TÜTÜN DİZEN, HIZARCILIK YAPAN BABAM

 

Babamın yetim kaldıktan sonra on yaşında ilk kez İstanbul’a çalışmaya gittiğini yazmıştım daha önce. İlk gurbetinden sonra her yıl Samsun’a ve Bafra’ya gittiler kendinden iki yaş büyük ağabeyiyle. Ne iş buldularsa yaptı çocuk yaştaki iki kardeş. Daha çok Bafra’ya tütün dizmeye gittiler.

Tütün zamanı tütün dizdiler. Bafra’nın değişik köylerinde önceleri yerleşmiş hısım akrabalar vardı. Önce onların tütün tarlalarında çalıştılar. Sonraları yeni insanlarla tanışıp onların tütün yapraklarını toplayıp dizdiler. Bu sırada babam henüz ilkokula bile başlamamıştı. Kışın Kuran Kursu’na gider hem öğrenirdi hem de öğretirdi. Aslında babamın ilk öğretmenliği köyümüzün camisinde yaşıtlarına, kendisinden büyük ve küçük çocuklara Kuran öğretmekle başladı.

Bahar geldiğinde gurbet yolları görünürdü babamla amcama. Güz ortasında çalışacak iş kalmayınca dönerlerdi sılaya ceplerindeki kısıtlı parayla. Bu parayla o yıllarda altı boğazın kış boyunca gereksinimi karşılanırdı. Sonra ilkokula başladı gecikmiş yaşıyla. Onu değirmende bulup okumaya ikna eden Hayrat İlkokulu Öğretmeni Kadir Alkumru Bey’e hep minnet duydu. Onu anlattığı zaman gözleri buğulanırdı. Çünkü o, babamın yaşamını olumlu yönde değiştiren yurdun kalkınması, gelişmesi ülküsünü yüreğinde duyumsayan bir öğretmendi.

İlkokul yıllarında dinlencelerde gurbet yaşamı hep sürdü. Gücü kuvveti yerine geldikten sonra baba mesleği hızarcılığa başladılar amcamla. Hızarlarını, diğer araç ve gereçlerini sırtlayıp Samsun’un yolunu tutarlardı. Önce ağaçları devirip onlardan tahtalar, direkler, dökmeler biçerlerdi. Türün kırma zamanı gelince Bafra’nın tütün tarlalarında bulurlardı kendilerini. Güz soğukları başlayınca dönerlerdi köylerine. Babam, hep gecikmeli olarak başlardı okula. O, gurbetten dönünce okullar çoktan açılmış olurdu. Öğretmenleri, onun bu durumunu bildikleri için onun gecikmesine pek ses çıkarmazdı.

İlkokul bitti, köy enstitüsü yılları başladı. Bu kez okulun ders düzeni nedeniyle dinlence günleri azaldı. Yine de her dinlencede gitti çalışmaya. Önceden ağabeyiyle mektuplaşır buluşurlardı gurbetin bir köşesinde. Memlekete birkaç günlüğüne uğrar özlem giderirdi annesi ve kardeşleriyle. Geride ayrılık acısını, üzüntüsünü bırakıp dönerdi okuluna.

Bir yaz dinlencesinde yine Bafra’ya ninemin akrabalarının yanına gitti tütün işinde çalışmak için. O yıllarda sıtma başta olmak üzere diğer salgınlar kol geziyordu ülkemizde. Sivrisinek sürüleri insanı uyutmazdı geceler boyunca. Tütün işçileri hayvanlar için kurumuş otların konduğu damda yatardı. Ev sahibi işveren Dursun hala, ninemin teyzesinin kızı... Babam varınca köye, ona “Sen, damda değil; evde yatacaksın” dedi bir gün diğerlerinin yanında. Başta amcam olmak üzere diğer çalışanlar şaşırır bu duruma. Gözleriyle babama yapılan ayrıcalığın nedeni sorarlar. O: “Gençler, Ali hem eski yazının hem de yeni yazının tahsilini görüyor, o ilim öğreniyor, okumuş biri. Böyle bir efendiyi damda yatırmak yakışık alır mı?” yanıtını verir. Babam gündüz tütün dizer, akşamleyin ev sahiplerinin sofrasında karnını doyurur. Uyumadan önce onlara Kuran okur, Enstitüde öğrendiklerini anlatır. Onları yeni tarım teknikleriyle bilgilendirirdi. Bahçelerindeki birkaç yabani meyveyi aşıladı. Bu durum, yıllara meydan okuyarak bir anı olarak capcanlı kaldı belleğinde hep. Bu anıyı, babamın gurbet arkadaşı olan komşularımızda da sıkça dinledim.

Günler su gibi akıp gider. Babam öğretmen olup yurt hizmetine koşar. Yıllar geçer, ben de öğretmenliğe başladım. Rastlantı bu ya, ilk görev yerim Samsun’un Çarşamba ilçesi… Gidip yerleştim yerime. Bir hafta sonu sılaya döndüm. Babamın ilk sorusu şu oldu bana: Dursun halayı gidip gördün mü oğlum? “Yok baba, fırsat bulamadım” dedim.

Babam: İyi yapmadın oğlum; fırsat bulunmaz,  yaratılır, dedi. Sonrasında onların köylerinin adını, Bafra merkezdeki mahallerini yeniden anımsattı bana. 1980 yılının güzüydü sanırım. Bir cumartesi sabahı erkenden hazırlanıp Bafra’ya gitmek için yola çıktım. Çok zaman geçmeden vardım gideceğim yere. Merkezden bir akrabamızın, aynı zamanda ortaokul arkadaşımın aşevi vardı. Ona uğradım. Çay içip söyleştik biraz. Sonrasında Dursun halalara nasıl gideceğimi sordum, tarif etti. Elimle koymuşum gibi buldum gideceğim evi. Kapıyı çaldım. Açıldı kapı. Kendimi tanıttım. Halanın büyük oğlu beni biliyormuş meğer. Sarıldı bana, kucaklaştık. Hemen içeri buyur ettiler.

Dursun hala epeyce yaşlanmıştı. O sormadan oğlu beni tanıttı. Yaşlı kadın, birden boynuma sarıldı. Gözyaşları döküldü bahar çisesi gibi üstüme. “Bizim Ali’nin oğlusun öyle mi?” dedi yıllar öncesinin anılarını haykıran bir sesle. Evet, dedim. Oturduk bir üçlü koltuğa. Hep elimi tutuyor, yanaklarımı ve saçlarımı okşuyordu. Söyleşmeye başladık. O, ikide bir “Yalnızca yüzü değil, sesi de anlattıkları da babasının gençliğine benziyor” demekte. Söyleştik uzun süre. Gece yarısına dek sürdü konuşmalarımız.

Beni bırakmadılar o gece orada kaldım. Pazar günü öğleden sonra döndüm Samsun’a. Yol boyunca babamın gençliğini düşledim. Zaman tünelinde geçmişe doğru yolculuk ettim. Kimi zaman gözlerin buğulandı, kim zaman da gülümsedim dudaklarıma oturan acıyla.

Birkaç ay sonra yaz dinlencesinde memlekete gittim. Bafra ziyaretimi ayrıntılarıyla anlattım. Babam mutlulukla karışık bir üzüntü yaşadı. Zorluklarla geçen gençlik günlerine gitti. Bir süre sustu. Sonrasında, arada sırada fırsat buldukça git Bafra’ya. Köylerine de uğra, dedi. Dediğini yaptım. Köye de gittim. Orada babamın aşıladığı meyve ağaçlarından meyve de yedim. Ancak babamı konuk ettikleri eski ev yıkılmış yenisi yapılmıştı yerine. Bunu anlatınca babam çok üzüldü. Çünkü onun yaşamının önemli bir anısı yok olmuştu.

Babam yaşamı boyunca emeği olmayan bir topluiğneye bile el uzatmadı. Emeği en yüce değer bildi. Sürekli çalışmak zorunda olduğu için yaşayamadığı çocukluk ve genlik dönemi için çok fazla hayıflanmazdı yaşama. Çocuklarını mutlu etmek için olağanüstü bir çaba gösterirdi. Bugün dönüp bakıyorum da geriye babamın bana ve kardeşlerime kazdırdığı iki önemli değer var: Biri okuma alışkanlığı, diğeri ise emeğe ve alınterine saygı göstermek, harama el uzatmamak… Bundan büyük varsıllık olur mu şu kısacık yaşamda?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       14 Eylül 2026

 

BELTUR’LAR ALLAH’A EMANET


BELTUR’lar (Büyük İstanbul Eğitim, Turizm ve Sağlık Yatırımları İşletme ve Ticaret Anonim Şirketi) İstanbullular için soluklanacak, erinç bulunacak dinlençler… Bu yeiç alanları, dört mevsim insanların buluştukları toplumsal alanlar…   İstanbul’un neredeyse her ilçesinde bu yeiçlerden var. Özellikle deniz kıyısındaki ilçelerde birden çok bulunmakta bu yeiçlerden. Buraların kurulmasının asıl amacı yurttaşa ucuz, temiz, sağlıklı ve nitelikli hizmet sunmak. Buraların adından belli gelenlerin yiyip içiyorlar.

BELTUR, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir şirketi. Ne yazık ki kamu hizmeti yapan buralarda bazı ürünlerin ederleri özel işletme olan yeiçlerle neredeyse aynı. Bu tür belediye ya da devlet kuruluşlarının asıl amacı halka hizmet, bu hizmet, yaparken de oldukça çok kişiyi iş sahibi yapmak olmalı. Buralarda kâr amacı güdülmemeli.

İBB’ye bir önerim var. Türkçemiz git gide kirleniyor yabancı kökenli sözcüklerin gün yaşamımıza girmesiyle. Bu nedenle yabancı kökenli “cafe” yerine, “Türkçe “yeiç” sözcüğünü BELTUR’larda kullanmayı yeğlerse ülkemizde anadilimizn korunması yolunda önemli bir görev ve öncülük eder.

İstanbul’da kaldığım sürece yaz boyu genellikle BELTUR’lara gittim. Özellikle de deniz kıyısındakilere. Oturup kitap okudum, çay içtim, acıktığımda bir şeyler atıştırdım, kimi zaman da dostlarımla söyleştim. Bu arada denizi izleyip düşler kurmayı da ihmal etmedim.  Akşam serinliği çökünce de kıyı boyunca günlük yürüyüşlerimi yaptım. Bundan da anlaşılacağı üzere benim gibi birçok kişinin neredeyse evi kadar zaman geçirdiği yerler buralar.

Yaz boyunca özellikle karasinekler BELTUR’larda oturanlara soluk aldırmadığından erinç vermedi. Doğal olarak havalar sıcak… İnsanlar da mevsim koşullarına göre giyinmekteler. Çoğu kişinin kolları ve bacakları açık… Sinekler yüzünden insanlar ağız tadıyla ne bir lokma bir şey yiyebildi ne de bir yudum çayı, kahveyi ya da soğuk içecekleri içebildi.

Peki, bu yıl bunca karasinek ve diğer zararlılar niye bu denli çok oldu buralarda? Ne yazık ki bu yeiçlerde çalışan sayısı oldukça az. Çalışanlar, dişlerini tırnaklarına takıp insanüstü bir gayretle çalışmakta. Çalışma süreleri boyunca neredeyse soluklanacak zaman bulamıyorlar. Özellikle yaz mevsiminde açık alanlar hınca hınç dolu. Siparişlere yetişmek olanaksız oluyor bu durumda.

Doğal olarak gelenlerin çoğu çoluk çocuk buralardalar. Çocukların döke saça yiyip içmesi olağan. Çoğu zaman büyüklerde dikkat etmiyor. Tatlı içecekler yerlere dökülmekte. Kimi kişiler çevredeki kedilere, kuşlara yiyecek vermekte. Bunların hepsinin hayvanlarca yenmesi olanaksız bir şey. Öyle ki etçil kedilere ekmek atanlar çok… Tatlı içecekler ve dondurmalar yere döküldüğünde tam da sineklerin üreyip çoğalacağı alanlar oluşturmakta.

Çalışanların azlığı nedeniyle ince belli cam bardaklarda çay içmek tarih oldu nedense. Çünkü bardak ve tabakları yıkayacak kişi bulunmadığından kâğıt bardaklarla çay verilmekte. Kâğıt bardaklarla verilen çay hem daha pahalı hem de lezzetsiz. Ayrıca bu bardakların sağlıksız olması da ayrı bir konu. Üstelik bardaklar niye elde yıkanıyor da makinede yıkanmıyor? Doğaldır ki makinede yıkansa bile onları oraya yerleştirecek kişi gerek. Türk çayı cam bardakta içildiğinde güzel. Çayın toplumsal ilişkilerimizdeki önemi yadsınamaz. Bu, yalnızca çayın lezzetiyle değil, ince belli bardaklar ve kıraathane tabağı dediğimiz kırmızılı tabaklarla oluşmakta. Cam bardakta çay ederi de pahalı sayılır. İnsanlar, ailecek geliyor. Çoğu kişi kalabalık dostlarla oturuyor masalara. Bu kişilerin cepleri de düşünülmeli. Çünkü insanlar söyleşilerini derinleştirip koyulaştırmak için birkaç bardak çay içmek zorunda.

Yeme içme alanlarında temizlik çok önemli. Ancak çalışanlar eksik olunca yerleri süpürdükten sonra yıkayacak kişi yok nedense. BELTUR yönetim bir koyundan iki post çıkarmaya çalışıyor. Bu da hizmeti aksatmakta. Buralara çalışanların sayısı ikiye katlanmalı. Çalışan sayısını azaltarak bu kuruluşu kârlı göstermek İBB yöneticilerinin dünya görüşüyle uyumlu değil. Belediyeler ellerindeki olanakları halka daha iyi hizmet ve daha çok kişiyi insanca iş sahibi yapmak için kullanmalı. Emekte tutumluluk olmaz.

BELTUR çalışanları, asgari ücretin biraz üzerinde aylık almakta. Ayrıca işveren, yol parası ve günlük yemeklerini de aylık ödemelerine ekliyor. Ancak ilgimi çeken bir sorun var çalışanlar açısından. Bir yıllık çalışanla on yıllık çalışan aynı aylığı almakta. Deneyim, çok fazla önemsenmiyor. Bu durum, çalışanların işyerine bağlılığını ve buradaki sürekliliğini engellemekte.

Kamu hizmeti yapan şirketler, halka hizmet ederken piyasa koşullarını, halkın gelir durumunu da göz önüne almalı. Halka sunduğu mal ve hizmetlerde en düşük ederi almak zorunda. Bu, piyasaya bir düzen verme açısından çok önemli. Üzüm üzüme baka baka kararacağından bu düşük ederleri gören özel sektör, düşük ederler üzerinden rekabet etmek zorunda kalacak.

BELTUR’lar ivedilikle çalışan sayılarını artırmalı. Yaz döneminde geçici işçiler çalıştırma uygulamasına geçmeli. Ayrıca çalışanlar için düzenli olarak hizmet içi eğitimler düzenlemeli. Çalışanların bazı konularda uzmanlaşması sağlanmalı. Herkesin her işi yaptığı bir yerde kimse bir şey yapamaz.

BELTUR yönetimi, Kent Lokantalarını örnek almalı. Yeterli ve işbölümü yapan çalışanlarla birkaç saat içinde bine yakın kişiye yemek dağıtılıyor. Ayrıca her yan tertemiz… Bu olumlu örneğin yeiçlere de yansıması en büyük dileğimiz.

Türkiye önemli bir ekonomik bunalım yaşamakta Bu konuda belediyeler hizmetlerinde hem istihdamı çoğaltırken hem de yurttaşların kesesine uygun yiyip içmesine ve temiz, düzenli yerlerde soluklanmasına yardımcı olmalı. Halkla dayanışma bir yurt görevidir ve savsaklanamaz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       13 Eylül 2026


İNSANIN KENDİNİ FETHETMESİ

 

Atatürk: “Fetihlerin en büyüğü, insanın kendisini fethetmesidir” diyor. Bu, herkesin belleğine kalın ve silinmez harflerle yazacağı bir söz. Birinin askersel ya da fiziksel güce dayalı bir utkusu ya da görece başarısının önemsizliğinden söz etmekte Büyük Önder. Asıl önemli olanın ise kişinin nefsini disiplin altına almasından, zayıf yönlerini güçlendirmesinden, bireysel gelişimini sağlamasından ve bilgisizlikten kurtulmasından söz etmekte.

İnsanın kendini fethetmesi, içsel aydınlanmasını sağlamasıdır. Kişi, duygusal ya da düşünsel eksikliklerini bilip ona göre davranmalı. Birinin bir şeyi istemesi, amaca ulaşmasının yolunu açmasıyla olur. Bu nedenle önce içsel aydınlanmayı istemeli insan. Dünyanın dört bir yanında yaşayan herkes için geçerli bu. Önce isteyeceksin, amaçlayacaksın; sonrasında gerçekleştirip yapacaksın. Yapmanın yolu, amaçlamaktan geçer. Tasarlanan bir düşünce, yaşama geçmediğinde somutlaşmaz, soyut kalır. Uygulanmayan, yaşama geçirilmeyen düşünce çok güzel olsa ne olur?

Kişi kendini fethederek dizginsiz isteklerine gem vurur. Kendi usuna, düşüncesine, duygularına ve davranışlarına egemen olur. Bu da kişisel bir öz disiplindir. İnsan, zayıf ve güçlü yanlarını bildikçe öğrenerek güçlenir, değişerek olgunlaşır.

Biri kendine, özüne ya da benliğine söz geçiremiyorsa zayıftır, güçsüzdür, duygusal ve düşünsel olarak gelişmemiştir. Önce kişi, kendi özüne söz geçirmeli. İnsanın ilkel benliği her şeyi ister. Çoğu zaman doymak bilmez bir açlık içindedir. Bu tür kişilerin açlığı bir türlü giderilmez. Yedikçe yiyesi gelir bu ilkel, aç benlikliler. Çünkü onlar için güç, us ve bilgi gücü değil; ekonomik varsıllıktır hangi yoldan elde edilirse edilsin. Bu tür kişilerin önemli bir özelliği de çok ilgi çekici. Kendileri para için her şeyi yaptıkları, gerekirse insanlıklarını ve tüm değerlerini paraya sattıkları için herkesin kendisi gibi olduğunu düşünürler. Önüne gelen herkesi bu kirli parayla satın almaya çalışırlar. Bunun olmadığını görünce de bir ders çıkarmazlar yaşamla ilgili. Çünkü bu kişiler, benlik eğitiminden geçmemiştir. Bu eğitimi yapacak olan da kişinin kendisidir.

