığım aşağıdaki yazıların okunmasında yarar görmekteyim.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               28 Kasım 2015

25 Kasım 2015 Çarşamba

PETROL KAÇAKÇILIĞI VE IŞİD DESTEKÇİLİĞİ


G20 toplantısının son günü... Kapanış oturumunda konuşma sırası Rusya Devlet Başkanı Putin’de...
Putin’den önce konuşan batılı ülke temsilcilerinin konuşmalarında ana konu, IŞİD... Paris katliamının dumanları tütmekte. Bu nedenle IŞİD, G20’nin gündemine oturuyor. Putin zirveden sonra Rus Sputnik Haber Ajansına açıklamalarda bulundu G20’deki konuşmasıyla ilgili.
Putin de konuşmasında IŞİD’e değiniyor. Ama söyledikleri batılılardan çok farklı...
Putin: “IŞİD’e kırk ülkeden finansal destek sağlandığını, bu ülkeler arasında G20 üyelerinin de olduğunu” iddia etti. Bu sözler, bomba gibi düştü gündeme. G20 üyelerinin yüzlerini görmek isterdim o an. Ama ne yazık ki o salonda değildim. Kimin kaçamak bakışlarla ve kızarık bir yüzle Putin’i dinlediğini göremedim.
Putin açıklamalarını sürdürüyor Sputnik’e... “Meslektaşlarıma teröristlerin yasadışı petrol ticaretinin boyutlarını ortaya koyan, uzaydan ve uçakla çekilen fotoğraflarını gösterdim. (Fotoğraflarda görülen) petrol yüklü konvoyların uzunluğu onlarca kilometreyi buluyor.” demekte Rus Lider.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere IŞİD petrolü karayoluyla bir limana, belki de bir rafineriye taşınmakta. IŞİD’in çevresindeki ülkelere bakınca bir yer akla gelmekte. Bu ülkeyi nasıl belirleriz sizce? Putin’e ilk yanıtı kim verecek, diye bekledik.
İlk yanıt RTE’den geldi. Putin’in konuşmasından üç gün sonra 19 Kasım’da RTE, Atlantik Konseyi Enerji ve Ekonomik Zirvesinde konuştu. “Bugün bölgedeki tüm terör örgütleri Esat rejimine destek veriyor; DAİŞ(IŞİD), Esat’ı desteklemektedir. Eset, DAİŞ’in petrolünü alıyor.” demekte Erdoğan. IŞID ve Esat yan yana öyle mi? “Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır.” atasözü güzel Türkçemize aittir. Konuyu ne de güzel özetleyerek anlatmakta.
Ve...
24 Kasım 2015 sabahı... Bir Rus uçağı, sınır ihlali yaptı gerekçesiyle Türk jetlerince düşürülüyor. Gündem değişiyor. Türk-Rus ilişkileri geriliyor.
Putin’den ilk açıklama geliyor Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili olarak... G20’deki savlanan petrol kaçakçılığı olayına açıklık getirmekte Rus Lider... “Teröristlerin elindeki bölgelerden büyük miktarda petrol ve petrol ürününün Türkiye’ye gittiğini terörist grupların eline büyük paralar geçtiğini uzun zamandır biliyoruz.” demekte Putin. Bu açıklamasında Rus Lider adres göstermekte.
IŞİD’le petrol işi yapan siyasetçiler, işadamları kimler acaba? Ya, bu işe göz yuman bürokratlar...

Putin, yukarıdaki açıklamalarıyla RTE’ye uluslararası ceza mahkemelerinin yolunu göstermekte ima yoluyla da olsa... Yalnızca RTE’ye mi? Değil tabi ki... IŞİD sevdalısı Körfez despotlarına da....
Petrol kaçakçılığı ve IŞİD destekçiliği uluslararası hukuk alanında büyük suç... Terör örgütü destekçiliğinin savunması olamaz. Kurtuluş mu? Çok zor...
Şimdi soru şu: Acaba petrol kaçakçılığı ve IŞİD teröristlerine yardım konusunda köşeye sıkışan birileri, gündemi değiştirip hedefi şaşırtmak için mi Türkiye’yi tehlikeye atıyor? Rus uçağının düşürülmesine bir de bu açıdan bakmakta yarar var sanırım.
Not: Konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki yazıların okunmasında yarar var.
LAHEY YOLLARI MI GÖRÜNDÜ YOKSA?
LAHEY KORKUSU 
ESAT İŞKENCE YAPIYORMUŞ
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               25 Kasım 2015















21 Kasım 2015 Cumartesi

ŞOROMBİL


Doğup büyüdüğüm Of yöresinde şorombil adı verilen el değirmenleri vardı. Şorombil herkeste bulunmazdı. Her mahallede bir evde olması yeterliydi. Bir el değirmeni bütün mahallenin işini rahatlıkla görürdü. Zaten köylerde ortak kullanılacak araçlar, eşyalar, aletlerin hepsi bir kişide bulunmazdı. Her komşuda biri bulunur, kullanım zamanı gelince de komşuların hizmetine sunulurdu. Aslında bu durum, mal edinmede de bir imecenin varlığını göstermekte.
Bizim mahallede şorombil, Topaloğlu İlyas amcalarda vardı. Onların evleri bizimki ile karşı karşıyaydı. Dedelerden kalan bir hukukla sürerdi komşuluk ilişkilerimiz. Dedem, Rusya’daki esaretten kaçıp köye geldiğinde yok olmuş bir aile yaşamıyla karşılaşmıştı. İki ağabeyi Sarıkamış’ta kalmıştı. Şehit olan ağabeylerinin çocukları ölmüş eşleri de yeni yuvalar kurmuşlardı. Dedemin babadan kalan evi işgalci Ruslarca yakılmıştı. Köye geldiğinde yanan evin biraz yukarısında tahtadan tek göz bir kulübe yaptı komşuların yardımıyla. O tek gözlü kulübenin ilk yemeği de İlyas Amca’dan geldi. Bir tabak fasulye ve bir tabak da mısır unu. Dedem, fasulyeden yağsız tuzsuz bir yemek yaptı, karnını doyurdu. Bu yemek, belki de dedemin en lezzetli ziyafetiydi kendine.
Şorombil, aynı büyüklükte iki taşın üst üste konmasıyla oluşurdu. Şorombilin taşları, un değirmeninkine göre daha küçüktür.  Taşların çapı yaklaşık altmış santim kadardı. İki taşın yüksekliği ise kırk santimi bulurdu. Üstteki taşın ortası delikti. Bu delik, öğütülecek tahılların içeriye atılması içindi.
Şorombili çevirmek için üstteki taşın kıyısına doğru bir yerde bir oyuk vardı. Bu oyuğun içine sağlam bir değnek konulur. Bu değnek yardımıyla taş döndürülür. Taşı döndürmek güç isteyen bir şey. Genellikle mısır öğüten kişi, bir eliyle taşı döndürürken bir eliyle de tahılı delikten değirmene yedirirdi. Bazen taşı döndürme ve mısırı değirmenin içine atma işini farklı kişiler yapardı. Taş döndükçe şorombilin ön tarafındaki boşluğa korkot denilen parçalanmış mısırlar dökülürdü.
Korkot, mısırın kaba bir biçimde parçalanmasından oluşurdu. Bulgurdan daha kalındır. Korkottan “korkot çorbası” adı verilen yemek yapılır. Şorombilde korkot çekilmesinin asıl amacı budur. Korkottan sarma, dolma gibi yemekler de yapılır. Ayrıca bazı yemeklerin içine katıldığı da olurdu.
Korkotun bir başka kullanım alanı civciv yemi olmasıdır. Civcivlerin mısırları yemesi olanaksızdı. Yörede arpa, buğday gibi tahıllar da yetişmezdi. Bu nedenle halk çözümü, mısırı parçalatmakta bulmuştu. Tavuğun kuluçka süresi yirminci güne geldiğinde yumurtalardan civcivlerin sesi işitilir. Bir gün sonra da dünya güzeli civcivler dünyaya gözünü açardı çatlayan yumurtalardan çıkarak. İşte, tam da civcivlerin sesi işitildiğinde torbaya doldurduğumuz mısırla komşumuzun yolunu tutardık. Komşumuzun şorombilinde sevinçle korkot yapmaya başlardık. Yalnız yaşayan yaşlı amcamız ve halamız biz gidince sevince boğulur. Bize küçük ikramlarda bulunurlardı. Korkot çekme süresi içinde bu iki yaşlı, sevimli ve candan insan yalnızlıklarını unuturlardı.
