16 Eylül 2017 Cumartesi

ÜRETİM EKONOMİSİNE YÖNELİŞ

                                   
                                   
Son günlerde işittiğim en mutlu haberlerden biri. Bir evde konuktuk. Televizyonda haberler… Ses zar zor işitilmekte. “Susurluk Şeker Fabrikası üretime yeniden başlayacak.” sözünü duyduğumda heyecanlanıp çok sevindim. Kısaca haberin ayrıntıları anlatıldı ve ardından Alpullu’nun da üretime başlayacağı muştulandı.
Şeker fabrikaları ulusal sanayimizin can damarı. Şekerpancarı üretimi de tarımımızın belkemiği. Neden mi? Şekerpancarı, Türkiye’nin tüm bölgelerinde yetişebilen bir tarım ürünü. Bu nedenle şeker fabrikaları da bölgesel farlılık gözetmeksizin tün yurda yayılmış durumda. Şeker sanayi sayesinde yurdun her köşesinde fabrika bacaları tüttü yıllarca.
Şeker fabrikaları, Cumhuriyet’le kuruldu. Amaç, ulusal ekonominin iki önemli ayağı olan tarım ve sanayinin geliştirilmesiydi. İlk şeker fabrikasının temeli Uşak’ta atıldı 1925’te. Ardından Alpullu’nun temeli atıldı ve on bir ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak 1926’da üretime başladı. İlk Türk şekeri Alpullu’da üretildi. Böylece Türkiye, şekerde dışa bağımlılıktan kurtuldu.
Şeker fabrikalarının kurulmasıyla şeker kanunu da çıktı. Böylece Türk köylüsü yeni bir ekmek kapısına kavuştu.
Şeker fabrikaları, giderek yurdun dört bir yanına yayıldı. En temel sanayi kuruluşlarımızdan biri oldu. Bu fabrikalar, şekerin yanı sıra küspe de üretmekteler. Küspe demek, hayvancılık demek…
Şeker fabrikalarını önemli bir kısmı özelleştirilmeye ve dışalıma dayalı liberal ekonomi yüzünden kapatıldı. Üretim dışı kalan fabrikaların çalışanları işsiz kaldı. Bu fabrikaların pancarını üreten köylünün ekmeği elinden alındı. Küspe üretiminin azalması nedeniyle hayvancılık önemli bir darbe yedi. Bunun içindir ki kurban bayramlarında dünyanın dört bir yanından hayvan ithal edildi. İthal şeker, halkımızın damak tadına uymadı. Dışalım nedeniyle Türk işçi ve köylüsünün hakkı olan paralar, yabancı ülke üreticilerinin cebine girdi.
Alpullu ve Susurluk şeker fabrikalarının yeniden üretime başlaması sevindiricidir. Özelleştirme ve dışalıma dayalı politikalarından vazgeçilmekte olduğunun bir işaretidir. Devletin yeniden sanayiye, üretime el atmakta olduğunun belirtisi bu iki fabrikanın üretime başlaması.
15 Temmuz 2015’te açılım politikalarına son veren ve PKK’yı hendeklere gömen siyasal anlayış, Türkiye’nin birliği için önemli bir adım attı. Ülkemizin güneyinde oluşturulmakta olan ABD koridoruna son verdi Türkiye. Atlantik’ten Avrasya’ya yönelmekte olan Türkiye, doğal zorunluluk gereği olarak üç dört yıldır kapalı olan fabrikalarını üretime açtı. Sıcak parayla bir ülkenin kalkınamayacağını iktidar da anladı. Birleşen Türkiye, üreten Türkiye ile güçlenecek. Avrasya’ya yönelen Türkiye üretmek zorunda. Bu nedenle de Atlantikçi sistemin liberal reçetelerini yırtma süreci başladı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Eylül 2017


15 Eylül 2017 Cuma

BEN KIRILSAYDIM DAHA MI İYİ OLURDU?

         
         
Sıcak, bunaltıcı bir Pazar günü… Kahvaltımızı bunaltıcı havanın verdiği uyuşuklukla yaptık. Gece doğru düzgün bir uyku uyuduğum söylenemez. Başımda bir ağrı var. Kahvaltıdan sonra kitap okuyayım, dedim. İlk sayfada anlamaz oldum okuduklarımı. Durumu söyleyince eşim sessiz sedasız iki tane şekersiz Türk kahvesi yaptı.
Karşılıklı oturduk, kahvemizi içtik eşimle. Eşimin kahve içmesindeki en büyük neden fal. O, çay ve kahveyi genellikle benden önce içer. Ben, sıcak içecekleri biraz ılıdıktan sonra içerim, hiç acele etmem. Bu kez de öyle oldu. Eşim, kahvesini benden önce içip ters çevirdi fincanını. Benimki de bitince onun uyarısı üzerine fincanımı ters çevirdim.
Kahve içtikten sonra kendimi biraz rahatlamış gördüm. Bir şeyler yazmaya başladım. Dalmışım işime. Eşimin seslenmesiyle daldığım hayal dünyasından uyandım.
Eşim fincanların fotoğrafını çekerek internetten fal bakan bir siteye gönderdi. Teknoloji, falcı bacıların ekmeğiyle oynuyor bu arada! Fotoğraflar gitti gitmesine de hanım yakamı bırakmıyor yine de. Fincanı gözüme dayayıp “Ne görüyorsun? Böyle bir fal görmedim. Olağanüstü şeyler var fincanda.” Ben de ister istemez başımı fincanın üzerine getirip “Bir kuş var, elinde bir zarf. Şu tarafta bir kanguru. Karşısında geyik var. İki yol var, ikisinin de önü açık.” diye işi geçiştirmek için bir şeyle söylüyorum.
Ben, hayvanlardan söz edince Atacan, hızla yanımıza geldi. Hayvanları görmek için kafasını fincana uzatınca annesinin eline çarptı ve fincan yere düştü. Eşim, kendince muhteşem(!) olan falının bozulacağından ve fincanın kırılabileceğinden kaygılanarak kızgınca çocuğa bağırdı. “Atacaaannn! Bak fincanı düşürdün, kırıldı sanırım.” Sessizliği bozan ve salonu inleten bu bağrış, çocuğu ürküttü epeyce.
Atacan, şaşkınlıkla karışık bir kızgınlıkla “Ben kırılsam daha mı iyi, fincan benden değerli mi Adil? Annem niye böyle bağırıyor?” diye sordu.
Ben: “Dünyanın bütün fincanlarını sana değişmem, en değerli olan sensin. Sen kırılma! Hem kolun kanadın kırılmasın hem de kalbin.” dedim.
Eğildi, yerden fincanı aldı. Annesine göstererek: “Bak, fincan kırılmamış, niye bağırdın bana?” diye sordu.
Annesi özür diledi. Olmadı, bir daha özür diledi. Bir daha… Bir daha…
Atacan, bana döndü: “Adil, annemin özrünü kabul edeyim mi?” diye sordu.
“Kabul et! Bilmeden bağırdı. İsteyerek olmadı. Bir daha yapmaz.” dedim.
Çocuk, parlayan gözleriyle annesine döndü. “Tamam, affettim seni! Bir daha bağırma!” dedi ve anne-oğul sarmaş dolaş oldular.
Mal kırılır, yenisi alınır. Ama insanın yenisi yok! Bu nedenle büyük olsun, küçük olsun insanları kırmamaya özen göstermek gerek.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

11 Eylül 2017

10 Eylül 2017 Pazar

BİZ SENİNLE DOST DEĞİLİZ


Atacan’la geçen gün söyleşerek oynamaktayız. Hiç ara vermeden sorular sormakta değişik konularla ilgili. Ben de yanıtlamaya çalışıyorum sorularını. O, karşısındaki kişiye dokunmaktan olağanüstü keyif alır. Benim yanağımı okşaması onu çok mutlu eder. Doğduğu günden beri göbeğimde uyur (Göbeğin bir işe yaramadığını söyleyenlere duyurulur.). Çok küçükken göbeğim ona yataktı, şimdilerde ise yastık.
Oyuna dalmıştık. Bir yandan da söyleşiyoruz. Geldi, bana sarılıp yanağımdan öptü. Ben de onun eylemine benzer biçimde karşılık verdim. “Sen, benim çok iyi bir arkadaşımsın.” Dedim mutlulukla.
Çocuk, bana baktı “biz seninle arkadaş değiliz.” dedi. “Benim arkadaşlarım okulumda. “ diye söylendi.
Ben: “Arkadaş değilsek, o zaman dostuz.” dedim bu kez.
O: “Hayır dost da değiliz. Arkadaşlarımın içinde daha çok sevdiklerim dostum olabilir.” diye sözlerini tamamladı.
Atacan’ın bu sözleri karşısında şaşkınım. Bu şaşkınlıkla yeniden sordum ona: “Bu halde biz neyiz, arkadaş ve dost olmadığımıza göre?”
“Biz, baba oğuluz Adil…”  diye yanıtladı beni. Birden ciddileşti. “Ben seni babam olarak seviyorum. Sen de beni oğlun olduğum için sev!” sözlerini de ekledi tümcelerine.
“Arkadaş, dost, baba oğul…” hepsi ayrı kavramlar ve tanımlar… Hepsi, insan ilişkisinde bir dereceyi, düzeyi belirtmekte. Yaşamdaki rollerimizi karıştırmamak gerek.
“Çocuktan bir şey öğrenilir mi?” diye sormayın sakın! Çok şey öğreniyorum bedeni küçük ruhu büyük oğlumdan. Zaten yaşamım boyunca çocuklardan hep öğrendim. Hele öğrencilerimden… Mesleksel toyluğumu erkenden üzerimden atmamı öğrencilerim sağladı. Yaşam uzun, öğrenmenin de sonu yok! O halde işimiz ne? Öğrenmek…
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  10 Eylül 2017

                                                                       

HAYKIRIŞ

                                                           
“O… / Tertemiz bir iç ile / Ayrılırken anacığından / Biz… / Gökte kayan bir yıldızı düşlerdik / En sonunda… / Bir ağacın altında / Yapayalnız… / Yatarken bulduk seni / Damarlarından akan sıvıyla / Ağaçta kalan, beş parmak izin / Hepimizin suratına / Bir tokat gibi, şimdi” Muzaffer Talatpaşaoğlu, böyle başlıyor haykırışına. 1 Mayıs 1980’de kardeşi Talat Eryılmaz’ın sokağa çıkma yasağına uymaması nedeniyle kurşunlanması karşısındaki duygularını böyle haykırıyor ozanımız.
“Haykırış” Talatpaşaoğlu’nun kendi olanaklarıyla bastırdığı bir şiir ve şiir tadında düzyazı kitabının adı. Alışılmadık bir şey bu... Bu kitabın ilk iki bölümü şiirlerden, üçüncü bölüm ise düzyazılardan oluşmakta.
Talatpaşaoğlu, şiirleriyle Türkiye’nin bir dönemine ışık tutmakta. Şiirler, sanki AKP iktidarı dönemi olaylarının bir kronolojisi. Yapılan haksızlıklar, yaşanan hukuksuzluklar, talan edilen kamu olanakları, çökertilen Cumhuriyet kurumları, örgütlenmiş cehaletin demokratlık kılıfıyla yok ettiği demokrasi, ulusal bayramların yasaklanması, mücahitlikten müteahhitliğe atlayan siyaset erbabı, yurttaşı adam yerine koymayan ve hakkını arayan adama küfreden anlayış, Ergenekon ve Balyoz’la çökertilmeye çalışılan TSK, kumpaslarla susturulmak istenen Cumhuriyet aydınları, laik eğitim kurumlarının yozlaştırılması, yargının siyasallaşması… 2002 sonundan başlayan bir tarihsel sürece şiirleriyle ışık tutmakta Muzaffer Talatpaşaoğlu.
Şiir dili yalın ve basmakalıp söylemlerden uzak. Dizelerin oluşmasında zorlama yok. Bir çağlayanın özgür akışının sesi var dizelerde. Günlük olaylar, usta bir söyleyişle birleşerek anlatılmış.
Kitaba adını veren “Haykırış” adlı şiiri şöyle başlıyor: “ Biz eğmedik hiç başımızı /  Bize gelmez bu havalar / Yedi düveli / Denize döktüğümüzde / Kalkmıştı bu başlar / Sen eğerek başını, çökmüşsen / birinin dizinin dibine / Bize NE...”
Günlük yaşamda karşılaşılan haksızlıklar, siyasetçilerin tutarsızlığı okuyucuyu sıkmadan anlatılmış dizelerde. Güzel Türkçemiz ustalıkla işlenmiş şiirlerde. Haksızlığa uğramış yurttaşın sesi olmuş “Haykırış”.
Şiirlerin çoğunda hiciv var. Hicivli anlatım, dizeleri daha da akıcı yapmış. Şiirleri okurken yaşadığımız acı olayları, gülümseyerek okumak ayrı bir tat.
Kitabın üçüncü bölümünde yer alan kısacık fıkralar, usta işi. Uzun yazmak kolaydır; ancak bir olayı, bir düşünceyi kısacık birkaç paragrafla anlatmak çok zor.
Talatpaşaoğlu, AKP dönemi olaylarını kronolojik bir sırayla anlatmış yazılarında. Yazılarında şiirin etkisi duyumsanmakta. Okurken sanki şiir okuyormuş gibi okunmakta yazıları. Türk basınında, günlük olayları böyle kısacık fıkralarla anlatan yazar yok denecek kadar az. Bu nedenle Sayın Yazar’ın bu yazılarını sürdürmesi gerek. Özellikle iş yaşamının zorlaştığı, ulaşımın güçleştiği, çalışma saatlerinin uzadığı, insanların okumaktan uzaklaştığı içinde yaşadığımız dönemde bu tür yazılara çok gereksinim var.
Olanaksızlıklar, iki farklı edebi türü aynı kitapta birleştirdi. Amatörce, kendi kişisel olanaklarıyla sesini duyurmaya çalışan yazarlara destek verilmeli. Bu destekler yeni yazarların, gür sesli ozanların doğmasını sağlar. Bu başarılı çalışmayı okuyucular, aşağıdaki adresten edinebilirler.
Adres: Analiz Basın Yayın, Meşrutiyet Cad. Kardeşler Han, No: 6/3 Galatasaray-İstanbul
Tel: 0212 252 21 56-99
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       Eğitimci-Yazar
                                                                       14 Temmuz 2017


