Osman
Şahin’in Kolları Bağlı Doğan
kitabını kimi zaman ürpererek, kimi zaman da insanlığımdan utanarak bir solukta
okudum. Kitap, aynı adı taşıyan öyküyle başlıyor. Bu, uzun bir öykü… 12 Eylül
1980 Amerikancı darbesi sırasında tutukevlerinde uygulanan insanlık dışı işkenceleri
anlatıyor. Yazarımız da gözaltına alınıyor ve insanlık dışı işkencelerin
hepsine karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Ben okurken utandım bu işkence
türlerinden, ancak insanlara bu acımasızlığı yapanlar, yaptıranlar utanmadılar.
Kitapta
11 öykü yer almakta. Hepsi tutukevlerini anlatıyor. 12 Eylül’ün kendi yurttaşına
acımadığı, hele de aydınsa onları ABD için yok etmek için kolları sıvadığını görüyoruz.
Kendi insanına acımayan darbecilerin yönettikleri ülkeye yararı olur mu?
Tutukluların
işkenceye direnmelerinin en büyük destek yine koğuş arkadaşlarından geliyor.
Hepsi aynı annenin çocukları gibi düşünsel ve duygusal birlik içinde
davranmakta. Birbirlerinin tensel ve tinsel yaralarını birlikte sağaltıyorlar. Ekmeklerini,
aşlarını, sigaralarını, içgüçlerini[1] paylaşıyorlar. Tutukevi
koşulları oldukça kötü. Haşaratın bile yaşayamayacağı, havasız, güneşsiz, genellikle
nemli bodrum katlarında günlerce yaşamak zorunda kalıyor tutuklular. Her türlü
zararlı böceğin, farelerin dolup taştığı yerler buralar. Buraya düşenler hem
işkenceyle hem de tutukevinin olumsuz koşullarıyla savaşmak zorunda.
Tutukevlerinde
en büyük sorunlarından biri ayakyolu ve yunak. Ayakyolları yetersiz ve temizlenmiyor.
Her şey ortalığa yayılmış durumda. Günlerce, aylarca yıkanamayan tutsaklar var.
İşkence izleri herkesin üstünde. Kurumuş ve kokmakta olan kan lekeleri neredeyse
herkesin üstünde. Tutsakların çoğunun işkence yaraları sağaltılmadığı için
herkesçe görülmekte. Yazın bu yaralara sinekler konmakta. İşkenceden bitkin
düşmüş tutuklu, uykuya yenildiğinde farelerin yaraları kemirmesi tehlikesiyle
karşı karşıya. Bazı tutsakların burunları, kulakları ve başka organlarının uyurken
farelerce kemirilmesi sıradan olay olmuş buralarda.
Yazarımız,
Almanya’dan yurda dönüyor vatani görevini yapmak için. İstanbul’da yürürken
sivil polislerce gözaltına alınıyor. Onun gözaltına alındığından başta evinde
kaldığı ağabeyi olmak üzere eşinin, ailesinin, arkadaşlarının haberi yok! Bunu
günler sonra öğreniyorlar. İnsanların niye gözaltına alındığını kendisi de
çevresindekiler de bilmiyor. 12 Eylül zindanlarına, işkencehanelerine girmek
için insan olmak yeterli bir suç. Osman Şahin de aydın bir insan olduğu için
suçlanıyor ve gözaltına alınır alınmaz insan kılıklı yaratıkların acımasız işkenceleriyle
karşılaşıyor. Bu, günlerce sürüyor. Duygularını, insanlıklarını yitirmiş
işkenceciler ellerine düşenlere Allah can verdi demiyor.
“Eşsiz
suç belgelerini eline geçirmiş gibi yükleniyor bana görevli.
‘Bu
pullarla jetonlar neyin şifresiydi? Bunları birbirinize göstererek mi tanışıp
buluşacaktınız?’ diye soruyor bana. Ne diyebilirim? Bu akıldışı soruya yanıt
vermekte zorlanmamı, bir anlık durağanlığımı görevli bir açık verme sanarak
böğrümü yumrukluyor.
‘İtoğlu
it, soruma cevap ver!’ diye bağırıyor.
‘Hayır!
O pullarla jetonları, buraya getirilmeden az önce Taksim Postanesi’nden
almıştım,’ diyorum.
Böğrüme
bir yumruk daha vuruyor:
‘Ulan
orospu çocuğu, sana bunları nereden aldığını sormuyorum! Bunları şifre olarak
mı kullanacaktınız, diye soruyorum!’
‘Hayır!’
demekten başka ne diyebilirim. Birkaç yumruktan sonra bağırıyor:
‘İmzala
şurayı! (Kolları Bağlı Doğan, Osman Şahin, Literatür Yayınları, Ağustos 2026,
s.7)” Suç örgütünü sorgucu darbeciler yaratmaya çalışıyor işkencelerle. Yurtdışında
yaşayan birinin cebinde jeton ve posta pulunun olması kadar doğal bir şey var
mı? Şahin’in eşi, o sırada Almanya’da. Yakınları Mersin’de. Bir insanın yakınlarını
araması suç mu?
Tutukevinde
gardiyanlar tutuklulara başta sigara olmak üzere bazı gereksinim duydukları
şeyleri karaborsa satmakta. Tutuklular bir yandan işkenceye uğrarken diğer
yandan da soyuluyorlar. Yürekleri ferahlatan en güzel şey de tutululardan
birinin geçenekteki[2]
nöbetçinin masasında duran Mao Zedung’un Seçme Eserleri’nin bir cildini
çaktırmadan alıp koğuşa getirmesi oldu. Tüm baskılara, işkencelere karşın bu
işi kimin yaptığını ve kitabı ele vermiyorlar. Böylece bir kitap direnişi,
dayanışması oluyor.
Bir
gösteri sırasında oradan geçen iki gözü görmeyen birini gözaltına alıyor
polisler. Ayrıca maç dönüşü bir kıraathanede çay içen genç basketbolcuları da
örgüt üyesi olarak atıyorlar içeriye. Bu kişiler de dayaktan nasibini alıyor.
Gerçek anlaşılınca salıveriliyorlar. Yedikleri dayak ve işittikleri küfürlerle
özgürlüklerine kavuşuyorlar.
Kitapta
birbirinde ilginç öyküler var. Bu nedenle okunması gerek. Genç kuşakların yakın tarihimize ışık tutan bu
öykülerden öğrenecekleri çok şey var.
Osman
Şahin, bu kitabıyla tarihe tanıklık ediyor.12 Eylül’ün darbeci işkencecilerinin
adeta sicillerini yazdı bu kitapta. İşkenceciler, devletin aylıklı elemanları.
İşkence yaptıkları için para kazanıp geçimlerini sağladılar devletin kesesinden,
halkın vergilerinden. Üstelik işkence yaptıkları kişilerin verdikleri vergiler
de kursaklarında.
12
Eylül darbesinden bu yana gidip gelen iktidarların hepsi bu karanlık dönemden hesap
sormayı vaat ettiler. Ne yazık ki hiçbiri bu hesabı sormadı. İşkence yaparak
aylık alanların çoğu emekli oldu. Normal insanmış gibi aramızda dolaştılar. Devletin
işkenceci kadrosu olmadığına göre bu kişilerden yaptıkları işten aldıkları
aylıklar geri alınmalı. Ayrıca emekliliği de hak ettiklerini düşünmüyorum.
Emekli, ülke kalkınmasına, toplumsal yaşama emek veren kişidir. İşkencecilerin
yaptıkları iş, emek işi değil; insanlık suçu. Yaşları ne olursa olsun yargı
önüne çıkarılmalı bu insansılar.
Adil
Hacıömeroğlu
19
Ekim 2026