KOLLARI BAĞLI DOĞAN

 

Osman Şahin’in Kolları Bağlı Doğan kitabını kimi zaman ürpererek, kimi zaman da insanlığımdan utanarak bir solukta okudum. Kitap, aynı adı taşıyan öyküyle başlıyor. Bu, uzun bir öykü… 12 Eylül 1980 Amerikancı darbesi sırasında tutukevlerinde uygulanan insanlık dışı işkenceleri anlatıyor. Yazarımız da gözaltına alınıyor ve insanlık dışı işkencelerin hepsine karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Ben okurken utandım bu işkence türlerinden, ancak insanlara bu acımasızlığı yapanlar, yaptıranlar utanmadılar.

Kitapta 11 öykü yer almakta. Hepsi tutukevlerini anlatıyor. 12 Eylül’ün kendi yurttaşına acımadığı, hele de aydınsa onları ABD için yok etmek için kolları sıvadığını görüyoruz. Kendi insanına acımayan darbecilerin yönettikleri ülkeye yararı olur mu?

Tutukluların işkenceye direnmelerinin en büyük destek yine koğuş arkadaşlarından geliyor. Hepsi aynı annenin çocukları gibi düşünsel ve duygusal birlik içinde davranmakta. Birbirlerinin tensel ve tinsel yaralarını birlikte sağaltıyorlar. Ekmeklerini, aşlarını, sigaralarını, içgüçlerini[1] paylaşıyorlar. Tutukevi koşulları oldukça kötü. Haşaratın bile yaşayamayacağı, havasız, güneşsiz, genellikle nemli bodrum katlarında günlerce yaşamak zorunda kalıyor tutuklular. Her türlü zararlı böceğin, farelerin dolup taştığı yerler buralar. Buraya düşenler hem işkenceyle hem de tutukevinin olumsuz koşullarıyla savaşmak zorunda.

Tutukevlerinde en büyük sorunlarından biri ayakyolu ve yunak. Ayakyolları yetersiz ve temizlenmiyor. Her şey ortalığa yayılmış durumda. Günlerce, aylarca yıkanamayan tutsaklar var. İşkence izleri herkesin üstünde. Kurumuş ve kokmakta olan kan lekeleri neredeyse herkesin üstünde. Tutsakların çoğunun işkence yaraları sağaltılmadığı için herkesçe görülmekte. Yazın bu yaralara sinekler konmakta. İşkenceden bitkin düşmüş tutuklu, uykuya yenildiğinde farelerin yaraları kemirmesi tehlikesiyle karşı karşıya. Bazı tutsakların burunları, kulakları ve başka organlarının uyurken farelerce kemirilmesi sıradan olay olmuş buralarda.

Yazarımız, Almanya’dan yurda dönüyor vatani görevini yapmak için. İstanbul’da yürürken sivil polislerce gözaltına alınıyor. Onun gözaltına alındığından başta evinde kaldığı ağabeyi olmak üzere eşinin, ailesinin, arkadaşlarının haberi yok! Bunu günler sonra öğreniyorlar. İnsanların niye gözaltına alındığını kendisi de çevresindekiler de bilmiyor. 12 Eylül zindanlarına, işkencehanelerine girmek için insan olmak yeterli bir suç. Osman Şahin de aydın bir insan olduğu için suçlanıyor ve gözaltına alınır alınmaz insan kılıklı yaratıkların acımasız işkenceleriyle karşılaşıyor. Bu, günlerce sürüyor. Duygularını, insanlıklarını yitirmiş işkenceciler ellerine düşenlere Allah can verdi demiyor.

“Eşsiz suç belgelerini eline geçirmiş gibi yükleniyor bana görevli.

‘Bu pullarla jetonlar neyin şifresiydi? Bunları birbirinize göstererek mi tanışıp buluşacaktınız?’ diye soruyor bana. Ne diyebilirim? Bu akıldışı soruya yanıt vermekte zorlanmamı, bir anlık durağanlığımı görevli bir açık verme sanarak böğrümü yumrukluyor.

‘İtoğlu it, soruma cevap ver!’ diye bağırıyor.

‘Hayır! O pullarla jetonları, buraya getirilmeden az önce Taksim Postanesi’nden almıştım,’ diyorum.

Böğrüme bir yumruk daha vuruyor:

‘Ulan orospu çocuğu, sana bunları nereden aldığını sormuyorum! Bunları şifre olarak mı kullanacaktınız, diye soruyorum!’

‘Hayır!’ demekten başka ne diyebilirim. Birkaç yumruktan sonra bağırıyor:

‘İmzala şurayı! (Kolları Bağlı Doğan, Osman Şahin, Literatür Yayınları, Ağustos 2026, s.7)” Suç örgütünü sorgucu darbeciler yaratmaya çalışıyor işkencelerle. Yurtdışında yaşayan birinin cebinde jeton ve posta pulunun olması kadar doğal bir şey var mı? Şahin’in eşi, o sırada Almanya’da. Yakınları Mersin’de. Bir insanın yakınlarını araması suç mu?

Tutukevinde gardiyanlar tutuklulara başta sigara olmak üzere bazı gereksinim duydukları şeyleri karaborsa satmakta. Tutuklular bir yandan işkenceye uğrarken diğer yandan da soyuluyorlar. Yürekleri ferahlatan en güzel şey de tutululardan birinin geçenekteki[2] nöbetçinin masasında duran Mao Zedung’un Seçme Eserleri’nin bir cildini çaktırmadan alıp koğuşa getirmesi oldu. Tüm baskılara, işkencelere karşın bu işi kimin yaptığını ve kitabı ele vermiyorlar. Böylece bir kitap direnişi, dayanışması oluyor.

Bir gösteri sırasında oradan geçen iki gözü görmeyen birini gözaltına alıyor polisler. Ayrıca maç dönüşü bir kıraathanede çay içen genç basketbolcuları da örgüt üyesi olarak atıyorlar içeriye. Bu kişiler de dayaktan nasibini alıyor. Gerçek anlaşılınca salıveriliyorlar. Yedikleri dayak ve işittikleri küfürlerle özgürlüklerine kavuşuyorlar.

Kitapta birbirinde ilginç öyküler var. Bu nedenle okunması gerek.  Genç kuşakların yakın tarihimize ışık tutan bu öykülerden öğrenecekleri çok şey var.

Osman Şahin, bu kitabıyla tarihe tanıklık ediyor.12 Eylül’ün darbeci işkencecilerinin adeta sicillerini yazdı bu kitapta. İşkenceciler, devletin aylıklı elemanları. İşkence yaptıkları için para kazanıp geçimlerini sağladılar devletin kesesinden, halkın vergilerinden. Üstelik işkence yaptıkları kişilerin verdikleri vergiler de kursaklarında.

12 Eylül darbesinden bu yana gidip gelen iktidarların hepsi bu karanlık dönemden hesap sormayı vaat ettiler. Ne yazık ki hiçbiri bu hesabı sormadı. İşkence yaparak aylık alanların çoğu emekli oldu. Normal insanmış gibi aramızda dolaştılar. Devletin işkenceci kadrosu olmadığına göre bu kişilerden yaptıkları işten aldıkları aylıklar geri alınmalı. Ayrıca emekliliği de hak ettiklerini düşünmüyorum. Emekli, ülke kalkınmasına, toplumsal yaşama emek veren kişidir. İşkencecilerin yaptıkları iş, emek işi değil; insanlık suçu. Yaşları ne olursa olsun yargı önüne çıkarılmalı bu insansılar.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               19 Ekim 2026

 

 



[1] Morallerini

[2] Koridordaki

YAĞMURDA KİMİ SÜRÜCÜLERİN DUYARSIZLIĞI

İstanbul’da dört gün süren yağmur, toplumumuzu bir insanlık sınavından geçirdi. Kaldırımda yayalar ıslanmamak için soluklanmadan yürürken, yollardaki taşıtlar da evine yetişmek için hızla gidiyor. Yağmurun en zor durumda bıraktığı kesim, yayalar…

Yağmur, çoğu zaman birden bastırdığından birçok kişiyi şemsiyesiz yakalıyor. Şemsiyesi olanların da işi zor. Çünkü yağmurla birlikte sert yel de esmekte. Son yıllarda üretilen şemsiyelerin çoğu dayanıksız. Bazıları yağmuru tutamayıp geçiriyor. Bazıları da sert bir yelde kırılıveriyor. Fırtınaya tutulan kişi, hem önünü görmek hem de şemsiyesini esintiye göre ayarlamak için olağanüstü çaba göstermekte zorunlu olarak. Anlaşılacağı üzere işi çok zor.

Şiddetli yağmur yağarken bir yandan sert yel esiyor. Yel, yağmuru savuruyor dört bir yandan. Şemsiye de olsa savrulan bu yağmur her yanınızı ıslatıyor ister istemez. Zaten yelin gücüyle iki de bir şemsiye ters dönüyor, bir yanı kıvrılıyor, böylece yağmurla sırılsıklam oluyorsunuz. Üzülerek söyleyeyim ki, İstanbul’da kaldırımların çoğunda su birikintileri oluşmakta. Çoğu zaman bu birikintilere düşmemek olası değil. Böylece ayaklarınız ıslanıyor. Ayakların ıslanmasıyla kişinin tüm eğninde[1] bir üşüme başlıyor. Bu sayrılığın bir belirtisi.

Kentin bazı kaldırımlarında geniş taşlar döşenmiş. Bunların bazılarının altlarındaki kum, değişik doğa olayları nedeniyle dış etkilerle akıp gidiyor kısa sürede. Bu taşların altları sularla doluyor yağmurda. Çok dikkatli olsanız da bu taşların size yakın olan yanına bastığınızda karşı yandan fırlayan su, her yanınızı ıslatıyor.

Gelelim bazı sürücülerin duyarsızlığına. Nedense trafik ışıklarının bulunduğu kavşaklarda, yaya geçitlerinin olduğu yerlerde çoğu zaman yağmurlu havalarda küçük göletler oluşuyor. Yol kıyılarından ise derecikler akıyor. Kavşaklarda karşıya geçmek isteyen yayalar, yeşil ışığın yanmasını beklerken bir taşıt son hızla geçiyor. Yol kıyısında biriken sular büyük bir hızla yayaların üstüne boca ediliyor. İnsanlar tepeden tırnağa ıslanıyor duyarsız bir sürücü yüzünden. Islanan kişilerden küfredenler, ilenenler, hakaret edenler bir koro oluşturuyor. Ne yazık ki arabanın içinde yağmurdan ve soğuktan korunan sürücü, gaza basarken kavşakta yağmurdan korunmayan insanlarla duygudaş olamıyor. Bir anda insanlığını sorgulatıyor ıslanan yurttaşlara.

Yağmur yağarken düz yolda ilerleyen bazı sürücüler, yandaki kaldırımda yürüyen yayaları, hızlı giderek ve suyun tam ortasına basarak ıslatmakta. Bu sürücüler, bir gün yağmur yağarken bu kaldırımda kendilerinin de yürüyebileceğini niçin düşünmez, düşünemez? Küçük bir insanlık belirtisi olan inceliği niye göstermez? Zor durumda olanın zorluğunu daha da artırmamak için niçin sorumluluk duymaz? Bazı kişiler, dört tekerin üstüne bindiklerinde insanlıklarını neden unutur? Oysa insan olmak, insanca davranmak en kolayı…

Dünyanın en güzel işi insan olmak ve içindeki insanlığı öldürmemek değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       18 Ekim 2026



[1] Bedeninde

GÜVENLİ, SÜNGER KENTLER


Türkiye’nin hangi bölgesinde, hangi kentinde olursa olsun yağmur biraz çok yağdığında sular sele dönüşüp yurttaşlarımıza büyük felaket yaşatmakta. Taşkınlar; kentleri yıkıyor, insanları öldürüyor, kenti yaşanmaz duruma getiriyor? Peki, niye?

Yaşamın kaynağın suyun öldürücü bir canavara dönüşesine neden olan, insandan başkası değil. Ülkemizi ve kentlerimizi yönetenler, doğanın dilini, dengesini, kurallarını bilmiyor ve bilse de bunlara göre davranmıyor. Cebini düşünen yöneticiler kentlerimizin, ülkemizin ve insanlığın en büyük düşmanları. İkincisi ise kentleri oluştururken bilimsel ilkelere uyulmuyor. Bilim, insanın yaşamını kolaylaştıran bir şey. Ne yazık ki bilimi kendine kılavuz edinmeyen yöneticiler kentleri yaşanamaz yerlere dönüştürmekte. Öncelikle söyleyeyim ki kentlerde yaşadığımız su baskınlarının suçlusu doğa değil, kentleri yönetenler.

Dünyanın birçok ülkesinin Türkiye ile karşılaştırıldığında daha çok yağmurlu olduğunu görürüz. O zaman usumuza şu soru takılıyor: Bu ülkelerde sel baskınları niye olmuyor? Çünkü bu ülkelerde doğayla uyumlu, bilime dayalı bir kentleşme söz konusu. Son yıllarda gelişmiş ülkelerde sünger kentler öne çıkmakta. Peki, nedir ve nasıl oluşuyor bu sünger kentler?

Beton ve asfalt gibi geçirimsiz yüzeyler yerine yağmur suyunu sünger gibi emen, süzen, depolayan ve yeniden kullanıma sunan doğanın kurallarına uygun tasarlanan kentlerdir. Bu kentlerde yağmur suları doğrudan kanalizasyona değil, toprağa verilir. Sular cadde sokaklarda birikerek dereye dönüşmez. Kavşaklarda, kent alanlarında, dinlençlerde[1], eğleklerde[2], yollarda, alt geçitlerde göletler oluşmaz. Yağmur sularının önemli kısmı yer altında depolanır ve sonrada kullanılır. Böylece bir yandan kentleri su baskınlarından korurken diğer yandan da su hasadı yapılır. Günümüzde doğamız ve insan yaşamı için çok değerli olan su, boşa harcanmaz. Bu yolla yeraltı suları beslenir. Bu da doğal dengenin sağlanmasına önemli bir katkı yapar.

Yağışlı günlerde yapılan su hasadı, kentlerde ısı adalarının oluşmasının önünde durur. Sıcağın yapay biçimde aşırı artmasını önler sünger kentler. Betonun yazın oluşturduğu aşırı sıcağı engellediği gibi, kışın da aşırı soğuğu azaltır.

Sünger kentlerin olmazsa olmazı çatı bahçeleri. Kentler oluşturulurken yapıların üstü bahçe olarak düzenlenir. Bu bahçelere birçok gelişmiş ülke kentlerine rastlamak olanaklı. Buralarda kolayca yetişen meyve ve sebzeler yetiştirilir. Bu bahçeler yağmur sularıyla sulanır. Bazı bahçelerde kümes hayvanları bile var. Ayrıca fazla yağmur suyu sarnıçlarda biriktirilerek kurak geçen günlerde kullanılır bu birikim. Kentin ve evlerin boş alanlarında bitki yetiştirilir. Bu da yağmur sularının değerlendirilmesini sağlarken suyun sele dönüşmesini önler. Taşıtların toplu olarak bırakıldığı eğleklerin tabanları suyu geçiren bir yapıda olmalı. Ayrıca kentin belli yerlerinden yağmur suyunu biriktirip taşıyacak biyolojik kanallar açılmalı. Bazı boş alanlarda göletler yapılmalı.

Ülkemizde İzmir ve Antalya büyükşehir belediyeleri, sünger kent oluşturma konusunda ilk adımı attı. Çin’in Şanghay, Wuhan, Haikou, ABD’de Seattle, Almanya’da Berlin ve kent devleti olan Singapur bu konuda ilk sayılabilecek örnekler.

Sünger kentlerin ilk örneklerinden biri ülkemizdir. Eskiden cadde ve sokaklarımızda Arnavut kaldırımları vardı. Bu kaldırım biçimini ülkemize getiren Arnavut taş ustalarıydı. Doğal taşların düzensiz döşenmesiyle yapılırdı bu kaldırımlar. Taşlar aralıklı olduğundan sular toprakla buluşurdu. Kent içinde taşıtların geçtiği yollar bile bu taşlardan oluşurdu. Bu yollar çok dayanıklı ve uzun ömürlüydü bu kaldırımlar. Yıllarca aynı kaldırımların üzerinde yürürdü insanlar. Taşıtlar için de bu durum geçerliydi. Sökülüp yapılması da çok kolaydı. Bu kaldırımlarda tek sorun, sivri topuklu ayakkabı giyen kadınların yürüme zorluğuydu. Bu konuda kadınların karşı çıkışı vardı. Zamanla bu doğal kaldırımlar söküldü. Yerine su sızdırmaz kilit taşlar döşendi. Taşıt yolları baştan sona asfaltlandı. Bazı yollara beton döküldü. Ne yazık ki bize özgü olan bir sistemi kendi ellerimizle yok ettik.

Su baskınlarından kentleri korumak için ivedilikle yapılacak iş, yeşil alt yapıdır. Kent mimarisi oluşturulurken öncelenmesi gereken yeşil alanlar olmalı, çünkü kentler bir yaşam alanı. Yalnızca insanların değil, tüm canlıların yaşaması gereken bir yer. Diğer canlıların yaşayacağı ortam oluşmadığında kent yaşanmaz olur. Doğayı da kentleri de tüm canlıların ortak yaşam alanı olarak bellemek, bilmek gerek. Diğer canlıları yok sayan kent, kent olmaz.

Yağmur tarımsal bolluğu sağlayan ve doğal yaşamı var eden vazgeçilmez bir varsıllık, bizler için olmazsa olmaz toprak, hava, güneş gibi. Doğanın var olması için yağmur yağmalı. Sorun, yağmurun yağmasında değil; doğayı yok sayarak yaşanmaz kentleri oluşturan insanoğlunda. Bu gerçeğin ışığında ders çıkarmalı doğal olaylardan.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       17 Ekim 2026

 



[1] Parklarda

[2] Otoparklarda

DEREDEN SOKAKLAR


14 Ekim 2026 günü yağan yağmurla oluşan selin en çok zarar verdiği yerlerden biri, Sarıyer-Ayazağa’daki Dereboyu Caddesi. Gülelim mi ağlayalım mı bilmem. Kentlerimizi yönetenler minareyi çalıyor çalmasına da kılıfını bulamıyorlar. Dere kapatılmış, hemen sağı solu yapılarla dolmuş. Hem de gökdelenlerle çevrelenmiş. Dereye akacak yer bırakılmamış. Yağmurla çoğalan su, dere yatağına sığmayınca da taşkın oluştu ve çevresini yıkmaya başladı.

Üzülerek söyleyeyim ki İstanbul’da belirlediğime göre Ayazağa dışında Ataşehir, Kâğıthane, Küçüksu, Ortaköy, Ümraniye ve Üsküdar’da Dereboyu caddeleri var. Nereye giderseniz gidin mantık aynı: Dereyi kapat, üstünü betonla yanını yöresini yapılaştır. Oluşturduğunuz cadde ya da sokağa da dere adını verin. Sonrasında da günü geldiğinde dere yatağını bulmaya çalıştığında ve ortalık yıkıldığında suçu yağmura at!

İstanbul’un birçok ilçesi sele teslim oldu. Koca kent, çaresizlik içinde çırpındı. Yöneticilerden bir açıklama beklemekteyiz. Hangi konuda mı? Selin en çok zarar verdiği yerlerde dere adını taşıyan kaç sokak var? Bu konu halka açıklanmalı. Peki, bu yanlıştan dönebilir mi yöneticiler? Çok zor, hatta olanaksız.

Selin en etkili olduğu yerlerin başında Vadi İstanbul gelmekte. İnsanların milyonlarca lira verip erinci, mutluluğu aradıkları evleri sulara gömüldü neredeyse. Bu evlere dünyanın parasını yatıranlar, daha önce buranın ne olduğunu sorgulamadı bile. Yapıların tanıtımına, görkemine kapılıp parayı saydılar oraya. Amaçları kendileri için bir sınıfsal ayrıcalık kazanmaktı. Bu yapının bulunduğu yer, Kâğıthane deresinin yatağının devamıydı. Burayı yapanlar, derenin yatağını yok edip onun hakkını almışlardı. Dere de yıllar sonra hakkını geri almak için çabaladı. İşte, bu durumun özeti…

14 Ekim günü Kâğıthane ve Alibeyköy dereleri deyim yerindeyse kudurdu. Peki, bu dereleri kim kudurttu? Doğaldır ki insanlar, özellikle de bu kenti yönetenler…

Kâğıthane ve Alibeyköy dereleri İstanbul Boğazı yokken vardılar. Sekiz bin yıl öncesinden, yani Buzul Çağı’ndan söz ediyoruz. Bu çağda iki dere, Eminönü-Karaköy arasındaki vadiden akardı. Ayrıca bu derelerin üstünden ulaşım yapılırdı. Bu iki dereyi kent yöneticileri gemlemek için daracık beton yataklara hapsettiler. Böylece doğal beslenme ve akış alanlarını yitirdiler. Bu derelerin her yanı yapılarla kaplandı. Çevrelerindeki bitki örtüleri yok edildi. Oysa dere yataklarında bitki bulunur ki onun suyuyla beslensin. Ayrıca her türden bitki, sel sularını emer ve onların akışını yavaşlatır. Dereler, kendilerini yok etmeye çalışan insanlardan hakkını istedi. Bir varlığın hakkını istemesi yanlış mı? Unutmayalım dünya tüm varlıkların ortak yaşam alanı. Bu gerçeği yadsıdığımızda felaketler kaçınılmaz olur.

İstanbul’daki selde ilk canını yitiren on dört yaşındaki Mahmut Işıldak oldu. Fatih’in Balat Mahallesi’ndeki Çukurbostan Parkı’ndan geçerken su birikintisinin içinden geçerken elektrik akımına kapılarak yaşamını yitiriyor. Nedeni de ayakkabılarını çıkarıp eline alıyor ıslanmasınlar diye. Televizyonda kimi yorumcular, onun ayakkabılarını çıkarmaması gerektiğini söylediler. Çünkü ayakkabı tabanlarının yalıtım sağlayacağını belirttiler. Çocuk, altı ay önce babasını toprağına vermiş ve yetim kalmış. Sanıyorum dört kardeşi daha var. Annesinin çalışıp çalışmadığı bilinmiyor. Ancak ülkemiz ekonomik koşullarında çalışsa bile bu çocuklara bakması olanaklı mı?

Çocuk için ayakkabıları çok değerli. Çünkü yaşadığı sosyal ve ekonomik koşullar nedeniyle yenisini alması olanaksız. Sel yine gariban bir hafız çocuğu kopardı aldı yaşamdan. Sel bile sınıf ayrımı yaptı ölümde. Soruşturma yapılacaktır kesinlikle. Ancak daha önce olduğu gibi suç yağmura ve ayakkabıya atılırsa şaşmam.

İstanbul’daki selin faturası büyük… Maddi hasarlar üç aşağı beş yukarı onarılır. Peki, yaşamdan kopan Mahmut’un annesinin ve diğer yurttaşlarımızın yakınlarının yüreğindeki yara nasıl kapanacak?

Not: Yazıda anlatılanlara ışık tutması açısından daha önce yazdığım Dereler Üzerindeki Kent, İstanbul https://adiladalet.blogspot.com/2024/01/dereler-uzerindeki-kent-istanbul.html yazısı okunabilir.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       16 Ekim 2026

İSTANBUL SELE TESLİM


Günlerdir İstanbul’a yağışlı havanın geleceği konusunda uyarıda bulundu Meteoroloji. Ne yazık ki bu konuda nasıl önlem alınacağını bilmeyen ya da bilip de uyarıları kulak ardı eden merkezi ve yerel yöneticiler olağan işlerini sürdürdüler. Çünkü ülkemizde felaket gelmeden önce önlem alma alışkanlığı nedense yok! Bu olmayınca da felaket insanları tutsak aldığında onları kurtarmaya çalışır yetkili yetkisizler.

Yazıma bir anımla başlamak isterim. 1999-2004 döneminde Bakırköy Belediye Meclisi üyesiydim. Tam olarak tarihi anımsamıyorum. İstanbul’a şiddetli bir yağmur yağdı. Yağmurun ertesi günü Şenlikköy Mahallesi’nden bir dostum aradı. Yanında mahalleden başkaları da vardı. Mahallenin önemli yollarından Florya Caddesi’nin batısında kalan sokaklardaki evleri atıksuların bastığını söyledi. Evi sular altında kalan birkaç yurttaşımızla da konuştum. Az sonra söylenen yere gittim. Giriş katlardaki evlerin çoğunu lağım basmıştı. Birinci katta yer alan konutların bazılarını da lağım suları kaplamıştı. Gördüklerim beni oldukça şaşırtmıştı. Lağıma bulanmış eşyaların kokusu dayanılacak gibi değildi. Sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin oradakilerle görüş alışverişinde bulunduk. İlgileneceğime söz vererek oradan ayrıldım

Sorunu çözecek olan İSKİ idi. Burada çalışan mühendis dostlarım vardı. Onları aradım. Gidip bazılarıyla da yüz yüze konuştum. İşittiklerim beni şaşırttı. Söz konusu cadde kuzeyden güneye uzanmakta. Cadde boyunca da kanalizasyon hattı döşenmiş. Bu hat döşendiğinde yukarıdaki Sefaköy, küçük bir mahalleymiş. Zamanla büyümüş, on binlerce insanın yaşadığı bir yer olmuş. Üstelik Sefaköy’ün kuzeyinde de yoğun nüfuslu mahalleler kurulmuş. Sefaköy ve diğer yerlerin atıksularını boşaltan kanalizasyon yeni döşenmiş. Buraya döşenen künklerin çapı, Şenlikköy’dekilere göre daha büyük. Böylece yukarıdan aşağıya doğru bir huni oluşturulmuş. Yağmur birden bastırınca yukarından geniş künklerden gelen su ve lağım Şenliköy’deki dar borularda sıkıştığından geçemedi. Yüksek basınç nedeniyle atıksular evlerin kanalizasyon sisteminden fışkırdı. Bu gerçeği işitince yaşananlara güler misin ağlar mısın? Gerekli girişimleri yapıp Şenlikköy’deki sistemin değiştirilmesini sağladık.