Eğer bir kişi, Atatürk’ün yolundan gidiyorsa özüne, benliğine, istencine, duygu ve düşüncesine egemen olmalı. Kısacası kendini fethetmeli. İstencini, benliğinin açlığını kontrol edemeyen birinin onun yolunda gitmesi olanaksız. Çünkü Gazi Paşa’nın yolunda gitmenin birinci koşulu, içinde yaşadığı toplumun çıkarlarını, kendi çıkarlarının üstünde tutmaktır. Yani toplum için, giderek tüm insanlık için özveride bulunmak. İnsanlık için verici olmak büyük bir kişisel erdem. Kemalist olmak, bencilliği kabul etmez. Çünkü o, toplumcu bir düşünce.

Dünya malına tapınanların Atatürk’le uzaktan yakından ilişkisi olmaz, olamaz. O, ulusu için canını ortaya koyan bir önder. Dünyada candan aziz, önemli ve değerli başka bir şey var mı?

Atatürk’ün izinden gidenler duygudaş olmalı. Halkının derdiyle dertlenmeli. Yoksulun sıkıntısını yüreğinde duymalı. Acı çekenin acısını içinde duyumsamalı. Gönenci, erinci, mutluluğu, sevinci, varsıllığı yalnız kendisi için değil; toplumun tamamı, giderek tüm insanlık için istemeli.

Kendini fetheden kişi, vericidir. Toplum için vermekten, paylaşmaktan, dayanışmadan, yardımlaşmadan kaçınmaz. Kamunun malına el uzatmaz. Benlik eğitimi her geçen gün artar. Olgun başak gibidir başını aşağı salar, böbürlenmez.

Toplum varsa kişi de var. Çünkü insan, toplumsal bir varlık. Kişi benliğini eğitip olgunlaştıkça toplumsal açıdan gelişir, farkındalığı artar. Bu durum ona birçok sorumluluğu da yükler. Toplumsal sorumluluk sözde değil, özde olmalı, yaşama geçirilmeli. İnsan kendi usuyla kendini yönettiğinde özgür birey olur. O zaman ne duruyoruz kendimizi fethetmek için?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Eylül 2026

CHP NE ZAMAN KURULDU?


Cumhuriyet Halk Partisi ne zaman kuruldu, sorusu son yıllarda pek tartışılmıyor nedense. Çünkü parti, tarihsel köklerinden kopmaya başlayınca tarihsel tartışmalar da olmuyor. Partinin tarihsel kökleri, birkaç savsözle[1] durumu kurtarmak için açıklanmaya çalışılıyor.

CHP’nin resmi kuruluşu olarak yöneticilerince kabul edilen tarih, parti tüzüğünün kabul edildiği 9 Eylül 1923’tür. Bu tarih, bugün resmi kuruluş tarihi olarak benimsenmiş durumda. 11 Eylül’de Atatürk, partinin ilk genel başkanı seçiliyor. 23 Ekim’de de partinin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na veriliyor. Partinin ilk adı olan Halk Fırkası, 1924’te Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştiriliyor. 1935’te de Cumhuriyet Halk Partisi adını alıyor.

CHP’nin ne zaman kurulduğunu en iyi bilecek kişi, kurucu genel başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası olamaz. Burada sözü ona vermeliyiz.

Atatürk, 15 Ekim 1927 Cumartesi günü toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’ni açış konuşmasında şöyle açıklıyor partinin kuruluşunu: “Efendiler, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresini açıyorum. Fırkamız, geçen ıstırap seneleri içinde milletimizin hayatı ve şerefi için gösterdiği yüksek azim ve iradenin temsilcisi olarak bundan dokuz sene evvel meydana çıkmıştı. Bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsamak üzere ilk genel kongremiz Sivas’ta yapılmıştı. Sivas Genel Kongresi’nden evvel doğuda ve batıda bölgesel kongreler de yapılmıştı. Bunlardan benim iştirak ve riyaset ettiğim, Erzurum Kongresi’dir. Erzurum Kongresi tespit ettiği esaslar itibariyle kayda ve zikre değerdir. Sivas Genel Kongresi’nde müzakere konusu olan, aynı esaslar olmuştur. Bu esaslar açık olarak ve bütün memleketi kapsayacak şekilde kabul olunmuştur. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 19, Birinci Basım: Eylül 2006, s.19)” Atatürk’ün bu sözlerinde belirttiği gibi CHP’nin kuruluşu Sivas Kongresi’dir. Bu sözlerden hareketle ulusumuzun kurtuluşunu sağlayan ve devletimizin kurucusu olan parti, bugün 103. değil,  107. kuruluş yıldönümünü kutlamaktadır. Eğer CHP, 1923’te kurulmuşsa Kurtuluş Savaşı’nı nasıl yönetecekti?

CHP, Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra adım adım kurucu köklerinden uzaklaştı. Devrimcilikten reformculuğa, antiemperyalist-milliyetçi duruştan batıcılığa, devletçilikten serbest piyasacılığa, halkçılıktan seçkinciliğe evrildi giderek.

Atatürk, partinin kuruluşunu Sivas Kongresi olarak göstermesi, onun devrimci tutumudur. Bu kuruluşu yok saymak ise devrimcilikten uzaklaşmak, onun üstünü örtmek değil de nedir? Dünyada bir ulusun bağımsızlık savaşına öncülük eden ilk partidir CHP. Bu yönüyle gurur duyulmalı. Asıl kök, Sivas Kongresi’ndedir. Partinin kuruluş tarihini Sivas Kongresi olarak almak, Türkiye’nin düşmandan kurtulup kuruluşunu sahiplenmektir. Bu köke sahip çıkmak, CHP’nin bugün karşılaştığı birçok sorunu da halletmek için kapı açar.

“Gerçi o zaman kullandığımız unvan ile bugünkü unvan arasında fark vardır. Fakat teşkilat esas itibariyle korunmuştur ve bugün siyasi fırka halinde tecelli eden mevcudiyete başlangıç teşkil etmiştir. Bilhassa memleket ve millete ait genel gaye –ki genel selamet ve refahı teminden ibarettir- asli mahiyeti değişmeksizin takip olunmuştur. Dolayısıyla diyebiliriz ki, bugün açılışı ile iftihar ettiğimiz büyük kongremiz Sivas Kongresi’nden sonra teşkilatımızın ikinci büyük kongresi oluyor. (Aynı yapıt, s. 19)” Mustafa Kemal Paşa, kongre açılış konuşmasındaki sözlerini böyle sürdürmekte. Burada da CHP’nin asıl kuruluş tarihinin Sivas Kongresinin toplandığı 4-11 Eylül tarihleri olduğunu ısrarla belirtiyor. Partinin birinci kongresinin de Sivas’ta yapıldığını belirtmekte. Olmayan bir partinin kongresi olur mu?

Atatürk konuşmasını: “Efendiler, Sivas Kongresi’nde nasıl ki bütün milletin emellerini ve hissiyatını temsil etmek mevkiinde bulundu isek, bugün de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresi ile bütün milletin hakiki hissiyat ve eğilimlerine tercüman olmak vazife ve mevkiinde bulunuyoruz. (Aynı yapıt, s. 19)” diye sürdürmekte.  Bu sözlerle o, Sivas Kongresi’nden sonra partinin halkı temsil ettiğini belirtmekte. Bu halkı temsil etme vurgusu, devrimci bir iktidar değil de nedir?

“Hakikatin halkın bütün tabakaları mefkûrelerini temin edecek etkenleri ve unsurları fırkamızın icraat ve faaliyetinde arıyorlar ve buluyorlar. (Aynı yapıt, s. 20)” Bu sözleriyle Atatürk, halkın partiyle bütünleştiğini vurgulamakta.

“Efendiler, fırkamızın gelecekteki harekât ve icraatıyla alakalı tedbirleri burada hep beraber müzakere edeceğiz. Gelecek için en isabetli ve memleketin ihtiyaçlarına en uygun kararlara ulaşmaya çalışacağız. Gelecek senelerdeki icraatımızın Cumhuriyet ve halkçılık idaresi altında memlekete yeni saadetler, yeni şerefler kazandıracağına itimadım vardır. Aynı yapıt, s. 20)” Atatürk, burada cumhuriyetçilik ve halkçılık ilkelerinin parti çalışmalarında temel oluşturacağını da vurgulamakta.

Atatürk, CHP’nin 2. Kongresindeki açış konuşmasından sonra Nutuk’u okumaya başladı. Okuma işi,  altı gün sürmüş ve 20 Ekim 1927’de bitmiştir. Nutuk’un okunma süresi, 36 saat 33 dakikadır.

Bir ulu ağaç; köklerinden kopunca gövdesi çürümeye, dalları kurumaya başlıyor. Bu nedenle CHP iç sorunlarını çözüme kavuşturmak ve iktidar olmak istiyorsa öncelikle kendi tarihini iyi bilmeli. Bu partinin hareket noktasını kendi geçmişinden almalı. Atatürk’e bağlılık sözde değil, özde olmalı. Bu nedenle CHP, batıcı emperyalistlerin buluşu ve emperyalizmin sol ayağı olan sosyal demokrasiden vazgeçip Kemalizm’e (Altıok’a) dönmeli.

Unutmayalım ki Kemalist devrimi de Cumhuriyet’imizi de var eden şey, tam bağımsızlıktır. Bu nedenle Atatürk: Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir, diyor.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Eylül 2026

 



[1] Sloganla

ATATÜRK’ÜN KIZLARI


Bugünkü yazımızın konusu, Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı… Onlara basınımız, halkımızın büyük bölümü “Filenin Sultanları” adını verdi. Ancak oyuncularımız kendilerini “Atatürk’ün Kızları” olarak tanımlamakta.