9 Eylül 2017 Cumartesi

ATACAN’IN BALIKLARI


Neredeyse çocukların hepsi evlerinde hayvan beslemek ister. Bu, çocuğun insan dışındaki canlılarla ilk ilişkisidir. Hayvanların gereksinmelerini karşılamak, onlara büyük bir keyif verir. Özellikle hayvanın beslenmesi onlar için tahmin edilemez bir zevktir.
Çocukların hayvan beslemekte yeğledikleri türler farklılıklar gösterir. Ancak birçok aile evlerinin fiziksel durumu ve kendi beğenilerini öne çıkararak çocukların seçecekleri hayvanlar konusunda, onları yönlendirir. Bazı anne ve babalar hayvan sevmez, evlerini onlarla paylaşmak istemez. Öyle insanlar vardır ki, evlerinde hayvan beslemeyi bırakın bir tek saksı çiçek bile yoktur. Doğanın yok edildiği, hayvan ve bitkilerin yalnızca belgesel filmlerde ya da kitaplarda görüldüğü bir dünyada evlerde insan dışında başka bir canlının olmaması anlaşılır gibi değil.
Doğa, insanın hem beden hem de ruh sağlığı için vazgeçilmez bir otama aracıdır. Kişi doğada soluklanır. Orada, sonsuz erinci bulur. Evde büyütülen bitkiler, beslenen hayvanlar kent yaşamının tekdüzeliğini ortadan kaldırır, yaşamı varsıllaştırır.
Çocukların insanların dışındaki varlıkları tanıması, onların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini, özgüvenlerini geliştirir; başarmaya olan inançlarını, sorumluluk duygularını artırır. Evini başka canlılarla paylaşmanın çocuğa kazandıracağı bir arada yaşama fırsatı önemlidir. Çocuk, kendi dışındaki varlıkları sevmeyi, onların yaşam hakkına saygı göstermeyi öğrenir.
Köyde büyüdüğüm için doğayla ilişkim iyidir. Hayvan ve bitki türlerinin özelliklerini bilirim. Doğanın dilinden anlarım sayılır. Ondandır ki bir tutam yeşillik, bir avuç akarsu, bir kuş sesi, bir köpek havlaması, bir horozun ötüşü, uzaktan bile olsa gördüğüm bir koyun, keçi ya da inek sürüsü, baharda yeşeren bir yaprağın, açan bir çiçeğin görüntüsü, güz geldiğinde sararmış yaprakların hışırtısı, kışın üşüyen bir hayvan, kardan kırılan bir dal… alıp götürür beni çocukluğumun güzel dünyasına. Doğanın içinde suda yaşayan balık gibiydik. Hep o doğal ortamda kalacağız diye düşünürdük. Her türden yeşille mavinin kucaklaştığı bir cennet köşesinde yaşlanacağımızı düşünürdüm hep. Ne yazık ki öyle olmadı. Koptuk toprağımızdan, geldik grinin egemenliğinin sürdüğü kente. Şimdi evimizde besleyeceğimiz bir hayvan, saksıda büyüteceğimiz bir bitki esin kaynağımız olsun istemekteyiz.
Atacan’a en küçük yaşından itibaren doğayı sevdirmeye çalıştık. Bunun içinde fırsat buldukça doğaya çıktık. Ona, hayvan ve bitkileri tanıtmak için yoğun uğraş verdik. Doğaya çıkamadığımızda doğa belgesellerini izledik televizyondan. Bundandır ki çocuk, doğa aşığı oldu. Hayvan ve bitki koruyucusu olarak ortalarda dolaşmakta.
Eee, bu kadar doğayla ilgili bilgi olur da bunun eve yansıması olmaz mı? Olur tabii ki…
Öncelikle şunu söyleyeyim ki evimiz küçük çaplı bir botanik bahçesi. Salon ve balkonlar saksılarla dolu. Ne mi var saksılarda? Sardunyalar, orkideler, Atatürk çiçeği, beyaz yelken çiçeğinin yanı sıra birçok çiçek var. Burada beyaz yelken çiçeğine değinmek gerek. Bu çiçek, Atacan doğduğunda hastaneye geldi. Çiçeği getiren halası… Yazın her dinlenceye gittiğimizde bu çiçek sorun oluyor. Kurutmamak için günler öncesinden seferber oluyoruz. Büyükçe bir leğeni su doldurup içine koyuyoruz saksıyı. Suyu fazla koyarsak alttan gelen su, saksının toprağını bataklığa çeviriyor. Suyu az koyarsak çiçek kuruyor. Evde cam çerçeve kapalı olduğundan sıcak hava daha da artmakta. Çiçek yanıyor havasız ortamda. İki kez çiçek kurudu neredeyse. Budadık. Toprağı havalandırdık… Özel bir ilgi ve bakımla çiçeği canlandırdık. Atacan, bu çiçeği olağanüstü bir biçimde sahiplenmekte. “Bu çiçek benimle yaş, buna iyi bakalım.” Demekte durmadan. Bu yıl, deneyimlerimiz işe yaradı. Uzun dinlencemize karşın çiçek hasar görmedi.
Başka ne mi var saksılarımızda? Mevsimine göre değişmekte bir kısmı. Soğan, roka, maydanoz, semizotu, biber, domates, salatalık, nane, çilek… Bunları genellikle Atacan yemekte.
Atacan iki yaşındayken hayvan beslemek istedi. “Hangi hayvanı alalım?” diye sorduk. O: “balık…” dedi. Gittik, iki tane Japon balığı aldık evimizin karşısındaki hayvan satıcısından. Balıklar, büyükçe bir kavanozdaydı. Her gün kavanozun başında bizim çocuk. Sandalyeye tırmanıp balıkları seyre dalmakta. Balıkları adlandırdık. Artık onları adlarıyla çağırıyordu.
Atacan balıklarla iyi bir dostluk kurunca bize de işi geliştirmek düştü. Eşimle nasıl bir akvaryum alalım, diye düşünürken Ata’nın dayısı sessiz sedasız bir akvaryum alıp armağan etti yeğenine. İlk önce iki balığımızı koyduk cam kafesin içine. Ama balıklar yetersiz. Bir hafta sonu Atacan’la Mısır Çarşısının yolunu tuttuk. Neredeyse balık satan bütün dükkânları gezdik. En sonunda birine karar kıldık. Çocuk dikkatle seçti kalabalık sürüler içinden yeni arkadaşlarını. Balıkları ve yemlerini aldık vapurla döndük Kadıköy’e. Çabucak otobüse bindik eve varmak için. Çocuk ikide bir balıkları kontrol ediyor yaşıyorlar mı diye. Her seferinde “Turuncu balık yüzüyor, vatoz kuyruğunu salladı. Beyaz balık çok güzel…” biçimindeki tümceleri bir sevinç çağlayanı olarak çağıldamakta ağzından.
Eve ulaşmadan otobüste balıklara ad koydu bile. Balıklara ad verirken ona karışmıyorum. O, benim onayıma sunuyor bulduğu adı, ben de onaylıyorum hemencecik. “Bu ad çok güzel oldu, balığa uygun…”  biçiminde yanıtlar yetiştiriyorum Ata’ya. Ata mutlanıyor onu onaylamamdan.
Eee, evde canlı yaşar da ölüm olmaz mı? Olur tabii ki… Balıklarımızdan bazıları ölüyor bilmediğimiz nedenlerden. İlk başlarda Atacan’ı kandırmayı yeğledim. Ölü balıkları ona göstermeden atıyordum önceleri. O fark edince de “Balık hastalandı, onu doktora götürdüm. İyileşince alıp geleceğim.” diyordum ona. O da inanıyordu bana. Ben de en yakın akvaryumcudan başlayarak ölen balığımızın benzerini arıyordum. Bulunca da hemen satın alıp eve koşuyordum. “Bak, balığımız iyileşti, alıp geldim onu. Şimdi daha iyi bakalım da hasta olmasın bir daha.” diyerek yeni balığı birlikte akvaryumun içine koyuyorduk. Bu durum karşısında çocuk, sevinçten uçuyordu.
Kimi zaman ölen balığımızın aynısını bulamıyor, birazcık benzerini bulduğumda Atacan: “balığımızın rengi niye değişti?” ya da “Balığımız niye şişmanladı/zayıfladı?” biçiminde sorular sorardı. Gün geçtikçe şüpheleri artmaktaydı. Ben de “Hastalığı ağır olduğundan çok etkilendi.” Biçiminde onun şüphelerini yok edecek yanıtlar bulmaya çalışmaktaydım. Bunu yaparken de hep vicdanımda bir rahatsızlık duyumsamaktaydım. Oysa ölüm yaşamın bir parçası. Çocuk bunun farkında. Haberleri izlerken insanların, hayvanların, bitkilerin öldüğünü görmekte. Belgesellerde ölümü izlemekte. Zaman içinde tanıdıklarımızın yaşamdan göçüp gittiğini de gördü. Kentin en yeşil alanları olan mezarlıkları görünce dikkat kesilmekte. Zaman zaman yakınlarımızın mezarlarını ziyaret ediyoruz. İstemesek de bu mezarlık ziyaretlerinde çocuk da yanımızda bulunuyor ve soruyor. “Buraya niye geldik? Bu mezar kimin? Neden öldü?” Bu ve benzer soruları gerçekçi olarak yanıtlamak gerek. Bu nedenle ona inandırıcı, doğru yanıtlar verdik. Tabii ki onu üzmeden, onun ruhunda yaralar açmadan…
Yaşamın, doğumdan ölüme uzanan bir çizgi olduğunu öğrendi çoktan. O zaman Ata’ya balıklarının ölümüyle ilgili doğruyu söylemekten başka çare var mı? Biz de öyle yapıyoruz. Balıkları seyrek de olsa öldüğünde ona gerçeği anlatmaktayız.
Yaz dinlencesine gittiğimizde balıklarımızı yanımızda götürüyoruz. Nasıl mı?
On litrelik su damacanasındaki suyun üçte birini boşaltıyoruz. Balıkları bulundukları akvaryumdan özenle alıyoruz kepçeyle. Yine aynı özenle damacanaya koyuyoruz onları. Tüm balıklar yeni yerlerine konduktan sonra damacananın kapağını kapatıyoruz. Ardından kapağı bıçakla deliyoruz, balıkların hava alması için. Akvaryumu, suyu boşaltılmış olarak arabanı bagajına; balıkların bulunduğu damacanayı ise Atacan’ın oturduğu koltuğun yanına yerleştiriyoruz. Çocuğun eli, yol boyunca damacananın üstünde, devrilmesin diye. Sık sık eğilip balıklara bakıyor. Onları kontrol etmekte heyecanla.
Yolculuk bitip yazlık eve ulaşınca ilk işimiz, balıkların akvaryuma konması. Eşim, bavulları taşımam için söylenirken Atacan beni çekiştirmekte. “Hadi Adil! Çabuk olalım, balıklarımız ölmesin! Hemen onları akvaryuma koyalım.” demekte. Bir elimde akvaryum, diğerinde balıkların bulunduğu damacana koşturuyorum. Çocuk, bana yardım etmek için damacananın kulpuna yapışmış, çekiştirmekte.
Akvaryumu hızla kuruyorum. Havalandırma aygıtını hemen çalıştırıp balıkları içine koyuyorum. Ardından yemleri birlikte veriyoruz onlara. Atacan’a göre en önemli iş bu ve bunu çabucak yerine getiriyoruz. Daha sonra sıra arabanın bagajındaki eşyaları taşımaya geliyor. Biz bavulları, çantaları eşyaları taşıyıp yerleştirirken çocuk, akvaryumun başında nöbette. Yolculuk sırasında balıklara bir şey olup olmadığını görmeye çalışıyor. Sağlıklı olduklarına iyice inandıktan sonra bahçeye çıkıyor, dayısının kızlarıyla oynamak için.
Bu yaz dinlencemiz biraz uzun sürdü önceki yıllara göre. Her akşam bahçe sulanmakta. Kuyudan su çekmek için motorun çalışması gerek. Motorun çalıştıracak fiş, akvaryumun yanındaki prize katılıyor. Sulama sırasında akvaryumun fişi çekiliyor, yerine su motorununki takılıyor. Dinlenceden dönmemiz yakın… Atacan’ın dayısı bahçedeki zeytin ağaçlarını ve çiçekleri suluyor gecenin serinliğinde. Su motorunun fişini çekiyor. Dalgınlıktan olacak akvaryumun fişini takmayı unutuyor.
Her sabah olduğu gibi erkenden uyanıyorum. Bakıyorum fiş takılı değil. Hemen takıyorum fişi yerine. Havalandırma çalışıyor. Ama o da ne? Balıklardan biri can çekişmekte. Çocuğa bir şey söylemiyorum. Neredeyse yarım saatte bir kontrol ediyorum turuncu balığımızı. Öğlene doğru balığımız ölüyor. Ölü balığı akvaryumdan almak için elimde kepçeyle üst kata çıkarken Atacan, beni görüp peşime takılıyor. Onun ardından dayısının üç kızı. Ben, ölü balığı akvaryumdan alıp bahçe dışındaki çalılık alana atmak için yöneldiğimde oğlumun çığlığını işitiyorum. “Adil, onu sakın atma! Balık bir canlı, onu gömmeliyiz.” Bu sözler karşısında şaşkınlıkla karışık bir sevinç duyuyorum. Hemen bir keser alıyorum. Bahçeye küçük bir mezar kazıyorum. Ölü balığı yavaşça bu çukura bırakıyorum. Üzerini toprakla örtüyorum. Çocuklar birden dağılıyor. Kısa bir süre sonra ellerinde yapraklar, çiçeklerle dönüyorlar. Ellerindeki çiçek ve yaprakları özenle küçük mezarın üstüne bırakıyorlar. Ben, onlara teşekkür ediyorum.
Atacan, ağlayarak dayısını suçluyor. Balığın ölümünü onun ihmaline bağlıyor. Biz kazayla olduğunu söylesek de ikna edemiyoruz çocuğu. Dayısı evde yok, Şarköy’e gitmiş alışveriş için. Onunla konuşmak istiyor çocuk. Kendince cezayı kesmiş. Bir balık yerine iki balık aldıracak. Bu konuda dayısının üç kızının yoğun desteği var. Telefon açıyoruz dayısına. Durumu anlatıyoruz. “Tamam!” diyor dayı. “İstersen üç balık alayım.” diyor. Çocuk itiraz ediyor. “İstemem!” diyor sertçe. Hangi renk balık alacağını uzun uzun anlatıyor telefonda. “Farklı renkte balık alırsan kabul etmem.” diyor kararlılıkla. Biz, yatıştırmaya çalışıyoruz çocuğu. “Şarköy, küçük yer; senin istediğin balığı bulamayabilir dayın.” diyoruz. Bizim yatıştırma sözlerimiz işe yaramıyor. “Cezasını çeksin! Bir daha yanlışlık yapmasın! Şarköy’de bulamıyorsa başka yerden alsın gelsin!” demekte ısrarla.
Neyse… Dayı elinde balıklarla geliyor. Atacan uzun uzun balıklara bakıp “Oldu…” diyor. Ardından dişlerinin arasından sinirli bir teşekkür etme sözü işitiliyor. Birlikte balıkları akvaryuma koyuyoruz. Uzun süre bakıyor onlarla. “Niye bakıyorsun?” diye soruyorum. “Eski balıklarla yenilerin uyumuna bakıyorum. Birbirlerine alıştılar mı diye bakıyorum.” diyor. Ben ayrılıp bahçeye geçiyorum. Biraz sonra o geliyor memnun bir gülümsemeyle. “Alıştılar mı?” diye soruyorum. “Alıştılar diyor ve dayısının kızlarıyla oynamaya başlıyor.
Doğada var olan her şey yaşamımızın bir gerçeği. Ölüm de öyle… Çocuklara yalan söylememeli. Onların güvenini yitirmemek için en sert gerçekleri bile uygun bir dille onlara anlatmalı. Bir çocuğun gerçekleri kendi anne ve babasından öğrenmesi kadar güzel ve doğru bir şey yok sanırım.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       9 Eylül 2017





