ÇOCUKLAR EKRANDAN KURTULURSA


Çocuklar ve gençler, ekran bağımlılığından kurtulduklarında yaşamları olağanüstü bir biçimde olumlu yönde değişir. Alışkanlıkları, algılamaları, kavramaları, insan ilişkileri, olaylara bakışı, yaşamını planlamaları, ilkeleri, amaçları, ülküleri, ilgi alanları, duyguları ve düşünceleri farklılaşır.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuk, ilk olarak çevresiyle ilgilenmeye başlar. Bu ana dek çevresinde ayrımına varamadığı birçok şeyi görür. Onların yaşamına renk katacağına inanır. Çevresiyle ilgilenmesi, onun farkındalığını güçlendirir. Onu, daha çok yaşama bağlar. Yaşamdan zevk almanın mutluluğunu yaşar.

Ekran yerine anne, baba ve varsa kardeşiyle ilişkisi güçlenir. Aile söyleşileri gün geçtikçe artar. Böylece ekrandan kurtulan çocuk, ailesini yeniden keşfeder. Anne ve babanın duygusal, düşünsel gücünü duyumsar büyük bir farkındalıkla. Anne ve babanın sıcaklığının kendisini iyileştirdiğini, içgücünü artırdığını, özgüvenini güçlendirdiğini açıkça görüp duyumsar.

Ekran gidince anne, baba, öğretmen ve diğer yakınlarla çevresindeki diğer kişilerin konuşmalarını dinlemeye başlar. Dinlemenin ne denli öğretici, erdemli bir şey olduğunu anlar. Dinlemenin, dinlediklerini anlamanın dinlediklerini içselleştirmenin ne denli önemli olduğunu kavrar çocuk. Hele dinleme, karşılıklı konuşmaya dönüştüğünde onun mutluluğuna değme gitsin. Dinleyen çocuk için anne ve babanın söyleyeceği her söz tılsımlı bir duruma gelir. Giderek bu dinlemeler, çocuğun sevince dönüşen mutluluğunu artırır.

Dinleyen kişi, doğal olarak konuşmaya gereksinim duyar. Ekran bağımlılığı yüzünden yok olan aile içi konuşmalar, söyleşiler yeniden başlar. Bir çocuk için yaşanması gereken bir mutluluk verici bir durum, bulunmaz fırsattır bu. Çünkü çocuk, büyükleriyle söyleştiğinde hem dilini geliştirir hem de çok şey öğrenir. Dinlemeden, konuşmadan anadilin gelişmesi olanaksız. Bu nedenle aile içinde başlayan söyleşiler, geniş çevreye yayılır zamanla. Bu da insanın dilini, belleğini, duygusal evrenini, düşünsel dünyasını geliştirir.

Dinleyip konuşan, çevresindekilerle söyleşen kişinin akranlarıyla ilişkisi gelişir. Yeni arkadaşlar edinir. Arkadaş edinme, sosyal gelişmenin biricik gerekliliği. Ekransız bir yaşam, çocuğu sosyalleştirir. Onun yeniden yitirdiği toplumun bir bireyi yapar. Arkadaşlık, insana büyük bir güç katar. Duygusal ve düşünsel ortaklıklar, yakınlıklar, amaçlar, ülküler edinilir. Bu durum, çocuğu güçlü kılar.

Akranlarıyla yeniden ilişki kuran, arkadaşlar edinen çocuk, oyun oynamaya başlar. Oyun, bir çocuğun kişisel gelişimi için olmazsa olmazdır. Bir çocuğun oyunsuz büyümesi düşünülemez bile. Oyun, onun motor becerilerini geliştirdiği gibi düşlemler kurmasını, duygusal varsıllığını, düşünsel kazanımlarını artırır. Oyun, çocuğu eğlendirirken öğretir ve eğitir.

Oyun; dinleme, konuşma, karşılıklı söyleşme çocuğun dikkatini artırır. Bu, hızlı bir kavrayışa dönüşür. Bu kavrayış, varlıklar arasındaki ilişkileri ve küçük ayrıntıları kolayca fark eder. Her nesnenin, kişinin yaşamı için ne denli gerekli olduğunu anlar. Dikkati artan çocuk, küçük şeylerle de mutlu olmayı başarabilir.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuğun öfkeli durumu son bulur. Öfke yerini uyumlu, anlayışlı olmaya bırakır. Öfke yok olunca şiddet eğilimi de ortadan kalkar. Bu durum hem kendisiyle hem de çevresiyle barışık bir bireyi ortaya çıkarır.

