7 Mart 2018 Çarşamba

BEYAZ YELKEN ÇİÇEĞİ


                                                
Mart ayının ilk pazarı… Yağışlı, ancak ılık bir sabah... Yağmur, kısa süreli doluya dönüşmekte. Salon pencerelerindeki perdeleri açıp izliyoruz yağışı. Pencereler, yukarıdan aşağıya neredeyse tüm duvarı kaplamakta. Hava puslu… Dışarıda göz gözü görmüyor. Yoğun yağış, görüş mesafesini düşürmekte.
Aydınlık, yerini puslu bir loşluğa bırakmış. Evimizin önündeki caddede sular bir dereye dönüşmüş. Azgın dere, sağa sola çarparak kaldırımları aşındırmakta. Suyun üstünde yapraklar ve kâğıt parçaları dalgalı denizdeki kayıklar gibi yalpalayarak suyun hızına ayak uydurmuş bir biçimde sürüklenmekte.
Yayalar, yağmurdan korunmak için buldukları daldalara sığınmışlar. Arabaların sıçrattığı sular, birçok yayayı sırılsıklam ıslatmakta. Islananlar, el kol hareketleriyle dertlerini uzaklaşan araçların sürücülerine anlatmaya çalışmakta.
Birkaç sokak köpeği, yapıların saçakları altına sıkışmış insanların aralarında kendilerine yer bulmuş durumda. Onlar da yağmurun, dolunun şiddetinden, ıslaklığından korunmanın peşinde. Köpeklerden korkan birkaç kişi, yer değiştiriyor ivedilikle. Köpeklerin yanlarına gelmesini fırsat belleyen bazı kişiler; onların kafalarını, boyunlarını, sırtlarını okşamakta.
Korkusuz ve güçlü olduğunu kanıtlamak isteyen birkaç genç, yağışa aldırmaksızın yavaş adımlarla yürümekteler. Yürürken de çevreye göz atmayı ihmal etmemekteler. Yürüyüş ve bakışlarında kahramanlık madalyası bekler bir tavırları var.
Tam da kahvaltıyı hazırladığımız bir anda yağışı izliyor, cama vuran doluların haykırışlarına kulak veriyoruz. Lodosla savrulan dolu taneleri, önce güneye bakan camlara çarpıp pencerenin alt kısmındaki mermerlerin üzerine düşüyor. Orada, adeta bir top gibi zıplayarak yere iniyor hızla. Artık, kahvaltıyı unutmuş durumdayız. Yağışı izlemek, açlık duygusunu bastırmakta.
Salon penceresinin önünde öbek öbek saksılar var. Saksılarda türlü türlü çiçekler… Çiçeklerin bakımından ben sorumluyum. Onları sulamak, kuru yapraklarını ayıklamak, baharda gerektiğinde saksıları değiştirmek, toprağı azalmışsa saksıya toprak eklemek, çiçek diplerini elimle çapalayarak havalandırmak… hepsi benim işim.
Eşimin sahiplendiği orkideler bir yanda… Atacan’ın çiçeği beyaz yelken çiçeği başköşede... Atacan’ın doğduğu gün halası, hastane odasına bu çiçeği getirmiş. Biz de onu eve getirip özel bir ilgiyle bakmışız. Doğasever Atacan, bu çiçeğin önemini anlayınca dört elle sarılmış ona. Adeta arkadaş olmuşlar. Arada sırada beyaz yelken çiçeğini sular, ona başkalarının dokunmasına izin vermez. “Bu çiçek benimle yaşıt...” der. Birkaç yaz dinlencesinde kuruma tehlikesi geçirdi aldığımız tüm önlemler karşın, ama yine de onu yaşatmayı başardık. Dinlenceye gitmeden önce onu su dolu büyükçe bir leğenin ortasına koyarız, susuz kalıp kurumasın diye. Ne yazık ki bazı dinlencelerimiz uzun sürüdüğünden eve döndüğümüzde leğenin içinde suyun zerresi kalmaz. Atacan, eve girer girmez hemen çiçeğini sular. Ben de kurumuş yaprakları ayıklayıp çiçeğe soluk aldırırım.
Atacan neredeyse her gün saksının yanına gider: “Benim beyaz yelken çiçeğim, çiçek açtı mı acaba?” der ve yaprakların arasında bir beyazlık arar. O beyazlığı görünce de çok sevinir. Gidip gelip çiçeğin büyüyüp büyümediğini kontrol eder.
Biz ailecek camın önünde yağışı izlerken eşim bir yandan beyaz yelken çiçeğindeki birkaç sararmış yaprağı koparmaya başladı. O da ne? Sararmış yaprağı sertçe çekince köklerden bir tanesi koptu. Eşimin elinde köküyle bir yeşillik… O, şaşkın. Ne yapacağını bilemez durumda. Atacan kızgın… Ben, eşimin elinden çiçeği aldım ve balkondaki bir saksıya onu diktim kurumasın diye. Aradan birkaç dakika geçmeden eşim küçük bir saksı buldu. İçine toprak koydu ve Atacan’ı çağırdı. Çiçeği benim diktiğim yerden alarak yeni saksıya diktiler. Atacan, özenle suladı onu.
Her olumsuz durum karşısında olumlu bir seçenek üretir Atacan. Bu kez aynısını yaptı yine. Önce annesine kızmıştı. Saksından bir kök çiçek kopardı diye. Yeni saksıda, o kökün yaşayacağını anlayınca bu kez sevindi, üzüntü bulutları dağıldı. “İyi oldu.” dedi. “beyaz yelken çiçeğim de soyunu sürdürecek yeni bir saksıda. Onun da soyunu sürdürmesi hakkı… Çiçeğimin çocuğu oldu şimdi.” sözlerini de eklemeyi unutmadı.
Yaşamı güzel kılan olumlu düşünmek değil mi? Olumsuzluklara teslim olmak, hep onlarla yaşamak, kişiyi umutsuzluk girdabına sürüklemez mi? Atalarımız: “Her şerde, bir hayır vardır.” sözünü boşuna söylememiş. Şerleri hayıra, olumsuzlukları olumluya, umutsuzluğu umuda, kötüyü iyiye çevirmek diyalektik bakış açısının bir gereği değil mi? Mutluluk da bu anlayıştan filizlenir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           5 Mart 2018

1 yorum:

  1. Ellerine sagliklar...Sevgili dostum..Guzel bir yaşam dileğim ve sevgilerimle...

    YanıtlaSil