ÇOCUKLAR, EKRAN BAĞIMLILIĞINDAN NASIL KURTARILIR?


Evet, birçok anne ve baba: “Çocuğumuzu ekran bağımlılığından nasıl kurtarırım?” diye soruyor. Bundan da anlaşılıyor ki bazı veliler, çocuklarının bağımlılığından rahatsız oluyor ve çözüm yolu arıyor. Bu nedenle de sorup soruşturarak, araştırarak ve türlü yollar deneyerek kendince çare arıyor her biri. İşlerinin zor olacağının bilincinde çoğu...

Çocukları önce ekrandan, sonra da diğer bağımlılıklardan kurtarmak için konuyla ilgili bilim adamlarının ortak usuyla çözümler oluşturulmalı. Ayrıca bu konuda ilgili bakanlıklar da gereken desteği vermeli. Bağımlılık sorunu çığ gibi büyümekte. Bu çığ, iyice büyüdüğünde yerinden kopar ve önüne ne gelirse ezer geçer. Bu nedenle çığın büyümesine izin verilmemeli. Hatta gerekli önlemleri alıp çığı, kar tanelerine dönüştürüp eritmeli. Bağımlılık konusu, ülkemizde ulusal güvenlik sorunu durumuna gelmekte. Bu tehlikeyi görüp ona göre köklü çözümler bulmalı.

Çocukları ekrana bağlayan en büyük etken, burada izledikleri kısa görüntülerin onlardaki dopamin etkisi yaratması. Buna mutluluk hormonu da diyebiliriz. Çocuğun beynine sanal, biraz da yapay bir mutluluk gönderiyor ekran. Bu da ona sürekli olarak mutluluk sağlıyor yaşamdan ve gerçeklerden kopma pahasına. Bu sanal, yapay mutluluk kısa zamanda bağımlılığa dönüşüyor. Çocuğun akranda mutlu olmasının nedenleri arasında sürekli başarılı olduğunu düşünmesi. Gerçek yaşamda sürekli başarısızlık içindeki birey, sanal ortamda başarıyı yakaladığından mutlu oluyor. Daha çok başarı kazanmanın yolu da ekranlarda daha çok zaman geçirip yeni oyunlar oynayarak aldatıcı, uydurma başarılar kazanmak. Böylece kendini ödüllendiriyor çocuk, genç ya da yetişkin.

Sanal dünyanın gerçek yaşamda hiçbir değeri olmayan ödüllerinin yerine öncelikle gerçekçiliği koymalı. Aslında gerçek yaşamda her bireyin, her çocuğun başarılı olacağı alanlar vardır. Her insanın ilgi duyduğu bir konu, yetenekli olduğu bir alan bulunmakta. Yeter ki çocuğun yeteneklerinin, becerilerinin, yapma ve üretme gücünün farkına varalım. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen yeteneksiz, beceriksiz diyebileceğimiz kimse yoktur. Olamaz, çünkü bu doğanın kurallarına, işleyişine aykırı bir şey.

Çocuklar yeraltından çıkarılmayı bekleyen maden gibidir. Önce onları keşfetmek için harekete geçmeli anne, baba, öğretmen ve diğer ilgililer. Onun eğilimini, ilgi alanlarını iyi gözlemlemeli. Şunu söylemeliyim ki karşımızdaki çocuğu tanımadan, ilgi alanlarını ve eğilimlerini, yeteneklerini, becerilerini bilmeden onu eğitmemiz olanaksız. Bir kişiyi eğitmenin ilk ve biricik yolu, karşımızdakini her yönüyle tanımaktır. Onu eğitirken asıl ve öncelik verilmesi gereken ise yapabilme, başarabilme duygusunu vermektir çocuğa. Bu onda özgüveni oluşturur. Çünkü özgüvensiz birinin başarılı olması neredeyse olanaksız. Birçok veli ya da öğretmen, çocuğa: “Sen yapamazsın. Bu, sana göre bir iş değil. Senin yeteneğin bu konuda yok! Senin bunları başarabilmen için kırk fırın ekmek yesen yine de az” gibi benzer sözler söyler. Bu sözler, onun başarma, yapma, üretme, bir alanda girişimde bulunmasını önler. Çocuk, bu tür yanlışlarla korkaklığa alıştırılır.

Demek ki çocuğu, ekran tutsaklığından kurtarmak için öncelikle ona güvenmeli sonuna dek. Bunun yanı sıra onu gerçek dünyaya çekmeli. Peki, gerçek dünya neresi?

Gerçek dünya, öncelikle doğa… Çocuk; doğada uyumu, varsıllığı, yaşama tutunmayı, var olma gücünü, zorluklarla savaşmayı, farklı seçenekler üretmeyi, keşfetmeyi, arayıp bulmayı, sonsuz bir yaşam döngüsünü, zorlukların üstesinden gelmeyi, kendini disiplin altına almayı, yaşamanın ne denli değerli olduğunu, evrimsel gelişmeleri, dayanışmanın gerekliliğini, yardımlaşmanın vazgeçilmezliğini, ekip çalışmasını, aile olmanın bireye kattığı değeri öğrenir. Bu nedenle onları sık sık doğanın iyileştirici gücüyle sağaltmalı. Bu sağaltım hem eğinsel[1] hem de tinsel[2] rahatlamayı sağlayacaktır. Doğa, çocuğun ayaklarını yere bastırıp onu gerçekçi yapacak en büyük öğretmen. Bir çocuğun bu denli etkili bir öğretmenden yoksun kalması anlaşılamaz bir durum.

Çocuklar toprakla haşır neşir olmalı. Yaz ve kış dinlencelerinde köyü olan aileler köylerine, olmayanlar ise kentlerde bulabilecekleri küçük topraklarda onlara ekip biçmeyi, bitki yetiştirmeyi, hayvanlara bakmayı öğretmeli. Toprağın gücü, çocuğa özgüven kazandırır. Ona başarma inancını verir. Toprak onun olumsuz erkesini[3] alır. Toprağın gücünü keşfeden çocuk, zamanla kendi gücünün de farkına varır.

Kız ve erkek çocuklara yeteneklerine, ilgi alanlarına uygun elişi yaptırılmalı. Bu konuda onlara yardımcı olmalı. Dantel, kazak örme, oya, marangozluk, oyma kakma yapma, tel işleri, yontu, ev boyama gibi birçok işlerle uğraşması için yüreklendirilmeli.

Ekran bağımlılarını bu illetten kurtarmanın önemli bir yanı da onları; bilim, sanat, kültür ve spor alanlarına yöneltmektir. Bu alanların her birinin çok sayıda dalları var. Çocuğun bu çok seçenekli ve ayrı ayrı yetenek gerektiren dallardan birine kesinlikle eğilimi olacaktır. İşte, bu eğilimi fırsat bilen veli ve öğretmenler onun yönlendirmeli. Şuna inanmalı ki bu somut alanlarda elde edilecek başarılar, ekrandaki soyutlarından daha değerli ve kalıcı, mutluluk verici olacak. Bu da yaşam savaşımında ona üstünlük, başarı, istek sağlayacak.

Çocukları ekrandan uzaklaştırmanın bir başka yolu ise ev işleri yaptırmak. Yemek pişirme, sofra kurup düzenleme, yemek sonrası kap kacağı toplama, evdeki çiçeklere bakma ve onları sulama, alışveriş etme, ütü yapma, eşyaları yer değiştirme ya da yerleştirme gibi birçok iş onların sağlatımını sağlayacak. Bu da onları gerçek yaşama döndürerek ekrandan, dolayısıyla her türlü bağımlılıktan uzaklaştıracak.

Çocuklarla geziler düzenlemeli fırsat buldukça. Geziler yan gelip yatmaya, gün boyu yiyip içmeye dönüşmemeli. Doğal, tarihsel ve kültürel değerler birlikte öğrenilmeli ve keşfedilmeli. Gezilip görülen coğrafya tanınmalı. Yer biçimlerindeki ayrıntılar tartışılıp birlikte öğrenilmeli. Her öğrenme, ortak bir emeğin ürünü olmalı.

