9 Eylül 2017 Cumartesi

ATACAN’IN BALIKLARI


Neredeyse çocukların hepsi evlerinde hayvan beslemek ister. Bu, çocuğun insan dışındaki canlılarla ilk ilişkisidir. Hayvanların gereksinmelerini karşılamak, onlara büyük bir keyif verir. Özellikle hayvanın beslenmesi onlar için tahmin edilemez bir zevktir.
Çocukların hayvan beslemekte yeğledikleri türler farklılıklar gösterir. Ancak birçok aile evlerinin fiziksel durumu ve kendi beğenilerini öne çıkararak çocukların seçecekleri hayvanlar konusunda, onları yönlendirir. Bazı anne ve babalar hayvan sevmez, evlerini onlarla paylaşmak istemez. Öyle insanlar vardır ki, evlerinde hayvan beslemeyi bırakın bir tek saksı çiçek bile yoktur. Doğanın yok edildiği, hayvan ve bitkilerin yalnızca belgesel filmlerde ya da kitaplarda görüldüğü bir dünyada evlerde insan dışında başka bir canlının olmaması anlaşılır gibi değil.
Doğa, insanın hem beden hem de ruh sağlığı için vazgeçilmez bir otama aracıdır. Kişi doğada soluklanır. Orada, sonsuz erinci bulur. Evde büyütülen bitkiler, beslenen hayvanlar kent yaşamının tekdüzeliğini ortadan kaldırır, yaşamı varsıllaştırır.
Çocukların insanların dışındaki varlıkları tanıması, onların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini, özgüvenlerini geliştirir; başarmaya olan inançlarını, sorumluluk duygularını artırır. Evini başka canlılarla paylaşmanın çocuğa kazandıracağı bir arada yaşama fırsatı önemlidir. Çocuk, kendi dışındaki varlıkları sevmeyi, onların yaşam hakkına saygı göstermeyi öğrenir.
Köyde büyüdüğüm için doğayla ilişkim iyidir. Hayvan ve bitki türlerinin özelliklerini bilirim. Doğanın dilinden anlarım sayılır. Ondandır ki bir tutam yeşillik, bir avuç akarsu, bir kuş sesi, bir köpek havlaması, bir horozun ötüşü, uzaktan bile olsa gördüğüm bir koyun, keçi ya da inek sürüsü, baharda yeşeren bir yaprağın, açan bir çiçeğin görüntüsü, güz geldiğinde sararmış yaprakların hışırtısı, kışın üşüyen bir hayvan, kardan kırılan bir dal… alıp götürür beni çocukluğumun güzel dünyasına. Doğanın içinde suda yaşayan balık gibiydik. Hep o doğal ortamda kalacağız diye düşünürdük. Her türden yeşille mavinin kucaklaştığı bir cennet köşesinde yaşlanacağımızı düşünürdüm hep. Ne yazık ki öyle olmadı. Koptuk toprağımızdan, geldik grinin egemenliğinin sürdüğü kente. Şimdi evimizde besleyeceğimiz bir hayvan, saksıda büyüteceğimiz bir bitki esin kaynağımız olsun istemekteyiz.
Atacan’a en küçük yaşından itibaren doğayı sevdirmeye çalıştık. Bunun içinde fırsat buldukça doğaya çıktık. Ona, hayvan ve bitkileri tanıtmak için yoğun uğraş verdik. Doğaya çıkamadığımızda doğa belgesellerini izledik televizyondan. Bundandır ki çocuk, doğa aşığı oldu. Hayvan ve bitki koruyucusu olarak ortalarda dolaşmakta.
Eee, bu kadar doğayla ilgili bilgi olur da bunun eve yansıması olmaz mı? Olur tabii ki…
Öncelikle şunu söyleyeyim ki evimiz küçük çaplı bir botanik bahçesi. Salon ve balkonlar saksılarla dolu. Ne mi var saksılarda? Sardunyalar, orkideler, Atatürk çiçeği, beyaz yelken çiçeğinin yanı sıra birçok çiçek var. Burada beyaz yelken çiçeğine değinmek gerek. Bu çiçek, Atacan doğduğunda hastaneye geldi. Çiçeği getiren halası… Yazın her dinlenceye gittiğimizde bu çiçek sorun oluyor. Kurutmamak için günler öncesinden seferber oluyoruz. Büyükçe bir leğeni su doldurup içine koyuyoruz saksıyı. Suyu fazla koyarsak alttan gelen su, saksının toprağını bataklığa çeviriyor. Suyu az koyarsak çiçek kuruyor. Evde cam çerçeve kapalı olduğundan sıcak hava daha da artmakta. Çiçek yanıyor havasız ortamda. İki kez çiçek kurudu neredeyse. Budadık. Toprağı havalandırdık… Özel bir ilgi ve bakımla çiçeği canlandırdık. Atacan, bu çiçeği olağanüstü bir biçimde sahiplenmekte. “Bu çiçek benimle yaş, buna iyi bakalım.” Demekte durmadan. Bu yıl, deneyimlerimiz işe yaradı. Uzun dinlencemize karşın çiçek hasar görmedi.
Başka ne mi var saksılarımızda? Mevsimine göre değişmekte bir kısmı. Soğan, roka, maydanoz, semizotu, biber, domates, salatalık, nane, çilek… Bunları genellikle Atacan yemekte.
Atacan iki yaşındayken hayvan beslemek istedi. “Hangi hayvanı alalım?” diye sorduk. O: “balık…” dedi. Gittik, iki tane Japon balığı aldık evimizin karşısındaki hayvan satıcısından. Balıklar, büyükçe bir kavanozdaydı. Her gün kavanozun başında bizim çocuk. Sandalyeye tırmanıp balıkları seyre dalmakta. Balıkları adlandırdık. Artık onları adlarıyla çağırıyordu.
Atacan balıklarla iyi bir dostluk kurunca bize de işi geliştirmek düştü. Eşimle nasıl bir akvaryum alalım, diye düşünürken Ata’nın dayısı sessiz sedasız bir akvaryum alıp armağan etti yeğenine. İlk önce iki balığımızı koyduk cam kafesin içine. Ama balıklar yetersiz. Bir hafta sonu Atacan’la Mısır Çarşısının yolunu tuttuk. Neredeyse balık satan bütün dükkânları gezdik. En sonunda birine karar kıldık. Çocuk dikkatle seçti kalabalık sürüler içinden yeni arkadaşlarını. Balıkları ve yemlerini aldık vapurla döndük Kadıköy’e. Çabucak otobüse bindik eve varmak için. Çocuk ikide bir balıkları kontrol ediyor yaşıyorlar mı diye. Her seferinde “Turuncu balık yüzüyor, vatoz kuyruğunu salladı. Beyaz balık çok güzel…” biçimindeki tümceleri bir sevinç çağlayanı olarak çağıldamakta ağzından.
Eve ulaşmadan otobüste balıklara ad koydu bile. Balıklara ad verirken ona karışmıyorum. O, benim onayıma sunuyor bulduğu adı, ben de onaylıyorum hemencecik. “Bu ad çok güzel oldu, balığa uygun…”  biçiminde yanıtlar yetiştiriyorum Ata’ya. Ata mutlanıyor onu onaylamamdan.
Eee, evde canlı yaşar da ölüm olmaz mı? Olur tabii ki… Balıklarımızdan bazıları ölüyor bilmediğimiz nedenlerden. İlk başlarda Atacan’ı kandırmayı yeğledim. Ölü balıkları ona göstermeden atıyordum önceleri. O fark edince de “Balık hastalandı, onu doktora götürdüm. İyileşince alıp geleceğim.” diyordum ona. O da inanıyordu bana. Ben de en yakın akvaryumcudan başlayarak ölen balığımızın benzerini arıyordum. Bulunca da hemen satın alıp eve koşuyordum. “Bak, balığımız iyileşti, alıp geldim onu. Şimdi daha iyi bakalım da hasta olmasın bir daha.” diyerek yeni balığı birlikte akvaryumun içine koyuyorduk. Bu durum karşısında çocuk, sevinçten uçuyordu.