7 Eylül 2017 Perşembe

AYRILMAK, BARZANİ’NİN HAKKI MIDIR?


25 Eylül 2017 günü Barzani, Irak’ın kuzeyinin merkezi yönetimden ayrılması için halkoylaması yapacak. Bundan da anlaşılacağı üzere Irak’ın kuzeyinde yeni bir devlet kurulmaya çalışılmakta. Bu devletin adı, İkinci İsrail…
Barzani’nin yapacağı halkoylamasını açıkça destekleyen ülkeler İsrail ve ABD… Desteğin kimlerden geldiğine bakarak kurulmaya çalışılan devletin hangi çıkarlara hizmet edeceği de ortada.
Peki, Irak’ın kuzeyinde kurulmaya çalışılan emperyalizmin uydusu devletçik, hangi ülkelerin çıkarlarına uygun değil? Başta Türkiye, Irak, İran ve Suriye… Sonra bölgedeki tüm ülkeler… Rusya, Lübnan, Mısır, Filistin… Uluslararası alanda büyük sorun böyle bir devletçiğin kurulması… Bu nedenle Türkiye, iktidar ve muhalefetiyle bu oluşumu yaratacak halkoylamasına karşı çıkması gerek. Kendi toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürecek bir halk oylamasını görmezden gelmek hatta destek vermek ihanettir.
Türkiye, kuruluşundan bu yana Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savundu. Bu ülkelerdeki parçalanmaların kendisini de etkileyeceğini düşündü. Şimdi kalkıyor Barzani, ABD ve İsrail’in desteğinde üstelik Irak anayasasına aykırı olarak bir halkoylaması düzenleyerek ayrılmak istiyor. Türkiye’yi seven, ülkesinin toprak bütünlüğünden yana olan siyasetçilerin bu oldubittiye susması anlaşılamaz.
Barzanistan’daki halkoylamasına destek bulmak, kamuoyu oluşturmak için Türkiye’de bir komite kuruldu. Bu komite, YCHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nu ziyaret etti. Barzanistan’da yapılacak halkoylaması için destek istedi. Görüşmeden sonra komite üyelerinin yaptığı açıklama ilginçtir. Kılıçdaroğlu’nun kendilerine söylediklerini açıkladılar kamuoyuna. Bugüne dek bu sözlere, Kemal Bey’den herhangi bir yalanlama gelmedi.
“Bütün milletlerin olduğu gibi Güney’in de referanduma gitme hakkıdır. Ama bu karar alınmadan önce içerdeki ve dışardaki tarafların katılımıyla bir konferansa düzenlenmesini isterdik.”  demiş Kılıçdaroğlu komite üyelerine. Bu sözler, yenilir yutulur türden değil.
Kılıçdaroğlu, öncelikle yukarıdaki sözleriyle Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu vurgulamakta. Bu ne demektir? Türk Milletinin bütünlüğünü yok saymaktır. “Güney’in de referanduma gitme hakkı vardır.” sözüyle hem kuzeyi hem de güneyi olan bir coğrafi tanım yapılmakta.  Ayrıca “Güney’in de …” sözünde ki “de” bağlacı, “kuzeyin olduğu gibi” anlamı verir. Bu “kuzey” neresidir ey Kılıçdaroğlu? Biz söyleyelim... Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri… Ne demek istediniz bu sözünüzle? Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızın da ayrılmak için halkoylamasına gitmesini mi istiyorsunuz Kemal Bey?
“…içerdeki ve dışardaki tarafların katılımıyla bir konferans düzenlenmesini” istiyorsunuz. “İçerdeki ve dışardaki taraflar” kimler? İkinci İsrail’in kurulması için uluslararası bir konferans mı istemektesiniz? Bu söyledikleriniz bölücü örgütün dili. Türkiye’nin kurucusu olan bir partinin genel başkanına bölücü örgütün dili yakışmaz. Bölücü örgütün isteklerini dile getirmekse hiç uygun olmaz.
Ey Atatürk’ün izinde yürüyen CHP’li kardeşim, Atatürk’ün koltuğunu işgal eden Kılıçdaroğlu’na daha ne kadar tahammül edeceksin? Bölücülerin diliyle konuşan biri, Atatürk’ün koltuğuna yakışıyor mu?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       7 Eylül 2017





4 Eylül 2017 Pazartesi

AKP’DEKİ FETÖ’CÜLER KİMLER?

                                        
Kamuoyu, AKP’deki FETÖ’cülerin kimler olduğunu merak etmekte. Medyada zaman zaman bu konu gündeme gelmekte. Yurttaşlar, dost meclislerinde bu konuyu tartışmaktalar sık sık. Evet, AKP’deki FETÖ’cüler kimler?
15 Temmuz darbe kalkışmasının olduğu gece AKP’nin bazı önde gelen siyasetçilerinin televizyon konuşmalarında sıra dışı bir telaş, heyecan vardı. Özellikle Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun açıklamaları dikkatlerden kaçmadı. Bu iki siyasetçi, darbe gecesi yaptıkları açıklamalardan sonra uzun süre sessizliğe büründüler. Türkiye, zor dönemeçlerden geçerken geçmişte cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık koltuklarını işgal etmiş politikacılıların susması anlaşılır gibi değil.
6 Ağustos Pazar günü Samsun’da Beşiktaş’la Konyaspor süper kupa maçı oynandı. Bu maçtan önce ve sonra Konyaspor başkanının yaptığı Atatürk karşıtı açıklamalar dikkat çekti. Kamuoyu da haklı olarak bu açıklamalara tepki gösterdi. Bu arada İzmir Marşı’na karşı çıkan Konyaspor Başkanının telefonunda bylock çıktı. Savcılıkta ifade verdikten sonra görevinden ayrıldı başkan. Arkasından kulüp sözcüsünün de bylock’u olduğu anlaşıldı. Bylocvk demek, FETÖ ile ilişki demek…
  İşte, aylardır suskun olan, Türkiye’nin yaşadığı onca sıkıntıya, soruna ses çıkarmayan, görüş açıklamayan Davutoğlu; 15 Temmuz gecesi yaptığı konuşmaya benzer bir açıklamada bulundu.
“Hiç kimse Konya’nın adını tahrif ederek, yazısına başlık atarak birtakım terör örgütünün mekânlarıyla Konya’yı özdeşleştirme çabası içerisine girerek Konya’nın onuruyla oynayamaz.” demekte Davutoğlu. Hazret, sanki Konya’nın tek sahibi. Açıklamada “Konya benden sorulur.” der gibi.
Davutoğlu, konuşmasını “Sapkın ideolojiler, hiçbir zaman Konya’ya girememiştir.” diye sürdürmekte. “Sapkın ideoloji”den kastı, FETÖ…
Dünyada en nefret ettiğim şey, herhangi bir konuda genelleme yapmak. “Şuradan adam çıkmaz. O kentin insanları böyledir.” biçimindeki genellemeler yaşamın, doğanın, diyalektiğin kurallarına ters. Her şey karşıtıyla birlikte vardır. Her ilimizde yaşayan insanların büyük çoğunluğu vatanseverdir. Ancak her ilimizden de tek tük hainler çıkar. Geçmişte de bu böyleydi, bugün de böyle… Konya da diğer illerimiz kadar değerli bir yerdir. Diğer illerimizde olduğu gibi oradan da FETÖ üyesi, sempatizanı kişiler çıkmıştır. Konyaspor Başkanında bylock çıkması yalnızca ilgili kişiyi bağlar, Konyalıları bu konuda yargılamak çok yanlış. Davutoğlu, aklınca tüm Konyalıları arkasına alarak bylockçu başkanı aklamaya çalışmakta.
“Konya’yı hedef alanlar kripto FETÖ’cüler ve 28 Şubat zihniyetinin uzantılarıdır.” demekte Davutoğlu. Eğer hedefin FETÖ ise 28 Şubat’ı neden sokuşturuyorsun araya. Bu anlayış, hedefin saptırılması değil midir? Dikkatleri FETÖ yerine, 28 Şubat’a çekmek kimlere hizmet eder ey Davutoğlu?
Ey Davutoğlu, bu telaş niye? FETÖ’nün etkinliklerinde kaç konuşma yaptın? Bu etkinliklerin kaçında protokol koltuklarında gülümseyerek oturdun? “Stratejik derinlikteki” yol arkadaşların kimlerdi?
Şimdi söyleyelim mi AKP’deki FETÖ’cüleri... Kimler kraldan çok kralcı kesilip havaya yumruk sallıyorsa, durup dururken “Kemalistler, Ergenekoncular, 28 Şubatçılar…” diyerek FETÖ soruşturmalarını saptırıyorsa ve bu yolla FETÖ’cü teröristleri koruyorsa AKP’deki FETÖ’cüler onlardır. Bakın AKP’li bazı kişilere, yandaş medyadaki köşeyazıcılarına, kimi ekran bülbüllerine görürsünüz kripto FETÖ’cüleri. Onlar, açıkça “Biz buradayız.” demekteler. Onlarla ilgilenmekte savcıların ve AKP yönetiminin işi…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       3 Eylül 2017


25 Ağustos 2017 Cuma

RACON KESMEK

                                                           
AKP Genel Başkanı Erdoğan, kraldan çok kralcı kesilen yandaş köşelemecilere kızmış. Onların kendi adına racon kesmeleri onu rahatsız etmiş olmalı ki “Eğer racon kesilecekse bu raconu bizzat kendim keserim.” diyerek rahatsızlığını dile getirdi. RTE, bu sözleriyle yandaş mahalleye racon kesmiş oldu.
Peki, “racon kesmek” nedir?
TDK Türkçe Sözlük’te “racon” sözcüğünün argo olduğu belirtilerek anlamı şöyle açıklanmış: 1- Yol, yöntem, usul; 2- Gösteriş fiyaka”
TDK Türkçe Sözlük’te “Racon kesmek” sözünün anlamı. “1-görünüşe göre hüküm vermek, 2- gösteriş yapmak” diye açıklanmış.
Ferit Devellioğlu’nun Türk Argosu Sözlüğünde “racon kesmek” şöyle açıklanıyor: “1- Muhakeme edip hüküm vermek. 2- Gösteriş yapma.”
“Afi kesmek, caka satmak, film çevirmek, numara yapmak, polim yapmak” sözlerinin “racon kesmek”le anlamdaş olduklarını Türk Argosu Sözlüğünden öğreniyoruz.
“Racon” sözcüğü Türkçe değil, İtalyanca. Bunu da belirtelim yeri gelmişken…
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, düşüncelerini, isteklerini argo sözcüklerle anlatamaz, anlatmamalı. Bu durum bir dil yoksulluğudur, kişinin sözcük dağarcığını göstermek bakımından önemlidir. Sözcük dağarcığı yetersiz olduğundan yetiştiği kültür ortamının dilini kullanmakta RTE.  Sözcük dağarcığının darlığı onu çoğu zaman argo ve kaba sözlere yöneltmekte. Argo kullanmak mahalle kahvesinde olur, ama cumhurbaşkanlığı orununda  olmaz. Çünkü cumhurbaşkanları toplumun rol modelleridir aynı zamanda.
Erdoğan kitap okumuyor. Bu nedenle sözcük dağarcığı biraz çorak. Yoğun bir kültür atmosferinin içinde pek olmadı. Sığ bir kültürel birikime sahip. Bu nedenle de hep öfkeli.
Öğrencilere, RTE’yi dinlememelerini salık veririm. Çünkü sözcük dağarcıkları gelişmez onu dinlerlerse.
Türkçe işlek ve anlamca varsıl bir dil. Deyimler, değişmece (mecaz) anlamlar dilimizi varsıllaştırmakta ve kullanım kolaylığı sağlamakta. Deyimleri değişmece anlamları anlamak içinde çok okumak gerek. Sözcüklerimizin birçoğu çokanlamlıdır. Bir sözcüğün birden çok anlamının birbirinden farkını anlamak da okumakla olur. Erdoğan da danışmanları da çok okumalı çok… Türkçe bir okyanus, sözcükler de damlalar. Bu damlalar kimi zaman dalga olur kıyıları döver, kimi zamanda kumsalları okşar.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  23 Ağustos 2017


24 Ağustos 2017 Perşembe

DON, GÖMLEK SİYASETÇİLER

                                           
Özal, cumhurbaşkanı olarak askeri birliği, ayağında terlikle ve şortla selamladı. Türkiye’nin o güne dek görmediği bir şeydi bu. Bunu yapmasının nedeni de askeri küçümsemekti. Askerin saygınlığını hafife almaktı kendince. Oysa Türk Ordusu, halkın gözünde en güvenilir kurum oldu yıllarca, hem de tüm olumsuzluklara karşın.
Turgut Özal, MSP kökenliydi. Halkı, Allah’la aldatan bir siyasal gelenekte yetişmişti. Cumhuriyet kurumlarından da pek hoşlanmazdı. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, yetiştiği siyasal gelenek Cumhuriyet’le hep kavgalıydı.
İkincisi ise yeni liberalizmin ateşli bir savunucusu ve emperyalizmin sözcüsü olarak ulusal ekonomiye, ulus devlete, haliyle Cumhuriyet kurumlarına karşıydı. Bunun gereği olarak da Özal, devlet işletmelerini özelleştirme adı altında peşkeş çekmenin mimarı, öncüsüydü. Bu nedenledir ki Cumhuriyet’in tüm değerlerine savaş açtı. Mafya ekonomisinden yana oldu. Parayı, en büyük değer kıldı. İnsanlığımızın içimizden söküp alınması Özal’la başladı. Özal’ın Cumhuriyet’in önemli bir kurumu olan TSK’yı şortla teftiş ederek halkın karşısına çıkması, onun dünya görüşüne uygun bir davranış.
AKP ile kravat bir yana itildi. Başta AKP’li bakanlar olmak üzere birçok devlet görevlisi resmi görevleri sırasında kravatsız çıktılar halkın önüne. Amaç, Atatürk’ün kılık kıyafet devrimini ortadan kaldırmaktı. Bu konuda hızla yol alındı. Kravatsızlık kervanına muhalefetin büyük bir bölümü de hızla katıldı. Kravatsız siyasetçi türbanı resmileştirdi.
Giyimde kuşamda özensizlik toplumu bir ur gibi sardı. Ev kıyafetleriyle çarşıya pazara gitmek yaygınlaştı. Don gömlek (Bu sözle iç çamaşırı anlatılmak istenmekte.) balkonlarda oturmak, bahçede dolaşmak yaygınlaştı. Meskûn mahaldeki tıklım tıklım dolu plajlarda, iç çamaşırlarla denize girmek sıradan olaylar durumuna geldi. Oysa giyim bir kişinin hem kendisine hem de karşısındakine saygısını gösterir. Bu altın kural göz ardı edildi.
Kılıçdaroğlu’nun,  adalet yürüyüşünde atletle yemek yerken verdiği poz yayımlandı basında. Görünce birçok Cumhuriyet yurttaşı gibi ben de yadırgadım bu pozu. Çünkü siyasetçi sözleriyle, diliyle, giyimiyle topluma örnek olmalı. Hele bir CHP genel başkanı bu konuda çok daha dikkatli olmalı. Kılıçdaroğlu’nun rol modeli Özal değil; Atatürk, İnönü, Ecevit olmalı.
Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun atletli pozunu eleştirdi. Hem de Atatürk üzerinden… “Sen Atatürk’ü atletle yemek yerken resim çektirdiğine Bu kullanım yanlış. Resim çektirilmez, çizilir/yapılır. Fotoğraf çektirilir.) şahit oldun mu?” diyerek eleştiriyor bu durumu RTE. Bu eleştiri doğrudur. Ama burada gözden kaçırılmaması gereken bir durum var. Ölçü, örnek Atatürk’tür. Bu, olumludur. Erdoğan ve AKP’nin sıkıştıkları yerde Atatürk’e sığınmaları anlamlıdır. Tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi…
Atatürk, her konuda örnek bir liderdir. Nerde, nasıl giyinileceğini çok iyi bilirdi. Binlerce fotoğrafı yayımlandı. Uyumsuz, yersiz bir kıyafetini kimse göremez. Her şeyde olduğu gibi giyimde de öncüydü. Topluma giyimiyle şıklık dersi verip yol gösteriyordu.
Giyimde ya da başka alanlarda Atatürk’le günümüz siyasetçilerinin karşılaştırılması yanlıştır. Çünkü Atatürk örnektir, kıyas kabul etmez.
Kılıçdaroğlu’nun atletli pozunun Erdoğan’ca eleştirilmesinden sonra birçok CHP yandaşı, bu durumu RTE üzerinden doğrulamaya çalışmakta. Erdoğan’ın Hikmetyar’ın dizinin dibindeki beyaz çoraplı fotoğraflarıyla ihram içindeki görüntüleri paylaşılıp eleştirilmekte. RTE’nin yaptığı yanlış, Kılıçdaroğlu’nun yanlışını doğrulamaz. Aynı yanlışı onun da yapmasını gerektirmez. Yanlış, yanlıştır kim yaparsa yapsın…
Kılıçdaroğlu’nu savunmak için birçok yandaşının Atatürk’ün Florya Köşkü önündeki mayolu fotoğraflarını “atletli Atatürk” diye paylaşan saftiriklere ne demeli? Ataürk’ün o döneme özgü giydiği mayonun arkadan bağlandığı kısmı bile fark  edemeyen gözlerdeki sabit düşünceyi anlamak olanaklı mı? Kılıçdaroğlu yandaşlarının Atatürk’ün “a”sını bilmedikleri bu paylaşımlardan anlaşılmakta. Atatürk’ü okuyup anlayın ki sahte liderlerin foyası dökülsün.
“Benim liderim her şeyi doğru yapar, senin liderin her şeyi yanlış.” düşüncesi son derece mantıksız bir düşünüş. “Durmuş bir saatin bile günde iki kere doğruyu gösterdiğini” unutmamak gerek.
Günlük yaşamımızda eleştiri konusunda ters bir tavır var. Bir kişiyi bir konuda eleştirdiğinizde hemen o kişi, size karşı eleştiride bulunmakta kendini savunmak için. “Ama siz de falan zamanda, filan şeyi yapmıştınız. Ya da “Siz de eskiden böyle düşünmüyordunuz.” diyerek savunmaya geçer karşımızdaki. Bunun nedeni toplumun eleştiri, özeleştiri kültürünün gelişmemesi. Yanlışı savunmadaki ısrar, akıl alır gibi değil. Eğriyi, doğrultmazsak yaşam nasıl ilerler, kişi nasıl gelişir?
Siyasetçi, yurttaşa saygısı nedeniyle toplumun önüne palas pandıras çıkamaz. İç çamaşırıyla poz vermek topluma örnek olması gereken kişilere yakışmaz. Kılıçdaroğlu’nun bu fotoğrafı da yakışık almamıştır. Kılıçdaroğlu, oturduğu koltuğu dolduramıyor. O koltuğun tarihsel öneminin, değerinin farkında değil. Türbanın devlet dairelerine girmesine yol açan Kemal Bey, atletle poz vererek Özal’ın Cumhuriyet’e karşı don gömlekle çıkma davranışına katkı yapmıştır.
Kişinin doğru bir siyasal rotası olmayınca şaşkın ördeğe döner. Ne yapacağını şaşırır. Tanrı kimseyi şaşırtmasın!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Ağustos 2017

22 Ağustos 2017 Salı

KILIÇDAROĞLU TUTUKLANACAK MI?

         AKP Genel Başkanı Erdoğan, Enis Berberoğlu soruşturmasının Kılıçdaroğlu’na uzanabileceğini söyledi. Kapalı olmayan bir dille Kemal Bey’in tutuklanabileceği imasında bulundu. Hemen gündeme bu konu düştü ve günlerdir konu üzerinden bir siyasal atışma başladı. Özellikle CHP sözcüleri konuyu gündemde tutmak için özel çaba göstermekteler.
Neden?
Nedeni çok açık… Bu yolla parti içi muhalefeti önlemek Hem Kılıçdaroğlu’nun hem de genel merkez yöneticilerinin koltuklarının sağlama alınmasının yolu bu çekişme. Genel başkanı tutuklanma tehdidi alan bir partide muhalefet olmak, AKP’ye hizmet etmek algısı yaratacağından kimse sesini çıkaramaz. Bu yolla baştan beri başarısız olan bir genel başkan koltuğunu korur. Bu yolla da yeni başarısızlıklara yelken açar.
Kılıçdaroğlu, tutuklanmak için neredeyse can atmakta. Açıklamalarına bakılınca bu, açıkça görülmekte. Çünkü gözaltına alınıp kahraman olmak istemekte. Ankara-İstanbul yürüyüşü bir kahraman çıkaramadı. Belki tutuklanınca çok istediği kahramanlığı elde eder.
Peki, RTE neden Kılıçdaroğlu’nun tutuklanacağı imasını açıkça yaptı? Bu imanın anamuhalefet liderini güçlendireceğini bilmiyor mu?
Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na yönelik açıklamasının onu parti tabanında güçlendireceğini, CHP tabanının genel başkanlarının çevresinde kenetleneceğini bilmemesi olanaksız. Bu açıklama, bilinçli olarak yapılmıştır ve gündemi değiştirmiştir.
2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için tek aday var, o da Erdoğan. Muhalefet, henüz bir adayın adını açıklamış değil. Bu nedenle AKP cephesi çok zor geçecek cumhurbaşkanlığı seçimini kolaylaştırmanın peşinde.
Erdoğan için 2019 seçimleri nasıl kolaylaştırılıp garanti edilir. Öncelikle AKP’yi yıpratacak olan Barzanistan’ın bağımsızlık için yapacağı halkoylaması gündemden düşürülmeli. Ekonomik sorunlar kamuoyunun gözünden kaçırılmalı. En önemlisi de Erdoğan’ın kolay yenebileceği bir rakiple mindere çıkması sağlanmalı. Bu kolay rakip de Kılıçdaroğlu ve Akşener’dir. Bu iki lider, Erdoğan için kolay lokmadır. Bu iki aday olmaması durumunda yeni bir Ekmeleddin vakası, AKP için bulunmaz nimettir. İşte, RTE’nin Kılıçdaroğlu’nu CHP tabanında kahramanlaştırmak istemesinin nedeni bu.
Kılıçdaroğlu, HDP/PKK ile 2019 için ittifak oluşturmanın peşinde. Erdoğan başta olmak üzere Türkiye’de siyasete uzaktan yakından bulaşmış herkes bilir ki bölücülerle dirsek teması olan hiçbir siyasal kuruluş kazanamaz, kaybeder. AKP, mağduriyet ipine sarılmış olan Kemal Bey’i daha çok HDP/PKK’ya yaklaştırmak istemekte. Bu yolla da sağ seçmenle CHP arasına duvarlar örülmekte.
Ne yazık ki hem Kılıçdaroğlu hem de CHP sözcüleri Erdoğan’ın kurduğu tuzağa düştüler. CHP yöneticileri bu tartışmayı çok sevdiklerinden buna “tuzak” demenin ne kadar doğru olacağı da tartışılır. Bu nedenle bu tartışma epey süreceğe benzemekte. Çünkü her iki tarafında çıkarı var bu tartışmadan. Erdoğan, saray ömrünü uzatacak; Kılıçdaroğlu ise genel başkanlık koltuğunu garanti edecek bir süre daha.
Peki, Kılıçdaroğlu tutuklanır mı? Neden tutuklansın? AKP’ye seçim kazandırma genel başkanı olan birisi iktidar için velinimettir. İnsan velinimetini ortadan kaldırır mı?
Kılıçdaroğlu tutuklanmak için can atsa da istediği olmayacak. Ucuz kahramanlık söylevleriyle mazlumu oynayacak. Böylece CHP tabanı, genel başkanlarına sahip çıkacak. Sözde Erdoğan’dan kurtulma mücadelesi, özde Erdoğan’ı koltuğunda tutma oyununa dönüşecek. Kamuoyu da bu oyunu daha önce olduğu gibi izleyecek. Öyle mi?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           22 Ağustos 2017


ATLARIN CANI ACIR

                                               
21 Ağustos 2017 akşama doğru Büyükada’ya gitmeye karar verdik. Evden çıktık. Önce ekmek aldık martılar için. Çünkü şehir hatları vapuruyla gidecektik Ada’ya. Martılar, bıkmadan usanmadan vapuru izlerler. Vapurla adaya gider, dönüş seferinde yine Bostancı’ya gelirler. Martılar sanki vapurların koruyucusu gibidir. Gerek Boğaziçi’nde gerekse Ada seferlerinde martılara ekmek atmak büyük bir zevk yolcular için.
Martıların temel besin kaynağı balık… Ancak denizlerin aşırı kirlenmesi, avlanmadaki kuralsızlıklar denizleri kuruttu neredeyse. Bundan da en çok etkilenen denizlerin başında Marmara gelmekte. Türkiye’nin iç denizi olan Marmara, ülkemiz için büyük bir varsıllık ve güzellik. Ne yazık ki Marmara’da yaşayan birçok balık türü yok oldu. Balık yok olunca martılar çöp kutularında aramaktalar kısmetlerini. Asya-Avrupa arasında işleyen vapurları, Boğaz’da sefer yapan deniz araçlarını, Adalar’a gidip gelen şehir hatlarının gelinlerini izleyerek yolcuların atacağı simit, ekmek, poğaça, bisküvilerde aramaktalar kısmetlerini. Bu nedenle vapura binmek söz konusu olduğunda martılar için ekmek almak zorunlu bir görevmiş gibi bizim için.
Atacan, martılara ekmek atma işini çok sevdi. Günlük güneşlik günlerde vapura binme isteğini söyler ısrarla. “Adil, Eminönü’ne gidelim mi?” der. Bu önerideki birinci amacı vapura binmektir. İkinci amacı martılara ekmek atmak… Üçüncü amacı ise Mısır Çarşısı’nı gezmektir. Mısır çarşısında satılmak için akvaryumlarda, kafeslerde bekleyen hayvanları izlemek onun büyük zevki. Mısır Çarşısı’na gidince Ata Japon balığı, ben de sebze fidesi alırız mevsimine göre. Bu arada Yeni Cami önündeki güvercinleri hiçbir zaman unutmadığımızı söylemeliyim. Bunun içindir ki Atacan’ın Eminönü’ne gitme önerisini çoğu zaman içim kıpırdayarak beklerim.
Ekmeğimiz elimizde vapura binmek için yola çıktık. Kısa sürede Bostancı İskelesi’ne vardık. Turnikelerden geçtik. Yolcu bekleme yeri tenha. Sanırım yolcular, daha sık sefer yapan deniz motorlarını daha çok yeğlemekte. İskelenin önündeki boş alanda martılar var. Uçup konmaktalar sık sık ciyaklayarak. Atacan sabırsız… Hemen ekmeği parçalayarak martılara atmaya başlıyor. Kuşlar, alt alta üst üste ekmek kavgasındalar. Atacan’ın keyfi yerinde. Kolu alçıda olduğundan martıların hızına yetişemiyor.
Fazla beklemeden vapur geldi ve biz Atacan’la hızla arka güvertedeki yerimizi aldık. Eşim, sağa sola sapmadan kolayca bizi buluyor. Çünkü bizim nerede oturacağımız kestiriyor hemencecik.
Rüzgarın serinliğini tenimiz emmekte . Deniz sakin… Martılar gecenin telaşında… Vapurun arkasından gelen tek tük martı var. Kalan ekmeğimizi ufak parçalara ayırıp kuşlara atıyoruz. Atacan’ın keyfi yerinde…
Vapur, Büyükada’ya yanaştı özenle. Ata, elimden tutup beni kaldırıyor. Hadi, çabucak inelim, arkada kalmayalım.” diyor heyecanla. Neredeyse koşar adımla iniyoruz vapurdan. İskeleden yukarı doğru yürüyoruz. Amacımız kısa bir akşam yürüyüşü yapmak. Faytonlar gelip gidiyor yanımızdan. Atacan’ın kolu alçı da ya, soruyorum ona: “Yorulacaksan, yürümek istemiyorsan faytona binelim.” Önerim karşısında yol kıyısında beklemekte olan faytonlara uzun uzun baktı, atları inceledi.
“Binmeyelim!” dedi hüzünle.
“Neden?” diye soruyorum.
“Atların da canı var. Çok yorulurlar biz binersek. Yazık değil mi?”
Israr ediyoruz faytona binmek için. Atacan kararlı binmemekte. Atların eziyet çekeceğini düşündüğünden reddediyor ısrarlı önerimizi.
“Atların gözlerini niye kapatıyorlar?” diye sordu.
“Atların gözlerindekine, atgözlüğü denir. O gözlükler, atların yalnızca önlerini görmelerini sağlar, yan tarafları göremiyorlar bu biçimde. Bu yolla yalnızca faytonu çekip, önlerini görmeleri istenmekte işlerine odaklanmaları için.” diye açıklıyorum durumu.
O, buna çok üzülüyor. “Bir canlının gözleri kapatılmaz. Gözler, canlılar görsün diye var. Atlar, bizim gördüklerimizi göremiyor şu anda. Bu, doğru değil.” diyor üzüntülü bir sesle.
“Atgözlüğü demişken şunu da söyleyeyim sana Atacan. Bu sözün bir de değişmece (mecaz) anlamı var. ‘Çevresinde olup bitenleri iyi algılayamayan, sabit düşünceli kişiler’ için, ‘Olaylara atgözlüğüyle bakıyor.’ deriz.” Diye açıklıyorum.
Her yan at pisliği kokmakta. Atların idrarının keskin kokusu insanları rahatsız etmekte. Büyükada’nın geniş meydanından karşıdan karşıya geçmek neredeyse olanaksız. İdrarların üstünden atlayarak ya da uzun adımlarla geçmek beceri işi. Faytonlar, özellikle sıcak hafta sonlarında neredeyse hiç durmuyorlar. Son yıllarda Adalar’ın ziyaretçileri arttı. Özellikle Arap turistlerin ilgisi yoğun. Bu nedenle atlar çok yorulmaktalar. Büyükşehir ve ilçe belediyeleri popülizm yapmadan bu soruna doğayı bozmadan, akılcı çözümler bulmalılar. Elektrikle işleyen toplu taşım araçları ivedilikle devreye girmeli. Faytonların bir bölümü tarihsel bir yaşantıyı anımsatmak açısından varlığını sürdürebilir.
Son yıllarda hem yerli hem de yabancı ziyaretçilerin Adalar’a ilgi göstermesi, fiyatları uçurmuş durumda. Bazı esnaflar kaliteye önem vermemekteler. Ne yazık ki müşteriyi kazıklamak kimilerince beceri sayılmakta. Satıcı kâr ediyor, ama Türkiye zarar ediyor bu anlayıştan. Bu nedenle yerel ve merkezi yönetim sıkı denetimler yapmalı. Altın yumurtlayan tavuğu (turizm) kesmemek gerek.
Adalar, İstanbul’un gözbebeği… Gözbebeğini köreltmemeli. Özellikle yapılaşma konusunda sıkı önlemler alınmalı. Pis koku, Adalar’a yakışmıyor. Hele bu çağda hayvanlara eziyet kabul edilebilir bir şey değil. Atacan’ın duyarlılığı yayılmalı tüm yurttaşlara. Yayılmalı ki dilsiz dostlarımıza eziyet etmeyelim.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Ağustos 2017



16 Ağustos 2017 Çarşamba

ATACAN’DAN KEDİ VE KÖPEKLERE MAMA

                                       
Yaz dinlencesinde annesi ölen bir kedi yavrusunu, yavruları ölen başka bir kedi evlat edindi. Bu zor işin başarılmasında komşumuzun üniversiteli kızının rolü çok büyük.
Yavru kedinin annesi ve yavruları açlık ve susuzluktan öldü ne yazık ki. Beyaz tüy yumağı yaşamayı başardı. Atacan’la Mürefte’ye gittik. Kedilere kuru mama aldık. Tavukçudan biraz taze et… Sabahleyin uyanınca Atacan, önce bana “Günaydın!” diyor. Sonra kedileri arıyor. Atacan’nın dayısının kızları, epey sonra tek tek uyanıp mahmur gözlerle yanıma geliyorlar. Üçü de Atacan’ın kedileri arama işine ortak oluyorlar. Birlikte çalıların, ağaçların arasında kedilere sesleniyorlar. Bu arada yavru kediye “Safinaz” adını koyuyorlar.
Kediler geliyor sessizce. Çocuklar benim çevremi alıyorlar heyecanla. “Hadi Adil, çok açlar…”
Önceden hazırladığım kapların birine su koyuyorum. Bir diğerine süt… Güne önce sütle başlasın istiyorlar kendileri gibi. Aradan birkaç saat geçmeden “Safinaz acıktı sözleri işitiliyor.” Ben, hemen hazırladığım küçük tavuk parçalarını veriyorum kedilere. Kediler doymak bilmiyor. Günlerce aç ve susuz kalan Safinaz, yaşama tutunmak için boyuna yiyor.
Akşam olunca kedilere, kuru mama veriyoruz. Dört çocuk, başlarında nöbetçi... Safinaz’ın yanına özellikle köpeklerin yaklaşılmasına izin vermiyorlar.
Anne kedi, yavrunun üstüne titremekte… Her gün diliyle yalayarak özenle temizlemekte onu. En küçük bir noktasını bile atlamamakta. Kediler öksüz kalan yavruyu sokakta bırakmıyor, ama insanlar bırakıyor kimsesizleri sokaklarda.
Atacan, yazlık evde  kedilerle epey yakınlaştı. Hayvan sevgisi kat be kat arttı. İstanbul’a döndük. Düşüp kolunu kırdı. Kol alçıda. Evimize yürüme uzaklığında olan Adalar manzaralı parka gittik bir akşam. İki aç köpek.. Kemikleri sayılmakta hayvancağızların… Deli gibi yiyecek bir şey aramaktalar. Birkaç sucuk parçası alıp veriyoruz. Nafile… Vakit geç… Kasap, market çoktan kapanmış. Çocuk ağlamaklı… Hayvanlara bakıp bakıp iç geçirmekte.
“Adil, yarın akşam buraya gelelim. Yanımızda köpek maması da getirelim, olur mu?” diyor üzüntülü bir sesle. “Tamam!” diyorum.
Parktan ayrılıyoruz. Yürüyerek eve dönmekteyiz. Sahilde, taşların arasını yuva edinmiş yüzlerce kedi var. Yolla taşları ayıran dizboyu duvarın yanından yürümekte Ata. Tek tek yavruları sayıyor. Arada bir “Bu kediler aç mı, tok mu?” diye sormakta bana. Ben de “Tok!” diyorum.” Birçok hayvan sever var. Onlar kedileri her gün doyuruyor.” diyorum. Bu yanıtım karşısında rahatlıyor. Eve gelip uyuyoruz.
Ertesi sabah uyanıp kahvaltımızı yapıyoruz. Evde yapılacak işlerimiz var. İkide bir “Parka ne zaman gideceğiz?” diye soruyor. “Akşama…” diye yanıtlıyoruz onu. Ama akşam olmadan çıkıyoruz evden. Yol üstündeki bir markete giriyoruz. Ben köpekler için mama alıyorum ve kasanın önünde ödeme yapmak için sıraya giriyorum.
 Atacan’ın sesi işitiliyor arkadan. “Adil kedileri unuttun!” Elindeki mamaları kasanın önüne koyuyor keyifle. Ödeme işlemini yapıp mamaları torbaya dolduruyoruz. Yürüyüşümüz hızlandı. Çocuk yürümüyor, koşuyor adeta. Alçıda olmayan bir eliyle beni yediyor. Yolun yarısına geldik ki kocaman bir köpek çöp kutusunu koklamakta. Ata duruyor. “hadi, mamayı aç da bu köpeği doyuralım. Bak ne kadar aç. Çöp yemeye çalışıyor.” diyor. Ben, mamalardan birini açıyorum ve avucumla köpeğin önüne mama koyuyorum. “Tamam!” diyor. Hızlanıyoruz.
Sahile vardık. Hemen kedileri arıyor gözlerimiz. Yavru kedilerin önüne tek tek mama koyuyoruz. Kediler mırıldanarak yiyor mamalarını. Yolun yarısına geldik, elimizdeki mamalar bitti. Çay bahçesine geldik. Önceki gecenin aç köpekleri yok. Arıyoruz yok! Köpeklerin dolaştıkları bölgeye yakın bir masaya oturuyoruz. Gözlerimiz köpeklerde… Ama yoklar… Bekliyoruz… Kalkıp bakıyoruz sağa sola… Yok, yok, yok…
Saat on ikiye gelmekte… Biz köpekleri aramaktayız. Arıyor, bulamıyor, bekliyoruz. Beni rahatlatan öneri Atacan’dan geliyor. “Bu mamaları köpeklerin yemek aradığı ağacın dibindeki açıklığa bırakalım. Onlar gelince yesinler, olur mu?” diyor umutsuzca. Uyku gözlerinden akmakta. Yapacak başka bir şey yok’ Çocuk çırpınıp durdu.
Evin yolunu tutuyoruz. “Adil, mama verdiğimiz kediler ve köpekler bizim hakkımızda ne düşünmüştür?” diye soruyor neşeyle uykusuna meydan okurcasına.
İçimden gülüyorum belli etmeden. Çocuklar her şeyi somut algılarlar. Onlar için canlılar, varlıklar arasında fazla fark yoktur. Cansız bir oyuncağa bile bir kişilik, can vermezler mi? Onunla saatlerce konuşmazlar mı?
“Sana içlerinden teşekkür ettiler. Köpek kulaklarını sallayarak, kediler de mırıldanarak teşekkürlerini bildirdi. Bir de bu çocuğun kırık kolu bir an önce iyileşsin diye dua etmişlerdir. ‘Bu çocuk, ne kadar iyi yürekli.” Dediler kendi kendilerine.” diye yanıtladım Atacan’ı.
Çocuk durdu gözlerime baktı, gülümsedi, yüzünde binlerce yıldız doğdu, gözleri güneş olup loş karanlığı aydınlattı. “Fırsat buldukça sokak hayvanlarına mama verelim olur mu?” dedi.
“Olur…” dedim. “Zaten biz balkonumuza gelen kumrulara, serçelere, sığırcıklara, güvercinlere, kargalara, hatta martılara sürekli yem veriyoruz. Kuşların beslenmesini üslendik seninle, ama arada sırada kedi ve köpeklere de bir şeyler verelim. Tamam   mı, anlaştık mı?” diye sürdürdüm sözlerimi.
Küçücük eli, avucumda yürek gibi büyüdü, büyüdü, kocaman bir kuş olup kanat çırpmaya başladı. Durdu. Ben de durdum. Hayvanları ihmal etmeyelim, onların da bu dünyada hakları var. Yalnızca onlara hakları olanı verelim.” dedi ve sustu. Eve geldik, şimdi uyuma zamanı. Çok geç oldu. O, yatağına giderken ben şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez durumda koltukta oturup kalmışım. Acı bir fren sesiyle irkildim. Martıların çığlıkları geceyi yararken “Yaşamak ne güzel; kurduyla, kuşuyla, böceğiyle, bitkisiyle, her türlü hayvanıyla…” diye mırıldandım kendi kendime. Salondaki üçlü koltuğa oturup düşünmeye başladım sokak lambalarının aydınlığında. Düşünürken uyuyup kalmışım oturduğum yerde.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Ağustos 2017
.