13 Haziran 2017 Salı

ATACAN, KARNESİNİ ALDI

                                            
9 Haziran 2017 Cuma günü, Atacan eğitimini sürdürdüğü Kadıköy Belediyesi Hasan Ali Yücel Çocuk Yuvası’ndan karnesini aldı. Böylece Yuva’daki eğitimi bitti. Gelecek yıl ilkokul birinci sınıfa gidecek.
Atacan da her çocuk gibi karnesini gururla eve getirdi. “Zayıfım yok! Sınıfımı geçtim!” diyerek herkese karnesini gösteriyor. Karnesi güzel… Ancak karnesinde,yemek yeme konusu biraz iyi değil. Bu durumu, ona söyleyince iştahlandı birden. Yemek ayrımı yapmayacağına, önündeki tabağı bitireceğine söz verdi. Sözünü de tutuyor. Birkaç gündür yemek yeme konusunda maşallahı var. Bakalım bu durum ne kadar sürer?
Karne olur da hediyesi olmaz mı? Olur, tabi ki… Karnesini günde birkaç kez gösteriyor bize. Biz de ilk kez görmüş gibi inceliyoruz karneyi. İlk gün, “karne hediyemi isterim.” dedi. “Adil, sen bana kitap al. Ama dinozor kitabı olsun.” dedi. Annesinden de oyuncak almasını istedi.
11 Haziran Pazar günü öğleden sonra sokağa çıktık. Açık kitapçı arıyoruz. Mahalle arasına, sıkışmış, üç okulun karşısında yer alan bir kırtasiyeciye girdik umutsuzca. Çünkü kitap, dükkânda çok az... Birkaç raf… Çocuk kitapları sekiz on tane… TÜBİTAK yayınlarından “Hayvanlarda Saldırı ve Savunma, İnanılmaz Zırhlar” adlı kitabı seçti Ata.
Atacan, dükkân sahibine: “Dinozorları anlatan bir kitap yok mu?” diye sordu. Dükkâncı, kısa bir düşünmeden sonra rafların altından yeşil renkli bir kitap çıkardı. “Dinozorlar Hakkında Merak Ettiğin Her Şey” adlı ansiklopedik kitabı, Ata eline alınca dünyalar onun oldu. Hemen bir kenara ilişti. Kitabı kucağına aldı. Sayfaları çevirmeye başladı. O sayfaları çeviredururken biz, kitapların parasını ödedik. Atacan’a gitmemiz gerektiği söyledik. Kitaplar, naylon torbada. Küçücük eli, elimde... Arada sırada diğer elimdeki kitaplara bakıyor. Bu nedenle de ikide bir onu çiğnememek için kendimi zor tutuyorum. Dikkatli olmalıyım. Çocuğun ne zaman kitaplara hamle yapacağı belli olmuyor.
Yürüdük, Bostancı sahiline indik. Günlük güneşlik bir gün… Sahil, cıvıl cıvıl… Herkes yazı getirmiş çoktan, Oynayan çocuklar, bisiklete binenler, paten ve kaykayla kayanlar, yürüyüş yapanlar, koşanlar, uçurtma uçuranlar, çimlerin üzerine sere serpe uzananlar, ağaç diplerindeki gölgeliklerde keyif çatanlar, basketbol ve voleybol oynayanlar, çay bahçesinde çayını yudumlayanlar, çayın yanında bir şeyler atıştıranlar, torunlarını gezdiren büyükler, çocuklarını eğlendiren genç anneler, çocukların eşyalarını yüklenmiş babalar, seyyar sandalyesinde kitap okuyanlar, müzik dinleyenler, karın doyurma yarışındaki martılar, fırsatçı kargalar, telaşlı serçeler, ürkek güvercinler, sokulgan kumrular, masaların çevresini tutmuş kediler, ramazanı fırsat belleyen dilenciler, yorulmayan seyyar satıcılar… Her varlık yaşamdan, bir haziran gününden, güneşin aydınlığından, sosuz bir gökyüzünden kendince pay alma peşinde…
Bostancı sahili özgürlüğün, yaşama tutunmanın, günü iyi değerlendirmenin yeri... Burada yaşam var, insan var doğa var. Tüm canlılar barış içinde…
            Ayaküstü aşevi ile çayevi karışımı parka girdik. Herkes gölgeliklere üşüşüp kümelenmiş. Adalar manzaralı ön taraflar bomboş. Oysa ikindi güneşi yakıcı değil. Bir boş masa bulduk, hemen onu öne koyduk. Sandalyeleri el birliğiyle taşıdık. Yerimize oturduk. Deniz otobüsleri, vapurlar, küçük tekneler, kayıklar, şişme botlar, denizde yüzenler, yelkenliler birbirine karışmış. Adaların eteklerine buharlaşmanın oluşturduğu ince bir tül örtülü. Üçümüzün de yüzü denize dönük. Marmara, Bostancı ile Adalar arasında sıkışmış bir göl gibi. Dingin, mavi, anaç…
            Marmara’nın maviliğine, gökyüzünün göz kamaştıran parlak aydınlığına dalmışken Atacan’ın kafası, kollarımın arasında… Adalar’la aramda bir set olmuş. “Adil, dinozor kitabını ne zaman okuyacağız?.” tümcesi, beni düşümden uyandırıyor. “Hemen okuyalım!” diye yanıtlıyorum onu. Kitabı, masanın ortasına koyuyoruz. Eşim bize yiyecek, içecek almak için kalkıyor.
Kitap, İş Bankası yayınlarından… Baskısı tükenmiş. Bilimsel içerik baskın... Araştırıcılığı özendirmekte. Düşündürmeyi amaçlıyor. Çok öğretici… Görsel yanı etkileyici…
Başlıyoruz okumaya… Hem okuyor hem de resimlerle açıklamalarda bulunuyorum. Epey okudum. Dilim, damağım kurudu. Soluklanmam gerek. Tam da bu sırada eşim elindeki tepsiyle geldi. Öğrendiklerimizi, Atacan’la tartışıyoruz. Sorularıyla aman vermiyor bana. Ne yalan söyleyeyim, küçücük çocuk sayesinde dinozorlar konusunda epey bilgileniyorum. Kitap bana mı, Atacan’a mı alındı, tartışılır... Onun kadar ben de öğreniyorum. Yavaş ilerliyoruz; çünkü her sayfanın sonunda uzun uzun konuşmaktayız. Yüz altmış sayfalık kitabın neredeyse dörtte birini bitirdik. Kitap okumayı evde sürdürme kararı alıyoruz.
Atacan, birazcık oyun oynamak için izin istiyor bizden. Masadan kalkıyor. Oyunu dinozorlar üstüne. Gün geceye kavuşmak üzere. Güneş, İstanbul’un üstünde kızıl saçlı bir kadının kocaman başı gibi durmakta. Kadının kızıl saçları, Marmara’nın mavisini  kızıla döndürdü. Kızıllık, başın bulundurduğu yerde koyulaşmakta. Saçlar uzadıkça genişleyip renk açılmakta. Gözlerim kızıl saçlı kadında. Saçlarını okşamak için elimi uzatıyorum, boşuna... Kızıllık, uzakta… Çok uzakta… ben kızıl ipeksi saçları okşama aşkıyla yanıp tutuşurken kızıl saçlı kadın perdeyi indirip biçimsiz yapıların arasında yitiyor. Yerini alacakaranlığa bırakıyor. Sokak lambaları günü değiştiriyor. Yıldızlı bir gecede, bir tek yıldız görünmüyor. Uçakların gürültüsü, dilek fenerlerinin cılız ışıkları geceye karışıyor.
Geç kaldığımızı düşünüyoruz. Atacan’ın uyku zamanı geldi sayılır. Eşyalarımızı topladık. Yavaşça kalktık masadan. Biz kalkarken masanın yeni sahipleri çöktü sandalyelere. Geri geri giden adımlarla eve vardık. Yol üstündeki fırından yumurtalı ramazan pidemizi almıştık.  Bir şeyler atıştıralım, dedik. Atıştırmak ne mümkün?  Her lokmada dinozor kitabı tabağımın üstünde…
Derken… Atacan’ın gözleri, günün yorgunluğuna teslim oluyor. Hemen yatağına taşıyoruz onu. Oh, dinozorlardan kurtuldum!
Atacan uyuduktan sonra ona karne hediyesi olarak aldığımız iki kitaba uzun süre göz atıyorum. Demek ki dinozorlardan kurtuluş yok!
Ben de yorulduğumu duyumsuyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Koltukta uyuyakalıyorum. Balkon kapısı açık… Dışarıdaki bağrışmalar, geceyi yırtıyor. Ben, uyanıyorum. Uyuşuk uyuşuk yatağıma yollanıyorum. Güzel bir günün verdiği mutlulukla uykuya dalıyorum.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               11 Haziran 2017


1 yorum:

  1. SABRİYE SOY atacanın karne gününü çocuklara kitap sevgisinin nasıl aşılanacağını bir ilkbahar günününde neler yaşandığını öyle güzel anlatmışsınızki insanın içinde bulunduğumuz kötü günleri unutturarak yaşama şevki uyandırıyor

    YanıtlaSil