SAVAŞA HAYIR


Birçok kişi sosyal medyada “Savaşa Hayır!” diye yazıyor. Ayrıca ABD-İsrail’in de mollalarında yanında olmadıklarını belirtiyor bu kişiler. Bazılarıyla tartışıyorum. Kimilerini tanıdığım için konuşuyoruz onlarla.

Yeni tanıdığım bazı kişilerle aynı ortamda bulunduğumda konuşma, dönüp dolaşıp ABD-İsrail’in İran saldırısına geliyor. Çoğu arkadaşlarımla da konuşmamız aynı konuda oluyor. İran’ın bu savaşı kazanmasını gönülden istediğimi söylüyorum. Karşı çıkıyor karşımdaki: “Tamam, ABD-İsrail’in saldırganlığını onaylamıyorum; ancak Molla Rejimi’ni desteklemiyorum.” diyor.

“Savaşı kim, niye başlattı?” diye soruyorum.

“Her iki tarafında suçu var. İran yönetimi evrensel hukuka uymuyor, insan haklarına saygı duymuyor.” diye yanıtlıyor beni.

-İran’ın insan haklarına saygı göstermediğini kim söylüyor?

-Bütün dünya…

-“Bütün dünya…” dediğin başta ABD olmak üzere batılı emperyalist ülkeler değil mi? Kendi ülkelerinde insan haklarını nasıl çiğnediklerini görmüyor musunuz? Ayrıca emperyalist ülkelerin dışında kalanlar, dünyanın bir parçası değil mi?

-Sözünü ettiğiniz ülkelerin neredeyse hepsinde demokrasi yok! İnsan hakları ihlalleri dorukta…

-ABD’de neredeyse her hafta polis, bir suçsuz insanı sokakta kurşuna diziyor. Bunun adı, demokrasi mi oluyor? ABD polisinin vurduğu üç çocuk annesi kadın, insan değil mi? Onun hakları yok mu?

-Arada sırada yanlış işler olabilir.

-İsrail, Gazze de bilerek kadın ve çocukları öldürüyor, bu doğru mu?

-Oradaki savaşı HAMAS başlattı. Hem bu örgüt, aşırı dinci… Bu nedenle sevmiyorum bu örgütü.

-Yıllardır İsrail, hem Batı Şeria’da hem de Gazze de Filistinlilerin topraklarına el koyup onları nedensiz yere öldürüyor. İsrail’in bu haydutluğuna direnmek yanlış mı?

-Şeriatçıların İsrail’e karşı direnmeleri göstermelik… İran’ın da İsrail’le çatışması danışıklı dövüş…

-İsrail’e direneceklerin bir ölçünü mü var? Hangi görüşten olursa olsun her kişi, yurdunu savunmaz mı?

-HAMAS ve benzeri örgütleri sevmiyorum. Yurtlarını içtenlikle savunduklarına da inanmıyorum.

-HAMAS, yurdunu savunurken can veriyor, bunun ötesi var mı? Yurdunu savunmanın içtenliği nasıl anlaşılır?

-Çağdaş düşüneceksin öncelikle…

-İran-İsrail arasındaki danışıklı dövüş dediğiniz savaşta birçok kişi yaşamını yitiriyor, ülkeler yıkılıyor, bu nasıl danışıklı dövüş?

-Onlar kendi aralarında hep anlaşır. Sarıklı adamların emperyalizme karşı direneceklerini düşünmüyorum.

-Emperyalistlerin işgaline karşı direnmek için Atatürk önderliğinde 23 Nisan 1920’de kurulan TBMM’nin neredeyse yarısı sarıklılardan oluşuyordu. Sarıklılar, sarıksızlar birleşip ülkemizi kurtardı.

Karşımdaki susuyor bir süre. “O, başka…” diyor. Derken de sesini iyice kısıyor.

-İsrail-ABD saldırısında İran’da vurulan bir okulda 84 kız çocuğu öldürüldü. Bu, insan haklarına uygun mu?

-Yanlışlıkla olmuştur, mollaları vuracakları yerde onları öldürmüşler. Arada bu tür yanlışlıklar olur.

-İsrail, Gazze de defalarca okulları bombalayıp öğrencileri öldürdü. Hastanelere yerle bir etti Filistin’de. Tahran’da da bir hastane vuruldu. Burada sağaltılan kişiler öldürüldü. Bu yapılanlar demokrasinin, çağdaşlığın gereği mi?

-Mollaların yüzünden bu olanlar… Dünyaya uyum sağlasınlar.

-“Dünya uyum” dediğiniz emperyalizme teslim olmak değil mi? Kısacası, ABD ve İsrail’e bir şey söylemeyeceksiniz, öyle anlaşılıyor.

Konuşmamız bitiyor. Sözü uzatmanın da gereği yok! Bu nasıl bir düşünme, insanlıktır ki; hastaneleri vurup hastaları öldürenlere, okullarda çocukları katledenlere “kötü” diyemiyor. Ancak mollalara kötü oluyor. Kötüye kötü, katile katil, saldırgana saldırgan diyemeyen kişiler çevremizde çok… Emperyalizmin kafasına yerleştirdiği koşullanmışlıkla ezilen halkları yargılayıp kan emicileri savunuyor öfke ve nefretle. Utanılası bir durum değilse bu nedir?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Mart 2026

 

 

 

SAVAŞ, ZORUNLULUK DEĞİLSE BİR CİNAYETTİR


Atatürk: “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.” dedi.  Ne güzel bir söz… Macera aramak, başkalarının topraklarını, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirmek için yapılan savaşlar cinayettir. İnsanları rengi, etnik kökeni ve inancı farklı diye öldürmek insanlık ayıbıdır. Bu nedenle yüzyıllardır dünyanın dört bir yanında cinayetler işlenmekte. Özellikle kapitalizm ve onun çocuğu emperyalizm çağında cinayetler çığ gibi büyüdü her geçen zamanda.

Atatürk, yurdumuzu işgal etmek için Çanakkale kıyılarına çıkarma yapan emperyalist güçlere ilk direnişi göstererek kara savaşlarını başlatan komutandır. Askerlerine: “Ben, size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.” diyerek düşmanın üstüne atılmıştır. Çünkü bu savaş, ulusumuz için yaşamsaldı. Düşman yurdumuzu işgal etseydi bu topraklar üzerinde ne Türk kalırdı ne de Türkiye. Yurt savunması söz konusu olduğundan bu savaş bizim için zorunluydu.

Kurtuluş Savaşı ulusumuz için yaşamsal ve zorunluydu. Bu savaş bizim için haklı bir direnişti. Yunanlılar, İngilizler, Fransızlar için yaşamsal ve zorunlu değildi. Bizim topraklarımızı ele geçirip halkımızı yok etmek için bir savaş başlattılar. Onlar, bu savaşta haksızdı ve cinayet işliyorlardı. Sonunda güçlü ve haksız olan değil, haklı olan kazandı; Yeni Türkiye kuruldu. Kurtuluş Savaşı’nı yaratan koşulları biz oluşturmadık. Yurdumuzu işgal edenler, elinde silah olmayan halka türlü işkenceler yaptılar. Onları nedensizce öldürüp kitlesel insan kıyımları yaptılar çoluk çocuk demeden. Bu saldırganlık karşısında kendimizi korumak için yapacağımız tek şey; yurdumuzun toprağını, insanını, suyunu, kurdunu kuşunu, börtü böceğini, otunu ağacını,  çalısını çırpısını ve soluduğumuz havasını ölüm pahasına savunmaktı. Biz de öyle yaptık.

ABD; Vietnam, Kamboçya ve Laos’a saldırdı onları köleleştirmek için. Bu üç ülkenin halkı silaha sarıldı yurtlarını korumak amacıyla. Bu savaş; Vietnam, Kamboçya ve Laos halkı için zorunlu, yaşamsal, haklı ve gerekliydi. ABD için ise haksızdı ve bu emperyalist ülke binlerce cinayet işledi Çinhindi’nde. Milyonlarca insanın kanına girdiler. İnsanları yersiz yurtsuz, kolsuz bacaksız, anasız babasız, çocuksuz bıraktı ABD. Şimdi biz Vietnam, Kamboçya ve Laos uluslarını savaş çıkartıp cinayet işlediniz diye suçlayabilir miyiz? Böyle bir suçlama yapmak, emperyalizme uşaklıktan başka bir şey değil.

Dün, İran’a ABD ve İsrail saldırdı. Niye? Bu ülkenin varsıllıklarını yağmalamak için. ABD ve İsrail’in yanında yer tutanlar türlü gerekçeler ortaya sürmekte. Yok efendim İran yönetimi evrensel hukuka uymuyormuş. Mollalar, insan haklarını çiğniyormuş. Neyse uzatmayayım, bu doğrultuda onlarca söz… Allah aşkına “evrensek hukuk” dediğiniz nedir? Uzaylılar da evrensel hukuka uyuyorlar mı? ABD ve İsrail, bu evrensel hukuku harfi harfine uyguluyorlar mı? İsrail’in yıllardır günahsız insanları yerinden yurdundan sürüp çocukları öldürdüğünü görmediniz mi? Daha dün İran’da bir okulda 84 çocuğu yaşamdan koparan kimdi? ABD’nin insanlık tarihindeki insan kıyımlarını yazsak sayfalar yetmez. Kendi ülkesinde ırk ayrımı nedeniyle yaptığı kıyımlardan insan olan utanır.Son günlerde ABD polisinin durduk yerde kendi yurttaşlarını kurşunlaması evrensek hukuka çok mu uygun?

ABD ve İsrail’in yanında yer alan utangaçların bir başka gerekçesi de İran’da bu ülkelerin ajanlarının çokça olması. İran halkının büyük bir bölümünün Ali Hamaney’in yasını tutarken bir bölümünün de sevinmesi ilgilerini çekmiş. Her ülkede yurdunu ölümüne savunan kahramanlar da vardır; düşmanla işbirliği yapan kişiliksiz, vatansız hainler de. Dünyada her şey karşıtıyla birlikte bulunur. Bir şeyin karşıtı yoksa o da yoktur. Bu, diyalektik düşünmenin bir kuralı, doğanın değişmez bir yasası.

Dünyanın en haklı, en temiz Kurtuluş Savaşı’nı vererek tüm ezilen uluslara öncü olup yol gösterdik. Bu haklı savaşımızda düşmanla işbirliği yapan yok muydu ülkemizde? Sevr’i imzalayanlar, İngiliz zırhlısıyla yurdumuzdan kaçanlar, işgal güçleriyle küçük çıkarlarını korumak için iğrenç ilişkiler, işbirliği içine girenleri bu halk unuttu mu sanıyorsunuz?

“Sodom ve Gomore-Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vurun Kahpeye- Halide Edip Adıvar, Üç İstanbul-Mithat Cemal Kuntay, Dersaadet’te Sabah Ezanları-Attila İlhan, Esir Şehir üçlemesi-Kemal Tahir” bu kitaplar, kimleri anlatmakta? Bu kitapları tüm dostlarımın okumasını isterim. O günün hainleriyle bugünkülerin söylemleri arasında pek de ayrım yok! Gerekçeler, bakış açıları hep aynı…

Atatürk, Balkan ve Sadabat paktlarını imzalarken bunları oluşturan ülkelerin yönetim biçimlerine baktı mı? Onların nasıl yönetildiği mi önemliydi Atatürk için, yoksa emperyalizme karşı Türkiye’nin yanında yer almaları mı?

İran, emperyalizme karşı bir savaşın içinde. Bu savaşı tüm ezilenler ve insanlık adına veriyor. Bu savaşta türlü gerekçeler öne sürerek tarafsız kalmak, emperyalizme hizmet etmekten başka bir şey değil.

İnsanlığın gücü, emperyalizmi yenecek. İhanet eden de hainliğiyle kalacak.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Mart 2026

ABD-İSRAİL, İRAN’I VURDU


Her zaman olduğu gibi bu sabah da uyanır uyanmaz televizyonu açtım haberleri dinleyeyim diye. Çünkü savaşın eli kulağındaydı. ABD-İsrail saldırganları, her an İran’a saldırabilirdi. Yüreğim İran’la çarpıyordu günlerdir. Emperyalist saldırganlığa “Dur” demek tüm insanlığın görevi olmalı.

Baştan söyleyeyim. ABD-İsrail’in İran’a saldırmasının nedeni, Tahran’daki İslamcı yönetim değil. Bu emperyalist saldırının asıl nedeni, İran’ın petrolünü yağmalamak ve Filistin direnişine verilen desteği yok etmek.

Türkiye’de, AKP iktidarı yanlısı televizyon yorumcuları, günlerdir ABD-İran barış görüşmeleri İstanbul’da yapılsaydı savaşın önlenebileceğini söylemekteler. Bunu söyleyenler, ne ABD ve İsrail’i ne de emperyalizmin ne olduğunu biliyorlar. ABD saldırılarının asıl hedefinin ülkemiz olduğunun bilincinde bile değiller.  ABD, bölgemizdeki tüm ulus devletleri yok etme amacında. Tıpkı Irak, Suriye, Libya’da olduğu gibi…

İran, emperyalizme karşı direnerek Türkiye’yi savunmakta. Yani tüm mazlumlar adına savaşmakta. Nasıl mı? Saldırganlara verdiği zararla ve direnişi tüm bölgeye yayarak ülkemize olabilecek ABD-İsrail saldırısını geciktirip giderek de önlüyor. Bu nedenle bu savaşta Türkiye’nin yeri, komşumuz mazlum İran’ın yanı olmalı. “Denge politikası izliyoruz.” diyerek ABD-İsrail cephesinde yer almak ülkemize yakışmaz. AKP hükümeti, öncelikle İran’a yardım etmek için Malatya-Kürecik üssünü kapatmalı. Ayrıca Konya’da konuşlanan AWACS uçaklarının ABD-İsrail’e İran’la ilgili istihbarat toplaması durdurulmalı. İsrail’in enerji gereksinmesinin BTC (Bakü, Tiflis, Ceyhan) hattından karşılanıp karşılanmadığı konusunda Türk kamuoyu aydınlatılmalı.

ABD Başkanı Donald Trump, İran’a saldırmasının nedenini “İran’ın Amerika’yı, temel ulusal güvenlik çıkarlarımızı tehdit etmesini önlemek” olarak açıklamakta. Peki, sormazlar mı adama: “İran, Amerika’yı nasıl tehdit ediyor?” diye. Saldırgan ABD’nin gerekçesi gülünç olduğu kadar saçma. Bir ülkenin yer altı ve yerüstü kaynaklarını, varsıllıklarını yağmalamak için uydurulan uyduruk bir gerekçe. Bu gerekçeye deliler bile güler ve inanmaz bu yalana. Venezuela lideri Maduro’yu kaçırırken de “Venezuela, petrolümüzü çalıyor” demedi mi Trump?

ABD’nin üsleriyle donanmış ve emperyalizmin bölgedeki uyduları konumundaki bazı Arap ülkelerinin ezilen halklara ihaneti tarihe bir utanç olarak yazılacak. Bu yapay ülkeler, böyle yaparak kendi sonlarını getirmekteler. İsrail’in Filistinlileri yok ederken en büyük desteği de bu Arap ülkelerinden almakta.

Bazı yorumcuların televizyon ekranlarından ABD-İsrail ile İran çatışmasının danışıklı dövüş olduğu yolundaki açıklamalarının bilgisizlikten mi, ihanetten mi, yoksa ABD ve İsrail’e gönüllü asker mi olmaktan mı kaynaklanıyor? Ne olursa olsun bu kişilerin dünün İngiliz muhiplerinin torunları İsrail-ABD severler olduklarını söyleyebilirim gönül rahatlığıyla.

İran, insanlığın ön cephesinde emperyalizme karşı savaşıyor tüm ezilen halklar adına. İran’a destek olmak, insanlık değerlerine bağlı her kişinin, her ulusun görevi. Türlü gerekçeler uydurarak el altından ABD-İsrail’i desteklemek ise bir insanlık ayıbı.

Pakistan-Afganistan çatışmasının dün başlaması, İran’a saldırının perdelenmesi. ABD, tüm bölgeyi ateşe atıyor. İslam dünyası, bu ateşte yanacak mı; yoksa bu ateşi söndürüp onurlu ve bağımsız bir yaşamımı mı seçecek? Evet, büyük bir seçimin, kararın öngününde İslam dünyası.   

İran, ABD-İsrail saldırısına öncekilere göre daha çabuk yanıt verdi. Bu da İran’ın bu saldırıya karşı iyi hazırlandığını göstermekte. Üstelik farklı ülkelerdeki ABD üslerini ve İsrail’i yoğun ve isabetli bir biçimde vurmakta.

ABD-İsrail’in İran’a bu sabah yaptığı saldırı, İsrail’in giderek Batı Asya haritasından silinmesini sağlarken ABD’de derin çatlaklar açacağı da söz konusu. Amerika, bu saldırıyla hızlı bir gerileme sürecine girecek. Dünya üzerindeki ABD-İsrail etkisinin kırılması demek, tüm ezilen ulusların özgürleşmesi demek değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       28 Şubat 2026

 

GECE ULUYAN KÖPEK VE ÇAKAL

 

Halkın geleneksel inanışları yöresel farklılıklar gösterse de çoğu kez küçük ayrıntılarla benzerlik gözden kaçmaz. Bu inançların oluşmasında halkın yüzlerce yıla dayalı deneyimlerinin payı çok büyük… Bu geleneklerin toplumca benimsenmesinin nedeni, yüzyıllara dayanan deneme ve yanılma sonunda kabul edilmeleridir. Zamanla halkın ortak kanısıyla bir sonuca ulaşılır. Bu geleneklerin olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü halkın ortak beğenisi, kabul edişi, deneyimlemesi, yanılması söz konusudur. Zamanla bu geleneklerin inanca dönüşmesi de bundan. 

Halkın en çok gözlemlediği doğa olaylarıyla toplum arasındaki etkileşimlerdir. Doğa olaylarıyla yaşadıkları bazı sorunlar arasında ilişki kurmaya çalışmıştır insanoğlu. Bazı doğa olaylarının olumlu ya da olumsuz yönde insan yaşamına yaptığı etkiler onun gözlem ve deneyimlerinin ana konularından biri olmuştur eski çağlardan beri. Doğa olaylarının yanı sıra tüm canlıların, cansız varlıkların, evrendeki yıldızların ve diğer gök cisimlerinin insan yaşamı üzerindeki etkisi üzerine kafa yormuştur insan. Bu kafa yorma, kişioğlunun var olduğu günden başlayan bir süreç.

Kişi, dünya üzerinde yaşamaya başladığı andan itibaren kimi zaman mutluluk ve sevinç içinde yaşasa da çoğu zaman kaygı, korku, güvensizlik de duymuştur. İnsanoğlunun tarih boyunca en büyük savaşımı, kaygı ve korkularını yenmek içindir. Çünkü doğa olayları ve diğer canlıların kendisine zarar verebilecekleri düşüncesi, onun kaygılandırarak korkmasına neden olmuştur. Bu korkusunu yenmek için o, gözlem ve deneyler yaparak hızlı bir öğrenme sürecinin içine girdi. Önce çevresindeki varlıklara, sonrasında doğaya egemenlik kurma isteği, onu bilimi, sanatı ve kültürü ortaya çıkarmaya yöneltmiştir. Bu, uygarlığın oluşmasının temelini oluşturdu.

İnsanoğlunun belki de en çok korktuğu gecelerdi. Karanlıkta gözlerinin görmemesi, onun en büyük zayıflığı... Karanlığın içinde olup biteni ayırdında değildi. Çünkü karanlıkta karşılaşacağı tehlikeli bir durum ya da vahşi hayvan saldırısında oldukça korumasızdı. Böyle bir durumda savunmasızlığı korkmasının önemli bir nedeni. Bu savunmasızlığını ortadan kaldırmak için güçlenmesi gerekirdi. Bu da onun uygarlığını ilerletmesini zorunlu kılmaktaydı. İlkel silahlar yapması onu güçlü kılan önemli bir etken. Ama asıl savunma, doğa olaylarının nedenlerini öğrenme ve canlıların güçlü, zayıf yanlarını gözlemleyerek deneyimlemesiyle olanaklı olurdu. O da öyle yaptı. Ancak günümüzde bile henüz doğaya tam egemenliğini kuramadı insan.

Köylerde elektrik yoktu çocukluğumuzda. Evlerin çoğunun kapısında köpekler bulunurdu. Köpek, insan dostu bir hayvan… Karnını doyurduğu kapıya ihanet etmez. Beklediği evi ve sahibini, ölümüne savunur. Geceleyin evin yakınından kimseyi geçirmezdi. O dönemde köpekler aşılatılmazdı. Hem aşı bulunmazdı kolay kolay hem de böyle bir gereksinim hiç duyulmazdı sahiplerince. Bu nedenle köpeklerin kudurması sıkça görülürdü. Kuduran köpek öldürülür ve kireç dökülen bir çukura gömülürdü. Sahipleri bu duruma çok üzülürdü, ancak yapılacak bir şey de yoktu.

Geceleyin köpek bir evin yanına gelip uzun uzun ulursa uğursuzluğa yorulurdu bu. Köpeğin kapısına gelip uluduğu evden ölü çıkacak demekti. Bu inanış, herkesi çok korkuturdu. Eğer evde sayrılanmış ya da yaşulu biri varsa gözler ona dönerdi. Artık o gece insanlara uyumak yasaktı. Çünkü ölüm meleği, evin çevresindeydi. Çoğu zaman bu inancın gerçekleştiğine tanıklık etmişimdir.

Evin çevresinde uluyan köpek, hemen bağırılıp çağrılarak kovulmaya çalışılırdı. Kimi zaman tabanca ya da tüfekle havaya ateş açılırdı köpek ulumayı bırakıp kaçsın diye. Bazı köpekler, inatçı olurdu. Bu gürültülere, mermi silah sesine aldırış etmez, ulumayı sürdürürdü. O zaman ev sahibinin cinleri tepesine çıkar ve köpeği vururdu. Vurulan köpeğin yanına gidilince onun kimin olduğu anlaşılırdı. Kavga gürültü çıkmasın diye köpek gecenin karanlığında gizlice gömülürdü. Köpeğin sahibi de hayvanının yitip gittiğini düşünürdü.

Köpekler, insanların işitemeyecekleri sesleri işitir, yine bizlerin duyumsayamayacağımız kokuları alırlar. Böyle olunca benim usuma gelen ise köpeklerin bu keskin işitme ve koku alma duyularıyla ölümün sesini işitip kokusunu aldıkları yolundadır.  

Çakallar viyaklayarak kapımızın önüne dek gelirdi. Fırsatı yakaladığında kümesteki tavukları kapıp kaçardı. Tavuk deyip geçmemeli. Köyde yaşayan biri için önemli bir besin kaynağı bu hayvanlar. Her gün yumurtası, ekmeğinize katık olur. Çakallar, genellikle yerleşim yerlerinin birazcık uzağına yuvalarını yapardı. Gecenin sessizliğinde orada topluca bağırırlardı ve köyde herkes işitirdi bu sesleri. Bazı geceler, çakallar ulurdu. Bu uluma da uğursuzluk olarak görülürdü. Eğer yerleşim yerlerinin çeperlerinde yaşayan çakallar ulursa o köyden bir ölü çıkacak demekti. Kimi zaman bunun olduğunu da gördük.

Çakalların uluması, hem bölgelerini belirlemek hem de avlarını şaşırtmak için. Kimi zaman da sürüden ayrılan bir çakal, diğerlerini çağırmak, onların yerini belirlemek için ulumaya başlar. Sesini işiten sürüsü, ona uluyarak yanıt verir. Böylece sürü birleşir.

Köpeklerin ve çakalların dolunaya karşı ve ezan sesini işittiklerinde uluduklarına tanıklık ettim. Gecenin sessizliğini, karanlığını bölen doğal ya da yapay durumlara karşı verdikleri bir tepki de olabilir bu uluma. Sık sık bu ulumalarla karşılaşıldığından körün taşı gibi denk geliyor ölüm olaylarına. Çünkü bu iki hayvan akraba oldukları için davranış ve tepkilerinin benzerliği olağan. En iyisi onları, doğal yaşam alanlarında korumak.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       26 Şubat 2026

 

EŞİKTE OTURMAK BÜYÜK UĞURSUZLUK


Ülkemizin neredeyse her bölgesinde köy evlerinin kuzeye bakan yanına pencere ve kapı yapılmaz. Çünkü kuzeye bakan yan, güneş almadığından ev soğuk olur. Kuzey yellerinin getirdiği soğuk ve yağış, evlerin nemli olmasına neden olur. Bunun için evlerin kapıları ve pencereleri güneşin olduğu yanlara açılırdı.

Doğu Karadeniz’de evlerin genellikle karşılıklı iki kapısı olur. Bu, hem evlere kullanım kolaylığı getirirken hem de her mevsimde güneşin ve yelin evin içine girmesini sağlardı. Bu kapılardan birinin doğuya, diğerinin de batıya bakması gelenekti. Bu gelenek, Türklerin tarihin derinliklerinden günümüze kadar gelmekte. Çünkü gök tanrıya inanan halk, güneşle güne başlardı. Bu inanca göre güneşin önünü kesilmemeliydi hem tanrıya saygı hem de sağlıklı olmak için. Atalarımız: “Güneş giren eve hekim girmez.” Sözünü boşuna mı söylemiş. Bölgede arazi koşullarının zorluğu nedeniyle kimi zaman bu kurala uyulmaz. Çünkü Doğu Karadeniz Bölgesi’nde en zor şey, ev yapabilecek bir arsanın bulunması.

Bizim evimizin de doğu ve batı yönlerinde iki kapısı vardı karşılıklı. Kapıların eşiği yüksekçeydi. Genellikle kapının önünde otururdu büyüklerimiz kendi el emekleriyle yaptıkları iskemlelerde. Büyüklerin iskemlesi olur da çocukların olmaz mı? Doğal olarak olur. Çocuklara önem verilirdi. Yeni iskemleler yapılırken çocuklara uygun iskemleler özenle ve öncelikle dokunurdu. Çünkü biz çocuklar sabırsızdık. Büyüklerimiz çocukların sabırsızlığını çok iyi bilirlerdi.

İş dönüşü kapı önündeki söyleşilerin tadına doyum olmazdı. Hem dinlenir hem de söyleşilirdi. Aileden ya da komşulardan bazıları iskemle almaya üşenirdi. Oracıkta buldukları yere otururlardı. En yeğlenen yer ise kapının eşiğiydi. Eşiğe oturulduğunda büyüklerimiz kötü bir şey olmuşçasına uyarırlardı o kişiyi. “Eşiğe oturma, türlü türlü uğursuzluk getirir.” derlerdi. Bir de eşiğe oturana iftira atılacağından korkulurdu.

Neden mi iftira atılır diye korkulurdu? Herkes, sırtını eve dönüp doğanın güzelliklerini seyre dalmışken eşikte oturan hem dışarıyı hem de içeriyi görürdü. Eşikte oturanın biraz yan dönmesi gerekiyordu. Çünkü eşikteki kişi, sırtını kapının bir yanına yaslardı. Evden bir şey yitince iş onun üstüne kalabilirdi.

Aslında eşiğe oturmanın en büyük sakıncası karşılıklı kapılar açık olduğu için o kişinin cereyanda kalmasıydı. Böyle olunca da bu kişi, durup dururken sayrılanırdı. Olmadık yerde başına bir dert alırdı. Bundan öte bir uğursuzluk mu gelir insan başına?

Kapının eşiğine oturmanın bir sakıncası daha var. İçeri giren, dışarı çıkan kişilerin sürekli bastığı yerdir eşik. Biraz yüksekçe olduğu için toz toprak, kir pas toplanır orada. Kişi, buraya oturunca da üstü başı kirlenir. Bu kiri, evin içine taşıyabilir. İşte, böylesi sakıncalı bir durumu yaşamamak için eşikte oturulmaz, demiş atalarımız.

Eşiğe oturmama, önemli bir gelenekti köylerde. Zamanla bu gelenek, inanca dönüştü. Birçok kişi, kapının eşiğine oturmaktan korkar oldu.

Kentlerde yaşadığımız evlerin çoğunun kapısında oturulacak bir eşik yok! Kimi zaman apartmanların giriş kapılarının önündeki basamaklara oturan gençleri görürüm. İçimden gülümserim. Eşiğe oturmanın uğursuzluğu usuma geldiğindendir bu gülümsemem. Ben yine de eşiğe, kapı önündeki basamaklara oturmam ne olur ne olmaz diye.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       24 Şubat 2026


GELENEKTEN İNANCA

Toplumların yaşadığı koşullara, onu oluşturan kişilerin ilişkilerine bağlı olarak birtakım gelenekleri oluşur zaman içinde. Gelenekler, aslında toplumsal uzlaşmayı, bireylerin günlük yaşamdaki uyumunu sağlamak için herkesçe benimsenen yazısız kurallardır. Çünkü kurallar olmasa toplumsal uyum olmaz. Kuralsızlık, toplumsal kargaşayı ve bireyler arasında çatışmayı getirir. Bireylerin kuralsız davranması, sürekli kendi aralarında çatışması toplumdaki mutluluğu, güveni, erinci, dayanışmayı, sevgi ve saygıyı yok eder.

İnsanların bir arada güvenle yaşaması için yazılı ya da yazısız kurallar çok gerekli. En küçük toplumsal birlikler oluşmaya başladığı günden başlayarak kurallar ortaya çıkmış bireyler arasında. İlk başta bu kurallar yazıya geçirilmemişti. Kuşaktan kuşağa, dilden dile bu kurallar geçer ve benimsenirdi. Kurallar böylece gelenekselleşirdi. Gelenek giderek inanca dönüştü. İnanca dönüşen geleneğin uygulanması büyük zorunluluktu. Çünkü inanca dönüşen kuralların uygulanması tanrının isteğiydi. Kurala karşı gelmek, tanrıya karşı gelmek demekti.

Dünyanın tüm toplumlarında gelenekler var ola geldi tarihin en eski zamanlarından beri. Yeni dinler ortaya çıktıkça bu gelenekler, yeni dinlerin içine karıştı. Yeni dinin bir parçası, kuralıymış gibi insanlar ona inanmayı sürdürdüler. Böylece gelenekler, inanca dönüşerek yaşamlarını binlerce yıldır sürdürmekte.

Doğu Karadeniz’in bir köyünde doğup büyüdüm. Geleneklerini, kültürünü benimseyip içselleştirdim. Birçok geleneği, yıllarca kentte yaşamama karşın hala yaşatırım belleğimde ve davranışlarımda. Köyümde öğrenip benimsediğim birçok gelenek, yaşamımım bir parçası oldu. Onları içselleştirdiğim için yüreğimde inanca dönüştüler sanki. Geleneğe aykırı davrandığımda büyük bir yanlış, bağışlanmaz bir suç işlemişim gibi oluyorum.

Çocukken ıslık çalmayı büyük bir uğraşın sonunda öğrendim. Her çocuk gibi ıslık çalmayı öğrenmem, benim için önemli bir başarıydı. Sabahtan akşama dek fırsat buldukça bildiğim türküleri çalıyordum ıslıkla. Çocukken köyümüzde elektrik yoktu. Gaz lambasıyla aydınlanırdı evimiz. Konuklarımız gelince lüks lambasını yakardı babam. Işıl ışıl yanan lamba, gazyağını daha çok tüketirdi. Bu nedenle de her zaman yakılmazdı. Ben, geceyi aydınlatan çoğu zaman on numara, arada sırada on dört numara gaz lambasının alaca karanlığında ıslıkla türkü çalarak gezinirdim evin içinde. Kimi zaman da oturduğum yerde dalıp giderdim ıslığın peşi sıra.

Islık çaldığımı işiten ninem: “Tüüü, tüüü… Bu uşak şeytanları topladı eve. Başımıza büyük uğursuzluk gelecek bu yüzden.” deyip beni sertçe uyarırdı ıslık çalmamam için. Islığı keserdim. Büyük suç işlemişim gibi durgunlaşır, bir yana çekilirdim. Ninem, ellerini açıp dualar ederdi evimizden şeytanları kovmak için. Bu durumlar çokça yinelendiği için evde ıslık çalmamaya başladım geceleyin. Hatta bununla da kalmayıp ıslık çalanları da uyarmaktan geri kalmadım.

Eskiden elektrik olmayan evler gecenin karanlığına gömülürdü. Ay ışığı olmadığında kapkara bir gökyüzü ile birkaç metre ötesini göremediğin toprağın arasında yaşamını sürdürürdü insanlar. Yaşanan yerlerde motor gürültüleri de yoktu. Ayrıca karanlık bir gecede kimse dolaşmazdı dışarda. Bazı hayvan seslerinin dışında ses olmazdı çevrede. Bir de yağan yağmurun, esen yelin sesi işitilirdi çoğu zaman ürpertiyle. Evde konuşmanın dışında çalınacak ıslık, dışarıdan gelecek uğursuz seslerin işitilmesini engelleyebilirdi. Ya da… Islık, bazı yabani hayvanlarca çağrı olarak kabul edilebilirdi. Böylece vahşi hayvanlar evin çevresini mesken tutabilirlerdi. Bu vahşiler, insanlara ve evcil hayvanlara zarar verirdi. Bu gelenek/inanç bu nedenle ortaya çıkmış diye düşünmekteyim bugün.

Nedendir bilmem bugün de ıslık çalmam evde geceleri. Şeytanların toplanmasını istemem evimin içinde. Ne yazık ki yaşadığımız kentin caddeleri, sokakları, dinlençleri, alanları, kimi zaman komşu evler iki ayaklı şeytanlarla dolu. Gerçi, bu şeytanların ıslığı işitip gelmeleri de söz konusu değil. Olsun… Ben yine de önlemimi alıp geceleri ıslık çalmayayım.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               24 Şubat

 

 

 

 

RAMAZAN FIRSATÇILIĞI


Ramazan geldi, hoş geldi. Ramazanın gelişi toplumumuzda yediden yetmişe neredeyse herkesi heyecanlandırır. Çünkü bu ayda; insanların çocuklukları, bugünleri, gelecekleri var. İnsanlar yaşlandıkça geçmişe özlemleri güçlenir. Bu özlemin de en önemli, mutlulukla dolu anıları çocukluk dönemindedir. Çocukluk, kişinin erincinin sonsuz olduğu cennetidir diyebiliriz.

Ramazanın paylaşımcılığı, toplumsal dayanışmacılığı çocukların mutluluğuna mutluluk katar. İftar sofralarında her lokmanın paylaşılması, yiyip içerken kalabalığın verdiği mutluluğun, iç erincin ölçüsü ne derece yüksek olduğu belirlenemez. Çocukların sahura kalkması hem bir oyun hem de bir görevdi. Bu nedenle yaşı kaç olursa olsun çocuklar, sahura kalkmak için can atardı. Bazı anne ve babalar, çocuklarının uykusu bölünmesin diye sessizce kalkarlardı sahura. Tilki uykusuna yatan çocukların çoğu, evdekilerin sahura kalktığını anlarlardı tıkırtılı ayak seslerinden. Çünkü o yılarda evleri döşemeleri tahtadandı. Bir de onları uyandıran eve yayılan tavada erimekte olan tereyağının iştah kabartıcı kokusuydu.

Günümüzde iftar sofralarındaki kalabalık azalsa da paylaşımcılık sürmekte. Ne yazık ki son yıllarda güzelliklerin dolu olduğu geniş ailelerin, eş dostun, hısım akrabanın, konu komşunun ve tanrı misafirlerinin yer aldığı iftar sofraları; yerini yavaş yavaş yoksulluğun çaresizliğinin yer aldığı iç burkan ya da beş yıldızlı otellerdeki gösteriş yemeklerine bırakmakta. Bu üzüntü verici olsa da günümüzün bir gerçeği. Sonradan türeme varsılların gösteriş için düzenledikleri iftar sofraları, toplumuzdaki haksız kazancın ne denli yüksek olduğunun bir belirtisi. Bu kişiler akıllarınca Allah’ı da kandıracaklar bu iftar sofralarıyla. Bu sofraların çoğunda haram ve gösteriş savurganlığa dönmekte.

Uzun süredir ramazan fırsatçılığı göze çarpmakta. Önce pide ederleri tartışılmakta. Her ramazan öncesi pideye zam gelir. Ardından su başta olmak üzere et, süt, şeker, un, yağ, bakliyat ederleri artırılır. Halkı soymak isteyen fırsatçılar dört gözle ramazanı bekler. Neredeyse tüm tüketim mallarının iğneden ipliğe ederleri artar. Bunun karşısında hükümet mi ne yapar?

Bir yabancı gibi izler bu durumu hükümetimiz. Kendince önlemler almış gibi yapar. Ancak önlem denen şeyler, zam furyasını engelleyemez. Ülkemizde yıllardır serbest piyasa ekonomisi uygulanmakta. Nedense yıllardır bu soygun düzeninin değiştirilmesi, bunun yerine kamucu bir ekonomik sistemin geçirilmesini düşünmez bile. Fırsatçının eli, çoktan halkın cebine girmiştir. Bu fırsatçılar, on bir ayda kazandıklarının toplamından daha çok parayı indirirler cüzdanlarına ramazanda. Çünkü cüzdanın gücü, vicdanları köreltmiştir.

İnsanın aklının almadığı aymazlıkları da yaşamaktayız ramazanda. Bunlardan en göze çarpanı ise İsrail hurmasının Filistin hurması olarak satılması. Daha önce Kudüs hurması diye satılıyordu bu genetiği değiştirilmiş hormonlu meyve. Bu gerçeğin anlaşılmasıyla İsrail, bu meyveyi Filistin etiketiyle sundu piyasaya. İsrail’in kurnazlığını anlıyoruz da bu durma izin veren, aymazlık uykusunda uyuyan yöneticilerimizin sorumsuzluğunu anlamamız olanaksız. Üstelik bu hurmayı dışardan alıp piyasaya da sürenler kendi tüccarlarımız.

Ramazan fırsatçılığı sınır tanımıyor. İçerdeki asalaklar bir yandan, İsrailli kan emiciler diğer yandan halkımızın dinsel duygularını sömürerek kazançlarına kazan eklemekte. Bu soygun düzeni sürerken sorumlu sorumsuz yöneticiler, üç maymunu oynamaktalar nedense. Ekonomik bunalım yıllardır halkımızın kanını emen bir kene. Emdikçe emdiği için halkımızın kanını, yurttaşlarımızın ayakta duracak durumları bile kalmadı.

Ramazanı, anlamına uygun bir biçimde geçirmek halkımızın tümünün en önemli dileği. Soygunun, fırsatçılığın değil; inancın, mutluluğun, duygudaşlığın, yardımlaşmanın ve dayanışmanın ayı olsun ramazan.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       24 Şubat 2026

BOYUNU ALMAK


Her yörenin, her bölgenin, her ulusun kendine göre inançları, gelenekleri ve görenekleri vardır. Bunlar, o toplumun kültürünün temelini oluşturur. Ayrıca toplumun inançları, gelenekleri insanları bir arada tutar. Çünkü aynı şeye inanmak, aynı geleneği benimsemek, göreneklerdeki ortaklık toplumsal paydadır onlar için. Bunların çoğu, günümüz insanlarına mantıksız gelse de o günün koşulları içinde bakılıp değerlendirilmesi daha doğru olur.

İnsan topluluklarının uluslaşmasında ortak kültürün etkisi, önemi yadsınamaz. Ortak kültür, o toplumu oluşturan insanların duygudaşlığını, duygusunu, düşüncelerini, amaçlarını, ülkülerini belirlemede etkindir. Zaten bir toplumun ortak amaçları ve ülküleri olmadığında uluslaşmaları da zorlaşır.

Bir köye, bir kasabaya, hatta göç alarak kendi özgün özelliklerini yitirmemiş bir kente gittiğinizde insanların düşünüş biçimleri, duygusal tepkileri, davranış biçimlerinin birbirine çok benzediğini kolayca gözlemlersiniz. Çünkü yüzyıllardır aynı topraktan, aynı inançlardan, geleneklerden, göreneklerden beslenen insanlardır onlar. Bu nedenle benzer biçimde davranışların, bakış açılarının, tepkilerinin oluşması da çok olağan. Dar çevrelerde yaşayanların birbirlerinden etkilenmeleri çok kolay… Eskiden iletişim, ulaşım olanakları bugünkü gibi gelişmemişti. Bu nedenle toplumun düşünsel, duygusal bakışları hep yöresel etkilerle oluşmaktaydı. O dönemde göç olaylarının çokça olmadığını düşününce farklı kültürlerden etkilenme çok azdı. Ayrıca ülkemizde ulaşım gelişmediğinden yerleşim yerleri arasında gidiş gelişler zorunlu durumlar dışında pek olmazdı. Bu da farklı yerler arasındaki kültürel taşınımı engellemekteydi. Yerleşim yerleri dış etkilere kapalı, kendi kültürel hamuruyla yoğrulmaktaydı.

Halk inanışlarının bazılarının mantıksal dayanakları vardır. Bazıları da yaşanan dönemin koşullarına uygundu. Ancak zamanla koşullar değişince bu inanışlar, gereksiz duruma geldi. Her dönemin koşullarının kültürel oluşumları farklıdır.  

Çocukluğumun unutamadığım anılarındandır. Yağmur çamur demeden oynardık arkadaşlarımızla. Kimi zaman yere düşerdik. Bazı arkadaşlarımız, oyunun heyecanıyla üstümüzden atlayıp geçerdi. Ya da… Soğuk havalarda evin içinde tek başıma oynardım kendi kendime. Kimi zaman evdekilerin yolunu keserdim bilmeden. Çoğu zaman büyüklerimiz: “Oradan kalk, soğuk alıp hastalanırsın. Yolu kapadın, üstünden geçmek zorunda kalırım. İstemeden boyunu alırım.” diyerek uyarırdı beni. Boyumun alınacağını işitince birden fırlayıp kalkardım yerimden.

“Boyunu almak” yöre halkının eski bir inancıydı. Biri, üstünden geçerse boyunu alır ve böylece boyun uzamazdı. Böylece çok kısa boylu kalırım, diye düşünürdü çocuklar. Bu nedenle üstümüzden birinin geçmesi büyük bir uğursuzluktu.

Peki, alınan boy, geri alınamaz mıydı? Doğaldır ki alınabilirdi. Çünkü halkımızın anlayışında her şeyin bir çözüm yolu vardır. Bir tek ölüme çare bulunamazdı. Bu düşünüşün nedeni ise hangi koşulda olursa olsun umudu yitirmemekti. Çünkü umut yitince yaşamın bir anlamı kalmaz. Umutlu olmaya bağlı olarak halkımızı yaşama bağlayan, onu doğaya karşı savaşımcı yapan olumlu düşünmedir. Olumlu düşünme ile umutlu olmak yan yana gelince yaşamın zorluklarına karşı yılgınlığa kapılıp yenilgi kabul edilmez.

Boyu alınan çocuk, iki gözü iki çeşme ağlardı cüce kalacağı için. Onun bu durumunu gören üstünden geçen kişi, hemen gelip gerisin geri geçerdi üstünden böylece boyunu geri vermiş olurdu. Bazı çocuklar da boyunu alan kişiye yapışıp “Boyumu geri ver.” diye savaşırdı onunla büyük bir ayak diremeyle. Ne zaman ki boyunu geri verirdi, o zaman bu savaşımı bitirirdi. Boyu geri verilen çocuk çok mutlu olurdu. Annesi, babası, dedesi, ninesi, kardeşleri ve diğer akrabaları, komşuları da bu mutluluğa katılırdı.

Aslında “boyunu almak” inanışının olmasının nedeni, yerde oynayan bir çocuğun üstünden geçerek onun oyununu bozmamaktı. Onun varlığına, oyununa, çocukluğuna saygı göstermenin bir gereğiydi bu. Ayrıca çocukların yerde çok fazla yatıp yuvarlanmasını önlemekti. Hem hastalanır hem de toprak yer börtü böcek kaynıyordu. Böcek ısırması onu kötü durumlara düşürebilirdi. Bu inanış, gelenek ne yazık ki unutulmak üzere. Acaba köylerimizde, kentlerimizde “Boyumu aldın.” diye ağlayan çocuklar kaldı mı? Kim bilir…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Şubat 2026

 

 

AKRAN ZORBALIĞININ BELİRTİLERİ


Hem yetişkinlerde hem de çocuk ve gençlerde, ekran bağımlılığının artmasıyla kişilerde olumsuz yönde birçok davranış değişikliği ortaya çıkmakta. Ekran bağımlılığının tensel ve tinsel şiddeti artırdığı yadsınamaz bir gerçek.

Son yıllarda kız olsun erkek olsun çocuk ve gençler arasında akran zorbalığı bir çığ gibi büyüyor. Bireyden bireye akran zorbalığı okullarda, mahallelerde oldukça yaygın. Gücü, gücü yetene… Zorbalık yaygın bir biçimde uygulamakta. Çocuklar ve gençler, aralarındaki küçük sorunları konuşarak değil, şiddetle çözmeye çalışıyorlar. Aslında bu zorbalıkla sorunları çözme davranışı, büyüklerden ve ekranlardan öğrenilmekte. Çocuklar, gördüklerini yapmakta ustadır. Çevrelerinde, ekranlarda gördükleri davranışlara öykünerek kolayca benimsemekteler. Öğrendiklerini vakit geçirmeksizin uyguluyorlar çevresindekilere. Bu işte, bazı büyüklerin çocuklarını severken yaptıkları ve masummuş gibi görünen davranışlarının payı büyük. Bazı anne, baba, dede, nine ya da diğer akrabalar, komşular, tanıdıklar; çocukları severken elleriyle vurarak severler. Kimileri çimdikleyerek, çocuğun orasını burasını sıkıp acıtarak sevgilerini gösterirler. Bu tür davranışlar, görünürde çocuğa karşı bir sevgi göstergesi sayılsa da küçük yavrunun canı yanar. Ve bu tür kişilerden kaçmaya çalışır çocuk. Kaçtığı için dışlanan, suçlanan çocuklar çoktur. Oysa o, canı yanmasın diye bir savunma içindedir. Bu kendini savunmanın büyüklerce yadırganması, küçükleri şiddete alıştırmanın çarpıcı bir örneği.

Çocuklar, küçük yaşlarda kendi aralarında örgütlenerek çeteler oluşturuyor. Bireysel güçlerini birleştirerek şiddetin gücünü artıyorlar. Böylece şiddet, bireysel olmaktan çıkıp toplumsal düzeye sıçrar. Çocuklar büyüdükçe özellikle de ergenlik aşamasında çeteleşmelerin boyutu genişler. Daha geniş kapsamlı bir örgütlenme çerçevesinde şiddetin dozu artar. Böylece gençlerde şiddet bağımlılığı kontrolden çıkmaya başlar. Şiddet bağımlısı gençlerin bazıları, örgütlü suç örgütlerince tetikçi olarak kullanılmaya uygun duruma gelir. Nerdeyse her gün çocuk yaştaki kişilerin işledikleri suçları öğrenmekteyiz basın yayın organlarından. Çoğu zaman ölenin de öldürenin de çocuk olduğu iç yakıcı olaylarla karşılaşıyoruz.

Çocuk ve gençlerin bir bölümü, şiddeti uygulayan olarak diğer bir bölümü de şiddete uğrayan olarak karşımıza çıkmakta. Ne yazık ki akran zorbalığını uygulayanlar şiddet bağımlısı olarak, akran zorbalığına uğrayanlar da şiddete ses çıkarmayarak içten içe bir alışkanlığın kısır döngüsüne girmekteler. Bu durum, herkesin bildiği ve ne yazık ki kimsenin sesini çıkarmadığı bir şiddet sarmalı içinde sürüp gider. Peki, bir çocuğun akran zorbalığı uygulamaya eğilimli olduğunu ya da şiddet gördüğünü nasıl anlarız?

Akran zorbalığını uygulayan çocukların en belirgin özellikleri, duygudaş olmamaları. Duygudaş olmayan biri, karşısındaki insanın duygularının incinmesini, örselenmesini, yüreğinde açılan yaraların derinliğini anlaması olanaksız. Zorba çocuk, kas gücünü gösterme gereksinimi duyar. Böylece kendini, içinde yaşadığı topluma kabul ettirmek ister. Bunu da genellikle kendinden zayıf olanları ezip bastırarak ve hırpalayarak yapar. Böylece kendisinin üstün insan olduğunu sanır. Şiddet uygulayarak, kendinden zayıfları ezerek toplumda değer bularak saygın olduğunu düşünür. Uyguladığı şiddetle varlığını karşısındakine, çevresindekilere duyumsatır zorba çocuk. Bu yolla tinsel doyuma ulaşır kendince. Böylece zorba çocuğun “ben”i şişer.

Çocuklar yaptıkları yanlış ve doğrularla ailesince benimsenmeli. Onların eksikliklerini sürekli söyleyen, yüzlerine vuran anne ve babalar, onları güç göstererek kendilerini kanıtlamaya sürükler. Çocukların yanlışlarının olağan olduğunu söylemeli. Onların yanlışlarından ders çıkararak doğruları yapmalarına yardımcı olmalı anne, baba ve öğretmenler. Sürekli olumsuzluklar üzerinden çocuklara yüklenmek onların tinsel sağlıklarını bozar. Çocukları sürekli etiketleyerek ve önyargılarla yetersiz, başarısız olduklarını söylemek anaata (ebeveyn) davranışlarını en kötüsü. Ne yazık ki bazı anne ve babalar, çocuklarından yeteneklerinin üstünde sınırsız başarı beklemekte. Neredeyse çocuklarını yar tanrı gören anaatalar var. Onları sürekli kazanan yarış atları olduğunu sanan bu anne ve babalar, çocuklarını akran zorbalığına kendi elleriyle itmekteler. Çocuğa: “Annem ve babam, benim varlığımı değil; başarılarımı seviyor.” dedirten anaatalar, büyük yanlışın içindeler. Bu tavırlarıyla suçlu çocuk yetiştirdiklerinin farkında bile değiller. Çocuk da akran zorbalığını kendince bir başarı olarak görmekte.

Çocukların varlığına, yanlış ve doğrularına saygı duymalı anne ve babalar. Onları sürekli suçlamak, olduk olmadık konularda ve yerlerde yargılamak, başkalarıyla karşılaştırmak ve çocukları ikide bir tehdit etmek en kötü anaata davranışları. Bu dil, çok yıkıcı ve yok edici… Çocuklarla iletişimde velilerinin kullanacağı dil; onların kişisel gelişiminde, benliğini oluşturmasında, duygudaş olmalarında çok önemli. Bu nedenle büyükler, küçüklerle konuşurken ağızlarından çıkacak sözlere çok özen göstermeliler.

Çalıştığım bir dersanede deneme sınavları yapardık. Veliler, kendi öğrencisinin sonuçlarını öğrenmeden, çocuklarının sınıf arkadaşlarının kaç puan aldıklarını sorarlar. Bunu da çocuklarının yanında yaparlardı üstelik. Çocuklarını anlamsız bir karşılaştırmanın zehirli ortamına sürükleyen velileri uyarıp terslediğim çoktur. Hatta bir denem sınavında iki öğrenci tam puan aldı. İkisi de tüm soruları doğru yaptı. Ancak sınav sonuçlarını açıklandığı listede biri önde, diğeri arkada yer aldı. Bu sıralama, ada ve soyadlarının abece sıralamasına göre yapılmıştı. İkinci sırada yer alan öğrencinin velisi, çocuğunu azarladı; hatta bir de tokat attı ona, niye ikinci oldu, diye. İşin en üzücü yanı ise bunu yapan anne ve babanın üniversite bitirmiş olmaları. Bu çocukların ikisi anaokulundan başlayarak hep aynı sırada oturdular. Çok içten, ayrılmaz bir arkadaşlıkları vardı.

Bazı veliler, sınavda 95 alan çocuğuna: “Niye 100 alamadın?” diyerek kızmaktalar. Peki, sormak gerek bu velilere: “Sen yaşamın boyunca kaç kez 95 aldın?” diye. Bu tür davranışlarını akranlar arasında haksız, gereksiz bir karşılaştırmayı, rekabeti tetiklemekte. Ayrıca arkadaşlıklarını bozmakta. Böylece onları akran zorbalığının zalimi ya da mazlumu olmaya yöneltmekteler bilerek ya da bilmeyerek.

Zorbalığa uğrayan çocuklardaki davranış değişiklikleri gözlemlendiğinde onun karşılaştığı şiddet çok açık bir biçimde anlaşılır. Bir çocuk görünürde bir neden yokken birden bire içe kapanıyor ve çevresindekilerle pek konuşmuyorsa bu, zorbalığa uğradığının bir belirtisi olabilir. Bu çocuklar içe kapanarak özellikle aile içindeki iletişimi gözle görünür bir biçimde yok olmaya başlar.

Akran zorbalığına uğrayan çocuğun notları düşer, ders çalışma istekleri azalır. Ders çalışır gibi görünse de çalışamaz. Çünkü kafası hep uğradığı zorbalığa takılı olduğundan derslerine, çalışmalarına, ödevlerine, yaşamın gerçeklerine odaklanması olanaksızdır. Bu nedenle notları düşer. Başarısızlığı açıkça görülür. Uğradığı şiddet, onun tinsel sağlığını iyice bozduğundan tüm ilgisi buraya kaymıştır. Kendince bu durumdan kurtuluş çarelerini, içinde bulunduğu durumdan çıkış yollarını aramaya çalışır kendince. Bu kurt, neredeyse günün yirmi dört saati onun beynini kemirip durur. Bu nedenle zorbalığa uğrayan çocuğun uyku düzeni gözle görülür bir biçimde bozulur. Bu tinsel bozukluk, onun tensel gelişimi de etkiler. Sık sık olmadık biçimde sayrılıklarla ayaklanır. Bu çocuklarda durduk yerde baş, karın, sırt ve kas ağrıları görülür. Bu sağlıksız durumun nedeni, gördüğü şiddettir.

Akran zorbalığıyla karşılaşan çocukların yemek düzeni bozulur. İştahları azalır. Sofraya otururken ayak sürür. Yemeğini iştahla yiyemez. Yerken annesi, babası, varsa kardeşiyle göz teması kurmaz. Çünkü şiddetin yükü, acısı, toplum içinde küçük düşmesinin ağır yükü; onun yüreğinde utanç duygusunu büyütür. Göz teması kuramamasının nedeni, özgüveninin örselenmesi ve derin bir utanç duymamasındandır. Bu, onu tinsel olarak ezim ezim ezer.

Zorbalığa uğrayan çocuk, okula gitmek istemez. Hep gönülsüz davranır okula giderken. Çünkü onun için okul demek, şiddete uğrayarak aşağılanma demek. Yani hem tensel hem de tinsel bakımdan acı duyduğundan ve arkadaşlarının arasında küçük düştüğünden okul onun için bir eğitim yuvası olma özelliğini çoktan yitirmiştir.

Akranlarından şiddet gören çocuk, telefonunu elinden bırakmaz. Sürekli gözü ekrandadır. Çünkü kendisine zorbalık uygulayanlar, onu buradan tehdit ederler gördüğü şiddeti söylememesi için. Ayrıca ondan bazı isteklerde de bulunurlar. Anne ya da baba, çocuğun telefonuna bakarsa onun akranlarınca şiddete uğradığını kolayca anlayabilir. Aslında ekranda çocuklarının yaşadıklarıyla ilgili ipuçları, kanıtlar vardır. Çocuk bu bilgilerin ele geçmesinden, uğradığı şiddetin anlaşılmasından korkmaktadır. Ayrıca zorbalık, dijital ortamda da yapılabilir. Çocuk, telefonunu hep yanında taşıyarak bu zorbalığın anlaşılmasını önler. Çünkü bu zorbalıkta tehditler havalarda uçuşur. Bu nedenle birçok çocuğun ekran bağımlılığı, şiddete uğramasının ya da akran zorbası olmasının kaynağı. Çünkü akran zorbalıklarının görüntülerinin paylaşıldı yer sosyal medya alanları. Ayrıca ekranlar, zorbalığın eğitiminin yapıldığı yerler.

Çocukları akran zorbalığından korumanın yolu, onları başta ekran bağımlılığı olmak üzere tüm bağımlılık alanlarından koparmakla olur. Ayrıca onlara duygudaş olmalarını, ulaşabilecekleri amaçlar edinmelerini, gerçekleşmesi için ardından koşacakları ülküleri edinmelerini, tinsel varsıllıklarını çoğaltmayı, doğayı sevmelerini sağlayacak bir aile ilişkisi ve eğitim gerekli. Bu konuda anne, baba ve öğretmenlere büyük görevler ve kaçamayacakları sorumluluklar düşmekte. Bunları yerine getirmek bir insanlık ödevi…

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               21 Şubat 2026

 

AİLE KÖKLERİ


Bir ağacı toprağa bağlayan kökleridir. O köklerle yaşama tutunup göğe ağar. Kökleriyle beslenir. Kökleriyle yaşadığı toprağa sıkıca tutunur. Çünkü toprağı, onun yurdudur. Yüzyıllara meydan okuyan ulu ağaçlar, toprağından aldığı güçle uzun bir yaşam sürer. Köksüz ağaç, yaşayamayıp kurur.

İnsanlar da ağaçlar gibidir. Onların da tutunduğu, dirim bulduğu bir toprak vardır. Bu toprak, onun yurdu, can damarı. Toprağını yurt bilen kişi, o toprağı sevip saygı duyar. Toprağı ona, hem tensel hem de tinsel güç verir. Her canlı kendi toprağıyla vardır. İnsanın toprağı; kişiliğini, yaşam anlayışını, duygu ve düşüncelerini, yürüyeceği yolu belirler.

İnsanın toprağı; onun geçmişi, bugünü ve geleceği... Geçmişin yoksa bugünün de yok! Bugünü olmayanın yarını olur mu? Geçmişimiz, atalarımız… Bugünümüzü, toprağımız üzerinde çocuklarımızın emanetçisi olarak yaşayan bizleriz. Yarınımızsa çocuklarımız ve torunlarımız…

Bir başka deyişle atalarımız, ailemizi simgeleyen ulu ağacın kökleri… Bu köklere ne denli bağlıysak yaşama o denli sağlam tutunur, toprağımıza güvenle basarız. Bizim köklerimize bağlı olmamız, çocuk ve torunlarımıza yol gösterir. Onların yaşam biçiminin, anlayışının oluşmasının temellerini atar. Çünkü çocuklar, büyüklerine öykünürler davranışlarını ve yaşam anlayışlarını oluştururken. Atalarımızın “Ön tekerlek nereye giderse art tekerlek de oraya gider.” sözü, günümüzde bizlere ışık tutup yol kılavuzumuz olmakta. Eğer bizler, köklerimize sahip çıkarsak çocuklarımız ve torunlarımız da bizim yolumuzdan gider. Onların yol göstericisi bizler olmalıyız. Eğer biz, onlara doğru yolu göstermezsek ekranları kullanan art niyetli kişiler çocuklarımıza yanlış yollar göstererek onları bizden çalar.

“Aile” deyince yalnızca çekirdek ailemizi anlamamalıyız. En geniş aile anlaşılmalı bu sözden. Amcalar, halalar, teyzeler, dayılar, gelinler, damatlar, enişteler, dünürler, aynı soydan gelenler, hısım akrabalar bir bütün olarak düşünülmeli. Çünkü bu saydığım akrabalar, ulu ağacın kökünden filizlenen farklı dallar… Dallar, ne kadar çoksa ağaç o denli görkemli ve güçlüdür. “Ağaç, yaprağıyla girler.” Sözünü bir an olsun usumuzdan çıkarmamalı.

Güçlü ağaç, toprağına çok iyi tutunur. En geniş aile bireyleri ile toplantılar düzenlemeli, fırsat buldukça bir araya gelmeli. Bu toplantılar türlü adlar altında gelenekselleştirilebilir. Ailenin tüm üyeleri için anlamlı olabilecek bir tarih belirlenmeli yılın farklı aylarında. Ya da… “Ailemizin geleneksel hamsi günü, çay buluşmaları, imece günleri, kuzine başı söyleşileri, toprağa ve suya saygı zamanı, börek toyu, aile dayanışması, kökleri anma,” gibi adlar altında toplanabilir aile üyeleri. Önemli olan bir araya gelmek… Bunu yapmak için farklı nedenler yaratılabilir.

Çocuklarımızı ve torunlarımızı köklerimizin, geçmişimizin olduğu topraklara düzenli olarak götürelim. Kendi toprağını tanısın. Tanısın ki oraya aidiyet duysun. Çocuk da o köklere tutunsun dişiyle tırnağıyla. Özellikle ataların sonsuz uykularını uyumakta olduğu gömütlüklere çocuklarımızla gidelim. Gidip gelirken o gömütlükte yatan büyüğümüzle ilgili anılarımızı, bildiğimiz kadar aile tarihimizi anlatalım onlara.

Köyümüze götürdüğümüz çocuklarımıza, bahçemizde tüm görkemiyle duran meyve ağaçlarını kimin diktiğini söyleyelim. Söyleyelim ki onlar da büyüklerini örnek alıp toprağına birbirinden lezzetli meyveler diksin. Toprağını çorak bırakmasın. Çorak toprak, canlılara yaşam vermez. Ancak insan, emeği ve alınteriyle çorak bir toprağa yaşam verebilir. Bu da toprağı yurt yapar. Ayrıca çocuklara çalışma alışkanlığı ve doğa sevgisini vermenin bir yolu bu.

Bir kişi, atalarının gömütlerini unuttuğunda yurdundan bağı kopmuş demektir. Bu bağın kopması, insanı boşlukta bırakır. Boşluksa bazılarının onun yurduna göz dikmesine neden olur. Çünkü yaşam, boşluk kabul etmez. Bir yerde boşluk varsa birileri o boşluğu doldurur eninde sonunda.

Çocuklarımızı ekranlara teslim etmek yerine, onların köklerine sıkıca sarılmalarının yolunu açalım. Bu da geleceğimiz olan en güzel varlıklara zaman ayırmakla olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Şubat 2026

EĞİTİMSİZ ÖĞRETİM


Okullarımızın işlevini anlatırken hem halk arasında hem de yasalarımızda “eğitim ve öğretim kurumları” olarak tanımlanırlar. Bu tanımlama, son derece doğrudur, içeriği ve anlamı boşaltılmadığı sürece. Okulların yaptığı işi, özetleyerek anlatan “eğitim” ve “öğretim” sözcükleri rastgele seçilmemiştir. Bu iki sözcüğün söyleniş sırası da ilgi çekici. Önce “eğitim” sonrasında “öğretim” gelir. Zaten okullar; halk arasında, öğretmen ve öğrencilerce “eğitim kurumları” olarak anılır. Demek ki eğitim olmadığında öğretim de olmayacağı için okul da okul olmaz, işlevini yerine getiremez.

Bir süreç içinde kişide oluşan olumlu yöndeki davranış değişikliğine, eğitim denir kısaca. Demek ki eğitim gören biri, olumlu yönde davranış değişikliği göstermek zorunda. Bu olmadığında eğitim de amaca ulaşılmamış demektir.

Okullarda değişik öğrencelerle (derslerle) karşılaşır öğrenciler. Bu öğrencelerin hepsinin alanı, içerikleri farklı. Türkçe dersinde öykünün ne olduğunu anlatır öğretmen. Bu, öğretimdir. Bu öğretilen bilgi ışığında öğrencilerin öykü yazmaya başlaması ise bir eğitimdir. Çünkü burada öğretilen bilgi; davranışa, uygulamaya, eyleme dönüşür. Yani öğrenilen bilgi, yaşama geçirilir. İşte, okullarda yapılması gereken, ulaşılmak istenen amaç budur.

Okullar yalnızca öğrencilere bilgi yükleyen yerler değil. Eğitim yapılmayan okullarda öğrenciler; kuru, yavan, yaşama geçirilemeyen, uygulaması olmayan bilgi hamalına dönüşür. Bu tür bir eğitim anlayışı ne yazık ki ezberciliğe dayanır. Ezber bilginin yaşamla ilişkisi olmaz. Bu nedenle ezberlenen bilgilerin yararı oldukça düşüktür.

Eğitim, çok yönlü ve çok boyutludur. Bir kişinin yaşamı boyunca karşılaştığı her olayın, her zorluğun, her sorunun, her durumun eğitimi yapılabilir. Aslında eğitimle yaşam kolaylaşır. Geleceğe yönelik amaçlar, ülküler, planlamalar eğitimle olur. Kişi; bilgisini, görgüsünü, deneyimlerini eğitimin gücüyle yaşama geçirir. Bir ülkenin kalkınması, ileri gitmesi, erinç içinde yaşaması, geleceğe güvenle bakıp varlığını sürdürmesi eğitimle olur. Kısacası iyi bir eğitim, toplumun geleceğidir.

Eğitimli kişinin oturup kalkması, konuşması, giyimi kuşamı, olaylara karşı tepkisi, insan ilişkileri, yemek yemesi, bir toplulukta hakkına razı gelmesi, başkalarının haklarını koruması, iyi bir dinleyici olması, karşısındakilere saygı göstermesi, zayıfı koruması, küçüklerle yaşuluları koruması, her türlü varlığı sevmesi, her canlının yaşam hakkına saygı duyması, ne zaman ne yapacağını bilmesi, çevresine uyum göstermesi, özverili yapısı, hoşgörüsü, nefsini disiplin altına alması, değerlere ve aktöreye uygun davranışlarıyla ilgi çeker.

24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının uygulanması için 12 Eylül 1980 askeri darbesi yapıldı. Bu darbe; toplumumuzu her yönden etkiledi. Ekonomi, siyaset, sosyal yaşam, eğitim, kalkınma, sağlık, toplumsal örgütlenme, tarım, hayvancılık, yargı, güvenlik, dünyaya bakış gibi birçok alanda değişiklikler oldu. Toplumun belleği yeniden oluşturuldu. Toplumcu düşünmenin yerini, bireycilik aldı. Bu da hem toplumsal hem de kişisel ülkücülüğü yok etmeye başladı. 12 Eylül’ün mimarları, topluma: “Gemisini kurtaran kaptan” sözü gereğince bireyciliği benimsetmeye çalıştı. Bu konuda, büyük bir oranda amaçlarına da ulaşmış sayılırlar. Bencilliği, toplumun her yanına yayarak bencil bireylerin olmasının yolunu açtılar. Kişinin hangi yolla olursa olsun para kazanmasının asıl amaç olduğunu topluma benimsetmeye çalıştı 12 Eylül darbecileri. Bu anlayış doğrultusunda kamu kaynaklarını yağmalama yarışı başladı. Yerden pıtrak gibi kamu kaynaklarını yağmalayan varsıllar bitmeye başlarken halkın büyük çoğunluğu yoksullaştıkça yoksullaştı.

12 Eylül darbesinin en çok zarar verdiği alan okullarımız. Okulların eğitim işlevi bir yana itilip unutturuldu. Eğitim kurumlarımız, yalnızca öğretim yapılan yerler olarak görüldü. Böyle olunca öğretim de giderek zayıflayarak ağır aksak yürümeye başladı. Ezbercilik; öğrencilerin üretkenliğini, yaratıcılığını, özgüvenini, ülküsünü, özverili çalışmasını, topluma adanmışlığını, yardımlaşma ve dayanışmalarını, birlikte çalışma alışkanlıklarını yok etti.

Eğitim, para kazanmanın bir yolu oldu nedense. Okullar, para kazanmanın bir aracı olunca eğitim içeriği kuş olup uçtu kurumlardan. Çünkü uygulanan ekonomik sistemin kuralları, ilkeleri, aktöresi ve toplumun çıkarlarını önceleyen amaçları yoktu. Asıl amaç para kazanmak olunca eğitim, ikincil plana düştü ne yazık ki. İkinci plandaki eğitim zamanla rafa kaldırıldı kolayca.

Televizyonun yaygınlaşmasıyla okullarda yapılamayan eğitin ekranlara taşındı. Buna giderek akıllı telefonlar eklendi. Ancak ekranlardaki eğitim olumsuz yönde oldu. Ekran, insanlık erdemlerini ve toplumsal değerleri hiçe sayıp aşındırmaya başladı. Toplumun çekirdeği olan aile kurumuna savaş açtı ekranlar. Aileler dağılmaya başladı. Büyük olsun küçük olsun kişilerde ekran bağımlılığı giderek arttı. İnsanlar, ekranla yatıp kalkmaya başladı. Birçok kişinin eğitimi de öğrenimi de buralardan yapılıyor ne yazık ki. Bu; toplumun çözülmesine, çürümesine yol açtı.

Türkiye, bağımsızlığını batı emperyalizmine karşı verdiği zor bir savaşla kazandı. Cumhuriyet’imiz, batı emperyalizmine karşı verdiğimiz zorlu savaşın küllerinden doğdu. Devrimlerimizi; batının yıkıcılığını onarmak, çağdaş bir düzen kurmak ve bir daha işgale uğramamak için yaptık. Dünyada sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş mücadelesini başararak ezilen uluslara örnek ve öncü olduk.

Dün savaş alanlarında yenip ülkemizden kovduğumuz batı emperyalizmi, bugün ekranlarla evlerimizi, çocuklarımızın belleklerini, yüreklerimizi işgal etti. Kendi kokuşmuş yaşam biçimlerini, bizlere dayatıp benimsetmeye çalışıyorlar. Bu yolla önce ailelerimiz, sonra da toplumumuzu dağıtıp çökertmeye çalışmaktalar. İşte, 12 Eylül darbesinin yok ettiği, kokuşturduğu eğitim sistemimizin açık kapısından batı, çocuklarımıza el attı. Onları; köhnemiş düzenleri, kokuşmuş yaşam biçimleriyle tarihsel köklerinden, insanlık erdemlerinden, toplumsal aktöremizden koparıyor. Bu, ülkemize karşı açılan bir savaş… Bu savaşa karşı kendimizi, çocuklarımızı, ailelerimizi, ulusumuzu, tarihimizi, erdemlerimizi, aktöremizi ve bizi biz yapan değerlerimizi savunmak zorundayız. Bu savaşı kazanarak ezilen uluslara yeniden örnek ve yol gösterici olmalıyız.

Atatürk, Onuncu Yıl Nutkunda: “Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” diyerek ulusal kültürümüzün toplumun geleceği, çocuklarımızın yetiştirilmesi için ne denli önemli ve belirleyici olduğunu belirtmiştir. Atatürk, bu tarihsel sözüyle ulusumuzun tümüne, milli kültürü geliştirme konusunda bir görev vermekte. Milli kültürü geliştirmek, ayakta tutmak için halkımıza dayatılan batı kültürüne, yaşam biçimine de set çekmek gerekir.

Ülkemizi ekran bağımlılığının yıkıcılığından, çocuklarımızın beyinlerini sanal ortamın çürümesinden, ailelerimizi küresel saldırıdan korumak için yüzyılların imbiğinden süzülerek gelen aktöremiz, tarihin derinlerindeki köklerimizin bize verdiği yüreklilik, insanlığın büyük hazinesi erdemlerimiz ve Cumhuriyet değerlerimizle karşı koyacağız. Bu savaşı toplumsal işbirliğiyle kazanabiliriz. O da yurttaşlarımızın tümünün imece yapmasıyla olacak. Bu imecemizde kılavuzumuz, Cumhuriyet’imizin kurucu ilkeleri ve onun değerleri olacak.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                        18 Şubat 2026

 

EKRANLARDAKİ SAPKINLIK


Ekranlarda her türlü sapkın davranışı görmek olanaklı. Zaten son yıllarda ekranlara göre giyinen, süslenen, beslenen, konuşan, tepki veren, el kol devinimleri yapan bir insan topluluğu var. Giderek bu kişilerin sayıları da artmakta.

Ekrandaki kişi, nasıl konuşuyorsa onu izleyen de öyle konuşuyor. Ekran karşısındaki kişi, karşısındaki camda ne görüyorsa onu yapıyor. Orada gördüklerini sorgulamıyor doğru mu, yanlış mı diye. Eğer bir şeyi, bir davranışı, bir konuşmayı ekranda görmüşse onu doğru kabul ediyor. Bu kişiler, ne anne ve babalarına ne öğretmenlerine ne de bir işin uzmanına inanıyor. Ekranı; annesi, babası, öğretmeni, akrabası, arkadaşı ve her şeyin uzmanı olarak görüyor.

Ekranların erdem ve aktöre süzgeci yok! Çok izlenmektir asıl amacı. Amaca ulaşmak için de erdem ve aktöreyi hiçe saymakta ekranların efendileri. Toplumsal çöküşün, kokuşmanın olması ya da kişilerin tinsel bunalımlara girmesi onların umurunda bile değil.

Birçok kişi çok izlenip ünlü olmak için toplumsal aktöreye çok ters gelebilecek davranışlarının görüntülerini paylaşmaktalar sosyal medyada. Karşı karşıya gelip sorsanız çoğu, yaptıkları davranışın yanlış olduğunu da söyler. Buna karşın bu yanlışı, bile bile niye yapar kişi? Bu yanlışına birçok kişinin özeneceğini, ona öykünüp aynı yanlışın içine gireceğini neden düşünmez?

İnsanlar, ekran bağımlılığı yüzünden kendi kişiliklerini, köklerini, insancıl duygularını, doğru düşüncelerini ne yazık ki hiçe saymaktalar. Sosyal medyada öyle görüntüler önümüze geliyor ki şaşkına dönüyoruz. “Bu kadarı da olmaz.” diyoruz. Ancak oluyor ne yazık ki. Her geçen gün olmasını olanaksız gördüğümüz davranışlarla karşılaşıyoruz.

Geçen gün bir sosyal medya alanında bir görüntü düştü önüme. Bir anne, oğluyla dudak dudağa öpüşüyor. Bu, kabul edilebilir bir şey değil. Çünkü bu öpüşme biçimi karı, koca arasında olabilir. Çünkü bu öpüşme; karşılıklı cinsel dürtünün, isteğin, şehvetin bir belirtisi. Bunun tersi de olabilir. Bir baba da kızıyla dudak dudağa öpüşemez. Böyle bir görüntüyü izleyenlerin ilk tepkisi “sapık” demek olur. Bu tür sapkınlık içeren davranışların yapılması, hele de kamuya açık duruma getirilmesi toplumsal aktöremizi bozan bir etken. Anne ya da babanın çocuğunu dudaklarından öpmesi bir sevgi belirtisi sayılamaz.

İnsanların mahrem organları vardır. Çocuğun da mahrem yerleri var. Bunu hiçe saymak, çocuklar açısından büyük olumsuzluklara yol açar. Özellikle anne ve babalar, bu konuda duyarlı olmalı.

İşin en ilginç yanı da sözünü ettiğim görüntüyü binlerce kişinin beğenmesi. Bunun nesini beğendiniz? Bu görüntüleri beğenerek sapkınlığı ödüllendirdiğinizin farkında mısınız?

Kız ya da erkek çocuklarıyla dudak dudağa öpüşen anne ve babaların en büyük zararı çocuklarına verdiklerini söyleyelim. Çünkü dudaktan öpmeyle çocukta şehvet duygusu uyandırılmakta. Çocuğun cinsel dürtüleri harekete geçiriliyor. Bu nedenle özenti, bilmezlik, ünlü olma isteğiyle yapılan kimi aymazlıklar yarın kişilerin başlarına büyük sorunların açılmasına neden olabilir.

Herkes ünlü olmak için uğraşmakta. Herkes ünlü olursa ünsüz olan kalmayacak bu gidişle. Böyle olunca kimse ünlü olmamış olacak. Çünkü doğada her şey karşıtıyla var. Bir şeyin karşıtı yoksa kendisi de yok!

Kişiler, ünlü olma amacıyla yaptıkları birçok bilinçsiz davranışla hem kendilerine hem de çevresindekilere dönüşü olmayan zararlar vermekteler. Sosyal medyada yapılacak her iş kırk kez düşünülmeli. İnsanın amacı ünlü olmak değil, kendi olmak olmalı. Kişinin kendi olması denli güzel bir şey var mı şu dünyada?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Şubat 2026