Kazandıkları her karşılaşmadan sonra oyuncularımızın basına yaptıkları açıklamalarda hep Atatürk vurgusunun olması çok ilgi çekici ve gurur verici. Onlar, bir kadın olarak sporcu olmalarını Atatürk’ün büyük devrimine bağlıyorlar. Kendilerini bu konuda Atatürk’e borçlu görüyorlar. Cumhuriyet vurguları ise görülmeye değer… Onlar, Atatürk ve Cumhuriyet’e uzaktan bakmıyor, kadınlarımız için altın değerindeki bu toplumsal dönüşümü yaşıyorlar her şeyleriyle. Onlara spor yapma, dünya çapında voleybol oyuncusu olma yolunu Atatürk’ün açtığının çok farkındalar. Cumhuriyet değerlerini bu denli içselleştiren bir oyuncu kümesinin başarılı olmasının önünde hiçbir engel yok!

Kadın Voleybol Milli Takımımız zaferden zafere koşuyor yıllardır. Her yıl, kendini biraz daha geliştirerek başarı yolunda ilerliyor. Her geçen zamanda yeni yıldız oyuncular yetiştiriliyor. Milli takımı besleyen kulüp takımlarını bu sistemli, planlı, uzun vadeli çalışmaları için kutlamak gerek. Üreterek kazanıyor voleybol kulüplerimiz ve milli takımımız. Bu örnek bile yaşamın her alanında üretmenin ne denli yararlı olduğunu göstermekte. Üretmek yerine, hazırcılıkla günü kurtaramaya çalışan siyasetçilere, devlet ve belediye yöneticilerine, futbol kulüplerine örnek olsun Atatürk’ün kızları.

Voleybolcu kızlar, Atatürk’ün sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, özdeyişini de yaşama geçiriyor. Yalnızca bedenlerini değil; düşüncelerini, ulusal duygularını, uslarını, ulusa karşı sorumluluklarını, bilinçlerini de geliştirmişler. Konuşmaları, davranışları topluma ve özellikle çocuklara örnek oluşturuyor. Hepsi halk çocukları… Geldikleri yeri de ulaştıkları noktayı da çok iyi bilmekteler. Ne bir şımarıklık, böbürlenme ne de insanlara tepeden bakma var. Onlar başardıkça alçakgönüllülükleri artıyor. Başak olgunlaştıkça başını aşağı salar, atasözünü adeta kanıtlıyorlar her karşılaşmadan sonra.  İşte, Cumhuriyet’imizin yetiştirmeyi amaçladığı insan tipi Atatürk’ün kızlarında vücut buluyor.

Kadın voleybolcularımız, final maçını kazandıktan sonra kupa ve madalya töreninde İstiklal Marşı’mızı okuyor. Ben de onlarla ayağa kalkıyorum. Kızların nerdeyse hepsi gözyaşlarına boğuluyor. Ben de tutamıyorum gözyaşlarımı. Neden dersiniz? Çünkü onlar giydikleri formanın hangi tarihsel süreçlerden geçip onların sırtında terleriyle ıslandığının ayırdındalar. Kim bilir tarihimizin hangi kadın kahramanını ya da Kurtuluş Savaşı’mızın hangi dönüm noktasını düşlüyorlar. Hele 85 milyon insanın sorumluluğu yüreklerinde bir başka yük. Dünyada hangi işi yaparsan yap, o işi içselleştireceksin. Başarının sırrı bu olsa gerek.

Takımımıza sonradan katılan iki oyuncuyu anmadan geçmek olmaz. İkisi de de ulusumuzun gönlüne taht kurmuş bizden biri. Bu ulusun kızları… Birincisi Melissa Teresa Vargas Abreu… Küba’da doğup büyümüş. Sonrasında ülkemize gelmiş, yurttaşımız olmuş. Terini son damlasına dek giydiği forma için akıtmakta. Her smaç için havaya sıçradığında 86 milyon da onunla filenin üzerine sıçrıyor. Maç sonrasında formasındaki bayrağımızı öpüşü ise bizleri duygu seline boğuyor. Vargas, ben bir Türk kızıyım, diyerek ait olduğu yeri herkese anlatıyor.

İkincisi ise Vargas’tan sonra bize katılıp güç verdi. Sinead Jack Kısal, Trinidad ve Tobago asıllı bir Türk voleybolcu. Tobaga’yı son zamanlarda tütün dükkânlarında görüp öğrendik. Bu sözcük, tütün demek. Voleybolcumuz Murathan Kısal ile evlendi ve Türk oldu. Kısal, İstiklal Marşı’mızı ezberledi ilk olarak. Marşımızı söylerken gözyaşlarına boğuluyor. Onun “Burada doğmamış olsam da kendimi Türkiye’nin bir parçası gibi hissediyorum. Ben Türk’üm” sözleri hiçbir yorumu gerektirmiyor. Bizimle yazgı, ülkü, amaç birliği yapanla birlikteyiz yaşam yolunda ayrım gayrım yapmadan. İşte, biz bunun için büyük ulusuz. Atatürk “Ne mutlu Türk’ün diyene!” sözüyle Türk yurttaşı olmanın nasıl olacağını yıllar önce bize söyledi.

2026 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi yapıldı 3 Haziran -26 Temmuz tarihleri arasında. Atatürk’ün Kızları, 26 Temmuz 2026 günü Çin’de yapılan final maçını kazanarak bu kupanın ikinci kez sahibi oldu. Ulus olarak çok sevindik, gururlandık. 6 Eylül 2026 Pazar günü ise bu kez Avrupa şampiyonu oldular. Karşımızda İtalya vardı. 2-1 öndeydi rakibimiz. Maçı yitirmek üzereydik. Kaptanımız Eda Erdem Dündar’ın unutulmaz konuşması diriltti takımımızı. Kaptan gemiyi kurtardı, kupaya uzandı.

Yaz başında yapılan dünya kupası finallerinde en çok konuşulan futbolcuların alacakları para ve bir dinlence yerinde onlara söz verilen yazlıklardı. Ne yazık ki ne para ne de yazlık evler bir işe yaradı. Kamuoyunun yüksek beklentisi yerle yeksan oldu. Her maçımızda ekranlara kilitlenen yurttaşlarımız düş kırıklığına uğradı.

Bir şampiyona öncesi Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ, kaptan Eda Erdem Dündar’a: “Ne istersiniz, dileyin bizden! Prim, ödül, ne istiyorsunuz bizden?” diye sordu. Dündar: “Atatürk’ün sporcu kızları, ülkesi adına kazandıkları başarıyı pazarlık konusu yapmaz. Ne prim ister ne özel bir şey… 85 milyona yaşattığımız mutluluk bize yeter” diyerek yanıtladı onu. Bu duruş; cepheden cepheye koşarak bağımsızlık için canı pahasına savaşıp devletin madalyasını ve hak ettiği aylığı almayan Kara Fatmaların, İpsiz Receplerin duruşudur. Mustafa Kemal’in askerleri gibi kızları da yurdu için çalışmayı özverili bir görev bilir. Bunun karşılığının ne olacağını düşünmezler bile. Onlar, ulusal bir görevi para için değil, yürekleriyle yapan sporcular. Hepsi tıpkı Mehmetçik gibi karşılıksız veriyor emeğini yurdu için.

Atatürk’ün Kızları hem takım arkadaşlarıyla hem de 86 milyon insanımızla biz olduğu için kazanıyor. Çünkü birlikten kuvvet doğuyor. Biz olamayıp ben-sen olanlar kazanmıyor.

Atatürk: Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda akıllısını severim” özdeyişini sanki kadın voleybolcularımız için söyledi. Onlar sporu para için değil de yurttaşlarını mutlu etmek için yaptıklarını söyleyerek bu özdeyişi yaşama geçirdiler örnek kişiler olarak. Çok sağ olun çok, bizi çok gururlandırdınız Atatürk’ün Kızları.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Eylül 2026


OLUMSUZLUĞA TAKILIP KALMAMALI


Bazı kişiler olumsuz bir durum ya da olay yaşadıklarında buna takılıp kalır. Bunun insanı başarısızlığa, umutsuzluğa, karamsarlığa sürükleyen bir bataklık olduğunu düşünelim. Çoğu kişi düştüğü bir bataklıktan çıkıp kurtulmayı düşünmek yerine, orada debelenmeyi seçer. Debelendikçe de üzerine bataklığın çamuru daha çok bulaşır ve tüm eğnini[1] kaplar bu istenmeyen kokulu balçık. Debelenen kişi, daha çak batar. Oysa kurtulmak için çabalayıp dışarı çıksa ne üstünde balçık kalacak ne de burnuna bataklığın çürümüş kokusu gelip onu tiksindirecek.

Yaşam, insanlar için her zaman dosdoğru ve gül bahçelerinin içinden geçen bir yol değil. Kimi zaman bu yol bozuktur ve çukurlar, ayaklara takılan taşlarla kaplıdır. Taşların bazıları sivri, kimileri de bıçak gibi keskindir. Sivri taşlar ayağınıza batar, keskinleri ise tabanlarını kesip kanatır. Bazı yollarda ilerledikçe göremediğiniz keskin dönemeçler, dik yokuşlarla karşılaşırsınız. Bazen yürüdüğünüz yol iyice daralır, üstüne üstlük sağında solunda dikenler vardır. O dikenler eğninizin bazı yerlerini çizip kanatır, giysilerinizi yırtar.

Bazı yollarda sert yeller eser. Bu yeller tozu toprağı üstünüze savurur. Bu esintiler kimi zaman soğuktur estikçe buz keser her yanınız. Kimi zaman da güneyin çöl tozlarını tüm sıcaklığıyla terinizle hamur yapar. Yüzünüz, gözünüz, bakışınız, soluğunuz değişir. Sizi bıktırır, gittiğiniz yoldan alıkoymak ister, yola çıktığınıza bin pişman eder sizi. Böyle durumlarda çoğu kişi, olumsuzluklara saplanıp kalır. Oysa olumluyu, ilerde karşısına dümdüz gül bahçelerinin içinden uzanacak yolu düşünse karşılaştığı zorluklar onu çok fazla etkilemeyecek.

Atalarımız, gün kararıp kalmaz, demiş. Ne güzel bir söz… Yaşamın karşıtların birliğiyle var olduğunu anlatan ne anlamlı bir özlü söz. Çünkü her karanlığın sonunda bir aydınlık, her aydınlığın sonunda da bir karanlık vardır. Gece geniş karnında gündüzü, gündüzde rahminde geceyi büyütür. Zamanı gelince de ortaya çıkar karşıt durum, tıpkı bir bebeğin doğumu gibi. Bu nedenle içinde yaşanan olumsuzluk sonsuza dek sürmez. Gün gelir doğum sancıları başlar ve nur topu gibi olumluluk bebeği dünyaya gelir.

Çoğu zaman kişi, bir günün içinde hem olumlu hem de olumsuz durumları saniyelerle ölçülebilecek zaman aralığında yaşar. Birinin ne zaman ağlayıp güleceği belli olmaz. İki duygu peş peşe de gelebilir. Ünlü halk ozanımız Karacaoğlan: “Koyun eler, kuzu meler/ Sular hendeğine dolar/ Ağlayanlar bir gün güler/ Gamlanma gönül gamlanma” diyerek bir doğal gerçeği, zorunluluğu ne güzel anlatmakta. Suların hendeğe dolup akması er geç gerçekleşir. Bu, doğal bir gerçek ve zorunluluk. Bu zorunluluğu etkileyecek bir güç var mı?

Ağlayanların bir gün güleceği diyalektiğin dayattığı yadsınamaz bir gerçek. Çünkü doğada her şey karşıtıyla var. Yaşanan her durum gün gelir karşıtına dönüşür. Çünkü o, karşıtıyla vardır. Zaten karşıtı olmasa kendi de olmayacak.

Bir kuş uçarken kanatlarının kaldırma gücüyle havalanıp gökyüzünde kanat çırpar. Bu sırada yerçekimi gücü de kendini duyumsatır. Yerçekimi ile kanatların kaldırma gücü kuşun dengesini sağlar. Onun havada kanat çırpmasını sağlayan bu denge. Yani iki karşıt gücün sağladığı denge.

Olumsuz, kötü bir durumu yaşayan biri, yaşama havlu atmayacak. Bu yaşadıklarının içinde olumlulukların, güzelliklerin olduğu gerçeğini bilip savaşımını sürdürüp umudunu kesmeyecek yaşamdan. Kendini suyun akışına bırakıp sürüklenmeyecek. Sert dalgalara karşı koyup kulaç atacak. Olumlu düşünüp kurtuluşunun yolunu düşünüp bulmalı.

Kişi, olumsuz durum ve olaylardan us gücüyle kurtulabilir. İnsanın en büyük gücü usu. Onun ayırdına varırsa kişi, aşamayacağı bir engel yok! Bunun yanı sıra bir de diyalektik düşünmeli. Her şeyin doğada, yaşamda karşıtıyla var olduğunu bilmeli. Yaşadığımız olumsuz durumun karşıtını düşündüğümüzde umut kaplar her yanımızı.

Sürekli olumsuzu düşünmek yaşamdaki konumumuz ne olursa olsun bizi başarısızlığa iter. Bu da başarısızlığa koşullanmayı getirir. Başarısızlığa koşullanan kişi, öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde bir türlü çıkış yolu bulamaz. Çünkü o, içinde yaşadığı durumu ve yenilgiyi kabullendiğinden çıkış yolu da aramaz. Çıkış yolu aramayan biri, içinde yaşadığı olumsuzluktan kurtulma olasılığı var mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Eylül 2026



[1] Bedenini

ÖFKE ÜZERİNE


Bir haksızlığa, engellenmeye, incinmeye ya da tehdide karşı hissedilen doğal ve güçlü bir duygusal tepkiye öfke diyoruz. Öfke, insanda olması gereken bir duygu. Tıpkı sevinç, üzüntü, korku, mutluluk gibi insana özgüdür. Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun bu duygular, insanlarca üç aşağı beş yukarı benzer bir biçimde yaşanır. İnsan duyularıyla var. Duygu düşünceyle birleştiğinde insanı insan yapar.

Kişi kendini tehlikede gördüğünde, canı yandığında, haksızlığa uğradığında, yaşam alanı sınırları aşıldığında, tinsel bir tehdidi algıladığında, amacının engellendiğini anladığında, eğinsel[1] bir saldırının gelmekte olduğunu gördüğünde ve düş kırıklığı yaşadığında öfkelenir. Aslında bu öfkelenme tepkisi insanın doğasında var. Böyle durumlar karşısında birinin öfkelenmemesi doğal değil. Çünkü doğada ve insanda karşıt durumların yaşanması diyalektiğin bir gereği. Nasıl seviniyorsak yeri geldiğinde öyle de öfkeleneceğiz.

Bazı kişiler, öfkesini de sevincini de oldukça abartır. Her şeyde olduğu gibi duygu ve davranışlarda da kimi zaman aşırılıklarla karşılaşıyoruz. Kimi kişiler için öfkeyi ve sevinci kontrol edememek toplumumuzda önemli bir sorun. Her şeyde olduğu gibi öfkenin de aşırısı kişiye ve topluma zarar. Hiç öfkelenmemek de doğal değil. Çünkü rahatsız edici olay ve durumlara tepki vermek insanın doğasına uygun bir davranış.

Çevremizde çoğu zaman tanık oluruz. Bazı kişiler, olur olmaz her şeye öfkelenir. Bu durumun nedeni, kendilerini sert, güçlü ya da ulaşılmaz olduğunu göstermek içindir. Bu davranışın arkasında karşısındaki kişilerle araya mesafe koyma kaygısı yatar. Kimi kişiler de bu öfkeleriyle çevresindekileri ya da çalışma arkadaşlarını tehdit eder üstü kapalı olarak.

Kimileri de olduk olmadık yerde öfkelenir. Bu davranış onu tanıyanlarca kanıksansa da kimi zaman başlarının derde girmesine neden olur. “Öfkeyle kalkan, zararla oturur” sözü, kanıtlanır böylece. Sürekli bir öke durumu tinsel ve sosyal bir bozukluk…

Özellikle okullardaki gözlemime dayanarak söylemem gerekenler var. Bazı öğretmenler çok öfkeli davranarak öğrencilerle arasına duvar örer. Diyeceksiniz ki bu duvar niye gerekli? Söyleyeyim... Kendi alanında yetersiz, öğretmenlik mesleği açısından yeteneksizler bu duvara gereksinim duyar. Bu kişiler, öğrencilerin kendilerine soru sormasını istemez. Çünkü içlerinde soruyu yanıtlayamama korkusu vardır. Bu kişiler diğer öğretmenlerle fazla kaynaşmaz ve söyleşmez. Kendi alan öğretmenleriyle bile tartışmaya girmez. Tartışmaktan, söyleşmekten kaçınır. Zira tartışırsa alanındaki bilgisizliği ortaya çıkacak. Bu kaygı ve korku onun öfke maskesiyle dolaşmasına neden olur. Bu örneğin benzerleri diğer meslek dallarında da görülür.

Bazı öğrenciler de çok öfkelidir görünüşte. Bu durum, daha çok başaramama önyargısıyla okuldan, derslerden, eğitimden uzaklaşanlarda görülür. Öfkeli görünmesinin nedeni, kendince öğretmenle arasına sınır koyma isteği. Bu öfkenin içinde dersleri, öğretilen konuları basit görmek, alaya almak ve bunlara burun kıvırmak vardır. “Zaten ben bunları biliyorum dinlesem ne olacak?” tavrı içindedir. Bu küçümseyici bakış, onun konuyu bilmezliğinden ve anlatılanları anlamayışından kaynaklanmakta. “Anlatılanları dinlesem, ilgi göstersem bunlar benim için çocuk oyuncağı anlaşılmayacak ne var ki?” der beden diliyle. Aslında onun öfkeli olmasının nedeni kendi yetersizliğini, yeteneksizliğini, tembelliğini, bilgisizliğini örtmek içindir. Bu tür kişiler de yüzüne maske takıyor, eğnine zırh giyiyor, gerçek duygularına gem vuruyor. Bu öğrenci kendini öğrenmeye, eğitilerek olumlu yönde davranış değişikliği göstermeye kapatıyor öfkeli bir tutum alarak.

Büyük olsun küçük olsun bazı kişiler, karşısındakileri öfkelendirmekten içten içe zevk duyar. Aslında bu, sağlıklı bir tinsel durum değil. Ancak bu kişiler, karşısındakini öfkelendirerek toplum içinde küçük düşmesine yol açar. Bu da onların kendilerinin toplumda yer edinme biçimi sağlıksız da olsa. Kurt dumanlı havayı sever, sözünün anlattığı gibi bu kişiler karışıklık ortamının bulanıklığında toplum içinde kendine yer edinmeye çalışır. Bu tür kişiler karşısında dikkatli davranılmalı. Onların tuzağına düşmemeli. Onların öfkeli kışkırtmalarına gülüp geçmeli. Özellikle çocukları, gençleri bu tür durumlar karşısında uyarmalı.

Dünyada her şey kararınca olmalı. Her şeyin aşırısı zarar… Öfkeyi de sevinci de aşırıya vardırmamalı. Her şeyin, her duygunun bir başı bir de sonu olmalı. İnsan düşüncelerini de duygularını da kontrol edebilir. En tehlikelisi de öfkeyi kan davasına dönüştürmek değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Eylül 2026



[1] Bedensel

DİSİPLİN NEDİR, NEDEN GEREKLİDİR?


Disiplin, kişinin başarıya ulaşması özgürleşmesi için vazgeçilmez bir iç denetimidir. İnsanın daha çok özgürlük elde etmek için sınırlarını bilme, bu sınırlar içinde davranma anlayışıdır. Kısacası başkasının özgürlüğüne saygı gösterme onun özgürlük alanına girmemektir. Kişi başkalarının özgürlük alanına girdiğinde değil, kendi sınırları içinde kaldığında ve hakkı olanı kullandığında daha özgür olur.

Kişi bilinçli bir biçimde kendi özgürlük sınırlarını belirlemeli, bu sınırlar içinde yapacaklarını bilmeli. Başkalarının sınırlarını çiğneyerek sonsuz bir özgürlük kazandığını sananlar, kendisini tutsaklaştırdıklarının farkında bile değiller. Çünkü başkalarının sınırlarını çiğnediğinizde anlaşmazlık ve kavga başlar, bu da kişiyi asıl yapması gereken işlerden uzaklaştırır savruk, denetimsiz, istencini yitirdiği bir kısır döngünün, amaçsızlığın içine sürükler bu durum. Böyle bir ortamda, düzende birinin amaca, başarıya ulaşması oldukça zor. Bir kişi, diğer insanlarla sürekli didişerek amacına ulaşamaz. Çünkü zamanını amacını gerçekleştirmek için işine değil, yapay sorunlarla boğuşmak için kullanır.

Disiplin, günlük yaşamda daha güzel bir şeyi elde etmek için önemsiz bulduğumuz başka bir şeyi feda etmektir. Disiplini yaşama geçiren özveridir. Özveri olmadan disiplin olmaz. Kişi, amacına ulaşmak için çoğu zaman günlük yaşamında bazı şeyleri feda eder. İnsan yaşamı için çok fazla önemi olmayan bazı şeyler için zaman harcamak kişiyi asıl amaca ulaşmaktan alıkoyar.  Hangi koşulda olursa olsun asıl amaca yönelmeli. Asıl amaca hizmet etmeyen konuları bir yana itmeli.

Disiplinli kişi, kısa süreli ve geçici isteklerin peşinden koşmaz. O, uzun erimli savaşımın ve kalıcı amaçların gerçekleşmesi için uğraşır. Uzun erimli bir savaşımla asıl amaca ulaşan kişinin mutluluğuna diyecek yoktur. İşte, tam bu noktada o, daha çok özgürlüğe sahip olacak. Özgürlük, onun yaşam biçiminin ayrılmaz bir parçası durumuna gelecek. Disiplinli kişi için özgürlük; bir emeğin, çalışmanın, özverinin sonunda elde edildiği için çok değerli ve vazgeçilmezdir. Disiplin, aynı zamanda kalıcı özgürlüğü kazanma savaşı.

Disiplinli olmayı yaşam biçimi olarak edinmiş kişi, yaşamı boyunca en iyi seçimleri yapar. Bu seçimleri yaparken ikircikli olmaz. İkincil olanla birincil olan asıl amacın arasındaki ayrımı çok iyi bilir. Yaşam erkesini ikincil olanlar için değil, asıl amaç uğruna harcar. O, gerçek amacına ulaşmayı engelleyecek her türlü isteğe “hayır” demeyi bilen kişidir. Çünkü hayır diyemeyenin “evet”i olmaz.

Kişi amaçlarını disiplinli bir biçimde gerçekleştirdiğinde bundan sonraki amaçları için daha az emek harcayacaktır. Artık disiplin, onun için bir yaşam biçimine dönüşmüştür. Bu nedenle disiplinli olmak için daha az çaba harcar kişi.

Amaçlar uzun erimli olabileceği gibi kısa erimli de olabilir. Önemli olan kişinin gerçekleştirmek için çaba gösterdiği bir amacının olması.

Disiplinli kişilerin en belirgin özellikleri yaşam ilkeleri ve kurallarının olması. Onlar için ilkeli davranmak, günlük yaşamı belli kurallar içinde sürdürmek çok önemli. İnsan ilkesizliğin, kuralsızlığın karmaşası içinde kendine amaç da ülkü de belirleyemez. Amaçsız, ülküsüz birinin kendine de içinde yaşadığı topluma da bir yararı olmaz.

Amacı olan kişinin bir duruşu, bir düşüncesi vardır. Disiplin bir yandan amaca ulaşmayı sağlarken diğer yandan da kişinin duygu ve düşünce dünyasını varsıllaştırır. Duygu ve düşünce dünyası varsıllaşan kişinin yaşama bakışı, çevresiyle ilişkileri, doğayla uyumu, insanlık erdemleriyle bezenmiş bir yaşam biçimini edinmesi çok belirgindir.

Çoğu kişi disiplinli olmayı, insanlara baskı kurmak olarak algılar. Bu, yanlıştır. Disiplin dış etkilerle zorla olacak bir şey değil. Bu, kişinin kendi istenciyle yaşama geçireceği bir davranış. Zaten insan kendi istencinin gücüyle gelişir. Disiplin, insan ve toplumun gelişimini sağlayan en önemli etken. Bu nedenle bunu insanın kafasına vurarak onu egemenlik ve baskı altında tutmayla karıştırmamak gerekir.

Disiplin, küçük yaşlarda kazanılacak bir davranış. Yine buna koşut olarak ilkeli ve kurallı olmak da çocukluk döneminde davranışa dönüşmeli. Gerçi ileri yaşlarda da bu davranışlar edinilebilir. İnsanın yaşı kaç olursa olsun öğrenmeye açık, yeteneklerini değiştirmeye uygun, yanlış davranışları doğruya çevirmeye elverişlidir. İnsan yeter ki istesin yapamayacağı bir şey yok bu dünyada!

Disiplin, önce insanın kendi öz varlığını egemenlik altına almasıyla başlar. Öz varlık; açgözlülükten, maymun iştahlılıktan, günlük küçük çıkarlardan, başkalarının sınırlarını yok saymaktan, kendini her şeyin sahibi olarak görmekten, kendisinden başka bir varlığın yaşama hakkına saygısızlıktan, her şeyin kendisiyle var olduğu anlayışından, diğer kişilerin emeğine, malına mülküne göz koymaktan vazgeçince disiplin oluşur. Disiplinli kişi, kendini “ben” demekten kurtaran insandır.

Yaşam bir disiplin işi… Başarı da öyle… Disiplin olmayınca yaşam, sonbaharda dalına tutunamayan sararmış yaprak gibi yel ne yandan eserse o yana doğru savrulur. İnsan, kurumuş yaprak gibi savrulmamalı değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Eylül 2026

KİŞİNİN VE TOPLUMUN DÜŞMANI, KARAMSARLIK


İnsanlık tarihinin en eski yıllarından beri karamsarlık (kötümserlik) söz konusu. Doğal olarak karamsarlığın olduğu yerde iyimserlik de olageldi. Ancak tarihin tekerleğini ileri doğru döndüren, uygarlığı yaratan ise iyimserlik. Doğada ve toplum yaşamında her karşıt varlık, olay, durum, düşünce ve duygu birlikte yer aldığı gibi iyimserlikle karamsarlık da hep yana yana savaşım içinde olmuştur. Toplumda, iyimserliğin karamsarlığa göre daha yaygın ve egemen olması en büyük dileğimiz.

Son yıllarda kişilerde ve toplumumuzda oldukça yaygın bir karamsarlık söz konusu. Bunun türlü nedenleri var. Ancak benim ilgimi çekense emperyalist güçlerin toplumumuza sürekli umutsuzluk, güvensizlik, karamsarlık aşıladığıdır. Ne yazık ki emperyalistler bunu yaparken ülkemizde gazeteci kimlikli birilerini, sözde aydınları, siyasal nedenlerle karşıtına nefret dolu olanları kullanmakta. Bu da toplumun birliğini, kişilerin geleceğe umutla bakmasını engellemekte. Ayrıca karamsarlık uçurumundaki kişi, kendi ülkesine ve toplumsal değerlerine karşı da içten içe bir kin, düşmanlık beslemekte.

Karamsarlığın bir kişide egemen olmasının çıkış noktası, umutsuzluk. Umutsuz kişi; giderek yaşamdan, gerçeklerden, çalışıp üretme isteğinden, dostlarından, toplumsal değerlerden uzaklaşır. Umutsuzluk, kişide güven duygusunu ortadan kaldırır. Kişi, önce özgüvenini yitirir. Sonrasında çevresindekilere karşı güvensizlik duyar. Güvensizlik, insan ilişkilerini bozan en önemli duygu. Bu, insanın toplumsal varlık olma durumunu ortadan kaldırır. Çünkü umutsuz ve özgüvensiz ve karşısındakilere güvenmeyen biri, içe kapanıp kendini tolumdan soyutlar. Bu durum, giderek onulmaz bir sayrılığa dönüşür. Sakın ola bu sayrılığın bir kişiyle ilgili olduğunu sanmayın. Bu, bulaşıcı bir nitelik taşır. Toplumu yok edici bir bataklığın içine sürükler.

Umutsuzluk ve güvensizlik bataklığına sürüklenen kişi iyimserliğini, kurtulma umudunu, yaşama gücünü yitirir. Kurtulmak için savaşmaz. Çünkü o, yaşamı kendi istenciyle değil, kendi dışındaki etkenlerin akışına bırakır. Mevsimin koşullarına, yellerin yönüne ve bulanık sel sularının akışına kaptırmıştır kendini. Demek ki umutsuzluk ve güvensizlik, kişinin istencini ortadan kaldırıyor. Onun kendi usuyla kendini yönetmesini yol ediyor.

Umutsuzluk ve güvensizlik, kişinin içindeki karamsarlığı besler, hem de çok hızlı bir biçimde. Karamsarlık, kişinin eğnini ve tinini teslim alır çok geçmeden. Ne yaşamından ne dostlarıyla ilişkilerinden ne de yaptığı işten tat olur. O, hep mutsuzdur Bunu da saklamayıp açıkça belli eder. Saklamaz bunu, çünkü bu sayrılığın toplumda yayılmasını ister. Herkesin kendisi gibi karamsarlık bataklığın umudunu tüketip yok olmasından yanadır.

Karamsar kişi geleceğe yönelik umudunu tükettiğinden başarının düşünü bile kuramaz. Onun için başarı denen bir şey yoktur zaten.

Karamsar kişi her şeyi kötüler. Eleştirir demiyorum, kötüler diyorum. Çünkü eleştiri ve özeleştiri kişiyi geliştirir. Onu yanlışlarıyla yüzleştirir. Yanlışlarından ders almasını sağlar. Bu da onu doğruya yöneltir. Birçok kişi eleştiriyle bir şeyi ya da birini kötülemeyi karıştırır. Bu çok yanlış bir  bakış. Eleştiri kişiyi ilerletici, kötüleme ise yaşamdan umudunu kesme, güvensizlik ve karamsarlığın bir yansıması.

Karamsar kişi, hiçbir şeyden memnun ve mutlu olmaz. Hiçbir şeyi beğenmez. Her şeye bir kulp takmayı başarır(!). Onun için iyi bir şey yoktur hiç, her şey kötüdür. Bu sayrılığa kapılmış kişi, adeta insanlarda kusur arar. Küçük kusurları, anında büyütmeyi becerir. Pireyi deve, habbeyi kubbe yapmak onun en önemli kişisel özelliği. Özellikle toplumu bir arada tutan değerler üzerinde tepinmeyi kendisi için uğraş sanır. Toplumsal kahramanları yerli yersiz kötülemeyi kendisine görev bilir. Hele de bir kişi birazcık başarılıysa ona kara çalmak, onun başlıca işi. Kendi başarısızsa herkes başarısız olmalı onun anlayışına göre. Kendi mutsuzsa başkaları niye mutlu oluyor ki, onlar da mutsuz olmalı. Çünkü onun duygusal ve düşünsel olarak beslendiği yer karamsarlık, kötülük bataklığı.

Karamsarlık, kişisel ve toplumsal yok oluştur aslında.

Karamsarlık, kişiyi ve toplumu yiyip bitiren bir sayrılık. Bu nedenle her koşulda topluma umut aşılamak, kişiler arasında güven duygusunu sağlamak, kötülüğü şeytanın işi saymak gerek. Amaç, insanları şeytanlaştırmak değil, onları melekleştirmek olmalı. Kötümser bir bakışla bardağın boş yanını değil, iyimserlikle dolu olanı görmektir umutlu olmak. Her şeyin iyi yanını görmek, kişiyi de toplumu da karamsarlıktan kurtarıp umutlu kılar. O zaman ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Eylül 2026

 

 

 

İYİ ÖĞRETMEN BİR ŞANS MI?


Çoğumuz iyi öğretmenin çocuklarımız için bir şans olduğunu bilir ve söyler. Bu saptama, özellikle anaokulu ve ilkokullarda geçerli, gerekli, yararlı, doğrudur. Çünkü bu okullarda genellikle öğrencilerin tek bir öğretmeni vardır. Bazı okullarda az sayıdaki farklı derslere alan öğretmeleri girer. Buna karşın sınıf öğretmeni eğitim ve öğretimin belirleyicisidir.

Ortaokul, lise ve üniversitelerde dersler farklılaşıp birbirinden kesin çizgilerle ayrılır. Her dersin öğretmeni farklı biridir. Her öğretmenin de kendine göre özellikleri, ders işleme biçimi, ses tonu, konuşma yeteneği, birikimi, meslek sevgisi, öğrenciyle iletişimi, giyimi kuşamı, öğretme yöntemi, işine karşı sorumluluğu, çalışma aktöresi, yetiştiği ortam, eğitim gördüğü okulalar, insan ilişkileri, kendini yenilemesi, eğitim gündemini izlemesi ve bilgiyi sunması ayrı ayrıdır. Herkesin kendine göre bir yoğurt yiyişi var gerçeğini kulak ardı edemeyiz. Bu nedenle öğretmenler arasındaki kişisel farkları yok sayamayız.

Okullarda iyi öğretmenler olduğu gibi kötü öğretmenler de var. Zaten doğanın kuralı bu. İyinin yanında kötüler de olacak ki iyi ve kötünün ne olduğu bilinsin. İyi olmasa kötü, kötü olmasa da iyi olmaz, gerçeğini hiç unutmamalı. Bu gerçeğin ışığında amaç iyileri çoğaltmak, kötüleri azaltmaktır. Eğitim de bu amaca hizmet eder.

Öğrenci, iyi ya da kötü öğretmeninin ayırdına kolayca varır. Hangi öğretmenin öğrencilerine bir harf daha fazla öğretmek için çırpındığını kolayca anlar o. İyi öğretmen de kötü öğretmen de ilk derste kendini belli eder. Öğrencinin görevi, öğretmenin niteliği ne olursa olsun derslerini can kulağıyla dinlemek ve anlatılanları, öğretilenleri öğrenmeye çalışmaktır.

Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’nde bir tarih öğretmenimiz vardı. Sesi boğuk, ağzından çıkan sözcükler pek anlaşılmazdı. Bize Türk tarihi anlatırdı. Dersin birinci dakikasından bitime dek hep aynı ses tonuyla konuşurdu. Bu nedenle dersin başından sınıftakilerin çoğu uyurdu sanki. Derse katılım olmazdı. Soru soran çok ender olurdu. Öğretmen dersi çözümleyici bir anlayışla değil, bir masalmış gibi anlatırdı. Bu nedenle öğrenciler dersi bir türlü sevememişti.

Lisedeyken bir öğretmenimiz sert tavırları ve bileğinin gücüyle öğrencileri korkutup sindirirdi. Neredeyse öğrencilerin tümü, onun gazabına uğramaktan korkardı. Bu nedenle dersleri çok sıkıcı geçerdi. Kırk dakikalık ders bitmek bilmezdi. Herkes çaktırmadan saatine bakardı kaç dakika kaldı diye.

Lise yıllarında siyasetin ayrıştırıcı, ayrımcı, dışlayıcı yönüyle tanıştık ne yazık ki. Sağcı ya da solcu öğretmenlerin bazıları kendi dünya görüşlerini yayamaya çalışırdı öğrencilere. Bu da onların asıl amacını yok ederdi. Kendi görüşlerini kabı-ul eden öğrencileri her türlü korurlardı. Bu da karşıt görüşlü öğrencilerin nefretini kazanırdı. Bu öğretmenleri iyi sınıfına koyamayız doğal olarak. Bu kişiler kötü örneklerdi çoğumuz için.

En kötüsü de bazı derslere giren öğretmenlerin alan bilgisinin yetersizliği kolayca anlaşılırdı. Bu öğretmenler, çoğu zaman yanlış bilgi verirlerdi. Bunu anlayan öğrencinin öğretmenine karşı sevgisi, saygısı ve güveni bir anda yerle bir olurdu. Bu durum öğretmenin özgüvenini de yok ediyordu. Böyle olunca ne yapacağını şaşırırdı. Bu zayıflık gösterisi, öğrencilerin büyük bölümünün onunla dalga geçmesine neden olurdu. Bu da sınıfın altını üstüne getirmeye yeterdi. Böylece ne eğitim ne de öğretim kalırdı.

Bir başka öğretmen örneği vardır. Sınıfta sürekli bağırıp tepinir. Sesleri işiten burada öğretmenle öğrenciler arasında büyük bir savaşın çıktığını sanır. Bu öğretmen tipi, çok bağırdığında anlattıklarının kolay anlaşılacağını sanmakta. Oysa bağırarak yalnızca gürültü yapmıyor, kendini itici duruma düşürüyor. Böyle bir sınıftaki öğrencilerin anlatılanlara odaklanması oldukça güç.

Kötü öğretmen örnekleri çoğaltılabilir. Ancak şimdi de iyi öğretmen konusuna geçelim.

İyi öğretmenler eğitimin vazgeçilmezleri. Neredeyse öğrencilerin tümü, iyi öğretmenlerle ders yapmaya can atar. Onların anlattıklarını belleklerine iyice kazırlar. Bu dersle öğrencilere göre çok hızlı biter. Bu derslerin de öğretmenlerin de tadına doyum olmaz. Ortaokul, lise ve üniversitelerde iyi öğretmenler öğrencilerin baş tacıdır. İsterler ki bütün derslerine bu öğretmenler girsin. Ya da her öğretmenin bu kişiler gibi olmasını isterler. Doğaldır ki böyle bir şey olmaz. Ancak iyi öğretmenin de eğitime verdiği zararlar var. Nasıl mı?

Herhangi bir okulda ilk derse çok iyi bir öğretmen girer. Her şey yolunda gider. Öğrenciler anlatılanları anladıkları için öğretmenler de derste amacına ulaştığı için mutludur. Zil çalar, öğrenciler dinlenceye çıkar. İşte, burada kaygı ve korku başar. Çünkü ikinci derse çok sevmedikleri ve kötü olarak niteledikleri biri gelecektir. Bu durum çok güzel bir tatlının üstüne ekşi ayran içmek gibi. Derse girilir. Öğrencilerin aklı hep bir önceki derstedir. Kendilerince sıkıcı bir derse bir türlü odaklanamazlar. Anlatılan konuyu anlayamazlar. Çünkü dilemezler anlatılanları. Dinlemeyen ders nasıl anlaşılsın?

İyi öğretmenin dersinden sonra gelen kötü derslerin hepsi öğrenciler için bir karabasana dönüşür. Anlatılanlara odaklanma sorunu üst düzeydedir. Oysa bu dersleri de anlamaları gerek. Çünkü bu derslerde anlatılanlar da onların öğreniminin bütünlüğü açısında çok önemli ve yaşamsal değerde. Öğrenci bu… İster ki bütün öğretmenler iyi olsun. Ne yazık ki bunun olanaksızlığının ayırdına varamaz bir türlü. Bu nedenle öğrencilerin yılsonu notlarına bakıldığında bir dersin çok iyi olduğu, çoğunun da çok kötü olduğu görülür. Öğrencinin yüksek not aldığı ders, iyi öğretmenin dersidir. Çünkü ona odaklanmış ve anlamıştır anlatılanları. Diğerlerini de iyi öğretmenin dersine feda etmiştir.

Öğrenciler, öncelikle kötü olarak niteledikleri öğretmenlerin derslerini de dinlemeleri gerektiğini iyi kavramalı. Çünkü öğrenim, tüm derslerin oluşturduğu bir bütün. Biri olmadığında diğerinin bir değeri, önemi kalmaz. Öğrenciler koşullar ne olursa olsun dersleri can kulağıyla dinlemeleri gerektiğini bilmeli.

İyi öğretmen, yukarıda anlattığımız gibi öğrencilerin bazı derslere odaklanmasını zayıflatır. Bu yalın gerçeği söylemek gerek. Bunu derken iyi öğretmen kötü mü olsun? Doğaldır ki hayır… Amaç kötü öğretmenleri azaltıp iyileri çoğalmak. Bu arada öğrenciler, öğretmenlerinin niteliğine göre değil, derslerin onların yaşamındaki gerekli olduğu bilinciyle davranmalı. İyi ve kötünün yan yana olduğu gerçeğini bir an olsun uslarından çıkarmamalı.

Eğitimde de biz olmalıyız tıpkı yaşamın her alanında olduğu gibi iyisiyle ve kötüsüyle. Yaşam farklılıkların, karşıtlıkların savaşımıyla bir bütün. Bütünü parçalara ayırmak ne haddimize?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       2 Eylül 2026

 

 

 

 

MELİH GÖKÇEK’İN ETEKLERİ TUTUŞTU


Türkiye arınıyor, arınmak zorunda. Çünkü yolsuzluk, rüşvet, kamu kaynaklarının hesapsızca harcanması ülkemizi namerde muhtaç ediyor. Bu da ülkemizi siyasal alanda zayıflatıyor.

Yolsuzluk, rüşvet ve kamu kaynaklarındaki savurganlık yalnızca bizi emperyalizme karşı güçsüzleştirmiyor. Gelir dengesini bozuyor, üretimi engelliyor ve enflasyonu azdırıyor. Özellikle gençlere, çocuklara kötü örnek oluyor bu durum. Birçok kişi yasal yollardan, alınteri ve emeğiyle para kazanmanın olanaksız olduğuna inanmakta. Bu nedenle merkezi yönetimde ya da belediyelerde söz sahibi olan partilerde yer tutmaya çalışmakta. Bu da siyaset düzenini altüst ediyor. Parti kadroları oluşurken siyasal görüşün yerini ekonomik çıkarlar alıyor. Ne yazık ki ülke çıkarlarını, halkın geçimini, yurdumuzun geleceğini düşünen yok gibi.

Ülkemizin neresinde olursa olsun hangi yurttaşımıza sorarsanız sorun çevresinde yolsuzlukla varsıllaşanları tek tek sayar size. Yine devlet kurumlarında ve belediyelerde rüşvet yiyen görevlilerin listesini bir anda sayıp döker. Rüşvet ve yolsuzluk öylesine açıktan yapılıyor ki bilinmemesi olanaksız. Çünkü bu kişiler, gemi azıya almış durumda. Üstelik halkımız aptal değil. Çevresinde birden varsıllaşanların değirmeninin suyunun nereden geldiğini kolayca anlıyor. Zaten rüşvetçiler, devleti soyanlar yaptıkları işi, kendi becerileri olarak halkın gözüne sokmakta. Çoğu, nasıl rüşvet yediğini, kamu kaynaklarını hangi yolla soyduğunu açıkça anlatmakta. Demek ki rüşvet ve yolsuzluk gizli saklı değil.

Melih Gökçek, uzun süre Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptı. Ondan önce Keçiören belediye başkanlığı var bir dönem. Bu döneme dek hep kamuda çalıştı genellikle aylıkla. İki yıl üç ay da milletvekilliği var. Demek ki Gökçek, yaşamı boyunca hep aylıkla çalışmış biri. Eşi de öğretmen… Yani o da aylıkla çalışmış. Ülkemizde hangi görevde olursa olsun kimin, ne kadar aylık aldığı belli. Bir aile, kâğıt üstünde belli olan gelirini yemeden içmeden biriktirse dahi büyük bir varsıllığa sahip olamaz. O zaman usumuza şu soru geliyor: Gökçek ailesinin varsıllığının kaynağı ne?

Atalarımız, ateş olmayan yerden duman çıkmaz, diyor. Yıllardır Melih Gökçek le ilgili niye her yan toz duman. Bunca dumanın kaynağı ne?

Gökçek’in yolsuzluk yapıp yapmadığına Türk mahkemeleri karar verecek. Bu, benim konum değil. Ancak konu kamuoyunun gündemine düşer düşmez İbrahim Melih Gökçek’in yaptığı açıklamadır yazımın konusu.

Gökçek: Oğlunun Almanya’dan oturma izni almak için milyon avroluk yatırım yapma gereğini duyduğunu açıkladı kendisine yakın bir gazeteci aracılığıyla. Başka bir gazeteci ise oğlunun ailesinin Alman yurttaşı olmak için han hamam yatırımı yaptığını söyledi. Aslında söylenenler aynı kapıya çıkmakta. Alman yurttaşı olmanın yolu önce oturma izni almaktan geçmekte. Peki, yıllarca milliyetçi-muhafazakâr olduğunu söyleyen ve bu konuda şampiyonluğu kimseye bırakmayan Gökçek ailesi, niye Alman yurttaşı olmak için uğraşıyor? Oğul Gökçek’in bu iş için harcadığı milyon avroların kaynağı ne?

Düşünün ki bir kişi hem milliyetçi hem de muhafazakâr olacak ve çoluk çocuğunun geleceğini Almanya’da görecek. Üstelik bu iş, apar topar yapılacak. İnsanın usuna şu soru takılıyor: Yoksa siz Almanya’nın mi milliyetçi-muhafazakârısınız? Bu ülkenim milliyetçi-muhafazakâr partisinin Hristiyan Demokratlar 0olduğunu anımsatmalıyım burada. Sormazlar mı adama, bu acele ne?

Mehmetçik ülkemizin bütünlüğünü korumak için can verecek, sen bu yurttan hangi yoldan olursa olsun kazandığın parayı yurtdışına kaçıracaksın. Kendin de Alman yurttaşı olacaksın. Açık söyleyeyim bu tür kişilerin yurt ve ulus sevgileri sahte. Milliyetçi-muhafazakârlıkları göz boyamak için. Halkın milli ve dini duygularını sömürmek içindir bu maske. Dini ve milli duygularını sömürürken insanımızın alınterini, emeğini de sömürüyor bu tür kişiler yıllardır.

Her şeyin sahtesi ülkemize çok zarar veriyor. Atatürkçülüğün, dinin, milliyetçiliğin sahtekârlarına dikkat etmeli. Bu kişiler, bu maskeleri takarak halkı kandırmakta ve onun sırtından geçinmekte.

Ülkemizde nereden buldun yasası ivedilikle çıkarılmalı. Sonrasında da 12 Eylül 1980’den başlayarak her alanda yapılan yolsuzluklar araştırılıp soruşturulmalı. Biz, bu ülkeyi yolda bulmadık. Üç beş sahtekâra yedirecek değiliz yurdumuzu, emeğimizi ve geleceğimizi.

Unutulmasın ki devlet yarına bırakır, ama yanına bırakmaz. Sabredelim ve güç birliği edelim ülkemizin arınması için. Arınmış bir Türkiye’yi kimse durduramaz.

Yazımı tamamlayıcı nitelikte olması açısından aşağıdaki yazılarımı da okumakta yarar var.

NERDEN BULDUN YASASI ÇIKMALI https://adiladalet.blogspot.com/2025/10/nerden-buldun-yasasi-cikmali.html

YURTDIŞINA KAÇAN DOKTORLAR https://adiladalet.blogspot.com/2022/06/yurtdisina-kacan-doktorlar.html

 

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Eylül 20226