22 Ağustos 2017 Salı

ATLARIN CANI ACIR

                                               
21 Ağustos 2017 akşama doğru Büyükada’ya gitmeye karar verdik. Evden çıktık. Önce ekmek aldık martılar için. Çünkü şehir hatları vapuruyla gidecektik Ada’ya. Martılar, bıkmadan usanmadan vapuru izlerler. Vapurla adaya gider, dönüş seferinde yine Bostancı’ya gelirler. Martılar sanki vapurların koruyucusu gibidir. Gerek Boğaziçi’nde gerekse Ada seferlerinde martılara ekmek atmak büyük bir zevk yolcular için.
Martıların temel besin kaynağı balık… Ancak denizlerin aşırı kirlenmesi, avlanmadaki kuralsızlıklar denizleri kuruttu neredeyse. Bundan da en çok etkilenen denizlerin başında Marmara gelmekte. Türkiye’nin iç denizi olan Marmara, ülkemiz için büyük bir varsıllık ve güzellik. Ne yazık ki Marmara’da yaşayan birçok balık türü yok oldu. Balık yok olunca martılar çöp kutularında aramaktalar kısmetlerini. Asya-Avrupa arasında işleyen vapurları, Boğaz’da sefer yapan deniz araçlarını, Adalar’a gidip gelen şehir hatlarının gelinlerini izleyerek yolcuların atacağı simit, ekmek, poğaça, bisküvilerde aramaktalar kısmetlerini. Bu nedenle vapura binmek söz konusu olduğunda martılar için ekmek almak zorunlu bir görevmiş gibi bizim için.
Atacan, martılara ekmek atma işini çok sevdi. Günlük güneşlik günlerde vapura binme isteğini söyler ısrarla. “Adil, Eminönü’ne gidelim mi?” der. Bu önerideki birinci amacı vapura binmektir. İkinci amacı martılara ekmek atmak… Üçüncü amacı ise Mısır Çarşısı’nı gezmektir. Mısır çarşısında satılmak için akvaryumlarda, kafeslerde bekleyen hayvanları izlemek onun büyük zevki. Mısır Çarşısı’na gidince Ata Japon balığı, ben de sebze fidesi alırız mevsimine göre. Bu arada Yeni Cami önündeki güvercinleri hiçbir zaman unutmadığımızı söylemeliyim. Bunun içindir ki Atacan’ın Eminönü’ne gitme önerisini çoğu zaman içim kıpırdayarak beklerim.
Ekmeğimiz elimizde vapura binmek için yola çıktık. Kısa sürede Bostancı İskelesi’ne vardık. Turnikelerden geçtik. Yolcu bekleme yeri tenha. Sanırım yolcular, daha sık sefer yapan deniz motorlarını daha çok yeğlemekte. İskelenin önündeki boş alanda martılar var. Uçup konmaktalar sık sık ciyaklayarak. Atacan sabırsız… Hemen ekmeği parçalayarak martılara atmaya başlıyor. Kuşlar, alt alta üst üste ekmek kavgasındalar. Atacan’ın keyfi yerinde. Kolu alçıda olduğundan martıların hızına yetişemiyor.
Fazla beklemeden vapur geldi ve biz Atacan’la hızla arka güvertedeki yerimizi aldık. Eşim, sağa sola sapmadan kolayca bizi buluyor. Çünkü bizim nerede oturacağımız kestiriyor hemencecik.
Rüzgarın serinliğini tenimiz emmekte . Deniz sakin… Martılar gecenin telaşında… Vapurun arkasından gelen tek tük martı var. Kalan ekmeğimizi ufak parçalara ayırıp kuşlara atıyoruz. Atacan’ın keyfi yerinde…
Vapur, Büyükada’ya yanaştı özenle. Ata, elimden tutup beni kaldırıyor. Hadi, çabucak inelim, arkada kalmayalım.” diyor heyecanla. Neredeyse koşar adımla iniyoruz vapurdan. İskeleden yukarı doğru yürüyoruz. Amacımız kısa bir akşam yürüyüşü yapmak. Faytonlar gelip gidiyor yanımızdan. Atacan’ın kolu alçı da ya, soruyorum ona: “Yorulacaksan, yürümek istemiyorsan faytona binelim.” Önerim karşısında yol kıyısında beklemekte olan faytonlara uzun uzun baktı, atları inceledi.
“Binmeyelim!” dedi hüzünle.
“Neden?” diye soruyorum.
“Atların da canı var. Çok yorulurlar biz binersek. Yazık değil mi?”
Israr ediyoruz faytona binmek için. Atacan kararlı binmemekte. Atların eziyet çekeceğini düşündüğünden reddediyor ısrarlı önerimizi.
“Atların gözlerini niye kapatıyorlar?” diye sordu.
“Atların gözlerindekine, atgözlüğü denir. O gözlükler, atların yalnızca önlerini görmelerini sağlar, yan tarafları göremiyorlar bu biçimde. Bu yolla yalnızca faytonu çekip, önlerini görmeleri istenmekte işlerine odaklanmaları için.” diye açıklıyorum durumu.
O, buna çok üzülüyor. “Bir canlının gözleri kapatılmaz. Gözler, canlılar görsün diye var. Atlar, bizim gördüklerimizi göremiyor şu anda. Bu, doğru değil.” diyor üzüntülü bir sesle.
“Atgözlüğü demişken şunu da söyleyeyim sana Atacan. Bu sözün bir de değişmece (mecaz) anlamı var. ‘Çevresinde olup bitenleri iyi algılayamayan, sabit düşünceli kişiler’ için, ‘Olaylara atgözlüğüyle bakıyor.’ deriz.” Diye açıklıyorum.
Her yan at pisliği kokmakta. Atların idrarının keskin kokusu insanları rahatsız etmekte. Büyükada’nın geniş meydanından karşıdan karşıya geçmek neredeyse olanaksız. İdrarların üstünden atlayarak ya da uzun adımlarla geçmek beceri işi. Faytonlar, özellikle sıcak hafta sonlarında neredeyse hiç durmuyorlar. Son yıllarda Adalar’ın ziyaretçileri arttı. Özellikle Arap turistlerin ilgisi yoğun. Bu nedenle atlar çok yorulmaktalar. Büyükşehir ve ilçe belediyeleri popülizm yapmadan bu soruna doğayı bozmadan, akılcı çözümler bulmalılar. Elektrikle işleyen toplu taşım araçları ivedilikle devreye girmeli. Faytonların bir bölümü tarihsel bir yaşantıyı anımsatmak açısından varlığını sürdürebilir.
Son yıllarda hem yerli hem de yabancı ziyaretçilerin Adalar’a ilgi göstermesi, fiyatları uçurmuş durumda. Bazı esnaflar kaliteye önem vermemekteler. Ne yazık ki müşteriyi kazıklamak kimilerince beceri sayılmakta. Satıcı kâr ediyor, ama Türkiye zarar ediyor bu anlayıştan. Bu nedenle yerel ve merkezi yönetim sıkı denetimler yapmalı. Altın yumurtlayan tavuğu (turizm) kesmemek gerek.
Adalar, İstanbul’un gözbebeği… Gözbebeğini köreltmemeli. Özellikle yapılaşma konusunda sıkı önlemler alınmalı. Pis koku, Adalar’a yakışmıyor. Hele bu çağda hayvanlara eziyet kabul edilebilir bir şey değil. Atacan’ın duyarlılığı yayılmalı tüm yurttaşlara. Yayılmalı ki dilsiz dostlarımıza eziyet etmeyelim.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Ağustos 2017



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder