HARF DEVRİMİ


Harf Devrimi, halkımızın okuma yazmayı öğrenmesi için zorunluluktu. Çünkü Arap abecesinde[1] sesli harflerin azlığı, yazıp okunmasının Türkçeye uymaması bu değişikliği gerekli kılmaktaydı. Aslında abece değişikliği, Osmanlı döneminde de tartışılan bir konuydu. Bu konuda bazı çalışmalar yapılsa da yeni harflerin kabul edilmesi konusu yaşama geçmedi.

Atatürk, 9 Ağustos 1928 Perşembe akşamı Sarayburnu’nda bir halk eğlencesine katılır. Halkın coşkun sevgisiyle karşılanır. Gazi’nin aralarına katıldığını gören halk, eğlenceye ara verir. Sessizlik içinde onun konuşmasını bekler. Gazi, halka bir söylevde bulunur. Bu söylevinde, Harf Devrimi’nden söz eder.

“Bu vaziyetin bana ilham ettiği hissiyatı huzurunuzda ufak notlar halinde tespit ettim. Bunları içinizden bir vatandaşa okutacağım. Arkadaşlar, benim bu notlarım asıl Türk harfleriyle yazılmıştır. (Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 22, Kaynak Yayınları, Birinci Basım: Ağustos 2007, s. 155)” Atatürk, kendisini dinleyenler arasından rast gele birini çağırdı. Yeni harflerle yazılmış metni, çağrılan kişi okuyamadı. Bunun üzerine Atatürk, gencin elinden notları alarak şunları söyledi:

“Vatandaşlar, bu notlarım Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu derhal okumaya teşebbüs etti ve okuyabilir de. Ancak henüz tamamen alışmamış olduğu görülüyor. İsterim ki, bunu hepiniz beş on gün içinde öğrenesiniz. Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel, ahenkli, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve lüzumu anlamak mecburiyetindeyiz. Anladığınızın belirtilerine yakın zamanda bütün kâinat şahit olacaktır. Buna katiyetle eminim. Şimdi yeni Türk alfabesiyle yazdığım bu notları bir arkadaşa okutacağım. Dinleyiniz, göreceksiniz ki, çok kolay yazılmakta ve okunmaktadır. (Aynı yapıt, s. 155)” diyerek Atatürk, elindeki kâğıdı Falih Rıfkı Atay’a verir. O da yazılanları halka okur.

Daha sonra Atatürk sözlerini şöyle sürdürür: “Vatandaşlar, arkadaşlar! Çok söz, uzun söz, bir şey için söylenir: Hakikati anlamayanları hakikate getirmek için…  Ben bu devirleri geçirdim ve şimdi sözden ziyade iş zamanıdır. Artık benim için, hepimiz için çok söz söylemeye ihtiyaç kalmadığı kanaatindeyim. Bundan sonra bizim için faaliyet, hareket ve yürümek lazımdır. Çok işler yapılmıştır. Ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz, son değil, lakin çok lüzumlu bir iş daha vardır:

Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Yeni Türk harflerini her vatandaşa, kadına, erkeğe, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni, doksanı bilmezse, bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması lazımdır. Bu millet, utanmak için yaratılmış bir millet değildir. İftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa, bu hata bizde değildir. Türk’ün karakterini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlardadır. Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları düzelteceğiz. Hataların düzeltilmesinde bütün vatandaşların faaliyetini isterim. En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz yazısıyla, kafasıyla bütün medeniyet âleminin yanında olduğunu gösterecektir. (Aynı yapıt, 157)” Bu sözler, Türk tarihine altın harflerle kazındı. Böylece yurdun her yanında açılan kurslar ve okullaşmayla başlayan bir süreçte yurttaşlarımız, okuma yazmayı hızla öğrendi.

Yeni Türk harfleri, 1 Kasım 1928’de TBMM’de kabul edilen 1353 numaralı yasayla resmileşir. Daha sonrada Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer.

Atatürk, 1 Kasım 1928’de Türkiye Büyük Millet Meclisi 3. Devre 2. Toplantı Yılını Açılış Konuşmasında Harf Devrimi ile ilgili şunları söyler:

“Aziz arkadaşlarım, her şeyden evvel her gelişmenin ilk yapıtaşı olan meseleye temas etmek isterim. Her vasıtadan evvel büyük Türk milletine, onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. [Sürekli alkışlar.] Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. [Alkışlar.] Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir. [Alkışlar.] Basit bir tecrübe, Latin esasından Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır.[Alkışlar.]

Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile Türk harflerinin katiyet ve kanuniyet kazanması, bu memleketin yükselme mücadelesinde başlı başına bir geçit olacaktır. (Aynı yapıt, s. 282)” Atatürk, bu sözleriyle toplumu geri bırakan bilgisizlikten zaman geçirmeden kurtarmak istemekte. Çünkü gelişmiş bir toplum olmanın yolu eğitimden geçer. Eğitim de okuryazar olmakla başlar.

“Efendiler, Türk harflerinin kabulü ile hepimize, bu memleketin bütün vatanını seven yetişkin evlatlarına mühim bir vazife düşüyor. Bu vazife, milletimizin tamamen okuyup yazmak için gösterdiği şevk ve aşka bilfiil hizmet ve yardım etmektir. Hepimiz, özel ve genel hayatımızda rast geldiğimiz okuyup yazma bilmeyen erkek kadın her vatandaşımıza öğretmek için büyük arzu göstermeliyiz. Bu milletin asırlardan beri hallolunamayan bir ihtiyacının birkaç sene içinde tamamen temin edilmesi, yakın ufukta gözlerimizi kamaştıran bir muvaffakiyet güneşidir. [Alkışlar.] Hiçbir muvaffakiyetin hazlarıyla kıyas kabul etmeyen bu muvaffakiyetin heyecanı içindeyiz. Vatandaşlarımızı cehaletten kurtaracak bir sade muallimliğin vicdani hazzı mevcudiyetimizi doldurmuştur. (Aynı yapıt, s. 282)” Büyük Önder’in cehaletle savaşı övgüye değer.

Atatürk, yukarıdaki konuşmasında TBMM üyelerinden başlayarak herkesin ulusal bir seferberlik bilinciyle davranması gerektiğini vurgulamakta. Herkes, rastladığı yurttaşa okuma yazma öğretme görevini üstlenmesi gerek. Okuryazarların halka okuma yazma öğretmek için öğretmen olmasını istiyor. Çünkü toplumumuzun bu gerilikten kurtulması zorunluluk. Bu konuda toplumsal bir bilinç, özveri ve çalışma olmalı.

Harf devrimi ile eğitim ve kültür yaşamımız, gelişmiş ülkelerin düzeyine yaklaştı. Yüzyılların geriliği, toplumsal bir seferberlik, bilinç ve özveriyle aşıldı. Çağdaş Türkiye’nin oluşmasında Harf Devriminin çok önemli katkısı var, bu yadsınamaz. Bugün ulusça görevimiz, Harf Devriminin getirdiği kolaylıkla eğitim ve kültür yaşamımızı daha da ileriye götürmek değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

1 Kasım 2026



[1] “Alfabe” sözcüğü yunanca kaynaklı Fransızcadır. Bu nedenle Türkçesini kullanmak dilimizin gelişmesine önemli katkı yapar.

CUMHURİYET’İMİZİN 103. YILDÖNÜMÜNÜ KUTLADIK


29 Ekim 2026 Perşembe günü Cumhuriyet’imizin 103. Yıldönümünü ulusça kutladık. Son yılların en coşkulu kutlanan Cumhuriyet Bayramı’ydı bu. Dünyanın dört bir yanında gökyüzünü kara bulutların kapladığı ülkelerin umutsuzluk ve güvensizlik içinde çaresizlik yaşadığı bir ortamda Türk ulusu, Cumhuriyet’e sarıldı umutla.

27 Ekim 2026 Salı günü öğleden sonra çok değerli arkadaşım Melih Hüsnü Yılmaz’ın başkanlığını yaptığı Türkiye Denizcilik Vakfı’nda birbirinden saygıdeğer arkadaşlarımla Atatürk’ü konuştuk. Herkes çok ilgiliydi. Atatürk deyince akan sular duruyor, güneş çok farklı doğuyor. Hangi yaştan, meslekten, siyasal görüşten olursa olsun halkımızın ezici çoğunluğu Atatürk’e çok bağlı. Onu, ulusal birliğimizin ve varlığımızın birleştirici gücü, önderi olarak görmekteler. Vakıf’ta söyleşime katılan arkadaşlarımın yüreklerinde hiç sönmeyen yurt ve ulus sevgisinin odu var alev alev yanan.

28 Ekim’de ise Beykoz Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğuydum. Beni oraya çağıran Prof. Dr. Günseli Malkoç Hanım’ın Atatürk sevgisi ve onun devrimlerine bağlılığı övgüye değer. Günseli Hanım’ın içindeki gençlik heyecanı yıllara meydan okuyor. Ayrıca beni arabasıyla Beykoz’a götüren Mine Bağ Hanım’ın Cumhuriyet heyecanını tanımlamak olanaksız. Mine Hanım benim gibi Köy Enstitülü bir babanın çocuğu. ADD Şube Başkanı Özlem Besler Hanım, üşenmeden konuşmamı kaydetti. Bu emeği için sağ olsun. Ayrıca konuşmamadan sonra tanıştığım kısa sürede dostluk kurduğum ve beni taşıtıyla evime ulaştıran Mustafa Babuz Bey’i tanımaktan çok mutlu oldum.

29 Ekim sabahı her zaman olduğu gibi erkenden uyandım. Ekran başına geçip kahvaltımı yaptım. Bir yandan da televizyonlardaki izlencelere baktım. Neredeyse hepsinde Atatürk ve Cumhuriyet ile ilgili bir şeyler anlatılıyor, bazı yerlerdeki kutlamalar gösteriliyordu. Caddeler, sokaklar, alanlar doluydu. Türkiye kırmızı beyaz olmuştu. Günün anlamıyla ilgili yazımı ivedilikle yazıp dışarı çıktım. İstanbul’un birkaç ilçesine gidip caddeleri, sokakları, okulları gezdim. Bazı dostlarla çay içip söyleştim. Bayram heyecanının, coşkusunun üst düzeyde olduğunu gördüm.

Bayramlar ulusal birliğin sağlanması için çok gerekli. Ulusu ulus yapan etkenlerden biri bayramlar. Farklı siyasal görüşlere sahip kişiler, kümeler bir araya gelir bayramlarda. Siyasal ayrılıklar bir yana bırakılır. Ulusal coşku bir yürek, duygu birliği sağlar. Yürekler birlikte çarpar, gözler ay yıldıza bakar.

Atatürk, ulusal birliğim başlıca simgesidir. Yüz binler Anıtkabir’e aktı. Bu da gösteriyor ki halkımız zor zamanlarda umudu Atatürk’te arıyor. Çünkü o, zor koşullarda ulusun umudunu yeşerten, tansıkları gerçekleştiren bir önder. Kurtuluşun reçetesi onda. Onun görüşleriyle aşılır bütün zorluklar.

Okulların çoğu, önceki yıllara göre daha çok ve özenle hazırlık yaptı kutlamalar için. Öğretmenlerimizin üretken, ayakları toprağımıza basan, ulusal ekinimizle çağdaş sanatı harmanlayarak hazırladıkları törenler göğsümüzü kabarttı. Öğretmen, öğrenci ve velilerin bayramdaki birliktelikleri geçmişin görkemli kutlamalarını anımsattı bizlere.

Sosyal medyada birkaç çatlak ses çıktı. Bu kişiler, ne yazık ki İngiliz yalanlarıyla emperyalizmin gönüllü savunucuları. Bu kimseleri ciddiye almak ciddiyete aykırı. Ülkemizin en önemli gününde bile halkıyla bir olamayan zavallılar bu kimseler. Bu kişiler arasında liberaller, bölücüler ve dini dünyasal çıkarları için kullananlar var. Bundan da anlaşılacağı üzere ülkemizdeki ABD muhipleri Atatürk düşmanlığında birleşiyor.

Cumhuriyet’imizin 103. yıldönümünü, bağımsızlık ve özgürlüğün özgüveniyle başı dik olarak kutladı yediden yetmişe herkes. Atatürk aydınlığında daha nice yüzüncü yıllarda Cumhuriyet Bayramları kutlamak dileğiyle…

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               31 Ekim 2026

CUMHURİYET, AKTÖRE ERDEMİNE DAYANIR


Yurdumuzun kurtarıcısı, ulusumuzun önderi, devletimizin kurucusu, Cumhuriyeti’mizin ve devrimlerimizin öncüsü Atatürk, 13 Ekim 1925’te İzmir Kız Muallim Mektebi’ni ziyaret eder. Atatürk ve yanındaki devlet büyükleri öğrencilere türlü konularda sorular sorup yanıtlar aldılar. Bu sorulardan bazılarını, Atatürk kendine sorarak yanıtladı.

Soru: “Cumhuriyet nedir ve sultanlıktan farkı nedir? (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 18, Birinci Basım, Mart 2006, s. 69)”

“Cumhuriyet ahlaki fazilete dayalı bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayalı olduğu için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir. (Aynı yapıt, s. 69)” Atatürk’ün burada Cumhuriyet konusunda söylediği sözler bugün herkesin, tüm yurttaşlarımızın yaşam biçimi, ilkesi olmalı.

Cumhuriyet, aktöre ve erdeme dayalıdır Atatürk’e göre. Bizce de böyledir. Cumhuriyet yurttaşı olan biri aktöreye, erdeme aykırı davranmaz. Son yıllarda Cumhuriyet’imize en büyük zararı veren kişi ve kurumlar aktöre ve erdemden nasibini almayanlardır. Bu tür kişi ve kurumların Cumhuriyet maskesiyle örtmeye çalıştıkları kötülükleri en çok Cumhuriyet’imize zarar vermekte.

Bugün cumhuriyetçilik adı altında geçmişin, yani sultanın yönettiği dönemdeki sefillikleri, rezillikleri, erdemsizlikleri, alçaklıkları, emperyalizmden korkmayı, halkı tehdit ederek güç devşirmeyi beceri sanan siyasetçiler, bürokratlar, insanlar var. Bu kişiler Cumhuriyet’e değil, emperyalizme hizmet etmekteler. Kısacası, “şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden” kişilerdir bu aktöresiz, erdemsiz kişiler.

Atatürk ve Cumhuriyet’e yakışır, yaraşır yurttaş olmanın yolu Büyük Önder’in düşünceleri doğrultusunda düşünüp davranmaktır. Cumhuriyet’in bizlere kazandırdığı demokrasiyi, kişilerin aktöresizliğine ve erdemden uzak yaşayış biçimlerine, kişisel çıkarlara alet etmek Atatürk’e en büyük ihanet değil mi?

Cumhuriyet’imiz, emperyalizme karşı ulusumuzun tüm gücüyle verdiği büyük bir savaşla kuruldu. Bu savaş, emperyalizme karşı kazanıldı. Yani Cumhuriyet’imiz emperyalizme karşı verilen bir savaşla kuruldu. Dünyada emperyalizmi yurt topraklarından kovarak kurulan ilk cumhuriyet bizim Cumhuriyet’imizdir. Bu niteliğiyle dünyanın ezilen uluslarına öncü oldu. Ne yazık ki günümüzde bazı kişi ve kurumlar, ulusumuzun bu öncülüğünü yok sayarak batıcılığı cumhuriyet sanmakta. Dün yurdumuzdan bin bir emekle, kan akıtıp can vererek kovduğumuz emperyalistlerle bir olmayı çağdaşlık, cumhuriyetçilik, hatta Atatürkçülük sananlar var. Bu tavır ve düşünce Atatürk’e, ulusun emeğine saygısızlık değil de nedir?

Cumhuriyet kurumlarımızı yıkan, onun değerlerini yozlaştıran emperyalizmdir. Atatürk’ün sonsuzluğa göç etmesinden sonra batı emperyalizmine yanaşan ve özellikle ABD ile yol yürümeye başlayan hükümetler döneminde Cumhuriyet’imiz kan yitirmeye başladı. Atatürk’ün emperyalizme karşı dünyanın tüm ezilenlerine öncülük edip yol göstericiliğini unutturup onu batı sisteminin bir parçası gibi göstermeye başladı kimileri. Bu kişi ve kurumların amaçları, emperyalizme hizmet etmekten başka bir şey değil.

Biz Cumhuriyet’imizi emperyalizme karşı savaşla kazandık. Onu koruyup yüceltmek yeniden us ve bilim ışığında aktöresel bir erdemle kuruluş ilkelerine döndürmek için de emperyalizme karşı savaşımımızı ulusça elbirliğiyle yürütmemiz gerek. Cumhuriyet’imizi kurtarmanın bundan başka yolu, yöntemi yok!

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               29 Ekim 2026

CHP’DE ARINMA


Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yargının kararıyla yeniden genel başkanlık koltuğuna oturur oturmaz partide arınmanın zorunluluk olduğunu söyledi. Özgür Özel’in genel başkanlığı döneminde patlayan belediyelerdeki yolsuzluk soruşturmaları nedeniyle de benzer bir açıklama yapmıştı Kılıçdaroğlu. Evet, CHP’de arınma, önemli bir zorunluluk ve kaçınılmaz.

Kemal Bey’in “arınma” sözüyle demek istediği yolsuzluklardan parti örgütlerini ve belediyeleri kurtarmak. Bu, çok gerekli ve zorunlu… Partiler, halkı ve devlet kurumlarını soyma aracı değil. Parti aracılığıyla gelinen görevler, haksız yere mal mülk edinip kişilerin varsıllaşacağı yerler olmamalı. Bu görevler varsıllaşma yerleri değil, halka hizmet edilen yerler. Özellikle yerel yönetimlerde görev alanlar özverili, dürüst olmalı;  dünya malına tapınmamalı. Ayrıca bu kişiler, toplumsal sorumluluklarını içselleştirmeli. Duygudaş olamayan biri, bu koltuklara oturmamalı.

Dünyanın en kötü işidir yolsuzluk yapıp rüşvet almak. Ne yazık ki son yıllarda gerek devlet görevinde gerekse yerel yönetimlerde sorumluluk alanların yüzleri kızarmıyor. Bu, nedense toplumda bulaşıcı sayrılığa dönüştü. Evet, bir kimsenin elini halkın cebine sokarken niye yüzü kızarmaz? Bu durum, önemli bir insanlık sorunu... İnsan olan biri, bile bile halkı soymaz. Oturduğu koltuğu, halktan ve yasalardan aldığı yetkiyi kendi çıkarı için kullanamaz.

Peki, CHP’deki arınma yalnızca yolsuzluk ve rüşvet konusunda mı olmalı?

CHP’de asıl arınma, ideolojik alanda olmalı, böylece kafalar değişmeli. Çünkü yolsuzluk ve rüşvet, partinin kuruluş ideolojisinden uzaklaşarak batıcılığı benimsemesinin çürüttüğü siyaset ortamında boy attı. Son yıllarda parti, ne yazık ki Kemalizmi bir yana bırakarak liberalizmi savunmaya başladı. Oysa partinin 1931 ve 1935 programlarında vardı Kemalizm. Bu durum, partinin köklerinden kopmasına neden olurken üyelerin önemli bir kısmının amaç, hedef ve ülkülerini yok etti. Bölücülerin, liberallerin, lümpenlerin kimi zaman yobazların yer bulduğu bir partide yolsuzluk ve rüşvetin de olması olağanlaştı.

CHP; liberal görüşlerden, bölücülüğe göz kırpan anlayışlardan, Atatürk’ü eleştirmeyi demokrasi ve özgürlük sanan yıkıcılıktan arınmalı. Her şeyden önce de üzerindeki batıcılık gömleğini ivedilikle çıkarmalı. Batıcılık, partiyi bir yandan köklerinden koparırken diğer yandan da liberalizm bataklığında çürütmekte. Öncelikle Atatürk’ün batıcı olmadığını, tam tersine batı emperyalizmiyle savaşan biri olduğu kavranmalı. Altıok’ta anlamını bulan Kemalizmin batıcılıkla savaş içinde biçimlendiği unutulmamalı. Atatürk’ten uzaklaşmak demek, emperyalizmin yıkıcılığına teslim olmak değil mi?

Türkiye son yıllarda çözmesi gereken onlarca sorunla boğuşmakta. Bu sorunları oraya çıkaran ise 12 Eylül Amerikancı darbesinden sonra uygulanan dışa bağımlı liberal politikalar. Bu yolla hem bağımsızlığımızı yitirirken hem de halkımızın bin bir emekle oluşturduğu sanayi kuruluşlarımız elimizden uçup gitti. Kurtuluş Savaşı’mızın omurgasını oluşturan köylümüz yanlış tarım politikaları yüzünden ata topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Hayvancılığımız, kimi vurguncuların insafına bırakıldığından halkımızın sofrası hayvansal ürünlerin eksikliğini derinden duyumsamakta. Eğitim sistemimiz, liberalizmin yıkıcılığıyla sorun yumağına dönüştü. Kültürel açıdan bir kokuşma söz konusu. Sağlık sistemi, halkın gereksinmelerine yanıt veremiyor. Ülkemizde her alanda ivedilikle çözülmesi gereken büyük sorunlar var. Bu sorunların kaynağı ise liberal uygulamalar ve kurumların bu anlayışla düzenlenmesi. Bu sorunları yaratan liberalizm çözüm yolu değil. Çözüm, Atatürk’ün halkçı-devletçi uygulamalarında.

CHP, ideolojik alanda arınmalı. Yeniden köklerine dönmeli. Atatürksüz CHP, başı kesilmiş tavuk gibi. Neye, niçin kanat çırptığı belli değil. Amacı, hedefi, ülküsü olmayan bir partinin halka hizmet etmesi olanaklı mı?

Sosyal demokrasinin yerine Kemalizm gelmeli. Batıcılığın yerine, Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışı oturtulmalı. Yurdumuzu işgal ederek ulusumuzu yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı doğuyla ittifak kurarak Türkiye’yi kurduk. Batının ülkemize dayattığı liberal politikalarla önümüze yığılan büyük sorunları, yine doğuyla birleşerek aşacağız tıpkı Atatürk gibi.

Atatürk, biz Asyai bir milletiz, diyerek bize yol gösteriyor. Onun yolundan gitmekten başak çaremiz mi var?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       28 Ekim 2026

YAPAY ZEKÂ, KİTAP VE BİLGİYE KARŞI


Yapay zekânın insanlara birçok alanda kolaylık sağladığı bir gerçek. Ancak yapay zekânın kimin istenci ve yönlendirmesi altında olduğu çok önemli. Yapay zekâ kamu çıkarları için mi, yoksa bir egemen gücün etkisini artırmak için mi kullanılmakta? Konuyu şu yalın örnekle açıklayayım. Bıçak da bir buluş... Bıçakla ekmek keserseniz yararlı bir araç, ancak insan keserseniz zararlı olur.

Ne yazık ki ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde sık sık başvurulan yapay zekâ, ABD’nin kontrolünde. Böyle olunca da emperyalizmin kendi düşüncesini, isteklerini dünyanın dört bir yanındaki insanlara kabul ettirme amacı taşıyıp aracı olmakta.

ABD emperyalizmi, yapay zekâyı kullanarak kendi egemenliğini sürekli kılmak için onu araçsallaştırıyor. Bu amaca ulaşmak için kendi isteklerinin ışığında bir bilgilendirme söz konusu. Birçok bilgilendirmenin Vashington’un istediği biçimde verildiği görülmekte. Bu yolla gerçek bilginin yerini uydurma, yalan bilgilerin aldığı kaygı yaratıyor.

ABD merkezli yapay zekâ uygulamasının gerçek, doğru bilgiyi insanların belleğinden silmek ve öğrenmek isteyenlerin bu amacını engellemek için bir çalışması var. Özellikle yoğun bilgilerin yer aldığı ansiklopedilerin daha yapay zekâ günlük yaşamda etkin olmadan önce bir yana atılması savunuldu. Arama motorlarından her bilgiye kolayca ulaşıldığı düşüncesi geniş kitlelere kabul ettirildi. Buna koşut olarak yıllardır insanların ellerinin altındaki bu bilgi pınarlarının kurutulması istendi. Böylece ansiklopediler toplanarak yok edildi. Ne yazık ki kütüphaneler bile raflarında ansiklopedilere yer vermez oldu. Ciltler dolusu bu kitapları çöpten kâğıt toplayanlar bile almıyor. Yüzyılların bilgi depoları yok olmayla karşı karşıya bırakıldı.

Ansiklopedilerden sonra ikinci yok edilmesi gereken hedef olarak kitaplar seçildi. Öncelikle ekrandan kitaplara kolayca ulaşılıp okunabileceği savunuldu. Kitapların gerçek biçimleriyle oraya yüklenip yüklenmediğine, çevirilerinin doğruluğuna bakılmadı. Zaten bunları kontrol etmek de oldukça güç. Çünkü kitleleri tek merkezden yönetip tek boyutlu toplum oluşturmak isteyen emperyalist merkezler, kitaplara karşı bir savaş başlattı. Kitapların evlerde çok yer kapladığından söz edildi. Ayrıca onların toz tutarak konutların kirlendiği söylendi. Artık bunların satın alınmasına, evleri işgal etmelerine gerek yoktu bu merkezlerce. Böylece insanlar, kitaplardan adım adım uzaklaşıp yapay zekânın doğrular içine serpiştirdiği yanlışların, yalanların tutsağı olmaya başladı. Bu yolla insanlar, yanlış amaçlar edinip gerçekçi olmayan hedeflere yöneliyor. Ne yazık ki yapay zekâ tutkusu, kitapların evlerden kapı dışarı edilip çöp kutularına atılmasına neden oluyor.

Özellikle bilim, tarih, dil, coğrafya, her türlü kültür kitaplarının yok edilmesi küresel merkezlerin anacı. Bu da toplumları tarihinde, dilinden, yaşadığı coğrafyadan koparıyor. Kitapların yok edilmesiyle insanların kültürsüzleştirilmesi ve bilinçsiz, kendi usuyla özgürce düşünemeyen canlılar olması hedeflenmekte.

Bazı istihbarat ve özel şirketeler çöpe atılan kitap ve ansiklopedileri bilinçli bir biçimde topluyor. Bunları toplu olarak imha ediyorlar insanlar bir daha yararlanmasın diye. İnsanlığın binlerce yıldır oluşturduğu değerlik[1] olan kitap ve ansiklopediler bilgiye düşman emperyalist güçlerce yok edilmekte göz göre göre. Yani kitapları yakarak yok etmek isteyen Hitler’in bile başaramadı bir şeyi yaşama geçiriyor küresel merkez. İnsanlık, bilgi kaynaklarının elinden alınıp yok edilmesine ses çıkarmalı. Böylece hem kendini hem de geçmişten geleceğe uzanan bilgi değerliklerini korumalı. Ansiklopedilerine, kitaplarına dört elle sahip çıkmalı. Bu yolla küresel merkezlerin dayattığı tek boyutlu insan tipinin oluşmasını engellemeli. Kitap ve ansiklopedilerin sayfalarından kendi özgür, özgün düşüncesini oluşturmalı. İnsan doğası, tek boyutlu düşünmeyi, yaşamayı reddeder.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       23 Ekim 2026



[1] Hazine

HÜSEYNİK TÜRKÜSÜ


Her dinlediğimde sözleri ve ezgisiyle yüreğime işleyen bir Elazığ türküsü Hüseynik. Bu, bir ağıt… Ağıtlar, üzünçleri ve toplumun içinde yok olmayan acıları anlatır. Toplumsal bellek, yüreğin sesini dinleyerek ağıda dönüşür. O ağıtlar ses olur, söz olur dilden dile, kuşaktan kuşağa geçerek zamanı aşarak yaşar. Onların yaşamasını sağlayan doğdukları topraklara bağlılığıdır. Hüseynik de Doğu Anadolu’nun, Elazığ’ın toprağına ve sert iklimine bağlı bir ağıt.

Hüseynik, Elazığ’ın bir mahallesi… Bugünkü adı Ulukent… Bu mahalle, Harput kentinin kalesinin altında yer alır. 1978’e dek köy olan bu yerleşim yeri, bu tarihte mahalle olur.

Türkünün konusu olan Hacı Hasan oğlu Akif Efendi, 1846’da Bitlis’te doğar. Eğitimini bitirdikten sonra 23 yaşında Batman’a memur olarak atanır. Batman’dan sonra Diyarbakır, Samsun, Adıyaman ve Ergani’de memurluğunu sürdürür. Yaklaşık 25 yıl süren memurluğunun 16 yılı Harput’ta geçer. Görevi, Harput Posta ve Telgraf İdaresi’nde baş memurluktur. O yıllarda sılayla gurbet arasındaki tek iletişim kanalıdır telgraf. Sosyal ilişkileri gelişkin biri olarak yöre halkıyla iyi ilişkiler kurar. Halk tarafından sevilip sayılır.

Harput’un telgraf memuru Akif Bey, her zaman olduğu gibi 21 Ağustos 1894 sabahı evinden çıkıp seher yolundan (kimilerine göre şeher yolundan) yürümeye başlar telgrafhaneye gitmek için. Yolda yürek sızısından yığılır bir yana. Onu ayakta tutan yüreği çarpmaz olur ve oracıkta yaşamını yitirir.

“Hüseynik’ten çıktım seher yoluna

Can ağrısı tesir etti koluma

Yaradanım merhamet et kuluna

Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme

Bilmem şu feleğin bana cevri ne”

Türkünün yukarıdaki ilk bölümünde Akif Bey’in geçirdiği kalp krizine nasıl yenildiği kendi ağzından anlatılmakta. Türkünün anonim olduğu söylense de son dönemlerde yapılan araştırmalarda beste ve güftenin Saçlızade Vehbi Efendi’ye ait olduğu savlanmakta.

“Lütfü gelsin telgrafın başına

Bir tel çeksin Musul’da gardaşıma

Bu gençlikte neler geldi başıma

Kavuştak” Burada adı geçen “Lütfü” Akif Bey ile aynı yerde çalışan biridir.

“Telgrafın direkleri sayılmaz

Atik Hanım baygın düşmüş ayılmaz

Böyle canlar teneşire koyulmaz

Kavuştak” Bu dizelerde geçen “Atik Hanım” Akif Bey’in eşi, Asiye Hanım’dır.

Anadolu insanı, kendine hizmet edeni, ona iyi davrananı, kendisine değer vereni gönül tahtına oturtur. Yıllar geçse de onu, halkın gönül tahtından kimse söküp atamaz. Çünkü o kişi bir kez gönülde yer edinmiştir. İşte, Akif Bey de Elazığlıların saygı, sevgi ve güvenini kazanmış, gönlüne girmiş biridir. Çok sevdikleri Akif Bey’in ölümü, onları yaralamıştır. Bu derin acıyı dile getirmek için Hüseynik türküsü ağıt olarak dillere düşmüş, gönüllerde yer etmiştir. Türkü, söylene söylene bugüne kadar gelmiş, yarına da kollarını uzatmakta.

Halkımız değer verdiği, kendisine iyilik yapanı, topluma yararlı olan kişileri hem gönüllerde hem de türkülerde yaşatır. Bu türkü, Akif Bey’in ardından ona halkın bağlılığını, sevgisini, saygısını göstermek için dillerde ve gönüllerdedir. Biraz da ona borçlarını ödemektir bu ağıtın dile getirilmesi. Halk borcunu, gönlüyle öder.

Not: Türküyü Adile Kurt Karatepe’den aşağıdaki adresten dinleyebilirsiniz. https://www.youtube.com/watch?v=OfdnBNVhHf4&list=RDOfdnBNVhHf4&start_radio=1

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Ekim 2026

 

 

 

 

AYAZAĞA’DA YIKIM


14 Ekim 2026 günü Ayazağa büyük bir sel baskını yaşadı. Bu felaket, can ve mal yitimine neden oldu. Önüne gelen ne varsa yıkıp önüne katarak sürükledi. Yıllardır doğa yasalarını anımsatanların sözlerine kulak asmadı kenti ve ülkemizi yönetenler. Onlar bildiklerini okudular. Kimi zaman da dere yataklarında yapılaşmaya çıkanları suçladılar memleketin kalkınmasını istemiyorlar diye.

Aklı eren her yurttaş, dere yataklarının boş bırakılmasını söyledi. Sorumsuz yetkililer, bu uyarıları kulak ardı etti. İnsanların para kazanma hırsı, doğa yasalarına ve toplumun çıkarlarına üstün geldi. Çünkü bu kişilerin doğası da yaşamı da para... Her şeyi para ve varsıllık aracı olarak gören bir avuç kişi, toplumun ortak varlığını cebine indirirken yurttaşlarımızın geleceğini çalıp tehlikeye düşürmekte. Ne yazık ki kimi yöneticiler bu bir avuç paragöz fırsatçıya yardımcı oluyor, kimi zaman onların bilim dışı, yasalara uymayan yapılaşma isteklerine göz yumuyor. Zaten bir kenti, bir ülkeyi yönetenler göz yumup onay vermedikçe dere yataklarını kimse işgal edip buralarda yapılar yapamaz.

Ayazağa’da dere yatağına yapılan, suyun akışını engelleyen ve sele neden olan yapılaşmanın bir felakete dönüşmesinden sonra yıkılması, kent yöneticilerinin öngörüsüzlüğünün bir kanıtı. Ayrıca bu felaketin tetikleyicisi olan bu yapılaşmaya izin veren kent yöneticileri bunun hesabını vermesi gerekmez mi? Bir adım ötesini göremeyen, çok yalın bir doğa kuralından haberdar olmayan birinin İstanbul gibi dünya incisi bir yeri yönetmesi doğru mu?

Peki, dere yatağına imar izni veren belediye yetkilileri, yıkım kararlarını uygulamayan sorumlu sorumsuzlar, yargıya hesap veremeyecek mi? Dere yataklarını ıslah ediyorum diye daraltıp kendince arsa üreten yetkililere bir şey denmeyecek mi? Bu arsaları üç kuruşa pazarlayan halkın yetki verdiği uyanıklara dokunulmayacak mı? Dere yataklarını yapılaşmaya açan yetkililerin mal varlıkları konusunda bir araştırma, soruşturma yapılacak mı?

Ayazağa’daki dere yatağındaki yapılar yıkılıyor. Çok geç de olsa doğru bir iş. Peki; İstanbul’un diğer derelerindeki yapılaşmayla ilgili bir çalışma yapılacak mı? Bu derelerin çevresindeki yapılaşmaya olası bir felaket gelinceye dek göz mü yumulacak?

İstanbul’daki sel felaketinde yaşamını yitiren yedi canımızın hesabını kim verecek? Su baskınıyla malı mülkünü yitirenlerin, tinsel ve tensel sağlığı bozulanların zararları nasıl karşılanacak?

Felaketten sonra kent yöneticileriyle ilgili bakanların aklı başına geldi ve dere yatağında yapılan ve farklı amaçlarla yapılan yapılar yıkılmaya başlandı. Peki, aynı derenin yatağını daraltıp işgal eden ve 14 Ekim günü selin işgal ettiği milyonlarca liraya pazarlanan pahalı konutlar da yıkılacak mı? Ayrıca Kâğıthane Deresi boyunca adına “site” ya da değişik yabancı adlar verilen konutlar, iş merkezlerine yetkililerin elleri değecek mi? Yoksula gücü yeten devlet yetkililerinin varsıla da gücü yetecek mi?

Ulusumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk: “Önemli olan ufku görmek değil, ufkun arkasını görmektir” diyerek bizlere yol göstermekte. Ufkun arkasını geçtim, ufku gördüğünde gözleri kamaşan ve bir adım önünü göremeyenlerden ülkemize ve kentlerimize yönetici olur mu?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       20 Ekim 2026

 

 

KOLLARI BAĞLI DOĞAN

 

Osman Şahin’in Kolları Bağlı Doğan kitabını kimi zaman ürpererek, kimi zaman da insanlığımdan utanarak bir solukta okudum. Kitap, aynı adı taşıyan öyküyle başlıyor. Bu, uzun bir öykü… 12 Eylül 1980 Amerikancı darbesi sırasında tutukevlerinde uygulanan insanlık dışı işkenceleri anlatıyor. Yazarımız da gözaltına alınıyor ve insanlık dışı işkencelerin hepsine karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Ben okurken utandım bu işkence türlerinden, ancak insanlara bu acımasızlığı yapanlar, yaptıranlar utanmadılar.

Kitapta 11 öykü yer almakta. Hepsi tutukevlerini anlatıyor. 12 Eylül’ün kendi yurttaşına acımadığı, hele de aydınsa onları ABD için yok etmek için kolları sıvadığını görüyoruz. Kendi insanına acımayan darbecilerin yönettikleri ülkeye yararı olur mu?

Tutukluların işkenceye direnmelerinin en büyük desteği yine koğuş arkadaşlarından geliyor. Hepsi aynı annenin çocukları gibi düşünsel ve duygusal birlik içinde davranmakta. Birbirlerinin tensel ve tinsel yaralarını birlikte sağaltıyorlar. Ekmeklerini, aşlarını, sigaralarını, içgüçlerini[1] paylaşıyorlar. Tutukevi koşulları oldukça kötü. Haşaratın bile yaşayamayacağı, havasız, güneşsiz, genellikle nemli bodrum katlarında günlerce yaşamak zorunda kalıyor tutuklular. Her türlü zararlı böceğin, farelerin dolup taştığı yerler buralar. Buraya düşenler hem işkenceyle hem de tutukevinin olumsuz koşullarıyla savaşmak zorunda.

Tutukevlerinde en büyük sorunlarından biri ayakyolu ve yunak. Ayakyolları yetersiz ve temizlenmiyor. Her şey ortalığa yayılmış durumda. Günlerce, aylarca yıkanamayan tutsaklar var. İşkence izleri herkesin üstünde. Kurumuş ve kokmakta olan kan lekeleri neredeyse herkesin üstünde. Tutsakların çoğunun işkence yaraları sağaltılmadığı için herkesçe görülmekte. Yazın bu yaralara sinekler konmakta. İşkenceden bitkin düşmüş tutuklu, uykuya yenildiğinde farelerin yaraları kemirmesi tehlikesiyle karşı karşıya. Bazı tutsakların burunları, kulakları ve başka organlarının uyurken farelerce kemirilmesi sıradan olay olmuş buralarda.

Yazarımız, Almanya’dan yurda dönüyor vatani görevini yapmak için. İstanbul’da yürürken sivil polislerce gözaltına alınıyor. Onun gözaltına alındığından başta evinde kaldığı ağabeyi olmak üzere eşinin, ailesinin, arkadaşlarının haberi yok! Bunu günler sonra öğreniyorlar. İnsanların niye gözaltına alındığını kendisi de çevresindekiler de bilmiyor. 12 Eylül zindanlarına, işkencehanelerine girmek için insan olmak yeterli bir suç. Osman Şahin de aydın bir insan olduğu için suçlanıyor ve gözaltına alınır alınmaz insan kılıklı yaratıkların acımasız işkenceleriyle karşılaşıyor. Bu, günlerce sürüyor. Duygularını, insanlıklarını yitirmiş işkenceciler ellerine düşenlere Allah can verdi demiyor.

“Eşsiz suç belgelerini eline geçirmiş gibi yükleniyor bana görevli.

‘Bu pullarla jetonlar neyin şifresiydi? Bunları birbirinize göstererek mi tanışıp buluşacaktınız?’ diye soruyor bana. Ne diyebilirim? Bu akıldışı soruya yanıt vermekte zorlanmamı, bir anlık durağanlığımı görevli bir açık verme sanarak böğrümü yumrukluyor.

‘İtoğlu it, soruma cevap ver!’ diye bağırıyor.

‘Hayır! O pullarla jetonları, buraya getirilmeden az önce Taksim Postanesi’nden almıştım,’ diyorum.

Böğrüme bir yumruk daha vuruyor:

‘Ulan orospu çocuğu, sana bunları nereden aldığını sormuyorum! Bunları şifre olarak mı kullanacaktınız, diye soruyorum!’

‘Hayır!’ demekten başka ne diyebilirim. Birkaç yumruktan sonra bağırıyor:

‘İmzala şurayı! (Kolları Bağlı Doğan, Osman Şahin, Literatür Yayınları, Ağustos 2026, s.7)” Suç örgütünü sorgucu darbeciler yaratmaya çalışıyor işkencelerle. Yurtdışında yaşayan birinin cebinde jeton ve posta pulunun olması kadar doğal bir şey var mı? Şahin’in eşi, o sırada Almanya’da. Yakınları Mersin’de. Bir insanın yakınlarını araması suç mu?

Tutukevinde gardiyanlar tutuklulara başta sigara olmak üzere bazı gereksinim duydukları şeyleri karaborsa satmakta. Tutuklular bir yandan işkenceye uğrarken diğer yandan da soyuluyorlar. Yürekleri ferahlatan en güzel şey de tutuklulardan birinin geçenekteki[2] nöbetçinin masasında duran Mao Zedung’un Seçme Eserleri’nin bir cildini çaktırmadan alıp koğuşa getirmesi oldu. Tüm baskılara, işkencelere karşın bu işi kimin yaptığını ve kitabı ele vermiyorlar. Böylece bir kitap direnişi, dayanışması oluyor.

Bir gösteri sırasında oradan geçen iki gözü görmeyen birini gözaltına alıyor polisler. Ayrıca maç dönüşü bir kıraathanede çay içen genç basketbolcuları da örgüt üyesi olarak atıyorlar içeriye. Bu kişiler de dayaktan nasibini alıyor. Gerçek anlaşılınca salıveriliyorlar. Yedikleri dayak ve işittikleri küfürlerle özgürlüklerine kavuşuyorlar.

Kitapta birbirinde ilginç öyküler var. Bu nedenle okunması gerek.  Genç kuşakların yakın tarihimize ışık tutan bu öykülerden öğrenecekleri çok şey var.

Osman Şahin, bu kitabıyla tarihe tanıklık ediyor.12 Eylül’ün darbeci işkencecilerinin adeta sicillerini yazdı bu kitapta. İşkenceciler, devletin aylıklı elemanları. İşkence yaptıkları için para kazanıp geçimlerini sağladılar devletin kesesinden, halkın vergilerinden. Üstelik işkence yaptıkları kişilerin verdikleri vergiler de kursaklarında.

12 Eylül darbesinden bu yana gidip gelen iktidarların hepsi bu karanlık dönemden hesap sormayı vaat ettiler. Ne yazık ki hiçbiri bu hesabı sormadı. İşkence yaparak aylık alanların çoğu emekli oldu. Normal insanmış gibi aramızda dolaştılar. Devletin işkenceci kadrosu olmadığına göre bu kişilerden yaptıkları işten aldıkları aylıklar geri alınmalı. Ayrıca emekliliği de hak ettiklerini düşünmüyorum. Emekli, ülke kalkınmasına, toplumsal yaşama emek veren kişidir. İşkencecilerin yaptıkları iş, emek işi değil; insanlık suçu. Yaşları ne olursa olsun yargı önüne çıkarılmalı bu insansılar.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               19 Ekim 2026

 

 



[1] Morallerini

[2] Koridordaki

YAĞMURDA KİMİ SÜRÜCÜLERİN DUYARSIZLIĞI

İstanbul’da dört gün süren yağmur, toplumumuzu bir insanlık sınavından geçirdi. Kaldırımda yayalar ıslanmamak için soluklanmadan yürürken, yollardaki taşıtlar da evine yetişmek için hızla gidiyor. Yağmurun en zor durumda bıraktığı kesim, yayalar…

Yağmur, çoğu zaman birden bastırdığından birçok kişiyi şemsiyesiz yakalıyor. Şemsiyesi olanların da işi zor. Çünkü yağmurla birlikte sert yel de esmekte. Son yıllarda üretilen şemsiyelerin çoğu dayanıksız. Bazıları yağmuru tutamayıp geçiriyor. Bazıları da sert bir yelde kırılıveriyor. Fırtınaya tutulan kişi, hem önünü görmek hem de şemsiyesini esintiye göre ayarlamak için olağanüstü çaba göstermekte zorunlu olarak. Anlaşılacağı üzere işi çok zor.

Şiddetli yağmur yağarken bir yandan sert yel esiyor. Yel, yağmuru savuruyor dört bir yandan. Şemsiye de olsa savrulan bu yağmur her yanınızı ıslatıyor ister istemez. Zaten yelin gücüyle iki de bir şemsiye ters dönüyor, bir yanı kıvrılıyor, böylece yağmurla sırılsıklam oluyorsunuz. Üzülerek söyleyeyim ki, İstanbul’da kaldırımların çoğunda su birikintileri oluşmakta. Çoğu zaman bu birikintilere düşmemek olası değil. Böylece ayaklarınız ıslanıyor. Ayakların ıslanmasıyla kişinin tüm eğninde[1] bir üşüme başlıyor. Bu sayrılığın bir belirtisi.

Kentin bazı kaldırımlarında geniş taşlar döşenmiş. Bunların bazılarının altlarındaki kum, değişik doğa olayları nedeniyle dış etkilerle akıp gidiyor kısa sürede. Bu taşların altları sularla doluyor yağmurda. Çok dikkatli olsanız da bu taşların size yakın olan yanına bastığınızda karşı yandan fırlayan su, her yanınızı ıslatıyor.

Gelelim bazı sürücülerin duyarsızlığına. Nedense trafik ışıklarının bulunduğu kavşaklarda, yaya geçitlerinin olduğu yerlerde çoğu zaman yağmurlu havalarda küçük göletler oluşuyor. Yol kıyılarından ise derecikler akıyor. Kavşaklarda karşıya geçmek isteyen yayalar, yeşil ışığın yanmasını beklerken bir taşıt son hızla geçiyor. Yol kıyısında biriken sular büyük bir hızla yayaların üstüne boca ediliyor. İnsanlar tepeden tırnağa ıslanıyor duyarsız bir sürücü yüzünden. Islanan kişilerden küfredenler, ilenenler, hakaret edenler bir koro oluşturuyor. Ne yazık ki arabanın içinde yağmurdan ve soğuktan korunan sürücü, gaza basarken kavşakta yağmurdan korunmayan insanlarla duygudaş olamıyor. Bir anda insanlığını sorgulatıyor ıslanan yurttaşlara.

Yağmur yağarken düz yolda ilerleyen bazı sürücüler, yandaki kaldırımda yürüyen yayaları, hızlı giderek ve suyun tam ortasına basarak ıslatmakta. Bu sürücüler, bir gün yağmur yağarken bu kaldırımda kendilerinin de yürüyebileceğini niçin düşünmez, düşünemez? Küçük bir insanlık belirtisi olan inceliği niye göstermez? Zor durumda olanın zorluğunu daha da artırmamak için niçin sorumluluk duymaz? Bazı kişiler, dört tekerin üstüne bindiklerinde insanlıklarını neden unutur? Oysa insan olmak, insanca davranmak en kolayı…

Dünyanın en güzel işi insan olmak ve içindeki insanlığı öldürmemek değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       18 Ekim 2026



[1] Bedeninde

GÜVENLİ, SÜNGER KENTLER


Türkiye’nin hangi bölgesinde, hangi kentinde olursa olsun yağmur biraz çok yağdığında sular sele dönüşüp yurttaşlarımıza büyük felaket yaşatmakta. Taşkınlar; kentleri yıkıyor, insanları öldürüyor, kenti yaşanmaz duruma getiriyor? Peki, niye?

Yaşamın kaynağın suyun öldürücü bir canavara dönüşesine neden olan, insandan başkası değil. Ülkemizi ve kentlerimizi yönetenler, doğanın dilini, dengesini, kurallarını bilmiyor ve bilse de bunlara göre davranmıyor. Cebini düşünen yöneticiler kentlerimizin, ülkemizin ve insanlığın en büyük düşmanları. İkincisi ise kentleri oluştururken bilimsel ilkelere uyulmuyor. Bilim, insanın yaşamını kolaylaştıran bir şey. Ne yazık ki bilimi kendine kılavuz edinmeyen yöneticiler kentleri yaşanamaz yerlere dönüştürmekte. Öncelikle söyleyeyim ki kentlerde yaşadığımız su baskınlarının suçlusu doğa değil, kentleri yönetenler.

Dünyanın birçok ülkesinin Türkiye ile karşılaştırıldığında daha çok yağmurlu olduğunu görürüz. O zaman usumuza şu soru takılıyor: Bu ülkelerde sel baskınları niye olmuyor? Çünkü bu ülkelerde doğayla uyumlu, bilime dayalı bir kentleşme söz konusu. Son yıllarda gelişmiş ülkelerde sünger kentler öne çıkmakta. Peki, nedir ve nasıl oluşuyor bu sünger kentler?

Beton ve asfalt gibi geçirimsiz yüzeyler yerine yağmur suyunu sünger gibi emen, süzen, depolayan ve yeniden kullanıma sunan doğanın kurallarına uygun tasarlanan kentlerdir. Bu kentlerde yağmur suları doğrudan kanalizasyona değil, toprağa verilir. Sular cadde sokaklarda birikerek dereye dönüşmez. Kavşaklarda, kent alanlarında, dinlençlerde[1], eğleklerde[2], yollarda, alt geçitlerde göletler oluşmaz. Yağmur sularının önemli kısmı yer altında depolanır ve sonrada kullanılır. Böylece bir yandan kentleri su baskınlarından korurken diğer yandan da su hasadı yapılır. Günümüzde doğamız ve insan yaşamı için çok değerli olan su, boşa harcanmaz. Bu yolla yeraltı suları beslenir. Bu da doğal dengenin sağlanmasına önemli bir katkı yapar.

Yağışlı günlerde yapılan su hasadı, kentlerde ısı adalarının oluşmasının önünde durur. Sıcağın yapay biçimde aşırı artmasını önler sünger kentler. Betonun yazın oluşturduğu aşırı sıcağı engellediği gibi, kışın da aşırı soğuğu azaltır.

Sünger kentlerin olmazsa olmazı çatı bahçeleri. Kentler oluşturulurken yapıların üstü bahçe olarak düzenlenir. Bu bahçelere birçok gelişmiş ülke kentlerine rastlamak olanaklı. Buralarda kolayca yetişen meyve ve sebzeler yetiştirilir. Bu bahçeler yağmur sularıyla sulanır. Bazı bahçelerde kümes hayvanları bile var. Ayrıca fazla yağmur suyu sarnıçlarda biriktirilerek kurak geçen günlerde kullanılır bu birikim. Kentin ve evlerin boş alanlarında bitki yetiştirilir. Bu da yağmur sularının değerlendirilmesini sağlarken suyun sele dönüşmesini önler. Taşıtların toplu olarak bırakıldığı eğleklerin tabanları suyu geçiren bir yapıda olmalı. Ayrıca kentin belli yerlerinden yağmur suyunu biriktirip taşıyacak biyolojik kanallar açılmalı. Bazı boş alanlarda göletler yapılmalı.

