30 Mayıs 2017 Salı

DOĞA KORUMA BAKANI

                                               
Annelerin, babaların, tüm aile bireylerinin en merak ettiği konu, çocuklarının büyüyünce ne olmak istediğidir. Bu konuda çocuklarına sorular sorarlar sık sık. Çocuklarından her seferinde farklı yanıtlar alır kimi anne, babalar… Bu yanıtların bazılarıyla gururlanır aile büyükleri,  bazılarıyla da hayal kırıklığı yaşarlar.
Çocukların hoşuna giden meslekler onların ilgisini çekenlerdir. Hangi meslekten olacaklarını düşünürlerken parasal konuları düşünmezler. Çünkü onlar için yaşam ideal olandır. İçlerinde kötülük olmadığından iyiyi yapma istekleri üst düzeydedir.
Çocuk ruhu kavgadan, savaştan hoşlanmaz. Kötümserlik çocuklara uyan bir giysi değil. Hep iyilikten yanadır. İyilik, yardımlaşma, dayanışma, güzellik, umut, olumlu düşünme… çocuk ruhundan filizlenip fışkıran duygulardır. Bu nedenle küçük yaşlarda meslek seçimindeki sürekli değişim bu yüzdendir. O anda hangi konuyu düzeltmek istiyorsa o konuda bir mesleği seçer çocuk. Bunun içindir ki ikide bir meslek seçiminde değişiklikler yaşar.
Anneler, babalar çocuklarının meslek seçimindeki değişiklikleri olumsuz karşılar çoğu zaman. Çocuk, sokakları temiz tutmak amacıyla “Çöpçü olacağım.” demişse ailede yüzler asılır, çocuklarının gelecekleriyle ilgili umutları kırılır. Eğer çocuk: “Doktor, mühendis…” olacağım diyorsa ebeveynler gururlanır bunula. Oysa çocuk, yaşadığı ortamın sorunlarını çözmek istemektedir. Bunun için “çöpçü olmayı” düşünmektedir.  Çocuklar, meslekler arasındaki hiyerarşiyi bilmez. Statü umurlarında değildir.
Biz, Atacan’a haftalar önce sorduk: “Ne olacaksın?” diye.
Ata: “Doğa Koruma Bakanı olacağım.” yanıtını verdi bize. Biz, ona bunun nedenini sorduk. O: “başta bitkileri koruyacağım. Çok ağaç kesiyorlar, ormanlar yok oluyor. Ağaç kesip inşaat yapıyorlar, bunu yasaklayacağım.” dedi sorumluluğu üstüne almışçasına.
Sonra şöyle sürdürdü sözlerini: “Hayvanları da korumalıyız. Onların da yaşamaya hakları var. Denizlerin hem altını hem üstünü korumalı. Denizlerin kirlenmesini önlemeli. Tabi havayı korumakta var. Temiz hava, herkese gerek.”
 Uzun süre geçti. Kararında değişiklik olup olmadığını sordum. “Hayır!” dedi kararlılıkla. Bu işe kafayı iyice takmış durumda.
Dün akşam (29 Mayıs 2017) bir toplantıya katıldığımdan eve geç geldim. Atacan, eşime: Adil nerede?” diye sordu.
Eşim: “Bir toplantıya katılacak” dedi.
Atacan, toplantının konusunu sordu. Annesi: “Bakırköy Akıl Hastanesi yıkılıp yerine apartman yapılacakmış. Bu duruma karşı çıkmak için toplantıda baban.” yanıtını verdi.
Ata: “Aslında o toplantıya ben katılmalıydım. Ben konuşma yapmalıydım orada. Çünkü ben Doğa Koruma Bakanı olacağım. Babam, beni niye o toplantıya götürmedi. Bunu, ona soracağım!” karşılığını vermiş annesine.
Ben, eve döndüğümde oğlum çoktan uyumuştu. Sabah kahvaltısında bana hesap sorunca ondan özür diledim. Bundan sonra toplantıya uygun koşullar olursa onu götüreceğimi söyledim.
Doğa yok olmakta. Koca koca kentler, mahalleler yıkılıp yeniden yapılmakta. Her yanımız betonlaşmakta hızla. Yeşili saksılarda arar olduk. Suyumuzu, toprağımızı kirletmek için yarışmaktayız adeta. Soluklanacak ağaç gölgeleri yapsatçılara peşkeş çekilmekte. Çocuk oyun alanlarına alicengiz oyunlarıyla ucube beton yapılar dikilmekte.  Ama ne yazık ki çocuklarımız kadar duyarlı olamıyoruz. Büyüklerin açgözlülükle yaptıkları yıkım, çocukların minik yüreklerine kama gibi saplanırken ilgililer, yetkililer neden bu kadar duyarsız?
Kentlerimizin doğasına, tarihine düşman gibi saldırmakta kimileri. Bizler, hepimiz tek tek ortaya çıkıp “Doğa Koruma Bakanıyım. Doğama dokunma sakın!” diye haykıramıyoruz. Doğamızı, dolayısıyla kendimizi savunamıyoruz. Atacan olmak gerek, Atacan…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Mayıs 2017


29 Mayıs 2017 Pazartesi

KUSTURAN ISRAR

                                               
Güzel, ılık, günün yorgunluğunu yok eden bir bahar ikindisi… Mayıs ayının en güzel günlerinden biri… Atacan’ı, çocuk yuvasından ben alıyorum. Parka gidiyoruz. Arkadaşları da geliyor parka ve çocuklar doyasıya bir oyunun içindeler. Bir saat geçtikten sonra eşim de geliyor. Atacan, bir saat daha oynuyor arkadaşlarıyla. Bazı veliler, akşam serinliği çökünce ılıklığın üstüne telaşla çocuklarını çağırıyorlar. Çocuklar, gönülsüzce velilerinin isteğine boyun eğiyorlar. Çocukların aklı parkta ve arkadaşlarında, velilerinse evlerinde…
Çocuklar teker teker azalırken kalan velilerle anlaşıp parktan ayrılma kararı verdik. Atacan, her zamanki gibi oyuna doyamamış bir biçimde son dakikaya dek arkadaşlarıyla oynayarak peşimizden arabaya doğru geliyor. Bir saniye bile onun için çok önemli. Oynamalı, oynamalı, oynamalı…
Uzun süredir bir şeyler yemedi, ama oyun isteği açlığı bastırmakta. Arabamıza biniyoruz.
Atacan, çok iştahlı bir çocuk değil. Ancak aç da gezmiyor. Türk annelerinin çoğu gibi eşim de oğlunun yemek yemesi için kaşık ve tabak elinde dolaşıyor. Atacan nereye, o da oraya peşinden… Bu durum, anne-oğul arasında bitmeyen kovalamacalara, tartışmalara yol açmakta. Zaman zaman aşırı ısrar, çocuğu üzüp ağlatmakta. Çocuğa zorla yedirmek, onun bütün eğlenceli yanını yok etmekte. Kısa süreli de olsa bir mutsuzluğa yol açmakta. Ben de istiyorum ki,  zorlayarak değil, güzellikle olsun yemek.
Arabaya biner binmez konu, Atacan’ın ne yiyeceğine odaklanıyor. Atacan elimi tutup “Ne yiyelim Adil?” diye soruyor bana. Güzel bir taktik… Tartışmayı savuşturma isteği… Ben de ona birkaç tene yemek adı söylüyorum, içlerinden birini seçmesini istiyorum. O da seçiyor.
Evin önüne geliyoruz. Atacan’la annesi eve çıkıyorlar. Ben, alışveriş yapmak için yollanıyorum. Alışverişimi tamamlayıp eve dönüyorum çabucak. Mutfağa geçip küçük kahramanımızın isteği doğrultusunda yemekler hazırlıyorum. Eşim de zaten kendince bir hazırlık içindeydi. Elbirliğiyle hazırlıkları tamamlayıp sofrayı kuruyoruz. Yemek masasına oturduk. Herkes çok neşeli... Bunda baharın, işbirliğinin etkisi var.
Atacan’ın önüne tabağını koyuyorum, o da çok seviniyor. Çatalı elinde, yemeğe girişecek aç kurtlar gibi. O da ne? Annesi, bir tas çorba getiriyor. Çocuk, itiraz ediyor. Annesi, direniyor çorbayı içirmek için. Kaşığı alıyor ve Atacan’ın tüm direncine karşın ona çorbayı içirmeye başlıyor.  Çocuk, üzgün bir ifadeyle içmeyeceğini söylemekte. Ama dinleyen kim? Tabi, çorba içme faslı yavaş ilerlemekte. Bunu, Ata da fark ediyor. “Çorba içerken okulda hızlıyım, evde neden yavaşım? “diye soruyor.  Yerden göğe dek haklı… Aslında işin özeti, anadüşüncesi bu. Eşim duymuyor bile… Bu haklı saptamayı anlamak istemiyor. Çorba içirme işini sürdürmekte. Birkaç kaşık sonra bir öğürtü ve Atacan içtiği çorbaları, önündeki tasa boşaltıyor. Hepimiz ayaklanıyoruz. Peçeteler ellerimizde… Çocuk, haklı olarak kızıyor annesine. “İstemediğim halde niye içiriyorsun bana bunu?” diyor kızgın, ağlamaklı bir sesle.
Ata’yı kucaklıyorum. Balkona çıkıyoruz. Birlikte dikip bakımını üslendiğimiz biber, salatalık, domates, maydanoz, çilek, roka, nanelere bakıyoruz. Beş dakika geçmeden yeniden içeri girip sofraya oturuyoruz. Tabağını önüne koyuyorum. Keyifle yemeğe başlıyor. Kocaman tabak bitiyor. Ardından “Meyve yiyelim mi?” diyorum. “Yiyelim!” yanıtını veriyor. Birlikte mutfağa girip mevsim meyvelerinden üç tabak hazırlıyoruz yardımlaşarak. Meyvelerini zevkle yiyor. Bu arada doğa belgeseli izlemekteyiz. Meyveler bitince sofrayı birlikte kaldırdık. Tabi eşim de yardım etti. Koltuğa oturup bilgisayarımı elime aldım ki, Atacan’ın elinde bir kitap… “Okuyalım mı Adil?” “Okuyalım Atacan!”
Koltuğa sıkıştı. Kitabı okuduk ve sorularına yanıt vermeye çalıştım. Atacan’a uyku saatinin geldiğini söyledi eşim. Kalktık, Ata dişlerini fırçaladı ve yatağına yattı. Haftada beş gün ona yatmadan önce masal ve öykü anlatmaktayım. Konuyu, Ata söylüyor. Öykü ya da masal olacağına da o karar veriyor. Bu akşamki öykümüzün konusu “Ev ve Araba”. Öykü bitti. Sarılıp öpüştük, iyi uykular diledik karşılıklı. Yorganı boynuna doğru çekti. Gözlerini yumdu. Aradan birkaç dakika geçmişti ki uykuya daldı. Odanın alaca karanlığında onu biraz seyrettim. Eğildim, yavaşça öptüm. Saçını okşadım. Odadan çıkıp bilgisayarın başına oturdum.
Yaşam çocukla, çocuklarla çok güzel… Onların mutluluğundan daha önemli bir şey var mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Mayıs 2017


24 Mayıs 2017 Çarşamba

ATACAN OKULA BAŞLIYOR

                                               
                                               
Atacan, önümüzdeki 8 Eylül’de altı yaşını dolduracak, yedi yaşından gün almaya başlayacak. İki yıldır gittiği çocuk yuvası dönemi bitecek, ilkokula gidecek.  Birkaç haftadır Atacan’a bunu anlatmaya çalışmaktayız. Çünkü çocukların bir kişiden, benimsediği bir kümeden, alıştığı bir ortamdan, aidiyet duyduğu bir yerden ayrılması epeyce zor. Bu durumun çocuk üzerinde tinsel bazı sorunlar yaratacağı kesin.
Atacan’a, artık büyüdüğünü söylüyoruz anne ve baba olarak. Büyüdüğü için de yeni bir okula başlaması gerektiğini anlatıyoruz uygun bir dille. Ailesinin dışında ilk bütünleştiği topluluk, eğitimini sürdürdüğü anasınıfı. Arkadaşlarıyla olağanüstü duygusal bağları var. Çocuklar, kırk yıldır birlikteymişler gibi kendi aralarında çok iyi bütünleşmişler.  Dilerdim ki bu bütünlük bozulmasın, gelecek eğitim aşamalarında da sürsün. Ancak bu olanaksız bir şey… Her ailenin kendisine göre bir eğitim, okul tercihi var. Bu tercihlerde ailelerin sosyoekonomik durumlarının etkisi çok büyük.
Eşimle düşündük taşındık bir okul belirledik Atacan’ın okuması için. Ama bu konudaki kararımıza çocuğumuzu da ortak ettik. O da konuşmalarımıza katıldı. Onun da görüşünü aldık. Sonunda okulu görmek için 20 Mayıs 2017 günü yola çıktık.
Eşim, arabayı kullanıyor. Atacan’la ben arka koltukta oturuyoruz. Kayıt olacağı okula gittiğimizi biliyor ufaklık. Az da olsa heyecanlı, ama bunu belli etmek istemiyor. İşi, eğlenceye vuruyor.
Atacan’a: “Okuyacağın okulda hangi özelliklerin bulunmasını istersin? Biraz sonra okula varınca nelere dikkat edelim? Senin için ne önemli?” sorularını soruyorum. Meğer bizim afacan çoktan bu soruyu bekliyormuş gibi yanıtlarını peş peşe ağzından dökülen tümcelerle veriyor.
“Okul sağlam mı, duvarları renkli mi?” diyor ilk olarak.
“Sağlamlığı anladım da duvarların renkli olmasının yararı ne?” diye soruyorum ona.
O: “Duvarların renkli olması canlılık belirtisi Adil.” diyor. Susuyorum.
“Müdüre soralım, çocukları seviyorlar mı?” tümcesi kulaklarımı dolduruyor.
“Tamam, bunu sen sorarsın, olur mu?” diyorum. Gözlerini yol kıyısındaki ağaçlara dikip “Olur.” diyor.
“Okulda hayvan besliyorlar mı, ona bakalım.” diyor tüm ciddiyetiyle. “Tamam…” Benim yanıtımı beklemeden “Okul bahçesinin çevresinde ağaçlar var mı? Odalarda çiçek bulunuyor mu?” sorularını ortaya attı. Ben de: “Sen okula mı gideceksin, doğa parkına mı? Ne yapacaksın hayvanı, ağacı, çiçeği, böceği?” diye karşılık veriyorum ona. O: “Olur mu Adil, doğayı sevmeyen çocukları sever mi? Canlılar çok önemlidir çok…” diyor bilmiş bilmiş.
“Oyun alanı var mı, geniş mi?” Buna da bakalım diye mırıldanıyor. Annesi: “Sen ders öğrenmeye mi, oyun oynamaya mı gideceksin okula?” deyince Ata, şu yanıtı veriyor. “Çocuklar oynayarak büyür anne. Ders de olacak oyun da.” Annesi de ben de susuyoruz bir süre.
“Kütüphanesi, spor alanları olup olmadığına bakalım.” diyor Ata. “Çünkü çocuklar kitap okumalı, spor yapmalı. Bunlar yoksa kayıt olmayalım.” diye ekliyor.
“Evimize uzaklığını göz önüne alalım. Çok uzaksa kayıt olmayalım. Binanın depreme dayanıklı olup olamadığını da soralım. Okulun kaç katlı olduğuna bakalım.” diye sıralıyor isteklerini.
“Tamam, anladık hepsini de okulun kaç katlı olduğunun önemi ne?” diyorum.
O: “Birinci sınıfların kaçıncı katta eğitim göreceklerini öğrenmek için bunu öğrenmeliyim.” diyor.
Eşim, Atacan’a unuttuğu bir şeylerin olup olmadığını soruyor. O, tam da annesinin içini okuyor. “Yemekhanesi güzel mi? En çok hangi yemekleri pişiriyorlar?” diye soralım diyor. Eşime göre oğlu iştahsız(!) bir çocuk… Yemek söz konusu olunca annesi rahatlıyor.
“Yangın çıkarsa hangi önlemleri alıyorlar? Okulda elektrikler kesilince ne yapıyorlar?” Evet, yüz yıl düşünsem usuma gelmezdi bu iki soru. Atacan, resmen veli eğitimi yapıyor okul yolunda bizlere.
“Ha, unutmayalım Adil! Yazı tahtasının rengine de bakalım.” Otuz yedi yılı bitirdim öğretmenlikte. “Yazı tahtasının rengini” merak eden ilk kişi oluyor Ata.
“Ne yapacaksın yazı tahtasının rengini, sen oraya yazılanlara bak!” diyor annesi. “Olur mu?” diyor. “Siyah olursa yazı tahtası, öğrenciler sıkılır.” yanıtı bizi şaşkına çeviriyor.
“Sınıfa girip sıralara bakalım. Sıralar çocuklara göre mi?” diye bir isteğini daha söylüyor.
Evet, güzel bir düşünce… Yıl boyunca oturacağı sıranın nasıl olduğuna bakmak onun hakkı.
Okulun bulunduğu caddeye girdik, karşıdan okul göründü. Birkaç saniye sonra vardık hedefimize. Eşim, arabayı park etti. Hepimiz indik araçtan. Ortamıza geçti, ellerimize yapıştı Atacan.  Okulun bahçesine girdik. Durdu, bizi de durdu. “Bir sınıfta kaç kişi var? Kız-erkek sayısı eşit mi?  Bunu da soralım.” dedi.
Son soru, günümüzün anlam ve önemine çok uygundu. Atacan cinsiyet ayrımı konusunda duyarlı. Arkadaşlıklarında cinsiyet ayrımı söz konusu değil. Ben, gülümseyerek “Kızlar olmasa olmaz mı?” diyorum. “Olmaz.” diyor. “Sayılar eşit olmalı.” Diyecek söz bulamıyoruz...
Okula giriyoruz. İyi bir karşılama var. Önce oturup birer çay içiyoruz. Ardından yanımıza bir kılavuz veriyorlar ve okulu gezdiriyor bize. Kılavuzumuz genç bir kız, işini seviyor. Dersine iyi çalışmış. Durmadan anlatıyor, okulun her özelliğini bize tanıtıyor. Anlatıyor, diyorum; ama anlatamıyor. Çünkü Atacan, sorularını sıralıyor. Kılavuzumuz şaşkın… Sorular çalışmadığı yerlerden… Soruları, kendince yanıtlamaya çalışıyor. Atacan, bıkmadan sorularını sürdürüyor. Okulun her köşesini görmek istiyor. Neyse gezmemiz bitti. Okulu tanıdık. Kayıt bürosuna geldik. Bir yorgunluk kahvesini hak etmiştik. Kahvelerimizi içtikten sonra Ata’nın kaydını yaptırdık.
Okulu biz seçtik, kayıt olmaya Atacan karar verdi. Memlekete, millete hayırlı olsun!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24 Mayıs 2017



20 Mayıs 2017 Cumartesi

OYUN DA AKLI BÜYÜTÜYOR


Güzel, aydınlık, ışıl ışıl bir bahar sabahı… Günlerden cumartesi… İş güç yok! Yılın ilk menemenini pişirdim sabah sabah. Çayı da demledim. Tabaklara zeytin, peynir biraz da sebze koydum.  Atacan’a bir tabak kiraz yıkadım özenle. “Kahvaltı tabağın bitince yersin.” dedim. Gözleri ışıldadı. Teşekkür etti.
Kahvaltımız neşeyle geçti.
Kahvaltı bitiminde keyif çayı içerken bir yandan kitap okuyorum koltukta. Atacan, neden kitap okuduğumu sordu. Kitap okumanın insan için yemek gibi bir gereksinim olduğunu söyledim ona. Hemen bir çocuk kitabı getirdi kendi kitaplığından ve benim kitabımın üstüne koydu. “Hadi, bunu sesli oku da dinleyip öğreneyim.” dedi. Biraz okudum başımdan savmak için.
Çocuk kitaplarında resim ve fotoğrafların neden çok olduğunu sordu bana. Ben de ona: “Resimler, anlatılan konuyu destekler. Hem kulağımızla hem de gözümüzle anlarız konuyu. Görsellik anlamayı kolaylaştırır.” dedim. Kitap okumanın hayal dünyamızı geliştirdiğinden söz ettim. İnsan zekâsının okumayla gelişeceğini anlattım. Bilgimizin çoğalacağını, sözcük dağarcığımızın varsıllaşacağını belirttim. Anlamış gibi davrandı ve oyun oynamaya başladı legolarıyla. Türlü varlıkları yapmaya çalıştı uzun süre.
Atacan oyuna dalınca ben, “Rahatladım.” deyip yeni bir çay doldurdum kendime. Koltuğuma oturup kaldığım yerden kitabımı okumaya başladım. Kitap ilgi çekici… Ben kendimi kaptırmışım gözlerimin önünden akıp giden satırlara.
Atacan sessizce yanıma sokuldu. “Benimle ne zaman oynayacaksın?” diye sordu.
Ben, yavaşça kitabı aşağı indirip okuduğum bölümü ona göstererek “Bu bölüm bitince seninle oynayacağım.” dedim. İkna olmuş gibi uzaklaştı yanımdan.
Çayım bitince yenisini doldurdum. Kitap okumayı sürdürmekteydim. Atacan, yeniden yanıma geldi. “Senin bölümün bitmedi mi?” dedi.
“Hayır, bitmedi oğulcuğum!” dedim. Sustum, onun ne diyeceğini merakla bekledim. Beklememe gerek kalmadan “Çocuk mu önemli, kitap mı?” sorusunu yüreğimin derinliğine sapladı.
“Tabi ki çocuk…” diye yanıtladım Atacan’ı. Sözüm bitince de kucaklayıp öptüm onu gülerek. O, ciddileşti birden. “Bak Adil, oyun da aklı büyütüyor. Bunu unutma!” dedi bilgiç bilgiç. Artık bu sözden sonra diyecek ve yapacak bir şey kalmamıştı. Zorunlu olarak Atacan’a teslim oldum ve onun dediğini yaptım. Oyun oynamalıyız.
Bir öğretmen olarak yıllardır oyunun çocuk üzerindeki olumlu etkilerini velilere anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. Oyunun, çocukların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini, özgüvenlerini artırdığını otuz yedi yılı aşkın bir süredir vurgulamaktayım. Oyunun en büyük öğrenme aracı olduğunu aklı başında her eğitimci bilir. Ne yazık ki velilerin büyük çoğunluğunun, hatta ne yazık ki öğretmenlerin bir bölümünün oyunu gereksiz görmesi beni hep kızdırmıştır. Çocuklarımız test ve tost çocuğu olduktan sonra okullarımızın çoğunda oyunlar, oyun alanları kısıtlandı. Beden Eğitimi gibi en önemli derslerden biri yapılmaz oldu. Özellikle eğitsel oyunlar unutuldu. Tam da bu ortamda altı yaşındaki bir çocuktan oyunun önemini belirten bir tümce işitmek ne güzel!
Toplumumuzda yaygın kanı, küçüklerin büyüklerden hemen her şeyi öğrendiğidir. Oysa ben, Atacan’dan ve öğrencilerimden çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim. Nasıl olsa öğrenmenin sonu yok! Ömür uzun, öğrenilecek çok şey var. İşimiz ne? Öğrenelim bolca… Büyükten, küçükten, yaşamdan, kitaplarda…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           20 Mayıs 2017

16 Mayıs 2017 Salı

ABD YALANINA SIĞINAN ZAVALILIK

                                   
Sözcü Gazetesi’nde bir haber… “Esat toplu katliamı krematoryumla gizliyor” başlığı ilgimi çekiyor. Haberi okuyorum. “Bu kadarı da olmaz.” diyorum. “Yalanın böylesi olamaz.”
Haberin kaynağı, ABD… Yıllardır “Esat kimyasal/biyolojik silahlar kullanıyor.” yalanını yaydı Amerika’nın propaganda merkezleri. Her seferinde üretilen yalanlar, gerçeğin ışığında yok olup gitti. Ama ne yazık ki yalan üretmeden vazgeçmediler. Irak, Libya, Afganistan, Suriye’de üretilen yalanların sayısını anımsamıyorum. Ne yazık ki bu yalanlara kanan saflar da var, art niyetliler de… Bu yalanlar yüzünden on binlerce insan canından, yurdundan oldu.
“Beyaz kasklılar” diye bir grup var Suriye’de. ABD’de üretilen her yalandan sonra, yalan senaryosunu oynuyorlar kameraların önünde. Bir gün geldi Allah şaşırttı onları ve iplikleri pazara çıktı.
Sözcü’deki habere dönelim… Esat her gün elli kişi asıyormuş. Bakın kırk dokuz değil, elli bir de… Her gün tam tamına elli… Cesetlerden kurtulmak için de ölüleri, krematoryumda yakıyormuş. Senaryo tam da ABD işi. Yani alışılagelmiş bir yalan… Hem de Nazi dönemini anımsatmakta. Çünkü ABD’nin Galadyo örgütlenmesini 1945 sonrası yapanlar, esir aldıkları Nazi subayları. II. Dünya Savaşı öncesi Hitler’in hizmetinde olan Nazi generalleri, savaş sonrası ABD’nin hizmetine girdiler. Tabi böyle olunca senaryodan Nazi kokuları gelmesi de olağan.
Haberi okumayı sürdürdüğümüzde “… öne sürüldü.” denmekte. Yahu be adam, gerçekliği kanıtlanmamış, öne sürülmüşse neden bu yalana ortak oluyorsun? Neden ABD’nin yalan propagandasının aleti olup masum, mazlum bir devlet yönetimini suçluyorsun? Ayıp değil mi?
Bir de kalkıyorsun Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten dem vuruyorsun ey Sözcü Gazetesi! Atatürkçü biri, mazluma iftira atılmasına ortak olur mu? Hele bu mazlum, komşunsa… Komşu, bir zalime satılır mı arkadaş? Kendinize gelin, kendinize! Zalimin değil, mazlumun yanında olun! Emperyalizmin değirmenine su taşımayın! ABD yalanına sığınan zavallılar kervanına katılmayın!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           16 Mayıs 2017

11 Mayıs 2017 Perşembe

SAPIKLIĞIN İTİRAFI

                                               
Yandaş televizyonun birinde kendisini tarihçi sanan, ne yazık ki sözlerinden porno uzmanı oldukları anlaşılan üç kişi Atatürk’e kara çalmaya çalıştılar. Beyinleri, bacak arasında olan bu kişilere kızamadım bile… Üzüldüm zavallı, sefil durumlarına…
Neden mi?
İnsanoğlu aynadır da ondan… Kişi aynaya bakar, kendini görür. Kendi kafasından geçip de uygulama fırsatı bulamadığı sapık düşünceleri, karşısındaki kişiler yapıyormuş gibi anlatır. Psikolojide bunun adına yansıtma denir.
Derin tarih anlattıklarını sanan bu üç kişiye üzülmemin nedeni şu… Bu zavallılar hasta… Hem de tedavileri çok zor hastalar… Bu nedenle onları hemen en yakın hastaneye sevk etmeli. Akıl sağlıkları iyice incelenmeli… Bu tarz kişilerin toplum içinde ellerini kollarını sallayarak gezmelerinde sakınca var. Aileleri varsa, aile bireylerine de zarar verirler.
Nasıl mı?
Aynı evde kalan baba ile evlat ya da evlatlık arasında cinselliğin olabileceği düşüncesindeler. Bu nedenle onların her hangi bir kız çocuğuyla aynı evde kalmaları sakıncalı. Kadınlarla bir arada olmaları sakıncalı. Çünkü kadının yaşı, kimliği ne olursa olsun onunla cinsel ilişki düşünür böyleleri. İşin ilginç yanı da herkesi kendileri gibi sanmaları…
Atatürk’e dil uzatmanın İngiliz emperyalizminin yanında yer almak olduğunu bile bilmeyecek kadar cahil ötesiler…
Atatürk’e karşı olmanın 9 Eylül 1922’de, İzmir Körfezi’ne dökülen Yunanlılarla aynı safta yer almak olduğunu bile kavramayacak kadar beyin fukarasılar…
Atatürk’e hakaret etmenin Türk Milleti’ne hakaret etmek olduğunu bilemeyecek kadar kendilerine kaybetmişler…
Tarihsel konuları anlamak için belgenin zorunlu bir gereç olduğunu bilmeyecek kadar yalancılar…
Kendi uydurdukları yalanlara, kendileri inanacak kadar zekâ yoksunular…
Sözün kısası…
Böylesi olanlara terbiyesiz bile diyemiyorum. Çünkü terbiyesizliği de insanlar yapar. Böyleleri insansı yaratıklar… Acımayalım da ne yapalım böylelerine?
Allah, akıl versin, diyeceğim; ama nafile…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Mayıs 2017


8 Mayıs 2017 Pazartesi

HAYIR CEPHESİ VAR MI?


CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Önceki Genel Başkan Baykal ve birçok CHP’li yönetici bir “hayır cephesinden” söz etmekteler. Bu cepheyi dağıtmamayı da birincil görev edinmişler. Gerçekte böyle bir cephe var mı?
16 Nisan halkoylamasında başkanlık rejimine “Hayır!” diyenlerin belli bir siyasal görüş ortaklıkları yok! Dünya görüşleri birbirine karşıt kişilerin hayır oyu verdikleri açıkça görülmekte. En önemli ortak yan, tek kişinin yönetimine karşı TBMM’yi savunmak… Daha açık söyleyişle milletin egemenliğini savunmak… Bu da yurtseverliktir.
Peki, evet oyu verenler yurtsever değil mi? Evet oyu verenler de hayır oyu verenler kadar yurtseverdir. Yurttaşların yurtseverliğinden şüphe duymak yanlıştır. Böyle bir düşünce Türkiye’nin birliğinden yana olanlara yakışmaz.
Kılıçdaroğlu, Baykal ve diğerlerinin ifade ettiği “hayır cephesini bir arada tutmak” düşüncesinin aslı CHP-HDP/PKK işbirliğini sağlamaktır. Böyle bir ittifakla ABD’nin istediği bir hükümet modelini ortaya çıkarmak. Tabi bu ittifakta FETÖ de var. Aylardır FETÖ’cü sözde gazetecilerin haklarını savunmak için adeta yarışan CHP’li vekilleri unutmamak gerek. Böyle bir iktidar modeli gerçekleşir mi? Asla… O zaman asla gerçekleşmeyecek bir şey için neden bunca uğraş? Neden mi? Kasetle giden de kasetle gelen de kasetçilerin egemenliğinde ne yazık ki. Yani, teslim alınmışlar kasetçi güçlerce…
Türkiye büyük bir savaşın içinde… ABD ve müttefiki terör örgütleri silahlarını ülkemize çevirmiş durumdalar. Amaçları Türkiye’ye bölerek ulus devleti yok etmek… Bunu görmeyen siyasetçi, kim olursa olsun, Amerika hesabına çalışıyor demektir.
Türkiye’nin savaşın içinde olduğu bir dönemde yurtseverlerin görevi, ulusu bölmek değil, bir araya getirmektir. Yani düşmana (emperyalizme) karşı ulusça tek vücut olmak gerek. Bu nedenle yüzde kırk dokuzu değil, yüzde yüzü bir arada tutmalı. Emperyalizme karşı en geniş birliği kurmak, her yurtseverin görevi. Bu nedenle hem yüzde elli bire hem de yüzde kırk dokuza çok gereksinimiz var mı? Bu içindir ki evet ya da hayır oyu veren herkesi; Türkiye’nin birliği, geleceği, varlığı için birleştirmeliyiz.
Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülük, Türkiye’yi cephelere ayırmaktır. Bu, Türkiye’yi bölmektir. Hiçbir Atatürkçü, cumhuriyetçi, devrimci, milliyetçi böyle bir çalışmanın içinde olmaz. Tersine, böyle bir projeye sonuna dek karşı çıkar. Bu nedenle “Hayır cephesini dağıtmayalım.” diyerek Türkiye’yi ayrıştırmayı hedefleyen düşünce ve eylemlere karşı çıkmak her yurtseverin görevi olmalı.
Zaten “hayır cephesi” diye bir cephe de yok! Olmayan bir şeyin birliği olur mu?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Mayıs 2017


6 Mayıs 2017 Cumartesi

CHP’DE DEMİRTAŞ SEVGİSİ

                                   
CHP’li vekiller, cezaevinde bulunan HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ı peş peşe ziyaret etmekteler. Önce Veli Ağbaba… Ardından Tuncay Özkan ve Eren Erdem… Bakalım sırada kimler var?
Demirtaş’ı ziyaret eden Ağbaba ve Erdem konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmadı. Ancak Özkan’ın yaptığı açıklamalar kamuoyunda tartışıldı. Özellikle CHP tabanındaki Kemalistler, görüşmeyle ilgili sert tepkilerde bulundular.
Tuncay Özkan: “Adalet, özgürlük, barış için müthiş düşünceleri var. Türkiye, Selahattin Demirtaş’ı daha bir can kulağıyla dinlemeli. İlk duruşmasından itibaren söyleyecekleri çok önemli.” Açıklamasını yaptı ziyaret sonrası. Bu sözlerin Demirtaş’ı parlatmak için söylendiği çok açık. ABD ve AB tarafından gündeme getirilen yeniden açılım sürecinin başlatılmasına hizmet etmekte.
Özkan, yukarıdaki sözlerine kamuoyundan sert tepkiler gelmesine karşın geri adım atmadı. Görüşlerini savunmayı türlü biçimlerde sürdürdü. Özkan özel bir televizyon kanalındaki söyleşisinde, “ziyaretin Kılıçdaroğlu’nun izniyle yapıldığını” söyledi. Bundan da anlaşılıyor ki CHP Genel Merkez yönetimi Demirtaş ziyaretlerinden rahatsız değil.
Özkan’ın “CHP, Demirtaş ile aynı cephede.” sözleri ilginçtir. HDP’nin, terör örgütü PKK’nın siyasal uzantısı olduğunu herkes bilmekte. PKK/PYD de ABD’nin Ortadoğu’daki kara gücü. Tuncay Özkan’ın bu düşüncesi, CHP’yi PKK ile dolayısıyla ABD ile ittifaka götürür. Bölgede ABD ile ittifak kurmak demek, Ortadoğu’daki halkların tümüne düşman olmaktır.
CHP yöneticileri terör örgütünü arkalayarak ne yapmak istemekteler? Emperyalizme karşı mücadele için kurulan bir parti, emperyalizmin müttefiki mi olacak? PKK/HDP ile yan yana yürüyecek bir CHP’nin Atatürk’le bir ilgisi kalır mı? Böyle bir partiye hâlâ Atatürk’ün partisi diyebilir miyiz? CHP derhal kuruluş ilkelerine dönmeli. Eğer dönmeyecekse ve bölücü örgütle kol kola yürüyecekse Kemalistlerin burada bulunmasının Türkiye’ye yararı var mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       6 Mayıs 2017


