20 Mayıs 2017 Cumartesi

OYUN DA AKLI BÜYÜTÜYOR


Güzel, aydınlık, ışıl ışıl bir bahar sabahı… Günlerden cumartesi… İş güç yok! Yılın ilk menemenini pişirdim sabah sabah. Çayı da demledim. Tabaklara zeytin, peynir biraz da sebze koydum.  Atacan’a bir tabak kiraz yıkadım özenle. “Kahvaltı tabağın bitince yersin.” dedim. Gözleri ışıldadı. Teşekkür etti.
Kahvaltımız neşeyle geçti.
Kahvaltı bitiminde keyif çayı içerken bir yandan kitap okuyorum koltukta. Atacan, neden kitap okuduğumu sordu. Kitap okumanın insan için yemek gibi bir gereksinim olduğunu söyledim ona. Hemen bir çocuk kitabı getirdi kendi kitaplığından ve benim kitabımın üstüne koydu. “Hadi, bunu sesli oku da dinleyip öğreneyim.” dedi. Biraz okudum başımdan savmak için.
Çocuk kitaplarında resim ve fotoğrafların neden çok olduğunu sordu bana. Ben de ona: “Resimler, anlatılan konuyu destekler. Hem kulağımızla hem de gözümüzle anlarız konuyu. Görsellik anlamayı kolaylaştırır.” dedim. Kitap okumanın hayal dünyamızı geliştirdiğinden söz ettim. İnsan zekâsının okumayla gelişeceğini anlattım. Bilgimizin çoğalacağını, sözcük dağarcığımızın varsıllaşacağını belirttim. Anlamış gibi davrandı ve oyun oynamaya başladı legolarıyla. Türlü varlıkları yapmaya çalıştı uzun süre.
Atacan oyuna dalınca ben, “Rahatladım.” deyip yeni bir çay doldurdum kendime. Koltuğuma oturup kaldığım yerden kitabımı okumaya başladım. Kitap ilgi çekici… Ben kendimi kaptırmışım gözlerimin önünden akıp giden satırlara.
Atacan sessizce yanıma sokuldu. “Benimle ne zaman oynayacaksın?” diye sordu.
Ben, yavaşça kitabı aşağı indirip okuduğum bölümü ona göstererek “Bu bölüm bitince seninle oynayacağım.” dedim. İkna olmuş gibi uzaklaştı yanımdan.
Çayım bitince yenisini doldurdum. Kitap okumayı sürdürmekteydim. Atacan, yeniden yanıma geldi. “Senin bölümün bitmedi mi?” dedi.
“Hayır, bitmedi oğulcuğum!” dedim. Sustum, onun ne diyeceğini merakla bekledim. Beklememe gerek kalmadan “Çocuk mu önemli, kitap mı?” sorusunu yüreğimin derinliğine sapladı.
“Tabi ki çocuk…” diye yanıtladım Atacan’ı. Sözüm bitince de kucaklayıp öptüm onu gülerek. O, ciddileşti birden. “Bak Adil, oyun da aklı büyütüyor. Bunu unutma!” dedi bilgiç bilgiç. Artık bu sözden sonra diyecek ve yapacak bir şey kalmamıştı. Zorunlu olarak Atacan’a teslim oldum ve onun dediğini yaptım. Oyun oynamalıyız.
Bir öğretmen olarak yıllardır oyunun çocuk üzerindeki olumlu etkilerini velilere anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. Oyunun, çocukların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini, özgüvenlerini artırdığını otuz yedi yılı aşkın bir süredir vurgulamaktayım. Oyunun en büyük öğrenme aracı olduğunu aklı başında her eğitimci bilir. Ne yazık ki velilerin büyük çoğunluğunun, hatta ne yazık ki öğretmenlerin bir bölümünün oyunu gereksiz görmesi beni hep kızdırmıştır. Çocuklarımız test ve tost çocuğu olduktan sonra okullarımızın çoğunda oyunlar, oyun alanları kısıtlandı. Beden Eğitimi gibi en önemli derslerden biri yapılmaz oldu. Özellikle eğitsel oyunlar unutuldu. Tam da bu ortamda altı yaşındaki bir çocuktan oyunun önemini belirten bir tümce işitmek ne güzel!
Toplumumuzda yaygın kanı, küçüklerin büyüklerden hemen her şeyi öğrendiğidir. Oysa ben, Atacan’dan ve öğrencilerimden çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim. Nasıl olsa öğrenmenin sonu yok! Ömür uzun, öğrenilecek çok şey var. İşimiz ne? Öğrenelim bolca… Büyükten, küçükten, yaşamdan, kitaplarda…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           20 Mayıs 2017

1 yorum:

  1. ŞÜKRÜ YILMAZ22 Mayıs 2017 09:44

    anlatımınız Atacan oğlunuzla yalnız yaşıyormuşunuz gibi izlenim aldım.Anne de Atacan'a farkındalık kazandırabilir.

    YanıtlaSil