19 Ağustos 2026
Bir
Zamanların Kitap Kurdu Oğulcuğum,
Fırsat
buldukça sana mektup yazıyorum. Yazmadığım zamanlar seni unuttuğumu sanma!
Gündüzümde, gecemde, her anımda sen varsın. Seni düşünmesem ben, ben olmam ki…
Mektubumun
başında bir zamanlar kitap kurdu olduğunu belirttim. Evet, kitap kurduydun
korana salgını hepimizi evlerde tutsak edene dek. Elinden kitap düşmezdi. Çölde
kalmış bir gezginin suya duyduğu özlem gibi sen de bilgi edinmek amacıyla kitapların
özlemiyle yanıp tutuşurdun. Kitaplardan öğrendiklerini kendine saklamaz
yanındaki yörendeki herkesle paylaşırdın. Bilginin tıpkı mutluluk gibi
paylaşarak çoğalacağı düşüncesindeydin. Bu durumunla çevrende saygı
uyandırırdın. Bu saygıyı sana yalnızca akranların, arkadaşların değil; büyüklerin
de gösterirdi. Ne yazık ki salgın sırasında rehberlik öğretmeninin yanlış
kılavuzluğu ve annenin bu yönlendirmeye boyun eğmesiyle telefonda oyun oynamaya
başladın. Bu, zamanla vazgeçilmez bir ekran bağımlılığına dönüştü. Sen, ekrana
bağlandıkça kitaplardan uzaklaştın. Beni yaşamım boyunca en çok üzen durumdur
bu.
Oğulcuğum,
bilirsin benim en büyük tutkumun kitaplar olduğunu. Nerdeyse her gün kitap
okumaya çalışırım. Okuduğum kitaplardaki bilgileri dostlarım ve çevremdekilerle
paylaşmaktan mutluluk duyarım. Senin de kitap kurdu olduğun dönemde aynı davranışı
göstermen beni sevince boğardı.
Belki
de yaşamımda en mutlu olduğum şeylerden biri bana kitap armağan edilmesi. Bilirsin
ki ben de özel günlerde çevremdeki herkese kitap alırım anmalık olarak. Çünkü
bir toplumun kitaplar ve kitap okuma alışkanlığıyla yaşadığı karanlıktan, içinde
bulunduğu bilgisizlikten, çözümsüz gibi görünen sorunlardan kurtulacağına
inanırım. Bunun içidir ki insanlara anmalık olarak kitap verişim. Onun için
arada sırada bana anmalık kitap veren dostlarıma içten içe minnet duyarım. Çünkü
bu kişiler, bana kitap armağan ederek düşünce ve duygu evrenime katkı sağlamamı
sağlıyorlar. Ne güzel, değil mi?
20
Temmuz 2026 günü birkaç arkadaşla Sayın Tekin Küçükali’nin çağrılısıydık. Her buluşmamızda
olduğu gibi değerli dostum Ali Kemal Aydın hepimize birer kitabı anmalık olarak
verdi. Bu, Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki
Biz kitabıydı. Cüceloğlu’nun kitaplarının çoğunu okumuştum daha önce. Ali
Kemal Bey’in benim okumadığım bir kitabı tahmin edip vermesi de ayrı bir
önsezi. Kitabı alınca ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Elimde okumakta
olduğum kitabı çabucak bitirip bu kitaba başladım hemen.
Öncelikle
söyleyeyim ki Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını hem öğrenciler hem öğretmenler
hem de yetişkinler okumalı. Bilirsin senden tüm öğrencilerime ve dostlarıma önerdiğim
gibi onun Savaşçı kitabını okumanı istemiştim.
Özellikle ergenlik çağında kendisine yol ve yön arayan çocuklar için okunması
gereken bir kitap Savaşçı. Çünkü
yaşam savaşını yürekli, usçu, bilinçli savaşçılar kazanır.
İçimizdeki Biz,
okuyanları kendini keşfetme yolculuğuna çıkaran bir kitap. Son yıllarda
yitirmekte olduğumuz aile kurumunu önemseyip öncelemekte. Ailenin insan
gelişiminde ne denli önemli bir kurum olduğu özellikle vurgulanmakta bu kitapta.
“Kalite
bilincinin kökleri ailede yatar. Zamanla iş yaşamında da kendini göstererek tüm
toplumu kapsar. Konfüçyüs’ün şu sözlerine kulak vermeliyiz; ‘Dünyaya güzel
karakterlerini göstermeyi isteyen eskiler önce devletlerini bir düzene koymaya
çabaladılar. Devletlerini düzenlemek isteyenler önce evlerine çeki düzen verme
gereğini gördüler. Evlerini düzene koymak isteyenler önce kişiliklerini
terbiyeden geçirmeleri gereğini anladılar. (İçimizdeki Biz, Doğan Cüceloğlu,
Kronik Kitap, 68. Baskı, Şubat 2026, İstanbul, s. 12)” Buradaki saptamaya
katılmamak olanaksız. Aile olmasa devlet de ulus da toplum da olmaz. Sürekli,
sağlıklı, mutlu ve erinçli bir toplumun temeli sağlam ailelerle atılır. Aileleri
de sağlam kişilikli, iyi eğitilmiş, bilinçli ve usçu bireyler oluşturur. Bu
gerçeğin ışığında her bireyin davranması ne güzel olur değil mi?
Günümüzde
toplumsal sorunların çoğunun ailelerde de var olduğunu görmekteyiz. Ne yazık ki
bir türlü biz olamıyoruz. Sen-ben çekişmeleri, kavgaları hem aileyi hem de toplumu
paramparça ediyor.
Kitapta
en çok vurgulanansa kişiler arasındaki sevgi, saygı ve güven duygusunun olması.
Zaten bu üçü aynı anda olmadığında insanlar arasında sağlıklı ilişkiler
gelişmiyor. Bu olmayınca da özgüvenli çocuklar yetiştirilemiyor.
“Kalıplanmış
insan kendi psikolojik gözlüğünün, paradigmasının, zihinsel modelinin farkında olmayan
bu nedenle onun dışına çıkamayan, herkesin dünyayı kendisi gibi algılaması gerektiğine
inanan kişidir. Öbür yandan gelişmiş olgun insan, başkalarının olayları kendisi
gibi görmemesinin doğal olduğunu kabul eder. Olgun insan bu nedenle insanlarla
iletişim kurmaya, onları dinleyip anladıktan sonra konuşmaya, işbirliği yapmaya
özen gösterir. (Aynı yapıt, s. 23)” Burada “kalıplanmış insan”ın özellikleri
kısaca anlatılmakta. Ne yazık ki birçok kişi, çocukluğundan başlayarak başta
aileleri ve çevresi olmak üzere belli bir kalıbın içine tutsak edilir. Düşünce
ve duygularını özgürleştiremediğinden bir türlü olgunlaşamaz. Bu da onu zihinsel
olarak kısırlaştırıp güdükleştirir. Kendince saplantılı bir düşünsel dünyası
vardır bu kişilerin. Onun dışına çıkması kalıbın kırılıp gerçekleri
içselleştirmesi çok zor. Hatta bazıları için ölüm ve yok oluşla eşdeğerdir.
Tinsel
Varlığım, her kitap kişinin evrene açılmasını sağlayan bir pencere… Bu pencereyi
büyütmek, bakış açımızı genişletmek, hele pencerelerin sayısını çoğaltmak
elimizde. Kişi, sürekli gelişip olgunlaşabilen bir varlık. Bunu sağlayan
öğrenme, değişme, yaşama, üretme, bir şeyler yaratma isteğidir. Eğer böyle
olmasaydı uygarlık gelişir miydi hiç?
Oğulcuğum,
yeniden kitap kurdu olma zamanın geldi sanırım. Mutluluğa, başarıya giden yol
kitaplardan geçer. Bu nedenle seni tutsak eden ekranlardan uzaklaşıp seni özgürleştirip
olgunlaştıracak kitaplarla buluşmalısın.
Sana
kitaplarla dostluğunun yeniden kurulduğu sağlıklı, mutlu ve başarılı günler
dilerim. Sağlıcakla kal emi…
Seninle
var olan baban