24 Mart 2017 Cuma

EVET Mİ, HAYIR MI 9?

                                               
İçinde bulunduğumuz haftada türlü kesimlerle halkoylamasıyla ilgili görüş alışverişinde bulunduk. Az konuşup çok dinledik. “Halkoylaması” diyorum, çünkü yabancı kökenli “referandum” sözcüğünü kullanmak ağırıma gidiyor. Bir sözcüğün, Türkçesi varsa neden yabancı kökenlisini niye kullanalım ki?
Kadıköy’den Pendik otobüsüne bindim. Boş bir koltuk gördüm, cam tarafında oturan beyefendiye selam vererek oturdum. Gazetemi açtım, okumaya başladım. Trafik çoğu zaman olduğu gibi sıkışık… Yol boyunca “Evet, Hayır” pankartları uzanmakta. Yanımdaki kişi, pankartları bana göstererek “hayır” oyu vereceğini söyledi. Gazetemi katlayıp dizlerimin üzerine bıraktım. Yanımdakine: “Neden hayır oyu vereceksin?” sorusunu yönelttim. O: “Tayyip Erdoğan çok şımardı, her şeye sahip olmak istiyor.” dedi. Ben sormadan bugüne dek yapılan seçimlerde hep AKP’ye oy verdiğini de ekledi sözlerine. Yetmiş dört yaşında biri… Yıllarca esnaflık yapmış. Bu halkoylamasında Erdoğan’a halkın “Dur!” demesi gerektiğini anlattı uzun uzun.
Salı günü Anadolu yakasında bir kamu hastanesindeyim. Bir erkek hemşire… Elinde Memur Sen yazılı bardakta çayını yudumlamakta kendilerine ayrılan bölümde. Bana da Memur Sen yazılı bir bardakla çay ikram etti. Kabul ettim, bu güzel ikramı. Söyleştik dereden tepeden. Konu, halkoylamasına geldi. Sordum karşımda oturan genç adamın görüşünü. Yanıtladı kestirmeden. “Hayır!” diyeceğim. Çünkü Erdoğan ve AKP sözcülerinin karşı tarafı terörist olmakla suçlaması çok ağırıma gidiyor. Can ciğer arkadaşlarım var “Hayır!” diyecek. Hastanemizin doktorlarının çoğu hayırcı... Bu güzel insanlardan terörist olur mu ağabey?” Ben de “Olmaz!” dedim. Memur Sen yazısı bulunan bardakları gösterdim ona. O yanıtladı beni: “Ben Memur Sen’in işyeri temsilcisiyim. Ama bu durum benim kararımı etkilemez.” dedi büyük bir özgüvenle.
Üçüncü konuştuğum kişi benim doğup büyüdüğüm köyden, bir inşaat işçisi. Ailesi 12 Eylül darbesinden önce CHP’liydi. Şimdi AKP’ye oy vermekteler. Erdoğan’ı çok seviyorlar ve sonuna kadar savunmaktalar. Telefon görüşmemiz bir saate yakın sürdü. Ben ona halkoylamasında neyi oylayacağımızı sordum. Ne yazık ki bilgisi yok anayasa değişikliğiyle ilgili. Telefonda kısaca açıkladım konuyu. Söylediklerimi şaşkınlıkla dinledi. Ona dedim ki: “Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimini Erdoğan’ın kazanmasının garantisi var mı? Ya da RTE’nin bin yıl yaşayacak bir durumu var mı?” O: “Yok ağabey, yarının ne olacağını bilemeyiz. Bunu Allah bilir.” dedi. “O halde yarın istemediğimiz, sevmediğimiz, güvenmediğimiz biri bu yetkilerle o koltuğa oturursa ne yapacağız?” sorusunu yönelttim ona. “Böylesi bir durum felaket olur.” dedi. Neredeyse çığlık atarak. Ben sormadan yanıtladı beni: “Hayır demeliyiz. Evet dersek yanlış yaparız.”
Çarşamba günü Anadolu yakasında bir taksiye bindik. Taksici Rize Kalkandereli… Kayıtsız, koşulsuz Tayyipçi… Yanımda CHP’li bir arkadaşım var. Arkadaşım, taksiciye halkoylamasında ne yapacağını soruyor. Taksici, evet oyu vereceğini, söylüyor kararlılıkla. Arkadaşım: “Neden?” diyor. Dikiz aynasından gördüğüm iki renkli göz sinirli bir biçimde “Canım istediği için…” diyerek tersliyor arkadaşımı. Devreye ben giriyorum.
“Bak hemşerim, Tayyip Erdoğan’a büyük bir tuzak kurulmuş. Erdoğan’ı bu tuzaktan kurtarmalıyız.” dedim. Taksici, arkaya dönüp benimle göz göze geldi. Ben sürdürdüm konuşmamı: “Başkanlık sistemi, hem Türkiye’ye hem de RTE’ye ABD-FETÖ tarafından kurulan bir tuzak. Bu Amerikan projesi.,, Amaç, 15 Temmuz’da yıkamadıkları RTE’yi yıkmak, Türkiye’yi parçalamak.” Sözümü bitirir bitirmez o birden atıldı. Yemin billah ederek “Bak ağabey, bu dediklerini ben de düşündüm. ‘Bu işin içinde bir bit yeniği var.’ dedim kendi kendime. Bu düşüncemi duraktaki arkadaşlarla da paylaştım.” der demez telefona sarıldı, taksiyi sağa çekti. Biz, arkada şaşkınız. Telefonu yanıtlandı hemencecik. O: “Hal hatır sormadan telefonun karşı ucundaki arkadaşına “Ben, sana bu başkanlık işinde bir şeytanlık var demedim mi?” diye sorarak benim dediklerimi bir çırpıda anlattı karşı tarafa. Telefonun megafonu açık... Karşı tarafın onaylayıcı sözlerini işittikten ve bize işittirdikten sonra telefonu kapattı.
            Telefonu kapattıktan sonra “Ufff be! Şimdi rahatladım. Bir yükten kurtuldum.” diye kendi kendine söylendi. İneceğimiz yere geldik. Paramızı verdik, “hayırlı işler” dedim. O: “Allah senden razı olsun hemşerim, iyi ki bugün bu konuşmayı yaptık. Yoksa yanlış bir iş yapıp günah işleyecektik.” diyerek elimi sıktı. Vedalaşıp ayrıldık.
            AKP tabanında yalnızca kararsızlar “hayır” demeye eğilimli değil. Doğru bir yaklaşımla “evet” deme konusunda karar verenlerin de değişebileceği olasılığı yüksek. Bu nedenle gerçeği doğru anlatmalı. Doğrunun karşısında eğrilik bir işe yarar mı?
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  24 Mart 2017



1 yorum: