EKRANLARI NİYE ÇOK SEVDİK?


Toplumumuz ekranları çok sevdi. Onu, yaşamının vazgeçilmezi yapıp merkezine oturttu halkımız. Gencinin de yaşlısının da elinden telefon düşmüyor. Çocuklar doğar doğmaz ekranlarla karşılaşıyor. Öyle ki yaşamın hangi alanında olursa olsun insanların elinde telefon var. Evde bir yandan televizyon ekranına bakarken diğer yandan da gözler telefon ekranına kayıyor.

Ülkemizde ekran bağımlılığı, dünya ülkeleri arasında ilk sıralarda. Bunun nedeni ne? Toplumumuzun yaşamına ekranların tamamen egemen olmasının altında hangi psikolojik, sosyolojik nedenler var? İnsanımız, tinsel ve toplumsal alanda yaşadığı hangi eksikliğini ekran odaklı bir yaşamla örtmeye çalışıyor?

Ülkemizde, son yıllarda hızlı bir göç yaşandı. Köylerde yaşayan yurttaşlarımız hızla kentlere göçtü. Bu, toplumumuzun tarihi boyunca belki de yaşadığı en büyük sosyolojik kırılma. Sosyolojik kırılmaların birtakım tinsel bozuklukları, değişimleri, fırtınaları da birlikte getireceği kesin.

Kırsal alanda yaşamanın birtakım toplumsal kuralları var. Bu kurallar, yüzyıllardır var olan gelenekler üzerine kurulu. Bu kurallar, feodal toplumu oluşturan yazılı olmayan yasalar… Geleneksel toplumsal ilişkiler, bireyi ezer. Kenedi içinde bir hiyerarşi, disiplin oluşturur. Feodal toplumun üst katmanını oluşturan ağalar, eşraf, kasabalardaki ticaret sınıfı, yöredeki etkin din adamları, kan bağına dayalı güçlü ailelerin baskısı tüm yüküyle kırsal alandaki halkı ezer. Bu baskının üstüne bir de yerle gök arasına sıkışmış çaresiz köylünün yoksulluk, yoksunluk, kültürel gelişmemişliğinin ortaya çıkardığı ilkel yaşam koşulları biner.

Kırsal alan insanının çoğu, neredeyse 365 gün boğaz tokluğuna çalışır. Emeğiyle üretir, alınteriyle toprağı sular. Toprak, tüm çalışmasına karşın yüzüne gülmez onun. Yaşamı yarı açlık, yarı tokluk arasında sürüp gider. Ürününün ambarını dolduracağı düşünü kurarken borç aldığı tüccar, anaparanın birkaç katına ulaşan üremini[1] almak için çöker üstüne kara bulut gibi elinde avucunda olanı almak için. Üremci, kan emici gider gitmez, ağa çağırır ayağına iki büklüm köylüyü. O da alır kendince belirlediği hakkını(!). Sıra ortalıkta din kisvesiyle dolaşanlara gelir. Çalar kapısını cübbesinin eteklerini savura savura. Köylünün alınterini cübbesinin geniş ceplerine akıtmak için dinsel gerekçeler orta serer. Kara toprakla ak gök arasında yalnız, sahipsiz olan kırsal kesim insanının sığınacağı tek güç, Tanrı’sıdır. Ne yazık ki inandığı bu ulu gücü kullanarak sömürülür köylü.

Yalnızca ekonomik olarak mı sömürülür Türk köylüsü? Onun yaşamına biçim veren, feodal düzenin sistemleştirdiği geleneklerdir. Yoksulluğun yanı sıra feodal taassubun kıskacı arasında eğnı de tini de tutsaktır. Bu sıkışmışlık içinde varlığını bin bir güçlükle sürdürür. Aslında bu yaşamı sürdürme azmi, içinde beslediği büyük umudun gücüdür. Onun duyguları, insanlığı ve yüreğinde beslediği umudu, iyi niyeti, insancıllığı sonuna dek sömürülür. Bu insancıl duygular, onun saflığı olarak görülür asalaklarca.

Türk köylüsü üzerinde şimdilerde mahalle baskısı diye adlandırılan toplumsal baskıya dayalı bir denetim söz konusu. Bu denetim, onun özgürlüğünü kısıtlar. Günlük ve kişisel yaşamının her alanında toplumsal bir denetimin tinsel baskısını duyumsar, ona göre düşünüp davranır.

Ülkemizde izlenen siyasal, ekonomik politikalar sonunda köyler boşalmaya başladı. Bunun bir boşalma değil, küresel bir siyasal amaç için boşatma olduğunu söylemeli. Zor da olsa insanlar, köklerini saldıkları topraklardan kopmak zorunda kaldı. Köklerinden kopmak, onları gittikleri yerlerde kök salmak için toprak arayışına itti. Gittikleri yerlerde toprağın sıcak yüzüyle değil, betonun soğukluğuyla karşılaştılar. Bu nedenle soğuk betona bir türlü kök salamadılar. Özellikle kentlerde doğan çocuklar, kırsaldaki köklerinden hızla uzaklaştı. Doğup büyüdükleri kentlere de kök salamayınca yeni arayışlara yöneldiler. Bu nedenle onlar için büyük bir tinsel ve toplumsal boşluk oluştu.

Ne yazık ki köylümüz okuma alışkanlığı edinmemişti. Bu konuda çaba gösterenler olsa da gerek siyasal iktidarlar gerekse yerel güçlerce engellendi. Bu nedenle köy evlerinin ezici çoğunluğunda Kuran’dan başka kitap bulunmadı yüzyıllarca. Onu da okuyup anlayan parmakla gösterilirdi. Cumhuriyet’in kuruluşuyla Türk köylüsü kitapla tanışsa da bu, kısa sürede sona erdi. Yaşamlarının bir parçası olacak bir okuma alışkanlığı edinemedi köylümüz. Yine Cumhuriyet öğretmenlerinin üstün özverileri, ülküleriyle bütünleşen sanatın köye girme girişimi de merkezi ve yerel güçlerce engellendi hep. Köy alanlarında, okul bahçelerinde kurulan tiyatro sahneleri geçmişin tatlı anıları olarak kaldı. Bilim ise köye giren birkaç teknolojik araç ve gereç olarak görüldü.

Kitaptan, sanattan, bilimden uzak kitleler, kentte geldiklerinde teknolojik cennetin(!) içine düştü. Kültürel altyapısı olmadığından teknolojik aletlerden önüne konan her şeye inandı. Teknolojiye güven, kısa zamanda bir inanca dönüştü. Bu durum, ülkemizi yönetenlerce de kendi siyasal çıkarları için uygun bulundu. Çünkü geniş kitleleri ekranlar tarafından dönüştürüp yönetmek, onlara kolay, sürekli bir siyasal başarının yolunu açtı.

Kente gelip yerleşen geniş insan yığınlarının ekran bağımlılığı, küresel teknoloji şirketlerinin çıkarına oldu. Ülkemiz teknolojik ürünlerin önemli bir pazarına dönüştü. Geçim darlığı çeken insanların çoğu, ekran bağımlılığı nedeniyle sabahtan akşama dek elinde tuttuğu telefonu, ekmeğiyle bir tuttu yaşamsal bir gereksinim olarak.

Öğrenme aşkıyla tutuşan geniş kitlelere kitap yerine, ekran verildi. Kentlere doluşan insanlarımız, kitap okuma alışkanlığı kazansaydı kendi kafalarıyla özgürce düşüneceklerdi. Özgün düşünceleri, kendilerine özgü söyleyecek sözleri, toplumsal yararı önceleyecek bir anlayışları, insanlık için ülküleri olacaktı. Oysa bir kimlik yitimi ve bunalımı içine girdiler. Böyle olunca da küresel güçlerin düşüncelerini benimseyip yaşam biçimi durumuna getirdiler. Bu yolla tek merkezden yönlendirilen büyük bir kitle ortaya çıktı.

Göçle köklerinden kopan geniş kitleler; teknolojiye uyum sağlamayı, ekranlarda gezinmeyi, kentli ve kültürlü olmakla eşdeğer görmekte. Ne yazık ki dünyada bizim gibi okuma alışkanlığı gelişmemiş, sanatla ilişkisi olmayan, bilimin ne olduğunu bilmeyen, kent kültürünü içselleştiremeyen kitleler ekranlarca tutsaklaştırıldı. Bunun da adı çağdaşlaşma, modernleşme oldu ne yazık ki.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Haziran 2026



[1] Faizini

ARİFEDE EL EMEĞİ GÖZ NURU


Arife geleneği yüzyıllardır ana memleketim İsabey’de sürüyor. Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir gelenek modern dünyanın tüm baskısına karşın var olmak için direnmekte. Bu geleneğin toplumsal değişime direnip ayakta kalmasının nedeni, merkezinde çocukların olması…

İsabey’in dünyaya örnek olacak arife geleneği; çocuklara değer vermenin, onları yaşamın merkezine oturtmanın, geleceği kuracak olan bugünün küçüklerine kişilik kazandırmanın yaşama geçirilmesiyle ilgi çekiyor. Dinsel bayramlarda her yerde çocuklar, büyüklerin ayağına gidip onlarla bayramlaşır. Oysa bu tarihsel kasabada arife günü çocuklar eskiden belediyenin bulunduğu alandaki çınarın altında toplanıyor. Büyükler, onların yanına gidip bayramın ruhuna uygun armağanlar veriyor her çocuğa. Çam sakızı çoban armağanları verilirken çocuklar, çınarın dibinde sırayla oturuyor. Amaç, onları sevindirip bayram sevinci yaşatmak…

Çocuklar ayağa kalkıp büyüklerin ellerindeki armağanlara koşup saldırmıyor, herkes sırasını bekliyor. Bu davranış, çocuklara herkesin kendi hakkına saygı göstermesinin bir göstergesi. Ayrıca çocukların bu tok gözlülüğü övgüye değer…

İsabey’de çocukların bayram günü kapı kapı dolaşıp bayramlaşmayı bir araç olarak kullanıp para, şeker toplama gibi bir alışkanlıkları yok!  Yalnızca anne ve babalarıyla hısım akraba, konu komşu, eş dost ziyaretlerine gidiyorlar. Orada da büyükler ve akranlarıyla bayramlaşıyorlar. Her şey, saygı ve sevgi çerçevesinde yapılır. Bu kasabada bayramlar arife gününden başlayarak çocuklara görgü kurallarının öğretilip benimsetildiği günlerdir.

Teyzemin oğlu Ahmet Çelik, Acıpayam’da bir meslek okulunda teknik eleman olarak çalışmakta yıllardır. İyi bir zanaatkârdır. Eli uzdur. Karınca gibidir, bir yerde oturamaz, sürekli devinim içindedir. Uzun süredir ahşap işiyle ilgilenir. Ahşaba ruh ve biçim verir. İnsan usunu zorlayan düşlerini gerçekleştirir. Ağaçtan yaptığı el emeği, göz nuruyla yaptığı yapıtları görmeye değer.

Kağnılar, rahleler, duvar saatleri, oyuncaklar, yel değirmenleri, otomobil ve kamyonların türlü modellerinin yanı sıra eskiden köylerde tarımsal aletlerin neredeyse hepsinin küçük örneklerini yapıp sergiliyor. Bu arada yumurcaklar için topaç ise olmazsa olmazı… Kimi zaman çocukların özel istekleri oluyor ondan. Örneğin, yeğeni ondan köpekbalığı yapmasını istemiş. O da erinip üşenmemiş, geçmiş tezgâhın başına, çocuğun isteğini yerine getirmiş.

Düğünlerde gelin ve damada el emeğiyle yapıp alınteri akıttığı mutfak araçlarını anmalık olarak verir. Özellikle yaptığı kaşık, kepçe gibi mutfak araçlarını damatlara verir.  

Emzikli, senek, tobuç, fıçı, testi gibi su kaplarını yapar ağaca sevgisini, göz nurunu katarak. Yeni yürümeye başlayan çocuklara yardımcı olmak için el emeğiyle Yörük kağnısı üretir. İlk adımını atan çocuklara armağan eder bu yürüteçleri.

Ahmet Çelik için çocuklar çok öncelikli ve değerli. Kendi ürettiği topaçları, düdükleri tanısın, tanımasın yolda izde gördüğü çocuklara armağan eder. Onların sevinciyle sevinç ve mutluluk duyar. Ahmet kardeşimin yaşam felsefesi çocukları sevindirmek, onları etmek üzerine kurulu. Bu düşünceyle yaşama dört elle sarılıyor, yüreğindeki umut fidanları boy atıyor.

Bu yıl kurban bayramın arifesi, 26 Mayıs 2026 Salı günüydü. Arifeden günler önce Ahmet, Acıpayam’da yol kıyısında budanmış meyve ağaçlarının dallarının atıldığını gördü. Onların çöp olmasına gönlü razı olmadı. Aldı testeresini girişti işe. Kesip biçti onlarca dalı. Bu dallardan iki yüzü aşkın düdük yaptı. Çöpe atılan ağaç dalları sanat yapına döndü ustanın becerikli, yetenekli ellerinde. Düdükleri bir torbaya doldurdu ve arife gününü beklemeye başladı.

Arife geldi çattı. Sabah erkenden İsabey’in yıllara meydan okuyan çınar ağacının yanına gitti. Çocuklar çoktan gelmişti. O, elindeki düdüğe üfleyince çocuklar dikkat kesildi. Sırayla her çocuğa düdüğünü verdi. Alan çocuk, üflemeye başladı elindekine sevinçle. Birden belediye alanı bir düdük orkestrasına döndü. Arife renklendi. Çocuklar için unutulmaz bir gün oldu. Kendisi de çocuklar da mutlu oldu. Çünkü düdüklerde el emeği, göz nuru vardı.   

29 Ekim 2025 ile 19 Mayıs 2026’da çalıştığı Acıpayam’da, 12 Mayıs 2026’da ise yapıtlarını yaşamakta olduğu Denizli’de sergiledi. El emeği, göz nuru yapıtları sanatseverlerin ilgisini çekti. Daha geniş çaplı sergiler düzenlemek ise en büyük amacı.  

Eline, gönlüne sağlık Ahmet... Yolun, sanat dolu yüreğin açık olsun. Nice sanat, üretim, yaratıcılık dolu yılların, arifelerin mutlulukla geçsin.

Not: Yazının daha iyi anlaşılması için daha önce yazdığım ARİFE https://adiladalet.blogspot.com/2018/06/arife.html yazımı okuyabilirsiniz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       16 Haziran 2026

 

 

 

KÖPÜK VE DALGALAR


Bahar yeliyle gelirsin bana

Akasya, ıhlamur kokusuyla

Sarıp sarmalarsın eğnimi

Yel gibi okşarsın her yanımı

        İğde kokusuyla baharı,

Kendini, yaşamı, coşkuyu

Doldurursun içime

Bitip tükenmeyen, yılmayan

Esintinle ılık, iç ürpertici

Bahçe kıyılarından seslenir hanımeli

Ak sarı, baygın kokusuyla

Uzaktan çağırır hanımca

Eliyle soluk verir cana

Sarar yaşam bulmak için

Yanındaki yaşamı

İçime baygınlık veren

Gül kokusu demeyeceğim

Batar gülü kokladığında dikeni

Acıtır kimi zaman, kanatır derinden

Tinimle eğnim

Yine de

“Ben yârime gül demem

Gülüm ömrü az olur”

Baharla yazla

Girersin gönlüme

Güzle kışla

Çıkıp gidersin yaşamımdan

Gönül denizimde

Kalır dalgaların

Köpük köpük izlerin

Bahar da yaz da

Kış da güz de senin olsun

Bana yeter de artar

Dalgalarınla köpüklerin

                Adil Hacıömeroğlu

                10 Haziran 2026


YAPAY ZEKÂDAN SEVGİLİ


Yapay zekâ evde, işyerinde, toplu taşım araçlarında, sokakta, dinlencede, dost söyleşilerinde, kısacası yaşamın her alanında var. Üstelik bunu cebinde taşıyor kişi. Yani yaşamın her anında soru sorup yanıt alabileceği bir danışmanı, herkes yanında bulunduruyor.

Yapay zekâ, şimdilik teknolojinin ulaştığı en ileri doruk… Genci yaşlısı birçok konuda ona sorup danışıyor. Bilmediklerini oradan öğreniyor, çözüm aradığı sorularına ve sorunlarına çareyi orada arıyor. Onu, ne yazık ki elinin altında bir danışman, başvuru kaynağı olarak görüyor günümüz insanı. En basit, hatta kişinin çok iyi bildiği şeyleri öğrenmek için bile yapay zekâya başvuruluyor.

2010’dan sonra doğan çocuklara “alfa kuşağı” deniyor. Öncelikle söyleyeyim ki çocukları, gençleri, insanları kümelendirme yanlısı değilim. Çünkü insanlar aynı dönemde değil; aynı gün, aynı evde doğsalar bile düşünsel ve duygusal ayrımlar göstereceği kesin. Bu nedenle bir dönemde doğanların hepsini aynı düşünce ve benzeşik[1], tekdüze davranışta bulunduğunu varsaymak büyük yanlış. İnsanı insan yapan da herkesin ayrı düşünüp davranması, benzeşik olmaması. İnsan düşünce ve davranışlarını kuşaklara bölüp toptancı bir bakış açısıyla değerlendirme yanlısı değilim.

Şimdi dönelim konumuza. Teknolojinin içinde doğan çocuklar, yapay zekâya kolayca uyum sağladı. Zaten çok küçük yaşta ekrana bağlanan çocuklar, yapay zekâ ortaya çıkar çıkmaz ona yöneldiler.

Ekran bağımlılığı, yapay zekâ bağımlılığını da getirdi bir anda. Ekran bağımlılığıyla ailesi, arkadaşları, akrabalarıyla duygusal kırılma yaşayan çocuk, böylece yeni ailesini, arkadaşını ve akrabasını buldu orada. Çocuklar gerçek yaşamda yitirdikleri duygusal ilişkiyi yapay zekâyla kurmaya çalışmakta. Bunu yaparken onun bir teknolojik aygıt olduğunu ve duygudan yoksunluğunu düşünmüyorlar bile. Onunla duygusal bağ kurulmaya başlayınca yapay zekâyı arkadaş, dost, giderek ailesi olarak benimsemekteler. Onu arkadaş yerine koyunca sırdaşı olarak da görüyor. Kimlik bilgilerini, aile sırlarını, tasarımlarını, ülkülerini, amaçlarını, özel ilişkilerini, yaşamının gizlerini ona emanet ediyor. Bu kişisel bilgi, düşünce ve duyguların yapay zekâya emanet edilmesi onun bireysel özgürlüğünü, kimliğini yok edip büyük tehlikelerin içine sokuyor.

Yapay zekâ, çocukların duygusal boşluğunu dolduruyor görünse de böyle bir şey olanaksız. Çünkü duygu, insanda olan bir özellik… Dünyada insan sıcaklığını verebilecek hiçbir teknolojik araç yok! İnsan, insanla duygusal ilişki kurabilir. Onunla üzülüp onunla sevinir. Yine duygusal yakınlığı ancak insan ve doğayla kurabilir.

Bazı yapay zekâ kullanıcıları, özellikle de alfa kuşağı olarak görülenler, aşklarını burada arıyor. Yapay zekâya âşık olanlar giderek artmakta. Ona ilanı aşk ilan edenler çok… Birçok kişiye gülünç ve şaşırtıcı gelecek, ancak onunla sevgili olanlar var. Sevgilisiymiş gibi onunla duygusal konuşmalar yapanlar giderek artmakta. Ne yazık ki günümüz çocuklarının çoğu, yapay zekâya çok güveniyor. Tüm sorunlarını onunla çözmeye çalışıyor. Onun en büyük sırdaşı yapay zekâ…

Bazı ülkelerde tek tük de olsa yapay zekâyla evlenenler var. Bu evliliklerin yaygınlaşacağı gözükmekte. Bu da günümüz insanının yalnızlığını, duygusal açlığını, insansızlığını, toplumdan soyutlanmasını, doğadan uzaklaşmasını, teknolojiye teslimiyetini göstermekte. Bu durum, modern toplumun en büyük sorunu… İnsanın insandan kopuşunun acıklı bir öyküsü olarak da görülebilir bu. Özellikle çocukların yapay zekâyı sosyal gereksinmeleri karşılayacak insanmış gibi görmesi çok önemli bir sorun.

Sakın yanlış anlaşılmasın, yapay zekâya kaşı değilim. Onun varlığını, yaşamımızı kolaylaştıracak bir gelişme olarak görüyorum doğru kullanıldığı sürece. Bu konuda başta anne ve babalar olmak üzere herkes sorumlulukları gereğince çocukları uyarmak zorunda. Öncelikle yapay zekânın gerçek bir kişi olmadığı onlara anlatılmalı. Onun arkadaş değil, zaman zaman başvurulması gereken bir kaynak olduğu belirtilmeli. Sağlık ve güvenlik alanlarında ondan bilgi alınmasının tehlikelerinden söz etmeli. Yapay zekânın bir psikolojik danışman olamayacağı gerçeği üzerinde durulmalı.

Çocuklar, yapay zekâya birçok soru sorup bilmediklerini öğrenmeye çalışıyor. Ancak buradan aldığı yanıtların, öğrendiği bilgilerin hepsinin doğru olduğu yolunda bir inancın olmaması gerek. Bu bilgileri başka kaynaklardan da onaylaması çok önemli. Bir bilgi, birkaç kaynaktan öğrenilmeli. Farklı kaynaklarda çelişkili bir açıklama varsa yapay zekânın verdiği bilgi daha derinine araştırılmalı.

Yapay zekâdaki bilgileri, onu yapanlarca yüklendiği bilincine sahip olunmalı. Kötü niyetli kişiler, onu kendi çıkarları için yönlendirme aracı olarak kullanabilir. Böyle olursa insanlığın kötülüğü için çalışır.

Yapay zekâ, iyi niyetli kişileri yönetiminde toplumsal çıkarları önceleyip insanlığa hizmet ve uygarlığın gelişmesi için kullanıldığında herkese, tüm dünyaya çok yararlı olur. Özellikle bu durum, çocukların gelişimine önemli katkılar yapar. Bu nedenle onları yapay zekâ kullanımı konusunda bilinçlendirmeli. Bu görev de en çok anne, baba ve öğretmenlere düşmekte. Bu konuda devletin ilgili kurumları da özveriyle sorumluluklarını yerine getirerek çalışmalar yapmalı. Bu görevden kaçmak çocuklara, onların geleceklerine önem ve değer vermemektir.

Çocukları yeniden yaşama, onların doğal gelişim sürecine döndürmek gerek. Bunu yapamadığımızda insanlığın geleceği tehlikeye düşer. Bu nedenle bu savaşım kişisel değil, toplumsal olmalı, hem de tüm insanlık için.

                                                Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Haziran 2026

 

 

 

 



[1] Homojen

NİŞAN, DÜĞÜN, CENAZE SOSYAL MEDYADA


Sosyal medya yaşamımıza girdi gireli birçok kişi, neredeyse sosyal ilişkilerini burada kurmakta. İnsanların acı tatlı günleri burada öğrenilip burada bu duygular paylaşılıyor. İnsanlarla yüz yüze görüşmek bir yana insan sesi işitmek bile olanaksızlaştı neredeyse. İnsan kalabalığından geçilmeyen kentlerde insansız yaşamak zorunda kalıyor kişi.

Yakınlarımız, tanıdıklarımız oğlunu ya da kızını nişanlıyor, sonrasında evlendiriyor gözümüze çarparsa bu mutlu günü sosyal medyadan öğreniyoruz. Ayrıca ölüm duyuruları da sosyal medya aracılığıyla yapılmakta. Dostlarımızın birçoğu önemli sayrılıklar geçiriyor. Bunu da sosyal medyada paylaşıyorlar. Bir kişinin çok sayıda sosyal medya hesabı var. Ayrıca her sosyal medya alanında en azından binden çok kişiyle iletişimi bulunmakta. Bu kişilerin çoğuyla yüz yüze tanışmıyor sosyal medyadaki kişi. Ayrıca sosyal medyada binlerce insanın yer aldığı grupları da hesaba katmalı. Bu koşulla altında sosyal medyada paylaşılan her şeyi fark ederek görüp okumaya ne zaman ne de ömür yeter. Bu gerçekler göz önüne alınıp düşünüldüğünde bu tür duyurulardan haberdar olmak çoğu zaman olanaksız.

İnsanlar duyuruları görmeyince nişan düğün yapan dostlar mutlu gününde sevdiklerini göremeyince kırılıyor haklı olarak. Cenazesi olanlar değer verdiği kişiler, acısını paylaşmayınca üzülüyor haklı olarak.

Nişan, düğün cenaze ve bunlar gibi duyuruları çoğu kişi göremiyor. Peki, görenler ne yapıyor?

İnsanların yaşamları boyunca önemli birkaç günü vardır. Bunlardan biri düğünleri, diğeri de cenazeleri… Bu iki önemli günde onları yalnız bırakmak olmaz. Düğüne çağrılmışsam ve önemli bir engelim yoksa giderim. Cenaze duyurusunu aldığımda eğer gitme olanağım varsa katılırım defin törenine. Gitme olanağım yoksa yakınlarını telefona arayıp acılarını paylaşırım. Bu konularda insanın iki eli kanda olsa bu önemli günleri kaçırmamalı.

Duyurular sosyal medyada olunca nişan ve düğün için mutluluk dilekleri buradan yazılıyor. Sanki evlenecek çift sanal bir iş yapıyor. Yakında sosyal medya üzerinden sanal nişan, düğün törenleri yapılırsa şaşırmam.

Son zamanlarda bazı sosyal medya gruplarında bulunan arkadaşlar, cenaze duyurularına niye ileti yazmayarak başsağlığı dileğinde bulunmadığımı sordular bana. Bu soruyu soran bir arkadaşıma: “Cenazedeydim” dedim. Biraz şaşırdı. Bir arkadaşımın sorusuna da: “Telefonla arayıp başsağlığı diledim” yanıtını verdim. Olanağımız varsa cenazeye gidelim. Yoksa ya sonradan olanak bulursak başsağlığı dilemek için yanına gidelim ya da üzüntümüzü telefonla bildirelim. İnsanı görelim, insan sesini işitelim.

Sosyal medyada kimi zamanda hiç tanımadıklarımızın ölüm duyurularıyla karşılaşırım. Bazılarının altında sonsuzluğa göçen kişinin yakınlarının telefonu yazılıdır. Tanımasam da bu kişileri arayıp başsağlığı dilerim.

Epeyce oluyor sanırım. Hiç tanımadığım bir ölüm duyurusu geldi ileti olarak. Cenaze çok uzaktaydı ve gitmem olanaksızdı. Ölen kişi yerdeşimdi. Aileyi uzaktan da olsa tanıyordum. Verilen telefonu arayıp üzüntülerimi belirttim. Bu ramazanda bir iftara çağrılıydım, gittim. Sonrasında ise bazı dostlarla bir yeiçe çay içip söyleşmek için oturduk. Orada masamıza sonradan gelen biri, adımı söyleyince beni tanıdığını söyledi. Oysa o kişiyi hiç görmemiştim. “Nereden tanışıyoruz?” diye sordum. O: “Yengemi yitirdiğimizde ilk arayanlardan biriydiniz. O zaman öylesine mutlu oldum ki anlatamam. Bunu hiç unutamam” dedi. Acısını paylaştığım kişi, Sinan Barut’tu.

Mahalle camisinde kimi zaman sala okunur. Sonunda ölen kişinin adı, soyadı ile cenazenin ne zaman kaldırılacağı söylenir. Uçmağa varanı, tanıyayım ya da tanımayayım çok öneli bir işim yoksa o kişiyi son yolculuğuna uğurlarım.

Hısım akrabanın, konu komşunun, eşin dostun ölümü üzerine yerimizden kıpırdayamayacak durumdaysak insanlığımız, toplumsal yapımız sorgulanmalı. Neredeyse cenaze definlerini sanal ortamda yapacağız.

Eskiden Anadolu’da düğünler için okuntu gönderilirdi. Okuntu, ne demek diyeceksiniz? Eş dost düğüne havlu, mendil, gömlek, yazma, çorap… gibi çam sakızı çoban armağanı bir küçük armağanla çağrılırdı. Buradaki inceliğe dikkat edin. Çağrılılara verilen değeri anlatmama gerek var mı? Ne yazık ki sosyal medya ve ekran bağımlılığı nedeniyle bu toplumsal incelik, değerbilirlik tarihe karışmak üzere.

Her şeyi sanal ortamda yapma alışkanlığı önemli bir bağımlılık… Ekranı, yaşamın merkezine koymak, büyük bir insanlık sorunu. İnsanın ölüsüne de dirisine de insanlık görevimizi yapamıyorsak bu durumu sorgulamalıyız. Bunun birçok nedeni olsa da asıl neden, ekran bağımlılığı ve sosyal medyaya teslimiyet. İnsanlığın bu tutsaklıktan kurtulmasının zamanı geldi de geçiyor bile. O zaman ne duruyoruz?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Haziran 2026

YIKIMCILIK VE GERİ DÖNÜŞÜM


Neredeyse ülkemizin her yanında kentsel dönüşüm büyük bir hızla sürmekte. Eski yapılar yıkılırken yenileri yükseliyor zaman yitirilmeden. Ne yazık ki kentsel dönüşüm, iyi düşünülmeden ve belli bir izlencesi olmadan biraz da aceleye getirildi. Çünkü ülkemiz büyük bir ekonomik bunalımın içinde. Buna koşut olarak işsizlik de çığ gibi büyüyor. İşsizliğe tek çözüm olarak yapıcılık öne çıktı. Böylece işsizliği az da olsa azaltma yöntemiydi bu. Bu nedenle ne izlence oluşturacak ne de kentlerin geleceğe yönelik tasarımlarını yapacak zaman vardı.

Eski yapılar yıkılırken geçmişe dair birçok anı da yok oluyor. Ne yazık ki kentlerimizde üç kuşak aynı evde yaşayamıyor. Bu da ailelerin mahalle kültürünü yaşatmalarını engellemekte. Ayrıca bu durum, ailelerin bir yerde kök salmalarını önlemekte. Bu da kentli olmayı geciktirmekte. Mahallelerin sosyolojisini kırıp döken bir uygulamayla karşı karşıyayız. Çocuklar, doğdukları evlerde büyüyemiyor. Bu da doğduğu yere olan aidiyet duygusunu azaltıyor. İnsanın doğduğu yere kök salamaması türlü toplumsal olumsuzlukları ortaya çıkarmakta.

Bizim de on beş yıldır yaşadığımız ve oğlumuzun doğup büyümekte olduğu ev, kentsel dönüşüm nedeniyle boşaltıldı. Birçok anı kuş olup uçtu birden. Yıkım ekibi girdi yapının içine. Yıkımcılar, işlerinde uzman… Öncelikle kolayca yeniden kullanıma sunulacak, geri dönüşüme gidecek bölümler yıkılıyor. Çünkü bunlara zarar verilmemesi gerek.

İlk önce camlar çıkarılıp bir yana yığılıyor. Sonrasında pencere ve kapılar çıkarılıyor. Evdeki ahşaplar sökülüyor ardından. Laminat parkeler çıkarılıyor kırıp dökmeden. Sağlam ve temizseler ikinci el olarak alıcıları hazır. Çoğu kişinin pek fark etmediği metaller var yaşadığımız konutlarda. Bakır, demir, alüminyum sarı pirinç, çinko gibi türlü metaller ayrıştırılıp geri dönüşüme yollanıyor. Her türlü malzeme geri dönüşüme gönderiliyor betonun dışında. Beton parçaları moloz döküm alanına gönderiliyor.

Konutların içi halledilip dört duvar kalınca sıra çatıya geliyor. Çatıdaki malzemelerde özenle sökülüp geri dönüşüme gönderiliyor. Arkasından “mini makine” adı verilen kepçe sökülen çatıya çıkarılıyor yükleç[1] yardımıyla. Mini makine çatının betonunu parçalayıp yıkıyor. Alt katta bulunan ayakyolu ve yunak gibi dar alanlara rampa yapıyor mini makine daha iyi, güvenli çalışmak için. Rampa üst katın yıkıntılarıyla oluşturuluyor. O rampadan bir alt kata iniyor mini makine. Böylece yıkım güvenli bir biçimde sürüyor. Beton bölümlerin içindeki demirler çıkarılıp geri dönüşüme gönderiliyor.

Kimi zaman televizyonlarda izleriz bazı yapıların patlayıcılarla birkaç dakikada yerle bir olduğunu. Öncelikle söyleyeyim ki bu tür yıkımlarda geri dönüşüm, amacına ulaşmıyor. Birçok yararlı, kullanılabilecek geri dönüşüm malzemesi yok olup gidiyor yıkıntılar arasında. İkincisi ise bir yapının patlayıcılarla yıkılması için elli metre çevresinde bir yapının olmaması gerekir. Bu nedenle birbirine yakın yapıların olduğu yerlerde patlayıcıyla yıkım yapılması güvenlik nedeniyle sakıncalı.

Yıkım ve geri dönüşüm konusunda beni bilgilendiren Lider Yıkım’ın sahibi Sabahattin Butasın. Çekirdekten yetişme biri… İlk olarak yıkılacak yapılarda çivi çekerek başlamış işe çok küçük yaşta. Yıllar içinde balyozu eline almış. Sonrasında mini makineyle yapıları devirmiş. Sonrasında ise kendi firmasını kurmuş.

Sabahattin Bey, yıkımcıların genellikle Malatya, Çorum ve Bingöllülerce yapıldığını söyledi. Kendisi de Bingöllü… Ülkemizde birçok işkolu, yerdeşlik ilişkisiyle öğrenilip yapılıyor.

Yıkım, deyip geçmemek gerek. Eski, çürük sandığımız bir yapıdan geri dönüşümle Türk ekonomisine önemli bir kaynak kazandırılıyor. Geri dönüşüm işi daha çok önemsenip desteklenmeli. Çünkü dünya kaynakları sınırlı… Dönüşebilecek her şeyden yararlanmalı. Bu nedenle yıkımcıların desteklenmesi gerek.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               5 Haziran 2026

 



[1] Vinç

SÖZDE MÜTTEFİK ALMANYA


Osmanlı Devleti, son dönemlerinde Almanya ile ilişkilerini geliştirdi. İki ülke, özellikle askeri alanda işbirliği yaptı. II. Mahmut’un Harp Okulu’nu kurmasıyla bu işbirliği ilgi çekici bir duruma geldi. Danimarka asıllı Alman General Moltke, 1835-39 yılları arasında Harp Okulu’nda görev aldı. Okulun eğitiminin biçimlenmesinde önemli rol oynadı. Ardından birçok Alman subay geldi ülkemize.

Osmanlı, ilk olarak ordusunda Alman subaylara I. Dünya Savaşı’nda görev vermedi. Moltke, 24 Haziran 1839’da Osmanlı Devleti ile kendisine bağlı Mısır Eyaleti arasında yapılan Nizip Savaşı’nda danışman olarak yer aldı. Böylelikle askeri işbirliği savaş alanlarına da taşındı.

Colmar von der Goltz Paşa liderliğindeki Alman subayları, 1882 yılında ülkemize gelerek Osmanlı Ordusunun modernizasyonu çalışmalarını yürüttü. 1895’te bu subaylar, ülkemizden ayrıldı. Osmanlı hizmetlerinden ötürü Goltz Paşa’ya mareşallik unvanı verdi. Bu arada bazı Türk subaylar da Almanya’ya eğitim için gönderildi. Zaman geçtikçe bu işbirliği gelişip başka alanlara da yayıldı. Balkan Savaşı sırasında da çok sayıda Alman subayı Osmanlı ordusunda savaşırken görmekteyiz. I. Dünya Savaşında ise Türk Genelkurmayı’nın neredeyse her kademesinde Almanlarla karşılaşıyoruz.

Birinci Dünya Savaşı’nda birçok Türk subayının Almanlarla anlaşamadığını görüyoruz. Bu subayların başında Atatürk gelmekte. Almanların kazara savaştan yengiyle çıkması durumunda Türk-Alman çatışmasının kaçınılmazlığından söz etmekte.

1917’de Rusya’da Bolşevik devrimi oldu ve Sovyet yöneticileri savaştan çekildi. 5 Aralık 1917’de Osmanlı ile Bolşevikler arasında Erzincan Ateşkes Anlaşması imzalanarak doğu cephesinde savaş bitti. Ancak Güney Kafkasya’daki bazı güçler bu anlaşmayı tanımadı. Trans Kafkasya yönetimi Osmanlı’ya savaş ilan etti.

Almanların asıl amacı, Bakü petrollerini ele geçirmekti. Bu nedenle Güney Kafkasya’nın Türklerin eline geçmesine karşıydılar. Bu bölgeye asker sevk ettiler. 10 Haziran 1918’de Vehip Paşa komutasındaki 9. Kafkas Tümeni, Almanlarla karşılaştı. Çıkan çatışmada çok sayıda Alman askeri tutsak edildi.

Kafkas Ordusu Kumandanı Nuri Paşa, 15 Haziran 1918’de Türk askerlerinin pusuya düşürülerek 200 yakın şehit verilmesinden Almanları sorumlu tuttu. Atatürk, Almanlar konusundaki öngörüsünde de haklı çıktı.

Birinci Dünya Savaşı sona erer. Alman subaylarının ülkelerine dönme zamanı gelir. “Osmanlı yönetimi müttefiklerinin çıkarını bu çok kötü anda bile düşünürken aynı hassasiyeti von Seeckt [Dönemin Osmanlı Genelkurmay Birinci Başkanlığı görevinde-AH] ve Alman karargâhı subayları göstermeyecekti. Mütarekenin imzalanması sonrasında İstanbul’daki panik ve kaos büyümüştü. Enver Paşa ve İttihatçı liderler mütareke sonrasında da siyasette etkisini devam ettirmek için kaçış öncesinde yeni bir parti kurmakla yetinmeyip gizli bir teşkilatlanmaya gittiler. Bu esnada von Seeckt İstanbul’daki Alman subaylar gidiş Hazırlıklarına başlamıştı. Mütarekeye göre von Seeckt’in görevlendirilmesi 1 Kasım’da sona ermişti. Bu tarih itibarıyla bütün görev ve sorumluluklarını bu arada evrakı teslim etmek yükümlüğü altındaydı. Bu ateşkes hükmünü dikkate almadığı gibi 31 Ekim tarihli Genelkurmay’ın bütün evrakını Merkez Şube’ye veya başyavere devredilmesini emreden Harbiye Nezareti yazısına da aldırış etmedi. Alman yaveri Binbaşı Rohrscheidt’a bütün evrak sandıklarını kendilerini Odessa’ya götürecek gemiye nakletmesi emrini verdi. (Binbaşı Abdürrauf’un Harp Günlükleri Osmanlı Genelkurmayı’nda Alman Komutanların Emrinde, Abdürrauf Bey, Hazırlayan: Prof. Dr. Mesut Uyar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Baskı: Haziran 2022, İstanbul, s.152-153)” Görüldüğü gibi cephe arkadaşlığı yaptığımız Alman subaylar, resmi evrakları kendi ülkelerine kaçırma peşindeler. Oysa bu evraklar Osmanlıya aitti.

Binbaşı Abdürrauf Bey, evrakların 2 Kasım 1918’de taşınması sırasında engel olmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. 3 Kasım sabahı evraklar Alman gemisine yüklendi. Abdürrauf Bey’in girişimleri iki gün sonra sonuç verdi ve Osmanlı Genelkurmay’ı harekete geçti. Ne yazık ki evraklar çoktan girmiş ve iş işten geçmişti. Kaçırılan evrakların sonunun ne olduğu belli değil. Bu konuda türlü söylentiler var.

“Peki bu gizli arşivin içinde ne tip belgeler ve bilgiler vardı? Abdürrauf Bey’in raporu bize genel bir fikir vermektedir. O, özellikle Süveyş Kanalı harekâtı, Filistin, Galiçya ve Bulgaristan cepheleriyle deniz harekâtı belgeleri ve Bakü, Kırım ve benzeri konularla ilgili özel dosyaların bulunduğundan bahsetmiştir. Abdürrauf Bey’in verdiği bilgiye ilave olarak şu an askeri arşivlerde Dünya Savaşı’nın önemli seferberlik, yığınak ve harekât planlarının Genelkurmay nüshaları, hazırlık çalışmaları, toplantı tutanakları ve bunlarla ilgili diğer dosyaların bulunmadığını biliyoruz. (Aynı yapıt, s. 157)”

Almanların Türk Genelkurmay’ının arşivini kaçırmalarında iyi niyet aramak olanaksız. Bunun art niyetli bir girişim olduğu çok açık… Demek ki emperyalist devlerle işbirliği yaparken bin kez düşünmek gerek. Hele onları devlet örgütü içine sokarken, karar verici orunlarda söz sahibi yaparken on bin kez düşünmeli. Bu olaydan ülkemiz yöneticileri gerekli dersleri almışlar mıdır acaba? Hiç sanmıyorum. Benzer yanlışların Atlantik sürecine girdiğimiz günden başlayarak yapıldığını üzülerek görmekteyiz.

Emperyalizm, kendi çıkarları için işbirliği yapar diğer ülkelerle. Kısacası, kendi egemenlik alanını büyütmek için geri kalmış ülkeleri kullanır. Bu gerçeği iyi gören Atatürk: “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” sözüyle bizlere yol göstermekte. Ne yazık ki birçok siyasetçimiz ABD’den, onun güvenlik örgütü NATO’dan medet ummakta. Bazıları ise bu emperyalist saldırgan örgütün savunucusu olmakta gönüllü olarak. Delinin bile düştüğü çukura iki kez düşmeyeceğini söyleyelim. İkinci kez çukura düşenlere Allah akıl fikir versin.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Haziran 2026

SAVAŞIN VE YOKLUĞUN İÇİNDE KİTAP OKUMAK


Atatürk’ün ölüm kalım savaşımız Sakarya’da siperde Çalı Kuşu’nu okuduğu söylenegelir ki bu doğrudur. Büyük Önder’in kitaplarını mermi sandıklarına doldurarak katır sırtında savaştığı cephelere taşıdığını da bilmekteyiz. Ölümün kol gezdiği savaş alanlarında kitap, ona umut oldu; geleceğe yönelik düşüncelerinin oluşmasını sağladı.

Geçen ay okuduğum bir kitap var elimde: Binbaşı Abdürrauf’un Harp Günlükleri Osmanlı Genelkurmayı’nda Alman Komutanların Emrinde, Abdürrauf Bey, Hazırlayan: Prof. Dr. Mesut Uyar… Kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmış. Bir solukta okunup bitirilecek bir yayın. Okuyucusunu derslerle dolu bir tarih yolculuğuna çıkarıyor.

Abdürrauf’un sınıf arkadaşları arasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Ali Fuat Cebesoy Paşa, Orgeneral Ahmet Sedat Doğruer, Tümgeneral Mehmet Hayri Tarhan, Tümgeneral Cavit Erdel, Kurmay Albay Ayıcı Mehmet Arif, Kurmay Yarbay Ahmet Müfit Özdeş ve Albay Fuat Bulca bulunmakta.

Abdürrauf Bey, o dönemin çoğu subay ve sivil memuru gibi kitap okuyor iki eli kanda da olsa. Balkan Savaşı’na katılıyor, ardından da Birinci Dünya Savaşı’na. Düşman akın akın üstlerine gelirken bu tutkusundan vazgeçmiyor asla. Her koşulda kitaba ulaşmanın bir yolunu buluyor.

16 Mart 1914’te günlüğüne şu tümceyi yazıyor: “Karlsruhe’den Fera ve Mons’dan kitaplar geldi. (Binbaşı Abdürrauf’un Harp Günlükleri Osmanlı Genelkurmayı’nda Alman Komutanların Emrinde, Abdürrauf Bey, Hazırlayan: Prof. Dr. Mesut Uyar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Baskı: Haziran 2022, İstanbul, s. 87)” Abdürrauf Bey, Almanca bildiği için Almanya’dan kitap getirtip okuyor.

19 Nisan 1914: “Mezkûr kütüphaneye 5, 10 mark gönderdim. (Aynı yapıt, s. 87)”

28 Nisan 1914: “Mittler’den bir kitap geldi. (Aynı yapıt, s. 87)”

14 Mayıs 1914: “Mittler Sortimens-Buchhandlung’a iki kartpostal ile 16 mark gönderdim. (Aynı yapıt, s. 87)”

30 Mayıs 1914: “Mittler’den birtakım kitaplar geldi. (Aynı yapıt, s.88)”

4 Haziran 1914: “Mittler’den bir kitap geldi. (Aynı yapıt, s. 88)”

6 Haziran 1914: “Mittler’e bir kartpostal gönderip kitap sipariş ettim. (Aynı yapıt, s. 88)”

Görüldüğü gibi dünya savaşının ayak sesleri duyulurken Abdürrauf Bey, kitap edinme savaşı içinde. Almanya’dan getirttiği kitapların paralarını geciktirmeden ödüyor. Ekmeğin zor bulunduğu bir dönemde bütçesinin önemli bir bölümünü kitaba ayırıyor. Bu arada 3 Ağustos 1914 günü seferberlik ilan ediliyor. Onun ataması da Başkumandanlık Karargâhı’na bağlı Merkez Şube Müdürlüğü’ne yapılıyor. Bunca işin arasında kitap okuyacak zaman yaratıyor kendine.

Birinci Dünya Savaşı başladı. Osmanlı Devleti birçok cephede savaşa girdi.

18 Ekim 1915: “Berlin’de Mittler Sortiments-Buchandlung’a Alman Hariciye Nezareti vasıtasıyla bir mektup gönderip Fas ve İran nam eserini sipariş ettim. (Aynı yapıt, s. 93)”

11 Kasım 1915: “Mittler’e Deutsche Bank ile 10 mark yolladım. (Aynı yapıt, s. 93)”

3 Aralık 1915: “Mittler’den sipariş ettiğim kitap geldi. (Aynı yapıt, s. 93)”

2 Haziran 1916: “Fischer Bey bana kitap hediye etti. (Aynı yapıt, s. 115)”

Savaş sırasında da okuma isteğinde zerre kadar eksilme olmuyor. Karargâhta görevli Alman, Abdürrauf Bey’in okuma sevisini biliyor olmalı ki ona kitap armağan ediyor.

13 Mayıs 1918: “Almanya’ya Das Dorf vesair kitapları ısmarladım. (Aynı yapıt, s. 128)”

4 Haziran 1918: “… Almanya’ya sipariş edilen kitaplar geldi. Mülazım Wagner’e mahalline irsal edilmek üzere 35 kuruş verdim. (Aynı yapıt, s. 129)”

8 Haziran 1918: “Mülazım Wagner vasıtasıyla Almanya’dan Das Dorf kitabı geldi. Mülazım Wagner vasıtasıyla 37 kuruş parayı mezkûr kitapçıya gönderdim. (Aynı yapıt, s. 129)”

Abdürrauf Bey, savaş sırasında kitabı, zar zor edinilen ekmekle aynı değerde görmekte. Her koşulda kitaba ulaşmanın bir yolunu buluyor. Yurt içi ve yurt dışındaki gelişmeleri yakından izlemeye çalışıyor. Bu amaçlar bazı Alman dergilerine sürdürümcü oluyor.

Kurtuluş Savaşı’mızın önderleri, Cumhuriyet’imizin kurucuları başta Atatürk olmak üzere hepsi kitap okumayı yaşamlarının bir parçası yapmışlar. Her yerde ve her koşulda ellerinden kitap düşmüyordu. Aralarındaki tartışmalar ise kişisel değil, ideolojikti. Günümüzde böyle mi? Elini kitaba sürmeyen siyasetçilerin kişisel tartışmalarını isliyoruz şaşkınlıkla. Ne ideoloji ne de izlence tartışması var. Konuşulanlar bohçacı dedikodusundan öteye gitmiyor.

Bağımsızlığımızı sağlayanlar ve Türk Devrimini gerçekleştirenlerin hepsi kitap dostuydu. Bunların değerini bilmeyenler ise kitaptan uzak, sözcük dağarcıkları elliyi geçmeyen cahil sürüsü. Bağımsızlığımızı ve Cumhuriyet kazanımlarını geri almak için kitaplarla dost siyasetçi ve yurttaşlara ivedilikle gereksinmemiz var. Bunun dışındaki tartışmalar kayıkçı kavgasından öteye gitmez.

Önümüzdeki yıllar, bilgi sahibi olarak fikir sahibi olanların zamanı olsun. Böylece ülkemiz kör karanlıktan aydınlığa çıkışın yolunu bulsun.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Haziran 2026

 

YALNIZ ÖSS İLE GİRİLEMEYECEK OKULLAR


Bazı meslekler vardır toplumun geleceğini yakından ilgilendirir. Yine bu meslekler, kişisel ve toplumsal sağlığın düzelmesini sağlar. Özellikle öğretmenlik, bir toplumun geleceğini kurar. Bireylerin eğinsel ve tinsel sağlıkları, bazı mesleklerin özverili çalışmalarıyla düzelir.

Bir kişi, hangi mesleği yaparsa yapsın yaptığı işi sevmeli. Sevilmeden yapılan bir işin yapana da topluma da bir yararı olmaz. Çevremizde bazı çalışanları görürüz işine derin bir seviyle bağlıdır. İşini yaparken zevk duyar. Çoğu zaman bu kişilerin işiyle yatıp kalktığını gözlemleriz. Bir kişi, işini sevmeden yapıyorsa çok mutsuzdur. İşini yaparken hem kendine hem de çevresindekilere zarar verir. Ne yazık ki ÖSS puanı, kişinin kazandığı bölümü sevip sevmediğini ölçmüyor. Ne yazık ki gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtıyor ya da baş.

Kişilerin çocukluklarından başlayarak bazı işlere karşı yetenekleri, eğilimleri, ilgileri gelişir. Kimilerinin bazı işleri yapmaya elleri, düşünceleri, duyguları yatkındır. Öyle insanlar vardır ki sanki dünyaya geldiklerinde bazı meslekleri yapmak için var olmuşlardır.  Bazı meslekler, bazı kişilerin üstüne oturur. O, sanki seçtiği işi yapmak için anasından doğmuştur. Ne yazık ki ÖSS sisteminde bu kişilerin çoğu istedikleri, kişiliklerinin bütünleştiği meslek alanını kazanamıyor. Böylece önemli bir yetenek değerlendirilememiş oluyor.

Ne yazık ki kişiler, bir mesleği seçerken kendi yeteneklerini bir yana itip parasal getirisini düşünmekte. Bu da yanlış meslek seçimine neden olmakta.

Öğretmenlik ve sağaltımcılık, toplumun geleceği için çok önemli. Her işi yapan kişi, ama az ama çok kendinden verir. Özveri olmadan bir mesleği gereğince yerine getirmek olanaksız. Bu iki meslek, tamamen özveri üzerine kurulu. Bu mesleklerin çalışma saatlerinin sınırı, işin yeri olmaz. İşini sevmeyen biri, en iyi okuldan diploma alsa da öğretmen ve sağaltımcı olamaz. Bu işler para kazanma amacıyla değil, topluma özveriyle hizmet etmek için yapılır. Öğretmen ve sağaltımcı olacak kişi, öncelikle elsever olmalı. Öğrenciyi sevmeyenden öğretmen, hastasını sevmeyenden sağaltımcı olmaz. İşin içine para girdiğinde bu meslekler bozulup amacından sapar. Bir meslek çok para kazanma amacıyla yapıldığında o işin içeriği yok oluyor. Mesleki amaçlar gündemden düşüyor. Öğrenci ve hasta eğitilecek ya da sağaltılacak kişi olarak görülmeyip müşteri olarak görülüyor. Bu da mesleksel ülküyü rafa kaldırıyor.

Öğretmen ve sağaltımcı, kesinlikle duygudaş olmalı. İşlerini yaparken kendilerini karşısındaki kişinin yerine koymalılar. Öğrenci ve hastayı kendi ailesinin bir bireyiymiş gibi düşünmeliler. Öğrenci ve hastanın tinsel durumunu bilmeyen, onları anlamayan kişiden öğretmen de sağaltımcı da olmaz. Öğrenci ve hasta, bir para kazanma aracı değil; özveriyle yaşama bağlanacak kişiler olarak düşünülmeli. Sağlık ve eğitim alanında en büyük sorunların kazanç odaklı yönelimlerden çıktığını gözlemlemekteyiz.

Eğitim ve sağlık alanlarının özelleştirilmesi kabul edilemez bir durum. Özelleştirme, çok para kazanmaya yönelik bir sistem. Bu nedenle bu iki alandaki hizmetleri devlet kurumları yapmalı.  

Tıp ve eğitim fakültelerine öğrenci alınırken yalızca ÖSS puanı yeterli olmamalı. Eskiden olduğu gibi sözlü sınavlar yapılmalı. Bu sınavlarda kişilerin girecekleri mesleklere eğilimi, ilgisi, yetenekleri olup olmadığı belirlenmeli. Onlara sorulacak ilk soru da bu mesleği niye seçtikleri olmalı. Bu soruya “Geçimi iyi bir biçimde sağlamak” ya da “Toplumsal saygınlık kazanmak için” yanıtını verenleri bu okulların kapısından içeri sokmamak gerek. Hizmet ruhu taşımayan birinin öğretmen ve sağaltımcı olması düşünülmemeli.

Yalnızca tıp ve eğitim alanlarına değil, diğer meslek alanlarına da öğrenci alınırken kişinin yetenekleri, eğilimleri, ilgileri belirlenmeli. Ülkemizde birçok kişi zorunlu nedenlerle bitirdiği alanda çalışmıyor. Öyleleri var ki öğrenim gördüğü alanla çalıştığı iş birbirine karşıt nitelikte. Bu da öğrenim için harcanan zamanın, emeğin, yatırımın boşa gitmesi değil mi?

Toplumumuzun ülkücü, özverili, elsever, duygudaş öğretmen ve sağaltımcılara çok gereksinimi var. Meslekleri türlü nedenlerle değer yitimine uğradığı günümüzde bu iki mesleğe önem vermek yaşamsal önemde. Öğretmenlik ve sağaltımcılık, popüler kültüre feda edilmeyecek denli önemli, yaşamsal mesleklerdir. Bu konuya ilgisiz kalan yöneticiler, kendi toplumlarına hizmet etmeleri düşünülemez. Karşılıksız vermek her mesleğin amacı olmalı. Toplumlar ülkü sahibi kişilerin özverileriyle kalkınıp ileri gider.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Haziran 2026

 

 

 

 

 

ŞİRKİN BÖYLESİ


Son yıllarda her yanda Allah adına konuşanlardan geçilmiyor. Bir kişinin imanlı olup olmadığını belirleyen sözde din adamları var, tıpkı Ortaçağ Hıristiyan rahipleri gibi. Kulun işlediği günahın ölçüsünü bilenler caka satmakta. Kendini Allah dostu olarak gören tarikat ve cemaat liderleri bulunmakta. Bu kişilere yakın olanların cennete gideceği söylenmekte. Tarikat ve cemaat yöneticileri bu yolla yoksul halkın bağış ya da yardım adı altında parasını alıp varsıllaşmakta. Ne yazık ki din çoğu kişi için geçim, varsıllaşma kapısı oldu.

İslam’da ruhban sınıfı yok! Bu yönüyle diğer dinlerden ayrılır. Ne yazık ki özellikle Haçlı seferlerinden sonra bir ruhban (din adamları) sınıfı oluşmaya başladı İslam’da. Özellikle İslam dünyası emperyalizmin güdümüne girdikçe ruhban sınıfının çoğalıp etkili olduğunu görmekteyiz.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, Kaf Suresi, 16. Ayet, s. 518)” Allah, insanlara şah damarından daha yakın olduğuna göre onunla Yaratıcı arasına herhangi biri girebilir mi? Girerse bu şirk (Tanrı’nın birden çok olduğuna inanma, Tanrı’ya ortak tanıma, eş koşma. [TDK Türkçe Sözlük])  koşmak değil de nedir? Üstelik bu ayette belirtildiği gibi insan nefsinin kendisine fısıldadıklarını bilen bir Allah varken kişi ile O’nun arasına girmek, bu ilişkiye müdahale etmek kimin haddine?

İhlas suresinde bulunan dört ayette söylenenler bir uyarı, ders niteliğinde: “De ki: Allah birdir. Allah sameddir (Samed, hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendisine muhtaç olan demektir.)” Burada Allah’ın maddi ve manevi hiçbir şeye muhtaç olmadığı kesin bir dille anlatılmakta. Yani Allah’ın kendini din adamı gösteren kişiler de olsa kimsenin dostluğuna gereksinmesi yoktur. Dostluk eşit düzeyde ilişki demek. Bu nedenle Allah’ın yarattığı hiçbir varlık, O’nunla eş düzeyde ilişki kuramaz. Sonsuz evreni var eden bir kuvvetin kulunun dostluğuna ihtiyacı olur mu?

“[Yahudiler] Allah’ı bırakıp bilginlerini [hahamlarını]; [Hıristiyanlar] da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i [İsa’yı] rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır. (Aynı yapıt, Tevbe 31, s. 190)” Bu ayetle Allah, Müslümanlara tarihsel bir uyarıda bulunmakta. Sözde bilginleri, din adamlarını, devlet yöneticilerini rabler olarak görmek büyük yanlış. Kutsal kişilermiş gibi onların her sözünü ve davranışını sorgusuz sualsiz kutsayıp kabul etmenin Kur’an’da yeri yok! Üstelik Hz. İsa’ya bile tanrısal bir kimlik kazandırmanın yanlışlığından söz etmekte. Bir peygambere tanınmayan dinsel ayrıcalık kendine din adamı diyen birine niye tanınsın? Bu durum karşısında kendini adamı din sananların nasıl bir aymazlık, yanılgı içinde olduklarını da belirtmeliyim.

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız. (Aynı yapıt, Enfal 24, s. 178)” Allah kişi ile kalbi arasına giriyorsa kişinin dini anlayıp duyumsaması için bir aracıya gereksinimi yoktur. Bu ayette asıl anlatılmak istenen şey, vicdandır. Kişinin usu, vicdanın sesine kulak verdiğinde doğruyu yapar, ilahi adaletten ayrılmaz. Yaşam verecek şeyler Allah tarafından kulun önüne çıkarılır. Bu konuda Allah dışındaki varlıkların yönlendirmesi bu ayetin ruhuna aykırı.

Yukarıda birçok ayetten örnekler verdik. Bunlardan da anlaşılacağı üzere bazı kişilerin kul olduğunu unutarak kendini Allah’a eş koşmaları kabul edilemez. Hele din üzerinden kendine ayrıcalık, çıkar sağlamaya çalışmak ise son derece yanlış.

Ne diyelim? Allah, Kur’an’da ayırmasın!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Haziran 2026

 

 

 

 

ÜÇ ÇOCUK DA NASIL?


Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan bayramda seyranda, nikâh tanıklığı yaptığı evlilik törenlerinde, türlü nedenlerle kürsüye çıktığında yeni evlilere en az üç çocuk yapmalarını öğütlüyor. Bu konuda haklıdır. Çünkü ülkemiz nüfusundaki artış hızla durmakta. Genç nüfus azalmakta.

Son yıllarda halkımıza televizyonlar ve sosyal medya üzerinden dayatılan yaşam biçiminde evlilik kurmak, aile olmak, hele çocuk yapmak yok! Dayatılan yaşam biçimi, toplumsal bir çürümeyi, kokuşmayı gençlerin önüne getirmekte. Bu, kapitalizmin hem mal ve hizmetleri hem doğayı hem de insanı tüketmeye yönelik bir yaşam biçimi dayatması. Peki, bu dayatma ne zamandan beri yapılıyor?

Ekranlar üzerinden yaşam biçimi dayatarak toplumu çürüterek dönüştürme dayatmasının kaynağı, 24 Ocak 1980’de alından Özal kararları. Bu kararlar, 12 Eylül 1980 Amerikancı darbesinin demir yumruğuyla yaşama geçirildi. Teknolojinin gelişip günlük yaşama damgasını vurmasıyla doruğa ulaştı. Sakın yanlı anlaşılmasın, teknolojik gelişime karşı değilim. Her buluşun karşıt iki yönü vardır diyalektik düşünüşe göre. Bir teknolojik buluşun kim tarafından kullanıldığı da çok önemli. Örneğin, bir kişi bıçakla ekmek keserse bu, toplum ve kişiye yararlıdır. Ancak bıçakla adam öldürürse zararlı olur kişi ve toplum için.

Günümüz ekranının da nasıl kullanıldığı çok önemli. Ekranları insanların yararına mı, yoksa zararına mı kullanıyoruz? O, toplumu çürütmek için mi, yoksa insanların mutluluğu, bilinçlenmesi için mi kullanılmakta? Ne yazık ki ekranlar topluma uyutmak, onu köklerinden koparmak, sosyal yapıyı içten içe çürütmek için kullanılmakta. Bu da AKP iktidarı döneminde doruğa çıktı. Ekranlar, AKP’nin siyasal aleti olmakla birlikte, onu içten içe çürüten bir araç oldu. Türk toplumunun gelenekleriyle uyuşmayan dizilerle toplumun olumsuz yönde dönüşümüne neden olundu. Demek ki AKP hükümetleri toplumsal çürümeyi ortaya çıkaran ekran düzeninin önemli siyasal gücü.

Erdoğan, yeni evlilere üç çocuk yapmalarını söylerken eliyle de üç işareti yapmakta karşısındakiler anlamaz diye! Evet, önerisi anlaşılıyor anlaşılmasına da kendi yanlış yönetimi nedeniyle çıkardığı zorluklar nasıl aşılacak?

Öncelikle ülkemiz ekonomisi üretmeden tüketme üzerine kurulu. Geçim zorluğu, gelir dağılımındaki adaletsizlikler insanların hem canını hem de kesesini yakmakta. Bir aile iki boğazı zar zor doyururken üç boğazı daha nasıl doyurursun?

Erdoğan döneminde neredeyse tek üretim alanı yapı sektörü. Ülkemizin dört bir yanında yapılar yıkılıp yenileri yapılıyor. Yeni evlerin çoğu 1+1 daireler… Deprem bölgesinde yapılanların da çoğu, 1+1… Ey Erdoğan, üç çocuklu bir ailenin 1+1 evde nasıl yaşayacağını niye düşünmüyorsunuz? Düşünmüşseniz niye çare bulmadınız bu soruna? Garsoniyer adı verilen bu kibrit kutusu evlerin beş kişilik bir aileyi nasıl barındıracağını niye düşünmediniz bunca yıl?

Ülkeyi yöneten biri, gelecekle ilgili bir toplumsal kaygı duyarken ve halka önerilerde bulunurken bu alt yapıyı düzeltmekle ilgili niye önlemler almaz? Ülkemizde ailelerin dağılması, insanların çocuk yapmaktan kaçınması, genlerin evlilikten uzaklaşması sizin yarattığınız toplumsal düzen nedeniyle değil mi ey Erdoğan?

Ne yazık ki Erdoğan ve arkadaşları, yıllardır yönettikleri Türkiye’deki çürümeyi görmüyorlar. Bu çürümenin asıl nedeninin kendi oluşturdukları sosyoekonomik toplumsal düzen olduğunu görmezden geliyorlar. Bu toplumsal düzen koca bir ulusun nüfusunu tehlikeye soktu. Bunu önlemenin yolu, kurulu sosyoekonomik düzeni değiştirmektir. Bu da emperyalist ülkelerin dayattığı siyasal politikalardan vazgeçmekle olur.

AKP’nin kendince en iyi yaptığı işlerden biri, kendi yapıp oluşturduğu yanlışları başkası yapmış gibi davranması. Türk aktöresini, geleneklerini, toplumsal düzenini altüst edip tarumar eden ekran düzenine Erdoğan’ın müdahale etmemesi ilgi çekici değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               31 Mayıs 2026