ŞERLERİN EN KÖTÜSÜ EHVENİ ŞER


15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan ordusu, büyük insan kırımına başladı. Bir yandan da değerli ne varsa çalıp çırpıyor, yerleşim yerlerini yakıp yıkıyordu. Bu durum, halkı büyük bir kaygı ve korkuya sürükledi. İşgal, zamanla genişleyip Batı Anadolu’nun iç kısımlarına doğru yayıldı. İşgale uğrayan yerlerde yaşayan halk, yanına birkaç parça eşya alıp kendilerince güvenli saydıkları iç kısımlara doğru göç ediyordu.

İlk işgallerden sonra bir süre durgunluk yaşandı. İzmir’e yeni birlikler çıkaran Yunan ordusu, 22 Haziran 1920’de 6 tümenle saldırıya geçti. 25 Haziran’da Salihli, Akhisar, Alaşehir’i ve 30 Haziran’da ise Balıkesir’i ele geçirdi.

24 Haziran 1920’de Nazilli’ye saldırdı işgalciler. Köşk cephesi düştü. Kuvayı Milliye güçleri geri çekilmeye başladı. Sonunda Nazilli düşmanın eline geçti. Üzüntü ve korku içindeki halk, iç bölgelere doğru göçmeye başladı. Bu arada Müslüman halkın yanı sıra Rumların bazılarının da göç etmesi ilginç. Zaten savaş nedeniyle üretim oldukça düşük ve ekonomik sıkıntı en üst düzeydeydi. Ayrıca kıt olanaklar içinde konaklama sorunu da çok önemliydi. Kendi karnını doyurmakta güçlük çeken yerli halk, sel gibi gelen göçmenleri nasıl doyuracaktı?

İşgal alanı büyüdükçe toplumsal sorunlarda büyüyordu. Savaş yılları açlık, ölüm, yokluk, yoksulluğun doruğa çıktığı yıllardı. Özellikle işgale uğramamış Denizli merkezle bazı ilçelerde göç sorunu çığ gibi büyümüştü.

En önemli sorunlardan biri de asker kaçaklarının ve kötü niyetli kişilerin oluşturduğu çetelerdi. Bu çeteler, yersiz yurtsuz kalmış halkı soyuyor, kimi zaman da canına kıyıyordu. Kuvayı Milliye çetelerinin bazıları da ne yazık ki halka zulmediyordu.  Bölgede etkili olan Demirci Mehmet Efe, Yunanlara karşı yararlılıklar gösterse de halka karşı yaptığı olumsuz davranışlar bağışlanacak gibi değildi.

İtalya, Antalya’yı 28 Mart 1919’da işgal etti. Ardından aynı yıl içinde 26 Nisan’da Konya’yı, 11 Mayıs’ta Fethiye, Marmaris ve Bodrum’u, 14 Mayıs’ta Kuşadası’nı, 28 Haziran’da Burdur’la Isparta’yı, 23 Temmuz’da da Muğla’yı ele geçirdi. Bu işgaller sırasında halka ateş açılmadı. İşgalciler soygun, yakıp yıkma eylemlerine girişmedi. Planlı ve uzun erimli bir işgaldi bu. Amaç,  halkı geçici ve göreceli olarak memnun ederek buralarda kalıcı olmaktı. Bu topraklara iyice yerleştikten sonra da yapacağını yapacaktı bu emperyalist güç. Bu işgal biçimi Yunanistan’ın kinden çok farklıydı. Halkın bazı kesimleri, ister istemez bunu hoş (ehveni şer) görmeye başladı tıpkı mandacılığı yeğleyenler gibi.

Yunanların 22 Haziran saldırılarının halkta yarattığı, korku ve yılgınlık nedeniyle İtalyanların yukarıda belirttiğim tutumu, bazı kimselerin ilgisini çekti. Bu nedenle Yunanların yerine İtalyanların kendi beldelerini işgal etmesini istemeye başladılar. Bu arada Demirci Efe’nin Denizli Olayı yaşanmıştı. Halk, kendini iki ateş arasında kıstırılmış olarak gördü. Bu arada Acıpayam ve Tavas ilçeleri çok fazla göç aldı. Bu göçlerin çoğu da Denizli merkezdendi Demirci Efe’nin baskısı nedeniyle.

Yunan ordusu gittikçe yaklaşıyordu. Denizli’nin güneyinde yer alan ve İtalya’nın işgal bölgesine sınır olan Acıpayam ilçesinin bazı ileri gelenleri Antalya’daki İtalyan İşgal Komutanlığına telgraf çekerek kendi ilçelerini işgal etmelerini istiyordu. Ne yazık ki bu kişilerin çoğu Müdafaa-i Hukuk yanlısıydı. Maddi ve manevi yardımlar ediyorlardı düzenli ordu birlikleriyle Kuvayı Milliyecilere. Aslında İtalya işgali yanlısı olmamasına karşın Hafız Ahmet, halkın gerilimini düşürmek için bu ülkenin kendi ilçelerini himaye altına alması için bir mektup yazılmasını önerir halka. Bu mektubu,  bir şifreli telgrafla Demirci Mehmet Efe, Atatürk’e haber verir.

Isparta İstiklal Mahkemesi harekete geçer. Otuza yakın kişi tutuklu yargılanır. On beş kişi de tutuksuz olarak yargılanmaya başlar. Tutuklular, eski müftüleri ve aynı zamanda milletvekili olan Hasan Hilmi Efendi’den durumu Mustafa Kemal Paşa’ya anlatmasını ister yazdıkları mektuplarla. Sonunda Hasan Hilmi Efendi, Paşa ile görüşür.

Mustafa Kemal Paşa, Hasan Hilmi Efendi’ye: “Hoca sizde kabahat yok biz size mütareke ahkâmını ve siyaseti harbiyemizi iyi anlatamadık, siz ehveni şer diye bu işe girdiniz. Onlara mektup yaz onların da  [tevkif edilenlerin] suçu yok, yakında af olacaklar, şu Yunan işini hele bir bitirelim, az kaldı (Milli Mücadele’de Denizli, Denizli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Denizli, 2021, s. 108)” der. Mahkeme, 21 Şubat 1921’de bazı tespitlerde bulunarak kişilerin sorunluluklarının olmadığı kararını verir. Böylece bu olay, bir tarihsel dersle son bulur.

Günümüzde şer karşısında ehveni şerin yanında olanları sıkça görmekteyiz. Zaman zaman bu dostlarımızı uyarıyoruz bu konuda. Onlar, şerden kurtulalım da sonrası kolay, diye yanıtlamaktalar bizi. Oysa daha derin bir bataklığın, kötülüğün, umutsuzluğun içine düştüklerinin farkında bile değiller.

Atatürk: “Şerlerin en kötüsü ehveni şerdir” diyerek ulusumuza önemli bir uyarıda bulundu. Bu sözüyle kötülüğün derecelendirilerek meşrulaştırılamayacağını vurgulamakta. Küçük bir kötülüğü kabul ederek zamanla bunun yaygınlaşıp normalleşeceği tehlikesine dikkat çekiyor bu sözüyle. Kötülük yaygınlaşıp normalleşince toplum kurtuluş umudunu, özgür istencini yitirir. Bilinci çürümeye başlar. Ehveni şer büyüyerek toplumu kangren eder. İnsanlar öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde çıkış yolu bulamaz. Kötülük, sıradan bir iş durumuna gelir.

Ehveni şerden yana olanlar, bir topluma kötülüğü kanıksattırarak onu tutsaklaştırmanın yolunu açarlar büyük bir aymazlıkla. Bu kişilerin ortak özelliği doğrunun yanında saf tutmaktaki yüreksizlikleridir. Savaşmak yerine, kötülüğe teslim olmaktır bu tavır. Oysa her iyi şeye sahip olmak, gerçeği topluma egemen kılmanın yolu zor bir savaşı başarmaktan geçer. Bunun dışında başka bir çözüm olur mu?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Ağustos 2026

İŞGALCİLERİN UŞAKTAKİ İNSAN KIYIMI


Yunan ordusu, İngilizlerin desteğiyle 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktı. İşgalle birlikte insan kıyımı başladı. Türk halkı çoluk çocuk, yaşlı genç ve kadın erkek demeden Yunan askerlerinin kurşunlarıyla İzmir sokaklarında can verdi. Ne yazık ki İstanbul hükümeti, işgale direnilmemesi konusunda öğütler vermekteydi. Yerli Rumlar da silahlanmıştı. Bin yıllık komşularını gözlerini kırpmadan öldürüyorlardı.

Yunan işgali sırasında güçlü bir direniş olmadığından işgalciler kolayca doğuya doğru ilerlediler. Her girdikleri yerleşim yerinde insan kırımı aralıksız sürdü. Amaçları Türk soyunu yok etmekti. Böylece topraklarımızı sahipsiz bırakıp buraları sonsuza dek ellerinde tutmaktı.

Çok geçmeden Uşak’a girdi Yunan askerleri. İnsan kıyımı burada da sürdü. Bazı Yunan askerleri günlük tuttu. Onların günlüklerinden yararlanarak bir kitap oluşturan Yunanistanlı gazeteci Tasos Kostopoulos bu vahşeti dünyaya duyurdu. Şimdi sözü, Kostopoulos’un satırlarına bırakalım.

“Uşak yakınlarındaki köyde Türk kadınları, çocuklar ve yaşlılar camiye kapanmıştı. Bizim askerler arasındaki reziller etraftan ot topladılar, sonra da otları yakıp caminin penceresinden içeri attılar. İnsanlar dumandan dışarı koşuştular. O zaman da bizim reziller kadın ve çocuklara atış talimi tahtasıymış gibi ateş etmeye başladılar.

Eve girdim. Ölü bir Türk ihtiyarın cesedi üzerinden geçtim. İçeriden sesler geliyordu. 10 kadar askerimiz bir Türk kızının eteklerini kaldırmışlar, zorla dans ettiriyorlardı. Beni görünce ‘gel sen de mezeden tat’ dediler, ‘ayıp’ dedim. Türk kızı yanıma koştu, ayaklarıma kapanarak ‘kurtar’ dedi. Askerlere yalvardım, kadındır yapmayın dedim. Biri süngüsünü çıkarıp bana yöneldi. Kaçma zorunda kaldım. Kızın çığlıklarını unutamadım.

Köprühisar’daki bin kadar ev alevler içindeydi. Her şeyi yakma emrini Prens Andreas vermişti.

Ayrıldığımız her yeri yakıyoruz. Dehşet verici bir manzara. Bazılarımız Roma’yı yakan İmparator Neron gibi mutluydu. Emir açıktı. Neyi taşıyamıyorsanız yakın… Onca köyde yaşlılar, hastalar, çocuklar ne yaptı, meçhul.

Köye girdik.

Kızlara ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi. Askerlerimiz yağmaladıkları ipek yorganlarda yattılar.

Türkler korkudan ailelerini mezarlıklarda saklıyorlardı. İki askerin tecavüz etmeye çalıştığı kızı kurtardım. Annesi koşarak ellerimi öpmeye başladı. Az ilerde diğer iki kızı cansız yatıyordu.

Birden kendimi yaşlı adamın karşısında buldum. Yapabileceğim bütün iyilik, onu bir an önce öldürmekti. Bazıları çok acı çekiyordu, boğazlanan danalar gibi debelenirken… Köy ateşe verildi. (Savaş ve Etnik Temizlik On Yıllık Ulusal Harekâtın Unutulmuş Yanı 1912-1922’den aktaran 15 Mayıs Milli Mücadele’de Denizli, Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu’nun makalesi, Denizli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Denizli 2021, s. 51-52)”

Yukarıdaki satırları okurken üzülmeyen, insanlığından utanmayan insan çıkmaz kanımca. Yukarıdaki olayları anlatan bir Yunan askeri. Dünyaya da duyuran Yunanistan yurttaşı bir gazeteci. İşgal sırasında yapılan insan kıyımlarının, soygunların canlı tanıkları anlatıyor olan biteni. Ne yazık bütün bular olurken insanlar öldürülüp yerleşim terleri yakılırken İstanbul hükümeti üst üste Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanları yayımlıyordu. Bununla da kalmayıp işgale uğrayan Batı Anadolu’ya öğütçüler gönderip halkın direnmemesini istiyordu. Bu soykırıma sessiz kalmak, direnişi engellemeye çalışmak mazluma karşı zalime destek vermek değil de nedir?

Son zamanlarda Damat Ferit gibi işbirlikçiler çoğaldı. Emperyalistlere hizmet için Atatürk’e saldırmayı, Kurtuluş Savaşı’na ve devrimlere kara çalmayı bir beceri sanıyor kimileri. Bugün bu topraklarda bir Türkiye varsa onu başta Atatürk ve yanında saf tutan Türk ulusuna borçluyuz. Özgürce “Türk’üz” diyorsak topraklarımız üzerinde bu Atatürk sayesinde. Bunun tersi ise düşmana hizmetten başka bir şey değil.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       25 Ağustos 2026

HER YAN ÇÖP


Fırsat buldukça ülkemizin birçok yerleşim yerine giderim. Yeni yerler görüp farklı insanlar tanıdıkça mutlu olurum. Çünkü benim için farklı insan tanımak, yeni bir dünya demek. Ne kadar çok insan tanırsam o kadar çok dünyam olur. Yeni yerleri görmek, değişik insanları tanımak benim için aynı zamanda farklı bilgileri öğrenmek demek.

Ne yazık ki ülkemizdeki yerleşim yerlerinin çoğu birbirine benzemekte. Özellikle kentlerdeki yapılanma, cadde ve sokakların düzeni, yeşil alanların darlığı, sosyal donatı alanlarının eksikliği, taşıtlar için eğleklerin[1] neredeyse olmaması, çocukların oynayacakları ve gönüllerince zaman geçirecekleri dinlençlerin[2] yetersizliği, kadınla erkeğin birlikte aynı ortamda oturup zaman geçirecekleri yeiçlerin[3] çok az olması, kültürel, sanatsal, deneysel, sportif etkinliklerin yapılacağı yerlerin bulunmaması, her türlü yapıtın olduğu kitaplıklardan yoksunluk neredeyse her yerde aynı. Burada saydığım bazı yerlerse yasak savmak için yapılan yerler.

Kentlerimizin ortak özelliklerinden biri de cadde ve sokaklarının kirli olması. Yerel yönetimlerin buraları temizlediklerinin tanığıyız. Gerçi bazı yerlerde bu temizliğin üstünkörü yapıldığını da görmekteyiz. Belediyelerin birçok yerde çöp toplarken yaptıkları en büyük yanlışlardan biri, çöp kamyonlarına doldurdukları çöpleri sıkıştırarak sularını cadde ve sokaklara akıtmak. Akan çöp suları hem çevreyi kokutuyor hem de her yan yapış yapış oluyor. Bunu yollarda yürürken bastığınız yerden, ayakkabılarınızın altından anlıyorsunuz. Ne yazık ki yollar düzenli olarak yıkanmıyor. Bazı kentlerde birkaç yıldır çok fazla karasinek var. Bunun nedenlerinden biri de çöp kamyonlarından yollara akıtılan kirli sular.

Kentlerdeki çöp toplama işindeki en önemli sorunlardan biri de çöp kutularının kapaklarının bir türlü kapanmaması. Ne yazık ki sokak ve caddelerde bulunan günlük çöplerin biriktirildiği yerlerin çoğunun üstleri açık. Bu da hem pis kokulara hem de karasinek ve diğer haşaratın çoğalmasına neden olmakta. Bu durum, salgın sayrılıkların nedenlerinden biri.

Belediyelerin çöp toplamadaki bazı eksikliklerini söyledik. Ancak yurttaşlarımızdan kaynaklanan temizlik konusunda düzeltilmesi gereken bazı alışkanlıklar var.

Ülkemizde çok hızlı iç ve dış göç süreci yaşanmakta uzun süreden beri. Köylerimiz büyük bir hızla ıssızlaşırken kentlerimiz de düzensiz bir biçimde kalabalıklaşıyor. Ne yazık ki kentlere gelenlerin geldikleri yere uyum sağlamalarını sağlayacak yaygın düzenli eğitim yok! Zaten okullarımız da sınavlara odaklı bir öğretimin pençesinde. Değerler eğitimin yeterince üzerinde durulmaması, toplumsal kuralların öğretilmesinin savsaklanması önemli bir eksiklik.

Gerek merkezi yönetim gerekse yerel yönetimler her yaştan yurttaşa yaygın eğitimin tüm olanakları kullanılarak toplumsal değer ve kuralları benimsetmeli. Toplum olarak yaşamanın kurallar ve değerlerle olabileceği gerçeği onlara yaşam biçimi olarak kazandırılmalı. Bunca iletişim aracının olduğu bir dünyada bunlardan yaygın eğitim için yararlanmamak büyük bir eksiklik. Üzülerek söylemeliyim ki bu iletişim araçları Türkiye için kötü amaçlar besleyenlerin, ülkemizdeki birliği bozup sen-ben kavgasını körüklemek isteyenlerin silahına dönüştü.

Ne yazık ki bazı yurttaşlarımız yaşadıkları kentleri kirletmekte. Ellerindeki çöpleri birkaç adım ötedeki çöp kutusuna atmak yerine, yere bırakanlar çok. İçtiği sigaranın izmaritini yere fırlatmayı kendince beceri, üstünlük sayanlar var. İçtiği suyun şişesini, içeceğin teneke ya da karton kutusunu çiçeklerin, ağaçların dibine, yol kıyılarına atıverenler az değil. Yediği yemeğin sarılı olduğu kâğıdı, naylonu yollara atanları görüyoruz. Bu olumsuzlukları yapanların yanı sıra çöpünü elinde tutan ve cebinde, çantasında saklayan iyi yurttaşlarımız ise övgüyü hak ediyor.

Nedense bazı kişiler, göç ettikleri kentleri kendi evleri olarak görmemekte. Buraları kendileri için geçici barınma yeri olarak algılamaktalar. Bu da onların geldikleri yerler ve onları önyargısız kabul edip bağrına basan kentlilerle biz olmalarını engelliyor. Yeni göçenlerin çoğu kendilerini ben, kendilerinden önce kentlere yerleşenleri de sen olarak görüyor. Bu durum, kimi zaman sen-ben kavgasının çıkmasının da nedenini oluşturuyor.

Yaşadığı yeri benimseyen kişi, orayla özdeşleşir. O yerleşim yerini içselleştirir. Çevresindeki herkesle duygudaş olur. Elseverlik duygusu davranışa dönüşür. Yaşadığı yer için özveride bulunur. Cadde ve sokakları kendi eviymiş gibi benimser. Buraları kirletmenin evini pisletmeyle aynı olduğunu düşünür. Böyle olunca da eline geçen her şeyi yollara, dinlençlere atmaz.  

Kentlerin yapılaşmasından yolların kirletilmesine dek her şey biz olamamanın eksikliği. “Ben çöpümü atmakta özgürüm. Eğer seni rahatsız ediyorsa sen onları toplayıp temizlersin kendini cadde ve sokağın sahibi olarak görüyorsan,” diye düşünmekte çoğu kişi. Oysa kentin her yanı hepimizin, bizim. Bencileyin değil bizcileyin düşünmeli. Biz olursak mutlu oluruz. Sen-ben diye ayrışırsak çatışıp birbirimizden koparız. Giderek bu çatışmalar kavgaya dönüşür. Kavganın olduğu yerde mutluluk da erinç de kardeşlik de kalmaz.

Arslan yatağından bellidir, der atalarımız. Ne güzel söz… Bir kimsenin kişiliği, oturup yattığı yerin durumundan, temizliğinden ve düzeninden anlaşılır. Sokağımız, caddemiz, mahallemiz, dinlençlerimiz bizim evimiz. Yattığımız, yaşamımızı geçirdiğimiz yerler buralar değil mi?

İnsanlara önce kirletmemeyi, sonra da temizlemeyi öğretmeli.

Kentlerde erinç, uyum ve mutluluk içinde yaşamanın yolu biz olmakta. Biz olursak büyüyüp güçlü oluruz. Biz olmadığımızda ise çürüyüp ufalanırız. Ufalanan varlıkları da sert bir yel dört bir yana savurup yok eder.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               24 Ağustos 2026

 



[1] Otoparkların

[2] Parkların

[3] Kafelerin

DOĞADA BİZ OLMAK


İnsanların doğadan ders almadığını söylemiştim. Ders almak için önce doğayı ve onunla var olan canlıları iyi gözlemlemek gerekir. Doğa, yalnızca insanın yaşam alanı değil; onun öğrenip ders alacağı bir okul. Okul, öğrenmek isteyene yararlı olur ve onu öğretir. Gözlerini yumarak, kulaklarını tıkayarak, dilini bağlayarak, düşünceni köreltip duygularını yok sayarak ders alamaz ve öğrenemezsin. Hatta gözünün önündekini bile göremezsin.

Doğada biz olan canlılar daha güçlü olur. Çünkü onlar için yaşam, biz oldukları için daha kolaydır. Birlikten kuvvet doğar, atasözünün gereğince davrandıkları için her şey kolaylaşır onlar için. Biz olan türlerin yaşamda kalması ve doğada süreklilikleri kesintisizdir. Gelecekte yaşamda olmalarının garantisi biz olmalarındadır.

Doğada biz olmanın en güzel örneği küçük canlılardır. Bir karıncanın büyüklüğü, insanın serçe parmağının tırnağının ucu kadar bile yok! Ancak dikkat edilmediğinde çoğu zaman ayırdına varılamayan küçücük karıncalar, birlik olduğunda devasa bir güce dönüşür. Bu güç kendilerinden oldukça büyük olan canlıları etkisiz duruma getirir. Birkaç karınca sürüsü bir araya gelip biz olur ve koca bir ölü mandayı yok eder kısa zamanda. Mandayı yok eden karıncaların biz olmasından başka bir şey değil.

Bir yaz günü evimin balkonunda hem güneşleniyor hem de saksılarda yetiştirdiğim birbirinden güzel sebze ve çiçeklerimi doyasıya izliyordum. Balkon demirlerine asılı saksıya kuşların yemesi için koyduğum ekmek parçaları, kırıntıları vardı. Az sonra balkonun öte ucunda oturan bana aldırış etmeyen güvercinler üşüştü saksıya ve döke saça yemeye başladılar. Küçük ekmek kırıntıları, balkonun açık alanına düştü. Birden bir karıncaya gözüm ilişti. Tek başınaydı. Hızla gelip bir kırıntının ucundan yapıştı ve çekiştirmeye başladı. Kırıntı, onun birkaç misli büyüktü. Onu götürmekte önce zorlandı biraz. Vazgeçmedi onu taşımaktan. Ardından kırıntıyı dengine getirip sürüklemeye başladı kolayca. O, tam balkonun kıyısına gelmiş aşağıya doğru giderken birkaç karınca daha geldi coşkuyla. Onlarda sarıldı kırıntılara. Çok geçmeden bir karınca sürüsü kapladı balkonu. Hepsi ekmek kırıntılarını taşımanın peşindeydi. . Burada beni en çok şaşırtan ise ilk karıncanın diğerlerime kırıntıları nasıl haber vermesiydi. Bu küçük canlılar arasındaki güçlü iletişim ise ayrı merek konusu.

Balkonda ilk kırıntıyı taşımakta zorlanan karınca, onu kolay taşımak için birazını yiyeyim diye düşünmedi. Daha sonra gelenlerin de böyle bir düşüncesi olmadı. Çünkü bu küçük canlıların içinde ben değil, biz duygusu vardı. Onlar biz olursa karınları doyuyor, yaşamda kalıyor. Üstelik kırıntıları taşırken sen-ben çekişmesi, kavgası da yoktu. Kim çok taşıyacak yarışı da aralarında söz konusu değildi. Herkes gücü oranında biz olmanın bir parçasıydı.

Aslana ormanların kralı demiş insanoğlu. Onun krallığı tekil gücünden değil, sürü olarak biz olmasından kaynaklanır. Büyük avlarda sürünün hepsi ava katılır. Av sırasında sürünün hiçbir bireyi, kendi canını diğerinden üstün tutmaz. Biz olmaktaki gücün kaynağı, sürünün tüm bireylerinin üstün yürekliliği, özverisi, birlikte davranması ve ortak sorumluluk duygusudur. Koca filleri, zürafaları yere seren güç biz olmanın gücüdür. Kendi sorumluluğunu sürünün başka bireyinin üstüne yıkan bir aslan gören var mı hiç?

Hayvanlar dünyasında biz olamayanlar vardır; tilkiler, çakallar gibi... Onlar biz olamadıkları için topluca avlanamaz. Sürü olarak avlanan büyük yırtıcıların peşinde dolaşır çakal ya da tilki. Eğer sürü iyice doyarsa arta kalan kemikler, aslanların beğenip yemediği azıcık et parçası ve diğer artıklar onların olacak. Yani aslan sofrasının artıklarındadır bütün umudu. Kimi zaman hiçbir şey de kalmayabilir. Onlardan önce gelen bir sırtlan ve akbaba sürüsü tüm artıkları siler süpürür. Tilki ve çakalın bunca dolaşması avcıları izlemesi boşa gider. Diyelim ki aslan sofrasından artıklar kaldı. Bunları tek başına yer tilki ya da çakal. Sürüsünü çağırmak onun davranışı değil. Çakal ve tilki biz olamadığı için güçsüzdür.

İnsanların kimi aslan ve karıncalar gibi biz olmayı bilir. Biz olmak onları güçlü kılar. Kimi ise sen-ben çekişmesiyle elindekini de yitirir. Sen-ben çekişmesi iki tarafı da güçsüzleştirir. Ünlü ozanımız Nazım Hikmet bir şiirinde: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine/ Bu hasret bizim” diyerek orman örneğiyle biz olmanın yolunu göstermekte insanlara. Şiirde “hasret” duyulan da biz olmak ve kardeşçe yaşamaktır.

İnsanoğlu tüm gelişmişliğine karşı yaşamın sen-ben kavgalarıyla geçirip biz olmanın gücünü, erincini, mutluluğunu yaşayamıyorsa suç kimdedir? Suç sendedir insan kardeşim, sen de… Kendini tüketip zamanını boşa harcayarak suçlu arama sağda solda.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Ağustos 2026

TÜRK ÖYKÜCÜLÜĞÜNÜN ULU ÇINARI, OSMAN ŞAHİN


Ağustos ayı sıcağında Osman Şahin’in iki öykü kitabını okudum peş peşe. Okudukça hem dışım hem de içim serinledi. Yazın sıcağını yazınsal bir serinlikle hafiflettim böylece.

Her iki kitap da Literatür Yayınları’ndan çıktı. İlk okuduğum öykü kitabının adı: Kırmızı Yel/Acenta Mirza… Bu kitabı, lise yıllarında okumuştum. Osman Şahin’le ilk tanışmam da bu kitaptaki birbirinden güzel öykülerle olmuştu o zaman. Yeniden okudum bu güzel öyküleri. Bazı kitaplar vardırTürk ve dünya yazınında, bunların on yılda bir okunması gerek. İnsan belleği bazı gerçekleri unutmamalı bu yolla. Çünkü insan yaşamının her döneminde anlama, algılama birçimi değişmekte. Bu kitapta yerel dil ağır basıyor. Bu da anlamayı zorlaştırıyor. Ağız İçinde Dil Gibi/Acı Duman’da yöresel dilin etkisi çok az. Bu da öykülerin okunup anlaşılmasını kolaylaştırmakta.

Osman Şahin’in ikinci öykü kitabı ise Ağız İçinde Dil Gibi/Acı Duman… Bu kitabı ilk kez elime aldım. Bir yazarın yaza yaza olumlu yönde değişimini, gelişimini gösteren bir kitap bu. İlk kitabına göre öykücülüğüne çağ atlatmış Osman Şahin. Bunu söylerken ilk sözünü ettiğim öykü kitabı da Türk öykücülüğünün doruklarında olduğunu söylemeliyim.

Osman Şahin’in her iki kitabında daha çok Güneydoğu Anadolu’daki ağalık sistemi anlatılmakta. Feodal düzenin insanları nasıl da köleleştirip insan yerine koymadığını çarpıcı öykülerle dile getirilmekte. Ayrıca bu düzenin ortaya çıkardığı anlamsız kan davaları da akıcı, çarpıcı bir dille okuyuculara sunulmakta. Ağalık düzeni, erkeği de kadını da tutsaklaştırmakta. Bu düzenin içinde insanı, insan haklarını arayıp bulmak oldukça zor. Toprak da toprağın üzerinde yaşayan hayvan da insan da ağanın malı. Marabaların yaşadıkları evler, ev değil. Neredeyse hepsi boğaz tokluğuna çalışmakta. Kimi Çukurova’ya gitmekte mevsimlik işçi olarak üç beş kuruş için. Maraba nereye giderse gitsin emeğinin karşılığını alamayıp itilip kakılıyor. Bu öykülerin bana en çarpıcı gelenleri ise Odun, Kurt Avı, Beyaz Öküz, Ocağına Düşmek, Kanlı Garo…

Öykü kitaplarının ikisinde de Mersin yöresinden çarpıcı anlatımlar var. Özellikle Yörüklerin yaşamı çarpıcı bir biçimde okuyucuya sunulmakta. Beni en çok etkileyen öykülerden biri Zala Kadın, Makam Taşları, Yörük Ana, Ustahmet Çeliği ve Kör Gülüşan…

Osman Şahin öykülerindeki kişiler, hep ezilenler… Yaşamda kalmak için bir dilim ekmek, bir yudum suyu bin bir emekle edinmeye çalışan insanlardır onun öykülerindeki kahramanlar. Ne yazık ki emeğinin karşılığını alamıyor.  Hakkını alamayan yoksul insanların yaşamları gözlerimizin önüne seriliyor.

Her iki kitapta da olaylar, kişiler, yer ve zaman okuyucunun gözünde canlanıyor. Öyküleri okuyan, kendini olayların içinde buluyor birden. Bu nedenle anlatıp capcanlı, sürükleyici… Öykülerin kurguları olağanüstü… İnsan, doğa/yer betimlemeleri en küçük ayrıntısına dek gerçeğe uygun yapılmış. Kişilerin tinsel betimlemeleri ise övgüye değer… Bu da olaya devinimsel, gerçekçi, canlı bir özellik katıyor. Çünkü insanların olumlu ya da olumsuz davranışlarının nedeni onların tinsel durumu.

Osman Şahin’in özgün bir dili var. Türkçemize hem dil hem de biçem yönünden önemli katkı yapıyor öyküleriyle. Öykülerinin hepsinde derin bir gözlem ve tanıklık bulunmakta. Öykülerde olayın sonu yazılmamış. Bu da okuyucuyu düşündürüp düşlemler oluşturmasını sağlıyor.

Öykülerin neredeyse hepsinde günümüz Türkçesine kazandırılması gereken çok sayıda sözcük, deyim ve atasözü var. Kitapların arkasına bir sözlüğün olmaması önemli bir eksiklik. Bundan sonraki baskılarda bu eksikliğin giderilmesi gerek.

Köy Enstitülü yazarların neredeyse hepsinin Türkçeye katkısı yadsınamaz. Bu konuda bir doktora tezi hazırlanmalı. Bu yazarların kitaplarında geçen ve sözlüklerde olmayan sözcük, deyim ve atasözleri yayımlanmalı. Bu yolla Türkçemiz varsıllaşmalı.

Literatür Yayınları, Osman Şahin’in diğer kitaplarını da yayımlayacakmış. Bu, Türk yazınına çok önemli bir katkı sağlar.

Osman Şahin, Türk öykücülüğünün ulu doruklarından biri... Genç kuşaklara okuma alışkanlığı kazandırmak için onun kitapları önerilmeli. Ayrıca ülkemizin gerçeklerini anlamak için Osman Şahin’i okumak gerek. Bugün yaşadığımız birçok ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunun temellerini anlamak için bu kitaplardaki öyküler okunmalı. Bugün yaşadığımız sorunların birçoğunun kökleri geçmişte. O kökleri bilmeden bugünkü sorunları çözmek olanaksız.

Osman Şahin’in yeni yayımlanacak kitaplarını dört gözle bekliyorum. Düşlerimizi, dilimizi geliştirecek; gönlümüzü varsıllaştıracak kitaplara gereksinmemiz var. Ağız İçimdeki Dil Gibi’de yer alan ve Kahramanmaraş’ta geçen İzmir Bekir öyküsü herkesçe okunmalı. Okunmalı ki tarihimizden kopmanın ne gibi kötü sonuçlara yol açtığı anlaşılmalı. Bir dönemin dışardan yönlendirilip kışkırtılan siyasal çatışmalarının nelere mal olduğu, toplumun önündeki tarihsel kişilikleri nasıl yok ettiği iyice kavranmalı. Bu, ders niteliğinde bir öykü… İzmir Bekir, iki kitapta beni en çok etkileyip düşündüren bir öykü.

Sağ olasın Osman Şahin öğretmenim, iyi ki elin kalem tuttu da bize ülkemizin gerçeklerini çarpıcı bir biçimde anlattın.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Ağustos 2026

 

 


OĞLUMA MEKTUP 22

                                                                                     19 Ağustos 2026

Bir Zamanların Kitap Kurdu Oğulcuğum,

Fırsat buldukça sana mektup yazıyorum. Yazmadığım zamanlar seni unuttuğumu sanma! Gündüzümde, gecemde, her anımda sen varsın. Seni düşünmesem ben, ben olmam ki…

Mektubumun başında bir zamanlar kitap kurdu olduğunu belirttim. Evet, kitap kurduydun korana salgını hepimizi evlerde tutsak edene dek. Elinden kitap düşmezdi. Çölde kalmış bir gezginin suya duyduğu özlem gibi sen de bilgi edinmek amacıyla kitapların özlemiyle yanıp tutuşurdun. Kitaplardan öğrendiklerini kendine saklamaz yanındaki yörendeki herkesle paylaşırdın. Bilginin tıpkı mutluluk gibi paylaşarak çoğalacağı düşüncesindeydin. Bu durumunla çevrende saygı uyandırırdın. Bu saygıyı sana yalnızca akranların, arkadaşların değil; büyüklerin de gösterirdi. Ne yazık ki salgın sırasında rehberlik öğretmeninin yanlış kılavuzluğu ve annenin bu yönlendirmeye boyun eğmesiyle telefonda oyun oynamaya başladın. Bu, zamanla vazgeçilmez bir ekran bağımlılığına dönüştü. Sen, ekrana bağlandıkça kitaplardan uzaklaştın. Beni yaşamım boyunca en çok üzen durumdur bu.

Oğulcuğum, bilirsin benim en büyük tutkumun kitaplar olduğunu. Nerdeyse her gün kitap okumaya çalışırım. Okuduğum kitaplardaki bilgileri dostlarım ve çevremdekilerle paylaşmaktan mutluluk duyarım. Senin de kitap kurdu olduğun dönemde aynı davranışı göstermen beni sevince boğardı.

Belki de yaşamımda en mutlu olduğum şeylerden biri bana kitap armağan edilmesi. Bilirsin ki ben de özel günlerde çevremdeki herkese kitap alırım anmalık olarak. Çünkü bir toplumun kitaplar ve kitap okuma alışkanlığıyla yaşadığı karanlıktan, içinde bulunduğu bilgisizlikten, çözümsüz gibi görünen sorunlardan kurtulacağına inanırım. Bunun içindir ki insanlara anmalık olarak kitap verişim. Onun için arada sırada bana anmalık kitap veren dostlarıma içten içe minnet duyarım. Çünkü bu kişiler, bana kitap armağan ederek düşünce ve duygu evrenime katkı sağlamamı sağlıyorlar. Ne güzel, değil mi?

20 Temmuz 2026 günü birkaç arkadaşla Sayın Tekin Küçükali’nin çağrılısıydık. Her buluşmamızda olduğu gibi değerli dostum Ali Kemal Aydın hepimize birer kitabı anmalık olarak verdi. Bu, Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki Biz kitabıydı. Cüceloğlu’nun kitaplarının çoğunu okumuştum daha önce. Ali Kemal Bey’in benim okumadığım bir kitabı tahmin edip vermesi de ayrı bir önsezi. Kitabı alınca ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Elimde okumakta olduğum kitabı çabucak bitirip bu kitaba başladım hemen.

Öncelikle söyleyeyim ki Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını hem öğrenciler hem öğretmenler hem de yetişkinler okumalı. Bilirsin senden tüm öğrencilerime ve dostlarıma önerdiğim gibi onun Savaşçı kitabını okumanı istemiştim. Özellikle ergenlik çağında kendisine yol ve yön arayan çocuklar için okunması gereken bir kitap Savaşçı. Çünkü yaşam savaşını yürekli, usçu, bilinçli savaşçılar kazanır.

İçimizdeki Biz, okuyanları kendini keşfetme yolculuğuna çıkaran bir kitap. Son yıllarda yitirmekte olduğumuz aile kurumunu önemseyip öncelemekte. Ailenin insan gelişiminde ne denli önemli bir kurum olduğu özellikle vurgulanmakta bu kitapta.

“Kalite bilincinin kökleri ailede yatar. Zamanla iş yaşamında da kendini göstererek tüm toplumu kapsar. Konfüçyüs’ün şu sözlerine kulak vermeliyiz; ‘Dünyaya güzel karakterlerini göstermeyi isteyen eskiler önce devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar. Devletlerini düzenlemek isteyenler önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler. Evlerini düzene koymak isteyenler önce kişiliklerini terbiyeden geçirmeleri gereğini anladılar. (İçimizdeki Biz, Doğan Cüceloğlu, Kronik Kitap, 68. Baskı, Şubat 2026, İstanbul, s. 12)” Buradaki saptamaya katılmamak olanaksız. Aile olmasa devlet de ulus da toplum da olmaz. Sürekli, sağlıklı, mutlu ve erinçli bir toplumun temeli sağlam ailelerle atılır. Aileleri de sağlam kişilikli, iyi eğitilmiş, bilinçli ve usçu bireyler oluşturur. Bu gerçeğin ışığında her bireyin davranması ne güzel olur değil mi?

Günümüzde toplumsal sorunların çoğunun ailelerde de var olduğunu görmekteyiz. Ne yazık ki bir türlü biz olamıyoruz. Sen-ben çekişmeleri, kavgaları hem aileyi hem de toplumu paramparça ediyor.

Kitapta en çok vurgulanansa kişiler arasındaki sevgi, saygı ve güven duygusunun olması. Zaten bu üçü aynı anda olmadığında insanlar arasında sağlıklı ilişkiler gelişmiyor. Bu olmayınca da özgüvenli çocuklar yetiştirilemiyor.

“Kalıplanmış insan kendi psikolojik gözlüğünün, paradigmasının, zihinsel modelinin farkında olmayan bu nedenle onun dışına çıkamayan, herkesin dünyayı kendisi gibi algılaması gerektiğine inanan kişidir. Öbür yandan gelişmiş olgun insan, başkalarının olayları kendisi gibi görmemesinin doğal olduğunu kabul eder. Olgun insan bu nedenle insanlarla iletişim kurmaya, onları dinleyip anladıktan sonra konuşmaya, işbirliği yapmaya özen gösterir. (Aynı yapıt, s. 23)” Burada “kalıplanmış insan”ın özellikleri kısaca anlatılmakta. Ne yazık ki birçok kişi, çocukluğundan başlayarak başta aileleri ve çevresi olmak üzere belli bir kalıbın içine tutsak edilir. Düşünce ve duygularını özgürleştiremediğinden bir türlü olgunlaşamaz. Bu da onu zihinsel olarak kısırlaştırıp güdükleştirir. Kendince saplantılı bir düşünsel dünyası vardır bu kişilerin. Onun dışına çıkması kalıbın kırılıp gerçekleri içselleştirmesi çok zor. Hatta bazıları için ölüm ve yok oluşla eşdeğerdir.

Tinsel Varlığım, her kitap kişinin evrene açılmasını sağlayan bir pencere… Bu pencereyi büyütmek, bakış açımızı genişletmek, hele pencerelerin sayısını çoğaltmak elimizde. Kişi, sürekli gelişip olgunlaşabilen bir varlık. Bunu sağlayan öğrenme, değişme, yaşama, üretme, bir şeyler yaratma isteğidir. Eğer böyle olmasaydı uygarlık gelişir miydi hiç?

Oğulcuğum, yeniden kitap kurdu olma zamanın geldi sanırım. Mutluluğa, başarıya giden yol kitaplardan geçer. Bu nedenle seni tutsak eden ekranlardan uzaklaşıp seni özgürleştirip olgunlaştıracak kitaplarla buluşmalısın.

Sana kitaplarla dostluğunun yeniden kurulduğu sağlıklı, mutlu ve başarılı günler dilerim. Sağlıcakla kal emi…

                                                       Seninle var olan baban

 

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER


“Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar  

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin”

Bugünkü yazıma Yunus Emre’nin unutulmaz dizeleriyle başladım. Yüzyıllardır halkın gönlüne sarsılmaz bir taht kurmuş büyük ozan, sonsuzluğa göçmesinden bunca zaman geçmesine karşın hala halkımızca saygıyla anılması boşuna değil. Yunus; Tanrı’ya olan sarsılamaz inancı, yaşamındaki gösterişsizlik, İslam’ı gösteriş ya da kendine mal mülk edinmek için kullanmamış, dinin buyruklarını aslına uygun bir biçimde uygulamasıyla herkesçe saygı duyulan biri olmuş. O, dini kendi çıkarları için kullanmak isteseydi Anadolu’nun neredeyse yarısının tapusu onun olurdu. O; malını mülkünü artırmak, cüzdanını şişkinleştirmek, külçe altınlar biriktirmek varsıllaşmak amacıyla değil; inancının gereğini yapıp gönlündeki Tanrı sevgisini çoğaltarak varsıllaştı. İşte, o varsıllığıdır ki, bugün de hepimizin içinde onu capcanlı yaşatmakta.

Süleymancılar tarikatının/cemaatinin lideri gözaltına alındı. Yanı sıra cemaatin üst düzey yöneticileri de gözaltında. Şimdilik toplam 32 kişi… Neredeyse ülkemizdeki diğer tarikat ve cemaatlerin hepsinde olan bir varsıllıkla karşı karşıyayız. İnsan sormadan edemiyor: “Dindar olduklarını söyleyen bu tarikat liderleri, Allah’ın dinini mi; yoksa parayı, altını, malı mülkü mü çok seviyorlar?” diye. Evet, yanıtlanması gereken soru bu? İnsan sevdiğinin peşinden gider, öyle değil mi? Allah’ı seven onun; malı mülkü, parayı ve altını seven de bu dünya nimetlerinin peşinden gider. Allah’ı Allah’a ona, parayı seven de paraya tapınır.

Süleymancılarının yurt içinde ve dışındaki serveti dudak uçuklatıyor. Yoksulluğun diz boyu olduğu ülkemizde bunca varsıllık niye? Üstelik varsıllığının önemli bir kısmını yurtdışına kaçırmak, yatırımlarını orada yapmalarının nedeni ne? Adı Türk olan ülkemize “darül harp” deyip camilerinde cuma namazı kılmayan bir cemaatin Hıristiyanlarca yönetilen ülkelerde bunca mal varlığı edinmeleri neden? Bu ülkelerin yöneticilerinin bu cemaatle sıkı fıkı ilişkiler kurmalarındaki amaç ne?

Her fırsatta ülkemizdeki terör örgütlerini destekleyen başta Almanya olmak üzere bazı batılı ülke yöneticilerinin FETÖ ve Süleymancılara karşı olan sevdasının nedeni ne? Neden bu kişilerin palazlanmaları için kendi yasalarını bile gevşetiyorlar?

Yoksul halkın dinsel duygularını kullanıp sömürerek elde ettikleri bunca serveti niye ülkemizden kaçırma gereği duymakta hem FETÖ hem de Süleymancılar?

Peki, halkımızın dinsel duyguları neden art niyetli kişilerce kendi çıkarları için kullanılır? Yanıtlanması ve tartışılması gereken soru bu.

Ne yazık ki yurttaşlarımız Müslümanlığı tam olarak bilmemekte, tıpkı Atatürk’ü bilmedikleri gibi. Yarım yamalak dinsel sözler söyleyen kişilere inanmakta halkımız. Burada dini, halka anlatan resmi kurumların hatası da büyük. Dini anlatırken kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyorlar. Anlamadıkları dilde, anlamadıkları sözcüklerle anlatmaktalar. Yurttaşın dinini nasıl anlayacağı, tamamen anlatının insafına terk edilmiş durumda.

Ne yazık ki İslam’da ruhban sınıfı olmamasına karşın yaygın bir biçimde ruhban sınıfı egemen oldu Müslüman ülkelerde. Bu durum, önemli bir sorun…

Hızla kentleşen insanımız, toprağından kopunca kendini yalnız, güçsüz görmekte. Bu nedenle kendini güçlü göreceği kümeler içinde yer almak istiyor. Yalnızlığı gidermek için genellikle yarım yamalak bildiği dinini de öğrenmek düşüncesinde. Tarikat ve cemaatler bu insanların sığınağı oluyor. Kendi evine harcamadığı parayı bu dinsel topluluklara veriyor. Yoksullar, kent yaşamına uyum sağlayamayanlar ve belli bir yaşam anlayışı olmayan kişiler tarikat ve cemaatlerin hem insan hem de para gücünü oluşturuyor.

Tarikat ve cemaatlerin en büyük ekonomik gücü, kurban bağışı ile kurban derileri… Ne yazık ki bu ekonomik kaynağın buralara akmasına AKP hükümeti neden oldu. Güya halkı, dinsel bakımdan özgürleştirmek için kurban bağışlarını, kurban derilerini istediği yere verebileceği yönünde yasal destek verildi. Oysa bu örgütler için din yalnızca bir maske… Halkın temiz dinsel duygularını sömürerek varsıllaşmaktan başka amaçları yok bunların. Bu tarikat ve cemaatler dışarıdan dinsel küme gibi görünse de aslında bir istihbarat örgütü titizliğiyle örgütlenmekteler. Süleymancıların örgütlenmesi, kendi aralarında iletişim kurmaları tıpkı FETÖ gibi. Bu örgütlenme biçiminin yabancı istihbarat örgütlerince telkin edildiği bilinmekte. Kendi devletinden sakladıkları bilgilerin, haberlerin ve varsıllıklarının yabancı ülkelerin bilmesinde bir sakınca görmüyorlar nedense. Zaten bu iki cemaatin de batılılarla el bebek gül bebek ilişkilerinin olması ilgi çekici değil mi?

FETÖ’nün dış bağlantıları çok açık ve herkesçe bilinmekte. Süleymancıların da aynı yolu izlediği çok açık. Müslümanlar için çalıştığını söyleyen bu örgütlerin Müslümanlarla değil de farklı dinden olanlarla dostluk kurması anlaşılır gibi değil.

Peki, ülkemiz üzerinde kötü amaçlar güden emperyalist ülkeler tarikat ve cemaatleri niye sevip destekler? Çünkü onlar aracılığıyla ve onları kullanarak yıkıcı amaçlarına kolay ulaşmaktalar. Öncelikle tarikat ve cemaatler aracılığıyla hem dini hem de toplumu bölüyorlar. Toplumun bölünmesi ortak amaç ve ülküleri yok ediyor. Toplumumuz biz olamıyor. İkinci olarak emperyalistler tek tek yurttaşlarımızı kandırması oldukça zor. Önce onları tarikat ve cemaatlere bağlıyor. Liderleri ele geçirilmiş bu kümeleri şeyhleri aracılığıyla kontrol etmek, yönlendirmek, kendi düşüncelerini benimsetmek çok kolay oluyor. Lider bir konuda söz söyleyince binlerce insan kabul ediyor söyleneni. Çünkü tarikat ve cemaatlerde sorgulama, tartışma yok; kayıtsız ve koşulsuz şeyhe bağlılık var. Şeyh, bir şey diyorsa bunda bir hikmet vardır diye düşünülüyor. Bunun için düşünde Hz Muhammet’le konuşanlar mı istersiniz, Allah’la kimsenin anlamadığı ilişkide olanlar mı? Bu durumun adı şirk olsa da kimsenin umurunda değil. Şeyhe kutsallık yüklemek ayrı bir şirk değil mi?

Halkçı-devletçi uygulamalar siyasetçilerce terk edildikçe yoksul halkın çocuğu, bu tarikat ve cemaatlerin eline düştü. Onların yurtlarında kaldılar. Böylece bu kişiler, gerçek dinden koparılıp küresel güçlerin telkinleriyle oluşan batıl inançlarla dolu sahte dinin tuzağına düştü. Bazı yoksul çocukları da emperyalistlerin güdümündeki bölücü örgütlerin kucağına itildi. Kimileri de sokaklarda haraç kesen silahlı suç örgütlerinin tetikçileri oldu.

Atatürk’le kavga etmeyi dine hizmet olarak gören iktidarlar, ne yazık ki emperyalistlerin denetimindeki tarikat ve cemaatlerin yoluna taş döşediler. Osmanlıyı içten içeren tarikat gerçeğini de unutmuş çoğu yöneticiler. Bu aymazlıktan dönmenin vakti gelmedi mi?

Din, siyasete alet edildikçe tarikat ve cemaatler hep büyüyecek. Büyüdükçe de emperyalistlerin güdümüne girecek. Bu da ülkemize onulmaz zararlar verecek.

FETÖ’cüler, Adnan Hocacılar, Furkancılar, Süleymancılar… Bakalım sırada hangisi var?

Yunus Emre, yukarıdaki dörtlüğünde anlattığı gibi uçmağa vardı. Karun gibi varsıllaşmak yerine, bir hırka ve bir asayla Anadolu’yu aydınlattı yüreğinin, usunun tükenmez ışığıyla. Demek ki Yunus olmalı, dünya malına tamah etmeden.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       18 Ağustos 2026

GÖZLERİ KAPALI AİDİYET


Ülkemizde bireylerin en büyük sorunu, bir yere aidiyet duyması. Son yıllarda insanımız gönül verdiği siyasal partiye, tuttuğu futbol takımına, dinsel olarak bağlandığı tarikat ya da cemaate, yaptığı işe ve birçok alanda içinde yer aldığı kümeye anlaşılmaz bir biçimde aidiyet duymakta. Bu aidiyet, karşıtına düşmanlıkla yoğruluyor.

Asıl sorun, kişi kendini bir yere ait olarak görüyorsa karşısındakini düşman olarak bellemesinde. İçinde yer aldığı kümenin niteliği ne olursa olsun kayıtsız, koşulsuz, hiçbir şeyi sorgulamadan ve körü körüne bir bağlılık söz konusu. Bulunduğu küme lideri ne yaparsa yapsın doğrudur. Bu aidiyet duygusu giderek derin bir inanca dönüşüyor. Böyle olunca da sorgulama söz konusu bile olmuyor. Oysa bir yerde doğru varsa yanlış da vardır. Çünkü doğa kurallarının gereğince karşıtlar birlikte var olur. Karşıtın biri yoksa diğeri de yoktur. Bu yalın gerçeği bile düşünmeyen bir insan usunun doğruyu bulması düşülebilir mi?

Siyasal parti yandaşlarına bakıyorum liderin her söylediği sanki Tanrı buyruğuymuşçasına kabul edilip savunuluyor. Gerekirse bu düşünce için can alınıp can veriliyor. Yandaşlar yanlış da olsa liderin ortaya koyduğu siyaseti körü körüne kırıp dökerek savunuyor. Bu uğurda en yakınlarını bile kırmaktan, dışlamaktan, düşman olarak görmekten geri durmuyorlar. Çünkü onun lideri yanlış yapmaz. Onu kendisi gibi insan olmaktan çıkarıp kutsal bir varlığa dönüştürür kendi düşüncesince. Siyasal parti yandaşları, karşıt görüştekilerin bir kez olsa bile doğru yaptıklarını kabul edip söylemez. Sorsan özgürlükten, demokrasiden yanadır.

Adam, bir futbol takımının renklerine gönül vermiştir nasıl olsa. Diğer bütün renkleri yok sayıp düşman görür. Oysa bu kişilerin çoğu tuttukları takımları seçmesi kendi istenciyle olmamıştır. Annesi, babası ya da başka bir yakınının koşullandırmasıyla bu takımın renklerine gönlünü kaptırmıştır. Bu tutkun yandaşlar için yaşam takımıyla başlar onunla biter. Onun takımı hata yapmaz, kötü oynamaz. Yapmışsa da buna ya karşı takım ya da hakemler neden olmuştur. Kendi takımı yenildiğinde onun için her şey biter. Eğinsel ve tinsel sağlığı bozulur. Kendini dış dünyaya kapatır. Kimseyle özellikle de onları yenen takım yandaşlarıyla asla karşılaşıp görüşmek istemez. Oysa futbolun, yarışmanın sonunda yengi de yenilgi de var. Bir kişi ya da takım yaşamının tümünde hep kazanamaz, yenemez. Arada sırada yitikler de yenilgiler de olur. Önemli olan bunlardan ders çıkarmada.

Bazı futbol maçlarında iki takımın yandaşları birbirlerine yumruklar, tekmeler, taşlar, sopalar ve hatta kesici aletlerle saldırır. Bu kavgaların sonunda ölenler, yaralananlar olur. Bunu düşünmez futbolun tutuculuğunda yitip giden ussuzluk.

Bazı meslek sahipleri meslek şovenizmi yapar. Kendi yaptıkları iş olmadığında dünyanın, yaşamın duracağını düşünü. Diğer meslekleri küçümserler. Bu konuda meslekleri yarıştırırlar gerekli, gereksiz her yerde. Öyle anlar gelir ki diğer meslek sahibiyle anlamsız kavgalara tutuşurlar. Oysa her meslek, birbirini tamamlar toplumsal yaşamda. Biri olmazsa diğeri bir işe yaramaz. Çünkü tek kanatla kuş uçmaz. Başkasının yaptığı işe saygı duymayan biri, kendi işine saygı duyulmasını niye bekler ki?

Yıllardır tarikat ve cemaatlerle ilgili haberler işitiriz. Nedense bu dinsel(!) kümelerin liderleri hep varsıl, müritleri ise yoksulun yoksulu. Şeyhler, müritlere öbür dünyada cenneti muştularken kendileri bu dünyada cenneti yaşar. Bu dinsel kümelere gönül vermiş yoksullar, yemeyip içmeyip üç kuruş artırıp şeyhe verir Allah(!) için. Şeyh varsıllaştıkça tabandaki adam yoksullaşır. Ancak bir kez olsun bu durumu sorgulamaz da sorgulatmaz da o yoksul mürit. Bu konuda onu uyandırmaya çalışan kişiye düşman kesilir. Onun tarikat ya da cemaatiyle ilişkilerini sorgulayan kişiyi dine inanmamakla suçlar. Şeyhin varsıllığından, müritleri sömürdüğünden, aslında bu işi din adına değil de kendi dünyalığını kurmak için yaptığını söyleyenlere saldırır tüm gücüyle. Bu söylemi, sorgulamayı küfür kabul eder. Çünkü onun inandığı şeyhtir. Şeyhini kutsallık orununa çıkarır. Tanrı’ya değil de ona tapar. Şeyhin ya da liderin deste deste paraları, kilo kilo altınları ortaya saçıldığında da us gözünü açmaz bir türlü. Varsa deste deste paralar, kilo kilo altınlar şeyhin bir bildiği vardır. Kim bilir bu paralar ve altınlarla hangi hayır(!) işlerini yapacaktı o?

Kendince oluşturduğu inancı uğruna (Aslında inancı değil, şeyhi uğruna) gerektiğinde can alıp can verir. Çünkü onun canı da kanı da şeyhine helaldir. Şeyhi varsa kendisi de vardır.

Doğal afetlerde zarar gören yurttaşlarımıza yardım söz konusu olusdr. Ya da yoksullara bir el uzatmak zorunda kalınır. Kendini hayırsever olarak tanıtan biri çıkar ortaya. Yurdumuzun her yanında örgütlenmiş devlette seçenek oluşturur tek başına. Ne yazık ki birçok kişi AHBAP örneğinde olduğu gibi siyaset katılır işin içine. Birden siyasal fanatizm doğrultusunda paralar akıtılır bu kişiye. Koskoca devletin yapamayacağı işi, bir kişinin yapacağı düşünülür safça. Üstelik bu sözde hayırseverin geçmişine bakmak kimsenin usuna gelmez. Çünkü gözlerde at gözlüğü vardır. Bir kör dövüşü içinde usçu olmak olanaksız. Önemli olan bir şeyin yandaşı birilerinin de karşıtı, hatta düşmanı olmak. 

İnsanımız yüzyıllardır çok sevdiği, derin bir sevi duyduğu kızı alamadığında “Ya benimsin ya kara toprağın” deyip çeker silahı öldürür onu. Asında çekip vurduğu, öldürdüğü kendi yüreği, gönlüdür. Bu yaptığını bir özveri, yiğitlik, yüreklilik olarak görür kişi. Mutluluğu yaşamakta değil ölmekte bulur ne yazık ki.

Son yıllarda ulusumuz bölündükçe bölündü. İzlenen yanlış siyasal politikalarla yurttaşlarımızın aidiyet duyacakları, bir olacakları değerler aşındırıldıkça aşındırıldı. Halkımızı birleştiren ve bu ulusun bir bireyi olmaktan onurlandıran ne varsa emperyalist güçlerin izlenceleri doğrultusunda gözden düşürüldü. Bir kişinin en büyük aidiyeti ailesi olmalı. Ancak aile, dağıtılıp yok edilmeye başlandı. Ailenin oluşturduğu ulusal değerlerimiz yok sayıldı kimilerince.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı, bizi biz yapan tarihsel kahramanlıklarımız küçümsenip yok sayılmaya başlandı. Bunların yerine siyasal parti, futbol takımı, tarikat ve cemaat tutuculuğu getirildi bilerek.

En kötüsü de halkımızın ortak amaçları, ülküleri yok edildi. Toplumun tamamının uğruna mücadele edeceği, birleşeceği amaçlar, ülküler ortadan kaldırıldı. Bir türlü biz olamıyoruz nedense. Toplumumuz her alanda bölünüp düşmanlaşıyor birbiriyle. Bu, kime mi yaradı? Halkın sırtına kene gibi yapışan asalaklara ve ülkemizi diz çöktürmek isteyen emperyalistlere.  

Niye mi gözleri ve usu kapalı aidiyet? Kendi usuyla düşünememenin, özgür birey olamamanın getirdiği büyük bir sorun bu.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       17 Ağustos 2026

ARAP AHMET


Dedem Mustafa Voyvoda, Batı Anadolu’da Yunan işgali başladığında askere gider. Köylüsü, aynı zamanda çocukluk, gençlik arkadaşları İlyas Soydemir ve Mustafa Ekici ile. Bu üç heyecanlı genç, kısa bir eğitimin ardından önce işgalci Yunanlılarla işbirlikçisi yerli Rumların Türk köylerine yaptıkları baskın, soygun ve kıyımları önlemek için görevlendirilirler.

Üç arkadaş askerlik sırasında birbirlerinden hiç ayrılmaz. Görev yerleri Nazilli ile Manisa’nın doğusunda kalan ilçelerdir. Burada yerli Rum çeteleri, halka akla hayale gelmez baskılar, işkenceler, kıyımlar uygulamaktaydı. Bu çetelerle dağda bayırda savaştılar. Onları izlediler günlerce. Yaptıkları zor bir yurt göreviydi. Dedem, bu zor görevi yerine getirirken ağabeyi Ömer de İnönü savaşlarında işgalcilerin karşısında var gücüyle durmaya çalışıyordu. O, birliğinin borazancısıydı. İki kardeş farklı yerlerde farklı görevlerde yurt için alınteri döküyordu.

Arap Ahmet, Suriye’de doğup büyümüştü. Aslında tam olarak da büyüyememişti. İngilizler, onun yaşadığı köye geldiğinde 13-14 yaşlarındaymış. Tüm ailesini öldürüyor işgalciler. O, evlerindeki yüklüğe saklanarak bu kırımdan kurtuluyor. Amcası, sınırın Türkiye yanında yaşıyormuş. İngilizlerin köylerinden gittiğinden emin olduktan sonra saklandığı yerden çıkar. Köyde neredeyse canlı bir varlık kalmamıştır. Oradan yürüyerek amcasının yaşadığı yere gitmek için yola çıkar. Yolda iyice kinlenir emperyalist saldırganlara karşı. Onlardan öç almaya defalarca yemin eder kendi kendine. Amcasının yanına varır. Ne doğduğu ne de amcasının yaşadığı yerden pek söz etmedi kimseye. Çünkü çok konuşmayı, büyük acılarla dolu geçmişini anlatmayı sevmezdi. O, geçmişini unutup geleceğe bakıyordu hep.

Arap Ahmet, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı’nın işaret fişeğini yakmasıyla artık amcasının yanında boşa zaman geçirmenin yararsız olduğunu görür. Yayan yapıldak yola çıkar. Amacı, Ankara’ya ulaşmak, orduda görev almaktır. Ankara’ya değil de Konya’ya gelir. Burada orduya katılır. Her türlü göreve hazır olduğunu söyler.

Dedem ve arkadaşları Soydemir ile Ekici, bu yurt görevi sırasında çok farklı yerlerden gelmiş arkadaşlar edinmişlerdi. Bu arkadaşlarının arasında en önemlisi ve ilgi çekici olanı Arap Ahmet’ti. Onun çok acı dolu bir geçmişi vardı. O, dedemlerden birkaç yaş küçüktü. Ancak yaşına, bünyesinin zayıflığına bakmadan en önde giden bir kahramandı.

Rum çeteleriyle uzun süre savaştıktan sonra Büyük Taarruz öncesi üç İsabeyli arkadaş düzenli ordu birliklerindeki yerlerini alır. Arap Ahmet de onlarladır. Artık o, İsabeyli üç askerle can kardeşi olmuştur. Bu birliğin görevi yakılıp yıkılan Türk köylerinin yaralarını sarmak, çevrede saklanmış Rum çeteleri varsa onları yok etmekti. İşleri epeyce zordu. Çoğu zaman aç ve susuzdular.

Savaş biter, düşman denize dökülür. Arap Ahmet ve arkadaşları çete temizliğini canla başla yerine getirirler. Terhis olurlar. Artık memlekete dönem zamanıdır. Savaşın onlara emaneti olan Suriyeli arkadaşlarını evsiz yurtsuz bırakamazlardı. Onu da yanlarına alırlar. Kuyucak yakınlarında Arap Ahmet açlıktan bitkin düşerek hastalanmış.  Onu ayağa kaldırmak için bulundukları köydeki bir evden ekmek istemeye karar vermişler. Kimin ekmek isteyeceğine kendi aralarında konuşurlarken evin hanımı çıkmış kapıya. Askerleri görünce duygulanıp sevinmiş kadın. İçeri buyur etmiş dört askeri. Kadının kocası ve oğlu şehit olmuştu. Bu nedenle bu dört genci oğlunun yerine koymuş. Ahmet’in açlıktan bitkin düşüp hastalandığını hemencecik anlamış. Sofra kurmuş çabucak.

Akşamüzeri kadının ağabeyi işten dönmüş. Geç vakte dek söyleşmişler. Geceyi burada geçirirler. Günler sonra ilk kez bir yatakta uyurlar. Sabahleyin erkenden kalkıp hazırlanırlar yola çıkmak için. Bir gün önce Arap Ahmet’in hastalanması nedeniyle trene yetişememişlerdi. Ahmet, yemek yiyip rahatça uyuyunca iyileşir sabahleyin. Tarhana çorbası pişirmiştir kadın erkenden. Çorbalarını içip izin isterler gitmek için. Ağabey, onları kağnısıyla Kuyucak’a getirir. İsterlerse Sarayköy’e kadar götürebileceği söyler. Dört arkadaş bu öneriyi kabul etmeyip yola devam ederler kendi olanaklarınca.

Savaş yorgunu arkadaşlar, Çal’ın İsabey kasabasına gelirler.  Artık Arap Ahmet’i de (Arap Ahmet’in kasabada yerleşik bulunan Araplar sülalesiyle bir akrabalığı yoktur) kendilerinden sayarlar. Kasabalı toplanıp yeni yerdeşlerine bir ev yapar. On dönüm de üzüm bağı dikerler onun için. Bütün bunlar kasabalının elbirliğiyle yapılır. Herkes bütçesine göre katkıda bulunur bu ev kurma işine.

Sonrasında Arap Ahmet evlendirilir. Ne yazık ki çocuğu olmaz bu evlilikten. Dişiyle tırnağıyla çalışıp yaşama tutundu eşiyle. Şimdi ikisi de çoktan sonsuzluğa göçtü.

Anadolu insanın en güzel geleneğidir: Yolda kalanı yolda, aç kalanı aç, susuz kalanı susuz, ortada kalanı ortada bırakmaz. Zorda kalanı, kim olursa olsun sahip çıkıp bağrına basar. İnsana, insan olduğu için değer verip kardeş bilir. Arap Ahmet de bu kardeşlik geleneğinin küçük bir örneği. Kim bilir yurdumuzun neresinde, ne kadar Arap Ahmetler vardır. Bizi, biz yapan halkımızın bu yüce gönüllüğü, özverisi, duygudaşlığı, insancıllığı değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               15 Ağustos 2026

BİZ OLMANIN BAŞLADIĞI YER, AİLE


Biz olmak, kişilerin ve toplumların geleceği, varlığı için yaşamsal önemde. Dünyada her canlı kendi ailesi içinde dayanışma, yardımlaşma ile yaşama tutunur. Biz olamayan insan toplulukları sen-ben çekişmesi, kavgasıyla yok olurlar. Sen-ben, hiçbir zaman bizden büyük ve güçlü değildir, olamaz da zaten. Biz, toplumun çelik çekirdeği… Sen-ben ise parçalanmış bir çekirdeğin tortuları…

Hep takım oyunundan söz edilir. İşte, o takım ruhunun kazanıldığı yerdir aile. Aileyi bir araya getiren onun bir takım ruhuyla çelik çekirdeğe dönüştürense geleceğe yönelik ortak bir amacın, ülkünün olmasıdır. Geleceğe yönelik amaç ve ülkü olmadan aile, yalnızca kan bağının varlığıyla bir arada olmaz. Onu geçmişe bağlayan kökleri, bugünü anlamlı kıldıran ortak düşünceleri, duyguları; geleceğe umutla bakmasını sağlayacak amaç ve ülküleri olmalı. Yaşamsal amaçlar olamadan bir aile biz olamaz.

Ailenin amaç ve ülküleri, bu küçük toplumsal birimi oluşturan bireylerin tümünün isteklerini, çıkarlarını, duygularını, düşüncelerini bir potada eritmeli. Aile içindeki farklılıklara her birey saygıyla yaklaşmalı. Bireylerin ortak amaç ve ülküleri olmakla birlikte onların farklı düşünceleri, duyguları, becerileri bu sosyal oluşumu güçlendirir. Aile içinde her birey, birbirinin farklılıklarına saygı göstererek içinde bulundukları yapıyı çelikleştirir. Bu anlayış, aslında demokrasinin bu en küçük toplumsal birimde boy atmasıdır. Demokrasi, evde öğrenilir. Giderek demokrasi, bir üstte yer alan toplumsal birimlerde yaşama geçirilir.

Demokrasi bir yaşam biçimine dönüştüğünde kalıcı olur. Bu da aile ocağında olur. Anne, baba ve çocukların ocak başında yaptıkları söyleşilerdeki dinleme kültürü çok önemli. İnsanlar birbirini dinleyerek kaynaşırlar. Tartışmalarda düşüncesi ne olursa olsun karşısındakini saygıyla dinleme, aile içinde demokratik yaşam biçimini oluşturur. İnsanların her türlü varlığına saygı gösterilmeli. Onun yalnızca eğinsel varlığına değil; tinsel, duygusal ve düşünsel varlığına da saygı duyulmalı. Kişi, bütüncül olarak düşünülmeli. Saygı, aile içindeki demokratik işleyişin temel taşı. Bireylerin birbirlerine saygı göstermedikleri bir yerde ne demokrasi ne de birlik olur. Demokratik davranışın, yaşayışın temelinde saygı vardır.

Ailede oluşan biz anlayışı sağlam bir toplumsal yapıyı oluşturur. Amaç ve ülkü birliği, biz olmayı pekiştirir. Bu da demokratik düşünüşün, davranışın temelini atar.

İnsancıl olmak, doğadaki tüm canlıların yaşam hakkına saygı duymak ailede edinilen bir alışkanlık. İnsan olmanın erdem ve değerleri bu kutsal çatı altında öğrenilip yaşama geçirilir. Erdemli kişi, ailenin kutsal ocağında var olur. Erdemli olmayan birine insan demek oldukça zor. Toplumsal değerler, kurallar burada öğrenilir. Böylece kişi, özgürlük sınırlarını belirler. Özgürlüğünün sonsuz olmadığını anlar. Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde kendi özgürlüğünün bittiğini bilir. Buna göre davranır. Başkasının özgürlüğünün sınırlarını bilmek kişiye; hakka, hukuka, adalete, insana, hatta diğer canlılara saygı duymayı bir yaşam biçimine dönüştürür. Düşünce yaşama uygulandığında, davranışa dönüştüğünde anlam kazanır.

Düşünceler, duygular aile içinde paylaşılır. Bu, bireyler arasında karşılıklı güveni geliştirir. Sorunlar dile getirilir ve bunların çözümleri ortak akılla bulunur. Ailenin ortak aklı, her zaman bir kişininkinden daha çoktur. Duygular ve düşünceler de bu ortamda paylaşıldığında çoğalır.

Gözümüzü ilk açtığımız kutsal ocak, bir özverinin otağıdır. Karşılıklı özveri, bu ocaktaki bireyleri birbirine bağlar. Yaşama tutunmalarını kolaylaştırır. Zorlukları aşmanın en önemli etkeni özveri, duygudaşlık, dayanışma ve yardımlaşmadır. Bunlar bir yandan zorlukları aşmada büyük kolaylık sağlarken diğer yandan da aile bağlarını güçlendirir.

Aileyi aile yapan bireyler arasındaki duygudaşlıktır. Duygudaşlık, bireyleri doru düşünüp karar vermeye götürür. Em güzeli de kişinin karşısındakini doğru anlamasını sağlar. Zaten ailede de toplumda da birçok küçük sorunun büyümesinin nedeni kendimizi karşımızdakinin yerine koyup onu anlamamaktan kaynaklanmıyor mu? Anlamadığımız bir sorunu çözme olasılığınız var mı?

Ailede biz anlayışı yerleştiğinde topluma da bu yansır. Böylece biz anlayışı, topluma egemen olur. Biz anlayışının egemen olduğu bir toplumda sen-ben çekişmeleri, kavgaları olmaz. Böylece toplum biz anlayışının getirdiği olumlulukla ortak amaç ve ülkünün ardından koşar el birliğiyle.

Sağlıklı bir toplumda yaşamak istiyorsak önce ailede biz anlayışını eğmen kılmalıyız. O zaman ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       14 Ağustos 2026

 

BİREYCİLİK Mİ, TOPLUMCULUK MU?


Günümüz insanının kendini toplumdan soyutlayarak daracık kabuğuna çekilip mutlu olmaya çalıştığını görüyoruz. Kendi kabuğuna çekilen insanın doğasından koparılıp küçücük bir kafeste tutsaklaştırılan bir kuştan ne farkı var?

“Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş” atasözünü zaman zaman anımsarım kendini toplumdan soyutlayanları gördükçe. Bireyin vatanı, içinde doğup büyüdüğü toplum ve doğadır. Bir canlının tek başına yaşaması olanaksız bir şey. Hele insan gibi sosyal bir varlığın toplumdan soyutlanması kabul edilir bir şey değil. Kafesteki bir kuş, ona doğanın verdiği en büyük yetenek, beceri ve güç olan uçma yeteneğini zamanla yitirir. Onun yeri doğası... Orada diğer kuşlarla gökyüzünün maviliklerine özgürce kanat çırptığında, doğanın sofrasında istediği gibi beslendiğinde, eşini kendi seçtiğinde kuş olur.

Çoğu kişi, benden sonrası tufan, der. Bencil bir yaşamın güzelliğini(!) anlatmak için bu deyimi kullanır. Ya da… “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” atasözünü sıkça işitiriz çevremizdeki bazı kişilerden. Bugün başkasını sokan yılan, yarın seni ya da en yakınlarını sokup zehirleyecek. Bu söz gereğince davrananlar duygudaşlıklarını[1] çoktan unutmuş kişiler. Bir insan yüreği, başka birinin acı çekmesi ya da öldürülmesi karşısında duyarsız kalabilir mi? İnsanı insan yapan yüreği, duygudaşlığı, kendi dışındaki olay, durum ve olgulara duyarlı olması değil mi?

İnsan eğni[2] ve tiniyle insandır. Tinsiz bir eğin, et yığınından farksızdır. O, düşünce ve duygularıyla var. Duygu ve düşünce birbirini tamamladığında insan ortaya çıkıyor.

İnsan, toplum ve doğadan beslenir hem eğinsel hem de tinsel olarak. Tek başına kaldığında hem öksüz hem de yetimdir. Çünkü doğa onun anası, toplum ise babasıdır. Bu iki güçten yoksun kalmak büyük bir eksiklik değil mi?

Atatürk, 17 Mart 1937’de kendisini ziyarete gelen Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu ile söyleşirken şu önemli sözleri söylüyor: “Milletleri sevk ve idare eden adamlar, tabii evvela ve evvela kendi milletinin mevcudiyeti ve saadetinin etkeni olmak isterler.

Fakat aynı zaman da bütün milletler için aynı şeyi istemek lazımdır.

Bütün dünya hadiseleri bize bunu açıktan açığa ispat eder. En uzakta zannettiğimiz bir hadisenin bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz. Bunu için insanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu saymak icap eder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün uzuvlar etkilenir. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 29, Birinci Basım: Mayıs 2011, s. 167” Atatürk’ün bu bakış açısı hem siyasette hem de toplumsal yaşamda bize yol göstermekte. Bu sözleri söyledikten iki yıl sonra milyonlarca insanın toprağa düştüğü, birçok ülkenin yerle bir olduğu II. Dünya Savaşı başladı. Büyük Önder, bu sözleriyle çıkacak olan savaşın bütün insanlık için bir yıkım olacağını vurguluyor ilgi çekici öngörüsüyle. Bu savaştan ama az ama çok tüm ülkeler ve insanlık etkilendi.

Atatürk’ün dediği gibi insanlığın hepsini bir vücut, bir ulusu da o vücudun uzvu saydığımızda bir ülkedeki yoksulluğu, karışıklıkları, savaşı, çekilen acıyı görmezden gelmek olanaklı mı? İnsanın hangi organında acı, ağrı varsa canı ordadır. Tüm eğni bitkin düşer, tinsel çöküntü yaşar, bir şey yapacak gücü kalmaz. Hatta bir iş için parmağını oynatacak durumu olmaz. Demek ki kişi, içinde yaşadığı toplumdan, uluslar da parçası olduğu insanlık ailesinden kendini soyutlamamalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu                                                                13 Ağustos 2026



[1] Empatilerini

[2] Bedeni