21 Haziran 2018 Perşembe

ATACAN ANITKABİR’DE


                                               
Atacan, birinci sınıftan ikiye geçti. Yaz dinlencesi başladı başlayalı karne armağanı olarak sürekli ödüller istemekte. İstediği ödüller ilginç… İlk olarak Anıtkabir’e gitmek istediğini söyledi. Biz de şeker bayramında Ankara’ya annemi görmeye gittik. Bayram günü eş dost, akraba gelince çok mutlu oldu Atacan. Çocuklarla gece yarılarına dek oynayıp durdu. Benim bayramın ikinci gününde Anıtkabir’e girme geleneğim de bozuldu böylece.
Bayramdan bir gün sonra 18 Haziran 2018 Pazartesi günü sabah kahvaltısından sonra Anıtkabir’e gitmek için Ankara-Çayyolu’ndan minibüse bindik. Birkaç dakikada bir Anıtkabir’e gelip gelmediğimizi soruyor heyecanla. Atatürk’le ilgili sorular sormakta soluk almadan. Bu durum, minibüstekilerin ilgisini çekiyor ve ayakta duran Atacan’a oturması için yer veriyorlar. Oturmamak için ne kadar ısrar ettiysek olmadı. Orta yaşlı bir kadın: “Çocuk, heyecandan ölecek bari otursun, sorularını rahatça sorsun.” diyerek üsteledi. Kadıncağız kalktı kalkmasına da bizim afacan beni oturtmadan bir türlü oturmuyor. Neyse ben, isteğine çaresizce boyun eğdim ve o da kucağıma ilişti. Atatürk’le ilgili sorularını sürdürdü kaldığı yerden.
Tandoğan Meydanı’na yakın bir yerden minibüsten indik. Kısa bir yürüyüşten sonra Anıtkabir’in girişine ulaştık. Kapıdaki güvenlik aramasından geçtik. Ankara bozkırının kavurucu sıcağında sağımızda, solumuzda uzanan yeşil bir cennetin serinliğinde yürümeye başladık Aslanlı Yol’a ulaşmak için. Sorular, ardı ardına geliyor. Avucumdaki eli, heyecandan terlemiş. Parmakları, durmadan hareket etmekte. Aslanlı Yol’a ulaşmak için basamaklara gelince elimi bıraktı, koşmaya başladı. Merdivenlerden bir çırpıda çıktı. Yukardan bana el sallamakta. Hemen nöbet tutan askerin önüne geçip selam durdu. Ardından ilk keşiflerini yapmaya başladı. Yukarıda buluşunca el ele tutuştuk. Aslanlı Yol’un taşlarının aralarının açıklığı ilgisini çekti. “Bu taşların arası neden bu kadar açık?” diye sordu. Ben: “Böyle aralıklı taşlar olunca insanlar paldır küldür değil de düşmemek için önlerine bakarak ve başları önde saygıyla yürürler. Böylece Atatürk’e saygı, Aslanlı Yol’dan başlar. İnsanlar başları önde yürürken bir yandan da Atatürk’le ilgili düşünürler.” diye yanıtladım onu.
Aslanlı Yol’a adını veren ve yolun sağında solunda yer alan aslan heykellerinin sayısını soruyor bana. Ben: “Yirmi dört…” yanıtını veriyorum. Aslanların gücü ve sükûneti temsil ettiğini de ekliyorum sözlerime. Bu aslanların yirmi dört Oğuz boyunu temsil ettiklerini anlatıyorum.
İnanmıyor, tek tek sayıyor aslanları. Sayarken de her aslanın başını okşuyor. “Bak Atacan, Anıtkabir’i de yurdumuzu da aslanlar koruyor.” dedim. “Yani askerlerimiz oluyor bu aslanlar öyle mi?” diyerek gülümsüyor. “Evet…” diye karşılık veriyorum.
Anıtkabir’in girişindeki kuleler ilgisini çekiyor. İlerledikçe kulelerin daha da arttığını görünce adlarını soruyor. Ben de girişten itibaren saymaya başlıyorum: “İstiklal, Hürriyet, Mehmetçik, Müdafaa-i Hukuk, Zafer, Barış, 23 Nisan, Misak-ı Milli, İnkılap, Cumhuriyet kuleleri…” Ben kulelerin adını söylerken o, parmaklarıyla sayıyor ve “On tane kule var. Hepsinin adı da anlamlıymış.” diyor heyecanla.
Aslanlı Yol bitiyor, geniş alanda mahşeri bir kalabalık var. Yüzü asık bir kişi bile yok! Herkesin dudaklarında gülümseme, dilinde Atatürk. Mezuniyet cübbeleriyle gelmiş öğrenci grupları, gelinlik ve damatlıklarıyla yeni evliler, el ele sevgililer, günü birlik Anıtkabir’i gezmeye yurdun dört bir yanından gelmiş heyecanlı aileler, tekerlekli sandalyelerle engelliler, turistler (Uzak Doğulular çoğunlukta), başörtülüler, türbanlılar, modern giyimliler, yaz sıcağında Ata’ya saygıdan koyu renk takım elbise giyinenler, bastonuna dayanarak zorla yürüyen yaşlılar, bebek arabalarında parlayan gözler… Herkes orada… Türkiye’nin tüm renkleri Anıtkabir’de bir arada.
Atatürk’ün mozolesine giden merdivenleri çıkıyoruz el ele. İçeri girince şapkalarımızı çıkardık. Mozolenin karşısında saygı duruşundayız. Neredeyse soluk almıyoruz. Ben, dua edince Atacan da ellerini açıp dua ediyor. Dışarı çıkınca “Duanda ne diledin Allah’tan?” diye sordum. O: “Atatürk’ümüzün sonsuza dek yaşamasını diledim. Bir de çocuklara önem verilmesini istedim.” dedi. Böyle deyince de kucak dolusu öpücüğü hak etti tabi ki.
Söyleşerek müzeye indik. Müzede heyecan fırtınası esmekte. İnsanlar, en küçük ayrıntıyı kaçırmıyorlar. Savaşlarla ilgili canlandırmalar, izleyenleri duygulandırıyor. Ziyaretçilerden bazıları her adımda ellerini açıp dua etmekteler. Herkesin dilinde Atatürk var, gönüllerinde olduğu gibi.
Saatler süren müze gezisi bitiyor. Atatürk’ün okuduğu kitapların bulunduğu salondayız. Atacan, kitapların hepsinin Atatürk’e ait olduğunu işitince çok seviniyor. Atatürk’ün çocukluğundan beri eline geçen iki liranın bir lirasıyla kitap aldığını anlatıyorum hem Atacan’a hem de yanımızda bulunanlara. Günümüz siyasetçilerinin okumayı bırakın, sergilenen kitapların yüzde birinin bile adını bilmediklerini ekliyorum sözlerime. Herkes, bu düşünceme katılıyor. Atacan, bu öğretim yılında elli iki kitap okudu, gelecek yıl daha çok okuyacağına söz veriyor. Daha sonra üç beş tane hediyelik eşya alıyoruz. Hepsini o seçiyor. Bir de kitap var aralarında. Falih Rıfkı’nın “Babanız Atatürk” kitabı. İleriki yaşlarda okuyabileceğini söyledim ona, kabul etti.
Ellerimizde hediyelik eşyalarımızla çıktık. Atatürk’ün arabalarını hayranlıkla inceledi. İsmet Paşa’nın mezarını da unutmadık bu arada.
Atacan’ın en çok ilgisini çeken şey, askerlerin nöbet değişimi. Çocuk, neredeyse Anıtkabir’de yatacak. Askerleri tek tek selamlıyor, arkalarında uygun adım yürümeye çalışıyor tören adımlarıyla. Nedense istediği gibi olmuyor. Eve dönünce yürüyüş çalışmalarını sürdürdü uzun süre.
Saat epeyce ilerlemiş. Karnımız açlıktan zil çalmakta. Geldiğimiz yoldan geri dönmeliyiz. Ağaçları inceleyerek yürüdük. Atacan, karahindibaların beyaz çiçeklerini gördükçe eğilerek onları üfleyerek dağıtıyor. Nedeni sordum. O: “Doğaya, çiçeklere yardımcı oluyorum. Tohumların yayılıp toprakla buluşmasını sağlıyorum.” diyerek yanıtlıyor beni. Ben, adımlarımı hızlandırıyorum. O da bana yetişmek için hızlanırken bana kızıyor.
Zor bela Tandoğan’a iniyoruz. Çok eskiden beri bildiğim bir lokantaya giriyoruz. Yemeklerimizi söylüyoruz. Acele etmeden karnımız doyuruyoruz. Konuşma konumuz, Anıtkabir… Üst üste sorular geliyor Atacan’dan. Kalkıp eve gidiyoruz zorlukla. Gece uyuyana dek Anıtkabir’le ilgili konuşuyoruz.
Türk Ulusunun içindeki Atatürk’ü kimse söküp atamaz. Kanımıza işleyen Atatürk sevgisini yok etmek olanaksız. Bayramda seyranda, başımız sıkıştığında, umutsuzluk rüzgârları estiğinde, sevincimizi paylaşmamız gerektiğinde, sorunlarımıza çözüm aradığımızda hep Atatürk’e koşmaktayız coşkuyla. Çünkü Atatürksüz bir Türkiye olmaz. Herkes bunun bilincinde. Bu topraklarda sonsuza dek Atatürk güneşi batmaz. Güneş balçıkla sıvanmayacağına göre…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       21 Haziran 2018





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder