Fırsat
buldukça ülkemizin birçok yerleşim yerine giderim. Yeni yerler görüp farklı
insanlar tanıdıkça mutlu olurum. Çünkü benim için farklı insan tanımak, yeni
bir dünya demek. Ne kadar çok insan tanırsam o kadar çok dünyam olur. Yeni
yerleri görmek, değişik insanları tanımak benim için aynı zamanda farklı
bilgileri öğrenmek demek.
Ne
yazık ki ülkemizdeki yerleşim yerlerinin çoğu birbirine benzemekte. Özellikle
kentlerdeki yapılanma, cadde ve sokakların düzeni, yeşil alanların darlığı, sosyal
donatı alanlarının eksikliği, taşıtlar için eğleklerin[1] neredeyse olmaması, çocukların
oynayacakları ve gönüllerince zaman geçirecekleri dinlençlerin yetersizliği,
kadınla erkeğin birlikte aynı ortamda oturup zaman geçirecekleri yeiçlerin[2] çok az olması, kültürel, sanatsal,
deneysel, sportif etkinliklerin yapılacağı yerlerin bulunmaması, her türlü
yapıtın olduğu kitaplıklardan yoksunluk neredeyse her yerde aynı. Burada
saydığım bazı yerlerse yasak savmak için yapılan yerler.
Kentlerimizin
ortak özelliklerinden biri de cadde ve sokaklarını kirli olması. Yerel
yönetimlerin buraları temizlediklerinin tanığıyız. Gerçi bazı yerlerde bu temizliğin
üstünkörü yapıldığını da görmekteyiz. Belediyelerin birçok yerde çöp toplarken
yaptıkları en büyük yanlışlardan biri, çöp kamyonlarına doldurdukları çöpleri
sıkıştırarak sularını cadde ve sokaklara akıtmak. Akan çöp suları hem çevreyi
kokutuyor hem de her yan yapış yapış oluyor. Bunu yollarda yürürken bastığınız
yerden, ayakkabılarınızın altından anlıyorsunuz. Ne yazık ki yollar düzenli
olarak yıkanmıyor. Bazı kentlerde birkaç yıldır çok fazla karasinek var. Bunun
nedenlerinden biri de çöp kamyonlarından yollara akıtılan kirli sular.
Kentlerdeki
çöp toplama işindeki en önemli sorunlardan biri de çöp kutularının kapaklarının
bir türlü kapanmaması. Ne yazık ki sokak ve caddelerde bulunan günlük çöplerin biriktirildiği
yerlerin çoğunun üstleri açık. Bu da hem pis kokulara hem de karasinek ve diğer
haşaratın çoğalmasına neden olmakta. Bu durum, salgın sayrılıklara yol açmakta.
Belediyelerin
çöp toplamadaki bazı eksikliklerini söyledik. Ancak yurttaşlarımızdan
kaynaklanan temizlik konusunda düzeltilmesi gereken bazı alışkanlıklar var.
Ülkemizde
çok hızlı iç ve dış göç süreci yaşanmakta uzun süreden beri. Köylerimiz büyük
bir hızla ıssızlaşırken kentlerimiz de düzensiz bir biçimde kalabalıklaşıyor.
Ne yazık ki kentlere gelenlerin geldikleri yere uyum sağlamalarını sağlayacak
yaygın düzenli eğitim yok! Zaten okullarımız da sınavlara odaklı bir öğretimin
pençesinde. Değerler eğitimin yeterince üzerinde durulmaması, toplumsal
kuralların öğretilmesinin savsaklanması önemli bir eksiklik.
Gerek
merkezi yönetim gerekse yerel yönetimler her yaştan yurttaşa yaygın eğitimin
tüm olanakları kullanılarak toplumsal değer ve kuralları benimsetmeli. Toplum
olarak yaşamanın kurallar ve değerlerle olabileceği gerçeği onlara yaşam biçimi
olarak kazandırılmalı. Bunca iletişim aracının olduğu bir dünyada bunlardan
yaygın eğitim için yararlanmamak büyü bir eksiklik. Üzülerek söylemeliyim ki bu
iletişim araçları Türkiye için kötü amaçlar besleyenlerin, ülkemizdeki birliği
bozup sen-ben kavgasını körüklemek isteyenlerin silahına dönüştü.
Ne
yazık ki bazı yurttaşlarımız yaşadıkları kentleri kirletmekte. Ellerindeki
çöpleri birkaç adım ötedeki çöp kutusuna atmak yerine, yere bırakanlar çok. İçtiği
sigaranın izmaritini yere fırlatmayı kendince beceri, üstünlük sayanlar var.
İçtiği suyun şişesini, içeceğin teneke ya da karton kutusunu çiçeklerin,
ağaçlarını dibine, yol kıyılarına atıverenler az değil. Yediği yemeğin sarılı
olduğu kâğıdı, naylonu yollara atanları görüyoruz. Bu olumsuzlukları yapanların
yanı sıra çöpünü elinde tutan ve cebinde, çantasında saklayan iyi
yurttaşlarımız ise övgüyü hak ediyor.
Nedense
bazı kişiler, göç ettikleri kentleri kendi evleri olarak görmemekte. Buraları
kendileri için geçici barınma yeri olarak algılamaktalar. Bu da onların
geldikleri yerler ve onları önyargısız kabul edip bağrına basan kentlilerle biz
olmalarını engelliyor. Yeni göçenlerin çoğu kendilerini ben, kendilerinden önce
kentlere yerleşenleri de sen olarak görüyor. Bu durum, kimi zaman sen-ben
kavgasının çıkmasının da nedenini oluşturuyor.
Yaşadığı
yeri benimseyen kişi, orayla özdeşleşir. O yerleşim yerini içselleştirir.
Çevresindeki herkesle duygudaş olur. Elseverlik duygusu davranışa dönüşür. Yaşadığı
yer için özveride bulunur. Cadde ve sokakları kendi eviymiş gibi benimser.
Buraları kirletmenin evini pisletmeyle aynı olduğunu düşünür. Böyle olunca da
eline geçen her şeyi yollara, dinlençlere atmaz.
Kentlerin
yapılaşmasından yolların kirletilmesine dek her şey biz olamamanın eksikliği. “Ben
çöpümü atmakta özgürüm. Eğer seni rahatsız ediyorsa sen onları toplayıp temizlersin
kendini cadde ve sokağın sahibi olarak görüyorsan,” diye düşünmekte çoğu kişi. Oysa
kentin her yanı hepimizin, bizim. Bencileyin değil bizcileyin düşünmeli. Biz
olursak mutlu oluruz. Sen-ben diye ayrışırsak çatışıp birbirimizden koparız.
Giderek bu çatışmalar kavgaya dönüşür. Kavganın olduğu yerde mutluluk da erinç
de kardeşlik de kalmaz.
Kentlerde
erinç, uyum ve mutluluk içinde yaşamanın yolu biz olmakta. Biz olursak büyüyüp
güçlü oluruz. Biz olmadığımızda ise çürüyüp ufalanırız. Ufalanan varlıkları da
sert bir yel dört bir yana savurup yok eder.
Adil
Hacıömeroğlu
24
Ağustos 2026