Yukarıda anlattığım anı, İstanbul’da yıllardır yapılan altyapıların nasıl bilinçsiz, plansız, üstünkörü yapıldığının küçük bir örneği. Üzülerek söyleyeyim ki dünyanın incisi sayılan içinden deniz geçen tarihsel kent İstanbul, bilimsel kurallara dayalı usçu bir yöntemle planlanmamış. Kentin her yanını para olarak gören birkaç açgözlü fırsatçının isteğine uygun gelişip büyüdü İstanbul. Dere yatakları kurutulup yol yapıldı üstlerine. Yolun sağı solu da yapılaştı. Kurutulmayan dereler, ıslah çalışmasıyla sıkıştırıldı dar bir alana. Seller hesaba katılmadı çoğunun ıslahında. Öyle ki derelerin sağından solundan yollar geçirildi. Yol kıyıları yapılaştırıldı. Bu yapıların giriş katları yolların, hatta derenin kodundan daha düşük. Bu durum felaketi oluşturan en büyük neden. Her derenin sağında solunda sel yatakları olmalı.  Yani derelerin en az iki yüz metre sağında solunda yapılaşma olmamalı. Bir bakın bakalım bu kurala uyan bir dere var mı koca kentte?

Yağış sırasında sulara akacak yer bırakmadı kent ve yapılaşmayı kalkınma sanan ülke yöneticileri. Cadde ve sokakların oluşumu da doğaya aykırı bir biçimde oluşturuldu. Nasıl mı? Öncelikle bu yolların çoğunun iki yanında bitişik biçimde yapılaşma var. Bu da sulara, sellere akış için yeni yataklar oluşturuyor. Yol kıyılarında neredeyse hiç toprak, ağaç ve diğer bitkiler yok! Oysa suyu emecek onun hızını azaltacak olan toprak, ağaç ve diğer bitkiler…

İstanbul, elli yıl önce ülkemizde yüzölçümüne göre en çok orman alanı olan kentimizdi. Ormanlar yok edilerek devasa yapılar dikildi yerlerine. Suyu tutacak ne orman ne de toprak var. Sokaklarda tıkanan mazgalları açma becerisi gösteremeyen belediye başkanları çok İstanbul’da. Bir mazgalı açtıramayan kişi, o kenti yönetebilir mi?

Her yapının küçük de olsa bir bahçesi bulunmakta. Ne yazık ki bu bahçeler de değişik nedenlerle betonlaştırıldı. Bahçelerdeki bitkiler yok edildi. Birçok yapının alt katları dükkân… Dükkânlar genellikle küçük olduğu için yapıların bahçeleri betonlaştırılıp dükkânlara katılıyor. Bu da toprakla yağmurun buluşmasını engelliyor. Öncelikle bahçelerin ivedi bir kararla bu betonlardan, işgalden kurtulması gerek. Yapıların imar planlarına uygun duruma getirilmesi hem hükümetin hem de belediyelerin görevi. İmara aykırı iş yapmak neredeyse alışkanlığa dönüştü.

İstanbul’un asıl felaketi, kentin sürekli göç alması. Bu konuda başta hükümet olmak üzere gerekli önlemleri almalı. Bu tarihsel kentin yükünü azaltmak için Anadolu’da yeni sanayi kentleri planlanıp oluşturulmalı. İstanbul’a göçü durdurmak için yeni yatırımlardan kaçınmalı. Örneğin, 3. Boğaz Köprüsü kentin kuzeye doğru genişlemesine neden oldu. Bu da kuzey ormanlarını yok ediyor giderek. İstanbul’un tersine göç vermeli ivedilikle. Yoksa bu kenti, kendi elimizle yok edeceğiz. Kanal İstanbul gibi kentin hem doğasını bozacak hem de yeni yerleşim yerlerine olanak verecek yatırımlardan kaçınılmalı. İstanbul’a bu yolla yeni kentler eklenecek, bu durum kenti yok edecek bir çalışma. Ayrıca Anadolu giderek boşalacak.

Ülkemizde yatırım deyince konut geliyor insanların usuna. Bu nedenle yurdumuzun her yanı yapılaşmakta. Tarım alanları betonlaşıyor. Türkiye’nin her yanına bakıldığında milyonu geçen konut boş. Sürekli ev edinme alışkanlığını değiştirmeli. İnsanlar, yılda birkaç gün oturacağı evleri yaparak doğayı katletmemeli. Bu konuda sert önlemler alınıp uygulanmalı. İnsanların elindeki parayı değerlendireceği yeni yatırım alanları özendirilmeli.

İstanbul’da yağmur, 13 Ekim 2026 günü çok şiddetli başladı. 14 Ekim’de ise felakete dönüştü. İnsanlar evlerine gidemedi. Taşıtlar selle sürüklendi. Caddeler, sokaklar göle, akarsuya dönüştü ve yaşam durdu. Okullar eğitime iki gün ara verdi. Yıllardır günü kurtarmaya çalışan yöneticilerdir bu felaketin sorumlusu. Uzun erimli düşünemeyen, geleceği göremeyen, bilimi kılavuz edinmeyen yöneticiler yüzündendir başımıza bu geleneler.

Yazının kaleme alındığı anda üç yurttaşımız yaşamını yitirdi. Dört kişi de yitik… Çok sayıda evi ve işyerini su bastı. Şimdi çıkacak ülkemizi ve kentimizi yönetenler, çok üzüldüğünü gösteren bir yüz ve sesle ölenlere rahmet dileyecek, halkımıza geçmiş olsun diyecekler süslü sözlerle. Üzülmüş gibi görünecekler. Ancak daha önce olduğu gibi bu felaketten de ders çıkarmayacaklar. Yine bilimden uzak durup doğayı hiçe sayacaklar. Vicdanın değil, cüzdanın sesini dinleyecekler. Son seksen dört yılın en büyük yağmuru diyerek bunun ardına saklayacaklar beceriksizliklerini ve sorumsuzluklarını. Suçu da yağmura, iklim değişikliğine bulacaklar daha önce yaptıkları gibi.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Ekim 2026

KOCAELİ KİTAP FUARI


16. Kocaeli Kitap Fuarı 3-11 Ekim 2026 tarihleri arasında yapıldı. 8 Ekim günü, Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Çocuklarımız Geleceğimiz Değil mi?” kitabımı imzalamak için yayınevinin standında yerimi aldım okuyucularımla buluşmak için. İstanbul dışında katıldığım ilk imza günümdü Kocaeli. Bu nedenle benim için çok önemliydi buraya katılmam. Çünkü İstanbul’daki imza günlerim ve söyleşilerimde tanıdıklarım çoktu. Oysa burada tanımadığım, yaşamımda ilk kez göreceğim kişilerle tanışma olanağı bulacaktım.

Kitap Fuarı’na gitmek için önceden tren biletimi ayarladım. 8 Ekim sabahı erkenden uyandım. Kahvaltı, sakal tıraşı, duş, giyinme… Derken zaman hızla akıp gitti. Trene zamanında yetiştim. Yol boyunca kitap okudum. İzmit’e vardım kaşla göz arasında. Fuara nasıl gideceğimi sordum buradaki görevlilere. Onlar hemen karşıdan geçmekte olan tramvayı gösterdiler. Zaman geçirmeden gittim durağa. Burada fuara giden kişilerle tanıştık. Onlarla bindim tramvaya. Yol boyunca söyleştik. Kongre Merkezi durağında inip yürüdük birlikte kitaplarla ilgili konuşarak. İçeri girince vedalaştık bu yeni dostlarla.

Kaynak Yayınları’nın yerini çok aramadım, elimle koymuşum gibi buldum yayınevimi. Celal Demirel ve Mesut Barış her zamanki sıcaklıklarıyla beni gülerek karşıladılar. Birden kitapların sıcaklığına dost yüreklerinden taşan güney yellerinin esintisi karıştı ve sımsıcak bir ortam oluştu. Yerime oturur oturmaz yıllardır tanıdığı değerli dostum Mesut, çayımı getirdi kaşla göz arasında. Benim çaysız yapamadığımı bildiğinden çayı hazır etmiş önceden. Çayı demleme zamanlaması olağanüstü… Çayımdan ilk yudumu alırken genç biri geldi yanıma gülümseyerek. Tanıştık. TGB’li Arda Gökçe bu genç arkadaşımız. Onunla tanışınca gençlik odu yandı yüreğimde. TGB’lilerin en büyük özelliği yurdu, ulusu, inandıkları düşünce ve ülküleri için özverili olmaları. Aynı özveriyi dostları için de göstermekteler. Ardından TGB’lilerden Fırat Bulut ve Berat Karaboğa ile de tanıştık. Bu gençlerin hepsinin yüreklerinde yurt sevgisinin odu yanmakta alev alev.

8 Ekim Perşembe günü iyi geçti. Çok sayıda kitap imzaladım okuyucularıma. Onlarla tanışıp söyleşme olanağı buldum. Fuara gelenler genellikle öğrencilerdi. Öğrenciler neyi alacaklarını, hangi kitabı okuyacaklarını genellikle bilmiyor. Bu konuda bilinçlenmeleri zorunlu. Bu da onların kitap okumasıyla olacak. Bir de öğretmenler ve aileler çocuklarla kitap üzerine söyleşmeli. Bu da çocukların kitap konusunda bilinçlenmelerine katkı yapar. Ancak öncelikle anneler, babalar ve öğretmenler de sıkı kitap okuyucusu olmaları gerek. Öğrenciler, genellikle daha önce okudukları kitapların adını bilmiyor. Bu, önemli bir sorun. Bu sorunun üzerinde durulmalı.

Zaman sur gibi akıyordu. Kaynak Yayınları’nın yöneticisi Celal Demirel, pazar günü kitap imzalamaya gelip gelemeyeceğimi sordu. Yemyeşil bakan gözleriyle “gel” diyordu bana. Onu kırmadım. Geleceğimi söyledim.

Akşam oldu. İstanbul’a döneceğim trenin saati yaklaştı. İçimde kitap coşkusunun oluşturduğu buruk bir sevinçle ayrıldım dostlarımdan pazar günü buluşmak üzere. Tramvaya yürüdüm hızlı adımlarla. Garda inip öncelikle pazar günü için gidiş dönüş biletlerimi ayarladım. Çok geçmeden tren geldi, binip İstanbul’un yolunu tuttum.

11 Ekim 2026 Pazar günü yeniden gittim Kocaeli Kitap Fuarı’na. Yine Celal’le Mesut’un gülen gözleriyle karşılaştım. Yine çayımı hemen elime tutuşturdu Mesut. Kısa bir hoşbeşten sonra kitabımı imzalamak üzere yerimi aldım. Yeni insanlarla tanışıp dostluklar kurdum. Trenden inerken tanıştığım yerdeşlerim Öykücü Nehar Çakır Ordu ve Şair Nurgül Uçar’ın kitap imzalatmaya gelmeleri büyük bir incelikti.

Ülkemizde bilinçli bir okuyucu kitlesi var. Kitap sevisiyle yanıp tutuşanlar çok. Ancak yurttaşlarımızın kitap okumasını engelleyen en önemli etken ekonomik yetersizlik. Çoğu kişi, birden çok kitap almak istiyor, ancak cebindeki para yeterli olmuyor. Gerçi çoğu kişi ödemelerini kredi kartıyla yapıp borçlanıyor. Yine de hesaplı davranmak zorundalar. Kitap okuyucusunun çoğu, ekonomik sıkıntı yüzünden ekmeğinden kesip kitap alıyor. Ülkemizin ekonomisini mahvedenler, insanımızı bir dilim ekmeğe muhtaç bırakanlar ulusumuzu kitaptan uzaklaştırmakta. Bazı kişilerin pahalı bulduğu için okumayı çok istediği kitabı geri bırakırken içinin yandığını, yüreğinin burkulduğunu, gözlerinin buğulandığını gördüm. Bu duruma tanıklık ettiğim için benim de için kan ağladı onlarla birlikte, ancak yapacak bir şey yok!

İstanbul’dan, büyük zorluklarla Kocaeli’ne gelen çok değerli dostum Zafer Taciye Hanım’a ve Fırat Bilal’le tanışıp söyleşmemiz beni çok mutlu etti. Ayrıca telefonlarımızı alıp vererek yeni dostluk köprüleri kurduğumuz yeni arkadaşlarımın gözlerindeki kitap sevisini hep anımsayacağım.

11 Ekim akşamı sanki çok erken oldu. Zamanın nasıl su gibi akıp gittiğini anlayamadım. Saate bakınca geç kalmakta olduğumu anladım. Hızla vedalaşıp trenin yolunu tuttum yorgun ve mutlu. Eve vardığımda içimi bir umut denizi kapladı. Ülkeme, insanıma umudum bine katlandı. Erinç içinde yatağıma uzanıp umut düşlerinin koynuna bıraktım kendimi.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               12 Ekim 2026

 

MALTEPE’DE ÇÖKEN YAPI


İstanbul’un Maltepe İlçesindeki Cevizli Mahallesinde zemini de katarsak yedi katlı bir yapı, 8 Ekim 2026 günü sabahı erken saatlerde kendiliğinden çöktü. Ne yazık ki beş yurttaşımız yıkıntılar altında can verdi. Bu tür olaylar, ne yazık ki ülkemizin değişik yerlerinde sık sık yaşanmakta.

Üzülerek söyleyeyim ki yurdumuzun neresinde olursa olsun yapı çökmelerinin hepsinde yapılaşmada benzer yanlışlıklar ve denetimsizlik göze çarpmakta. Atalarımız, deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez, demesine karşın biz aynı çukura defalarca düşüyoruz gözleri kapalı. Peki, niye aynı çukura defalarca düşüyoruz?

İlk başta şunu belirteyim ki yaşadığımız olaylardan ders çıkarma gibi bir alışkanlığımız yok! Özellikle ülkemizi ve kentlerimizi yönetenler, olaylardan ders çıkarma yerine dilsiz, kör ve sağır oluyorlar. Olayların etkisi geçer geçmez aynı yanlışları yapıyorlar. Çünkü ne yazık ki “ileri demokrasimizde” hesap sorma/hesap verme gibi bir gelenek oluşmamış.

Demokrasiyi, milli iradeyi yalnızca sandığa indirgeyen bir siyasal anlayış var ülkemizde ne yazık ki. Demokrasiler, yapılan olumlu, olumsuz her şeyim hesabının halka verildiği yönetimler değil mi? Bu nedenle siyasetçi yaptığı olumlu işleri saatlerce, günlerce, aylarca, hatta yıllarca övüp böbürlenir. Ancak neden olduğu, göz yumduğu için oluşan yanlışlar için özeleştiri yapma gereği duymaz. Özeleştiri olmayınca da yanlıştan ders çıkarılmaz. Oysa yapılan yanlışlar, herkes için öğreticidir ders almasını bilince doğal olarak.

Kentsel dönüşüm ne yazık ki birkaç yapsatçının doymak bilmez, sınır tanımaz kazanç istencine bırakılmış durumda. Bu da yapıların yenilenmesinde büyük sorunları birlikte getiriyor. Yapılaşmaya egemen olan serbest piyasa düzeni, yıllarca komşuluk yapan kişileri birbirine düşmanlaştırıyor. Komşu, komşunun hakkını yemek için pusuda bekliyor kentsel dönüşümü nasıl fırsata dönüştürürüm diye. En yalın bir örnekle anlatalım. Yapının yenilenmesi için yapsatçı bulan komşu, komisyon alıyor ondan. Yalnızca bu durum bile yapının yenilenmesinin maliyetini yükseltiyor. Yapsatçıdan başka istekler de oluyor. Ayrıca ülkemizde yapsatçılık neredeyse yüzde yüz varan bir kazançla çalışan bir sektör.

Kentsel dönüşüm, serbest piyasa koşullarının egemenliğinde değil, devlet eliyle ada odaklı olmalı. Toplu konut mantığı içinde ada odaklı yapılacak bir yenileme kentleri kent durumuna getirir. Ne yazık ki yanlış, plansız, geleceği düşünmeden yapılan kentsel dönüşüm kentin asıl sorunlarını çözemiyor. Ne yeşil alanlar çoğalıyor, ne cadde ve sokaklar genişliyor ne sosyal alanlar oluşuyor ne de taşıtlar için eğlekler[1] yapılabiliyor.

Maltepe’de yıkılan yedi katlı yapının dört katının kaçak olduğu söylenmekte.  Peki, bu kaçak katlar yapılırken belediye yetkilileri ne yapıyordu?

İstanbul’un cadde ve sokaklarında gezinen herkes, kaçak katları çıplak gözle kolayca görebilir. Ancak bu katların yapılmasını önleyecek yetkililer ise bir türlü göremiyor nedense. Üzülerek söyleyeyim ki ülkemizde yasadışı iş yapmak kural durumuna getirilmiş. Bunun da nedeni serbest piyasacılık kılıfı…

Yıkılan yapıdaki kaçak katlar “imar barışından” yararlandı mı? İmar barışı ya da affı yurttaşımızın canına, malına kastediyor. Yasadışı yapılan işlere af kılıfı geçirmek devlet yöneticilerinin görevi değil. Yasadışı mal edineni bağışlamak, yasalara uyarak çalışıp kazanan yurttaşların cezalandırılması değil mi?

İnsanımız, ihmaller ve siyasetçilerin duyarsızlığı, bilgisizliği, sorumsuzluğu, kişisel çıkarları öncelemeleri yüzünden can veriyor. Maltepe’deki yapının çökmesi bir kaza ve doğal afet değil. Tamamen ihmaller zinciriyle yurttaşlarımızın can güvenliğini koruması gereken kişilerin görevlerini yapmaması yüzünden olan bir yıkım ve cinayet. Bu yıkımın sorumluları ortaya çıkarılmalı ve en ağır cezalara çarptırılmalı ibreti âlem için.

Ne yazık ülkemizde yıllardır işini hakkıyla yapmayan, görevini gereğini yerine getirmeyenlerin açıkça korunması söz konusu. Bu soygun, ihmal düzeni değişmeli. Ülkemizin geleceği için serbest piyasa sistemi ivedilikle terk edilmeli, yerine devletçilik yaşama geçirilmeli. Yoksa bu tür yıkımlarla çok sayıda insanımız toprağa düşer.

Not: Yazının iyi anlaşılması için KENTSEL DÖNÜŞMEME https://adiladalet.blogspot.com/2020/11/kentsel-donusmeme.html başlıklı yazım okunabilir.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               10 Ekim 2026

 

 



[1] Otoparklar

KANLIDERE’NİN KURTLARI

 


Köy Enstitülü yazarlar ortaokul yıllarından beri ilgimi çeker. Onların toplumsal gerçekçi bakışları yürekli aydın örneğinin en görünür biçimidir. Aslında ülkemizin geri kalmışlığının, feodal ilişkilerin, Osmanlının oluşturduğu toplumsal düzenin, geri kalmışlığın fotoğrafını çekip önümüze koyan yazarlardır Köy Enstitülüler. Başta hangi iktidar olursa olsun yaptığı yanlış uygulamaları, eksiklikleri nesnel bir bakışla okuyucusuna sunar onlar.

Dursun Akçam, köy enstitülü bir yazar… Düşünsel mayalanması, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde olmuş. Doğup büyüdüğü sert ve yoksul Doğu Anadolu topraklarının sesidir yazarımız. Orada yüzyıllardır süregelen ağa, bey, paşa egemenliğiyle ortaya çıkan feodal düzeni tüm çarpıklıklarıyla ele alıyor Kanlıdere’nin Kurtları’nda. Feodal egemenlerin en büyük dayanakları yerel yöneticiler. Devletin halka hizmet etsin diye gönderdiği yöneticiler, ne yazık ki halk yerine feodal egemenlerin hizmetinde. Bölgenin ağalarını, beylerini koruyarak kendileri de varsıllaşıyorlar. Ağalar, beyler köylüyü devlet yöneticilerinin gücünü arkalarına alarak eziyor. Yurttaş, haksızlığa uğradığında gidecek kapısı yok! Çünkü bütün kapılar egemenlerce tutulmuş.

Yoksulun hukukunu koruyacak bir güç bulunmamakta. Bu nedenle toprağını, ineğini, çift koştuğu öküzünü, koyununu keçisini, kümes hayvanını, tarladaki ekinini, meradaki otunu, hatta canını alıyor çürümüş düzen. İnsan canının değeri hiç yok! Ya salgınlarla kırılıyor ya açlıktan ölüyor ya da kör kurşunla can veriyor. Ağaya, beye karşı gelmek, hakkını aramak günlerce süren karakol dayağıyla son buluyor. Feodal egemenler yerin, göğün, toprağın, suyun, havanın sahibi. Yoksul, insandan sayılmıyor hem ağa ve bey hem de il ya da ilçedeki yöneticilerce. Arada bir iyi yöneticiler de gelmiyor değil. Bu kişiler fazla kalıcı olmuyor görevlerinde. Halkın hakkını koruyan bu yöneticiler, sözde demokrasimizin particiliğine kısa zamanda kurban gidiyor.

İkinci Dünya Savaşı yılları kendini çok ağır duyumsatmakta. Köylünün sorunları oldukça arttı bu dönemde. Vergilerin ağırlığı altındaki köylü ekmeğinden aşından oldu.

Romanın başkahramanı Merdan: “Tahsildar Kurat çok belalı bir baskın yaptı. Boz ineği, üç keçimizi haczetti. (Dursun Akçam, Kanlıdere’nin Kurtları, 7. Basım, Ocak 2021, s. 70) diyerek kendi ailesinin felaketini böyle anlatmakta. Ailenin geçim kaynağı olan inek ve keçiler haczediliyor. Köylülerden birçoğunun öküzleri vergi karşılığında elinden alınıyor. Üretim aracı elinden alınan köylü ister istemez tefeciye borçlanıyor. Borçlanma her yıl artarak sürüyor. En sonunda çiftçi, toprağını elden çıkarıyor. Toprakları toplayan da köyün egemeni Bekir Bey.

Bekir Bey, köyde istediği geline, kıza göz koyuyor. İsteği olmayınca kan dökülüyor. Merdan’ın babası Koca Mürsel Birinci Dünya Savaşı’na katılmış. Kurtuluş Savaşı’nda tetik çekmiş. Merdan’ın ağabeyi Kore’de şehit olmuş. Şehit ve gazi ailelerinin yazgısı yoksulluk ve terk edilmişlik. Ne yazık ki savaş kaçkınları mal mülk sahibi oluyor yurtseverler yurdu savunurken.

Çok partili yaşama geçildikten sonra köylünün yaşam koşulları daha da zorlaşıyor. Particilik, bey ve ağaların gücüne güç katıyor. Devlet kurumları siyasallaşıyor. Yerelde her şey iktidar partisinin ilçe başkanının elinde. Köylünün elindeki hayvanı ucuza kapatmak için ilçe başkanı ve beyler eliyle veteriner kullanılarak uydurma bir şarbon sayrılığı nedeniyle köylere karantina getiriliyor. Mal pazarının kapanması nedeniyle çiftçinin hayvanı ederinin çok altında Bekir Bey’in adamlarınca ucuza alınıyor. Bekir Bey’le ilçe başkanı ve iktidar partisinin milletvekili ucuza alınan hayvanları yüksek ederlerle yurtdışına satıyor. Böylece katmerli bir soygunun içinde tüm emeği yok oluyor köylünün. Bu arada satılan hayvanların arasında Koca Mürsel’in Bekir Bey’in adamlarınca çalınan iki öküzü de var.

Romanda Merdan ve Nazlı’nın aşkı dillere destan... Bu aşk, Bekir Bey’in entrikalarına karşın sürüyor. Böylece aşk, düzene karşı bir direnişe dönüşüyor. Aşkın anlatımında bazı abartmalar var. Gerçi romanda zaman zaman abartılı anlatımlara rastlıyoruz.

Demokrat Parti döneminde özellikle Köy Enstitüleri üzerinden eğitime ve köylerdeki okullaşmaya karşı yapılan kara propaganda romanda çok güzel anlatılmış. Öğretmen ve okul düşmanlığı en üst düzeye çıkıyor bu dönemde. Çünkü feodal egemenler, köylünün uyanmasını istemiyor. Köydeki din adamı görünümündeki hoca, ne yazık ki batıl inanca saplanmış biri ve beyin adamı. Dini, Bekir Bey’in sömürüsünü kolaylaştırmak için kullanıyor.

Merdan, İstanbul’a çalışmaya gittiğinde aynı işyerinde tanıştığı Sökeli Ali’den çok etkilenmişti. Ali’nin anlattıklarıyla sınıf bilinci oluşmaya başladı onda. Sökeli’nin şu sözlerini sık sık anımsamakta o: “Ağa dediğin, bey dediğin tarlada ekini boğan devetabanı dikenlerdi, kökleri toprağın derinlerinde. Teker teker başlarını kesmekle tükenmezlerdi. Yeniden yeniden biterlerdi. Onları kurutmanın tek yolu vardı, toprağın derin kirizması! Bu da tek elle, tek kolla olmazdı. Kollar kürekler kalkıp inmeliydi. On çift öküzün çektiği kara kotanla toprağın altı üstüne getirilmeliydi. (Aynı yapıt, s. 340)” Bu sözlerle bozuk düzeni değiştirmek için örgütlü, sabırlı bir savaşımın gerekliliği vurgulanmakta.

Merdan’ın annesi Telli Kadın, Bekir Bey’e ve haksızlığa karşı direnişin öncüsü. O, oğluna: “Mevsimi gelmeden gül açmaz, çiçek yaprağa durmaz. Zemheri ayında çilek yetişmez oğul. Toprağa atılan arpa tohumu bir ayda, üç ayda başak vermez, olgunlaşmaz. Beş ay bekleyeceksin. Kuluçkaya oturan anaç tavuk yirmi bir gün geçmeden cücük çıkartabilir mi? İstesen de çıkartabilir misin? (Aynı yapıt, s. 340)” demekte. Bireysel, zamansız çıkışlarla düzenin değişmeyeceği öğütlenmekte okuyuculara bu tümcelerle.

Kanlıdere’nin Kurtları’nda romancılığımızda alışık olmadığımız bir biçimde olay, olumlu sonuçlanmakta. Yani halk örgütlenerek beyi yeniyor. Yazar, böylece okuyucusuna olayın sonunu düşünme, düşleme fırsatı vermiyor.

