BİR ÜLKENİN HALKI İÇİN ÇALIŞAN YÖNETİCİLERİ VARMIŞ


Kaf Dağı’nın ardında toprakları verimli, ovaları bereketli, dağları taşları yaban meyveli, denizleri türlü türlü balıklarla dolu, yeraltı kaynakları varsıl mı varsıl, dere ve göllerinde sayısız su ürünü olan bir ülke varmış. Bu ülkenin yeryüzü yeşil, gökyüzü maviymiş. İnsanları çalışkan mı çalışkanmış. Yanı sıra çok da iyi niyetli ve iyi yürekliymiş insanları. Bu nedenle bu ülkenin adı, İyiyürek’miş.

İyiyürekliler, iyilikten başka bir şey düşünmezmiş. Onların yalamı hep olumluluk üzerine kuruluydu. Olumsuz düşünüp yapmak uslarının köşesinden bile geçmezmiş. İnsanlar, kendi aralarında söyleşirken ikide bir “Kötülükler bizden uzak olsun.” derlermiş kötü düşünceleri kovmak için. Kaza ile bir kötülük yapsalar, istemeden biri hakkında kötü bir şey düşünseler ya da söyleselerTanrılarına kendilerini bağışlaması için günlerce yakarırlarmış.

Tanılarına inançları tammış. Onun buyurduğu her şeye uyup dediklerini yerine getirmek için yarışırmış küçük büyük İyiyürek ülkesi halkı. Hele belli günlerde Tanrı’ya yakarış toplantılarında neredeyse hepsi kendi eğnini[1] unutup Tanrı’nın varlığında yok olurlarmış. Bu toplantılarda gözyaşları sele dönermiş ve sevgi denizi oluşurmuş böylece. Kendilerini uçmağa[2] varmış gibi düşünür, dünyanın boş bir düş olduğu duygusuna kapılırlarmış. Zaten onların inancına göre dünyadaki yaşam geçiciydi. Asıl ve sonsuz yaşam, öteki dünyadaydı. Eğinler, tinlere[3] yük olmasın diye bu dünyada kalıp toprak olacaktı nasıl olsa. Eğinlerin yükünden kurtulan tinler, uçmağa varacaklardı göğün yedinci katında. Orada dünya nimetlerinin katbekat çoğu önlerinde olacak, karnı da gözü de doyacakmış herkesin. Hani dünyada “Yediğin önünde yemediğin arkanda” diye bir söz vardır ya işte tam da ona uygun bir yaşam sürdürülecek uçmakta.

Onların inancına göre Tanrı ile kendi aralarına kimse giremezdi. Çünkü Tanrı, onlara şah damarlarından daha yakındı. Tanrı’yla onların arasına biri girmeye kalkamazdı. Bu, Tanrı’ya eş koşmak, demekti. Böyle düşünmek,  Tanrı katında büyük bir suçtu. Bu suçun karşılığı da tamuya[4] gitmekti.

Binlerce yılda oluşan törelerine çok bağlıydı İyiyürek ülkesinde yaşayanlar. Töreleri gereği aralarında olağanüstü bir yardımlaşma ve dayanışma vardı. Acılar, ekmekler gibi paylaşılırdı. Biri üzüldüğünde hepsi üzülürdü. Biri öldüğünde sanki hepsinin yakını ölmüşçesine ağlaşırlardı. Günlerce yas tutulurdu toplum olarak. Bir kişi sayrı[5] olup yatağa düştüğünde elbirliğiyle onu iyileştirmek için olağanüstü çalışılırdı. Sayrı evine sağaltım[6] sağlayıcı yiyecekler, bitki kökleri, çiçekler, hayvan kemikleri, doğada az bulunan yiyecek otlar götürülürdü. Adaklar adanırdı sayrıya sağlık gelsin diye.

Sevinç ve mutluluklarda ise toy kurulup düğün bayram edilirdi. Günlerce sürerdi toy. Yenip içilir, söyleşilir, sofralarda kuş sütü bile eksik olmazdı. Bu toylarda sevinci belli etmek için oyunlar oynanırdı. Bu oyunlarda herkes kendinden geçerdi. Dışardan bakanlar, bu kişilerin başka bir gezegenin insanları olduklarını sanırdı.

İş zamanı geldiğinde herkes; ben arı gibi diyeyim, siz karınca gibi deyin çalışırdı. Baharla uyanan toprakla kavuşmak törenlerle kutlanırdı. Toprak dile gelir, insanlar kış boyu eğinlerine yükledikleri büyük erkelerle[7] yorulmak bilmezlerdi. Onlar için dur durak yoktu. Zamanı iyi değerlendirmek için gece harman yerinde uyunurdu kucak kucağa. Onlara yıldızlar yoldaşlık eder, ay ışığı yol gösterirdi. Şafak sökerken gün başlardı. Çünkü bu ülkenin insanları güneşi üstlerine doğdurmazdı. Güneşten önce dünyayı teslim alırlardı.  Gün ışığıyla tarla taban işleri başlardı. Türlü meyvelerle dolu ağaçları vardı. Ahır, ağıl ve kümeslerinde dizi dizi sağmal inekleri, boy boy binek atları, sürü sürü koyunları, öbek öbek keçileri, küme küme tavukları bulunurdu. Sofralarında süt, yoğurt, tereyağı, et, yumurta eksik olmazdı. Bolluk, sofralarını türlü türlü yiyecekler süslerdi.

Bahar geçer, yaz gelir, gün güze evrilirdi kaş göz arasında. Evler, ambarlar, kilerler, her yan yiyecekle dolardı. Samanlıklarda bir iğnenin sığacağı kadar yer kalmazdı. Odunluklara başına dek yakacaklar yığılırdı. Küp küp turşuları, kavanozlar dolusu reçelleri, petek petek balları, torbalar dolusu bakliyatları, kurutulmuş yemişleri doldururdu her yanı.

Havalar soğumaya başlayınca eğinleri yorgunluktan iki kat olurdu neredeyse. Kuzeyden soğuk kış yelleri kendini göstermeye başladığında evlerinin bakacaklarını[8] kapatır, kapılarını sıkıca örtüp mutluluk düşleriyle yaşarlardı. Kış, onlar için umut tohumunun toprak altında yeşermeyi beklediği zamandı.

İyiyürek ülkesinin yöneticileri, zamanla arayış içine girdiler. Komşu ülkelerin kavgacı, açgözlü, doyumsuz, töresiz, türesiz, geçimsiz, bencil, ayrımcı, ayrılıkçı, baskıcı, ikiyüzlü, yasa tanımaz, halk için değil de kendi için çalışan, iş bilmez, bencil yöneticilerine özendiler içten içe. Onların göz boyayıcı, düzmece varsıllıkları ilgilerini çekti. Önce onlardan yalan söylemeyi, halklarını yalanla kandırmayı, kendilerine karşı çıkanlara kara çalmayı, çok konuşup az iş yapmayı, inançları biçimselleştirip içlerini boşaltmayı öğrendiler. Tanrı kelamı, kulun uydurmalarının tozu dumanı arasında seçilmez oldu neredeyse. İnsanlar gerçeği bırakıp yalana, doğruyu görmeyip eğriye, kutsaldan ayrılıp uydurmaya, bilgiyi yok sayıp uydurmaya, aydınlıktan vazgeçip karanlığa inanmaya başladı. Ülkede akla kara birbirinden ayırt edilemez duruma geldi. Geceleri değil de gündüzleri ışıkları yakar oldular güneşin aydınlığını boğmak için.

