18 Haziran 2017 Pazar

İNSAN HASTANEYE NİÇİN GİDER?

   
16 Haziran 2017 Cuma sabahı kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık çabucak. Eşimin annesi (kaynanam) hasta. Onu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götüreceğiz. Yola çıktık kuşluk vakti. Hava sıcak. Trafik sıkışık. Sıkışık yolda cambazlık yapan sürücüler var. Tehlike, her an insanın burnunun dibinde.
Herkes, kendini kurtarmaya çalıştığından kimse kurtulamuyor. Emniyet şeridi ihlalleri hat safhada. Bu ihlalleri yapanlar, zamandan kazandıklarını sanıyorlar, işin gerçeği böyle değil. Birkaç kilometre sonra aynı yerde buluşuyorsunuz bu uyanıklarla. Kendini başkasının yerine koyarak düşünme yok! Topluma egemen olan düşünce gemisini kurtaran kaptan. Bu kafayla gemiyi değil, filikayı bile kurtaramaz kimse. Kurtuluş, gönençli bir Türkiye’ye kavuşmak ve toplum olarak erinç içinde yaşamak elbirliğiyle olur. Atalarımız: “Yalnız taş duvar olmaz.” diye boşuna dememişler.
Trafikyoğunluğunda bekledikçe kaynanamın ağrıları artmakta. Minderler ve çantalarla beline destek yapıyoruz. Ağrıyı dindirmek için yaptığımız her şey, geçici çözüm. Çok fazla yararı olmuyor.
Arabayı, eşim kullanmakta. Trafik kurallarına son derece uygun davranmakta. Gerginliğini belli etmemeye çalışmakta. Yol, uzadıkça uzuyor. Yapılacak dünya kadar iş var. Bir de bu yolculuğun dönüşünü düşündükçe insanın nevri dönüyor. Eşim, hastane dönüşü Kozyatağı’ndaki çocuk yuvasından oğlumuzu alacak. Çocuğa yetişememe kaygısı, sinir sistemini harap ediyor. Her durumda olumlu düşünmeyi elinden bırakmayan ben, her şeyin yolunda gideceğini söyleyip rahatlatmaya çalışıyorum eşimi ve annesini.
Yola çıkmadan önce siyasetle iç içe olan bir arkadaşım aradı beni. Bakırköy’de buluşup görüşmek istedi benimle. Ben de “Şu an yoldayız, Cerrahpaşa’ya gidiyoruz. İşim bitince Bakırköy’e gelirim.” dedim. Arkadaşım: “Tamam!” dedi.
Trafik çilesi en sonunda bitti. Zor bir hal yaklaşık iki saatte Cerrahpaşa’ya vardık. Hastane bahçesi bir şantiye… Bakımsızlıktan eskiyen yapılar, gereksinime yanıt vermediğinden hastane bahçesinde neredeyse boş alanların hepsine prefabrik yapılar yerleştirilmekte. Bu nedenle bahçe karman çorman... Eskimiş yapıların yenilenmesi şart. Cerrahpaşa’nın arsası geniş... Arazinin batı tarafında kalan boş alana büyük bir hastane binası yapılarak hastane birimleri oraya taşınabilir. Sonradan da eskiler yıkılıp yeni binalara yer açılır. Böylece sağlık hizmetleri aksamadan sorun çözülür.
Cerrahpaşa deyince şu sorunu dile getirmeliyim. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı iki tane tıp fakültesi var. Bu durum, Türkiye’nin en büyük üniversitesini hantallaştırmakta. Bu nedenle “Cerrahpaşa Sağlık Bilimler Üniversitesi” adıyla yeni bir üniversite kurulmalı. Bu yeni üniversite sağlık alanında daha çok etkinlik göstermeli.
Cerrahpaşa’nın bahçesine girince park yeri arıyoruz gözümüzü dört açarak. En sonunda buluyoruz bir yer. Hemen park ettik aracımızı. Arabadan indik. Kaynanam zor yürümekte. Tam ne yapacağız diye düşünürken eşim, bir tekerlekli sandalye buldu, bindirdik hastamızı. Tekerlekli sandalyeyi ben sürüyorum. Zorlukla beyin cerrahisi bölümüne ulaştık. Tam doktorun odasına gireceğiz Bakırköy’e gitmiş olan arkadaşım aradı, ona hastanede olduğumuzu söyledim.
Doktorun odasına girdik. Gerekli olan her şey konuşuldu, çözümler anlatıldı. Güler yüzlü tıp adamı, bize tatminkâr açıklamalar yaptı. Tedavinin ivediliğinden söz etti. Teşekkür edip ayrıldık.
Hastamızı tekerlekli sandalyeye oturttuk. Bu kez yokuş yukarı sürmek zorundayım tekerlekli sandalyeyi. Kan ter içinde arabamıza yakın bir kantinin önünde durduk. Çünkü sabahtan beri bir şey yememişiz. Hemen birer tost ve ayran aldık. Çabucak yedik. Aceleden lokmalar boğazımıza dizildi. Saat on beş otuza yaklaşmakta. Eşimle annesi, arabaya binerek oğlumuzun devam ettiği yuvaya yetişmek için hareket ettiler. Ben de neredeyse koşarak sahil yolundaki otobüs durağına vardım. Ter içindeyim. Bakırköy’den geçecek bir otobüse kendimi attım. Otobüsün cam kıyısında ayakta dikilip tam da denizi seyre dalmışken uzun süredir görmediğim bir arkadaşımın sesini işittim. Yerinden kalktı, ısrarla oturmamı istedi. Israr artınca oturmak zorunda kaldım. Derin bir söyleşiye daldık. Tam da bu sırada telefonum çaldı. Baktım, buluşmaya gittiğim arkadaş arıyor. Açtım telefonu. Arkadaş hemen söze girdi: “Ne yapıyorsun Cerrahpaşa’da bu kadar süre?”
İnsanların yanlışlarını yüzüne vurup utandırmayı sevmem. Genellikle karşımdaki kişinin hatalarını görmemeye çalışırım. Sabahtan beri arkadaşla üçüncü konuşmam. Nereye gideceğimi söyledim. Bu nedenle de buluşma saati vermedim. Baktım ki aynı yanlış yineleniyor. Söyleyeyim dedim aklıma geleni. “… Bey, hastaneye niçin gider insanlar, bunu bilirsiniz sanırım. Kimse keyif için hastanede dolaşmaz. Öncelikle sözünüze başlarken bana neden ‘Geçmiş olsun arkadaşım, neyiniz var, kim hasta?’ demediniz?
Siyaset önemli, ancak siyaset yapmak için öncelikle insani duygularımızı yitirmemek gerek. İnsani ilişkiler olmadan siyasal ilişki kurulamaz.” dedim. Sustu. “Haklısın!” dedi. Ben de: “Otobüsüm yaklaştı az sonra oradayım.” sözüyle bitirdim konuşmamı sakince.

Arkadaşımla Bakırköy’de buluştuk. Morali biraz bozulmuş gibi geldi bana. Neyse, söyleşmeye başlayınca her şey yoluna girdi. 
Siyaset, insana dokunmaktır. İnsana dokunamayan, halkı kazanamaz. İnsana dokunmak; Onun yaşadığı sorunlar çözüm bulmanın yanı sıra kişini acısını, tatlısını paylaşmaktır. “Arkadaşım!” dediğin kişinin acısını, tatlısını paylaşmıyorsan sokaktaki adamın acısını, tatlısını nasıl paylaşacaksın?
Çoğu zaman küçük bir söz, anlamlı bir bakış, ince bir davranış, güzel bir adım insanların yüreğini fethetmek için yeterlidir. Bu kadar kolay yapılabilecek bir şeyi neden esirgeriz ki insanlardan?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Haziran 2017
                                                                      


17 Haziran 2017 Cumartesi

ATACAN’LA KUZEY’İN KARARI

                                   
16 Haziran 2017 günü yoğun ve sıkıntılıydı bizim için. Eşimle hasta olan kaynanamı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine götürmek için Bostancı’dan kuşluk vakti yola çıktık. Köprü trafiği bir azap… Hava sıcak… Yol uzadıkça hastamızın ağrıları artmakta. Hastanede işim bittikten sonra birkaç arkadaşımla buluşacağım. Bu durumun yarattığı gerilim de var üstümde. Eşim, hem arabayı kullanıyor hem de annesini teskin ediyor. Bir yandan da Atacan’ın yuvadan çıkışına yetişememe kaygısıyla oldukça gergin. Ancak bu durumu, belli etmemeye çalışıyor. Gözü hep yolda… Hıncını, trafikte mantıksız hareketler yapan sürücülere kendi kendine söylenerek çıkarmakta.
İki saate yakın bir yolculuktan sonra Cerrahpaşa’ya vardık. Doktorumuzla görüştük. İşimiz bitti. Eşimle annesi arabayla Bostancı’ya dönmek üzere yola çıktılar. Ben, neredeyse koşar adımlarla sahil yoluna indim. Kan ter içinde Bakırköy’e gitmek için belediye otobüsüne bindim. Bakırköy’de bir arkadaşımla söyleşirken eşim aradı. Saat beşi yirmi geçe Atacan’ın devam etmekte olduğu çocuk yuvasına varmışlar. O da ne? Atacan’ın iki gözü iki çeşme...
Eşim, Ata’nın ağladığını söyleyince nedeni sordum, anlattı. Atacan, sınıfında bulunan Kuzey’le (Öztürk) kendi aralarında plan yapmışlar. Birbirlerine söz vermişler. Yuva çıkışı “Arabalar 3” adlı filme gitmek için sözleşmişler. Atacan ve Kuzey yuva çıkışı annelerine sinemaya gitme isteklerini söyleyip bu planlarını yaşama geçirmek düşüncesindeymişler.
Kuzey’in annesi erken gelmiş, oğlunu almış. Eee, serde erkeklik var ne de olsa. Sözünü tutmak zorunda küçük delikanlı. Kuzey, annesine yaptıkları planı anlatıyor ve Atacan’ı beklemeleri gerektiğini, çünkü birlikte sinemaya gideceklerini söylüyor. Anne, çaresiz boyun eğiyor delikanlıca bu isteğe. Bekliyorlar beş on dakika. Ama eşim, yoğun trafikte kendine yol bulmakla meşgul. Bu arada yuvaya, eşimin geç kalabileceğini haber veriyorum. Kuzeylerin beklediğini gören çocuklarımızın öğretmeni Didem Hanım, eşimin geç gelebileceğini söylüyor Kuzeylere. Kuzey ve annesi de çaresiz ayrılıyorlar yuvadan.
Onlar ayrıldıktan on dakika sonra eşim yetişiyor yuvaya. Atacan, çantasıyla çıkıveriyor yuvadan hıçkırıklarla. Eşim, önce anlayamıyor ne olduğunu, niye ağladığını? Neyse ki Ata anlatıyor. “Kuzey’le sinemaya gidecektik, sen geç geldiğin için planımız bozuldu.” demiş. Eşim bir yandan, Ata’nın anneannesi bir yandan çocuğu susturmaya çalışıyorlar; ama ne çare… Çocuk canhıraş ağlamakta… Eşim, “Tamam, sinemaya gideriz, yetişiriz.” deyince biraz sakinleşiyor. Anneanneyi evine bırakmaları gerek. Önce direksiyonu Suadiye’ye kırıyorlar. Sokağın başına gelince Atacan, annesine “Dur! Ninem burada insin, evine yaklaştı, buradan yürüsün. Biz, geç kalmayalım.” diyor. Bu söz, arabayı neşeye boğuyor.
Derken…  Atacan ve annesi, Bostancı’ya, evin önüne geliyorlar. Eşim hemen Kuzey’in annesi Elif Hanım’ı arıyor. “Biz de geleceğiz, bizi bekleyin. Bize de bilet alın.” Elif Hanım “Tamam!” deyince plan uygulamaya geçiyor. Azcık da olsa rahatlama oluyor.
Sinema, Ataşehir’de bir alışveriş merkezinde. Evimizin önünden Dudullu minibüsleri geçmekte. Eşim, arabasını evin önüne park edip minibüsle gitmeye karar veriyor yetişebilmek için. Zaten gün boyu sıkıntılı bir trafik çilesi çekmişti.
Minibüse biniyorlar. Atacan, araç sürücüsüne alışveriş merkezinin adını söyleyerek minibüsün oradan geçip geçmediğini soruyor. Olumlu yanıt alınca “Saat altı buçuğa kadar bizi oraya yetiştir.” diyor. Sürücü bu buyruktan mutlu, gülümseyerek: “Sessiz olup yerinde oturursan seni oraya dediğin saatte yetiştiririm.” yanıtını veriyor. Ata rahatlıyor.  Saat altıyı beş geçe varıyorlar gidecekleri yere. Kuzey’le buluşuyor Atacan. Artık, sinemanın kapısındalar.
Eşim, sinema önünden beni arayıp yaşananları tek tek anlatıyor. Ben, o anlattıkça telefonda heyecanlanıyorum. Ben de Ataşehir’e gitme kararı veriyorum. Kendi başlarına özgürce karar verip uygulatan bu iki küçük, kahraman delikanlıyı görmeliyim sinema çıkışı.
Bakırköy’den hareket ediyorum. Tam dört ayrı araç değiştirerek alışveriş merkezine varıyorum. Delikanlılarımız, anneleriyle yemekte. Çok mutlular… Oturuyorum masalarına… Eşimi de Elif Hanım’ı unutup bu iki delikanlıya planı kimin yaptığını soruyorum. İkisi bir ağızdan, aynı anda “İkimiz…” yanıtını veriyorlar. Bu yanıtta bencillik yok! Öne çıkıp arkadaşını geride bırakma isteği, böbürlenme, arkadaşını ezme yok! Ortak kararın iradesi var. Arkadaşını onurlandırma düşüncesi var. Bu nedenle büyüklerin öğrenmesi gereken bir davranış biçimi bu. Birbirlerine yaslanmaları beni mutlu ediyor.
Elif Hanım, biraz şaşırmış ufaklıkların plan yapmasına. “Bu yaştaki çocukların böyle kendi başlarına plan yapıp karar almaları doğru mu?” diye soruyor. Ben, Atacan’ı da Kuzey’i de kutlayıp yanıtımı veriyorum. Sonra ekliyorum: “Bu işte bir yanlışlık yok! Doğru iş yaptı çocuklar.”
Atacan, bir ayı aşkın bir zamandır gün sayıyor “Arabalar 3” filminin gösterime gireceği gün için. Her gün “Bugün ayın kaçı?” sorusuna yanıt verdik bıkıp usanmadan. 16 Haziran’ın geldiğini görünce hemen arkadaşıyla ortak plan yapıyor sinemaya gitmek için.
Sinema dönüşü çok mutluydu. Yol boyunca sesiz kaldı. Son durakta indik minibüsten. Genellikle her önünden geçişte dondurma yediği dondurmacının yanından geçerken “Dondurma alalım mı?” dedim. “Hayır!” dedi. Durumundan anlaşılacağı üzere filmin tadının üstüne, başka bir tat koymak istemedi. Eve gelince zaman yitirmeden erinç içinde yatağına girdi ve uyudu.
Ülkemizde en büyük eksiklik, kişilerin özgüven kazanması. Atacan’la Kuzey’in ortak karar alıp uygulamak için savaşım vermeleri bir özgüven belirtisi. Biz büyükler, bu tür davranışları destekleyelim ki pısırık, çekingen, hakkını savunamayan, kendi ayaklarının üstünde duramayan çocuklar yetişmesin. Özgür düşünceli, özgüvenli, kendi kararlarını verebilen bireyler yetişsin. Toplumumuzun buna çok gereksinimi var.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       17 Haziran 2017

13 Haziran 2017 Salı

ATACAN, KARNESİNİ ALDI

                                            
9 Haziran 2017 Cuma günü, Atacan eğitimini sürdürdüğü Kadıköy Belediyesi Hasan Ali Yücel Çocuk Yuvası’ndan karnesini aldı. Böylece Yuva’daki eğitimi bitti. Gelecek yıl ilkokul birinci sınıfa gidecek.
Atacan da her çocuk gibi karnesini gururla eve getirdi. “Zayıfım yok! Sınıfımı geçtim!” diyerek herkese karnesini gösteriyor. Karnesi güzel… Ancak karnesinde,yemek yeme konusu biraz iyi değil. Bu durumu, ona söyleyince iştahlandı birden. Yemek ayrımı yapmayacağına, önündeki tabağı bitireceğine söz verdi. Sözünü de tutuyor. Birkaç gündür yemek yeme konusunda maşallahı var. Bakalım bu durum ne kadar sürer?
Karne olur da hediyesi olmaz mı? Olur, tabi ki… Karnesini günde birkaç kez gösteriyor bize. Biz de ilk kez görmüş gibi inceliyoruz karneyi. İlk gün, “karne hediyemi isterim.” dedi. “Adil, sen bana kitap al. Ama dinozor kitabı olsun.” dedi. Annesinden de oyuncak almasını istedi.
11 Haziran Pazar günü öğleden sonra sokağa çıktık. Açık kitapçı arıyoruz. Mahalle arasına, sıkışmış, üç okulun karşısında yer alan bir kırtasiyeciye girdik umutsuzca. Çünkü kitap, dükkânda çok az... Birkaç raf… Çocuk kitapları sekiz on tane… TÜBİTAK yayınlarından “Hayvanlarda Saldırı ve Savunma, İnanılmaz Zırhlar” adlı kitabı seçti Ata.
Atacan, dükkân sahibine: “Dinozorları anlatan bir kitap yok mu?” diye sordu. Dükkâncı, kısa bir düşünmeden sonra rafların altından yeşil renkli bir kitap çıkardı. “Dinozorlar Hakkında Merak Ettiğin Her Şey” adlı ansiklopedik kitabı, Ata eline alınca dünyalar onun oldu. Hemen bir kenara ilişti. Kitabı kucağına aldı. Sayfaları çevirmeye başladı. O sayfaları çeviredururken biz, kitapların parasını ödedik. Atacan’a gitmemiz gerektiği söyledik. Kitaplar, naylon torbada. Küçücük eli, elimde... Arada sırada diğer elimdeki kitaplara bakıyor. Bu nedenle de ikide bir onu çiğnememek için kendimi zor tutuyorum. Dikkatli olmalıyım. Çocuğun ne zaman kitaplara hamle yapacağı belli olmuyor.
Yürüdük, Bostancı sahiline indik. Günlük güneşlik bir gün… Sahil, cıvıl cıvıl… Herkes yazı getirmiş çoktan, Oynayan çocuklar, bisiklete binenler, paten ve kaykayla kayanlar, yürüyüş yapanlar, koşanlar, uçurtma uçuranlar, çimlerin üzerine sere serpe uzananlar, ağaç diplerindeki gölgeliklerde keyif çatanlar, basketbol ve voleybol oynayanlar, çay bahçesinde çayını yudumlayanlar, çayın yanında bir şeyler atıştıranlar, torunlarını gezdiren büyükler, çocuklarını eğlendiren genç anneler, çocukların eşyalarını yüklenmiş babalar, seyyar sandalyesinde kitap okuyanlar, müzik dinleyenler, karın doyurma yarışındaki martılar, fırsatçı kargalar, telaşlı serçeler, ürkek güvercinler, sokulgan kumrular, masaların çevresini tutmuş kediler, ramazanı fırsat belleyen dilenciler, yorulmayan seyyar satıcılar… Her varlık yaşamdan, bir haziran gününden, güneşin aydınlığından, sosuz bir gökyüzünden kendince pay alma peşinde…
Bostancı sahili özgürlüğün, yaşama tutunmanın, günü iyi değerlendirmenin yeri... Burada yaşam var, insan var doğa var. Tüm canlılar barış içinde…
