YAPAY ZEKÂDAN SEVGİLİ


Yapay zekâ evde, işyerinde, toplu taşım araçlarında, sokakta, dinlencede, dost söyleşilerinde, kısacası yaşamın her alanında var. Üstelik bunu cebinde taşıyor kişi. Yani yaşamın her anında soru sorup yanıt alabileceği bir danışmanı, herkes yanında bulunduruyor.

Yapay zekâ, şimdilik teknolojinin ulaştığı en ileri doruk… Genci yaşlısı birçok konuda ona sorup danışıyor. Bilmediklerini oradan öğreniyor, çözüm aradığı sorularına ve sorunlarına çareyi orada arıyor. Onu, ne yazık ki elinin altında bir danışman, başvuru kaynağı olarak görüyor günümüz insanı. En basit, hatta kişinin çok iyi bildiği şeyleri öğrenmek için bile yapay zekâya başvuruluyor.

2010’dan sonra doğan çocuklara “alfa kuşağı” deniyor. Öncelikle söyleyeyim ki çocukları, gençleri, insanları kümelendirme yanlısı değilim. Çünkü insanlar aynı dönemde değil; aynı gün, aynı evde doğsalar bile düşünsel ve duygusal ayrımlar göstereceği kesin. Bu nedenle bir dönemde doğanların hepsini aynı düşünce ve benzeşik[1], tekdüze davranışta bulunduğunu varsaymak büyük yanlış. İnsanı insan yapan da herkesin ayrı düşünüp davranması, benzeşik olmaması. İnsan düşünce ve davranışlarını kuşaklara bölüp toptancı bir bakış açısıyla değerlendirme yanlısı değilim.

Şimdi dönelim konumuza. Teknolojinin içinde doğan çocuklar, yapay zekâya kolayca uyum sağladı. Zaten çok küçük yaşta ekrana bağlanan çocuklar, yapay zekâ ortaya çıkar çıkmaz ona yöneldiler.

Ekran bağımlılığı, yapay zekâ bağımlılığını da getirdi bir anda. Ekran bağımlılığıyla ailesi, arkadaşları, akrabalarıyla duygusal kırılma yaşayan çocuk, böylece yeni ailesini, arkadaşını ve akrabasını buldu orada. Çocuklar gerçek yaşamda yitirdikleri duygusal ilişkiyi yapay zekâyla kurmaya çalışmakta. Bunu yaparken onun bir teknolojik aygıt olduğunu ve duygudan yoksunluğunu düşünmüyorlar bile. Onunla duygusal bağ kurulmaya başlayınca yapay zekâyı arkadaş, dost, giderek ailesi olarak benimsemekteler. Onu arkadaş yerine koyunca sırdaşı olarak da görüyor. Kimlik bilgilerini, aile sırlarını, tasarımlarını, ülkülerini, amaçlarını, özel ilişkilerini, yaşamının gizlerini ona emanet ediyor. Bu kişisel bilgi, düşünce ve duyguların yapay zekâya emanet edilmesi onun bireysel özgürlüğünü, kimliğini yok edip büyük tehlikelerin içine sokuyor.

Yapay zekâ, çocukların duygusal boşluğunu dolduruyor görünse de böyle bir şey olanaksız. Çünkü duygu, insanda olan bir özellik… Dünyada insan sıcaklığını verebilecek hiçbir teknolojik araç yok! İnsan, insanla duygusal ilişki kurabilir. Onunla üzülüp onunla sevinir. Yine duygusal yakınlığı ancak insan ve doğayla kurabilir.

Bazı yapay zekâ kullanıcıları, özellikle de alfa kuşağı olarak görülenler, aşklarını burada arıyor. Yapay zekâya âşık olanlar giderek artmakta. Ona ilanı aşk ilan edenler çok… Birçok kişiye gülünç ve şaşırtıcı gelecek, ancak onunla sevgili olanlar var. Sevgilisiymiş gibi onunla duygusal konuşmalar yapanlar giderek artmakta. Ne yazık ki günümüz çocuklarının çoğu, yapay zekâya çok güveniyor. Tüm sorunlarını onunla çözmeye çalışıyor. Onun en büyük sırdaşı yapay zekâ…

Bazı ülkelerde tek tük de olsa yapay zekâyla evlenenler var. Bu evliliklerin yaygınlaşacağı gözükmekte. Bu da günümüz insanının yalnızlığını, duygusal açlığını, insansızlığını, toplumdan soyutlanmasını, doğadan uzaklaşmasını, teknolojiye teslimiyetini göstermekte. Bu durum, modern toplumun en büyük sorunu… İnsanın insandan kopuşunun acıklı bir öyküsü olarak da görülebilir bu. Özellikle çocukların yapay zekâyı sosyal gereksinmeleri karşılayacak insanmış gibi görmesi çok önemli bir sorun.

Sakın yanlış anlaşılmasın, yapay zekâya kaşı değilim. Onun varlığını, yaşamımızı kolaylaştıracak bir gelişme olarak görüyorum doğru kullanıldığı sürece. Bu konuda başta anne ve babalar olmak üzere herkes sorumlulukları gereğince çocukları uyarmak zorunda. Öncelikle yapay zekânın gerçek bir kişi olmadığı onlara anlatılmalı. Onun arkadaş değil, zaman zaman başvurulması gereken bir kaynak olduğu belirtilmeli. Sağlık ve güvenlik alanlarında ondan bilgi alınmasının tehlikelerinden söz etmeli. Yapay zekânın bir psikolojik danışman olamayacağı gerçeği üzerinde durulmalı.

Çocuklar, yapay zekâya birçok soru sorup bilmediklerini öğrenmeye çalışıyor. Ancak buradan aldığı yanıtların, öğrendiği bilgilerin hepsinin doğru olduğu yolunda bir inancın olmaması gerek. Bu bilgileri başka kaynaklardan da onaylaması çok önemli. Bir bilgi, birkaç kaynaktan öğrenilmeli. Farklı kaynaklarda çelişkili bir açıklama varsa yapay zekânın verdiği bilgi daha derinine araştırılmalı.

Yapay zekâdaki bilgileri, onu yapanlarca yüklendiği bilincine sahip olunmalı. Kötü niyetli kişiler, onu kendi çıkarları için yönlendirme aracı olarak kullanabilir. Böyle olursa insanlığın kötülüğü için çalışır.

Yapay zekâ, iyi niyetli kişileri yönetiminde toplumsal çıkarları önceleyip insanlığa hizmet ve uygarlığın gelişmesi için kullanıldığında herkese, tüm dünyaya çok yararlı olur. Özellikle bu durum, çocukların gelişimine önemli katkılar yapar. Bu nedenle onları yapay zekâ kullanımı konusunda bilinçlendirmeli. Bu görev de en çok anne, baba ve öğretmenlere düşmekte. Bu konuda devletin ilgili kurumları da özveriyle sorumluluklarını yerine getirerek çalışmalar yapmalı. Bu görevden kaçmak çocuklara, onların geleceklerine önem ve değer vermemektir.

Çocukları yeniden yaşama, onların doğal gelişim sürecine döndürmek gerek. Bunu yapamadığımızda insanlığın geleceği tehlikeye düşer. Bu nedenle bu savaşım kişisel değil, toplumsal olmalı, hem de tüm insanlık için.

                                                Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Haziran 2026

 

 

 

 



[1] Homojen

NİŞAN, DÜĞÜN, CENAZE SOSYAL MEDYADA


Sosyal medya yaşamımıza girdi gireli birçok kişi, neredeyse sosyal ilişkilerini burada kurmakta. İnsanların acı tatlı günleri burada öğrenilip burada bu duygular paylaşılıyor. İnsanlarla yüz yüze görüşmek bir yana insan sesi işitmek bile olanaksızlaştı neredeyse. İnsan kalabalığından geçilmeyen kentlerde insansız yaşamak zorunda kalıyor kişi.

Yakınlarımız, tanıdıklarımız oğlunu ya da kızını nişanlıyor, sonrasında evlendiriyor gözümüze çarparsa bu mutlu günü sosyal medyadan öğreniyoruz. Ayrıca ölüm duyuruları da sosyal medya aracılığıyla yapılmakta. Dostlarımızın birçoğu önemli sayrılıklar geçiriyor. Bunu da sosyal medyada paylaşıyorlar. Bir kişinin çok sayıda sosyal medya hesabı var. Ayrıca her sosyal medya alanında en azından binden çok kişiyle iletişimi bulunmakta. Bu kişilerin çoğuyla yüz yüze tanışmıyor sosyal medyadaki kişi. Ayrıca sosyal medyada binlerce insanın yer aldığı grupları da hesaba katmalı. Bu koşulla altında sosyal medyada paylaşılan her şeyi fark ederek görüp okumaya ne zaman ne de ömür yeter. Bu gerçekler göz önüne alınıp düşünüldüğünde bu tür duyurulardan haberdar olmak çoğu zaman olanaksız.

İnsanlar duyuruları görmeyince nişan düğün yapan dostlar mutlu gününde sevdiklerini göremeyince kırılıyor haklı olarak. Cenazesi olanlar değer verdiği kişiler, acısını paylaşmayınca üzülüyor haklı olarak.

Nişan, düğün cenaze ve bunlar gibi duyuruları çoğu kişi göremiyor. Peki, görenler ne yapıyor?

İnsanların yaşamları boyunca önemli birkaç günü vardır. Bunlardan biri düğünleri, diğeri de cenazeleri… Bu iki önemli günde onları yalnız bırakmak olmaz. Düğüne çağrılmışsam ve önemli bir engelim yoksa giderim. Cenaze duyurusunu aldığımda eğer gitme olanağım varsa katılırım defin törenine. Gitme olanağım yoksa yakınlarını telefona arayıp acılarını paylaşırım. Bu konularda insanın iki eli kanda olsa bu önemli günleri kaçırmamalı.

Duyurular sosyal medyada olunca nişan ve düğün için mutluluk dilekleri buradan yazılıyor. Sanki evlenecek çift sanal bir iş yapıyor. Yakında sosyal medya üzerinden sanal nişan, düğün törenleri yapılırsa şaşırmam.

Son zamanlarda bazı sosyal medya gruplarında bulunan arkadaşlar, cenaze duyurularına niye ileti yazmayarak başsağlığı dileğinde bulunmadığımı sordular bana. Bu soruyu soran bir arkadaşıma: “Cenazedeydim” dedim. Biraz şaşırdı. Bir arkadaşımın sorusuna da: “Telefonla arayıp başsağlığı diledim” yanıtını verdim. Olanağımız varsa cenazeye gidelim. Yoksa ya sonradan olanak bulursak başsağlığı dilemek için yanına gidelim ya da üzüntümüzü telefonla bildirelim. İnsanı görelim, insan sesini işitelim.

Sosyal medyada kimi zamanda hiç tanımadıklarımızın ölüm duyurularıyla karşılaşırım. Bazılarının altında sonsuzluğa göçen kişinin yakınlarının telefonu yazılıdır. Tanımasam da bu kişileri arayıp başsağlığı dilerim.

Epeyce oluyor sanırım. Hiç tanımadığım bir ölüm duyurusu geldi ileti olarak. Cenaze çok uzaktaydı ve gitmem olanaksızdı. Ölen kişi yerdeşimdi. Aileyi uzaktan da olsa tanıyordum. Verilen telefonu arayıp üzüntülerimi belirttim. Bu ramazanda bir iftara çağrılıydım, gittim. Sonrasında ise bazı dostlarla bir yeiçe çay içip söyleşmek için oturduk. Orada masamıza sonradan gelen biri, adımı söyleyince beni tanıdığını söyledi. Oysa o kişiyi hiç görmemiştim. “Nereden tanışıyoruz?” diye sordum. O: “Yengemi yitirdiğimizde ilk arayanlardan biriydiniz. O zaman öylesine mutlu oldum ki anlatamam. Bunu hiç unutamam” dedi. Acısını paylaştığım kişi, Sinan Barut’tu.

Mahalle camisinde kimi zaman sala okunur. Sonunda ölen kişinin adı, soyadı ile cenazenin ne zaman kaldırılacağı söylenir. Uçmağa varanı, tanıyayım ya da tanımayayım çok öneli bir işim yoksa o kişiyi son yolculuğuna uğurlarım.

Hısım akrabanın, konu komşunun, eşin dostun ölümü üzerine yerimizden kıpırdayamayacak durumdaysak insanlığımız, toplumsal yapımız sorgulanmalı. Neredeyse cenaze definlerini sanal ortamda yapacağız.

Eskiden Anadolu’da düğünler için okuntu gönderilirdi. Okuntu, ne demek diyeceksiniz? Eş dost düğüne havlu, mendil, gömlek, yazma, çorap… gibi çam sakızı çoban armağanı bir küçük armağanla çağrılırdı. Buradaki inceliğe dikkat edin. Çağrılılara verilen değeri anlatmama gerek var mı? Ne yazık ki sosyal medya ve ekran bağımlılığı nedeniyle bu toplumsal incelik, değerbilirlik tarihe karışmak üzere.

Her şeyi sanal ortamda yapma alışkanlığı önemli bir bağımlılık… Ekranı, yaşamın merkezine koymak, büyük bir insanlık sorunu. İnsanın ölüsüne de dirisine de insanlık görevimizi yapamıyorsak bu durumu sorgulamalıyız. Bunun birçok nedeni olsa da asıl neden, ekran bağımlılığı ve sosyal medyaya teslimiyet. İnsanlığın bu tutsaklıktan kurtulmasının zamanı geldi de geçiyor bile. O zaman ne duruyoruz?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Haziran 2026

YIKIMCILIK VE GERİ DÖNÜŞÜM


Neredeyse ülkemizin her yanında kentsel dönüşüm büyük bir hızla sürmekte. Eski yapılar yıkılırken yenileri yükseliyor zaman yitirilmeden. Ne yazık ki kentsel dönüşüm, iyi düşünülmeden ve belli bir izlencesi olmadan biraz da aceleye getirildi. Çünkü ülkemiz büyük bir ekonomik bunalımın içinde. Buna koşut olarak işsizlik de çığ gibi büyüyor. İşsizliğe tek çözüm olarak yapıcılık öne çıktı. Böylece işsizliği az da olsa azaltma yöntemiydi bu. Bu nedenle ne izlence oluşturacak ne de kentlerin geleceğe yönelik tasarımlarını yapacak zaman vardı.

Eski yapılar yıkılırken geçmişe dair birçok anı da yok oluyor. Ne yazık ki kentlerimizde üç kuşak aynı evde yaşayamıyor. Bu da ailelerin mahalle kültürünü yaşatmalarını engellemekte. Ayrıca bu durum, ailelerin bir yerde kök salmalarını önlemekte. Bu da kentli olmayı geciktirmekte. Mahallelerin sosyolojisini kırıp döken bir uygulamayla karşı karşıyayız. Çocuklar, doğdukları evlerde büyüyemiyor. Bu da doğduğu yere olan aidiyet duygusunu azaltıyor. İnsanın doğduğu yere kök salamaması türlü toplumsal olumsuzlukları ortaya çıkarmakta.

Bizim de on beş yıldır yaşadığımız ve oğlumuzun doğup büyümekte olduğu ev, kentsel dönüşüm nedeniyle boşaltıldı. Birçok anı kuş olup uçtu birden. Yıkım ekibi girdi yapının içine. Yıkımcılar, işlerinde uzman… Öncelikle kolayca yeniden kullanıma sunulacak, geri dönüşüme gidecek bölümler yıkılıyor. Çünkü bunlara zarar verilmemesi gerek.

İlk önce camlar çıkarılıp bir yana yığılıyor. Sonrasında pencere ve kapılar çıkarılıyor. Evdeki ahşaplar sökülüyor ardından. Laminat parkeler çıkarılıyor kırıp dökmeden. Sağlam ve temizseler ikinci el olarak alıcıları hazır. Çoğu kişinin pek fark etmediği metaller var yaşadığımız konutlarda. Bakır, demir, alüminyum sarı pirinç, çinko gibi türlü metaller ayrıştırılıp geri dönüşüme yollanıyor. Her türlü malzeme geri dönüşüme gönderiliyor betonun dışında. Beton parçaları moloz döküm alanına gönderiliyor.

Konutların içi halledilip dört duvar kalınca sıra çatıya geliyor. Çatıdaki malzemelerde özenle sökülüp geri dönüşüme gönderiliyor. Arkasından “mini makine” adı verilen kepçe sökülen çatıya çıkarılıyor yükleç[1] yardımıyla. Mini makine çatının betonunu parçalayıp yıkıyor. Alt katta bulunan ayakyolu ve yunak gibi dar alanlara rampa yapıyor mini makine daha iyi, güvenli çalışmak için. Rampa üst katın yıkıntılarıyla oluşturuluyor. O rampadan bir alt kata iniyor mini makine. Böylece yıkım güvenli bir biçimde sürüyor. Beton bölümlerin içindeki demirler çıkarılıp geri dönüşüme gönderiliyor.

Kimi zaman televizyonlarda izleriz bazı yapıların patlayıcılarla birkaç dakikada yerle bir olduğunu. Öncelikle söyleyeyim ki bu tür yıkımlarda geri dönüşüm, amacına ulaşmıyor. Birçok yararlı, kullanılabilecek geri dönüşüm malzemesi yok olup gidiyor yıkıntılar arasında. İkincisi ise bir yapının patlayıcılarla yıkılması için elli metre çevresinde bir yapının olmaması gerekir. Bu nedenle birbirine yakın yapıların olduğu yerlerde patlayıcıyla yıkım yapılması güvenlik nedeniyle sakıncalı.

Yıkım ve geri dönüşüm konusunda beni bilgilendiren Lider Yıkım’ın sahibi Sabahattin Butasın. Çekirdekten yetişme biri… İlk olarak yıkılacak yapılarda çivi çekerek başlamış işe çok küçük yaşta. Yıllar içinde balyozu eline almış. Sonrasında mini makineyle yapıları devirmiş. Sonrasında ise kendi firmasını kurmuş.

Sabahattin Bey, yıkımcıların genellikle Malatya, Çorum ve Bingöllülerce yapıldığını söyledi. Kendisi de Bingöllü… Ülkemizde birçok işkolu, yerdeşlik ilişkisiyle öğrenilip yapılıyor.

Yıkım, deyip geçmemek gerek. Eski, çürük sandığımız bir yapıdan geri dönüşümle Türk ekonomisine önemli bir kaynak kazandırılıyor. Geri dönüşüm işi daha çok önemsenip desteklenmeli. Çünkü dünya kaynakları sınırlı… Dönüşebilecek her şeyden yararlanmalı. Bu nedenle yıkımcıların desteklenmesi gerek.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               5 Haziran 2026

 



[1] Vinç

SÖZDE MÜTTEFİK ALMANYA


Osmanlı Devleti, son dönemlerinde Almanya ile ilişkilerini geliştirdi. İki ülke, özellikle askeri alanda işbirliği yaptı. II. Mahmut’un Harp Okulu’nu kurmasıyla bu işbirliği ilgi çekici bir duruma geldi. Danimarka asıllı Alman General Moltke, 1835-39 yılları arasında Harp Okulu’nda görev aldı. Okulun eğitiminin biçimlenmesinde önemli rol oynadı. Ardından birçok Alman subay geldi ülkemize.

Osmanlı, ilk olarak ordusunda Alman subaylara I. Dünya Savaşı’nda görev vermedi. Moltke, 24 Haziran 1839’da Osmanlı Devleti ile kendisine bağlı Mısır Eyaleti arasında yapılan Nizip Savaşı’nda danışman olarak yer aldı. Böylelikle askeri işbirliği savaş alanlarına da taşındı.

Colmar von der Goltz Paşa liderliğindeki Alman subayları, 1882 yılında ülkemize gelerek Osmanlı Ordusunun modernizasyonu çalışmalarını yürüttü. 1895’te bu subaylar, ülkemizden ayrıldı. Osmanlı hizmetlerinden ötürü Goltz Paşa’ya mareşallik unvanı verdi. Bu arada bazı Türk subaylar da Almanya’ya eğitim için gönderildi. Zaman geçtikçe bu işbirliği gelişip başka alanlara da yayıldı. Balkan Savaşı sırasında da çok sayıda Alman subayı Osmanlı ordusunda savaşırken görmekteyiz. I. Dünya Savaşında ise Türk Genelkurmayı’nın neredeyse her kademesinde Almanlarla karşılaşıyoruz.

Birinci Dünya Savaşı’nda birçok Türk subayının Almanlarla anlaşamadığını görüyoruz. Bu subayların başında Atatürk gelmekte. Almanların kazara savaştan yengiyle çıkması durumunda Türk-Alman çatışmasının kaçınılmazlığından söz etmekte.

1917’de Rusya’da Bolşevik devrimi oldu ve Sovyet yöneticileri savaştan çekildi. 5 Aralık 1917’de Osmanlı ile Bolşevikler arasında Erzincan Ateşkes Anlaşması imzalanarak doğu cephesinde savaş bitti. Ancak Güney Kafkasya’daki bazı güçler bu anlaşmayı tanımadı. Trans Kafkasya yönetimi Osmanlı’ya savaş ilan etti.

Almanların asıl amacı, Bakü petrollerini ele geçirmekti. Bu nedenle Güney Kafkasya’nın Türklerin eline geçmesine karşıydılar. Bu bölgeye asker sevk ettiler. 10 Haziran 1918’de Vehip Paşa komutasındaki 9. Kafkas Tümeni, Almanlarla karşılaştı. Çıkan çatışmada çok sayıda Alman askeri tutsak edildi.

Kafkas Ordusu Kumandanı Nuri Paşa, 15 Haziran 1918’de Türk askerlerinin pusuya düşürülerek 200 yakın şehit verilmesinden Almanları sorumlu tuttu. Atatürk, Almanlar konusundaki öngörüsünde de haklı çıktı.

Birinci Dünya Savaşı sona erer. Alman subaylarının ülkelerine dönme zamanı gelir. “Osmanlı yönetimi müttefiklerinin çıkarını bu çok kötü anda bile düşünürken aynı hassasiyeti von Seeckt [Dönemin Osmanlı Genelkurmay Birinci Başkanlığı görevinde-AH] ve Alman karargâhı subayları göstermeyecekti. Mütarekenin imzalanması sonrasında İstanbul’daki panik ve kaos büyümüştü. Enver Paşa ve İttihatçı liderler mütareke sonrasında da siyasette etkisini devam ettirmek için kaçış öncesinde yeni bir parti kurmakla yetinmeyip gizli bir teşkilatlanmaya gittiler. Bu esnada von Seeckt İstanbul’daki Alman subaylar gidiş Hazırlıklarına başlamıştı. Mütarekeye göre von Seeckt’in görevlendirilmesi 1 Kasım’da sona ermişti. Bu tarih itibarıyla bütün görev ve sorumluluklarını bu arada evrakı teslim etmek yükümlüğü altındaydı. Bu ateşkes hükmünü dikkate almadığı gibi 31 Ekim tarihli Genelkurmay’ın bütün evrakını Merkez Şube’ye veya başyavere devredilmesini emreden Harbiye Nezareti yazısına da aldırış etmedi. Alman yaveri Binbaşı Rohrscheidt’a bütün evrak sandıklarını kendilerini Odessa’ya götürecek gemiye nakletmesi emrini verdi. (Binbaşı Abdürrauf’un Harp Günlükleri Osmanlı Genelkurmayı’nda Alman Komutanların Emrinde, Abdürrauf Bey, Hazırlayan: Prof. Dr. Mesut Uyar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Baskı: Haziran 2022, İstanbul, s.152-153)” Görüldüğü gibi cephe arkadaşlığı yaptığımız Alman subaylar, resmi evrakları kendi ülkelerine kaçırma peşindeler. Oysa bu evraklar Osmanlıya aitti.

Binbaşı Abdürrauf Bey, evrakların 2 Kasım 1918’de taşınması sırasında engel olmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. 3 Kasım sabahı evraklar Alman gemisine yüklendi. Abdürrauf Bey’in girişimleri iki gün sonra sonuç verdi ve Osmanlı Genelkurmay’ı harekete geçti. Ne yazık ki evraklar çoktan girmiş ve iş işten geçmişti. Kaçırılan evrakların sonunun ne olduğu belli değil. Bu konuda türlü söylentiler var.

“Peki bu gizli arşivin içinde ne tip belgeler ve bilgiler vardı? Abdürrauf Bey’in raporu bize genel bir fikir vermektedir. O, özellikle Süveyş Kanalı harekâtı, Filistin, Galiçya ve Bulgaristan cepheleriyle deniz harekâtı belgeleri ve Bakü, Kırım ve benzeri konularla ilgili özel dosyaların bulunduğundan bahsetmiştir. Abdürrauf Bey’in verdiği bilgiye ilave olarak şu an askeri arşivlerde Dünya Savaşı’nın önemli seferberlik, yığınak ve harekât planlarının Genelkurmay nüshaları, hazırlık çalışmaları, toplantı tutanakları ve bunlarla ilgili diğer dosyaların bulunmadığını biliyoruz. (Aynı yapıt, s. 157)”

Almanların Türk Genelkurmay’ının arşivini kaçırmalarında iyi niyet aramak olanaksız. Bunun art niyetli bir girişim olduğu çok açık… Demek ki emperyalist devlerle işbirliği yaparken bin kez düşünmek gerek. Hele onları devlet örgütü içine sokarken, karar verici orunlarda söz sahibi yaparken on bin kez düşünmeli. Bu olaydan ülkemiz yöneticileri gerekli dersleri almışlar mıdır acaba? Hiç sanmıyorum. Benzer yanlışların Atlantik sürecine girdiğimiz günden başlayarak yapıldığını üzülerek görmekteyiz.

Emperyalizm, kendi çıkarları için işbirliği yapar diğer ülkelerle. Kısacası, kendi egemenlik alanını büyütmek için geri kalmış ülkeleri kullanır. Bu gerçeği iyi gören Atatürk: “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” sözüyle bizlere yol göstermekte. Ne yazık ki birçok siyasetçimiz ABD’den, onun güvenlik örgütü NATO’dan medet ummakta. Bazıları ise bu emperyalist saldırgan örgütün savunucusu olmakta gönüllü olarak. Delinin bile düştüğü çukura iki kez düşmeyeceğini söyleyelim. İkinci kez çukura düşenlere Allah akıl fikir versin.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Haziran 2026

SAVAŞIN VE YOKLUĞUN İÇİNDE KİTAP OKUMAK


Atatürk’ün ölüm kalım savaşımız Sakarya’da siperde Çalı Kuşu’nu okuduğu söylenegelir ki bu doğrudur. Büyük Önder’in kitaplarını mermi sandıklarına doldurarak katır sırtında savaştığı cephelere taşıdığını da bilmekteyiz. Ölümün kol gezdiği savaş alanlarında kitap, ona umut oldu; geleceğe yönelik düşüncelerinin oluşmasını sağladı.

Geçen ay okuduğum bir kitap var elimde: Binbaşı Abdürrauf’un Harp Günlükleri Osmanlı Genelkurmayı’nda Alman Komutanların Emrinde, Abdürrauf Bey, Hazırlayan: Prof. Dr. Mesut Uyar… Kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmış. Bir solukta okunup bitirilecek bir yayın. Okuyucusunu derslerle dolu bir tarih yolculuğuna çıkarıyor.

Abdürrauf’un sınıf arkadaşları arasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Ali Fuat Cebesoy Paşa, Orgeneral Ahmet Sedat Doğruer, Tümgeneral Mehmet Hayri Tarhan, Tümgeneral Cavit Erdel, Kurmay Albay Ayıcı Mehmet Arif, Kurmay Yarbay Ahmet Müfit Özdeş ve Albay Fuat Bulca bulunmakta.

Abdürrauf Bey, o dönemin çoğu subay ve sivil memuru gibi kitap okuyor iki eli kanda da olsa. Balkan Savaşı’na katılıyor, ardından da Birinci Dünya Savaşı’na. Düşman akın akın üstlerine gelirken bu tutkusundan vazgeçmiyor asla. Her koşulda kitaba ulaşmanın bir yolunu buluyor.

16 Mart 1914’te günlüğüne şu tümceyi yazıyor: “Karlsruhe’den Fera ve Mons’dan kitaplar geldi. (Binbaşı Abdürrauf’un Harp Günlükleri Osmanlı Genelkurmayı’nda Alman Komutanların Emrinde, Abdürrauf Bey, Hazırlayan: Prof. Dr. Mesut Uyar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Baskı: Haziran 2022, İstanbul, s. 87)” Abdürrauf Bey, Almanca bildiği için Almanya’dan kitap getirtip okuyor.

19 Nisan 1914: “Mezkûr kütüphaneye 5, 10 mark gönderdim. (Aynı yapıt, s. 87)”

28 Nisan 1914: “Mittler’den bir kitap geldi. (Aynı yapıt, s. 87)”

14 Mayıs 1914: “Mittler Sortimens-Buchhandlung’a iki kartpostal ile 16 mark gönderdim. (Aynı yapıt, s. 87)”

30 Mayıs 1914: “Mittler’den birtakım kitaplar geldi. (Aynı yapıt, s.88)”

4 Haziran 1914: “Mittler’den bir kitap geldi. (Aynı yapıt, s. 88)”

6 Haziran 1914: “Mittler’e bir kartpostal gönderip kitap sipariş ettim. (Aynı yapıt, s. 88)”

Görüldüğü gibi dünya savaşının ayak sesleri duyulurken Abdürrauf Bey, kitap edinme savaşı içinde. Almanya’dan getirttiği kitapların paralarını geciktirmeden ödüyor. Ekmeğin zor bulunduğu bir dönemde bütçesinin önemli bir bölümünü kitaba ayırıyor. Bu arada 3 Ağustos 1914 günü seferberlik ilan ediliyor. Onun ataması da Başkumandanlık Karargâhı’na bağlı Merkez Şube Müdürlüğü’ne yapılıyor. Bunca işin arasında kitap okuyacak zaman yaratıyor kendine.

Birinci Dünya Savaşı başladı. Osmanlı Devleti birçok cephede savaşa girdi.

18 Ekim 1915: “Berlin’de Mittler Sortiments-Buchandlung’a Alman Hariciye Nezareti vasıtasıyla bir mektup gönderip Fas ve İran nam eserini sipariş ettim. (Aynı yapıt, s. 93)”

11 Kasım 1915: “Mittler’e Deutsche Bank ile 10 mark yolladım. (Aynı yapıt, s. 93)”

3 Aralık 1915: “Mittler’den sipariş ettiğim kitap geldi. (Aynı yapıt, s. 93)”

2 Haziran 1916: “Fischer Bey bana kitap hediye etti. (Aynı yapıt, s. 115)”

Savaş sırasında da okuma isteğinde zerre kadar eksilme olmuyor. Karargâhta görevli Alman, Abdürrauf Bey’in okuma sevisini biliyor olmalı ki ona kitap armağan ediyor.

13 Mayıs 1918: “Almanya’ya Das Dorf vesair kitapları ısmarladım. (Aynı yapıt, s. 128)”

4 Haziran 1918: “… Almanya’ya sipariş edilen kitaplar geldi. Mülazım Wagner’e mahalline irsal edilmek üzere 35 kuruş verdim. (Aynı yapıt, s. 129)”

8 Haziran 1918: “Mülazım Wagner vasıtasıyla Almanya’dan Das Dorf kitabı geldi. Mülazım Wagner vasıtasıyla 37 kuruş parayı mezkûr kitapçıya gönderdim. (Aynı yapıt, s. 129)”

Abdürrauf Bey, savaş sırasında kitabı, zar zor edinilen ekmekle aynı değerde görmekte. Her koşulda kitaba ulaşmanın bir yolunu buluyor. Yurt içi ve yurt dışındaki gelişmeleri yakından izlemeye çalışıyor. Bu amaçlar bazı Alman dergilerine sürdürümcü oluyor.

Kurtuluş Savaşı’mızın önderleri, Cumhuriyet’imizin kurucuları başta Atatürk olmak üzere hepsi kitap okumayı yaşamlarının bir parçası yapmışlar. Her yerde ve her koşulda ellerinden kitap düşmüyordu. Aralarındaki tartışmalar ise kişisel değil, ideolojikti. Günümüzde böyle mi? Elini kitaba sürmeyen siyasetçilerin kişisel tartışmalarını isliyoruz şaşkınlıkla. Ne ideoloji ne de izlence tartışması var. Konuşulanlar bohçacı dedikodusundan öteye gitmiyor.

Bağımsızlığımızı sağlayanlar ve Türk Devrimini gerçekleştirenlerin hepsi kitap dostuydu. Bunların değerini bilmeyenler ise kitaptan uzak, sözcük dağarcıkları elliyi geçmeyen cahil sürüsü. Bağımsızlığımızı ve Cumhuriyet kazanımlarını geri almak için kitaplarla dost siyasetçi ve yurttaşlara ivedilikle gereksinmemiz var. Bunun dışındaki tartışmalar kayıkçı kavgasından öteye gitmez.

Önümüzdeki yıllar, bilgi sahibi olarak fikir sahibi olanların zamanı olsun. Böylece ülkemiz kör karanlıktan aydınlığa çıkışın yolunu bulsun.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Haziran 2026

 

YALNIZ ÖSS İLE GİRİLEMEYECEK OKULLAR


Bazı meslekler vardır toplumun geleceğini yakından ilgilendirir. Yine bu meslekler, kişisel ve toplumsal sağlığın düzelmesini sağlar. Özellikle öğretmenlik, bir toplumun geleceğini kurar. Bireylerin eğinsel ve tinsel sağlıkları, bazı mesleklerin özverili çalışmalarıyla düzelir.

Bir kişi, hangi mesleği yaparsa yapsın yaptığı işi sevmeli. Sevilmeden yapılan bir işin yapana da topluma da bir yararı olmaz. Çevremizde bazı çalışanları görürüz işine derin bir seviyle bağlıdır. İşini yaparken zevk duyar. Çoğu zaman bu kişilerin işiyle yatıp kalktığını gözlemleriz. Bir kişi, işini sevmeden yapıyorsa çok mutsuzdur. İşini yaparken hem kendine hem de çevresindekilere zarar verir. Ne yazık ki ÖSS puanı, kişinin kazandığı bölümü sevip sevmediğini ölçmüyor. Ne yazık ki gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtıyor ya da baş.

Kişilerin çocukluklarından başlayarak bazı işlere karşı yetenekleri, eğilimleri, ilgileri gelişir. Kimilerinin bazı işleri yapmaya elleri, düşünceleri, duyguları yatkındır. Öyle insanlar vardır ki sanki dünyaya geldiklerinde bazı meslekleri yapmak için var olmuşlardır.  Bazı meslekler, bazı kişilerin üstüne oturur. O, sanki seçtiği işi yapmak için anasından doğmuştur. Ne yazık ki ÖSS sisteminde bu kişilerin çoğu istedikleri, kişiliklerinin bütünleştiği meslek alanını kazanamıyor. Böylece önemli bir yetenek değerlendirilememiş oluyor.

Ne yazık ki kişiler, bir mesleği seçerken kendi yeteneklerini bir yana itip parasal getirisini düşünmekte. Bu da yanlış meslek seçimine neden olmakta.

Öğretmenlik ve sağaltımcılık, toplumun geleceği için çok önemli. Her işi yapan kişi, ama az ama çok kendinden verir. Özveri olmadan bir mesleği gereğince yerine getirmek olanaksız. Bu iki meslek, tamamen özveri üzerine kurulu. Bu mesleklerin çalışma saatlerinin sınırı, işin yeri olmaz. İşini sevmeyen biri, en iyi okuldan diploma alsa da öğretmen ve sağaltımcı olamaz. Bu işler para kazanma amacıyla değil, topluma özveriyle hizmet etmek için yapılır. Öğretmen ve sağaltımcı olacak kişi, öncelikle elsever olmalı. Öğrenciyi sevmeyenden öğretmen, hastasını sevmeyenden sağaltımcı olmaz. İşin içine para girdiğinde bu meslekler bozulup amacından sapar. Bir meslek çok para kazanma amacıyla yapıldığında o işin içeriği yok oluyor. Mesleki amaçlar gündemden düşüyor. Öğrenci ve hasta eğitilecek ya da sağaltılacak kişi olarak görülmeyip müşteri olarak görülüyor. Bu da mesleksel ülküyü rafa kaldırıyor.

Öğretmen ve sağaltımcı, kesinlikle duygudaş olmalı. İşlerini yaparken kendilerini karşısındaki kişinin yerine koymalılar. Öğrenci ve hastayı kendi ailesinin bir bireyiymiş gibi düşünmeliler. Öğrenci ve hastanın tinsel durumunu bilmeyen, onları anlamayan kişiden öğretmen de sağaltımcı da olmaz. Öğrenci ve hasta, bir para kazanma aracı değil; özveriyle yaşama bağlanacak kişiler olarak düşünülmeli. Sağlık ve eğitim alanında en büyük sorunların kazanç odaklı yönelimlerden çıktığını gözlemlemekteyiz.

Eğitim ve sağlık alanlarının özelleştirilmesi kabul edilemez bir durum. Özelleştirme, çok para kazanmaya yönelik bir sistem. Bu nedenle bu iki alandaki hizmetleri devlet kurumları yapmalı.  

Tıp ve eğitim fakültelerine öğrenci alınırken yalızca ÖSS puanı yeterli olmamalı. Eskiden olduğu gibi sözlü sınavlar yapılmalı. Bu sınavlarda kişilerin girecekleri mesleklere eğilimi, ilgisi, yetenekleri olup olmadığı belirlenmeli. Onlara sorulacak ilk soru da bu mesleği niye seçtikleri olmalı. Bu soruya “Geçimi iyi bir biçimde sağlamak” ya da “Toplumsal saygınlık kazanmak için” yanıtını verenleri bu okulların kapısından içeri sokmamak gerek. Hizmet ruhu taşımayan birinin öğretmen ve sağaltımcı olması düşünülmemeli.

Yalnızca tıp ve eğitim alanlarına değil, diğer meslek alanlarına da öğrenci alınırken kişinin yetenekleri, eğilimleri, ilgileri belirlenmeli. Ülkemizde birçok kişi zorunlu nedenlerle bitirdiği alanda çalışmıyor. Öyleleri var ki öğrenim gördüğü alanla çalıştığı iş birbirine karşıt nitelikte. Bu da öğrenim için harcanan zamanın, emeğin, yatırımın boşa gitmesi değil mi?

Toplumumuzun ülkücü, özverili, elsever, duygudaş öğretmen ve sağaltımcılara çok gereksinimi var. Meslekleri türlü nedenlerle değer yitimine uğradığı günümüzde bu iki mesleğe önem vermek yaşamsal önemde. Öğretmenlik ve sağaltımcılık, popüler kültüre feda edilmeyecek denli önemli, yaşamsal mesleklerdir. Bu konuya ilgisiz kalan yöneticiler, kendi toplumlarına hizmet etmeleri düşünülemez. Karşılıksız vermek her mesleğin amacı olmalı. Toplumlar ülkü sahibi kişilerin özverileriyle kalkınıp ileri gider.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Haziran 2026

 

 

 

 

 

ŞİRKİN BÖYLESİ


Son yıllarda her yanda Allah adına konuşanlardan geçilmiyor. Bir kişinin imanlı olup olmadığını belirleyen sözde din adamları var, tıpkı Ortaçağ Hıristiyan rahipleri gibi. Kulun işlediği günahın ölçüsünü bilenler caka satmakta. Kendini Allah dostu olarak gören tarikat ve cemaat liderleri bulunmakta. Bu kişilere yakın olanların cennete gideceği söylenmekte. Tarikat ve cemaat yöneticileri bu yolla yoksul halkın bağış ya da yardım adı altında parasını alıp varsıllaşmakta. Ne yazık ki din çoğu kişi için geçim, varsıllaşma kapısı oldu.

İslam’da ruhban sınıfı yok! Bu yönüyle diğer dinlerden ayrılır. Ne yazık ki özellikle Haçlı seferlerinden sonra bir ruhban (din adamları) sınıfı oluşmaya başladı İslam’da. Özellikle İslam dünyası emperyalizmin güdümüne girdikçe ruhban sınıfının çoğalıp etkili olduğunu görmekteyiz.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, Kaf Suresi, 16. Ayet, s. 518)” Allah, insanlara şah damarından daha yakın olduğuna göre onunla Yaratıcı arasına herhangi biri girebilir mi? Girerse bu şirk (Tanrı’nın birden çok olduğuna inanma, Tanrı’ya ortak tanıma, eş koşma. [TDK Türkçe Sözlük])  koşmak değil de nedir? Üstelik bu ayette belirtildiği gibi insan nefsinin kendisine fısıldadıklarını bilen bir Allah varken kişi ile O’nun arasına girmek, bu ilişkiye müdahale etmek kimin haddine?

İhlas suresinde bulunan dört ayette söylenenler bir uyarı, ders niteliğinde: “De ki: Allah birdir. Allah sameddir (Samed, hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendisine muhtaç olan demektir.)” Burada Allah’ın maddi ve manevi hiçbir şeye muhtaç olmadığı kesin bir dille anlatılmakta. Yani Allah’ın kendini din adamı gösteren kişiler de olsa kimsenin dostluğuna gereksinmesi yoktur. Dostluk eşit düzeyde ilişki demek. Bu nedenle Allah’ın yarattığı hiçbir varlık, O’nunla eş düzeyde ilişki kuramaz. Sonsuz evreni var eden bir kuvvetin kulunun dostluğuna ihtiyacı olur mu?

“[Yahudiler] Allah’ı bırakıp bilginlerini [hahamlarını]; [Hıristiyanlar] da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i [İsa’yı] rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır. (Aynı yapıt, Tevbe 31, s. 190)” Bu ayetle Allah, Müslümanlara tarihsel bir uyarıda bulunmakta. Sözde bilginleri, din adamlarını, devlet yöneticilerini rabler olarak görmek büyük yanlış. Kutsal kişilermiş gibi onların her sözünü ve davranışını sorgusuz sualsiz kutsayıp kabul etmenin Kur’an’da yeri yok! Üstelik Hz. İsa’ya bile tanrısal bir kimlik kazandırmanın yanlışlığından söz etmekte. Bir peygambere tanınmayan dinsel ayrıcalık kendine din adamı diyen birine niye tanınsın? Bu durum karşısında kendini adamı din sananların nasıl bir aymazlık, yanılgı içinde olduklarını da belirtmeliyim.

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız. (Aynı yapıt, Enfal 24, s. 178)” Allah kişi ile kalbi arasına giriyorsa kişinin dini anlayıp duyumsaması için bir aracıya gereksinimi yoktur. Bu ayette asıl anlatılmak istenen şey, vicdandır. Kişinin usu, vicdanın sesine kulak verdiğinde doğruyu yapar, ilahi adaletten ayrılmaz. Yaşam verecek şeyler Allah tarafından kulun önüne çıkarılır. Bu konuda Allah dışındaki varlıkların yönlendirmesi bu ayetin ruhuna aykırı.

Yukarıda birçok ayetten örnekler verdik. Bunlardan da anlaşılacağı üzere bazı kişilerin kul olduğunu unutarak kendini Allah’a eş koşmaları kabul edilemez. Hele din üzerinden kendine ayrıcalık, çıkar sağlamaya çalışmak ise son derece yanlış.

Ne diyelim? Allah, Kur’an’da ayırmasın!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Haziran 2026

 

 

 

 

ÜÇ ÇOCUK DA NASIL?


Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan bayramda seyranda, nikâh tanıklığı yaptığı evlilik törenlerinde, türlü nedenlerle kürsüye çıktığında yeni evlilere en az üç çocuk yapmalarını öğütlüyor. Bu konuda haklıdır. Çünkü ülkemiz nüfusundaki artış hızla durmakta. Genç nüfus azalmakta.

Son yıllarda halkımıza televizyonlar ve sosyal medya üzerinden dayatılan yaşam biçiminde evlilik kurmak, aile olmak, hele çocuk yapmak yok! Dayatılan yaşam biçimi, toplumsal bir çürümeyi, kokuşmayı gençlerin önüne getirmekte. Bu, kapitalizmin hem mal ve hizmetleri hem doğayı hem de insanı tüketmeye yönelik bir yaşam biçimi dayatması. Peki, bu dayatma ne zamandan beri yapılıyor?

Ekranlar üzerinden yaşam biçimi dayatarak toplumu çürüterek dönüştürme dayatmasının kaynağı, 24 Ocak 1980’de alından Özal kararları. Bu kararlar, 12 Eylül 1980 Amerikancı darbesinin demir yumruğuyla yaşama geçirildi. Teknolojinin gelişip günlük yaşama damgasını vurmasıyla doruğa ulaştı. Sakın yanlı anlaşılmasın, teknolojik gelişime karşı değilim. Her buluşun karşıt iki yönü vardır diyalektik düşünüşe göre. Bir teknolojik buluşun kim tarafından kullanıldığı da çok önemli. Örneğin, bir kişi bıçakla ekmek keserse bu, toplum ve kişiye yararlıdır. Ancak bıçakla adam öldürürse zararlı olur kişi ve toplum için.

Günümüz ekranının da nasıl kullanıldığı çok önemli. Ekranları insanların yararına mı, yoksa zararına mı kullanıyoruz? O, toplumu çürütmek için mi, yoksa insanların mutluluğu, bilinçlenmesi için mi kullanılmakta? Ne yazık ki ekranlar topluma uyutmak, onu köklerinden koparmak, sosyal yapıyı içten içe çürütmek için kullanılmakta. Bu da AKP iktidarı döneminde doruğa çıktı. Ekranlar, AKP’nin siyasal aleti olmakla birlikte, onu içten içe çürüten bir araç oldu. Türk toplumunun gelenekleriyle uyuşmayan dizilerle toplumun olumsuz yönde dönüşümüne neden olundu. Demek ki AKP hükümetleri toplumsal çürümeyi ortaya çıkaran ekran düzeninin önemli siyasal gücü.

Erdoğan, yeni evlilere üç çocuk yapmalarını söylerken eliyle de üç işareti yapmakta karşısındakiler anlamaz diye! Evet, önerisi anlaşılıyor anlaşılmasına da kendi yanlış yönetimi nedeniyle çıkardığı zorluklar nasıl aşılacak?

Öncelikle ülkemiz ekonomisi üretmeden tüketme üzerine kurulu. Geçim zorluğu, gelir dağılımındaki adaletsizlikler insanların hem canını hem de kesesini yakmakta. Bir aile iki boğazı zar zor doyururken üç boğazı daha nasıl doyurursun?

Erdoğan döneminde neredeyse tek üretim alanı yapı sektörü. Ülkemizin dört bir yanında yapılar yıkılıp yenileri yapılıyor. Yeni evlerin çoğu 1+1 daireler… Deprem bölgesinde yapılanların da çoğu, 1+1… Ey Erdoğan, üç çocuklu bir ailenin 1+1 evde nasıl yaşayacağını niye düşünmüyorsunuz? Düşünmüşseniz niye çare bulmadınız bu soruna? Garsoniyer adı verilen bu kibrit kutusu evlerin beş kişilik bir aileyi nasıl barındıracağını niye düşünmediniz bunca yıl?

Ülkeyi yöneten biri, gelecekle ilgili bir toplumsal kaygı duyarken ve halka önerilerde bulunurken bu alt yapıyı düzeltmekle ilgili niye önlemler almaz? Ülkemizde ailelerin dağılması, insanların çocuk yapmaktan kaçınması, genlerin evlilikten uzaklaşması sizin yarattığınız toplumsal düzen nedeniyle değil mi ey Erdoğan?

Ne yazık ki Erdoğan ve arkadaşları, yıllardır yönettikleri Türkiye’deki çürümeyi görmüyorlar. Bu çürümenin asıl nedeninin kendi oluşturdukları sosyoekonomik toplumsal düzen olduğunu görmezden geliyorlar. Bu toplumsal düzen koca bir ulusun nüfusunu tehlikeye soktu. Bunu önlemenin yolu, kurulu sosyoekonomik düzeni değiştirmektir. Bu da emperyalist ülkelerin dayattığı siyasal politikalardan vazgeçmekle olur.

AKP’nin kendince en iyi yaptığı işlerden biri, kendi yapıp oluşturduğu yanlışları başkası yapmış gibi davranması. Türk aktöresini, geleneklerini, toplumsal düzenini altüst edip tarumar eden ekran düzenine Erdoğan’ın müdahale etmemesi ilgi çekici değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               31 Mayıs 2026

SOSYAL MEDYA BAYRAMA KARŞI


Sosyal medya yaşamın her alanına girdi. İnsanların çoğu onunla yatıp onunla kalkıyor. Sosyal ilişkiler sosyal medya üzerinden kuruluyor karşısındaki kişiyle göz göze gelmeyip diz dize konuşmasa da. Son yıllarda telefonda bile insanların sesi işitilmiyor. Kişi, en sevdikleriyle bile sosyal medya üzerinden yazışarak ilişki kurmakta. Kırık dökük, anlaşılmaz, anlam bozukluğu yüklü, doğru düzgün yazılmayan, genellikle kısaltılmış sözcüklerden oluşup yazım yanlışlarıyla dolu birkaç tümceyle iletişim kurduğunu sanıyor çoğu kimse.

Telefonla konuşmaktan bile kaçınmakta çoğu kişi. Bir insan sesi işitmek neredeyse olanaksız. Bayram kutlamaları sosyal medya üzerinden yapılıyor. Bu kutlama iletilerinin çoğu birbirinin aynısı. Özgün ileti neredeyse yok! İnsanlar, içlerinden geldiği gibi iletiler yazmıyor. Yazıların çoğu yürekten kopup gelen duygular değil. Yapay, basmakalıp, soğuk, genellikle tek kalemden çıkmış, içtensizlik yüklü bayram kutlama iletileri.

Çoğu kişi, bayram kutlama iletilerinde kendi siyasal görüşüne yer veriyor. Bayramı kendi dünya görüşünün bir aracı yapmaya çalışanlar çok… Adı, bayram… Bayram, siyasete alet edilir mi?

Bayram bir toplumu bir araya getiren, ortak duygularla kutlanan bir gün. Ulusun ortak sevinç gününü siyaset aracı yapmak neyin nesi? Bu aslında bir düşünsel yetersizlik, bir zavallılık… Bir toplum, bayramda bile bir araya gelemiyorsa ne zaman bir araya gelecek?

Sosyal medya, insanı insandan soyutlamakta. Bu yolla bayramlar insansızlaşmakta. İnsan olmadan bayram olur mu? Bayram, aynı duyguyu paylaşmakla bayram olur. Çay bardağının sıcaklığını karşılıklı olarak yüreğinde duyumsamakla bayram yaşanır. Evine gelen konuklara sunulan tadımlık birkaç lokmadır bayram. Çay, kahve eşliğinde yapılan söyleşilerdir bayram. Anılara bitmez tükenmez yolculuğun adıdır bayram. Hısım akrabayı, konu komşuyu, eş dostun yolunu içten bakışlarla beklemektir bayram. İçten bir gülüşün, içten bir bakışla birleştiği insancıl bekleyişin adıdır bayram.

Bayramlar ne yazık ki dijitalleşti birçok şey gibi. Yani insana özgü olmaktan çıktı. İki adım atıp sevdiklerini görmek yerine, oturduğu yerden iki satır yazmakla bayramı kutladığını sanıyor çoğu kimse. Oysa bayram, el kadar ekrandaki iki satır yazı değil, dünyalara sığmaz yüreklerin bir arada olmasıdır. Yüreğe sığmayanı el kadar ekrana sığdırmaya çalışmak niye?