Yüzyıllardır hırsızlığın olmadığı ülkede, “çalmak” diye bir eylem söylenir oldu sıkça. Eskiden İyiyürek ülkesinde kapılar, bakacaklar kilitlenmezdi çalma olayları başlamadan önce. Herkes kapılarına çifter kilit taktırdı. Yeterli olmayınca bu, kapıların arkasından sürgüler sürüldü. Bu da yetmeyince gözetleme delikleriyle izlendi evlerin çevresi. Ardından her sokakta sırayla nöbetler tutulmaya başlandı hırsıza arsıza karşı.

İyiyürekliler ne yaptılarsa hırsızlığı önleyemediler. Dağdaki eşkıya tüfekle, yerleşim yerindeki hırsız gizlice, yönetenler ise kalemle soydular onları. Kendilerini, dört koldan sarılıp kuşatılmış olarak duyumsadılar. Ürünleri para etmiyor, alacaklarını da olağanüstü zamlanmış olarak ediniyorlardı. Bir süre sonra bankacılar gelip onlara borç verebileceklerini söylediler. Parasal açıdan dar boğazda sıkışan halk, borçlanmak için adeta yarıştı. Çok sevindiler çok…

Zaman geçti, her şey hızla değişmeyi sürdürdü. Borçlar gırtlaklarına dek çoğaldı. Yürek çarpıntıları değişti, soluk almaları zorlaştı. Geceleri uykuları kaçtı. Ne yediklerinde tat ne de içtiklerinde lezzet vardı. Mutluluğu düşlerinde bile göremez oldular. Uykularında karabasanlar bastı onları. Eskiden kavga dövüşün ne olduğunu bilmeyen insanlar, her gün birbirlerine saldırdılar acımasızca. Çocukları, gençleri suç makinesine döndü. En kötüsü de ülkede kardeş kavgasının başlamasıydı. Tanrı’ya inançları zayıfladı. Helalle haram birbirine karıştı. Halkın bir bölümü insanları putlaştırıp onlara tapmaya başladı. Hakkın ne demek olduğu anımsanmaz oldu nednese. Eskiden “açlık” sözcüğünün anlamını bilmeyenler, onu yaşayarak öğrendiler. Bu dünyadan da öbür dünyadan da umudunu kesenler çoğunluktaydı.

Karmaşa alıp yürüdü zamanla. Eskiden yaşadıkları mutlulukları unutanlar çoğaldı. Çoğu kişi, binlerce yıldır yaşanan barış, erinç, mutluluk, dayanışma, paylaşma, özveri, sevgi, saygı ve güvenle bezenmiş günleri anımsamaz oldu.

Bir gün Düşgücü, iyice yaşlanmış dedesi Güngörmüş’e sordu: “Dedeciğim, sizin çocukluğunuzda da böyle karışık mıydı ülkemiz? O zaman da insanlar güven içinde yaşayamıyorlar mıydı?”

Güngörmüş: “Gel otur yanıma, anlatayım.” dedi iç geçirerek.  Düşgücü, oturdu dedesinin dizinin dibine. Dede anlattı, torun dinledi. Saatler saatleri kovaladı. Bir cumartesi sabahı başlayan bu konuşma, gece yarısına dek sürdü. Güngörmüş dede, iyice yorulup sesi kısıldı. Hep anlattığı için devinimsiz bir biçimde oturduğundan dizleri uyuştu, her yanı ağrımaya başladı. Düşgücü de gözlerini kırpmadan dinlediğinden iyice yorulmuştu otura otura. Sabahtan beri tek lokma boğazlarından geçmemişti. Kalkıp bir şeyler atıştırdılar iştahsızca. Uykuları da gelmişti.

Dedeyle torun karşılıklı yataklarda uyudular o gece. Sabaha dek mutluluk düşleri gördüler. Düşgücü, her düşünden sonra uyanıp eski erinçli günlere dönmek için dilekte bulundu. Dede, son görevini yapıp geçmişin güzelliklerini torununa anlatmanın verdiği sevinç, erinç mutlulukla rahatlamış bir biçimde sonsuz uykusuna daldı.

Kim bilir belki Düşgücü’nün düşleri gerçek olur da İyiyürekliler ülkesi kurtulur. Onlar ersin muradına, biz çıkalım kerevetine.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               21 Nisan 2026



[1] Beden

[2] Cennet

[3] Ruh

[4] Cehennem

[5] Hasta

[6] Tedavi

[7] Enerji

[8] Pencere

BEDENİNİ SAKINMAYAN KADINLAR


Korona öncesi dönemde toplu taşım araçlarında, işyerlerinde, aşevlerinde ya da konuklarla birlikte herhangi bir yerde olunduğunda kadınlar oturup kalkmalarına özen gösterirdi. Eski ve argo söyleyişiyle frikik vermemek için özel bir çaba içinde olurlardı. Hafiften sıyrılan bir etek hem hemcinslerince hem de erkeklerce ayıp karşılanırdı. Bu tür dikkatsizlikler, özensizlikler yadırganırdı insanlarca. Böyle bir durumda özensiz ya da dalgın davranan kadınlar ar eder, yüzleri kızarırdı. Çünkü kadın bedeni çok değerli ve özeldi, tıpkı paha biçilmez mücevherler gibi.  O beden, işportacı tezgâhlarında sergilenen mal gibi ortaya yere dökülmezdi. O değerli mücevhere ulaşmak herkesin harcı değildi. Bir kadına ulaşmanı yolu, içten seven bir yüreğe sahip olmaktı.

Her kadın, giyimine özen gösterirdi. Bir kadının iç çamaşırının görünmesi bir yana, dış giysilerden belli olması bile bir özensizlik olarak görülüp ayıp sayılırdı. Kadınlar, genç kızlar süslenmelerine özen gösterirlerdi. Makyajda abartıya kaçmak, hem ayıp hem de süslenmeyi bilmemek olarak görülürdü. Süslenmede doğala yakın bir anlayış egemendi. Eskiden kadınların insan içinde makyaj yapması, süslenmesi ne görülür ne de düşünülürdü.

Kadın olsun erkek olsun ev giysileriyle dışarı çıkması, eve gelen konukları karşılaması ayıbın ayıbıydı. Bu, konuğa değer verilmemesi, saygısızlık olarak görülürdü. Konuk için temiz, düzgün giyinmek ev sahiplerinin hem kendilerine hem de konuklarına saygı duymasındandı. Giyime gösterilen özen, konuklara yapılacak sunumlara da gösterilirdi. Konuklar oturmadan oturmak, çok ayıp ve saygısızlıktı. Onlar, ikram edilen yiyeceklerden tatmadan ev sahiplerinin elleri çatal bıçağa değmezdi.

Konukların yanında özel sorunlar, aile içi ilişkiler konuşulmazdı. Çünkü herkesin tenceresi kapalı kaynardı. Gelen konukları, kendi sorunlarıyla meşgul etmemek önemli bir görgü kuralıydı. Hele paradan, maldan mülkten konuşup kendi varsıllığını övmek görgüsüzlüğün bağışlanmaz biçimiydi.

Şimdi böyle mi? Doğal olma maskesiyle her şey, deli kızın çeyizi gibi orta yere seriliyor. Ne giyimde özen var ne de konuşmada. Kadınlar bedenlerini, özellikle de en mahrem yerlerini sergilemeyi bir beceri sanmakta. Değerli mücevherler, işporta tezgâhında sıradanlaştı. Frikik vermenin ayıp olduğu unutulup özellikle bacaklar açılarak oturuluyor kalabalıklar içinde. İç çamaşırlar sanki özellikle gösteriliyor. Meme uçları görüldü görülecek giysilerin altında gizlenemiyor. Oram buram görünmesin diye kendini sakınan genç kızlar yok artık. Olsa da parmakla gösterilecek türden.

Toplu taşım araçlarında, aşevlerinde, yeiçlerde[1] ve dost meclislerinde genç kadınlar alıyorlar aynayı ellerine başlıyorlar en abartılısından makyaj yapmaya. Öylesine bir süslenme ki, birden boya küpüne dönüyor karşınızdaki.

Erkeklerin çoğu, sakallı ve özensiz. Küfürlü konuşmayı delikanlılık saymaktalar. Ayakkabılar boyasız… Giysiler, genellikle kapkara… Kız olsun erkek olsun sözcük dağarcıkları elliyi geçmiyor. Dildeki kısırlık, bilinçteki yozluğu, yoksunluğu ortaya çıkarmakta kolayca.

Kadın giyimlerinde özen tarih oldu. Cinsellik sergilenecek biçimde giysiler giyiliyor. Giyiliyor, dedim ancak giyilen bir şey de yok! Benim de son yıllarda dilim alıştı yaşı ne olursa olsun insan dişisine “kadın” demeye. Ne yazık ki bu da son zamanların modası dilde. Okul kızlarına da “kadın” deniyor artık. Oysa dilimizin önemli bir varsıllığıydı evlenmemiş çocuk ve gençlere “kız”, evlenenlere “kadın” denmesi. Bu da cinselliğin küçük yaşlardan başlayarak herkesçe yaşanabileceği algısını topluma yerleştirmek amaçlı bir değişiklik dilde. Ne coşkun bir ırmak gibi yürek çağlayanından içten gelen seviler var ne de uğruna özveride bulunulacak sevgililer.

Her şeyi cinsellik, hazcılık odaklı düşünmek toplumu çürütmekte. Özellikle gençleri, ülküler edinmekten uzaklaştırmakta. Cinselliğe odaklanan gençlerin amaçsızlaştırılmasıdır istenen. Yalnızca bu mu?

Doğaldır ki hayır… Hazcılık, toplumu geleneklerinden, yardımlaşma ve dayanışma kültüründen, paylaşımcı olmaktan, toplum çıkarlarını savunup korumaktan, başka varlıkların haklarına saygı göstermenin gerekliliğinden, diğer insanlarla uzlaşı anlayışından, özveriden, duygudaşlıktan, tutumlu olmaktan, tinsel varsıllıktan, üretkenlikten koparıyor. Ben yoksam gerisi tufan, anlayışı dayatılmakta kişilere. Bu, benmerkezli bir anlayış ve yaşam biçimi. Sosyal bir varlık olan insanı, hazcılığa tutsak eden ve özgürlüğü reddeden sınırsız bir bencillik. Bencillikle bir toplum kimliğini yitirir. Bu durum, insanı da toplumu da çürütür. Çürümenin ardından kokuşma başlar.

Ne yazık ki hazcılığı kişilere dayatan televizyon ve sosyal medya. Bu yolla milyonlarca insanı kendine tutsak ediyor. Böyle olunca da insanlık kendi kendini yok etme yoluna giriyor. Bu tutsaklığı yok edemezsek insan soyunun yok edilişini izleriz çaresizce. O zaman insanlık adına ayağa kalkma zamanı geldi de geçiyor bile. O halde ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       20 Nisan 2026

 



[1] Kafe

KARADUT


Her karadut çıktığında

İsterdin ilk günden gözlerin parlayarak

Nisan serinliğinin yelinde

Sen karadut beklerdin heyecanla

Her seferinde ilk ben görürdüm

Olgunlaşıp karadutları

Seyyar manav ve marketlerde

Sen ödüllenmiş sayardın kendini

        Küçük şeffaf kutuda kapkara karadutlar

        Birbirinize bakardınız önce

        Sonrasında başlardın yemeye

        Tadını çıkara çıkara,

Dudaklarını boyaya boyaya 

Sularını akıta akıta

Kiminde yanaklarından akardı karalar

        Kiminde yanakların kesilirdi karaya

        Ödüllenirdin kara lekelerle

Kara lekelerin göz değmesin diyeydi

Uzun süre yıkanmazdı onlar

Ellerin keserdi karaya.

Parmak uçların kırmızımsı kara

İzlerdim senin tadını çakarak yemeni

Karadutlar olurdu sana can

Bugün ilk karadutlar tezgâhta

Almadım, sen yoksun diye

Sensiz karadut yenir mi

Geçer mi boğazımdan zerresi

Yanlışlıkla alıp yesem

Dudaklarım, ellerim, çenem değil

Amma…

İçim kararır kapkara, yüreğim solar

Can dayanır mı hiç buna sensiz

                                       Adil Hacıömeroğlu

                                       20 Nisan 2026

 

 

ÇOCUKLARA BUNCA KÖTÜLÜĞÜ KİM YAPIYOR?


Çocukların karşısına kötü örnekleri çıkaran ne yazık ki anne ve babalar… Kimi bu kötü örnekleri çağdaş olmanın, kimi de çocukları iyi yetiştirmenin aracı olarak görmekte. Bu konuda, onları genellikle yönlendiren de televizyonlar ve sosyal medya… Son yıllarda insanlar, kitaplardan hızla uzaklaşarak ekranlardaki bilgileri tartışmasız doğru kabul etmekte.

Birçok kişi; televizyonları ve sosyal medyayı emperyalistlerin, güç odaklarının kitleleri yönlendirme aracı olarak kullandıklarının farkında bile değil. Bu alanlarda yayımlanan bilgilerin çoğu ya eksik ya da değiştirilerek yayımlanmakta. Bu da geniş insan kitlelerini yanlış yollara sürüklemekte. Ekranlar, kişilerin bilinçaltlarında kendi istedikleri algıları oluşturmak için birtakım iletileri yerleştirmekte. Bu iletiler, zamanla insanları belli konularda koşullandırır. Böylece kitleler, emperyalist güç odaklarının istediği gibi düşünüp onların kurallarına göre davranır. Bu yolla da egemenler amaçlarına kolayca ulaşır.

Ekranlar, öncelikle aileyi dağıtmayı amaçladı. Bunu da ülkemizde kısman başardılar, diyebiliriz. Boşanmayı kolaylaştıran yasaların çıkarılması, bu işin ilk adımı oldu. Evde rollerin değişmesi ise ikinci adım... Sinik baba, çocuğuna kul köle olan anne ve her dediğini yaptırarak aileye egemen olup yöneten çocuk…

Ailelerin geleneksel yemekler yemesi, sofra kültürü değişti. Abur cuburlar, mutfak kültürünü yendi. Hazır yiyecekler, yeni kuşağın en çok tükettiği besin kaynakları. Bu yiyeceklerin şeker ve yağ oranları oldukça yüksek… Yegit[1] tüketen çocuklar bu nedenle sıkça acıkıyor. Acıktıkça daha çok yiyor. Böylece çocuklar hızla şişmanlıyor. Yanlış beslenme yüzünden birçok çocuk, türlü sayrılıkların pençesine düştü ne yazık ki.

Kızların çoğu küçük yaşta makyaj yaptırılıyor annelerince. Çoğu kız çocuğu, yetişkin gibi giyinip süslenmekte. Ergenlik öncesi onlara, cinsel uyaranları bol bir yaşam sunuluyor gerek günlük yaşamdan gerekse ekranlardan. Bu sunuyu yapan ise aileler… Niye mi? Kendilerince topluma, zamana uymak kaygısından... Peki, buna kim karar veriyor? Televizyonlar ve sosyal medya,  yani ekranlar… Bu yüzden küçücük kızlar çocukluklarını yaşayamadan birden ergen oluyor, hem de ilkokul sıralarında. Bunda yanlış beslenmenin etkisi de çok… İnsan yaşamındaki bir gelişmenin doğal sürecin koşulları içinde olmaması çok kötü değil mi? Bu nedenle günümüz kızlarının boyları çok kısa oluyor erken ergenlik yüzünden. Bunu tıbbi verilere dayanarak değil gözlemlerinden aktarıyorum.

Çocuk ve gençlerin dinledikleri müziklerin ne ezgileri ezgi ne de sözleri söz... Sözlerin çoğu küfürlü… Küfrü meşrulaştırıp yaygınlaştırmakta toplum içinde bu kafa şişiren gürültüler. Bilindiği gibi küfürlerin çoğu kadın üzerinden cinsellik çağrıştıran ve bu yolla onlara hakaret edip aşağılayan türden. İşin en ilginç yanı kendilerini aşağılayan bu sözlere katılarak oynayıp zıplayan kızların olması ve bu çirkinlik dolu sözleri bağırarak söylemeleri. Ayrıca bu tür müziklerin çalınıp söylendiği konserlerde uyuşturucu içmiş gibi davranış ve dansların yapılması bir başka olumsuzluk. Evlerinde doğru bir müzik kültürü edinemeyen çocuklar, ne yazık ki onları farklı bağımlılıkların, kötülüklerin çıkmazına sürükleyecek bu ayıplı şeyleri müzik sanıyorlar. Ne yazık ki çocuklar ve gençler, kendilerini büyük bir çürümüşlüğün içine çeken bu kokuşmuşlukla hoplayıp zıplayarak eğlendiklerini düşünüyor olmaları ise işin garip yanı.

Televizyon dizilerine daha önce değinmiştim. İnternette izlenen kısa videolar, çocukları yanlış yönlendirmekte. Özellikle bunlarda anlatılanların çoğu; aile yapısını kötülemeyi, onların duygularını örselemeyi amaçlamakta. Bu nedenle duygularını yitirmiş bir kuşak yetişiyor ne yazık ki.

Çocukların küçük yaşta kendi cinsiyetlerini belirlemeleri isteniyor onlardan. Cinsiyetin doğru düzgün ne olduğunu bilmeyen çocukların bazıları, bu konuda ailelerince zorlanmakta. Küçücük erkek çocukların kız olmak istediği için cinsiyet değiştirdiği yazılıp gösterilmekte. Zaman zaman fotoğrafları yayımlanmakta. Bu çocukların ameliyatla cinsiyet değiştirdiğini söyleyelim. Bu durumun ne toplumun genel aktöre[2] ölçülerine ne de tıbbın kuralları içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Ne yazık ki her meslekte olduğu gibi tıp eğitimi alıp Hipokrat yemini edenlerin bazılarında da bu aktöresizliği üzülerek görmekteyiz. Bunda da asıl sorumlunun çocuğun anne ve babasında olduğunu belirtelim.

Kimi veliler, çocuklarına büyük insanmış gibi davranmakta. Bu, oldukça yanlış… Çocuğun boyu büyüse de birçok konuda becerikli olsa da o, çocuktur hâlâ. Çocuğa, çocuk gibi davranmalı. Bir çocuğa, büyük insanmış gibi davranıp buna göre sorumluluklar vermek doğru değil. Çocuk, çocukluğunu doyasıya yaşamalı. Onu yetişkin bir poza büründürmenin bir yararı yok! Zamanında yaşanmayan şeyler, ilerde kişide birtakım sorunlara yol açar.

Birçok kötülüğü, çocuklara öğreten anne ve babaları ne yazık ki. Onu sürekli ve bitmez tükenmez bir yarışın içine sokmakta velileri. Bu yarış, çoğu zaman çok acımasız olmakta. Nasıl mı? Çocuğunun en yakın arkadaşının başarısız olması için dua eden anne, babaları gördüm üzülerek. Üstelik bu dua edenler, o çocuğun anne ve babasıyla da neredeyse her gün görüşen arkadaşları. Böyle olunca çocukta arkadaşlık duygusu gelişip var olur mu? Ön tekerlek nereye giderse arka tekerlek de oraya gidiyor doğal olarak. Aşırı yarışmacı tutum, onu insanlıktan çıkarıyor. Yardımlaşma, dayanışma, paylaşma duyguları yok olup yerini ucu bucağı belli olmayan derin bir bencillik alıyor. Bu bencillik ona insanlık kapılarını kapıyor.

Peki, yukarıda anlattığı kötülükleri, bir çocuğa düşmanı yapabilir mi? Yapamaz. Ancak bunları bir çocuğa kendi anne ve babası yapabiliyor ne yazık ki.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Nisan 2026



[1] Fastfood

[2] Ahlak

ÇOCUKLARIYLA ÖVÜNEN VELİLER


Günümüzde neredeyse ailelerin tümü çocuklarını öve öve bitiremiyorlar. Herkes çocuğunun üstün zekâlı, bazıları ise dâhi olduğuna inanmakta. Çocukların çoğunun düşünüp uyguladığı sıradan bir şeyi yapınca evlatları, onu yere göğe sığdıramıyorlar.

Ortaya çıkan dâhice(!) düşünce, söz ya da davranış övüldükçe övülüyor. Övgüler; evin duvarlarını aşıp telefonla hısım akrabaya, eşe dosta ve konu komşuya duyuruluyor muştu verircesine. Kimi zaman iş daha da büyütülüp yemekli yerlerde ya da evlerde kutlamalar yapılıyor pastalar kesilerek.

Günümüz çocukları gerçekçi olmayan, aşırı övgülerle büyütülmekte. Her çocuğun kendine göre bir yeteneği, becerisi, üstün yanı, kendince başarıp yapabileceği işler vardır. Doğaldır ki her çocuğun gelişme süreci ve yeteneklerinin ortaya çıkması anneleri, babaları, diğer aile büyüklerini mutlu eder. Bu da çok doğal… Ancak gelişmeleri, yetenekleri, onların kendi başına bazı şeyleri yapmaları çok abartılmamalı. Çünkü dünya yüzündeki her canlının doğumuyla başlayan büyüme sürecinde benzer aşamalardan geçer. Anne ve babaların bu süreçten mutlu olmaları onların hakları. Ancak çocukların yaptıkları, söyledikleri, düşündükleri şeyleri çok abartmak hiç olağan değil.

Yalnızca kendi çocuğumuzu değil, başkalarının çocuklarını da gözlemlediğimizde benzer düşünce, yetenek ve davranışları görürüz. Bunların yalnızca kendi çocuğumuza değil, başka çocuklara da özgü olduğunu kolayca anlarız. Demek ki çocukların büyümesinde benzer süreçleri yaşar aileler. Onu abartarak, olağandışı bir algıyla farklı kılmaya çalışan bizleriz.

Her canlının yavrusu olağanüstü, çok sevimli ve güzeldir. Kuzguna yavrusu anka görünür, sözünü usumuzdan çıkarmamalı. Kendi çocuğumuz başkalarına çirkin, yeteneksiz, beceriksiz görünse de bizim gözümüzde öyle değil. Birinin çocuğu başkalarına çok sevimsiz gelebilir. Ancak o çocuğun annesi babasınca dünyanın en sevimli yaratığı olması doğal. Çünkü o, onların çocuğu... Bu bakış açısıyla yapılabilecek değerlendirmeler nesnel olmaz.

Kimse ayranım ekşidir, demez. Yalnızca çocuklarını değil, malını mülkünü de hatta evindeki ufak tefek eşyasını da över insanlar çoğu zaman. Hiç unutmam bir komşumuz, yeni buzdolabı almıştı. O dönemde bu beyaz eşya, yeni yeni yaygınlaşıp evlere giriyordu. Toplasan en çok üç ayrı marka çıkardı karşımıza. İlçemizde tek markanın satıcısı vardı. Doğal olarak herkes oradan alıyordu buzdolabını. Komşumuz dolabı alıp evine getirdi. Sebzeler, meyveler, şişelere doldurulmuş sular kondu soğutmak için. Evin babası, ikide bir buzdolabıyla övünürdü. “Hanım, en iyisi bizimki çıktı. Bak, komşuların buzdolabının soğutması bizimkini tutmuyor.” derdi ikide bir. Oysa hepsi aynı marka… Hepsinin modeli bir… Ama olsun, o buzdolabı onlarındı ve en iyisiydi. Ondan iyisi olamazdı. Çünkü o ayran onlarındı ve hep en tazeydi, ekşimesi de olanaksızdı.

Eskiden çocuklar, insan içinde övülmezdi nazar değer diye. Anneler, babalar çocuklarını; nineler, dedeler torunlarını “çirkinim” diyerek severlerdi. Hatta beşikteki çocukların alınlarına yanaklarına, kısacası görünür yerlerine kömür karası sürülürdü göz değmesin diye. İnsanların en çok korktukları şey, çocuklarının nazara gelmesiydi.

Geleneklerimiz gereğince çocuklara yeni alınan giysi duyurulmazdı konu komşuya. Eve gelen yiyecek ya da içeceklerin neler olduğu söylenmezdi. Son yılarda aldıkları ve kazandığı parayla “hava atma” diye bir moda çıktı ortaya. Herkes parası ve malı mülküyle övünür oldu. Buna çocuklarıyla abartılı övünme de eklendi ne yazık ki. Sanki onlar da ailelerin mallarıymış gibi bir anlayış çıktı ortaya. Çocuklar, abartılı övgülerle şımartıldıkça şımartıldı. Onların telefon ekranlarda yaptıkları destanlaştırıldı. Destanlaştırılınca onlar da ekranlarda da becerilerini gösterdi.      

Çocuklarını şişirdikçe şişiriyor anne ve babalar, tıpkı bir balon gibi. Bir gün şişirilecek yer kalmayınca balon patlıyor ve istenmeyen olaylarla karşılaşılıyor. Oysa yaşam karşıtlıklar üstüne kurulu. Çocuklar, iyi işler yaptıkları gibi zaman zaman kötü şeyler de yapacaklar. Onları hiç yanlış yapmayan robotlara dönüştürdü anne ve babalar. Evde roller değişti. Çocuk anne ve babanın yerine geçip karar verici oldu. Bu yanlışı yapan velilerin çoğu okumuş yazmışlardan. Güya toplumsal geleneğe karşı duruş sergiliyorlar çocuklarına sınırsız özgürlükler tanıyarak. Ondan sonra da çocuk, akranını öldürüyor, hiç tanımadığı kişilerin canına kıyıyor. Niye mi? Dünyanın her yerinde çok şişirilen nesleler patlar da ondan.

Evet, çocuklarımıza ne oldu? Söz dinlemeyen, duygudaşlık bilmeyen, paylaşımdan uzak, sevgi ve saygısı yok edilmiş, insanlık erdemlerinden nasibini almamış, değer yargılarından habersiz nasıl yetiştiler? İnsan canı alırken kılları bile kıpırdamayan bu çocuklar, nereden geldi aramıza? Onları abartarak överek büyütürken göze mi geldiler, ne?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               18 Nisan 2026

 

BU ÇOCUKLARA NE OLUYOR?


İstanbul’da 12.sınıf öğrencisi 17 yaşındaki Aylin Görgülü, akran zorbalığına dayanamayarak raylarda yaşamına son verdi.  

Adana’da “Molotof ve el bombası yapıyoruz. Hem okula hem de karakola toplu saldırı yapacağız.” diyerek tehditte bulunan kişi yakalandı. Bu kişi, saldırıyı 23 Nisan’da yapacağını açıkladı.

Adana’da Pubg oynarken küfreden arkadaşını arabayla kaçırıp darp eden kişi gözaltına alındı.

Ankara’da bir parkta 14 yaşındaki bir çocuk arkadaşını bıçakladı.

Ankara’nın Altındağ ilçesindeki Süleyman Şah Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ni basacağını söyleyerek sosyal medyada silah fotoğrafı paylaşıp saldırı tehdidinde bulunan öğrenci gözaltına alındı.

Ankara’da Pursaklar Turgut Özal Ortaokulu’nda nöbetçi öğretmen bir grup tarafından dövüldü.

Ankara-Polatlı’da bir grup çocuk, yol kıyısındaki ağacı ateşe verdi.

Antalya-Alanya’da bir ortaokulda, bir öğrencinin kesici aletle arkadaşlarını tehdit ederek haraç istediği öne sürüldü.

Balıkesir Fahri Kiraz Kız Meslek Lisesi’ne bıçakla girmek isteyen gençler son anda polisçe engellendi.

Bolu’da ortaokul müdürü ve sınıf arkadaşlarını vuracağını ses kaydıyla paylaştığı savlanan yedinci sınıf öğrencisi gözaltına alındı.

Bursa’da “Sıra bende” diyerek okullara saldıracaklarını sosyal medyada açıklayarak paylaşım yapan iki kişi gözaltına alındı. Birinin evinde birden çok kurusıkı tabanca, mermiler ve tüfek ele geçirildi.

Bursa-İnegöl’de genç bir kıza bir grup arkadaşı meydan dayağı attı.

Çanakkale-Çan İbrahim Bodur Anadolu Lisesi, sosyal medya üzerinden gelen “Sıra size gelmeyecek mi sandınız? Sıra bu okulda olabilir. Dikkatli olun!” sözleriyle hedef alındı. Bunun üzerine okul yönetimi, öğretmenler, veliler ve öğrenciler tedirgin oldu.

Çorum’da bir öğretmen, yabancı uyruklu kişilerce darp edildi.

Diyarbakır’da bir öğrenci servisi, silahlı saldırıya uğradı. Taşıtın sürücüsü ile biri ağır olmak üzere toplam üç öğrenci yaralandı. Ağır yaralı çocuk, yoğun bakımda yaşam savaşı vermekte.

Gaziantep’in Şahinbey ilçesinde bir lisenin bahçesinde kurusıkı tabanca ile havaya ateş açıldı. Bu durum, öğrenciler arasında kaygı ve korkuya neden oldu.

Hatay-Reyhanlı’da 13 yaşındaki çocukların 11 yaşındaki başka bir çocuktan haraç istedikleri öne sürüldü.

İstanbul’da iki okulda katliam yapacağını açıklayan çete üyelerinin eylemlerini Telegram’da paylaşmaları üzerine polisin dikkati sayesinden katliam önlendi.

İstanbul-Bakırköy’de okula saldıracağını söyleyen lise öğrencisinin evinden cephanelik çıktı. Öğrenci, tutuklandı.

İstanbul-Bayrampaşa’da 16 yaşındaki bir çocuk, yaşıtlarınca demir sopalarla dövüldü. Beyin kanaması geçiren çocuk, hastanede yaşam savaşı veriyor.

İstanbul-Esenler’de birkaç çocuk, dinlençte[1] bulunan oyuncakları yaktı.

İzmir-Torbalı’da bir okula saldırı hazırlığı yaptığı savlanan 8 öğrenci gözaltına alındı.

Kocaeli Fen Lisesi'nin 9.sınıfında okuyan bir öğrenci, kendi okuluna saldırı düzenleyeceği ileri sürülüp gözaltına alındı. Bu öğrenci, daha sonra tutuklandı.

Malatya’da, Yeşilyurt Gazi Anadolu Lisesi’nde iki grup öğrenci arasında çıkan kavgada 5 kişi bıçakla yaralandı.

Manisa’da 15 yaşındaki bir çocuğun üzerinden ruhsatsız silah çıktı.

Mersin-Tarsus Fatih Anadolu Lisesi 12.sınıf öğrencisi, okulda tabancayla yakalandı.

Ordu’nun Perşembe ilçesinde 16 yaşındaki çocuk, kız sorunu yüzünden tartıştığı arkadaşına silahını doğrultup ateşledi; ancak silah tutukluk yaptı.

Samsun-İlkadım’da okul önünde çıkan silahlı çatışmada iki kişi yaralandı. Ayrıca iki kişi, yaralama suçundan gözaltına alındı.

Sivas’ta okula saldırı tehdidinde bulunan bir öğrenci gözaltına alındı.

Tokat’ın Niksar ilçesindeki bir liseye saldırı düzenleyeceğine yönelik sosyal medyada paylaşımlar yapan 11. sınıf öğrencisi gözaltına alındı.

Trabzon-Akçaabat Mevlüt Selami Yardım Ortaokulu’nun sosyal medya hesabına “Cuma günü ayık olun” tehdidi üzerine polis harekete geçti.

Zonguldak Erdemir Anadolu Lisesi’nde bir grup öğrenci okuldaki bir sınıfı basarak düşman olarak gördükleri bir öğrenciyi tekme tokat dövdü.

Zonguldak Fener Anadolu Lisesi öğrencisi 17 yaşındaki B.T.A. sosyal medyada tehdit içerikli fotoğraflar yayımlayınca gözaltına alındı.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 54 okulu hedef gösteren 67 sosyal medya kullanıcısının gözaltına alındığını açıkladı.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul baskınlarından sonra yurdumuzun birçok ilinde okullarımıza yönelik saldırı girişimleri önlendi. Yukarıda örnek olarak yazdıklarım bir gün içinde medyaya düşen haberlerden bir bölümü.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki kanlı saldırıyı yapanların ortak yanı Pubg bağımlısı olmaları. Ayrıca akran zorbalığı uygulayanların ve silahla yaralama olaylarına karışanların birçoğunun da Discord bağımlısı olduğunu söyleyelim. Bunların dışında birçok oyun sitesi var ekranlarda.

Bir anda ülkemizin dört bir yanındaki okullara saldırı hazırlığının olması akıllara “Acaba bu işin arkasında bir yabancı istihbarat örgütümü var?” sorusunu getiriyor.

Liselerin adına “Anadolu” eklendiğinde eğitim çağdaşlaşmıyor, ulusal özelliklerini de korumuyor. Okullarımızda sevgiyi, saygıyı öğretemiyoruz. Doğru insan olmayı öğretmek için güzel örenkelre gereksinm var.

Yıllardır hem sözle hem de yazıyla anlata anlata dilimde tüy bitti çocuklarımız bizden çalınıyor diye. Ne yazık ki siyasetçiler, hala işin ne denli tehlikeli olduğunun farkında değiller. Araba devrilmeden yol gösterin de işe yarasın. Araba devrildikten sonra ahlanıp vahlanmanın bir yararı yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       17 Nisan 2026



[1] Parkta

ÇOCUKLARDA SINIRSIZLIK


Günümüz çocuklarının sınırları hiç belli değil. Ne isterlerse yapılıyor. Ailelerinin ekonomik ve sosyal olanakları onların hiç umurunda bile değil. Yoktan anlamıyorlar. Kendilerine “hayır” denmesinden hiç hoşlanmıyorlar. Dedikleri yapılmadığında önce küsüyor, sonrasında kırıp döküyorlar acımasızca. Çocuklar, önce evlerinde şiddete başvurmakta. Sinirlendiklerinde kardeşlerine, daha çok da annelerine şiddet uygulamaktalar. Peki, neden anneler?

Son yıllarda babalar, birçok konuda devre dışı bırakıldı evlerde. Birçok anne, çocuğunun yanında yerli yersiz babayı aşağılayıp küçümsemekte. Kimi zaman bu tavır, eş dost yanında da olmakta. Bunu da bir beceri sanmakta çoğu kadın. Yasalar ve son yıllardaki toplumsal gelişmeler, kadınları ailenin egemen gücü durumuna getirdi. Zaten neoliberalizmle başlayan süreçte amaç, aileyi dağıtmaktı. Aileden önce erkek dışlandı. Çünkü yasalar bu doğrultuda yapıldı. “Kadının koruması” adı altında eşler arasındaki eş olma, yani eşitlikçi yaklaşım birinin lehine değiştirildi. Eve egemen olan anne, disiplinsiz çocuklar büyütmeye başladı. Çünkü anne de çocuk da otoriteden uzaklaştı. Otoritenin yerine, sınırsızlık geçti. Çocuk, annesini yönetmeye başladı tüm sınırsızlığıyla ve yok olan duygudaşlığıyla. Bir evin yöneticisi çocuk olur mu hiç?

Boşanmaları kolaylaştıran ve karı-kocadan birini peşinen suçlu sayan bir toplumda aile ayakta kalabilir mi? Neymiş efendim, AB’ye uyum yasaları çıkarıyoruz. O AB dediğiniz toplulukta, bu yasalarla toplumsal çürüme başlamadı mı? Genç erkekler evlenmiyor özellikle. Çünkü küçük de olsa bir olasılıkla boşanma söz konusu olduğunda mal paylaşımında başına geleceği biliyor gençler. Ondan sonra doğum oranları azaldığı için nüfusumuz yaşlanıyor, diye feryat figan ediyor ülkemiz yöneticileri. Bu yasalarla evlilik de olmuyor dolayısıyla nüfus artışı da.

Bir evde baba, baba; anne, anne; çocuk da çocuk gibi olmalı. Kimse kimseden rol de sorumluluk da çalmamalı.

“Özgürlük” kavramının kamuoyunda yeniden tartışılmasını ve sınırlarının belirlenmesini önermekteyim uzun zamandan beri. Özgürlük, sınırsızlık değil. Bir kişinin akılına estiği gibi davranması hiç değil. Bir kişinin çevresindeki herkese zarar vererek ve onların haklarını çiğneyerek özgürlüğünü kullandığını düşünmek kadar yanlış bir şey yok! Ne yazık ki evlerde kırıp dökmeden bağırıp çağırmaya dek uzanan bir alanda özgürlük(!) kullanmakta çocuklar. Bu nedenle kişisel özgürlüğün sınırlarının nereye kadar olacağı çok küçük yaşta çocuklara öğretilmeli görgü kuralları bağlamında.

Çocuklar, zaman yönetimi konusunda çok savurgan. Burada da sınırları belli değil. Zamanı kullanma konusunda bir izlence yapmaları söz konusu bile olmuyor. “Ben özgürüm, istediğim kadar telefonla oynayabilirim.” ya da “Ben dinlenme özgürlüğümü kullanıyorum, bana kimse karışamaz.” demekteler. Sabahtan akşama dek hiçbir iş yapmadan telefonla oynayıp arada bir amaçsızca dolaşarak ya da odasında uzun süre yatarak zaman geçirmekte birçok çocuk. Bunu yaparken de özgür olduğunu söylüyor çocuklar. Kimileri ileri giderek velilerine “Yaşam benim, siz niye karışıyorsunuz. Zamanımı istediğim gibi kullanmak benim hakkım.” demekte.

Çocukların önemli bir kısmı, okula gittiklerinde evdeki durumlarını sürdürmekte. Ne öğretmenlerini dinliyor ne de arkadaşlarının haklarına saygı gösteriyorlar. Kendi odasında, evinde ne yapıyorsa sınıfında da aynı şeyi yapıyor. Sanıyor ki her yerde onun taşkınlıklarına göz yumacak anneleri var. Çünkü o; toplum içinde nasıl davranılacağını, insanların özel alanlarına saygı duyulması gerektiğini öğrenmediğinden içselleştirememiştir bunu. Onun anlayışına göre dünyada yalnızca o vardır. Gerisi olmasa da olur. Çünkü evinde ona, bu öğretilmiştir. Çocuk da kendisine öğretileni yapmakta.

En iyi ve kalıcı özgürlük, sınırları belli olan özgürlüktür. Sınırsız olduğu sanılan özgürlük ise aslında tutsaklık... Kimin mi? Kendi şişkin benliğinin… İnsan, bir toplumsal varlık… Başka insanlar olmadan ne özgürlüğün ne de yaşamın tadı çıkar. Başkaları bizim haklarımıza, varlığımıza, duygularımıza, düşüncelerimize ne denli saygı duyarsa o denli özgür oluruz. Paylaşmanın, toplumsal bir varlık olarak değer bulmanın sağladığı özgürlük gibisi var mı?

Çocuklarımıza sınırsızlığı değil, sınırlarını öğretmeli. Onlara, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygı duyduğunda kendi özgürlüğüne kavuşacağı anlatılıp öğretilmeli. Özgürlükte sınırsız olduğunu sanan çocuklar, yaşamları boyunca zamanını da doğal kaynakları da çevresindeki insanları da sorumsuz ve sınırsızca tüketir. Bu da hem insanlığın hem de dünyanın geleceği, varlığı için en büyük tehlike değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               16 Nisan 2026

OKULLARIMIZA SİLAHLI SALDIRILAR


14 Nisan 2026 günü Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nden devamsızlık nedeniyle uzaklaştırılan 19 yaşındaki bir öğrenci, başarısızlığının ve okuldan uzaklaştırılmasının nedeni olarak gördüğü başta okul müdürü olmak üzere hem öğretmenlerini hem de öğrencileri cezalandırmak için silahlı saldırıda bulundu.

Saldırı, av tüfeğiyle gerçekleştirildi. Saldırı sonunda 16 kişi yaralandı. Saldırgan öğrenci, daha sonra elindeki silahla kendi canına kıydı. Öğrencinin okula yapacağı saldırıyı, daha önce sosyal medyada duyurması, işin ilginç yanı.

Siverek saldırısından bir gün sonra 14 yaşındaki bir öğrenci, Kahramanmaraş’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nu bastı. Bu saldırıda bir öğretmen, sekiz öğrenci yaşamını yitirdi ne yazık ki. Altısı yoğun bakımda olmak üzere toplam dokuz kişide yaralandı. Babası eski emniyetçi olan 8.sınıf öğrencisi saldırgan, okula 5 silah ve yedi şarjörle geldi. İki ayrı sınıfa girerek yalım ateşi açıyor 14 yaşındaki çocuk. Peki, bu çocuk silah kullanmayı nasıl ve kimlerden öğrendi? Daha önce defalarca yazıp söyledik silahlı saldırıda bulunan çocukların çoğu, bu işi telefon ekranlarından öğreniyor. Bazılarının eline silahı ne yazık ki aile büyükleri vermekte. Peki, bir çocuk 5 silah ve 7 şarjörü nerede ve nasıl buluyor? Bu soruların yanıtları verilmeli.

Çocuklar, sosyal medya aracılığıyla oyun oynadıkları bazı sitelerce suça sürüklendikleri bilinmekte. Bu iki baskını yapan saldırgan da bu uygulamalara girdikleri kesin. Eğer onları yönlendiren sanal el, saldırıyı gerçekleştirirlerse oyunlardaki puanlarını yükseltip barajları geçebileceklerini söylüyor. Yani o sanal el, çocuklarımızı ekranlar aracılığıyla bizlerden çalıyor ve onları suç aygıtına dönüştürüyor. !946’dan beri ülkemizi küçük Amerika yapmak için bir kısım siyasetçi uğraşmakta. Ülkemiz okul baskınlarıyla küçük Amerika yolunda hızla ilerliyor.

Okullarımızda işlerin iyi gitmediğini dilimiz döndüğünce söylemekteyiz. Ülküsü, amacı, umudu olmayan öğrenciler var. Ne yazık ki son yıllarda ulusumuzun birleştirici simgeleri hem hükümet hem de Milli Eğitim Bakanlarınca yok sayıldı. Başta Atatürk, Cumhuriyet kurumları ve değerleri olmak üzere tarihimiz, ulus devletimiz, Andımız, Kurtuluş Savaşı’mız, dilimiz, geleneklerimiz, ailemiz siyasal saldırılarla aşındırıldı. Bu birleştirici simgeleri eleştirmek, hatta onlara kara çalmak özgürlük olarak algılandı, algılatıldı topluma. Özellikle kimi AKP’li siyasetçilerin Atatürk’ü yok sayma anlayışı ülkemizin birliğine, varlığına oldukça zarar verdi. Ulusa bayramlarımız ne yazık ki eski coşkusuyla kutlanmıyor. Kutlamalar yasak savmak için yapılmakta.

Aile kurumumuzun çok yönlü saldırı altında olduğunu hep söyledik. Evliliklerin çoğunun boşanmak üzerine kurulduğu herkesçe bilinmekte. Ne yazık ki bazı yasalar da aileyi dağıtmak için önemli bir araç. Bazı mahkemeler eften püften nedenlerle ailelerin dağılmasına ne yazık ki önayak oluyor. Dağılan ailelerin çocuklarının tek kanatla uçamadıkları bilinen bir gerçek. Aileyi güçlendirmeli bir toplumsal seferberlikle.

Ekran bağımlılığının çocukları önce akran zorbalığına, sonrasında yaygın bir şiddete yönlendirdiği önemli bir gerçek. Bir bağımlılığın, başka bağımlılıkları da doğurduğunu biliyoruz. Şiddet, toplumumuzda yaygın bir bağımlılık… Ne yazık ki çocuklarımızı elimizden alan ekran bağımlılığına devlet organları, hükümet yetkilileri köklü çözümleri gerektirecek önlem alma konusunda çok ağır davranmakta. Oysa tehlike sel gibi üzerimize geliyor. “Suça Sürüklenen Çocuklar (SSÇ)” diye bir olgu var karşımızda. Buna karşın olayları, olguları ve gelmekte olan büyük tehlikeyi görmezden gelmekte hükümet yetkilileri. Ne televizyon dizilerine ve gündüz kuşağındaki abuk sabuk izlencelere ne de sosyal medyaya bir çeki düzen vermek için bir girişim yok! Olayları, tehlikeyi görmezden gelerek bu sorunlar yok olmuyor. Tersine tehlike görmezden gelindikçe büyümekte her geçen gün.

Ülkemizin ekonomik durumu uzun süredir kötü. Gelir dengesi, çalışıp üretenlerin aleyhine olumsuzlaştı. İnsanlar bir lokma ekmeği, bir yudum suyu sofralarına getirmekte oldukça zorlanmakta. Tüketim çılgınlığında boğulan halkımızın karnı doysa gözü doymuyor, nefsi körelmiyor nedense. Tüketim çılgınlığının özellikle televizyonlar ve sosyal medyaca körüklendiğini görmekteyiz. Buna da bir önlem düşünülmüyor. Hem iktidar hem muhalefet ulusal soruna dönüşmüş bu konularda işbirliği yapmalı. Ulusun yüksek çıkarlarının korunması için elbirliği yapılmayacaksa niye varsınız ey siyasetçiler?

Ekran bağımlılığı, ulusal güvenlik sorunu durumuna gelmek üzere. Bu sorunu ciddiye almalı. Değişik bakanlıkların baş denetmenlerini olaylar olduktan sonra değil, olmadan önce okullara niye gönderilmez? Siz hâlâ ekran bağımlılığının yarattığı tehlikenin farkında değil misiniz? Son yılarda cana kıyan, canına kıyılan çocukları görmüyor musunuz? Görüyorsanız, bu soruna çözüm bulmak için gecenizi gündüzünüze niye katmıyorsunuz?

Sayın Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, işi gücü bırakmış Atatürk’le uğraşıyor. Okullarımızın bunca sorunu varken Atatürk’le uğraşmak niye? Bu anlayış, ülkemiz için hiç tekin değil. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunda oturan biri, çocuğunu kendi yönettiği devlet okulunda niye okutmaz? Bu da Sayın Bakan’ın kendi yönettiği okullara güvenmediğini gösteriyor.

Son yıllarda ne yazık ki birçok meslek bilerek ya da bilmeyerek değersizleştirildi. Bundan en çok etkilenen de öğretmenlik… Güya demokratikleşmek adı altında öğrencileri dokunulmaz, öğretmenleri dokunulur bir duruma soktu MEB. Okullarda disiplin yok! Öğretmenlerin, okul yöneticilerin yaptırım gücü olmadığından elleri kolları bağlı. Kıyafet özgürlüğü(!) nedeniyle bir okula gittiğinizde kimin öğretmen, kimin veli, kimin okul işgöreni olduğunu anlamak olanaksız. Saçı sakalı birbirine karışmış biri öğrencilere örnek olabilir mi? Öğretmen düşüncesi, konuşması, davranışı, duruşu, giyimiyle örnek olmalı. Ne yazık ki öğrencilere örnek olabilecek öğretmenlik mesleğini kendi eliyle yok etti siyasal iktidar.

Eskiden bizler okula severek, koşarak, deyip gülerek giderdik. Şimdi ise çocukların çoğu, okula ne yazık ki istemeden ve velilerinin zoruyla gidiyor. Okul dinlenceye girsin diye bekliyorlar. Onlar okulun olmasını değil, olmamasını sevmekte. Bunun nedenini araştırmak gerekmez mi? Neden okullarımız, çocukların ikinci yuvası olmaktan çıktı? Eğitim sistemini hallaç pamuğu gibi atan bakanların, hükümetlerin hiç mi sorumluluğu yok bunda?

Üniversiteler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, meslek odaları, üretici birlikleri, aydınlar suskun… Neden? Ülkemiz olağanüstü sorunlarla boğuşurken toplumun ortak aklını kullanamamak büyük bir eksiklik. Her sorunu çözmede birimizin aklı yetmez, ancak hepimizin düşünce ve önerileri bir araya gelirse üstesinden gelemeyeceğimiz bir iş olamaz. “Ben bilirim.” yerine “Biz biliriz.” demenin vakti gelmedi mi daha?

Ne yazık ki ekranlar, kapitalist sömürünün örtbas edilmesi, gelir dağılımındaki dengesizliklerin görülmemesi için kullanılmakta. Bu nedenle de televizyon ve sosyal medyada uyuşturucu etkisi olan diziler, gündüz kuşağı izlenceleri, kısa videolar yayımlanmakta. Artık toplumu çürüten bu ekran bağımlılığından kurtulmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çürüyen uzuvlar zamanla kokuşmaya başlar. Her yandan gelen kokuları da mı almıyorsunuz? Beş duyunuz mu yok oldu, ne?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Nisan 2026

 

 

 

 

 

EKRAN ZORBALIĞI


Akran zorbalığıyla ilgili epeyce yazı yazdım. Bunun ekran bağımlılığıyla ilişkili olduğunu anlattım hep. Çok değerli kimya öğretmeni arkadaşım Sefa Çimen beni uyardı. “Akran zorbalığı mı, yoksa ekran zorbalığı mı?” diye sordu. Bu soru, hoşuma gitti. Çünkü akran zorbalığının asıl kaynağı ekranlar…

Ekranlar, şiddeti olağanlaştırıyor. Televizyonda olsun sosyal medyada olsun sürekli şiddet var. Dizilerde, kısa videolarda çocuk ve gençlere şiddet kültürü aşıladığı görünen bir gerçek.

Televizyonlardaki tartışmalarda sürekli sinirli bir bağırma söz konusu. Kim çok bağırırsa ve karşısındakini aşağılayıp hakaret ederse üste çıkıyor. Bazı tartışmalarda yumruklarını sıkarak karşıtının üstüne yürüyenleri de görmekteyiz canlı yayınlarda hem de. Bu izlenceler sorunların çözümünün, düşünce alışverişinin bir yandan gereksizliğini vurgularken diğer yandan da şiddet uygularsan kazanırsın düşüncesini aşılamakta. Böylece kimse kimseyi dinlemiyor. Hiç kimse karşısındakine saygı göstermiyor. Bazıları öylesine sinirleniyor ki ağzından tükürükler saçılıyor ekrana.

Neredeyse siyasetçilerin hepsi bağırmaktan söz söyleyemiyorlar. Kaşları çatık, boyun damarları şişkin, ağızları sonuna dek açık, eller tehditkâr, gözler öfke kusuyor ekranlardan dışarıya doğru. Meclis’te en aşağılayıcı küfürleşmeler oluyor. Kimi zaman alt alta üst üste dövüşler ilenmekte canlı yayınlarda. Televizyoncular bakıyor ki meclis kavgaları izlenme oranlarını yükseltiyor sabahtan gece yarısına dek haftalarca bu görüntüler izlettiriliyor küçük büyük herkese. Aynı anda sosyal medyada da meclis kavgaları başköşeye yerleşiyor.

Dizilerde kavga eksik olmuyor. Çünkü ne kadar şiddetli kavga varsa o kadar çok izlenme oranı var. İzlenme oranını artırmak için bol kavgalı, çok cinayetli bölümler çekiliyor dizilerde. Neredeyse her bölümde kavga var. Karşısındakini dinlemek, ona değer vermek yok! Sözün insan ilişkisindeki sağlıklı gücü ne yazık ki unutulmuş. Ne kadar çok bağırıp çağırırsan haklı olursun mantığı var ekranlarda.

Sosyal medya, şiddetin en yaygın olduğu alan. Tanıdık ya da tanımadık kim olursa olsun beğenmediğin bir şey söylerse aç ağzını yum gözünü, aklına geleni söyle.

Çocukların telefon ya da tabletlerde oynadıkları oyunların neredeyse hepsinde şiddet var. Birçok oyun öldürme üstüne kurulu. Ne kadar çok öldürürsen o kadar çok puan kazanıyorsun. Ayrıca buralarda izlenen kısa videolarda da şiddet egemen. Çocukların televizyon, telefon ve tablet ekranlarında şiddet öğrenme kursuna gittiklerini söylersek abartmamış oluruz yaşanmakta olan durumu. O zaman Sefa Öğretmen’in dediği gibi bu ekran zorbalığı değil de ne?  

Ekranların bir başka zorbalığı ise insanları doğal niteliklerinden koparmak. Tektip insan yaratma amacıyla hep aynı düşünüp davranan insanlar oluşturuluyor bilerek. Bir canlıyı, doğal özelliklerinden soyutlamak zorbalık değil de nedir?

Ekranlar, sosyal bir canlı olan insanları toplumdan koparmaya çalışmakta. Toplumdan koparılan kişi, yaşı ne olursa olsun ekranın tutsağı oluyor. Böyle olunca da toplumsal ilişkileri ortadan kalkıyor. Bu da ekran zorbalığının bir başka yönü.

Çocuk ve gençlerimizi sanal zorbalıkla bizden çalan ekranlara karşı savaş açmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çocuklarımızı ekran zorbalığından kurtararak özgürleştirmek herkesin görevi. Bu görevden kaçmak olmaz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       13 Nisan 2026