Kimi zaman ölen balığımızın aynısını bulamıyor, birazcık benzerini bulduğumda Atacan: “balığımızın rengi niye değişti?” ya da “Balığımız niye şişmanladı/zayıfladı?” biçiminde sorular sorardı. Gün geçtikçe şüpheleri artmaktaydı. Ben de “Hastalığı ağır olduğundan çok etkilendi.” Biçiminde onun şüphelerini yok edecek yanıtlar bulmaya çalışmaktaydım. Bunu yaparken de hep vicdanımda bir rahatsızlık duyumsamaktaydım. Oysa ölüm yaşamın bir parçası. Çocuk bunun farkında. Haberleri izlerken insanların, hayvanların, bitkilerin öldüğünü görmekte. Belgesellerde ölümü izlemekte. Zaman içinde tanıdıklarımızın yaşamdan göçüp gittiğini de gördü. Kentin en yeşil alanları olan mezarlıkları görünce dikkat kesilmekte. Zaman zaman yakınlarımızın mezarlarını ziyaret ediyoruz. İstemesek de bu mezarlık ziyaretlerinde çocuk da yanımızda bulunuyor ve soruyor. “Buraya niye geldik? Bu mezar kimin? Neden öldü?” Bu ve benzer soruları gerçekçi olarak yanıtlamak gerek. Bu nedenle ona inandırıcı, doğru yanıtlar verdik. Tabii ki onu üzmeden, onun ruhunda yaralar açmadan…
Yaşamın, doğumdan ölüme uzanan bir çizgi olduğunu öğrendi çoktan. O zaman Ata’ya balıklarının ölümüyle ilgili doğruyu söylemekten başka çare var mı? Biz de öyle yapıyoruz. Balıkları seyrek de olsa öldüğünde ona gerçeği anlatmaktayız.
Yaz dinlencesine gittiğimizde balıklarımızı yanımızda götürüyoruz. Nasıl mı?
On litrelik su damacanasındaki suyun üçte birini boşaltıyoruz. Balıkları bulundukları akvaryumdan özenle alıyoruz kepçeyle. Yine aynı özenle damacanaya koyuyoruz onları. Tüm balıklar yeni yerlerine konduktan sonra damacananın kapağını kapatıyoruz. Ardından kapağı bıçakla deliyoruz, balıkların hava alması için. Akvaryumu, suyu boşaltılmış olarak arabanı bagajına; balıkların bulunduğu damacanayı ise Atacan’ın oturduğu koltuğun yanına yerleştiriyoruz. Çocuğun eli, yol boyunca damacananın üstünde, devrilmesin diye. Sık sık eğilip balıklara bakıyor. Onları kontrol etmekte heyecanla.
Yolculuk bitip yazlık eve ulaşınca ilk işimiz, balıkların akvaryuma konması. Eşim, bavulları taşımam için söylenirken Atacan beni çekiştirmekte. “Hadi Adil! Çabuk olalım, balıklarımız ölmesin! Hemen onları akvaryuma koyalım.” demekte. Bir elimde akvaryum, diğerinde balıkların bulunduğu damacana koşturuyorum. Çocuk, bana yardım etmek için damacananın kulpuna yapışmış, çekiştirmekte.
Akvaryumu hızla kuruyorum. Havalandırma aygıtını hemen çalıştırıp balıkları içine koyuyorum. Ardından yemleri birlikte veriyoruz onlara. Atacan’a göre en önemli iş bu ve bunu çabucak yerine getiriyoruz. Daha sonra sıra arabanın bagajındaki eşyaları taşımaya geliyor. Biz bavulları, çantaları eşyaları taşıyıp yerleştirirken çocuk, akvaryumun başında nöbette. Yolculuk sırasında balıklara bir şey olup olmadığını görmeye çalışıyor. Sağlıklı olduklarına iyice inandıktan sonra bahçeye çıkıyor, dayısının kızlarıyla oynamak için.