Ailelerin biricik varlığı, toplumun geleceği olan çocukları ekran bağımlılığından kurtarmak için öncelikle anne, baba ve öğretmenler ellerindeki telefonları bırakmalı, izledikleri dizileri, televizyonlardaki gündüz kuşağı izlencelerini azaltmalılar. Elinde telefon ve gün boyu televizyonun başından ayrılmayan bir büyüğün çocuğa örnek olması düşünülemez. Bu nedenle büyükler, küçüklere doğru örnek oluşturmalı. Demek ki önce büyükler ekran bağımlılığından kurtarmalı kendileriniz. Kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan, atasözünü her fırsatta anımsamalılar. Çocuklar düşüncelerinde, davranışlarında büyüklerini örnek alır. Bu nedenle onların doğru örneklere gereksinmesi var.

Elimizde onlarca fırsat varken çocukları, ekrana tutsak etmek niye? Onları ekran aracılığıyla birçok bağımlılığın pençesine düşürmenin usçu bir yanı var mı? Onlar bizim en değerli varlıklarımız, geleceğimiz... Tutsak, gerçekçilikten uzak, sanal dünyanın bilinmezliğinde yiten biri geleceği kurabilir mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       30 Nisan 2026



[1] Bedensel

[2] Ruhsal

[3] Enerjisini

HAM MEYVEYİ KOPARDILAR DALINDAN


Baharla meyveler de uç verir dallarda. Çiçeklerin birden meyveye dönmesi doğal bir tansık… Çiçeklenmiş kuru dalların kaş göz arasında meyveye dönüşmesi çoğu kişiyi şaşırtır.

Hele doğadan uzaklaşan insanların meyve dallarındaki olağanüstü dönüşümü gözlemlemesi neredeyse olanaksız. Çünkü doğal olaylardan çok; betona dönmüş kentlerin gürültüsü, tekdüzeliği, griliği, insanın insana ve diğer canlılara yabancılaşması onun birçok güzelliklerden koparır. Kentte yaşayanların çoğu, meyvelerin doğal oluşumunu gözlemleyemedikleri için onun olgunlaşma döneminden de haberi olmaz.

Köy enstitülü babam, büyük bir doğa aşığıydı. Doğaya zarar verenlere çok kızardı. Yanlış yapan kişiye, doğruyu sabırla anlatırdı. Meyve toplarken ağaçların dallarını kıranlara tepki gösterirdi. Dalı kıran büyük ya da küçük olsun o kişiye yanaşır ve sakin bir sesle: “Afiyet olsun! Meyveler nasıl?” diye sorardı. Karşısındaki ise meyvelerin lezzetini ballandıra ballandıra anlatırdı ona. Bu fırsatı kaza etmeyen babam: “Bu kadar hoşuna gittiyse meyve, gelecek yıl neden yemek istemiyorsun ondan?” derdi. Karşısındaki kiş,i şaşırırdı bu söze. Bir anlam veremezdi bu tümceye. Babam, onun şaşkınlığı üzerine: “Birkaç meyve yiyeceksin diye onca dalı kırdın. Ağacı kolsuz kanatsız bıraktın. Gelecek yıl hangi dal meyve verecek ki sen yiyesin?” diye gülerek sorardı. Karşısındaki suçunu anlar, mahcup bir biçimde özür dilemeye çalışırdı.

Babamın en çok kızdığı şeylerden biri de olgunlaşmamış meyveyi dalından koparıp yemek. Bu konuya çok özen gösterirdi. Ham meyveyi, olgunlaşmasını beklemeden toplamak büyük bir yanlıştı ona göre. Çocuklara, meyveyi ham yediklerinde mide ve bağırsaklarının bozulacağını söylerdi. Gerçekten de ham meyveler yendiğinde kişinin sindirim sistemi bozulur. Karın ağrısı başa bela olur. Zaten olgunlaşmamış bir meyvenin tadı tuzu olmaz.

Baharla birlikte çağla satılmaya başlandı seyyar tezgâhlarda, manavlarda ve marketlerde. Çağla, bademin olgunlaşmamışı. Çoğu kişi, çağlayı tuza banıp yiyor. Kimi de körpeliğine acımadan katır kutur mideye indiriyor onu. Nisan ayının son günlerindeyiz. Bugün Marmaray’dan Ayrılık Çeşmesi durağında indim. Yürüyen merdivenlerin çıkışında bir tezgâhta “kayısı çağlası” yazısını okudum. Gözlerime inanamayıp yaklaşıp baktım. Yemyeşil olgunlaşmamış kayısılar… Daha önce hiç görmemiştim. Sabredemiyoruz birkaç hafta daha. Beklesek bal tadındaki kayısılar keyfimize keyif, neşemize neşe, ağız tadımıza bin bir tat katacak. Toplumumuz, giderek ham meyve yemeyi alışkanlığa dönüştürmekte, neden?

Mevlana: “Ham meyve dalına sıkıca yapışır, olgunlaşıp tatlılaşınca da dalda duramaz, düşer.” demiş. Ne güzel bir gözleme dayalı söz… İnsan da meyveye benzer. Onun hamlığı, çocukluğudur. Ağacı, dalı ise ailesi… Tıpkı ham bir meyve gibi dalına yapışır çocuk. Anne ve babası, onu besleyip olgunlaştıran dallar... Siz, eğer çocuğu dalından koparırsanız yaşamasına yaşar da nasıl?

Olgunluk çağına gelen bir çocuk, tıpkı yuvadaki kuşlar gibi kanatlanıp uçar yuvadan, ev ocak sahibi olmak için. Yani vakti tamam olunca o da dal budak salmak için kök salar tutunduğu kendi aile toprağına.

Eskiden bazı olumsuz gelenekler vardı. Kişiler olgunlaşmadan onları dallarından koparıp everirlerdi. Olgunlaşmamış çocuk ne analık ne de babalık bilirdi. Çünkü o, vakti gelmeden dalından koparılmıştı. Tuza da bansan, övgüler de dizsen bir türlü dikiş tutturamazdı yaşam denen savaşta. Doğal süreç tamamlanmadığından birçok olumsuzluk da ortaya çıkardı.

Ağaçlar biz yiyelim diye meyve vermiyor. Üremek için dallarını meyveyle beziyorlar. Meyve demek, tohum demek… Tohumun fidan olabilmesi için meyvenin olgunlaşması gerek. Çağlayı yediğinizde bademin de kayısının da üremesini, çoğalmasını engelliyorsunuz. Olgunlaşmış meyveleri yalnızca insanlar yemiyor. Kurdun kuşun, börtü böceğin de besin kaynağı onlar. Hiçbir kuş, olmamış bir meyveye gagasını bile sürmez. Çünkü o, doğanın dengesini bozmaz. Sabreder hamın olgunlaşması için. Bir kuş kadar olamıyorsak ne demeli buna?

“Ham meyveyi kopardılar dalından/ Beni ayırdılar nazlı yârimden/ Eğer yârim tutmaz ise salımdan/ Onun için açık gider gözlerim” Bu, bir Akdağmadeni türküsü… Her dinlediğimden içimden bir parça kopup gider. Ne olur ham meyveleri dalından koparmayalım. Meyve de bir, insan da… İkisi de canlı ve doğanın bir parçası… Bırakalım ikisi de dalında olgunlaşsın.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       29 Nisan 2026

 

KİN

Yüreğinde bunca kin neden acaba?

Hesapsız öfkenin nedeni nedir?

İnsan olan insan katmaz hesaba

Bunca kötülüğün nedeni nedir?

        Sevgi çiçekleri yürek bahçemde

        Sulayıp büyüttüm solmasın diye

        Geceyi gündüzü vakfettim niye?

        Bunca düşmanlığın nedeni nedir?

Sensiz geçirmedim bir tek saniye

Sevi toprağında oldum baniye

Tek suçum mu bilmem sana kaniye

Bunca doymazlığın nedeni nedir?

        Ne karnın doyuyor ne de aç gözün

        Sahtedir bakışın, yalandır sözün

        Soysuzdur kökünle olmayan özün

        Bunca aymazlığın nedeni nedir?

Adil’im faniyim geldim giderim

Sözün doğrusunu ilke ederim

Taşla toprak ile doyman isterim

Mala tapınmanın nedeni nedir?