ATACAN’IN KENDİNİ CEZALANDIRMASI

                                   
Atacan, her zaman olduğu gibi 5 Mayıs 2017 Cuma günü, kreşe gitmek için mutlulukla evden çıktı. Okulda oyuncak günü olduğundan plastik bir av köpeğini çantasına koydu.
Atacan, okula götüreceği oyuncaklar konusunda çok özenli. Daha önce götürdüğü oyuncaklarını götürmemeye dikkat ediyor. Bu konuda arkadaşlarının eğilimlerini, beğenilerini, zevklerini kendince hesaplamakta. Kız, erkek ayrımı yapmadan “Falan arkadaşım şundan, filan arkadaşım bu oyuncaktan hoşlanır.” diyerek okula götüreceği oyuncakları seçer. Eğer arkadaşları oyuncaklarını çok sevip oynamışsa onlara aynı oyuncaktan alarak armağan etmeyi düşünür.
Dün sabah okula gittiğinde bazı arkadaşları kahvaltıdaymış Ata’nın. Oyun alanına çıktı ve oynamaya başladı arkadaşlarıyla. Oyun sırasında Atacan’ın elinde bulunan plastik araba, Arda’nın burnuna çarptı. Arda ağladı. Ata üzüldü. “Yanlışlıkla oldu.” dedi. İnandıramadı arkadaşını. Ne yaptıysa olmadı. Arda’nın gönlünü alamadı bir türlü…
Atacanlar, günün ilerleyen saatlerinde spor alanına çıktılar. Yine oyun oynadılar doyasıya. Ne yazık ki gün içinde ikinci kaza oldu. Can, Atacan’la Meriç’i kovalamaya başlamış.
Atacan’ın bir huyu var: Koşarken önünden çok, arkasına bakar. Bir de buna oyun sırasında yaşadığı yüksek coşkuyu ve oyuna odaklanması eklendiğinde olacakları tahmin etmek hiç de güç değil. Bu nedenle de önünde ne varsa çarpar ve canı yanar. Tüm uyarılara karşın bu huyundan vazgeçmedi.
İşte, dün Can, Atacan’ı kovalarken önündeki Çınar’ı görmedi ve onunla çarpıştı. İkisi de ağladı kazanın sonunda. Ama Çınar’ın dudağı çok acımış ve çok ağlamış. Ata, Çınar’ı kaza olduğuna bir türlü inandıramamış. Bu da içine dert olmuş.
Akşama doğru eşim, Atacan’ı yuvadan almaya gitmiş. Hava güzel… Ilık bir bahar günü… Böyle günlerde veliler çocuklarını yuvanın karşısındaki parkta oynatırlar. Hatta bunun için çocuklar kendi aralarında sözleşirler bile… Atacan böyle zamanları hiç kaçırmaz. Annesi, ona:” Hadi, parka gidelim.” diyor. O, mutsuz bir sesle “hayır!” yanıtını veriyor. Annesi, nedenini soruyor. Atacan. Neden olduğu iki kazayı anlatıyor. Arkadaşlarının ağladığını, kendisinin üzüldüğünü söylüyor annesine üzgün, öfkeli bir sesle. Bana telefon açıyorlar. Aynı sözleri bana yineliyor Ata.
Atacan, eşime “Arda ile Çınar’ın canı yanmışken ve bana inanmamışlarken ben, parkta oynayamam. Bugün cezalıyım anne!” diyor bilgiç bilgiç. Annesi, ona: “Bu cezayı sana kim verdi?” diye sorunca o: “Ben, kendime ceza verdim.” diyor.  Eşim, ne diyeceğini şaşırıyor. Telefona sarılıp beni arıyor çabucak eve gelmem için. Ben de zaman geçirmeden eve gidiyorum. Eve girer girmez Atacan, bana durumu anlatıyor. Ben de “Yanlışlık olmuş, arkadaşların seni affeder.” diyorum. O: “Hayır, affetmezler…” diye yanıtlıyor beni. “Pazartesi okula gidince olayın kaza olduğunu ikisine de anlatırsın, sorun kalmaz.” diyerek yatıştırıyorum onu. Nafile… Üzüntüsü çok derin… Gece uyuyuncaya dek söyleşiyoruz. Ona, yeni aldığım kitaplardan birkaçını okuyorum. Neyse ki uyuyor.
Altı yaşında bir çocuk neden olduğu kaza yüzünden kendini yargılayıp oyun oynamama cezası veriyor özüne. Kendince bir adalet sağlamakta. Bilerek insanları kırıp döken yetişkinlere, halka zulmeden siyasetçilere bakın! Ne özür var ne de ceza… Büyükler olarak çocuklardan öğrenecek o kadar çok şey var ki…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Mayıs 2017

3 Mayıs 2017 Çarşamba

BAYKAL’IN TESLİMİYETİ

                                              
CHP’nin kasetle giden eski genel başkanı Deniz Baykal, 1Mayıs 2017 akşamı bir özel televizyonda soruları yanıtladı. Önce günün anlamına uygun bir açılış yaptı. İşçi bayramının öneminden söz etti. Ardından halkoylamasındaki usulsüzlükleri ve başkanlık rejiminin sakıncalarını anlattı uzun uzun. Daha sonra asıl anlatmak istediği konuya geldi. Yaşamı boyunca kurultaylar toplamakla ün salmış Baykal, yeni bir kurultay isterken sözü çok dolaştırdı. Hatta söyleşinin sonuna doğru ne demek istediği ancak anlaşıldı. Bu çelişkili durum, hem programı yöneten Ahmet Hakan’ı hem de izleyicileri şaşırttı.
Türkiye’de muhalefetin en büyük açmazı, iç politika konularını tartışırken “Bu konuya Avrupa ne der? Bunu dünyaya nasıl anlatırız?” sorularını ortaya atmalarıdır. Bu anlayış, emperyalizme boyun eğen ve büyük güçlerin isteği doğrultusunda siyaset yapmayı alışkanlık durumuna getirenlerin halkına güvenmemelerinden kaynaklanmakta. Ayakları Türkiye topraklarına basan siyasetçi bir konuyu eleştirirken “Türk Milleti ne der? Yaptıklarımız, halkımızın çıkarına mıdır?” sorularını sormalı. Ne yazık ki Deniz Baykal da Avrupalıların gözüyle Türkiye’deki siyasal gelişmeleri değerlendirmekte.
Baykal PKK ile HDP’yi birbirinden ayrı tutmakta. HDP, PKK’dan ayrıymış gibi bir hava yaratmakta kamuoyunda. Bunu yaparken de Ahmet Türk’ü öne çıkarmakta. Onu “Kürtlerin temsilcisi” olarak ilan etmekte. Türkiye’yi kuran bir partinin genel başkanlığını yapmış, Atatürk’ün koltuğuna oturmuş bir siyasetçinin ulus devlet anlayışına ters düşecek, bölücülerin siyasete soktuğu etnik kimlik siyasetini meşrulaştıracak bir söylemde bulunması kabul edilemez. Türk siyasetinde “Kürtler” diye bir siyasal grup yok! Bunu var etmeye çalışan Batılı emperyalistlerle onların işbirlikçileri... Üstelik Ahmet Türk de Kürtlerin temsilcisi değil. Son dönemdeki gelişmeler göstermektedir ki Kürt yurttaşlarımız, hızla PKK/HDP çizgisinden uzaklaşmakta, Türkiye’nin birliği yönünde tavır almaktalar.
TBMM’deki başkanlık rejimiyle ilgili anayasa değişikliği sırasında, HDP eş genel başkanlarının ve bazı vekillerin hapiste olmasının demokrasiye uygun olmadığını vurguladı Deniz Baykal. Bir nevi Demirtaş ve arkadaşlarının avukatlığına soyundu. Nedense bugünlerde bazı CHP’lilerde Demirtaş aşkı yükselmekte.
Emperyalizme karşı mücadelenin içinde kurulmuş CHP’nin genel başkanlığını yapmış birinin ulus devleti bölmeye yönelik söylemlerde bulunması gaflettir. Halk etnik kökenlerine uygun olarak mı siyasette yer alacak Deniz Bey?
Deniz Baykal, söyleşinin ortalarına doğru hayır oylarının çözümlemesine girişti. Yüzde kırk dokuzu kimlerin oluşturduğunu anlattı. Bu yüzde kırk dokuzun cumhurbaşkanı adayının kim olacağının belirlenmesi gerektiğini söyledi. Kılıçdaroğlu’na, şimdiden cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklamasını istedi. Bu arada “ben istemem yan cebime koy” havası içinde Deniz Bey. Kılıçdaroğlu’nun adaylığının olanaksız olduğunu herkes gibi Baykal da bilmekte. Böyle bir adaylık söz konusu olduğunda RTE’nin en rahat seçimi kazanacağını en iyi Baykal bilir.
Neyse… Deniz Bey, futbol deyimiyle topu ortada çevirdi çevirdi en sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Abdullah Gül’ün adaylığına yeşil ışığı yaktı. Bu ikinci Ekmeleddin olayı tabi ki…
Gül’ün adaylığı kimin isteği? ABD’nin… Peki, Gül’ü parlatmak, onu olası bir adaylığa hazırlamak CHP’nin eski ve yeni genel başkanlarının işi mi? Daha önce birçok kez Kılıçdaroğlu da Gül’ün tarafsız cumhurbaşkanlığını örnek gösterip onu, elinden geldiğince parlattı. Şimdi sıra Baykal’da…
Şimdi asıl soru şudur: CHP’nin eski ve yeni genel başkanlarının aklına neden Atatürkçü bir cumhurbaşkanı adayı gelmez? Atatürkçü bir cumhurbaşkanı adayının yüzde kırk dokuzu da yüzde elli biri de birleştireceğini, Türk Milletini bir arada tutacağını Kılıçdaroğlu ve Baykal bilmez mi? Böyle bir durumun Türkiye’nin iç ve dış sorunlarını çözeceğinin farkında değiller mi?
Deniz Bey’i dinlerken ister istemez kendime sordum: Yeni bir kaset mi var piyasaya sürülecek? Bu teslimiyet nedendir? CHP kasetle giden, kasetle gelen iki siyasetçiden tez zamanda kurtulmalı. Kaset komplosunu yapanların CHP’yi biçimlendirme isteğini ters çevirmeli. Yoksa, bu gidiş, gidiş değil! CHP’nin Atatürk ve Cumhuriyet’e bağlı tabanı ne zamana dek susacak? Ne zaman taban, partisi üzerindeki emperyalist oyunlara “Dur!” diyecek?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           3 Mayıs 2017