Kitabın dili yalın ve anlaşılır. Betimlemeler güçlü… Bu da olay yerini okuyucunun belleğinde canlandırıyor. Böylece okuyucu, olayın içinde yaşatılmakta.

Kanlıdere’nin Kurtlarını herkesin, özellikle de toprağından ve toplumcu gerçekçilikten uzaklaşan gençlerin okuması yararlı olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       9 Ekim 2026

HERKES GÜNEŞ GÖZLÜKLÜ


1980’lerin başlarında ünlü olan Manisa-Akhisar doğumlu bir kadın ses sanatçısı vardı. Takma adıyla sahne aldı. Asıl adını çoğu kişi bilmiyordu bile. Çok çocuklu, yoksul bir ailenin ilk çoğuydu. İstanbul’da sahneye çıkana dek çok zor koşullarda yaşam savaşımını sürdürdü. İçinde yetiştiği zor koşullar nedeniyle okula hiç gitmemişti. Ünlü olduğunda okuma yazma bilmediği çok konuşuldu. Yaşamı fırtınalar içinde geçti hep.

İstanbul’da sahne almasıyla yeni bir yaşama yelken açtı. Özellikle magazin sayfalarında ne yaptığı yazılıp boy boy fotoğraflarıyla yayımlanıyordu. Renkli magazin basının dışında kalan daha çok kentli seçkinlerin okuduğu gazeteler ise arada sırada bu şarkıcının oturup kalkmasını, giyimini kuşamını, sofra adabını, konuşmasını ve yaptığı müziği eleştiriyordu. Hele okuryazar olmaması önemli bir eleştiri konusuydu.

Seçkinler, onun her yaptığı işi eleştirirken o şöhret basamaklarını koşar adım çıktı. Şarkı söylediği gazinolar dolup taştı. Yokluk içinde yetişen şarkıcı, doğal olarak birçok şeyle yeni karşılaşıyordu. Bu durum, seçkinlerce eleştiriyi geçip onunla dalga geçme konusuna dönüştü. Onu kaba ve kültürsüz buluyordu bu kesim. Üstüne üstlük bu kadın şarkıcı bir de arabesk-pop söylüyordu. Bütün bunlar onun alt kültürün temsilcisi olduğunun bir kanıtı değil miydi bu kesime göre?

Gittikçe ünlenen şarkıcı, bir gün, belki de yaşamında ilk kez, sinemaya gitti. Filmi izlerken gözünde güneş gözlüğü vardı. Nasıl çektiyse bir magazin muhabiri onun bu durumdaki fotoğrafını çekti. Seçkinler, kendi aydın sananlar, okumuşların çoğu ışıkların sönük olduğu bir sinema salonunda güneş gözlüğü takmanın büyük bir görgüsüzlük olduğunu söyleyip durdular yıllarca. Bu tür bir kişinin sanatçı olarak topluma örnek olamayacağı vurgulandı her fırsatta.

Zaman su gibi akıp gitti. Televizyonlar çoğalıp yaygınlaştı. Akıllı telefonlar herkesin cebinde, çantasında yerini aldı. Sosyal medya, toplumun neredeyse tamamına egemen oldu. İnsanların soluk alışları bile neredeyse televizyonlar ve sosyal medya aracılığıyla belirlenir oldu. Moda denen illet yapıştı insanımızın yakasına kene gibi. Moda uğruna insanlar doğal yapılarını değiştirmek için bıçak altına yatarak kesilip biçilmekte. Moda yaratıcıları ne derse onu yapar oldu toplumun ezici çoğunluğu. Bu yolla kişiler özgürlüklerini, özgünlüklerini ve birey olma haklarını kendi istençleriyle yok etti. Gönüllü olarak moda denen ve üretim yerine tüketimi özendiren ne olduğu belirsiz bir yapıya tutsak oldu insanımızın çoğu.

Güneş gözlüğü güneşli havalarda takılır değil mi? Güneş gözlüğü kullanmaktaki amaç, güneşin gözlerimizi kamaştırmasını önlemek ve onun zararlı ışınlarından gözlerimizi korumak değil mi? Ayrıca yerler karla kaplandığında görüşü kolaylaştırmak için bu gözlüklerden yararlanılır.

Çevremize bakıyoruz. Yağmurlu havalarda, gece karalığında, yeiçlerde, alışverişlerde, eş dost söyleşilerinde, kapalı yerlerde, AVM’lerde dolaşırken, toplu taşıma araçlarının hepsinde çoğu kişinin gözünde güneş gözlüğü var. Kapkara gözlerle dolaşmakta bu insanlar ne gökyüzünün ne ağacın ve çiçeğin ne de yiyip içtiğinin rengini görebiliyorlar.

Eskiden gece olsun gündüz olsun kara gözlüklerle dolaşanlar genellikle yasadışı, kirli işlerle uğraşanlardı. Çünkü onların amacı tanınmamak ve ayıplı iş yaptıkları için insanların yüzüne, gözlerine bakamamaktı.

İnsan ilişkilerinde en önemli şeylerden biri, karşındaki kişiyle göz teması kurmak değil mi? Bir insan karşısındakinin gözlerinin içine niye bakmak istemez? Bir kimse bakışını, gözlerini neden saklar başkalarından? İnsanlar bakışı, duruşu ve tüm doğallığıyla güzel değil mi? Kara camların arkasına sığınmak niye? Bunun nedeni, özgüvensizlik ya da insanların gözüne bakamayacak denli yapılan bir kötülük, ayıp mı?

Eee, ne demiş atalarımız, gülme komşuna gelir başına! Ey aydın geçinen, burnunu Kaf Dağı’nda sanan kendince seçkinler dün güldüğünüz arabesk söyleyen şarkıcının yıllar sonra da olsa izinden gittiğinizin ayırdında mısınız?     

Tamam, başkalarından saklıyorsunuz bakışlarınızı, duygu ve düşüncelerinizi. Peki, kendinizden nasıl gizleyeceksiniz içinizden geçenleri?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               4 Ekim 2026

 

 

 

 

CHP İÇİN BÜYÜK FIRSAT


CHP toz duman içinde… 2024 yılında yapılan yerel seçimlerde gösterdiği üstün başarı Pirus Utkusuna dönüştü kısa sürede. Yolsuzluk suçlamalarıyla belediyeler darmadağın oldu. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun yapay zekâ(!) ile belirlediği adayların çoğu patır patır döküldü AKP’nin bahçesine. Dökülmeyenlerin bir bölümü de yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle tutukevlerinde.

CHP, neden darmadağın? Başta söyleyeyim ki partinin bu durma düşmesinin nedeni kişilerden çok, ideolojisizlik. Liberalizme evirilmiş sosyal demokrasinin toplumsal davranışı, düşünceyi hiçe sayıp bencilliği öne çıkarması önemli bir etken.

Türkiye’nin kurucu partisi 1940’lı yıllardan başlayarak kurucu ideolojisinden, Atatürk’ten uzaklaştı adım adım. Atatürk’ten uzaklaşmaya başlayan parti, onun devrimciliği yerine batıcı ilericiliği getirdi. Devrimcilik ortadan kalkınca batıcı reformist anlayışa teslim oldu. Batılı devletlere hayranlık başladı bu süreçte. Oradan gelen, daha çok da emperyalist merkezlerce dikte edilen politikalar, kolayca benimsenip savunusu yapıldı. Böylece Aktıok anlamını yitirdi zamanla. Özellikle 12 Eylül Amerikancı darbesinden sonra batıdan esen neoliberal yellere kapıldı parti yöneticileri. Alt kimlikler üzerinden siyaset yapmak ilericilik olarak algılandı. Ne yazık ki bu dönemde serbest piyasacı sisteme teslim olundu. Bunun karşısında Atatürk’ün halkçı-devletçi uygulamaları savunulamadı.

Atatürk, sırtını doğuya yaslayarak batı emperyalizmini yenmişti. Atatürk’ü batıcı olarak görmeye başladı CHP kadrolarıyla üyeleri. Oysa Atatürk batıcı değil, batı emperyalizmiyle son soluğunu verdiği 10 Kasım 1938 gününe dek savaşan kurucu önderdi. O, dünyanın ezilen halklarının dostu, ezenlerin düşmanıydı. Kapitalizm ve emperyalizmle savaşmayı kendine amaç edinmiş bir liderdi.

Atatürk, ülkemizi yönettiği sürece batılı emperyalistlerle ittifak kurmadı, onlarla ideolojik bütünleşme içine girmedi. Onun ideolojisi, altı okta anlamını bulan Kemalizm’di. Kemalizm’in de dayandığı asıl temel, tam bağımsızlıktı. Batı ile ittifaklar kurmayan Mustafa Kemal, Balkan ve Sadabat paktlarını kurarak emperyalizmin ezdiği ülkelere dostluk elini uzatmıştı. Bu tavrıyla dünyadaki tüm ezilenlerin esin kaynağı oldu.

CHP’nin ideolojisindeki asıl kırılma sosyal demokrasiyi kabul etmesiyle oldu. Oysa sosyal demokrasi Batı Avrupa’nın sömürgeci-emperyalist ülkelerinde ortaya çıkmış oralarda benimsenmişti. Bu düşüncenin emperyalist merkezlerin dışında başarıya ulaştığı görülmemişti. Üstelik kapitalizmi savunuyordu bu düşünce. Oysa Atatürk kapitalizme karşıydı. Zamanla Avrupa sosyal demokrasisi neoliberalizme evirildi. Zaten Avrupa sosyal demokrasisi başından beri dünyanın ezilen halklarının bağımsızlık savaşlarının karşısındaydı. Hiçbir zaman emperyalist çıkarlarını korumaktan vazgeçmedi bu düşüncedeki partiler. Zaten emperyalizmin sağ ayağı liberalizm, sol ayağı da sosyal demokrasi…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sosyal Demokrasi Derneği (SDD) Onur Kurulunun kararıyla üyelikte çıkarıldı. Ne güzel, hayırlı bir karar… CHP Genel Başkanının ne işi var SDD’de? Antiemperyalist Kemalizm, yetmedi mi Kemal Bey’e de emperyalizmin sol ayağı olan sosyal demokrasiyi savunma gereksinimi duymuş? Kılıçdaroğlu’nun SDD üyeliğinden çıkarılması CHP için köklerine dönmenin tarihi fırsatıdır.

Ardından Sosyalist Enternasyonal, CHP’nin üyeliğini askıya almış. Yeni Parti ise üyeliğe kabul edilmiş. Evet, emperyalizmin sol ayağı, Atatürk’ün emperyalizmle savaşmak için kurduğu partiyi dışlamakta. Çünkü onun kuruluş harcında tam bağımsızlık var. Bu da CHP için köklerine dönmesi için yaratılan ikinci fırsat. Bundan güzel ve hayırlı bir fırsat çıkar mı insanın karşısına?

Sosyal demokratlar, CHP’ye köklerine dönmesi için tarihsel iki fırsat sundu. Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere tüm parti bu fırsatı, aslına dönmek için doğru değerlendirmeli. CHP’nin önüne yeniden Kemalizm’e dönme fırsatı çıktı. Asıl arınma ideolojik alanda olmalı. Bu olursa CHP, yolsuzluk belasından da kurtulur. Bir partinin ideolojisi, amacı, ülküsü, hedefi olmalı. CHP’yi yolgeçen hanı olmaktan kurtarıp ideolojik bir birliğe dönüştürmenin fırsatı çıktı ortaya. Bu fırsat iyi değerlendirilmeli.

Not: Yukarıda anlatılanları desteklemek adına aşağıdaki yazıları da okumakta yarar var.

1.   Atatürk Sosyal Demokrat mıydı 1? https://adiladalet.blogspot.com/2015/04/ataturk-sosyal-demokrat-miydi-1.html

2.   Atatürk Sosyal Demokrat mıydı 2? https://adiladalet.blogspot.com/2015/04/ataturk-sosyal-demokrat-miydi-2.html

3.   Bize İnsanlık Öğretenlere Bak https://adiladalet.blogspot.com/2009/10/bize-insanlik-ogretenlere-bak.html

4.   Sosyal Demokrasi Budur Kılıçdaroğlu https://adiladalet.blogspot.com/2013/05/sosyal-demokrasi-budur-kilicdaroglu.html

                                                              Adil Hacıömeroğlu

                                                              3 Ekim 2026

 

MEKKE ANLAŞMASI


Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan 7 Ağustos 2026 Cuma günü Mekke Anlaşmasını imzaladı. Anlaşmanın Mekke’de yapılması, hem de cuma gününe denk getirilmesi dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara dinsel bir iletiyi de içinde barındırmakta. Bu üç ülkenin ABD ve diğer batılı emperyalistlerle ilişkileri öne çıkmakta. Yine anlaşmaya imza koyan ülkelerin İsrail’le gizli ya da açık ilişkileri de kesintisiz sürmekte.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki Mekke Anlaşması, Batı Asya’daki ABD-İsrail saldırganlığına, yıkıcılığına karşı değil. Anlaşmayı imzalayan devletler arasında İran, Filistin, Yemen ve Lübnan’ın bulunmaması bir önceki tümcede belirttiğimiz düşüncemizin kanıtı. Çünkü İslam coğrafyasında ABD-İsrail’le yıllardır kana kan, cana can, dişe diş savaşan bu dört ülke. Ayrıca anlaşmaya imza koyan üç ülkenin Sünni duyarlıklarının olması mezhepçi bir cepheleşmeyi de ister istemez uslara getirmekte.

Bir anlaşmanın emperyalizme karşı olmadığını kanıtlayan en önemli belirti, dünyayı kana bulayanlara karşı savaşan ülkelerin bu birlikte yer almamaları. Üstelik Batı Asya’da, ABD-İsrail saldırganlığıyla savaşan ülkelerin dışlandığını da görmekteyiz bu anlaşmada.

Mekke Anlaşması’nın temeli “Taraflardan birine yönelik yapılacak silahlı bir saldırı, tüm üye ülkelere yapılmış sayılmaktadır” maddesinde kendini göstermekte. Burada söz konusu olan ülke, Suudi Arabistan... Çünkü bu ülke zaman zaman komşusu Yemen’le çatışmakta. Bu çatışmalarda Riyad yönetimi zor durumda kalıyor çoğu zaman. Ayrıca İran, Suudi Arabistan’da bulunan ABD üslerine saldırıyor. Suudi Arabistan, dünyada silahlanmaya en çok para harcayan ülkelerden biri olmasına karşı ne Yemen’e, ne de İran füzelerine karşı bir savunma ortaya koyamadı. Bu ülkeyi, ABD de savunamadı bir türlü. Çünkü dünyanın Süper Gücü, kendini savunmaktan aciz. Riyad yönetimine sattığı silahların bir işe yaramaması ise ayrı bir konu. Vaşhington, Riyad’ı deyim yerindeyse haraca bağladı silah satışlarıyla.

Son günlerde Yemen-Suudi Arabistan çatışmaları yeniden başladı. Yemen, Hürmüz Boğazı’nı kapattı emperyalistlere ve onların işbirlikçilerine. Bu durum petrol ederlerini yükseltti. Bu işten en çok zarar gören ülke de Suudi Arabistan. Aslında Yemen’e karşı saldırgan olan Suudlar. Yemen, kendi ülkesini savunmakta.

İsrail, Filistin’de büyük bir soykırıma giriştiğinde ona ilk tepkiyi gösteren ülkedir Yemen. En baştan beri safını belirleyip füzelerini İsrail’e ateşlemiştir bu ülke. Neredeyse Arap ülkelerinin çoğu İsrail’in yanında dizilirken o, büyük bir kararlılık ve yüreklilikle Filistin’in yanında yerini aldı. Bu nedenle Yemen’i askeri olarak yok etmek, en çok İsrail’e yarar ve Filistin bu işten zarar görür. Yemen’in ABD-İsrail’e karşı direnişi örnek alınmalı.

Yemen, Suud Yönetimi’nin yıkıcılığına sert tepki gösterince Riyad, Mekke Anlaşması’nı öne sürdü. Ne yazık ki Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, olumsuz bir tavır takındı. Onun açıklamaları ABD-İsrail’e güç veren konuşmalardı. Yemen’e karşı yapılan açıklamalar, İsrail’e güç verirken Filistin direnişini zayıflatır. Fidan’ın bu tavrı sorumsuzdur. Hiç kimse Türkiye’yi Yemen’e karşı savaştıramaz. Böyle bir şeyi bir yetkilinin usundan geçirmesi bile tehlikeli ve ülkemiz aleyhinedir.

Mekke Anlaşması’nın ABD-İsrail saldırganlığını durdurmasına yönelik olması için bölgede emperyalizmle savaşan İran, Filistin, Yemen ve Lübnan’ın bu bağdaşmanın içinde olması gerek. Ayrıca Çin, Rusya, Mısır ve diğer bölge ülkeleri de anlaşmada yer almalı. Böylece emperyalist saldırganlığa karşı bir Avrasya birliği oluşturulur. Bu yolla Türkiye de kendini emperyalizmin bölücü, yıkıcı eylemlerine karşı savunur duruma gelir. Bu nedenle böyle bir anlaşmaya Ankara öncülük etmeli.

Türkiye, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’nı vererek dünyanın tüm mazlumlarına öncü olup yol gösterdi. Biz bu savaşı yalnız kendimiz için değil, tüm ezilen uluslar için yaptık. Böylece dünyada devletlerin bağımsızlık, ulusların kurtuluş mücadelesi başladı. Bu nedenle ülkemize, emperyalistlerin çıkarlarına uygun anlaşmalar değil, onlara karşı bağdaşmaları oluşturmak yakışır.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Ekim 2026