Yüzyılları aşıp gelen bir gelenek, bencil ve toplumdan soyutlanmış bir yaşama feda edilebilir mi?   

Ne yazık ki çocuk ve gençlerin yanı sıra yetişkinler de ekrana bağımlı. Bu demektir ki çocukları ekranların bilinmez karanlıklarına teslim eden büyükleri. Onların ekranlarca çalınmasının yolunu büyükleri açıyor nedense. Yetişkinler bayramı sosyal medyadan kutlayınca çocukların neden büyükleriyle bayramlaşmadıklarından yakınma hakkımız var mı? Demek ki ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı oluyor. Çocuk, gördüğünü yapıyor.

İnsanın insana dokunmadığı bir yerde bayram olmaz. Üzüntülerin sevince dönüşmediği bir ortam yoksa bayram senin neyine?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       29 Mayıs 2026

 

KURBAN BAYRAMI


Bugün Kurban Bayramı… Dostluğun, dayanışmanın, yardımlaşmanın, duygudaşlığın, özverinin günü… Özlemlerimi boy attığı, anıların canlandığı, insancıl davranışların öne çıktığı, kişilerin köklerini anımsadığı, toplumsal konumların bir değerinin olmadığının anlaşıldığı, yoksulla varsılın aynı sofraları ve aynı safları paylaştığı bir bayram günü… Her yaştan, sınıftan insanın aynı duyguları yaşadığı bir önemli gün bugün…

Bayramlar bireyleri topluluk, toplulukları ulus yapar. Milyonlarca kişinin yüreğinin aynı duygu ve düşüncelerle çarpması ne güzel! Sofralarda onlarca kişinin deyip gülerek kaşık çalmasının getirdiği duygusal doyum nerede var?

İnsanlar, bayramları ölüleri ve dirileriyle kutlar. Yani geçmiş, şimdi ve gelecek bayramda buluşur. Geçmişin anıları, deneyimleri bugünün gerçeklerini biçimlendirirken yarının ülkülerine ışık tutar. Yaşamın dünü, bugünü, yarını duygusal ve düşünsel bir birlikteliğe dönüşür bayramın heyecanlı toyunda.

Bayramda ne sofralara doyulur ne de orada yapılan söyleşilere. Bu güzel gün dostluğun, insancıl olmanın, gönül köprülerinin kurulduğu günler… Kişilerin yürek sıcaklığını en çok duyumsadığı andır bayramlar. Yüreğin usa hükmettiği gündür bayramlar.

Kurban Bayramı, insanın nefsine egemen olduğu bir gün. Hz Muhammet’in: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözünün en çok anımsandığı zamandır. Bir tabak kurban eti, yoksul sofralarını şenlendirir. Yoksul evlerine geçici de olsa serin bir bahar yeli estirir. Bu dayanışmanın toplumsal barışın gelişip yerleşmesinde, uzlaşma kültürünün benimsenmesinde önemli bir etken olduğu yadsınamaz.

Nefsine egemen olmayan kişinin insanlığının oluşması çok zor. İnsan nefsine egemen olmadığında toplumsal bir varlık olması güçleşir. Kurban kesmek de bir nefis eğitimidir, tabi ki anlayana. En’am Suresi 162: “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. (Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, s. 149)” Bu ayette buyrulduğu gibi kurban Allah için kesilir. Yoksa bolca et yiyip tıkınıp sefa sürmek için değil. Yıl boyunca et yiyemeyenlere kurban eti vermek bu ibadetin en temel ilkesi. Bu da nefis eğitimi gerektirir.

Kurban ibadeti, insanın içinde kendi besleyip büyüttüğü sahte putları kesip yok etmesidir. Puta değil, Tanrıya inanıp tapınmanın fırsatıdır. Ne yazık ki günlük yaşamda kişi, kendince putlar yaratır. Bu putlar kimi zaman siyasetçiler, kimi zaman da gönü beş para etmez sözde ünlü ve güçlü kişilerdir. Günümüz insanı üzülerek söylemeliyim ki kendi putunu kendi yaratıyor bilerek ya da bilmeyerek. Kurban Bayramı’nı kutladığımız ilk günde içinde put besleyenlerin bu putları yok etmesidir en büyük dileğim.

Dostluğun, kardeşliğin, dayanışmanın, yardımlaşmanın yüceltildiği nice bayramlarının olması dileğiyle herkesin bayramı kutlu olsun.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Mayıs 2026

 

ÇEYİZDE ELBİRLİĞİ


             Çal-İsabey’de düğünler çok önemsenir. Yeni bir yuva kurmak, ev ocak sahibi olmak evlenecek kişiler kadar hısım akraba, konu komşu ve eş dostu çok heyecanlandırır. Herkes yeni çifte yardımcı olmak, onların evliliklerine az ya da çok katkı sağlamak için adeta seferber olur.

             Allah ev yapana, evlenene yardım eder; sözü gereğince davranmayı ilke edinir herkes. Evlenecek olanlara, kendi olanakları ölçüsünde yardımcı olmaya çalışılır. Amaç, evlenen çiftin yaşamlarını kolaylaştırmak. Onların ivedilik gösteren zorunlu gereksinmelerini karşılamayı kutsal bir buyruk çerçevesinde bir görev kabul eder hısım akraba, konu komşu ve eş dost. Zaten halkımız birçok işini imece geleneği uyarınca dayanışma ve yardımlaşmayla yapmıyor mu yüzyıllardır?

             İmece, işleri elbirliğiyle yapmanın adıdır. Bu gelenek bireyci değil, toplumsal davranmayı gerektirir. Toplumsal davranma, halkı birbirine yaklaştırır. “Komşu, komşunun külüne muhtaçtır” atasözü, imce geleneğinin temelini oluşturur. Güçlükler, büyük doğal yıkımlar, kıtlıklar, savaşların getirdiği acılar imeceyle aşılır. Toplum, elbirliğiyle kanatlanır tuzaktan kurtulmak için. Lokmasını, bir tas çorbasını, bir yudum suyunu paylaşarak yaşama tutunur.

             Evlenmek, aile olmak demek. Aile ise toplumun en küçük yapı taşı ve çekirdeği. Aile olmadığında toplum da ulus da olmuyor. Bu nedenle aile olmak toplumumuzda desteklenir. Ailenin ayakta durması için herkes elinden geleni yapar.

             Kızlar, gelin olduğunda ailesinin ekonomik olanaklarına uygun bir biçimde yüklü bir çeyizle uğurlanır baba ocağından. Çeyiz, yeni yuvaya önemli bir katkı sağlamanın yanı sıra çiftin yaşamını da kolaylaştırır. Çiçeği burnundaki eşlerin ilk günden maddi sıkıntılar ve birtakım eksikliklerle evliliklerinin sorunlar yumağına dönmesini önlemek için gereklidir çeyiz. Yuva, baştan sorunsuz ve mutluluk üzerine kurulsun diyedir bütün bu çaba.

             Çal yöresinde yeni yuvanın tüm gereksinmeleri düşünülür. Keselere fasulye, nohut, mercimek, börülce, kuru üzüm, fıstık, badem, ceviz, tarhana, bulgur gibi yiyecekler konurdu. Bunlar, yeni evin ilk yiyecekleri olur. Ayrıca bu yiyecek maddelerinin yeni eve bolluk getireceği düşünülür. Ev, eksiklikler üstüne değil, bolluk ve varsıllık üstüne kurulurdu böylece.

             Kız evinden düğün evine baklava göndermek önemli ve vazgeçilmez bir gelenek. Bundaki amaç, ilk günden tatlı yiyip tatlı konuşma isteğidir. Evlilik, tatlı yiyip tatlı konuşularak başlarsa öyle süreceği inancı vardır. Tatlı konuşmak; kırıcı olmamak, dedikoduyla kutsal çatıyı kirletmemek, acı ve üzüntüyü yuvadan uzak tutmak, mutluluğu, sevinci çoğaltmaktır. Her şeyden önce eşlerin birbirlerine karşı tatlı dilli olmasını dilemektir bir tepsi baklavanın damakları ve gönülleri sarıp sarmalayan tadıyla.

             Komşular kendi olanakları çerçevesinde çeyiz getirirdi evlenen çifte. Ayrıca hem kızın ailesi hem de komşular yeni yuvaya birtakım ev eşyaları alırlardı. Özellikle aşlıkta[1] kullanılacak tencere tava, tabak çanak, bardak, testi, kaşık, çatal, bıçak, kepçe gibi ivedilik gösteren günlük kullanım araçları çeyize eklenir.

             Çeyiz konusu, toplumsal bir duyarlılığın ve dayanışmanın bir göstergesi bölgede. Yetim, öksüz ve yoksul kızların çeyizleri komşularınca hazırlanırdı. Onları en mutlu günlerinde çeyiz eksikliği yüzünden boynu bükük bırakmazdı hısım akraba, eş dost ve konu komşu. Bu durum, halkın duygudaşlığının doruğa çıktığının bir göstergesi. Halkımızın bu elseverliği önemli bir özveri.

             Yoksula yoksulluğunu, kimsesize kimsesizliğini duyumsatmamaktır amaç. Bu, duygusal bir imeceyle sağlanırdı. Ne yazık ki günümüz toplumu duygusal imecesini, elseverliğini, özveriye dayalı insan ilişkisini yitirmek üzere. İşte, geçmişi özlememiz ve geride kalan yılların belleğimizdeki anılarının tazeliği bundandır. Kimi zaman arkamıza dönüp baktığımızda yüreğimiz bunun için burkulur türlü türlü duygularla.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       26 Mayıs 2026

 

 

 



[1] Mutfakta

ÇEKMEKÖY 100. YIL KÜTÜPHANESİ


Ben beni bildim bileli kütüphanelere ilgi duydum. Çocukluğumdan beri en çok merak ettiğim yerlerdir buralar. Raflarda dizili kitapları gördükçe içime doyumsuz, sonsuz, tanımsız bir sevinç ve heyecan dolar. Kütüphanelere karşı ilgiyi kitapçı dükkânlarına da duyarım. Kütüphaneler olsun kitapçı dükkânları olsun içeri girdiğimde raflardaki kitapları yorulmadan, bıkmadan saatlerce inceleyebilirim. Bu, bana sonsuz bir bilginin kapısını açar. Kitapları tanıdıkça okuma isteğim dizginlenemez bir durum alır.

Kitaplar, yaşamım boyunca en güzel dostlarım oldu. Onların içtenliği, dostluklarına bağlılığı, sonsuz bir bilgi pınarı olmaları beni mutlandırır. Her kitabın bir dünya olduğunu düşünürsek insanın binlerce dünyayı tanıması kadar varsıllık var mı şu kısacık yaşamda.

Geçen hafta Çekmeköy’de dolaşırken bir kütüphaneye rastladım. Bir şey sormak için girdim içeri. Bir görevli genç hanıma derdimi anlattım. İncelik dolu bir davranışla bana yardımcı oldu. Ben de bu iyiliğin karşılığını son kitabım Çocuklarımız Geleceğimiz Değil mi”yi kütüphaneye armağan ederek ödedim.

Çoktan akşam olmuştu. İçerisi dopdoluydu. Genellikle çocuklar ve gençler sessizce ders çalışıyorlardı içerde. Onların önlerindeki kitaplara odaklanmış ilgili sessizliği beni büyüledi. Bir süre oturdum boş bir yere ve çantamdaki kitabı okumaya başladım onlarla aynı havayı solumak için. Bu sırada üniversite sınavına hazırlanan iki kız öğrenciye test teknikleri öğrettim. Çok mutlu oldular. Ben de mutlandım onların mutluluğuna. Öğrencilerin çoğunun çalışmalarına çaktırmadan göz attım. Ne yazık ki nasıl çalışacaklarını bilmiyorlar. Bu konuda onlara yardımcı olacak birinin olması zorunlu bir gereksinim.

Burası Çekmeköy Belediyesi’nin Mart 2023’te açtığı 100. Yıl Kütüphanesi… Temizlik ve düzen ilk göze çarpan özellik… Gece olunca kalkıp gittim. Bir gün sonra yeniden geldim kütüphaneye. Kütüphane sorumlusu Esma Akça Önder Hanım’la tanıştım. Esma Hanım, kütüphanecilik bölümünü bitirmiş. Bu işin eğitimini alması nedeniyle yarattığı fark kolayca ayrımsanıyor. Her şeyden önce işini benimseyip seven biri.

Diğer çalışanlarla selamlaşıp söyleştik sessizce. Yeni bir kütüphane olmasına karşın halk tarafından benimsenip içselleştirilmiş. Onlarca öğrencinin ikinci evi olmuş burası. Gelenler, istediklerinde sebilden su gereksinimlerini karşılayabiliyor. Canları çekerse çay içebiliyorlar. Bu hizmet Çekmeköy Belediyesince veriliyor. Çay, kitap, ilgi, temizlik, düzen burayı ikinci evleri yapıyor. Bu nedenle saatlerce burada zaman geçirebiliyorlar. Ayrıca kütüphane her yerde olduğu gibi bir sosyalleşme alanı.

Ne yazık ki belediyeler kitaplıklara çok fazla ödenek ayıramıyor. Bu nedenle küçük bir yasa değişikliğiyle kütüphaneler daha çok varsıllaştırılabilir. Kütüphaneler çoğalırsa ülkemiz ileri gider. Kitap okuma alışkanlığı kazandırdığımız her çocuk ya da genç, uygarlık savaşının büyük komutanları, özverili öncüler olacak. Uygarlık savaşımını kazanmanın biricik yolu, kütüphanelerden geçmekte. Kütüphaneler, bir toplumun gideceği uygarlık yolunun sökülmez taşlarını döşer.

100. Yıl Kütüphanesi’nde 41.979 basılı, 29.205 de elektronik kitap okurlara sunulmakta. Kütüphane, bağışçıları bekliyor rafların kitaplarla dopdolu olması ve varsıllaşması için. Çiçeği burnunda kütüphanenin 13.697 üyesi bulunmakta. Üye sayısının artmasını umuyorum yakın zamanda.

Kütüphane yönetimi sınavlara hazırlanan öğrencilere yönelik “askıda test kitabı” kampanyası başlattı. Öğrencileri desteklemek, onlara yardımcı olmak için güzel bir düşünceyi uygulamaya sokmuşlar. Bu yaratıcı uygulamayı düşünenlerin usuna sağlık… Bu kampanyaya 4.697 kitap bağışlanmış. Bunların 3.523’ü, 1.050 öğrenciye verilmiş. Test kitapları oldukça pahalı… Bu nedenle dar gelirli aile çocuklarına verilen bu destek altın değerinde. Ayrıca Ağrı ve Şırnak illerimize kitap bağışları yapılmış. Çocuk yuvalarına gönderilen kitaplar ise övgüye değer bir çalışma.

Esma Hanım ve diğer çalışanlar yaratıcı düşüncelere, projelere çok açık. Dışarıdan gelecek önerileri beklemekteler. Her perşembe günü kütüphanede 3-6 yaş çocuklarına 1 saat boyunca öyküler, masallar okunmakta. Bu çalışma; çocuklara okumayı, dinlemeyi, düşlemler kurmayı, kitaplarla dost olmayı aşılayan bir girişim. “Ağaç yaşken eğilir” atasözünü uygulamaya döken bir çalışma bu.

Kütüphanede çalışanların neredeyse hepsi kadın. Buraya ev sıcaklığını verenin, anne şefkatiyle işlerine dört elle sarılan bu çalışanlar olduğunu düşünmekteyim.

Atatürk, yıllar öncesinden “Bilgili olan güçlü olur” özdeyişiyle bizlere bilginin kişisel ve toplumsal gerekliliğini anlattı. Uygarlık savaşında başarıya ulaşmanın yolu bilgiyle donanıp güçlenen yurttaşlardan geçer. Uygarlık savaşının en büyük gücü, kütüphaneler. Çekmeköy’de ikinci kütüphanenin açılmasını dört gözle bekliyoruz. Kütüphaneler çoğaldıkça yalnız İzmir’in dağlarında değil, yurdumuzun en çorak topraklarında milyonlarca rengârenk çiçekler açacak. O çiçekler, ülkemizin uygarlık yolunun itici gücü, esin kaynağı olacak.

En büyük dileğim, büyük kentlerde Kültür ve Turizm Bakanlığı ya da belediyelerce Atatürk ve Cumhuriyet kütüphanelerinin açılması. Buralarda Atatürk ve Cumhuriyet’le ilgili yayımlanmış bütün yapıtların toplanması. Bu, ülkemize büyük bir hizmet olacak. Hem de Atatürk’ün daha iyi öğrenilip anlaşılması için önemli bir fırsat sunacak halkımıza.

Büyük Önder Atatürk: “Önemli olan ufku görmek değil, ufkun arkasını görmektir” sözünü boşuna mı söylemiş? Ufkun arkasını görecek genç kuşak, kütüphanelerde yetişip boy atacak ve insanlığa hizmet edecek. Böylece ülkemizin geleceği güvenilir ellerde garanti altına alınacak.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               20 Mayıs 2026