5 Nisan 2016 Salı

NARIN BEREKETİ

                                                
Geçen hafta çocukluk arkadaşım Fatma Nuhoğlu, sosyal medyada yer alan köy enstitülü babamın fotoğrafına, yaptığı bir yorumda anımsattı narın bereketini.
Babam, Oflu, annem de Çallı... Doğu Karadeniz’le Ege’nin bir bileşimiydi evimiz. Her iki yörenin gelenekleriyle büyüdü ben ve kardeşlerim. Her iki yörenin mutfağına özgü yemekleri tattık. Bu nedenledir ki hiç bilmediğim, farklı yörelere özgü yemeklere karşı tutucu davranmam. Farklılıklara açık olmam bundandır belki de...
Her yıl en az bir kez, kimi zaman da hem yaz hem de yarıyıl dinlencesinde Denizli’nin Çal İlçesine bağlı İsabey kasabasına giderdik. İsabey; verimli, türlü tarım ürünlerinin yetiştiği bir yerdi. Okumuş aydın bir kasaba... İnsanların uyumlu, barışçı davranışları göze çarpardı ilk bakışta. Uzlaşma kültürü gelişmişti. Bu nedenle kavga gürültü fazlaca olmazdı.
İsabey’de yetişen meyve sebzeler yaşadığımız Hayrat Bucağında (şimdi ilçe) yetişmezdi. İsabey’den dönüşte bavullar, torbalar yiyeceklerle doldurulmuş olarak gelirdik memleketimize. Dedem ve anneannem, gurbette sıla özlemi çeken annemin bu özlemini azaltmak için yörede ne yetişirse paketleyip torbalara, sepetlere doldururlardı.
Annemin diğer kardeşleri baba ocağına yakın oturduklarından oranın nimetlerinden yararlanırlardı. Dedem, yetiştirdikleri her üründe annemin hakkı olduğunu düşünür ikide bir de bu durumu dile getirirdi. Bu nedenle “Bahriye’nin ve çocuklarının hakkı kalmasın.” diyerek taşıyabileceğimizin üstünde bir yükle uğurlanırdık. Anneannem kara zeytini andıran, dedem de masmavi boncuk gibi duran gözlerinden yaş dökerlerdi ardımız sıra. Anneannem, beyaz tülbentinin ucuyla kurulardı zeytin bakışlarını, gözyaşı ırmağı içine akardı gürül gürül... Dedemin ise çoğu zaman imdadına cebindeki mendil, kimi zaman da kasketinin altına taktığı yağlık yetişirdi. Dedemin elleri titrerdi her zaman... Ağladığında vücudu tümden zangırdardı. Sert duruşlu, kaya gibi adam sıladan kuş gibi uçan kızının peşinden hüngür hüngür ağlardı. Duygularına gem vuramazdı. Bu nedenledir ki anneme, hep “Bahriye’m!” diyerek seslenirdi. Annem sağlam durmaya çalışırdı. O da çaktırmadan ağlardı. Denizli garajından otobüse binip şoför gaza bastığında dedemler görünmez olurdu ardımızda. İşte, o zaman annem ağlamaya başlardı var gücüyle. Denizli’nin bitek toprakları ardımızda kalıp Anadolu bozkırına doğru yol alırdık.  Acı Göl sağımızda upuzun uzanırdı maviden beyaza kesilerek. Sandıklı-Dinar arası kasvetlendirirdi bizleri. Çorak toprak, acı bir sarı hüznü yüreğimize oturturdu. Annemi rahatlatmak ve dikkatini dağıtmak için benim bir küçüğüm olan kardeşim Hürriyet’le (2005’te acı bir trafik kazasında iki yeğenimle yitirdiğim sevgili kardeşim, içimde her gün büyüyen bir yaradır.) kendi aramızda yarışmalar yapardık. Yüzümüzü otobüsün camına dayar, doğada ne görürsek onlarla ilgili sorular sorardık birbirimize. Hürriyet’i araba tutardı. Bu nedenle oyunumuz uzun sürmez bir süre sonra uyuyakalırdı. Diğer iki kardeşim çoktan uyumuş olurlardı.
Yolculuk sırasında babama bakardım yan gözle. Gazete ya da dergi okurdu; ama onun ela gözlerindeki buğu Karadeniz dağlarının sisi gibiydi. Yolculuk boyuncu buğulu gözlerle bakardı çevreye. Pek konuşmazdı, zorunlu durumlar dışında. Yolculuk boyunca sessizliği yeğlerdi. Oysa günlük yaşamında konuşmayı severdi.
Otobüsümüz Sandıklı’ya yolcu almaya girmeden annem de uyuyakalırdı. Araba tutardı onu da. Yolculuğumuz uzun sürerdi. O zamanlar otobüsler bugünkü kadar konforlu değildi. Yollar berbattı. Kestirme yerine, dolambaçlıydı. Ankara’ya gelince aktarma yapardık. Bavulları, çuvalları, başta üzüm olmak üzere türlü meyvelerle dolu altın sarısı sepetleri indirip bindirmede babama yardım ederdik. Herkes elinden geldiğince çabalardı. Akşam olmadan yetişirdik Of’a giden otobüse. Otobüslerde hiç uyumazdım. Uyumadığım için otobüs sürücüsü, beni yanına çağırır geceleri söyleşirdik onunla. Bu nedenle oturduğumuz koltuklar rahatlar, kardeşlerim daha güzel uyurlardı. Ben de geceleyin önce bozkırın, sonrasında Karadeniz’in yemyeşil doğasının tadını çıkarırdım. Eskiden beri coğrafya ve tarihe meraklı olduğumdan şoförle bu konularda konuşurduk. Şoförler, kimi zaman gerçek kimi zaman da palavra olduğu kolayca anlaşılan olaylar, öyküler anlatırlardı. Yolculuk, molalarla soluk alırdı.
Of’a geldiğimizde çok sevinirdik. Annemin hüznü dağılır, evine ulaşmanın mutluluğu okunurdu gözlerinden. Hemen köyümüzün dolmuşuna biner, evin yolunu tutardık. Araba yolu, köyün merkezine varmadan evimizin üst yanından geçerdi. Dolmuş, evimize giden patikanın başındaki ulu gürgen ağacının dibinde durunca birden amcamlar, komşular koşarak gelirlerdi. Göz açıp kapanıncaya kadar yüklerimiz bir çırpıda evimizin önündeki erik ağacının dibine yığılırdı. Annem, hiç oturmadan üzüm sepetinden çekirdeksiz, razaki ve kadınparmak üzümlerini lengere doldurur, yıkar komşularımıza ikram ederdi. Babam da bal erikleri sepetten çıkarıp yıkar, çocuklara paylaştırırdı. Evimizin bahçesi mutlulukla dolup taşardı. Bunca yolu gelmişiz, içimiz dışımıza çıkmış, uykusuzmuşuz kimin umurunda. Bizler de uyumak, dinlenmek gereksinmesi duymazdık. Çünkü bir aylık ayrılık bize çok uzun gelirdi.
Yarıyıl dinlencesinde İsabey’e gittiğimizde torbalarımızın vazgeçilmezi nardı. Kışın Hayrat’ta yaşardık. Babam orada öğretmendi, bizler de orada okula giderdik. Hayrat’a döndüğümüzde narları arkadaşlarımızla paylaşırdık. Annem, “Nar yerken tek bir tanesini yere dökmeyin. Dökerseniz cennete gidemez, günaha girersiniz.” derdi. Biz de arkadaşlarımızla nar yerken aşırı özen gösterir, tek bir tanesini yere düşürmezdik. Nar, Doğu Karadeniz’de fazlaca yetişmezdi. Yetişenler, küçücük ve çok ekşi olurdu. Denizli nar memleketi... Lezzetli, kocaman narlar, Karadenizli biz çocuklar için farklı bir lezzetti tabi ki...
Yahudi inancına göre nar doğruluğun simgesi... Ayrıca Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan meyve elma değil, nar.  
Hıristiyanlıkta dini süslemelerde çokça kullanılır nar motifleri.
Kuran’da nar; Allah’ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olarak verilmiş ve ayrıca cennetteki bir meyve olarak anlatılmıştır. Görüldüğü gibi üç dinde de kutsal nar.
“... Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez. Enam, 141)” Kuran’da narın anlatıldığı surelerden birinden kısa bir alıntı yaptık. Ege yöresinde, nara kutsallık sağlayan geleneğin büyük bir olasılıkla dayanağı, Enam suresidir.
Arkadaşlarımızla nar yerken “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim oldu bin tane.” bilmecesini defalarca birbirimize sorardık. Kimi zaman bu bilmeceyi bir tekerleme gibi hep bir ağızdan haykırırdık.
Denizli yöresinin bir geleneği; dağlar, tepeler aşarak nehirler, bozkırlar geçerek Doğu Karadeniz’in dere şırıltılarının ezgisiyle yaşam bulan bir vadinin ortasına kurulmuş Hayrat’ına yaklaşık bin iki yüz kilometre yol alarak gelmiş yerleşmiş bir gelenek. Narın kutsallığı ve bereketi... Bu gelenekteki asıl amaç; tutumluluğu özendirmek, savurganlığı önlemek. Annemin bizlere öğrettiği bu geleneği, yıllar sonra bana anımsatıp o yılları yaşamama neden olan sevgili arkadaşım Fatma Nuhoğlu’na binlerce teşekkür...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           5 Nisan 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder