Savaş ve Açlar…
Türkiye’nin büyük yazarlarından Hasan İzzettin Dinamo’nun başyapıtlarından
biri… Bu kitabı, ilk kez lise sondayken bir solukta okumuş ve anlatılanlardan
çok etkilenmiştim. Yıllarca Savaş ve
Açlar’ı unutamadım. Öğrencilerime, arkadaşlarıma okumaları için önerdiğim
kitaplardan birdir.
Savaş ve Açlar’ı
okurken anlatılan olayın içine girdim genç yaşımda. Onlarla Akçaabat’ın Kavaklı
köyünden çıkıp bir dilim ekmek uğruna gurbet ellere düştüm. Savaşın acımasızlığını
yaşadım Temel Çavuş ailesiyle. Sanki ben de bu ailenin bir çocuğuymuşum gibi
duyumsadım kendimi. Yıllar geçti kitabı okumamın üstünden, ancak anlatılan her
şey belleğimde dönüp durdu her zaman. Bunun nedeni, benim de Temel Çavuş’la
aynı topraklarda doğup büyümem. Üstelik babamın amcaları Sarıkamış’tan
dönememişlerdi. Dedem, yıllarca Rusya’da tutsak kalmış, Cumhuriyet’ten sonra
birkaç arkadaşıyla kaçıp gelmişti Türkiye’ye. Dedemin ve iki kardeşinin çoluk
çocuğu işgal yıllarda yok olmuştu. Dedem, yıllar sonra yaşama yeniden
başlamıştı umutla. Bu nedenle bu romanda anlatılanları, olayı
içselleştirmiştim.
Öğretmenliğe
ilk atandığım yer, Samsun… 1979 Ekim ayının son günleriydi görev yerime
gidişim. Samsun’a gün doğarken vardım. Hükümet binasının nerede olduğunu
sordum. Söylediler. Nasıl olsa vakit erken diye yürümeyi yeğleyip çevreyi
tanıyayım istedim. Kentin batısına doğru yürürken karşıma bir ırmak çıktı.
Üstünde bir köprü… Köprünün sağ yanındaki tabelada “Mert Irmağı” yazıyordu.
Durdum, köprünün üstünden ırmağı izledim yönümü güneye dönerek. Temel Çavuş’un
kırıma uğrayan ailesi gözümün önünden geçti bir süre. Sonra düşümden ayılıp
yürüdüm yukarı doğru. O günlere göre kent iyice değişmişti doğal olarak.
Bir
süre ırmak boyunca gidip geldim. Savaşın acımasızlığıyla yok olan aileler geçti
gözümün önünden. Şakire annenin çocuklarını yaşamda tutmak için verdiği
insanüstü savaşı düşündüm uzun uzun. Gözyaşlarım ırmağa aktı. Saatime baktım,
geç kalacağım neredeyse. Çabucak toparlanıp hızlı adımlarla yürüdüm Hükümet
konağına. İşlerimi çabucak bitirip atandığım okula gittim bir ikindi vakti.
İşlerim bitince okul müdürüyle Samsun’a döndük. Gece memleketime dönecektim.
Beni evine çağırdı, garajda beklemeyeyim diye. Evleri Mert Irmağı’nın batı
yanındaydı. Yemeği ırmağa bakan balkonda yedik. Ancak ağzımda lokmalar büyüyor,
yutamıyorum. Açlığım yok oldu birden. İlk kez tanıdığım insanlar... Yemeklerini
beğenmedim sanacaklar diye zorluyorum kendimi yemek için. Ama olmuyor. Çayı da
orada içtik. Ancak keyifsiz ve dalgınım. Müdür Bey: “Adil Bey, niye bu kadar
dalgınsınız, iştahınız da yok!” dedi. O zaman 57 kiloyum. “Müdür Bey, ben zaten
az yerim, bu nedenle de çok zayıfım.” dedim. Güldü.
Aylar
sonra benim iştahlı ve devinimi yüksek biri olduğumu görünce o ilk günkü durumumu
sordu yeniden. Ben de ona Sarıkamış’ta Şehit olan Temel Çavuş’la oğlu Ali’yi,
çocuklarını geçindirmek için olağanüstü bir savaş veren Şakire anneyi, el kadar
çocukken açlıktan ölen Hüseyin, Fatma ve Sefer’i anlattım. Üç günde bir lokma
ekmekle yaşama tutunan Asile, Musa ve Adviye’den söz ettim ona. Kendi evlerinin
olduğu yerde yaşadıklarını ekledim sözlerime. Her lokmamda çocukların gözümde
belirdiğini anlattım. O da duygulandı.
Gelelim
bu güzel kitabın konusuna…
Temel
Çavuş, erkenden evlenir. Bir yıl sonra oğlu Ali doğar. Ali’sinin kokusunu içine
dolduramadan askere çağrılır. Trabzon taburuyla gemiye biner. Doğru Yemen’e
giderler. Tam tamına yedi yıl orada savaşır. Arkadaşlarını çoğu sıcaktan,
salgınlardan ve vurularak yaşamını yitirir. Temel Çavuş, bu cehennemden sağ
salim döner Kavaklı’ya. Kavuşur çok sevdiği karısı Şerife ve oğlu Ali’ye.
Savaşın kara bulutları her yandadır. İşsizlik, yoksulluk, açlık savaştan beter
bir beladır başlarında. Önce Asile, sonra Musa doğar. Geçim iyice zorlaşmıştır.
Bir gün karını verip alır çoluk çocuğunu İstanbul’a gelir. Sarıyer’de bir
kulübeye yerleşir. Birkaç süt ineği alır elindeki parayla. Önce her şey yolunda
gider. Sonrasında uğursuzluk bulutları çöker üstlerine. İnekleri hastalanıp
ölür. Ne ellerinde ne de avuçlarında vardır birkaç kuruş. Memlekete dönmeye
karar verirler. Bu sırada Adviye, Hüseyin ve Fatma da eklenmiştir aileye.
Gülcemal vapuruna binerler. Vapur, Samsun’a uğrar. Bir tanıdığın önerisiyle
inerler burada.
Samsun’da
işleri tam da yoluna koyarken terslikler başlar. Buradan göçen Gayrimüslimlerin
mallarına mülklerine el koymaya başlar bölgenin arkaları güçlü varsılları. Ne
yazık ki emeği, alınteriyle ekmeğini taştan çıkaran Temel Çavuş ailesinin
ağızlarının tadını da bozar bu asalaklar. Bu arada I. Dünya Savaşı başlar.
Temel Çavuş, yeniden askere çağrılır. Görev yeri, Sarıkamış’tır. Çok geçmeden
şehit olduğu haberi gelir. Oğlu Ali, on beş yaşındadır henüz. Savaşı ganimet
sayan asalaklara karşı iki göz kulübelerini ve el kadar bahçelerini savunur yiğitçe.
Boyun eğmez savaşı fırsata çevirenlere. Çünkü babası şehit olduktan sonra doğan
kardeşleri Sefer ve memleketten gelen babaanneleri de eklenmiştir aileye. Tam dokuz
boğaz Ali ile Şakire’nin eline bakmakta. Ailede yaprak dökümü başlamıştır.
Babaanne uçmağa varır.
Savaş
soyguncularına boyun eğmeyen Ali’nin yaşının büyük olduğunu dile getirerek onun
asker kaçağı olduğunu söyleyip ihbar eder asalaklar. Ali’yi hemen iki jandarma
gelip alır yoksulluğun kırıma dönüştüğü kulübeden. Ali sözde bir muayene geçirilir
ve o da Sarıkamış’a gider. Çok geçmeden onun da şehit olduğu haberi gelir.
Aile, yoksulluk ve açlık uçurumundan yuvarlanmaya başlamıştı. Ekip biçtikleri
kiralık yerleri ellerinden alınır. Ardından kulübelerine el konur. Temel Çavuş,
donarak öldüğü için şehit sayılmaz. Ali, şehit sayıldığından bir lira aylık
bağlanır aileye. Bu da günde bir asker tayını bile almaya yetmez karaborsacı
açgözlülerin egemen olduğu kentte.
Hali
vakti yerinde bir komşuları uzun süredir hasta ve ölmek üzere olan dişi
keçilerini Şakiregillere verir. Şakire, açlıktan ölmektense hastalıklı keçiyi
kesip çocuklarına yedirmeyi yeğler Allah’a sığınarak. Sabah akşam keçi eti
yedirir çocuklarına. Tüm aile ishal olur. Havanın ayazına aldırmadan saatlerce
evin önünde bin bir eziyetle bağırsaklarını boşaltırlar. Küçük Hüseyin, çok
şiddetli ishal olur. Dışkısını yapmak için kendini zorlarken kalın bağırsağı
dışarı fırlar. Annesi, zor da olsa çocuğun bağırsağını yerine sokar. Ancak bir
kez çocuğun dengesi bozulmuştur. Kalın bağırsak, ikide bir yerinden fırlar.
Hüseyin’in küçük bedeni çok su yitirir. Açlığa, soğuğa, kötü yaşam koşullarına
dayanamayan Hüseyin can verir. Onun öldüğünü, sabahleyin ilk önce onun bir
büyüğü olan Adviye anlar. Musa’ya haber verir. İki çocuk, ölümün soğuk yüzüyle
küçük yaşta tanışır ne yazık ki. Şakire Hanım, eve geldiğinde çılgına döner.
Ancak yapacak bir şey yoktur. Oğlunun küçük bedenini alarak mahalle imamıyla
mezarlığa gider. Cenazeyi belediye kaldırır. Çok geçmeden Fatma, kuş olur uçar.
Onun belediyece defnedildiği gün, tam on çocuk ölüme yenik düşer. Bu çocukların
neredeyse hepsi şehit çocuklarıdır. Kefensiz, yıkanmadan ve üzerlerindeki
giysilerle gömülür minik bedenler. Burada önemli bir ayrıntıya değinmeden
geçemeyeceğim. Şakire, çocuklarının ölülerinin gömülmesini sağ kalan
çocuklarına göstermiyor onların yaşam erkelerini tüketmemek için.
Şakire’nin
elinden Ali’nin şehitlik aylığı da alınır türlü oyunlarla. Evleri soyulur en
yakınlarınca. Evlerinden çıkarılırlar. Deniz kıyısında terk edilmiş muhacir
konutlarından birine taşınırlar. Zaten tek eşyaları bir yatak, yorgan ve bir
kaşık ve bir bakır tenceredir. Çocukların tek kat giysileri vardır yırtık
pırtık. Hiçbirinin çarığı bile yoktur. Gece gündüz yalınayak dolaşmaktalar. Şakire’nin
alacaklılarından gizlediği ineğine mahalle bakkalı el koyar alacakları
karşılığında.
Dönem,
güçlüden yanadır. Devlet görevlilerinin çoğu, cebinde parası olanın dediğini
yapmaktadır. Yoksulların neredeyse bitleri bile soyulacak bu fırsatçı
varsıllarca. Taşındıkları yeni evde evin tahtalarını yaktıkları için zabıta
zoruyla sokağa atılırlar.
Musa
(Yazarımız Hasan İzzettin Dinamo’dur.), köpek dışkısı toplamaya başlar üç beş
kuruş kazanmak için. Ne yazık ki köpek dışkısı bile yoksulların hepsinin umudu
olunca güçlüler, güçsüzleri ezmeye başlar. Musa, dövülüp kovulunca bu işi
sürdüremez. Sonrasında hayvan kesimevinin kanalından ırmağa dökülen hayvan
bağırsaklarını tenekeyle toplamaya başlar sokak köpekleri ve yetişkinlerle
yarışarak. Ailenin böylece karnı doyar ve az da olsa günyüzü görür. Bu da uzun
sürmez. Savaşın getirdiği yoksulluk arttıkça ırmağa atılan bağırsaklar
değerlenir. Yoksulların tek umudu, biricik besin kaynağı olur köpeklerin
kapıştığı bağırsaklar. Sonrasında kesimevi, bağırsakları ırmağa dökmeyip
kendileri temizleyip satmaya başlar. Böylece yoksulların yüzüne bu ekmek kapısı
da kapanır.
Bir
gün seferberlik çocuğu Sefer, uçmağa varır. Şakire, belediyeye başvurur, yanıt
alamaz cenazenin kaldırılması için. İş, başa düşer. Komşularından bir kazma ve
kürek bulur. Kumlu toprağa oğlunun mezarını kendisi kazar ve toprağa verir
kundaktaki oğulcuğunu dualarla. Elinde üç çocuğu kalır: Asile, Musa ve Adviye.
Bu yavrularını ölüme teslim etmek istemez. Gider Samsun Darüleytamı’na. Üç
çocuğu kabul edilir oraya. Çünkü başka bir çözümü yoktur. Kendisi de
Darüleytam’ın yanındaki sayrıevine yatar bir haftalığına. Niyeti kendini burada
biraz toparlayıp memleketine dönmektir.
Şakire,
bir savaşın kahramanı… Annelik güdüsüyle verdiği kendini ve çocuklarını yaşamda
tutma savaşı saygı duyulacak bir çırpınış. Ne yazık ki çocuklarının kurtuluşunu
göremedi. Onun da ölümü, çok acıklı, üzüntü verici oldu. Çocukları hem yetim
hem de öksüz kaldılar.
Lise
sonda okuduğum kitabı, tam elli yıl sonra yeniden okudum gözyaşlarıyla (Bu
kitabı bana armağan eden Tekin Yayınlarının sahibi Elif Akkaya’ya teşekkürü bor
bilirim.). Yakın tarihimize ışık tutan Savaş
ve Açlar’ı herkes okumalı ve okutmalı. Ancak bu kitabı yüreği, duygudaşlığı
olamayanları ve insanlığını yitirmiş olanların okumamalarını öneririm. Savaş ve Açlar,
Dinamo’nun diğer kitapları gibi ilgi çekici. Onun kitapları derin insan
duygularının sel olup akıp gittiği yapıtlar. İnsanı, yaşamı tanımak;
zorluklarla nasıl savaşılacağını öğrenmek için okunması gereken bir kitap bu. Savaş ve Açlar’ı yıllar sonra yeniden
okumanın mutluluğunu yaşadım. Şakire, Asile, Musa ve Adviye’nin yaşam savaşının
tanığı oldum. Temel Çavuş ailesi, ölünceye dek unutmayacağım ve saygı duyacağım
büyük bir yaşam savaşın kahramanlarını.
Adil
Hacıömeroğlu
3 Şubat 2026