Ülkemizde İzmir ve Antalya büyükşehir belediyeleri, sünger kent oluşturma konusunda ilk adımı attı. Çin’in Şanghay, Wuhan, Haikou, ABD’de Seattle, Almanya’da Berlin ve kent devleti olan Singapur bu konuda ilk sayılabilecek örnekler.

Sünger kentlerin ilk örneklerinden biri ülkemizdir. Eskiden cadde ve sokaklarımızda Arnavut kaldırımları vardı. Bu kaldırım biçimini ülkemize getiren Arnavut taş ustalarıydı. Doğal taşların düzensiz döşenmesiyle yapılırdı bu kaldırımlar. Taşlar aralıklı olduğundan sular toprakla buluşurdu. Kent içinde taşıtların geçtiği yollar bile bu taşlardan oluşurdu. Bu yollar çok dayanıklı ve uzun ömürlüydü bu kaldırımlar. Yıllarca aynı kaldırımların üzerinde yürürdü insanlar. Taşıtlar için de bu durum geçerliydi. Sökülüp yapılması da çok kolaydı. Bu kaldırımlarda tek sorun, sivri topuklu ayakkabı giyen kadınların yürüme zorluğuydu. Bu konuda kadınların karşı çıkışı vardı. Zamanla bu doğal kaldırımlar söküldü. Yerine su sızdırmaz kilit taşlar döşendi. Taşıt yolları baştan sona asfaltlandı. Bazı yollara beton döküldü. Ne yazık ki bize özgü olan bir sistemi kendi ellerimizle yok ettik.

Su baskınlarından kentleri korumak için ivedilikle yapılacak iş, yeşil alt yapıdır. Kent mimarisi oluşturulurken öncelenmesi gereken yeşil alanlar olmalı, çünkü kentler bir yaşam alanı. Yalnızca insanların değil, tüm canlıların yaşaması gereken bir yer. Diğer canlıların yaşayacağı ortam oluşmadığında kent yaşanmaz olur. Doğayı da kentleri de tüm canlıların ortak yaşam alanı olarak bellemek, bilmek gerek. Diğer canlıları yok sayan kent, kent olmaz.

Yağmur tarımsal bolluğu sağlayan ve doğal yaşamı var eden vazgeçilmez bir varsıllık, bizler için olmazsa olmaz toprak, hava, güneş gibi. Doğanın var olması için yağmur yağmalı. Sorun, yağmurun yağmasında değil; doğayı yok sayarak yaşanmaz kentleri oluşturan insanoğlunda. Bu gerçeğin ışığında ders çıkarmalı doğal olaylardan.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       17 Ekim 2026

 



[1] Parklarda

[2] Otoparklarda

DEREDEN SOKAKLAR


14 Ekim 2026 günü yağan yağmurla oluşan selin en çok zarar verdiği yerlerden biri, Sarıyer-Ayazağa’daki Dereboyu Caddesi. Gülelim mi ağlayalım mı bilmem. Kentlerimizi yönetenler minareyi çalıyor çalmasına da kılıfını bulamıyorlar. Dere kapatılmış, hemen sağı solu yapılarla dolmuş. Hem de gökdelenlerle çevrelenmiş. Dereye akacak yer bırakılmamış. Yağmurla çoğalan su, dere yatağına sığmayınca da taşkın oluştu ve çevresini yıkmaya başladı.

Üzülerek söyleyeyim ki İstanbul’da belirlediğime göre Ayazağa dışında Ataşehir, Kâğıthane, Küçüksu, Ortaköy, Ümraniye ve Üsküdar’da Dereboyu caddeleri var. Nereye giderseniz gidin mantık aynı: Dereyi kapat, üstünü betonla yanını yöresini yapılaştır. Oluşturduğunuz cadde ya da sokağa da dere adını verin. Sonrasında da günü geldiğinde dere yatağını bulmaya çalıştığında ve ortalık yıkıldığında suçu yağmura at!

İstanbul’un birçok ilçesi sele teslim oldu. Koca kent, çaresizlik içinde çırpındı. Yöneticilerden bir açıklama beklemekteyiz. Hangi konuda mı? Selin en çok zarar verdiği yerlerde dere adını taşıyan kaç sokak var? Bu konu halka açıklanmalı. Peki, bu yanlıştan dönebilir mi yöneticiler? Çok zor, hatta olanaksız.

Selin en etkili olduğu yerlerin başında Vadi İstanbul gelmekte. İnsanların milyonlarca lira verip erinci, mutluluğu aradıkları evleri sulara gömüldü neredeyse. Bu evlere dünyanın parasını yatıranlar, daha önce buranın ne olduğunu sorgulamadı bile. Yapıların tanıtımına, görkemine kapılıp parayı saydılar oraya. Amaçları kendileri için bir sınıfsal ayrıcalık kazanmaktı. Bu yapının bulunduğu yer, Kâğıthane deresinin yatağının devamıydı. Burayı yapanlar, derenin yatağını yok edip onun hakkını almışlardı. Dere de yıllar sonra hakkını geri almak için çabaladı. İşte, bu durumun özeti…

14 Ekim günü Kâğıthane ve Alibeyköy dereleri deyim yerindeyse kudurdu. Peki, bu dereleri kim kudurttu? Doğaldır ki insanlar, özellikle de bu kenti yönetenler…

Kâğıthane ve Alibeyköy dereleri İstanbul Boğazı yokken vardılar. Sekiz bin yıl öncesinden, yani Buzul Çağı’ndan söz ediyoruz. Bu çağda iki dere, Eminönü-Karaköy arasındaki vadiden akardı. Ayrıca bu derelerin üstünden ulaşım yapılırdı. Bu iki dereyi kent yöneticileri gemlemek için daracık beton yataklara hapsettiler. Böylece doğal beslenme ve akış alanlarını yitirdiler. Bu derelerin her yanı yapılarla kaplandı. Çevrelerindeki bitki örtüleri yok edildi. Oysa dere yataklarında bitki bulunur ki onun suyuyla beslensin. Ayrıca her türden bitki, sel sularını emer ve onların akışını yavaşlatır. Dereler, kendilerini yok etmeye çalışan insanlardan hakkını istedi. Bir varlığın hakkını istemesi yanlış mı? Unutmayalım dünya tüm varlıkların ortak yaşam alanı. Bu gerçeği yadsıdığımızda felaketler kaçınılmaz olur.

İstanbul’daki selde ilk canını yitiren on dört yaşındaki Mahmut Işıldak oldu. Fatih’in Balat Mahallesi’ndeki Çukurbostan Parkı’ndan geçerken su birikintisinin içinden geçerken elektrik akımına kapılarak yaşamını yitiriyor. Nedeni de ayakkabılarını çıkarıp eline alıyor ıslanmasınlar diye. Televizyonda kimi yorumcular, onun ayakkabılarını çıkarmaması gerektiğini söylediler. Çünkü ayakkabı tabanlarının yalıtım sağlayacağını belirttiler. Çocuk, altı ay önce babasını toprağına vermiş ve yetim kalmış. Sanıyorum dört kardeşi daha var. Annesinin çalışıp çalışmadığı bilinmiyor. Ancak ülkemiz ekonomik koşullarında çalışsa bile bu çocuklara bakması olanaklı mı?

Çocuk için ayakkabıları çok değerli. Çünkü yaşadığı sosyal ve ekonomik koşullar nedeniyle yenisini alması olanaksız. Sel yine gariban bir hafız çocuğu kopardı aldı yaşamdan. Sel bile sınıf ayrımı yaptı ölümde. Soruşturma yapılacaktır kesinlikle. Ancak daha önce olduğu gibi suç yağmura ve ayakkabıya atılırsa şaşmam.

İstanbul’daki selin faturası büyük… Maddi hasarlar üç aşağı beş yukarı onarılır. Peki, yaşamdan kopan Mahmut’un annesinin ve diğer yurttaşlarımızın yakınlarının yüreğindeki yara nasıl kapanacak?

Not: Yazıda anlatılanlara ışık tutması açısından daha önce yazdığım Dereler Üzerindeki Kent, İstanbul https://adiladalet.blogspot.com/2024/01/dereler-uzerindeki-kent-istanbul.html yazısı okunabilir.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       16 Ekim 2026

İSTANBUL SELE TESLİM


Günlerdir İstanbul’a yağışlı havanın geleceği konusunda uyarıda bulundu Meteoroloji. Ne yazık ki bu konuda nasıl önlem alınacağını bilmeyen ya da bilip de uyarıları kulak ardı eden merkezi ve yerel yöneticiler olağan işlerini sürdürdüler. Çünkü ülkemizde felaket gelmeden önce önlem alma alışkanlığı nedense yok! Bu olmayınca da felaket insanları tutsak aldığında onları kurtarmaya çalışır yetkili yetkisizler.

Yazıma bir anımla başlamak isterim. 1999-2004 döneminde Bakırköy Belediye Meclisi üyesiydim. Tam olarak tarihi anımsamıyorum. İstanbul’a şiddetli bir yağmur yağdı. Yağmurun ertesi günü Şenlikköy Mahallesi’nden bir dostum aradı. Yanında mahalleden başkaları da vardı. Mahallenin önemli yollarından Florya Caddesi’nin batısında kalan sokaklardaki evleri atıksuların bastığını söyledi. Evi sular altında kalan birkaç yurttaşımızla da konuştum. Az sonra söylenen yere gittim. Giriş katlardaki evlerin çoğunu lağım basmıştı. Birinci katta yer alan konutların bazılarını da lağım suları kaplamıştı. Gördüklerim beni oldukça şaşırtmıştı. Lağıma bulanmış eşyaların kokusu dayanılacak gibi değildi. Sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin oradakilerle görüş alışverişinde bulunduk. İlgileneceğime söz vererek oradan ayrıldım

Sorunu çözecek olan İSKİ idi. Burada çalışan mühendis dostlarım vardı. Onları aradım. Gidip bazılarıyla da yüz yüze konuştum. İşittiklerim beni şaşırttı. Söz konusu cadde kuzeyden güneye uzanmakta. Cadde boyunca da kanalizasyon hattı döşenmiş. Bu hat döşendiğinde yukarıdaki Sefaköy, küçük bir mahalleymiş. Zamanla büyümüş, on binlerce insanın yaşadığı bir yer olmuş. Üstelik Sefaköy’ün kuzeyinde de yoğun nüfuslu mahalleler kurulmuş. Sefaköy ve diğer yerlerin atıksularını boşaltan kanalizasyon yeni döşenmiş. Buraya döşenen künklerin çapı, Şenlikköy’dekilere göre daha büyük. Böylece yukarıdan aşağıya doğru bir huni oluşturulmuş. Yağmur birden bastırınca yukarından geniş künklerden gelen su ve lağım Şenliköy’deki dar borularda sıkıştığından geçemedi. Yüksek basınç nedeniyle atıksular evlerin kanalizasyon sisteminden fışkırdı. Bu gerçeği işitince yaşananlara güler misin ağlar mısın? Gerekli girişimleri yapıp Şenlikköy’deki sistemin değiştirilmesini sağladık.

Yukarıda anlattığım anı, İstanbul’da yıllardır yapılan altyapıların nasıl bilinçsiz, plansız, üstünkörü yapıldığının küçük bir örneği. Üzülerek söyleyeyim ki dünyanın incisi sayılan içinden deniz geçen tarihsel kent İstanbul, bilimsel kurallara dayalı usçu bir yöntemle planlanmamış. Kentin her yanını para olarak gören birkaç açgözlü fırsatçının isteğine uygun gelişip büyüdü İstanbul. Dere yatakları kurutulup yol yapıldı üstlerine. Yolun sağı solu da yapılaştı. Kurutulmayan dereler, ıslah çalışmasıyla sıkıştırıldı dar bir alana. Seller hesaba katılmadı çoğunun ıslahında. Öyle ki derelerin sağından solundan yollar geçirildi. Yol kıyıları yapılaştırıldı. Bu yapıların giriş katları yolların, hatta derenin kodundan daha düşük. Bu durum felaketi oluşturan en büyük neden. Her derenin sağında solunda sel yatakları olmalı.  Yani derelerin en az iki yüz metre sağında solunda yapılaşma olmamalı. Bir bakın bakalım bu kurala uyan bir dere var mı koca kentte?

Yağış sırasında sulara akacak yer bırakmadı kent ve yapılaşmayı kalkınma sanan ülke yöneticileri. Cadde ve sokakların oluşumu da doğaya aykırı bir biçimde oluşturuldu. Nasıl mı? Öncelikle bu yolların çoğunun iki yanında bitişik biçimde yapılaşma var. Bu da sulara, sellere akış için yeni yataklar oluşturuyor. Yol kıyılarında neredeyse hiç toprak, ağaç ve diğer bitkiler yok! Oysa suyu emecek onun hızını azaltacak olan toprak, ağaç ve diğer bitkiler…

İstanbul, elli yıl önce ülkemizde yüzölçümüne göre en çok orman alanı olan kentimizdi. Ormanlar yok edilerek devasa yapılar dikildi yerlerine. Suyu tutacak ne orman ne de toprak var. Sokaklarda tıkanan mazgalları açma becerisi gösteremeyen belediye başkanları çok İstanbul’da. Bir mazgalı açtıramayan kişi, o kenti yönetebilir mi?

Her yapının küçük de olsa bir bahçesi bulunmakta. Ne yazık ki bu bahçeler de değişik nedenlerle betonlaştırıldı. Bahçelerdeki bitkiler yok edildi. Birçok yapının alt katları dükkân… Dükkânlar genellikle küçük olduğu için yapıların bahçeleri betonlaştırılıp dükkânlara katılıyor. Bu da toprakla yağmurun buluşmasını engelliyor. Öncelikle bahçelerin ivedi bir kararla bu betonlardan, işgalden kurtulması gerek. Yapıların imar planlarına uygun duruma getirilmesi hem hükümetin hem de belediyelerin görevi. İmara aykırı iş yapmak neredeyse alışkanlığa dönüştü.

İstanbul’un asıl felaketi, kentin sürekli göç alması. Bu konuda başta hükümet olmak üzere gerekli önlemleri almalı. Bu tarihsel kentin yükünü azaltmak için Anadolu’da yeni sanayi kentleri planlanıp oluşturulmalı. İstanbul’a göçü durdurmak için yeni yatırımlardan kaçınmalı. Örneğin, 3. Boğaz Köprüsü kentin kuzeye doğru genişlemesine neden oldu. Bu da kuzey ormanlarını yok ediyor giderek. İstanbul’un tersine göç vermeli ivedilikle. Yoksa bu kenti, kendi elimizle yok edeceğiz. Kanal İstanbul gibi kentin hem doğasını bozacak hem de yeni yerleşim yerlerine olanak verecek yatırımlardan kaçınılmalı. İstanbul’a bu yolla yeni kentler eklenecek, bu durum kenti yok edecek bir çalışma. Ayrıca Anadolu giderek boşalacak.

Ülkemizde yatırım deyince konut geliyor insanların usuna. Bu nedenle yurdumuzun her yanı yapılaşmakta. Tarım alanları betonlaşıyor. Türkiye’nin her yanına bakıldığında milyonu geçen konut boş. Sürekli ev edinme alışkanlığını değiştirmeli. İnsanlar, yılda birkaç gün oturacağı evleri yaparak doğayı katletmemeli. Bu konuda sert önlemler alınıp uygulanmalı. İnsanların elindeki parayı değerlendireceği yeni yatırım alanları özendirilmeli.

İstanbul’da yağmur, 13 Ekim 2026 günü çok şiddetli başladı. 14 Ekim’de ise felakete dönüştü. İnsanlar evlerine gidemedi. Taşıtlar selle sürüklendi. Caddeler, sokaklar göle, akarsuya dönüştü ve yaşam durdu. Okullar eğitime iki gün ara verdi. Yıllardır günü kurtarmaya çalışan yöneticilerdir bu felaketin sorumlusu. Uzun erimli düşünemeyen, geleceği göremeyen, bilimi kılavuz edinmeyen yöneticiler yüzündendir başımıza bu geleneler.

Yazının kaleme alındığı anda üç yurttaşımız yaşamını yitirdi. Dört kişi de yitik… Çok sayıda evi ve işyerini su bastı. Şimdi çıkacak ülkemizi ve kentimizi yönetenler, çok üzüldüğünü gösteren bir yüz ve sesle ölenlere rahmet dileyecek, halkımıza geçmiş olsun diyecekler süslü sözlerle. Üzülmüş gibi görünecekler. Ancak daha önce olduğu gibi bu felaketten de ders çıkarmayacaklar. Yine bilimden uzak durup doğayı hiçe sayacaklar. Vicdanın değil, cüzdanın sesini dinleyecekler. Son seksen dört yılın en büyük yağmuru diyerek bunun ardına saklayacaklar beceriksizliklerini ve sorumsuzluklarını. Suçu da yağmura, iklim değişikliğine bulacaklar daha önce yaptıkları gibi.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Ekim 2026