Zaman zaman yardımlaşarak korkot çekilip elbirliğiyle çuvala doldurulurdu. Komşumuz olan nine yıllara meydan okuyan, derileri kırışmış, parmakları bükülmekte zorlanan elleriyle korkotları torbaya doldurmakta yardım ederdi biz çocuklara. Az gören gözlerini kısarak işini titizce ve hakkıyla yapmak için uğraş verirdi.
İlyas Amca’ya gelince... Onun yüzü hep gülerdi. Özenle kesilerek biçimlenmiş genellikle ağarmış sakalının içinden hep gülümseyen dudakları görülürdü. Yılların yorgunluğunu saklayan gözleri ise hep parıldardı. Nasırlaşmış elleriyle başımızı, bir kuştüyü yumuşaklığıyla okşardı. Korkotu torbaya doldurduktan sonra kalkıp eve gitmek isterdim. İlyas Amca üsteleyen bakışları ve yumuşak ses tonuyla “Otur oğlum, biraz dinlen!” derdi. Oysa bende yorgunluğun esamisi okunmazdı o yıllarda. Zaten şorombilde korkot yapmak benim için bir oyundu. Benimle konuşmak istediklerini anlardım. Yalnız yaşamanın zorluğunu duyumsardım iliklerime dek onların hüzünlü ses tonunda. Keyifle otururdum bir iskemleye. Yaşlılarla söyleşmek çok hoşuma giderdi. Hele onlardan bir şeyler dinlemek ve öğrenmek...
Fadi Hala, titrek elleriyle bir bardak ıhlamur doldururdu. Ben, hemen yerimden kalkar, ocağın yanında doldurulan ıhlamur bardağını alırdım. Çünkü onun o titrek ve mübarek ellerine bardağı taşıma zahmeti vermek istemezdim. Dereden tepeden, birazda eskilerden söyleşirdik. Dedemin Rusya’daki esaretten kaçıp köyümüze gelmesini defalarca ve bıkmadan dinledim bu canlı tarihlerden.
Sarıkamış’ta şehit olan babamın iki amcasını (Mehmet ve Ali dedeleri) İlyas Amca ile Fadi Hala’dan dinlerdim hep. Çünkü ailemizde onları tanıyan kimse yok. Onların boylarını boslarını, saç ve göz renklerini, askere (savaşa) gitmeden önceki yaşamlarını onlardan dinledim. Onlar, çocukluğumu varsıllaştıran anıları anlatırlarken kimi zaman duygulanırdım. Kimi zaman da yıllar öncesine gider, dalar, seferberlik dönemi yaşamını gözümün önünde canlandırmaya çalışırdım. Söyleşimiz bitecek diye ödüm kopardı. Çünkü tarihsel bir düşün derinliklerine gömülürdüm. Düşümden uyanmak istemezdim. Yaşlı büyüklerimizin anlattıkları bitince izin isteyip kalkardım. İçten kucaklaşmalar olurdu kapı üstlerinde.
Ben dalgın dalgın anlatılanları düşünerek eve doğru giderken arkaya döner bakardım. İlyas Amca ile Fadi Hala’nın arkamdan sessizce baktıklarını görürdüm ve üzülürdüm onların dakikalarca kapı önünden dikilip bana ardı sıra bakmalarına.
Şimdi mi? Ne el değirmenleri kaldı ne de o günkü yaşlılar. Dinlediğim bir dönemin tarihini yansıtan anıları anımsadıkça kopar giderim. Nereye mi? Seferberlik zamanının yoksulluk, acı, kan, gözyaşı, ayrılıklarla dolu iklimine.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           17 Kasım 2015


20 Kasım 2015 Cuma

GÜVENLİ BÖLGE (!)


RTE-Davutoğlu ikilisi ısrarla Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge kurulmasını istemekte. Bu yolla Suriye’den Türkiye’ye gelen mülteci akınının sonlandırılacağı düşünülmekte.
Suriye sorununun çözümü(!) için yapılan uluslararası toplantıların neredeyse hepsinde “güvenli bölge” oluşturulması düşüncesini dile getirdi RTE ve Davutoğlu. G20 toplantısında da dile getirilince bu görüş, Obama: “Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmanın IŞİD ile mücadelede amaca hizmet etmeyeceğini” söyledi. Daha sonra ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, konuyla ilgili olarak açıklamada bulundu.
“Türkiye ile Suriye’nin kuzeyini güvenli duruma getireceğiz.” Demekte Kerry ve sözlerine şöyle açıklık getirmekte: “Suriye’nin kuzey sınırının yüzde yetmiş beşi kapalı. Kalan doksan sekiz kilometrenin de kapatılması için Türklerle operasyon başlatıyoruz.”
Kerry’nin güvenli olarak nitelediği Türkiye-Suriye sınırındaki yüzde yetmiş beşlik bölüm neresi? PYD/PKK’nın elinde olan kısım. ABD, güvenli(!) bölgeleri “Kara gücüm” dediği PYD/PKK ile oluşturmakta.
Kerry’nin güvensiz bulduğu doksan sekiz kilometrelik bölüm ise IŞİD kontrolünde. Eğer bu bölüm de PYD/PKK’nın eline geçerse ABD-İsrail’in oluşturmak istediği Kürt koridoru tamamlanmış olacak. Böylece Ortadoğu’nun göbeğine emperyalist hançer saplanacak. Kerry, bu sözleri söylerken PKK/PYD yöneticileri de ellerini ovuşturmaktalar İkinci İsrail’i kuracak olmanın sevinciyle.
Şimdi burada asıl sorun IŞİD’in kontrolünde bulunan Cerablus, ABD-Türkiye ortak operasyonuyla PKK/PYD’nin kontrolüne mi verilecek. Yoksa Türkiye, PKK/PYD kontrolündeki sınır kesimini de güvensiz bölge olarak mı niteleyerek tüm sınır bölgesinin terör örgütlerinden temizlenmesini mi isteyecek? Kürt koridorunun oluşturulması, Türkiye’nin bölünme sürecini hızlandırır. Türkiye, Suriye’deki ateşi daha çok hisseder. Bu ateş, Türkiye’yi içerden yakmaya başlar.
Türkiye’nin ivedilikle politika değişikliğine gereksinimi var Suriye’de. RTE ve Davutoğlu’nun Esat takıntısı çok pahalıya mal olacak ülkemize. Burada aklı egemen kılmak gerek. ABD’nin ne yapmak istediği çok açık. Türkiye’nin güvenliğinin nasıl sağlanacağı da ortada. Bu nedenle AKP iktidarı kişisel hırsları değil, ülke çıkarlarını ön plana çıkarmalı. Esat’la barışan bir Türkiye, Ortadoğu’daki tüm terör gruplarına ağır bir darbe indirir. AKP’nin önünde iki yol var ya Türkiye’nin yanında yer alacak ya da ABD-İsrail Ve PKK’nın? Bekleyelim, görelim bakalım.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           19 Kasım 2015