            Ayaküstü aşevi ile çayevi karışımı parka girdik. Herkes gölgeliklere üşüşüp kümelenmiş. Adalar manzaralı ön taraflar bomboş. Oysa ikindi güneşi yakıcı değil. Bir boş masa bulduk, hemen onu öne koyduk. Sandalyeleri el birliğiyle taşıdık. Yerimize oturduk. Deniz otobüsleri, vapurlar, küçük tekneler, kayıklar, şişme botlar, denizde yüzenler, yelkenliler birbirine karışmış. Adaların eteklerine buharlaşmanın oluşturduğu ince bir tül örtülü. Üçümüzün de yüzü denize dönük. Marmara, Bostancı ile Adalar arasında sıkışmış bir göl gibi. Dingin, mavi, anaç…
            Marmara’nın maviliğine, gökyüzünün göz kamaştıran parlak aydınlığına dalmışken Atacan’ın kafası, kollarımın arasında… Adalar’la aramda bir set olmuş. “Adil, dinozor kitabını ne zaman okuyacağız?.” tümcesi, beni düşümden uyandırıyor. “Hemen okuyalım!” diye yanıtlıyorum onu. Kitabı, masanın ortasına koyuyoruz. Eşim bize yiyecek, içecek almak için kalkıyor.
Kitap, İş Bankası yayınlarından… Baskısı tükenmiş. Bilimsel içerik baskın... Araştırıcılığı özendirmekte. Düşündürmeyi amaçlıyor. Çok öğretici… Görsel yanı etkileyici…
Başlıyoruz okumaya… Hem okuyor hem de resimlerle açıklamalarda bulunuyorum. Epey okudum. Dilim, damağım kurudu. Soluklanmam gerek. Tam da bu sırada eşim elindeki tepsiyle geldi. Öğrendiklerimizi, Atacan’la tartışıyoruz. Sorularıyla aman vermiyor bana. Ne yalan söyleyeyim, küçücük çocuk sayesinde dinozorlar konusunda epey bilgileniyorum. Kitap bana mı, Atacan’a mı alındı, tartışılır... Onun kadar ben de öğreniyorum. Yavaş ilerliyoruz; çünkü her sayfanın sonunda uzun uzun konuşmaktayız. Yüz altmış sayfalık kitabın neredeyse dörtte birini bitirdik. Kitap okumayı evde sürdürme kararı alıyoruz.
Atacan, birazcık oyun oynamak için izin istiyor bizden. Masadan kalkıyor. Oyunu dinozorlar üstüne. Gün geceye kavuşmak üzere. Güneş, İstanbul’un üstünde kızıl saçlı bir kadının kocaman başı gibi durmakta. Kadının kızıl saçları, Marmara’nın mavisini  kızıla döndürdü. Kızıllık, başın bulundurduğu yerde koyulaşmakta. Saçlar uzadıkça genişleyip renk açılmakta. Gözlerim kızıl saçlı kadında. Saçlarını okşamak için elimi uzatıyorum, boşuna... Kızıllık, uzakta… Çok uzakta… ben kızıl ipeksi saçları okşama aşkıyla yanıp tutuşurken kızıl saçlı kadın perdeyi indirip biçimsiz yapıların arasında yitiyor. Yerini alacakaranlığa bırakıyor. Sokak lambaları günü değiştiriyor. Yıldızlı bir gecede, bir tek yıldız görünmüyor. Uçakların gürültüsü, dilek fenerlerinin cılız ışıkları geceye karışıyor.
Geç kaldığımızı düşünüyoruz. Atacan’ın uyku zamanı geldi sayılır. Eşyalarımızı topladık. Yavaşça kalktık masadan. Biz kalkarken masanın yeni sahipleri çöktü sandalyelere. Geri geri giden adımlarla eve vardık. Yol üstündeki fırından yumurtalı ramazan pidemizi almıştık.  Bir şeyler atıştıralım, dedik. Atıştırmak ne mümkün?  Her lokmada dinozor kitabı tabağımın üstünde…
Derken… Atacan’ın gözleri, günün yorgunluğuna teslim oluyor. Hemen yatağına taşıyoruz onu. Oh, dinozorlardan kurtuldum!
Atacan uyuduktan sonra ona karne hediyesi olarak aldığımız iki kitaba uzun süre göz atıyorum. Demek ki dinozorlardan kurtuluş yok!
Ben de yorulduğumu duyumsuyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Koltukta uyuyakalıyorum. Balkon kapısı açık… Dışarıdaki bağrışmalar, geceyi yırtıyor. Ben, uyanıyorum. Uyuşuk uyuşuk yatağıma yollanıyorum. Güzel bir günün verdiği mutlulukla uykuya dalıyorum.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               11 Haziran 2017


