20 Şubat 2015 Cuma

ÖĞRENCİ KİMLİĞİ OLAN HERKES OKULLARA GİRMELİDİR


1978 yılıydı sanırım. Türkiye’de her gün onlarca gencin kurşunlanarak can verdiği günlerdi.

Sağ-sol çatışması görünümündeki Gladyo operasyonu tırmanış göstermekteydi. Öğrenciler korku içindeydi. Bir kör kurşunla ölüm, herkesin burnunun dibindeydi.

Aileler, büyük kaygı yaşamaktaydı. “Acaba çocuğuma bir şey olur mu? Başımıza bir şey gelir mi?” benzeri sorular en çok seslendirilen tümcelerdi. İletişim olanakları gelişmemişti. Anneler camda beklerdi çocuklarını. Babaların kulakları radyo ve televizyon haberlerindeydi.

Gizli bir güç, Türkiye’nin gencecik evlatlarını yemekteydi doymak bilmeyen bir açlıkla. Her geçen gün ölü sayısı artmaktaydı. Kitlesel katliamlar başlamıştı. Kahveler kurşunlanmakta, okullara toplu olarak gitmekte olan öğrenciler bombalanmaktaydı. Şiddet tırmandıkça sağ ve sol gruplarda aklıselim yitip gitmekteydi.  Kör dövüşü, Türkiye’nin gücünü kırmaktaydı. Siyasetçilerin büyük çoğunluğu terör akıntısına katılmıştı. Herkes çatışmanın bir tarafında safını alıyordu. Başta Ecevit olmak üzere CHP ve AP’den çok az sayıda siyasetçi işin farkındaydı. Olanların Kontrgerilla tarafından planlandığını seslendirmekteydiler.

Birkaç gerçek aydın, kardeş kavgasının dış güçlerce örgütlenip yönlendirildiğini söyleyip yazdılar. Bu aydınların başında Uğur Mumcu geliyordu. Ne yazık ki çatışmanın göbeğinde yer alan sol gruplar, Uğur Mumcu’ya “ajan” yaftasını yapıştırdılar. Mumcu, Kemalist, yurtsever bir aydın sorumluluğuyla gerçek yaşamdan örnekler ve belgelerle yaşanan durumu açıklamaya çalışıyordu. Ancak anlayan azdı. Toz duman içinde gözler gerçeği görmekte zorlanmaktaydı.

Okullar, mahalleler, hatta kentler paylaşılmıştı. Kurtarılmış bölgeler kurulmuştu. Sağcılar solcuların, solcular da sağcıların egemenliğindeki okullara gidemiyorlardı. Bu yolla binlerce öğrencinin öğrenim hakkı engellenerek ortadan kaldırılmış oluyordu. Okula gidemeyenlerin ortak paydası hepsinin halk çocukları olmasıydı. Nerdeyse hepsi dar gelirli ailelerden geliyordu. Aileler, dişlerinden tırnaklarından üç kuruşu artırarak çocuklarını okutmak için didinmekteydiler. Böylesi bir durum kabul edilemezdi. Öğrenim hakkı, bir yurttaşlık hakkıydı, engellenemezdi.

İşte, tam da Türkiye’nin gençlerinin katledildiği karanlık günde bir ışık yandı, çözüm geldi soruna. Çözümü üreten DGB (Devrimci Gençlik Birliği) idi. DGB: “Şebekesi (Öğrenci kimliği) olan herkes okullara girmelidir.” Diyerek öğrenim hakkını savundu. Öğrenim hakkının elde edilmesi demek; çatışmaların, ölümlerin, Türkiye’nin zayıflamasının önüne geçmek demek. Böylelikle Galadyo’nun oyunu bozulacaktı. 12 Eylül’e giden süreç ters döndürülecekti.

Ben de DGB üyesiydim. Okumakta olduğum okulda gücümüz ve etkinliğimiz vardı. Öncelikle bu düşüncemizi, okul yönetimine ve öğretmenlerimize anlattık. Onların tam desteğini aldık. Sonra sol gruplara anlatmaya çalıştık. Dinlemediler bile... Hiç düşünmeden bizim solcu ve devrimci olmadığımızı, ajan olduğumuzu söylediler. Tabi, o dönemde en kolay şey kişi ya da grupları yaftalamak. Çamur at, izi kalsın...

Okuldaki ülkücü liderlerle konuştuk. Onların tavrı da sol gruplardan farksızdı. Biz, bu işin grup liderleriyle olamayacağını anlayıp tabanlara yöneldik.  Her iki kesimden de onlarca öğrenci DGB’nin düşüncesini doğru bulup destekledi. Sınıflarda DGB üyeleri daha bir saygı görür oldu. Olaylar       da azalmalar oldu. Kavgalar, küçük azınlıklar arasındaydı artık.

DGB, Türkiye’nin kan gölüne döndüğü bir dönemde doğru çözümü bulmuştu o zaman. Doğru çözüm vatanda birleşmekteydi. Vatanın çocuklarının kırdırılmasına karşı çıktı. Onların emperyalizme karşı kavgada birleşmelerini savundu.

DGB, Aydınlıkçıların örgütlendiği bir gençlik derneğiydi. O gün olduğu gibi bugün de emperyalizmin Türkiye’ye kurduğu tuzakları aydınlatmakta Vatan’da birleşenler. Kardeşin, kardeşe kırdırılmasına karşı durmaktalar dimdik. Tek amaçları var Vatan’da birleşenlerin vatanlarına sahip çıkarak bağımsız, özgür bir Türkiye’yi yeniden kurup başı dik bir Cumhuriyet’te yaşamak. Evet, Vatan’dan daha aziz ne var ki?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               20 Şubat 2015


2 yorum:

  1. 1970'li yıllar , ülkemizde örgütsel çalışmaların , bağımsızlık düşüncelerinin yükselişte olduğu yıllardır. Bu durumu kendileri için tehlikeli bulan emperyalist güçlerin kışkırtmalarıyla ülkemizde SAĞ- SOL çatışmaları artıyor , kitlesel ölümler görülüyordu. İşte böyle bir ortamda DGB , okullarda çatışmayı önlemek , öğrenim görmeyi güvenceye almak için girişimde bulunur ; ancak hem öteki sol kesimden , hem de sağ kesimden ( örgüt liderleri düzeyinde ) yeterli desteği bulamayan DGB , bir de AJAN olmakla suçlanır. Tabandaki görüşmelerde sağdan ve soldan öğrenci grupları bu barışçıl öneriyi benimsemiş olsalar da , yeterli olmaz. Daha sonra 12 Eylül 1980 darbesi , bu kesimlere en büyük darbeyi vurdu , bilindiği gibi. DGB önerisi benimsenseydi , olaslık , 12 Eylül darbesine bahane bulunmaz , darbe gerçekleşmezdi. Bu konunun ayrıntılı anlatımı Sn A. Hacıömeroğlu 'nun yazısında.. Teşekkürler !
    ÖZGEN KARA

    YanıtlaSil
  2. Yine üniversite, yine kavga, yine kan, yine ölüm..Halbuki gezi direnişinde ne güzel bir birliktelik vardı.. Türkiye nin geleceği adına ümitlerim yeşermişti.. Gençlik büyük bir iş başarmıştı.. Şehit vermiş ama Cumhuriyeti bir diktatöre yar etmemişti... Anlaşılan bu dinamizmi ve yüreği gören sömürgeci güçler, gençliğin hızını kesmek için eski taktikleri uygulamaya başladılar...
    Genç arkadaşım.!! Şu An her şey sana bağlı.. eline o sopayı, bıçağı, tabancayı veren kim olursa olsun suratına tükür.. Tükür ki bir daha yüz bulup yanına yaklaşamasın..
    ülkemize sonsuz değerler katacak sivil toplum örgütleri kucak açmış senin enerjine, yaratıcılığına ev sahipliği yapmak istiyor..
    Ne olur bir daha oyuna gelme..

    YanıtlaSil