16 Kasım 2015 Pazartesi

İNSANLIĞIN BAŞ BELASI KAPİTALİZM


Dünyanın en varsıl adamı ve mucit Bill Gates, “Kapitalizm bizi iklim değişikliğinden kurtaramaz, çare sosyalist politikalarda. (31 Ekim 2015, ulusalkanal.com.tr)” diyerek insanlığın önemli bir sorununa parmak bastı. Parmak basmakla kalmadı, yol da gösterdi.
İklim değişikliğinin dünyayı, dolayısıyla da insanlığı yok etmekte olduğu her aklı başında kişinin düşünebileceği bir şey. Ancak bu sorunu yaratan açgözlü düzeni belirlemek çok önemli.
Küresel ısınma hızla sürmekte. Bunun asıl nedeni de karbon salınımı. Kısacası insanlar, dünyayı hızla kirletmekteler. Hava, su, toprak kirletilmekte. Bu da dünya üzerindeki canlı yaşamını tehdit etmekte.  
Peki, dünyamız neden hızla kirlenmekte. Özellikle sanayileşmiş büyük ülkeler (yani emperyalist ülkeler), paraya doymuyorlar. Aşırı kâr hırsı için daha çok üretmeyi, daha çok tüketmeyi teşvik ediyorlar. Doğal kaynakları dengesizce ve bilinçsizce tüketmekteler. Sanayi atıkları havayı, suyu, toprağı mahvetmekte. Bu işin başında da ABD var. Hiçbir uluslararası öneriye kulak asmamakta Amerika yönetimi. Bundan da anlaşılacağı üzere ABD emperyalizminin öncülüğündeki kapitalizm adım adım dünyamızın, dolayısıyla da insanlığın sonunu getirmekte. Tabi, dünya yok olunca kapitalizm de olmayacak, Bill Gates gibi büyük varsıllar da... Bu acı sonu gören Gates, dünyayı kötü gidişten kurtaracak politikanın sosyalizm olacağını vurgulamakta ki, bu düşüncesinde çok haklı.
Dünyanın en varsıl adamı Bill Gates, sosyalizmi insanlığın kurtuluşu olarak gösterir de Türkiye’nin en büyük holdinginin yöneticilerinden Ali Koç, ne düşünür acaba? Koç Holding yönetim kurulu üyesi Ali Koç, 15 Kasım 2015 günü Antalya’da yapılan B20 zirvesinde yaptığı açıklamada: “Eşitsizliği gidermek için kapitalizmin ortadan kalkması gerek. Gerçek sorun kapitalizmdir.” diyerek günümüzde dünyada yaşanan bütün sorunların nedeni olarak kapitalizmi görmekte.
Peki, Kapitalizmin karşısındaki seçenek ne? Sosyalizm....
Koç, küreselleşmenin insan tarafının olmadığını söylemekte. Küreselleşme nedir? Küreselleşme, vahşi kapitalizmin neoliberal politikalarla ulaştığı en acımasız noktadır. Sömürünün insanoğlunu öğütmekte olduğu vahşi bir değirmendir küreselleşme. Türkiye’nin en varsıl kişilerinden biri, önemli bir tespit yapmakta ve küreselleşmenin “insan tarafının olmadığını” söylemekte. Oysa Türkiye, bu “insan tarafı olmayan küreselleşme” politikalarıyla 1980’den beri yönetilmekte. Birtakım liberaller, dönek solcular ve kendini bilmez aydıncıklar tüm gerçekler ortadayken her gün küreselleşmeye övgüler dizmekteler.
Türkiye’nin büyük ve cesur aydını Yaşar Nuri Öztürk, 8 Ekim 2015 günü Aydınlık’ta “İnsanlık komünizmi yeniden sahneye çağıracaktır” başlıklı bir yazı yayımlamıştır.  Bu sözle Sayın Öztürk, önemli bir tespitte bulunmakta. Kapitalizmin eşitsizliğini, insanlığın sonsuza dek taşıyamayacağını belirtmekte. Bu nedenle de Marks’ın düşüncelerinin insanlığa yol göstererek kurtuluş reçetesi olacağını belirtmekte.
Bugün dünyanın her yerinde savaş varsa nedeni emperyalizmdir.
Milyonlarca insan evinden, yurdundan kopup mülteci olmuşsa nedeni doymak bilmeyen vahşi kapitalizmdir.
Günümüz dünyasında milyonlarca insan açlıkla karşı karşıyaysa bunun nedeni, küreselleşme denen neoliberalizmdir.
Dünyada yaşayan insanların büyük çoğunluğu mutsuzsa bunun nedeni, insan doğasına uymayan sömürü düzenidir.
Ormanlar yok olup hayvan türleri azalıyorsa bu durumu yaratan paraya doymayan acınası insani yoksulluktur.
Bugün insanlık adına yaşanan sorunların hepsinin çözümü, vahşi kapitalizmden kurtulmakla olanaklı olacak. Bu nedenle önümüzdeki yıllar, insanlığın sosyalizme yönelme yılları olacak. Çünkü her türlü kurtuluş buradadır.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               16 Kasım 2015