Bu yaz dinlencemiz biraz uzun sürdü önceki yıllara göre. Her akşam bahçe sulanmakta. Kuyudan su çekmek için motorun çalışması gerek. Motorun çalıştıracak fiş, akvaryumun yanındaki prize katılıyor. Sulama sırasında akvaryumun fişi çekiliyor, yerine su motorununki takılıyor. Dinlenceden dönmemiz yakın… Atacan’ın dayısı bahçedeki zeytin ağaçlarını ve çiçekleri suluyor gecenin serinliğinde. Su motorunun fişini çekiyor. Dalgınlıktan olacak akvaryumun fişini takmayı unutuyor.
Her sabah olduğu gibi erkenden uyanıyorum. Bakıyorum fiş takılı değil. Hemen takıyorum fişi yerine. Havalandırma çalışıyor. Ama o da ne? Balıklardan biri can çekişmekte. Çocuğa bir şey söylemiyorum. Neredeyse yarım saatte bir kontrol ediyorum turuncu balığımızı. Öğlene doğru balığımız ölüyor. Ölü balığı akvaryumdan almak için elimde kepçeyle üst kata çıkarken Atacan, beni görüp peşime takılıyor. Onun ardından dayısının üç kızı. Ben, ölü balığı akvaryumdan alıp bahçe dışındaki çalılık alana atmak için yöneldiğimde oğlumun çığlığını işitiyorum. “Adil, onu sakın atma! Balık bir canlı, onu gömmeliyiz.” Bu sözler karşısında şaşkınlıkla karışık bir sevinç duyuyorum. Hemen bir keser alıyorum. Bahçeye küçük bir mezar kazıyorum. Ölü balığı yavaşça bu çukura bırakıyorum. Üzerini toprakla örtüyorum. Çocuklar birden dağılıyor. Kısa bir süre sonra ellerinde yapraklar, çiçeklerle dönüyorlar. Ellerindeki çiçek ve yaprakları özenle küçük mezarın üstüne bırakıyorlar. Ben, onlara teşekkür ediyorum.
Atacan, ağlayarak dayısını suçluyor. Balığın ölümünü onun ihmaline bağlıyor. Biz kazayla olduğunu söylesek de ikna edemiyoruz çocuğu. Dayısı evde yok, Şarköy’e gitmiş alışveriş için. Onunla konuşmak istiyor çocuk. Kendince cezayı kesmiş. Bir balık yerine iki balık aldıracak. Bu konuda dayısının üç kızının yoğun desteği var. Telefon açıyoruz dayısına. Durumu anlatıyoruz. “Tamam!” diyor dayı. “İstersen üç balık alayım.” diyor. Çocuk itiraz ediyor. “İstemem!” diyor sertçe. Hangi renk balık alacağını uzun uzun anlatıyor telefonda. “Farklı renkte balık alırsan kabul etmem.” diyor kararlılıkla. Biz, yatıştırmaya çalışıyoruz çocuğu. “Şarköy, küçük yer; senin istediğin balığı bulamayabilir dayın.” diyoruz. Bizim yatıştırma sözlerimiz işe yaramıyor. “Cezasını çeksin! Bir daha yanlışlık yapmasın! Şarköy’de bulamıyorsa başka yerden alsın gelsin!” demekte ısrarla.
Neyse… Dayı elinde balıklarla geliyor. Atacan uzun uzun balıklara bakıp “Oldu…” diyor. Ardından dişlerinin arasından sinirli bir teşekkür etme sözü işitiliyor. Birlikte balıkları akvaryuma koyuyoruz. Uzun süre bakıyor onlarla. “Niye bakıyorsun?” diye soruyorum. “Eski balıklarla yenilerin uyumuna bakıyorum. Birbirlerine alıştılar mı diye bakıyorum.” diyor. Ben ayrılıp bahçeye geçiyorum. Biraz sonra o geliyor memnun bir gülümsemeyle. “Alıştılar mı?” diye soruyorum. “Alıştılar diyor ve dayısının kızlarıyla oynamaya başlıyor.
Doğada var olan her şey yaşamımızın bir gerçeği. Ölüm de öyle… Çocuklara yalan söylememeli. Onların güvenini yitirmemek için en sert gerçekleri bile uygun bir dille onlara anlatmalı. Bir çocuğun gerçekleri kendi anne ve babasından öğrenmesi kadar güzel ve doğru bir şey yok sanırım.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       9 Eylül 2017





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder