1985-86
Öğretim Yılında Samsun’un bir ilçesindeki lisede edebiyat derslerine giriyordum.
Okulda dört edebiyat öğretmeniydik. Arkadaşlarımızdan ikisi o ilçede doğup büyümüştü. Biri konuşmasında, davranışlarında yerel özellikleri belirgin bir biçimde
yansıtırdı. Yerel ağızla hem velilerle hem de derste ve dinlencelerde öğrencilerle
konuşması herkesin ilgisini çekmekteydi. Öğretmenlerle konuşurken de aynı dili,
yerel ağzı kullanırdı.
Arkadaşımızın
kullandığı yerel ağız, ilçenin en kuytu köylerinde bile konuşulmuyordu. Dili
kendince iyice bozuyordu konuşurken. Sözcüklerin çoğu anlaşılmıyordu bile. Sözcükleri
biraz da argo biçiminde külhanbeyi ağzıyla söylerdi. Bırakın bizim gibi yurdun
farklı yerlerinden gelen öğretmenleri, orada doğup büyümüş meslektaşlarımız ve
öğrencilerin çoğu da konuşulanları anlamıyordu. Oysa öğretmenimiz o ilçenin
merkezinde doğup büyümüştü. Bu nedenle köylerdekilere göre İstanbul ağzına daha
yakın bir konuşmasının olması gerekirdi. Öğrenciler yolda izde, dinlencelerde
onun taklidini yapardı. Kimi öğrenciler ise ona öykünür onun gibi konuşurdu. Bu
durum, beni ve okuldaki birçok öğretmeni rahatsız ederdi. Zaman zaman arkadaşımızı
uyarır, onu kırmadan eleştirirdik. O ise uyarı ve eleştirileri ciddiye almaz,
gülüp geçerdi.
Bir
gün derse girdiği sınıfta okuyan öğrencilerden birinin babası okula geldi.
Kendisi, ilçede bulunan bankalardan birinin müdürüydü. Doğrudan okulumuzun müdürüyle
görüştü. Müdür Bey’e çocuğunu okula doğru konuşmayı, Güzel Türkçemizi öğrensin
diye gönderdiğini, ancak oğlunun dilinin gittikçe bozulduğunu söyledi. Bunun
nedeninin de öğretmenden kaynaklandığını belirtti. Öğretmenin bu konuda uyarılmasını,
çocuğunun geleceği için sınıfının değiştirilmesini istedi.
Müdürümüz
insan ilişkilerinde saygılı, ince biriydi. İnsanları kırmadan uyarılarını yapardı.
Öğretmenlerle saygıya, güvene dayalı iyi ilişkileri vardı. Kırıp dökmeden
öğretmen arkadaşımıza gerekli uyarıyı yaptı. Öğrencinin de sınıfını değiştirdi.
Tanığı
olduğum bu olay, üstünden yıllar geçse de belleğimde capcanlı durur. Şimdi bakıyorum
okullara da içim sızım sızım sızlıyor. Yolda izde karşılaştığım, değişik
ortamlarda tanıştığım öğretmenlerin önemli bir bölümü doğru Türkçeyi konuşmuyor
ya da konuşamıyor. Giyimiyle kuşamıyla ne öğrencisine ne velilerine ne de
çevresine örnek oluşturabiliyor. Bilgisi ile öğrencileri kendine bağlama
konusunda çoğu yetersiz. Günümüz öğretmenlerinin çoğu kendini geliştirmiyor ne
yazık ki. Kendini geliştirmeyen biri, öğrencisini nasıl geliştirsin?
Günümüz
okullarının çoğunda öğrenciler çeteleşip akran zorbalığında sınır tanımıyor. Birçok
zararlı alışkanlıklar ne yazık ki bu kutsal yuvada öğreniliyor. Önlerinde iyi,
doğru örnekler olmayınca olumsuz kişilere öykünmekte çocuklar. Yürüyüşleri, konuşmaları
berduşlar gibi. Öğrencilerin neredeyse hepsi küçük büyük, kız erkek ayrımı
yapmadan söylüyorum yakası açılmamış sinkaflı küfürlerle birbirlerine
seslenmekte. Karşılıklı konuşmalarında her iki tümceden birinde küfür var. Küfretmeyi
bir büyüklük, böbürlenme, üstünlük aracı olarak görmekteler.
Eskiden
okullar, öğrencileri her türlü kötü alışkanlıktan uzak tutmaktaydı, şimdi ise
çocukların çoğu edindikleri kötü alışkanlıkları ne yazık ki bu kutsal çatı
altında öğreniyor. Üzülerek söyleyeyim güya demokrasi, özgürlük masallarıyla
okullardaki disiplin rafa kaldırıldı. Avrupa ve ABD’ye benzeyeceğiz diye
Cumhuriyet eğitiminin kazanımları bir bir yok edildi. AB ve ABD’ye hayrı
olmayan uygulamaların ülkemize hayrının olacağını düşünmek nasıl bir düşünce?
Okullar
toplumumuzun en güvenlikli yerleri olması gerekirken son yollarda buralarda
öğretmen ve öğrencilerin canına kıyıldı. Ne yazık ki bunu yapanlar, çocuk
yaştaki kişilerdi. Bu çocuklar, bir canavara nasıl ve hangi etkilerle dönüştü?
Çocukların
çoğu yaşamlarını karartan birçok bağımlılığı ne yazık ki okulların çevresinden edinmekte.
Özellikle ekran bağımlılığının giderek artması, diğer bağımlılıkları da birlikte
getiriyor. Bu konuda önleyici çalışmalar nedense çok zayıf ve etkili değil.
Birçok
veli sabahtan akşama dek okul çevresinde dolaşıyor çocuğunun başına bir şey
gelmesin diye. Her telefonu çaldığında yüreği yerinden oynuyor çocuğuma bir şey
mi oldu diyerek. Veliler eskiden okulları güvenli yerler olarak görürdü, şimdi
ise buraları böyle gören kişi sayısı oldukça az.
Eskiden
veliler çocuklarını kötü alışkanlıklardan kurtulsun diye okula gönderirlerdi,
şimdi ise kötü alışkanlıkları ne yazık ki buralarda edinmekte geleceğimizi
kuracak olan yavrular. Bu nedenle veliler şaşkın ve ne yapacaklarını bilmiyor. Bu
konuda köklü çözümler düşünülmüyor yetkililerce nedense. Her şey olayların
akışına bırakılmış. Bu da çözümü güçleştiriyor.
Son
yıllarda sorunu görmezden gelerek ertelemek bir yönetici alışkanlığına dönüştü.
Çünkü koltukları işgal edenlerin biricik sorunu oturduğu yerden kalkmamak. Bunu
da sağlamak için her şeyi iyi göstermekte çoğu koltuk sahibi. Koltuğa oturan
yetkili, sorunu açıklayıp çözüm için gerekli çalışmaları yaparsam bu sorunun
kaynağı olarak beni gösterirler diye korkuyor. Bunun nedeni, olağanüstü bir
özgüvensizlik... Koltuğa oturanların özgüvensizliğinin nedeni buraları hak
etmedikleri düşüncesi. Çünkü bu yetkili koltuklara oturanların çoğu, buralara
siyasetçilerin torpiliyle geliyor. Geldikleri gibi orunlardaki varlıklarının
siyasetçinin iki dudağı arasında olduğunu biliyor hepsi. Bu nedenle siyasetçi
ile iyi geçinmek öncelikli amaç. Bunu yaparken her şeyi güllük gülistanlık
göstermek önemli bir alışkanlık.
Ne
yazık ki çoğu yöneticide koltuğu koruma kaygısı, yurdu koruma kaygısından önce
geliyor. Kişisel koltuk kaygısı, yurdun ve ulusun önüne geçince sorunlara çözüm
bulmak da olanaksız duruma geliyor. Böylece sorunlar büyüyor ve bunları çözmesi
gereken yönetici, sorunlara yenilerini ekliyor.
Okullardaki
sorunları çözmemek, onları ertelemek Türkiye’nin geleceğini tehlikeye
düşürmektir. Çocuklarını iyi eğitemeyen toplumların geleceği olmaz. Bu konuda
ulusça ayağa kalkmanın ve sorunları çözerek çocukları bağımlılığın her
türlüsünden kurtarmanın yolları aranmalı. Bu konuda halkımızın imece geleneğine
başvurarak ortak aklı kullanmaktan başka çare var mı?
Adil
Hacıömeroğlu
17
Eylül 2026