10 Haziran 2017 Cumartesi

ATACAN YAZIMI BEĞENMEDİ

                        
Atacan’la ilgili kaleme aldığım yazıları yayımlanmadan önce genellikle ona okur, onun görüşünü alırım. O da kendince eklemeler ve çıkarımlar yapar yazılardan. “Onu söylememiştim.” ya da “Şunları eksik yazdın.” der. Ben de onun eleştiri ve önerilerini göz önüne alarak yazıma son biçimini veririm.  
24 Mayıs 2017 tarihli “Atacan Okula Başlıyor” başlıklı yazımı yayımlamadan önce Atacan’a okumamıştım. Sonradan okudum. İtiraz etti. “Eksik oldu Adil. En önemlilerini yazmamışsın.” dedi. Ben de neleri eksik bıraktığımı sordum, anlattı. Anlatınca da anımsadım, ondan özür diledim ve bunları yazacağıma söz verdim.
Evet, o gün okuyacağı okula giderken Atatürk büstünün var olup olmadığını sormuştu. “Neden?” diye sordum. “Atatürk yoksa okul da olmaz Adil! Ben, Atatürk’ün sevilmediği bir okulda okumam.” dedi.
Okulun bahçesine girdiğimizde büstü görünce çok sevinmiş, Atatürk’e hayranlık dolu gözlerle bakmıştı.
Arabayla giderken peş peşe okulda aradığı nitelikleri sayarken İstiklal Marşı’nın söylenip söylenmediğini soracağını söyledi. Okula gittiğimizde halkla ilişkilerdeki hanımefendiye sorduğu ilk sorulardan biriydi bu. Olumlu yanıt alınca rahatladı.
Yolda giderken en çok üzerinde durduğu konu okulun bahçesindeki bayrak direğinde Türk Bayrağının olup olmamasıydı. “Bayrağın olup olmamasının senin eğitiminle ne ilişkisi var? diye sordum.
O: “Türkiye’deki okullarda Türk Bayrağı olmalı.” dedi. “Türk Bayrağı yoksa bu okul Türklerin değildir.” yanıtını da ekledi sözlerine.
Okulun bahçesine girince bayrak direğine baktı. Bayrak yok gönderde… Nedenini sordu. Bayrağın, okulun dinlenceye girdiği günlerde asıldığını söyledim. Bayrağın cuma günü akşamları İstiklal Marşı ile göndere çekildiğini, pazartesi sabahları ise yine İstiklal Marşı ile gönderden indirildiğini söyledim. Sözlerim, onu ikna etti.
Atacan: “Bu okulda Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini çocuklara ezberletiyorlar mı? diye sordu birden bire. “Bunu bilemeyeceğim. Gidince sorarsın.” yanıtını verdim. “Bak, dinle!” dedi ve okumaya başladı hitabeyi. Sözcüklerin çoğuna dili dönmüyor, ama şaşırmadan okudu sonuna dek. Gitmekte olduğu çocuk yuvasında Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini altı yaş sınıflarına devam etmekte olan çocukların tümüne ezberletmişler. Bu, büyük başarı…
Sözümü yerine getirdim, eksik olanları yazdım. Atacan’a okudum yazdıklarımı. “Tamam…” dedi. Anlaştık…
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  10 Haziran 2017


8 Haziran 2017 Perşembe

ATACAN, SAKAL TIRAŞI ÖĞRENİYOR

                                   
Atacan’ın her erkek çocuk gibi en çok merak ettiği konulardan biri sakal tıraşı… Banyoya her girişim, Ata’nın kontrolü altında. Sakal tıraşı olduğum zamanlar yanıma gelir, gözlerini kırpmadan beni izler.
Tıraş fırçasını sıcak suya batırmamı… Fırça ile yüzümü köpük köpük sabunlayışımı… Tıraş bıçağıyla sakalımı dikkatlice kesmemi… Tıraş bıçağına yapışmış kesik sakal ve köpükleri musluğun altında akıtışımı… Bıçağı, yeniden yüzümde gezdirmemi… Tıraş bitince fırçayı ve tıraş bıçağını temizleyip yerine yerleştirmemi…
Tıraş bitince Atacan’a yol görünür banyodan. Çünkü benim duş yapmam gerek. Duş bitinceye dek gözü, kulağı banyodadır. Henüz tıraşla ilgili yapılacaklar bitmemiştir.
Duştan çıktıktan sonra hızla giyinirim. Yeniden banyoya girip tam da elim tıraş kolonyasına uzandığı anda, Atacan yanımda biter. Ne zaman, nasıl geldiğini anlayamam. Elime azıcık kolonya döküp Ata’nın taze, yumuşak yanaklarına sürerim. Bu, onun çok hoşuna gider. Hemen içeri koşar, annesine “Bak, erkek gibi kokuyorum.” der.
Bu sabah biraz geç uyandık. Çabucak kahvaltı hazırladık. Her zamanki gibi Ata ile yan yanayız masada. Tam da kahvaltıya dalmıştım ki kolumda yumuşak bir ıslaklık duyumsadım. “Bu nedir?” diye baktım ki…
Ata’nın elinde bıçak, benim kolumdaki kılları kesmeye çalışmakta.  Köpük yerine, koluma sürdüğü şey de süzme beyaz peynir. Bıçakla kolumu kesebileceği hiç usuma gelmedi. Ancak peyniri koluma sürüp ziyan etmesine birazcık kızdım. Kolumdaki peynirleri temizledim. Ağzıma bir lokma atım. Yine, aynı yumuşak ıslaklık… Göz göze geldik. Ben, bir şey demeden… O, yanıtladı bakışlarımı. “Ama öğreniyorum…”
Atacan’ın bu yanıtından sonra ona söyleyecek bir sözüm olabilir miydi? Tabi ki olamazdı. Uzattım, kolumu, “Hadi, tıraş et bakalım.” dedim. “Ama kolumu kesme, dikkat et!” O: “Kesmem Adil, merak etme!” diye yanıtladı beni.
Ne yapalım, çocukların öğrenme isteğini desteklemeli. Bizleri denek olarak kullanmak isteseler de…
                                                                                              Adil Hacıömeroğlu

                                                                                              8 Haziran 2017