Ülkemizin
neredeyse her bölgesinde köy evlerinin kuzeye bakan yanına pencere ve kapı
yapılmaz. Çünkü kuzeye bakan yan, güneş almadığından ev soğuk olur. Kuzey
yellerinin getirdiği soğuk ve yağış, evlerin nemli olmasına neden olur. Bunun
için evlerin kapıları ve pencereleri güneşin olduğu yanlara açılırdı.
Doğu
Karadeniz’de evlerin genellikle karşılıklı iki kapısı olur. Bu, hem evlere
kullanım kolaylığı getirirken hem de her mevsimde güneşin ve yelin evin içine
girmesini sağlardı. Bu kapılardan birinin doğuya, diğerinin de batıya bakması
gelenekti. Bu gelenek, Türklerin tarihin derinliklerinden günümüze kadar
gelmekte. Çünkü gök tanrıya inanan halk, güneşle güne başlardı. Bu inanca göre
güneşin önünü kesilmemeliydi hem tanrıya saygı hem de sağlıklı olmak için. Atalarımız:
“Güneş giren eve hekim girmez.” Sözünü boşuna mı söylemiş. Bölgede arazi
koşullarının zorluğu nedeniyle kimi zaman bu kurala uyulmaz. Çünkü Doğu
Karadeniz Bölgesi’nde en zor şey, ev yapabilecek bir arsanın bulunması.
Bizim
evimizin de doğu ve batı yönlerinde iki kapısı vardı karşılıklı. Kapıların
eşiği yüksekçeydi. Genellikle kapının önünde otururdu büyüklerimiz kendi el
emekleriyle yaptıkları iskemlelerde. Büyüklerin iskemlesi olur da çocukların
olmaz mı? Doğal olarak olur. Çocuklara önem verilirdi. Yeni iskemleler
yapılırken çocuklara uygun iskemleler özenle ve öncelikle dokunurdu. Çünkü biz
çocuklar sabırsızdık. Büyüklerimiz çocukların sabırsızlığını çok iyi
bilirlerdi.
İş
dönüşü kapı önündeki söyleşilerin tadına doyum olmazdı. Hem dinlenir hem de
söyleşilirdi. Aileden ya da komşulardan bazıları iskemle almaya üşenirdi.
Oracıkta buldukları yere otururlardı. En yeğlenen yer ise kapının eşiğiydi.
Eşiğe oturulduğunda büyüklerimiz kötü bir şey olmuşçasına uyarırlardı o kişiyi.
“Eşiğe oturma, türlü türlü uğursuzluk getirir.” derlerdi. Bir de eşiğe oturana
iftira atılacağından korkulurdu.
Neden
mi iftira atılır diye korkulurdu? Herkes, sırtını eve dönüp doğanın
güzelliklerini seyre dalmışken eşikte oturan hem dışarıyı hem de içeriyi
görürdü. Eşikte oturanın biraz yan dönmesi gerekiyordu. Çünkü eşikteki kişi,
sırtını kapının bir yanına yaslardı. Evden bir şey yitince iş onun üstüne
kalabilirdi.
Aslında
eşiğe oturmanın en büyük sakıncası karşılıklı kapılar açık olduğu için o
kişinin cereyanda kalmasıydı. Böyle olunca da bu kişi, durup dururken
sayrılanırdı. Olmadık yerde başına bir dert alırdı. Bundan öte bir uğursuzluk
mu gelir insan başına?
Kapının
eşiğine oturmanın bir sakıncası daha var. İçeri giren, dışarı çıkan kişilerin
sürekli bastığı yerdir eşik. Biraz yüksekçe olduğu için toz toprak, kir pas
toplanır orada. Kişi, buraya oturunca da üstü başı kirlenir. Bu kiri, evin
içine taşıyabilir. İşte, böylesi sakıncalı bir durumu yaşamamak için eşikte
oturulmaz, demiş atalarımız.
Eşiğe
oturmama, önemli bir gelenekti köylerde. Zamanla bu gelenek, inanca dönüştü. Birçok
kişi, kapının eşiğine oturmaktan korkar oldu.
Kentlerde
yaşadığımız evlerin çoğunun kapısında oturulacak bir eşik yok! Kimi zaman
apartmanların giriş kapılarının önündeki basamaklara oturan gençleri görürüm.
İçimden gülümserim. Eşiğe oturmanın uğursuzluğu usuma geldiğindendir bu
gülümsemem. Ben yine de eşiğe, kapı önündeki basamaklara oturmam ne olur ne
olmaz diye.
Adil
Hacıömeroğlu
24
Şubat 2026
Değerli Adil öğretmenim,
YanıtlaSil“Eşik, yalnızca bir kapı değil; toplumun düzen ile düzensizlik, aidiyet ile belirsizlik arasına çizdiği görünmez sınırdır. İnsan eşikte kaldığında ne tam içeridedir ne dışarıda; bu yüzden toplum, eşikte durmayı uğursuzluk sayarak bireyi kararsızlıktan çıkarıp bir yere ait olmaya yöneltir.”
Anadolu kültüründe ev, bireyin kimliğini ve güvenliğini temsil ederken; eşik, bu kimliğe geçişin en hassas noktasıdır. Bu nedenle eşiğe oturmamak öğüdü, yalnızca bir inanış değil; bireye toplumsal sınırların farkında olma bilincini kazandıran derin bir kültürel öğretidir.
Usunuza ve bilgeliğinize sağlık. Kaleminiz daim, sözünüz yol gösterici bir ışık olsun. 👏🍀📚✨
Kıymetli Adil bey,, eşik ile ilgili yazınızı okuyunca eşiğin toplumdaki başka bir anlamını da ben eklemek isterim.
YanıtlaSilBüyüklerimden dinlediğim, yine memlekette geçen, hem yürek yakıp, bir yanıyla da o zamanki toplumun kurallarını öğrenmemize vesile olan bir anıdır bu.
Büyük büyük dedelerimden biri yeni bir konak yaptırmış, ahşap ve taş kullanılarak, ilmek ilmek dokunmuş bir konak. Bir süre sonra, dedenin konakta bulunmadığı bir gün, başka bir köyün ağası ziyaretine gelmiş. Eşi karşılamış kalabalığı ve ağanın evde olmadığını söyleyerek içeriye davet etmemiş. Misafirler dönüp gitmeden “Hanım, ağa gelince bu mektubu ona verirsin” diyerek ayrılmışlar. Okuma yazması olmayan kadın bizim dede gelince pusulayı vermiş kocasına. Dede yazanları okuyunca yüzü düşmüş ve kadına derhal eşyalarını toplamasını ve kendisinin bu aileye layık olmadığını söyleyerek kadını boşamış.
Pusulada şunlar yazıyormuş “Ağam, konağın çok güzel görünüyor güle güle otur ama “eşiğini” değiştir!
Ağa dedem misafirlerini buyur etmeyen, sofra kurmayıp ağırlamayan eş-ini, eş-iğinin dışına çıkartmış.
Bir yanıyla yürek burkan bir hikayedir, çünkü düzeltilebilecek bir kusurdur bu. Diğer yanıyla da toplum kurallarının katılığını, uymayanları katı bir biçimde dışladığını anlatır bize.
Tüm gidenlerimize rahmet diliyorum.
Şükran Balekoğlu Yamak