                                Adil Hacıömeroğlu

                                29 Nisan 2026

 

ULUSAL EGEMENLİKTEN DAHA ÖNEMLİSİ VAR MI?


Ulusal egemenliğimizin tüm dünyaya duyurulduğu tarih, 23 Nisan 1920’dir. Ankara’da, Büyük Millet Meclisi açılarak İstanbul hükümetinin ulusun temsilcisi olmadığı herkese duyuruldu. Kısacası, İstanbul’a ve padişaha “Bundan böyle ulusun egemenliği sende değil, ulusun kendisindedir” dendi.

Peki, bir kişinin, yani padişahlığın yerine ulusun egemenliğine neden gerek duyuldu? Çünkü Mondros Anlaşması gereğince yurdumuzun işgaline karşı padişah ve İstanbul hükümeti yurdun bütünlüğünü, ulusun varlığını koruyamadı. Yurdumuz işgal edilirken, halkımız düşman süngüleriyle can verirken padişah kendi geleceğini, yazgısını emperyalist işgalcilerin güvencesine, insafına bırakmıştı. Böyle olunca da iş, ulusa düştü ve o, kendi yazgısına sahip çıktı. Ulusun temsilcileri 23 Nisan’da Ankara’da toplanarak kendi yazgısını, geleceğini, varlığını kendi eline aldı.

Ulusal egemenlik tam bağımsızlıktır. Sömürgecilere, emperyalistlere karşı kendi varlığını savunmaktır. Kimseye boyun eğmemek, kendi toprakları üzerinde özgürce yaşamaktır. Eloğluna avuç açmamak, ondan yardım dilenmemektir. Kendi emeğinle her alanda üretmek ve onun onurunu yüreğinde duyumsamaktır.

Son günlerde kendini Atatürkçü olarak gösteren bazıları “Laik cumhuriyet elden gidiyor. Ülkemizde adalet de demokrasi de eşitlik de yok! Halkın emeğiyle oluşturulan tüm fabrikalarımız satıldı. Ülkemiz gitgide geriye gidiyor” biçiminde yakınmaktalar. Peki, bu duruma Atatürk ne diyor, bir de ona bakalım.

“Özgürlüğün de eşitliğin de adaletin de kaynağı ulusal egemenliktir.” diyor Büyük Devrimci. Demek ki ülkemizde özgürlüğün, eşitliğin, adaletin olması için ulusal egemenliğin, yani tam bağımsızlığın olması gerek. Tam bağımsızlığımızı yitirdiğimizde bunların hiçbiri olmaz. Cumhuriyet kurumlarını ve değerlerini de savunmanın yolu tam bağımsızlığı ayakta tutmaktır. Ne yazık ki TBMM’de temsil edilen siyasal partilerin tam bağımsızlığı gündeme getirdiklerini pek işitmiyoruz.

Türkiye, bağımsızlığını emperyalizme karşı kazandı. Tam bağımsızlığını koruması da emperyalizme karşı olmalı. Atatürk, ölümüne dek batı emperyalizmiyle savaştı. Ne yazık ki günümüz siyasetçilerinin birçoğu, emperyalistlerin verdiği reçetelerle ülkemizin sorunlarını çözeceklerini sanmakta. Bu durum hem gaflet hem de ihanet değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Nisan 2026

KADIN DERNEKLERİ NEREDE?


Bir yılı aşkındır CHP’li bazı belediye başkanlarına, yöneticilerine yolsuzluk soruşturmaları açıldı. Kimi tutuklanıp görevinden el çektirildi. Bu soruşturma ve görevden almalar hız kesmeden sürmekte. CHP yönetimi, bu soruşturmaların ve tutuklamaların siyasi operasyon olduğunu söylemekte. Mart 2025’ten beri. Bu söylem, ilk başta kendi tabanında karşılık ve destek bulsa da giderek bu destek sönümlendi. CHP tabanının özverili üyeleri, bu konuda genel merkez yönetiminden ayrı düşünmeye başladı süreç içinde.

Ne yazık ki CHP yönetimi bir yılı aşkın bir süredir ülke ve dünya olayları, sorunlarıyla ilgili ne bir çözüm önerili seçenek üretiyor ne de gündemi yönlendirebiliyor. Koca parti, birkaç belediye başkanına kilitlenip kaldı.

Öncelikle belirtmeliyim ki, Türk solunun en önemli ayırt edici özelliği dürüstlüktü. Kamu malına dokunmaz, yurttaşın cebine elini sokmazdı solcular. Yıllardır devrimcilere, solculara usa gelmedik iftiralar atıldı. Ancak kimse kalkıp da onların kamu malını ceplerine indirdiğini, yurttaştan rüşvet aldığını ne düşündü ne de söyledi. Sol, aktöresel bir temelin üstüne kurdu düşünsel yapısını. Halkın tüm katmanlarından ve her türlü siyasal görüşten kişiden “Solcular rüşvet yemez, yalan söylemez” sözünü işitirdik. Bu da gururumuzu okşar, ülkülerimize daha bağlı bir biçimde özveriyle hizmet edip çalışırdık.

Ne yazık ki 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan ve 12 Eylül Amerikancı darbesiyle toplumumuza demir yumrukla kabul ettirilen neoliberal düzen, aktöresel alanda önemli aşınmalara neden oldu. ANAP döneminde başlayan “Kır şişeyi, dön köşeyi” anlayışı, toplumumuzu içten içe çürütmeye başladı. Böylece paraya tapınma dönemi başladı.

Siyaset sistemin üstünden silindir gibi geçen 12 Eylül darbesi, yeni bir siyaset düzeni kurdu. Bu siyaset düzeninin merkezine toplumculuk yerine, bireycilik yerleştirildi. Sovyetler Birliği’nin çökmesi, Doğu Blok’unun dağılmasıyla ABD’nin merkezinde olduğu tek kutuplu dünya dönemi başladı. Bu dönemin ideolojisi, neoliberalizmdi. Oysa Vashington merkezli propaganda aygıtı “İdeolojiler öldü” sözünü her yana yayıp inandırıcı olmaya çalışıyordu. Aslında emperyalistler “İdeolojiler öldü” derken sosyalist ideolojiyi vurgulamaktaydı. Bu süreç içinde solun tüm dünyada gerilediğini görmekteydik. Ancak Çin, Küba, Kuzey Kore, Vietnam gibi ülkelerde sosyalizm ayaktaydı.

Her renkten Türk solcularının önemli bir bölümü “İdeolojiler öldü” emperyalist propagandasına kandılar. Liberalizmi biraz da darbenin baskısıyla yılgınlığa kapılarak sol sanıp onu savunmaya başladılar. Bu da onları düşünsel olarak başını Özal’ın çektiği ANAP’a yaklaştırdı. Farkında olmadan sosyalizmi savunuyorum diye neoliberal ideolojiyi “özgürlük ve demokrasi” sosuyla savunmaya başladılar. Bu ideolojik geçişkenliğin en çok yaşandığı siyasal parti ise ne yazık ki Atatürk’ün kurucusu olduğu CHP oldu. CHP’nin 12 Eylül’den sonra öncülü olan SHP, ne yazık ki batıcı bir görünümle ideolojik olarak sosyal demokrasi” söylemiyle emperyalizme bağlandı.

İSKİ yolsuzluğu ortaya çıktığında Turgut Özal’ın “Solcular bile rüşvet yedi.” sözü belleğimden ölümüme dek silinmeyecek. Aslında bu bir itiraftı Özal tarafından. Çünkü o da solcuların rüşvet yemeyeceğine inanmıştı. Bu sözde onları da kendi çizgisine getirmenin mutluluğu var az da olsa. Yani halk deyişiyle senin gibi olamazsan benim gibi yaparım seni, demek istedi bununla.

Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, Ankara’da bir otelde basılıyor belediye çalışanı bir genç kızla. Başkan, havluya sarınıp kapıyı açıyor polise. Bu baskının nedeni, rüşvet… Akıl almaz suçlamalar var Yalım hakkında. Bir başka belediyenin başkanından rica edip diğer sevgilisini de orada çalıştırıyor. Çalıştığı kentten farklı bir yerde oturan sevgilisi, işe gitmeden aylık alıyor.  Her iki sevgilisi de kızı yaşında… Yoksul, işsiz kızların bu durumlarından yararlanarak onlara iş bulup sevgilisi yapıyor başkan efendi.

Uşak’ta CHP içinde özveriyle çalışan ve kendini Atatürkçü gören birçok kişi, Özkan Yalım’dan yakınıyor genel merkeze. Ancak burada oturanlar kör, sağır ve dilsiz... Halka değil de başkana kulak veriyorlar.

Bir başka olay Giresun’un Görele ilçesinde patlak veriyor. İlçenin CHP’li belediye başkanı Hasbi Dede, 17 yaşındaki T.T. adındaki bir kıza telefonla tacizde bulunuyor. Olay ortaya çıkınca başkan gözaltına alınıp görevden el çektiriliyor. Nedenini tam olarak bilmiyoruz ama tacize uğrayan kız çocuğu, bir trafik kazasında yaşamını yitiriyor. Çocuğun ölümünün gerçek nedenini yargı ortaya çıkaracaktır.

Ülkemizde birçok kadın derneği var. Her konuda çıkıp konuşmaya çok hevesliler. Yukarıda anlattığım iki olayda da kadınlar mağdur. Kadınların hakları hele de 17 yaşında bir kız çocuğunun yaşamı karartılıyor. Bu çocuğun insan hakkı yok mu? Bir çocuğu taciz etmek ne demektir ey anlı şanlı rengârenk çatılı ve çatısız kadın dernekleri? Gencecik kızların yoksulluğundan, işsizliğinden yararlanıp onların bir lokma ekmek parası için kapatma yapanlara bir çift sözünüz olmayacak mı?

En acısı da ne biliyor musunuz? Özkan Yalım’ın rezaleti ortaya çıkınca hem CHP Kadın Kolları Genel Başkanı’nın hem de Uşak CHP Kadın Kolları Başkanı’nın Özkan Yalım’a destek açıklaması yapmaları. Hani, siz kız kardeşlik ruhuyla kadınların yanındaydınız? Yoksa bu iki olayın mağduru hemcinsleriniz kadın değil mi? Onlar sizlerin üvey kardeşi mi? Bu soruları, tüm kadın derneklerine soruyorum. Siz, hangi kadınların hakkını savunuyorsunuz, bu konuda bir ölçütünüz varsa söyler misiniz? Ne yazık ki emperyalist ülkelerden fonlanmaktan başka bir şey yapmayan bu kadın derneklerinde kadının adı yok!  Emperyalist projeler şahane, kadın bahane öyle mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               26 Nisan 2026

 

 

BAŞKASININ BAHARINI ÇALMAK


İnsanoğlu doğada var olduğundan beri doğru işler yaptığı gibi birçok yanlış da yapagelmiştir. Çünkü doğrunun olduğu yerde yanlış, yanlışın olduğu yerde doğru da vardır. Yaşam, karşıtların birliği üzerine kurulu. Bir şeyin karşıtı yoksa kendisi de yoktur.

Yanlış, başkalarına zarar vermek için bilerek yapılıyorsa bu, çok tehlikeli bir davranış. Göz göre göre insanların emeğini çalmak, bilerek yapılır ve kabulü olanaksız. İnsanların zamanlarını bilerek boşa harcatmak da bağışlanamaz bir durum. Çünkü zaman, kişinin yaşamı, ömrünün bir bölümüdür. Buna yaşam hırsızlığı dersek yerinde olur sanırım. İnsanın malını, parasını çalmak ise hırsızlığın en bileneni, sıradanı.

Ozanlar, halk bilgeleri, kimi bilginler insanın emeğini, yaşamını, parasını ve malını çalmanın yanlışlıklarından çokça söz etmişler zaman içinde. Bunun karşısındaki kişiye saygısızlık olduğunu da vurgulamışlar. En küçük toplumsal yapı olan aileden başlayarak kişi, hangi toplum içinde yaşamını sürdürürse sürdürsün bulunduğu ortamı birlikte paylaştığı ve sosyal ilişkide olduğu herkese saygı duymak zorunda. Bu saygı, çok yönlü ve kapsayıcı olmalı.

Ozanlar, bir toplumun bilgeleri… Halkın sesi, gözü, kulağı, vicdanı, duyarlılığı, uyarıcısı, yol göstericisidir. Onlar tarihsel olaylarla doğal döngüyü iyi bilir. Yaşadığı toplumun geleneklerini, kültürünü, insan ilişkilerini, köklerini içselleştirirler. Hem doğa hem de toplumsal olayların olağanüstü gözlemcisidir ozan. Bu gözlemciliği onu, birçok olayın, felaketin ya da olumlu bir işin olacağı konusunda öngörülü kılar. Çoğu zaman herkesten önce olayların, davranışların hangi yöne gittiğini ve hangi sonuçların olacağını önceden söyler bilge ozan. Bu tanrısal bir güç değil; ussal bir bakış açısı, analitik düşünmekten kaynaklanan bir bilgelik.  

Toplumumuz, binlerce yıldır birçok ozan çıkardı bağrından. Bu bilgelerin söyledikleri sözün gücü öylesine güçlü, etkileyici ve yol gösterici ki bugün bile verdikleri öğütler, dersler geçerliliğini korumakta. Günümüz insanının zaman zaman eski ozanların deyişlerinde, dizelerinde, us süzgecinden süzülerek söyledikleri sözlerinden örnekler verilir, onlar anlatılan düşünceye tanık gösterilerek anlatım güçlendirilir. Böylece dinleyene gerekli uyarılar da yapılır ki yanlış düşünüp yapmasın diye. Aslında ozanların ussal imbikten damıtılarak söylenen özdeyişleri, insanların başlarının belaya girmemesi için söylenir.

Ünlü ozanımız Âşık Veysel: “Başkasının baharını çalanın bahçesi çiçek açmaz. Başkasının hakkına girenin mutluluk kapısını çalmaz. Başkasının güneşini kesenin üzerine güneş doğmaz. Hâlâ anlamadınız kötü niyetle iyi murada varılmaz.” Ne denli güzel söylemiş Veysel; insanoğlunun bir inat, açgözlülük, kısa erimli bir çıkar edinme, kolay yoldan geçinme uğruna yaptığı işlerin sonunda nasıl da hüsran olacağını anlatmakta bu sözle.

“Başkasının baharını çalmak” gençliğini, en verimli çağını kendi çıkarları uğruna yok etmektir. Sen başkasının baharını çalarsan senin bahçende çiçek açar mı hiç? Böyle beklenti gereksiz değil de nedir? Kendi bahçenin çiçeklerle donanmasını istiyorsan başkasının baharını güze çevirmeyeceksin. Atalarımız: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” diye ne güzel söylemiş. Hesabın bir gün verileceğini bilmeli kişi. Başkasının baharını çalarsan senin baharın da zehir olur yazın da.

“Başkasının hakkına girenin mutluluk kapısını çalmaz” diyor Büyük Ozan. Haksızlığı kendine hak olarak görenlerin yaşamlarına bakıldığında bir biçimde bunun bedelini misliyle ödediğini görürüz. “Başkasının hakkına girmek” bazılarından saklansa da eskiden kadının onayı alınsa da yargı erkinin yasal boşlukları kullanılsa da kendi vicdanına bu haksızlığı kabul ettirmek olanaksız. Bu nedenle bu kişiler yaşamları boyunca mutlu olamaz. Mutlu olamayacaklarını bildikleri için de daha çok hakka girerler. Bu da onların mutsuzluklarını daha da büyütür.

Veysel: Başkasının güneşini kesenin üzerine güneş doğmaz, diyerek yaşamın acı bir gerçeğini önümüze koymakta. Bu acı gerçek kılıçla savaşanın kılıçla ölmesi gerçeğinden başka bir şey değil. Siz başkasının güneşini kesip onu ışıktan, aydınlıktan, yaşam kaynağından yoksun bırakırsanız sizin üzerinize güneş niye doğsun? İnsan yaşamda ne ekerse onu biçer. Bu, değişmez bir doğa kuralı ve yaşamın diyalektiği.

“Hâlâ anlamadınız kötü niyetle iyi murada varılmaz” diye uyarıyor bizleri Büyük Usta. Kötü niyetli biri, karşısındakine kötülük yapmak için yola çıkmışsa iyi ve olumlu bir amaca ulaşamaz. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Kötülük bumerang gibidir. Karşıtına ya da sana inanana fırlatırsan onu döner seni vurur. Onun için atalarımız: “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.” diyerek zalimce kötülük yapanları uyarmaktalar.

Kötülük yapmak, birinin güneşini kesmek, sana güvenenin baharını çalmak, başkalarının haklarına girmek, kötü niyetle iyi bir amaca ulaşma isteği kolay olsa da sonu acıklı biten girişimler bunlar. İnsanı insan yapan şey, iyilik yapmak, iyi düşünmek, başkalarının baharını, yaşamını, emeğini çalmamaktır. İyi düşünelim ki her şey iyi olsun. Sana yapılmasını istemediğini, sen de başkasına yapma! Kendimize iyilik kapılarını açmak varken kötülük yapmak niye?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       25 Nisan 2026

 

 

İSRAİL ORDUSUNDA TÜRK YURTTAŞI ASKER VAR MI?


İsrail, yıllardır Filistinlilere soykırım uyguluyor. Çoluk çocuk demeden önüne gelen Filistinliyi öldürüyor. Aynı kırımı, Lübnan’da da uygulamakta. Ayrıca İran, Yemen, Irak, Suriye, Mısır, Tunus’ta da benzer öldürmelerin nedenidir bu haydut devlet.

İsrail devleti, farklı ülkelerden Filistin’e göçen Yahudilerden oluştu. Bu kişilerin arasında çok sayıda Türk kökenli Yahudi’nin olduğu bilinen bir gerçek. Ülkemiz yurttaşı olan birçok Yahudi, aynı zamanda İsrail’in de yurttaşı. Yani çifte yurttaşlar… Ülkemizde erkeklere askerlik zorunlu… Son yıllarda bedelli, kısa dönem gibi uygulamalar olmakta. Bu da eşitlik ilkesine aykırı. Türk yurttaşı olan Yahudiler de askerlik görevlerini yurdumuzda yapmaktalar.

İsrail’de askerlik süresi erkeklerde 32, kadınlarda ise 24 ay. Gerek görülürse bu süreler uzatılabilir. Görüldüğü gibi bu ülkede bedel ödeyip askerlikten yırtmak yok!  Ancak aynı zamanda İsrail yurttaşı olan kişiler, hem orada hem de Türkiye’de askerlik ödevlerini yerine getirmekte. İsrail ordusunda askerlik yapan birinin Türk ordusunda askerlik yapması çok ilginç değil mi? Bu konuda özel uygulamalar varsa bilmek isteriz.

Mart 2026’da İran saldırısında öldürülen İsrailli askerin cenaze töreninde Türkçe ağıtlar yakıldı. Bu görüntüleri yurttaşlarımızın çoğu izledi. Bu kişinin kimliği belirlendi mi ilgili bakanlıklar ya da MİT tarafından? Öncelikle bu askerin Türk uyruğu sürüyor mu? Sürüyorsa Gazze soykırımı başladığından bu yana Türkiye’ye giriş yaptı mı? Gazze, Batı Şeria ya da Lübnan’daki soykırımlara katıldı mı? Bu kişinin ve varsa ailesinin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının geri alınması konusunda bir girişim var mı? Ayrıca İsrail ordusunda, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olup da kaç kişi askerlik görevi yapmakta? Bu kişiler için önlemler söz konusu mu?

Hükümetimiz, başta cumhurbaşkanımız olmak üzere Gazze söz konusu olduğunda yüksekten atıp tutmaktalar. Türk kamuoyunun Filistinliler konusundaki duyarlılığının farkındalar. Ancak bu duyarlılığı, yüksek perdeden İsrail karşıtı ağır sözler ederek yönetmeye çalışmaktalar. Ülkemizdeki ABD kontrolündeki NATO üslerinin İsrail’e bilgi sızdırmasını engellemiyor AKP hükümeti. Buna koşut olarak İsrail ordusunda askerlik yapıp Filistinlileri katleden Türk yurttaşı olan Yahudilerle ilgili bir yaptırım uslarına bile gelmiyor.

İsrail ordusunda elleri kanlı askerlik yapan Türk yurttaşlarının birçoğu, izinli zamanlarını ülkemize gelip normal insan gibi aramızda dolaşıp keyiflerine bakmaktalar. İzinleri dolup İsrail’e gittiklerinde Filistin soykırımı yapmayı sürdürmekteler.

İsrail’de çok sayıda Rus kökenli Yahudi yaşıyor. Rusya, 20 Nisan 2026 günü Moskova’daki Domodedova Havaalanı’na Tel Aviv’den gelen kırk İsrailliyi İran’la savaştıkları gerekçesiyle gözaltına aldı. İsrailliler, beş saat boyunca su ve besin erişimi olmadan sorgulandı. Rus görevliler, “İran Rusya’nın müttefikidir, İran’ın düşmanı Rusya’nın da düşmanıdır” diyerek İsraillilerin ülkelerini ziyaret etmelerinden hoşlanmadıklarını belirttiler. İste, doğru ve tutarlı tavır budur. Tavşana kaç, tazıya tut tavrı değil.

İsrail’in soykırımcı tutumu nedeniyle İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in doğru çizgisi herkese örnek olmalı. Dosta dost, düşmana düşman diyen ve arka kapı diplomasisi yapmayan, kartlarını açık oynayan bir yürekli duruş bu.

AKP hükümeti, zaman geçirmeksizin İsrail ordusunda askerlik yapan Türk yurttaşı eli kanlıları belirleyip gereken işlemleri yapacak mı? Yoksa bu oyun sürecek mi sonsuza dek? Cebinde Türk kimliği olan birinin Filistinlileri çoluk çocuk öldürmesine göz yumulup yol mu verilecek? Bu konuda en az Rusya kadar duyarlı ve yürekli olmak gerek. Pedro Sanchez gibi de içten, örnek ve insancıl davranmalı değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               23 Nisan 2026

 

 

YAŞAM BİÇİMLERİ DİZİLERE YANSITILIYOR


Televizyon dizilerini çok fazla izlemem. Her yıl bir ya da iki diziyi izlemeye çalışırım. Bunun da nedeni, halkımızı ekran başına kilitleyen konuları, olayları görmektir ilk amacım.

İkinci amacım ise… Dizilerin toplumu yönlendirdiği bilinciyle bu konudaki eğilimleri görme isteğim. Neredeyse dizilerin hepsi toplumun yaşam biçimini, kişilerin olaylara bakış açılarını, halkın düşünüş biçimini, izleyicilerinin duygu dünyasını biçimlendirip değiştirdiğinin yakın gözlemcisi ve tanığıyım.

Diziler, sosyal medya ile toplumları yeniden inşa ediyor düşünsel ve duygusal olarak. Bunun küresel bir yönlendirmenin parçası olduğunu da düşünmekteyim. Ayrıca dizinin senaristlerinin kendilerinin ya da çevrelerinde gözlemledikleri yaşam biçimlerinin dizilere konu olduklarını varsayıyorum. Bu yolla topluma bir yaşam biçiminin dayatıldığının farkındayım. Bu tür bir yaşam biçimini gerçek yaşamda gözlemlemeseler bile düşlemeleri olanaklı. Ayrıca başta ABD olmak üzere birçok batı ülkesinde bizim televizyonlarımızdaki dizilerde anlatılan yaşam biçimlerine rastlayabiliriz.

Dizilerdeki olaylar ve kahramanlar, toplumca örnek alınıyor ne yazık ki. Özellikle çocuk ve gençler, dizi kahramanlarına benzemeye çalışıyorlar düşünüşleri, davranışları, yaşam biçimleri, giyim ve kuşamlarıyla. Onlar gibi konuşup onlar gibi oturup kalkıyorlar. Karşılaştıkları durum ve olaylara onlar gibi karşılık veriyorlar. İnsan ilişkilerini, beğendikleri dizilerdeki kahramanlar gibi oluşturmaktalar. Dizilerin konuları, yaşanan olaylar ve kahramanlar çocuk ve gençlere, hatta yetişkinlere bile örnek olmakta. Diziler, sosyal medyayla el ele vererek toplumları dönüştürüyor kendi istedikleri doğrultuda. Bu dönüşüm; toplumları köklerinden, onları var eden değerlerden, insanlık erdemlerinden ve yaşam düzenini sağlayan aktöreden uzaklaşmasına yol açıyor. Bu da toplumun çözülmesine, çürümesine, kokuşmasına neden oluyor.

Dizilerin neredeyse hepsinde toplumsal aktöremizin kabul edemeyeceği aile içi cinsel ilişkiler var. Neredeyse herkes, herkesi aldatıyor kadın ya da erkek olsun. Kardeş, kardeşin karısıyla cinsel ilişkiye giriyor. Yeğen, amcası ya da dayısının karısıyla birlikte oluyor. Arkadaş, en yakın arkadaşının eşiyle birliktelik yaşıyor. İnsanın düşsel evrenini zorlayacak kadın-erkek ilişkileri söz konusu. Diziler, bu tür ilişkileri öne çıkararak izleyicilerine hiç kimseye güvenilmemesi gerektiğini toplumun belleğine yerleştirmekte. Diziler, açıkça “Kardeşine, akrabana, en yakın arkadaşına bile güvenme!” demek istiyor izleyicilerine. Bu anlayış, aileyi hedef almakta. Bu yolla aileyi çözüp dağıtma, ev içi dayanışmayı çürüterek ortadan kaldırma, toplumsal erdemleri geçersiz kılma, aktöreye dayalı akraba ilişkilerini yok etme amaçlanmakta. Bazı kişiler, kendi yaşamlarını biçimlendiren aktöresizliği, insanlık erdemlerinden nasibini almamayı, toplumsal değerleri umursamamayı topluma dayatmakta. Bu durum son derece tehlikeli.

Diziler, giyim kuşam konusunda toplumu değiştiriyor. Özellikle cinselliği öne çıkaran kadın giyimleri kabul edilebilir değil. Cinselliği kışkırtan bir giyim söz konusu. Kapalı olması gereken cinsel bölgeler bilerek sergilenmekte. Dizilerde kadın cinselliği, konunun üstüne çıkıyor. Dizilerde sınırsız, ilkesiz, sevgiye dayanmayan bir cinsellik topluma dayatılmakta. Karşı cinsi sevmek, ona bağlanmak, ilişkiye karşılıklı saygı duymak, aile birliğini her şeye karşın korumak dizilerde söz konusu değil. Topluma, özellikle de gençlere değerler, ilkeler, erdemler, sağlam bir aile yapısı için değil; yalnızca cinsellik odaklı bir yaşam biçimi özendirilip amaçlandırılmakta ekranlarda.

Erkek giyiminde kapkara giyim söz konusu. Bundaki amaç, sert erkek algısı uyandırmak. Ayrıca erkeklerin çoğu kirli sakallı… Bu giysi ve sakal, organize suç örgütleri tetikçilerini ve liderlerini anımsatmakta. Dizilerin her bölümünde silahlı çatışma var neredeyse. Bir anda onlarca kişi öldürülüyor. Dediğini, söz ve yeteneğiyle yaptıramayan erkek dizi kahramanı, silahla yaptırıyor her şeyi. Usun yerini kaba güç alıyor. Bu da çocuk ve gençleri şiddete yönlendirmekte. Dizilerin çoğunda çocuk ve gençlere olumlu davranışlar açısından örnek olacak kadın ve erkek kahramanlar yok nedense.

Dizilerde en belirgin olan özellikse hiç kimsenin kimseyi dinlememesi. Karşılıklı konuşmanın yerini, karşılıklı bağrışma almış durumda birçok dizide. Sıkça görülen ise laf sokmalar… Ayrıca dizilerde güzel Türkçeye özen yok! Yabancı sözcükler bolca kullanılmakta. Örneğin, yeni bir buluşla yeni bir yabancı sözcüğü sokuyorlar güzel Türkçemize. Oysa bu yabancı sözcüğün yerine türetme ya da bileşme yoluyla oluşturulan Türkçesi konabilir. Bu konuda dilcilerden yardım almayı uslarına bile getirmiyorlar nedense. Ekranlardaki anlatım bozuklukları, tümcedeki anlam bozuklukları, konuşmalarda kırık döküklük de önemli bir konu. Diziler, izlendikleri birçok yabancı ülkede bazı kişilere, Türkçe öğretirken ülkemizde ise çocuk ve gençlerin dilini bozmakta. Yabancı ülkelerde, Türk dizilerini izleyerek anadilimiz öğrenenler de ne yazık ki bozuk bir Türkçe ile karşımıza çıkıyorlar.

Birçok dizide homoseksüelliği çağrıştıran dizi kahramanlarını görüyoruz. Bu durum, özellikle çocuklar üzerinde olumsuz etki bırakmakta. Toplumu cinsiyetsizleştirme konusunda algılar yaratılmakta. Bu durum, çocuk ve gençleri kimliksizleştirip tinsel karmaşıklığa sürüklemekte. İnsanların kadın ve erkek olarak iki farklı cinsten oluştuğunu yadsımak, büyük bir yanlış. Bu durum, aile kurumunu yok eder. Kadın ve erkek türlerinin ortadan kalkmasıyla insan da yok olur yeryüzünden.

Diziler denetlenmeli. Topluma zarar veren, çocuk ve gençlere yanlış rol modeller gösteren, toplumsal aktöre ve değerleri hiçe sayan, insanlık erdemlerini kulak arkası eden, insanları tüketime özendiren, şiddeti insan ilişkilerinin merkezine oturtarak sorunları bu yolla çözmeyi tek geçerli yol olarak sunan dizilerin gösterimi önlenmeli. Toplumumuzun varlığı, geleceği, çocuk ve gençlerin gerçekler ışığında yetiştirilmeleri her şeyin üstünde. Bu gerçeği görmezden gelmek, ilerde önü alınmaz büyük sorunları, yıkımları, sakıncaları ortaya çıkarır.

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                                     5 Mart 2026

 

 

BİR ÜLKENİN HALKI İÇİN ÇALIŞAN YÖNETİCİLERİ VARMIŞ


Kaf Dağı’nın ardında toprakları verimli, ovaları bereketli, dağları taşları yaban meyveli, denizleri türlü türlü balıklarla dolu, yeraltı kaynakları varsıl mı varsıl, dere ve göllerinde sayısız su ürünü olan bir ülke varmış. Bu ülkenin yeryüzü yeşil, gökyüzü maviymiş. İnsanları çalışkan mı çalışkanmış. Yanı sıra çok da iyi niyetli ve iyi yürekliymiş insanları. Bu nedenle bu ülkenin adı, İyiyürek’miş.

İyiyürekliler, iyilikten başka bir şey düşünmezmiş. Onların yalamı hep olumluluk üzerine kuruluydu. Olumsuz düşünüp yapmak uslarının köşesinden bile geçmezmiş. İnsanlar, kendi aralarında söyleşirken ikide bir “Kötülükler bizden uzak olsun.” derlermiş kötü düşünceleri kovmak için. Kaza ile bir kötülük yapsalar, istemeden biri hakkında kötü bir şey düşünseler ya da söyleselerTanrılarına kendilerini bağışlaması için günlerce yakarırlarmış.

Tanılarına inançları tammış. Onun buyurduğu her şeye uyup dediklerini yerine getirmek için yarışırmış küçük büyük İyiyürek ülkesi halkı. Hele belli günlerde Tanrı’ya yakarış toplantılarında neredeyse hepsi kendi eğnini[1] unutup Tanrı’nın varlığında yok olurlarmış. Bu toplantılarda gözyaşları sele dönermiş ve sevgi denizi oluşurmuş böylece. Kendilerini uçmağa[2] varmış gibi düşünür, dünyanın boş bir düş olduğu duygusuna kapılırlarmış. Zaten onların inancına göre dünyadaki yaşam geçiciydi. Asıl ve sonsuz yaşam, öteki dünyadaydı. Eğinler, tinlere[3] yük olmasın diye bu dünyada kalıp toprak olacaktı nasıl olsa. Eğinlerin yükünden kurtulan tinler, uçmağa varacaklardı göğün yedinci katında. Orada dünya nimetlerinin katbekat çoğu önlerinde olacak, karnı da gözü de doyacakmış herkesin. Hani dünyada “Yediğin önünde yemediğin arkanda” diye bir söz vardır ya işte tam da ona uygun bir yaşam sürdürülecek uçmakta.

Onların inancına göre Tanrı ile kendi aralarına kimse giremezdi. Çünkü Tanrı, onlara şah damarlarından daha yakındı. Tanrı’yla onların arasına biri girmeye kalkamazdı. Bu, Tanrı’ya eş koşmak, demekti. Böyle düşünmek,  Tanrı katında büyük bir suçtu. Bu suçun karşılığı da tamuya[4] gitmekti.

Binlerce yılda oluşan törelerine çok bağlıydı İyiyürek ülkesinde yaşayanlar. Töreleri gereği aralarında olağanüstü bir yardımlaşma ve dayanışma vardı. Acılar, ekmekler gibi paylaşılırdı. Biri üzüldüğünde hepsi üzülürdü. Biri öldüğünde sanki hepsinin yakını ölmüşçesine ağlaşırlardı. Günlerce yas tutulurdu toplum olarak. Bir kişi sayrı[5] olup yatağa düştüğünde elbirliğiyle onu iyileştirmek için olağanüstü çalışılırdı. Sayrı evine sağaltım[6] sağlayıcı yiyecekler, bitki kökleri, çiçekler, hayvan kemikleri, doğada az bulunan yiyecek otlar götürülürdü. Adaklar adanırdı sayrıya sağlık gelsin diye.

Sevinç ve mutluluklarda ise toy kurulup düğün bayram edilirdi. Günlerce sürerdi toy. Yenip içilir, söyleşilir, sofralarda kuş sütü bile eksik olmazdı. Bu toylarda sevinci belli etmek için oyunlar oynanırdı. Bu oyunlarda herkes kendinden geçerdi. Dışardan bakanlar, bu kişilerin başka bir gezegenin insanları olduklarını sanırdı.

İş zamanı geldiğinde herkes; ben arı gibi diyeyim, siz karınca gibi deyin çalışırdı. Baharla uyanan toprakla kavuşmak törenlerle kutlanırdı. Toprak dile gelir, insanlar kış boyu eğinlerine yükledikleri büyük erkelerle[7] yorulmak bilmezlerdi. Onlar için dur durak yoktu. Zamanı iyi değerlendirmek için gece harman yerinde uyunurdu kucak kucağa. Onlara yıldızlar yoldaşlık eder, ay ışığı yol gösterirdi. Şafak sökerken gün başlardı. Çünkü bu ülkenin insanları güneşi üstlerine doğdurmazdı. Güneşten önce dünyayı teslim alırlardı.  Gün ışığıyla tarla taban işleri başlardı. Türlü meyvelerle dolu ağaçları vardı. Ahır, ağıl ve kümeslerinde dizi dizi sağmal inekleri, boy boy binek atları, sürü sürü koyunları, öbek öbek keçileri, küme küme tavukları bulunurdu. Sofralarında süt, yoğurt, tereyağı, et, yumurta eksik olmazdı. Bolluk, sofralarını türlü türlü yiyecekler süslerdi.

Bahar geçer, yaz gelir, gün güze evrilirdi kaş göz arasında. Evler, ambarlar, kilerler, her yan yiyecekle dolardı. Samanlıklarda bir iğnenin sığacağı kadar yer kalmazdı. Odunluklara başına dek yakacaklar yığılırdı. Küp küp turşuları, kavanozlar dolusu reçelleri, petek petek balları, torbalar dolusu bakliyatları, kurutulmuş yemişleri doldururdu her yanı.

Havalar soğumaya başlayınca eğinleri yorgunluktan iki kat olurdu neredeyse. Kuzeyden soğuk kış yelleri kendini göstermeye başladığında evlerinin bakacaklarını[8] kapatır, kapılarını sıkıca örtüp mutluluk düşleriyle yaşarlardı. Kış, onlar için umut tohumunun toprak altında yeşermeyi beklediği zamandı.

İyiyürek ülkesinin yöneticileri, zamanla arayış içine girdiler. Komşu ülkelerin kavgacı, açgözlü, doyumsuz, töresiz, türesiz, geçimsiz, bencil, ayrımcı, ayrılıkçı, baskıcı, ikiyüzlü, yasa tanımaz, halk için değil de kendi için çalışan, iş bilmez, bencil yöneticilerine özendiler içten içe. Onların göz boyayıcı, düzmece varsıllıkları ilgilerini çekti. Önce onlardan yalan söylemeyi, halklarını yalanla kandırmayı, kendilerine karşı çıkanlara kara çalmayı, çok konuşup az iş yapmayı, inançları biçimselleştirip içlerini boşaltmayı öğrendiler. Tanrı kelamı, kulun uydurmalarının tozu dumanı arasında seçilmez oldu neredeyse. İnsanlar gerçeği bırakıp yalana, doğruyu görmeyip eğriye, kutsaldan ayrılıp uydurmaya, bilgiyi yok sayıp uydurmaya, aydınlıktan vazgeçip karanlığa inanmaya başladı. Ülkede akla kara birbirinden ayırt edilemez duruma geldi. Geceleri değil de gündüzleri ışıkları yakar oldular güneşin aydınlığını boğmak için.

Yüzyıllardır hırsızlığın olmadığı ülkede, “çalmak” diye bir eylem söylenir oldu sıkça. Eskiden İyiyürek ülkesinde kapılar, bakacaklar kilitlenmezdi çalma olayları başlamadan önce. Herkes kapılarına çifter kilit taktırdı. Yeterli olmayınca bu, kapıların arkasından sürgüler sürüldü. Bu da yetmeyince gözetleme delikleriyle izlendi evlerin çevresi. Ardından her sokakta sırayla nöbetler tutulmaya başlandı hırsıza arsıza karşı.

İyiyürekliler ne yaptılarsa hırsızlığı önleyemediler. Dağdaki eşkıya tüfekle, yerleşim yerindeki hırsız gizlice, yönetenler ise kalemle soydular onları. Kendilerini, dört koldan sarılıp kuşatılmış olarak duyumsadılar. Ürünleri para etmiyor, alacaklarını da olağanüstü zamlanmış olarak ediniyorlardı. Bir süre sonra bankacılar gelip onlara borç verebileceklerini söylediler. Parasal açıdan dar boğazda sıkışan halk, borçlanmak için adeta yarıştı. Çok sevindiler çok…

Zaman geçti, her şey hızla değişmeyi sürdürdü. Borçlar gırtlaklarına dek çoğaldı. Yürek çarpıntıları değişti, soluk almaları zorlaştı. Geceleri uykuları kaçtı. Ne yediklerinde tat ne de içtiklerinde lezzet vardı. Mutluluğu düşlerinde bile göremez oldular. Uykularında karabasanlar bastı onları. Eskiden kavga dövüşün ne olduğunu bilmeyen insanlar, her gün birbirlerine saldırdılar acımasızca. Çocukları, gençleri suç makinesine döndü. En kötüsü de ülkede kardeş kavgasının başlamasıydı. Tanrı’ya inançları zayıfladı. Helalle haram birbirine karıştı. Halkın bir bölümü insanları putlaştırıp onlara tapmaya başladı. Hakkın ne demek olduğu anımsanmaz oldu nednese. Eskiden “açlık” sözcüğünün anlamını bilmeyenler, onu yaşayarak öğrendiler. Bu dünyadan da öbür dünyadan da umudunu kesenler çoğunluktaydı.

Karmaşa alıp yürüdü zamanla. Eskiden yaşadıkları mutlulukları unutanlar çoğaldı. Çoğu kişi, binlerce yıldır yaşanan barış, erinç, mutluluk, dayanışma, paylaşma, özveri, sevgi, saygı ve güvenle bezenmiş günleri anımsamaz oldu.

Bir gün Düşgücü, iyice yaşlanmış dedesi Güngörmüş’e sordu: “Dedeciğim, sizin çocukluğunuzda da böyle karışık mıydı ülkemiz? O zaman da insanlar güven içinde yaşayamıyorlar mıydı?”

Güngörmüş: “Gel otur yanıma, anlatayım.” dedi iç geçirerek.  Düşgücü, oturdu dedesinin dizinin dibine. Dede anlattı, torun dinledi. Saatler saatleri kovaladı. Bir cumartesi sabahı başlayan bu konuşma, gece yarısına dek sürdü. Güngörmüş dede, iyice yorulup sesi kısıldı. Hep anlattığı için devinimsiz bir biçimde oturduğundan dizleri uyuştu, her yanı ağrımaya başladı. Düşgücü de gözlerini kırpmadan dinlediğinden iyice yorulmuştu otura otura. Sabahtan beri tek lokma boğazlarından geçmemişti. Kalkıp bir şeyler atıştırdılar iştahsızca. Uykuları da gelmişti.

Dedeyle torun karşılıklı yataklarda uyudular o gece. Sabaha dek mutluluk düşleri gördüler. Düşgücü, her düşünden sonra uyanıp eski erinçli günlere dönmek için dilekte bulundu. Dede, son görevini yapıp geçmişin güzelliklerini torununa anlatmanın verdiği sevinç, erinç mutlulukla rahatlamış bir biçimde sonsuz uykusuna daldı.

Kim bilir belki Düşgücü’nün düşleri gerçek olur da İyiyürekliler ülkesi kurtulur. Onlar ersin muradına, biz çıkalım kerevetine.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               21 Nisan 2026



[1] Beden

[2] Cennet

[3] Ruh

[4] Cehennem

[5] Hasta

[6] Tedavi

[7] Enerji

[8] Pencere

BEDENİNİ SAKINMAYAN KADINLAR


Korona öncesi dönemde toplu taşım araçlarında, işyerlerinde, aşevlerinde ya da konuklarla birlikte herhangi bir yerde olunduğunda kadınlar oturup kalkmalarına özen gösterirdi. Eski ve argo söyleyişiyle frikik vermemek için özel bir çaba içinde olurlardı. Hafiften sıyrılan bir etek hem hemcinslerince hem de erkeklerce ayıp karşılanırdı. Bu tür dikkatsizlikler, özensizlikler yadırganırdı insanlarca. Böyle bir durumda özensiz ya da dalgın davranan kadınlar ar eder, yüzleri kızarırdı. Çünkü kadın bedeni çok değerli ve özeldi, tıpkı paha biçilmez mücevherler gibi.  O beden, işportacı tezgâhlarında sergilenen mal gibi ortaya yere dökülmezdi. O değerli mücevhere ulaşmak herkesin harcı değildi. Bir kadına ulaşmanı yolu, içten seven bir yüreğe sahip olmaktı.

Her kadın, giyimine özen gösterirdi. Bir kadının iç çamaşırının görünmesi bir yana, dış giysilerden belli olması bile bir özensizlik olarak görülüp ayıp sayılırdı. Kadınlar, genç kızlar süslenmelerine özen gösterirlerdi. Makyajda abartıya kaçmak, hem ayıp hem de süslenmeyi bilmemek olarak görülürdü. Süslenmede doğala yakın bir anlayış egemendi. Eskiden kadınların insan içinde makyaj yapması, süslenmesi ne görülür ne de düşünülürdü.

Kadın olsun erkek olsun ev giysileriyle dışarı çıkması, eve gelen konukları karşılaması ayıbın ayıbıydı. Bu, konuğa değer verilmemesi, saygısızlık olarak görülürdü. Konuk için temiz, düzgün giyinmek ev sahiplerinin hem kendilerine hem de konuklarına saygı duymasındandı. Giyime gösterilen özen, konuklara yapılacak sunumlara da gösterilirdi. Konuklar oturmadan oturmak, çok ayıp ve saygısızlıktı. Onlar, ikram edilen yiyeceklerden tatmadan ev sahiplerinin elleri çatal bıçağa değmezdi.

Konukların yanında özel sorunlar, aile içi ilişkiler konuşulmazdı. Çünkü herkesin tenceresi kapalı kaynardı. Gelen konukları, kendi sorunlarıyla meşgul etmemek önemli bir görgü kuralıydı. Hele paradan, maldan mülkten konuşup kendi varsıllığını övmek görgüsüzlüğün bağışlanmaz biçimiydi.

Şimdi böyle mi? Doğal olma maskesiyle her şey, deli kızın çeyizi gibi orta yere seriliyor. Ne giyimde özen var ne de konuşmada. Kadınlar bedenlerini, özellikle de en mahrem yerlerini sergilemeyi bir beceri sanmakta. Değerli mücevherler, işporta tezgâhında sıradanlaştı. Frikik vermenin ayıp olduğu unutulup özellikle bacaklar açılarak oturuluyor kalabalıklar içinde. İç çamaşırlar sanki özellikle gösteriliyor. Meme uçları görüldü görülecek giysilerin altında gizlenemiyor. Oram buram görünmesin diye kendini sakınan genç kızlar yok artık. Olsa da parmakla gösterilecek türden.

Toplu taşım araçlarında, aşevlerinde, yeiçlerde[1] ve dost meclislerinde genç kadınlar alıyorlar aynayı ellerine başlıyorlar en abartılısından makyaj yapmaya. Öylesine bir süslenme ki, birden boya küpüne dönüyor karşınızdaki.

Erkeklerin çoğu, sakallı ve özensiz. Küfürlü konuşmayı delikanlılık saymaktalar. Ayakkabılar boyasız… Giysiler, genellikle kapkara… Kız olsun erkek olsun sözcük dağarcıkları elliyi geçmiyor. Dildeki kısırlık, bilinçteki yozluğu, yoksunluğu ortaya çıkarmakta kolayca.

Kadın giyimlerinde özen tarih oldu. Cinsellik sergilenecek biçimde giysiler giyiliyor. Giyiliyor, dedim ancak giyilen bir şey de yok! Benim de son yıllarda dilim alıştı yaşı ne olursa olsun insan dişisine “kadın” demeye. Ne yazık ki bu da son zamanların modası dilde. Okul kızlarına da “kadın” deniyor artık. Oysa dilimizin önemli bir varsıllığıydı evlenmemiş çocuk ve gençlere “kız”, evlenenlere “kadın” denmesi. Bu da cinselliğin küçük yaşlardan başlayarak herkesçe yaşanabileceği algısını topluma yerleştirmek amaçlı bir değişiklik dilde. Ne coşkun bir ırmak gibi yürek çağlayanından içten gelen seviler var ne de uğruna özveride bulunulacak sevgililer.

Her şeyi cinsellik, hazcılık odaklı düşünmek toplumu çürütmekte. Özellikle gençleri, ülküler edinmekten uzaklaştırmakta. Cinselliğe odaklanan gençlerin amaçsızlaştırılmasıdır istenen. Yalnızca bu mu?

Doğaldır ki hayır… Hazcılık, toplumu geleneklerinden, yardımlaşma ve dayanışma kültüründen, paylaşımcı olmaktan, toplum çıkarlarını savunup korumaktan, başka varlıkların haklarına saygı göstermenin gerekliliğinden, diğer insanlarla uzlaşı anlayışından, özveriden, duygudaşlıktan, tutumlu olmaktan, tinsel varsıllıktan, üretkenlikten koparıyor. Ben yoksam gerisi tufan, anlayışı dayatılmakta kişilere. Bu, benmerkezli bir anlayış ve yaşam biçimi. Sosyal bir varlık olan insanı, hazcılığa tutsak eden ve özgürlüğü reddeden sınırsız bir bencillik. Bencillikle bir toplum kimliğini yitirir. Bu durum, insanı da toplumu da çürütür. Çürümenin ardından kokuşma başlar.

Ne yazık ki hazcılığı kişilere dayatan televizyon ve sosyal medya. Bu yolla milyonlarca insanı kendine tutsak ediyor. Böyle olunca da insanlık kendi kendini yok etme yoluna giriyor. Bu tutsaklığı yok edemezsek insan soyunun yok edilişini izleriz çaresizce. O zaman insanlık adına ayağa kalkma zamanı geldi de geçiyor bile. O halde ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       20 Nisan 2026

 



[1] Kafe