11 Kasım 2015 Çarşamba

ATATÜRK, TÜRKİYE’YE YOL GÖSTERİYOR

                        
10 Kasım 2015...
Anıtkabir’in kapısında on binler sırada... Ata’ya saygı sunmak heyecanıyla her yaştan yurttaş sabırsızlık içinde...
Dolmabahçe Sarayı...
Beşiktaş’tan on binler bin bir metrelik Türk Bayrağının gölgesine sığınmış, kızılında ısınmış Atatürk’ün son nefesini verdiği yere koşmakta...
Taksim’den, Kabataş’tan insanlar ellerinde al bayraklarla Dolmabahçe’ye yürümekteler...
Bostancı’dan başlayarak Fenerbahçe’ye kadar on binlerce kişi insan zinciri oluşturmuş gururla. Her yan kırmızı beyaz... Deniz, desteklemekte kıyıdaki on binleri...
Saat dokuzu beş geçe, siren seslerinin işitilmesiyle yaşam dururken yürekler hızla çarptı, gözpınarlarından kopan yaşlar ıslattı titreyen dudakları.
            Saat dokuzu beş geçe... Elinde mala ile sıvacı, inşaat iskelesinin en yükseğinde kalakaldı.
Saat dokuzu beş geçe... Simitçi, araba tamircisi, ayakkabı boyacısı, vinç operatörü,  harç karan amele, sokağı süpüren temizlik işçisi, kolları dirseğine kadar sıyrılmış ev kadını, koltuk değnekli adam,  prize takılı tost makinesini unutan köşedeki büfeci, okula çocuğunu bırakan ebeveyn, ivedilikle işe yetişmesi gereken genç kız, motosikletle tam gaz giderken aniden duran kurye, kundaktaki bebeği kucağında anne, bastonuna dayanarak zorla ayağa kalkan aksakallı ihtiyar, iki kolundan aldığı güçle tekerlekli sandalyesinin yanlarına tutunarak zorla ayağa kalkmaya çalışan engelli, omzunda havlusu ve elinde tepsiyle kahveci, daha niceleri... Ayakta, soluk almadan hazırolda... Gözler buğulu...
Hele Anıtkabir’de el ele mozolenin önünde durarak saygı duruşunda bulunduktan sonra, Atatürk’ün mezar taşını öpen ve ayakta güçlükle duran çifti unutmak olanaklı mı?

Sürücüler, siren sesiyle frene bastılar. Var güçleriyle bir elleri kornada, diğer el yanda vücuda yapışmış.
Deniz, kırmızı beyaz... Tekneler, koca gemiler düdüklerini öttürmekteler...
Tam yetmiş yedi yıl olmuş, aramızdan ayrılalı. Ancak bu ayrılık bedenen... Dün olduğu gibi aramızda... 9 Kasım 1938’de olduğu gibi başımızda, önümüzde... Mavi gözleriyle ufka bakmakta... Yolumdan ayrılmayın demekte bakışlarıyla... Devrimlerime sahip çıkın, diye haykırmakta... Başka yollar arayanların emperyalizmin kucağına düşeceğini söylemekte...
Milyonlar yaşamı durdurup hazırolda soluk almadan duruyorsa Atatürkçe haykırmaktalar herkese: Tek yol Atatürk yolu, diye... İşitin bu sesi, açın tıkalı kulaklarınızı!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           11 Kasım 2015