Ekranı terk eden çocuğun öğrenmesi hızlanır. Öğrenme isteği artar. Öğrenme isteğini karşılamak için kitap okuma alışkanlığı kazanır. Çünkü öğrenme gereksinimi onu, kitaplara yaklaştırır.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuk; uyuşturucu, alkol, sigara, kumar, obezite, akran zorbalığı gibi bağımlılıkların tuzağına düşmekten kurtulur. Bu da onun okul başarısını artırır. Okul başarısı, yaşam ve sosyal alanlarda başarıyı da getirir. Böylece yaşamın büyük ödülünü de alır böylece.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

AİLEYİ ÇÖKERTEN SARILMALAR


Ekran bağımlılığı, insanların yaşamlarının her alanında belirleyici oluyor. Ünlü olma, çok fazla beğeni toplayıp tıklanma sayısını artırma takıntısıyla akla hayale gelmeyecek işler yapılıyor sosyal medyada. Bunların çoğu ipe sapa gelmez mantık dışı paylaşımlar. İnsan sormadan edemiyor: Bir kişi, akla mantığa uymaz ve çoğu zaman çok sıradan olan görüntüleri niye izler, sonrasında da beğenip paylaşır?

Paylaşım çılgınlığı, paylaşımlarda farklı olma isteği öylesine yaygınlaştı ki toplumun gelenekleri, kişilerin birbirine saygısı, aktöre gerektiren ilişkiler hiçe sayılıyor. Bu da kişisel ve toplumsal ilişkilerde, özellikle de aile birlikteliğinin sürmesinde onulmaz yaralar açmakta. Beğeni alıp tıklanma sayısını artırma isteği, eşler arasında saygı ve güven temelindeki ilişkileri zedelemekte.

Son günlerde eşler birbirlerinin kocalarına sarılıp bunun da görüntüsünü çekerek paylaşıyorlar sosyal medyada. Sarılırken kocalar şaşkınmış gibi davranıyor, kadınlar ise gülüyor. Bu sarılma işini de son günlerin sosyal akımı durumuna getirmeye çalışıyorlar. Tamam, iki çift böyle bir saçmalık yaptı diyelim. Neden “Saçma!” deyip geçmiyoruz. Binlerce kişi bu görüntüleri niye beğenip paylaşıyor? Böylece bu saçmalığın yayılmasının yolunu açıyor. Toplumu bu tür gereksiz işlerle niye meşgul ediyorlar?

Toplumumuzda hızlı ilerleyen bir sıradanlaşma var. Bu sıradanlaşma çoğu zaman bayağılaşmaya dönüşüyor. Çoğu kişi, başkalarının ilgisini çekmek ve sosyal medyada beğeni almak için çabalamakta ne yazık ki.

Yine sosyal medyada izlediğim saçma sapan bir görüntüden söz edeceğim. Gençler, güya topluca namaz kılıyorlar kızlı erkekli. Kiminin ağzında sigaraları da var. Secdeye vardıklarında birden orta yerde dizlerinin üstünde duran biri, yüzükoyun uzanıyor yere. Ölmüş gibi yapıyor. Sonra ikincisi aynı davranışta bulunuyor. Arkadaki iki kız birbirine sarılıyor. Toplumun değerleri ve inançlarıyla bu denli dalga geçme, onları kendilerince gülmece konusu yapma düşüncesi nereden kaynaklanıyor?

İzlenme oranını artırmak, beğenileri çoğaltmak için halkın inanç ve değerlerini böylesine hiçe saymak bugüne kadar şeytanın bile aklına gelmemiştir. Bu kişiler, kendilerince izleyenleri güldürmeye çalışıyor. Bir güldürünün yaratıcısı, öncüsü olmayı deniyorlar kendilerince.

Sosyal medya, toplumumuzun mizah anlayışını değiştiriyor. Sıradan, eskilerin “eşek şakası” dediklerinin bile gerisinde bir güldürü anlayışı yerleşti toplumumuza. Bu durum; toplumumuzun geldiği bilgisizliğin, zevksizliğin, bayağılaşmanın, üretken olamayışının düzeyini göstermesi bakımından çok üzücü.

Mizah, zeki insanların yapacağı bir şey… Üretkenlik, yaratıcılık gerektirir. Yapılan mizah, sıradan olmamalı. Toplumun ilerisinde olmalı. İnsanlar, değerler ve inançlar mizah konusu yapılmamalı.     

Yukarıdaki iki örnek; toplumsal çürümenin, kokuşmanın doruğu sayılabilir. Bu çürüme ve kokuşmayı önlemek hepimizin görevi. Hiçbir toplum çürüyüp kokuşmuş bir bataklıkta yaşamını sürdüremez.

Sosyal medya ve ekran bağımlılığı; aileyi dağıtmak için elinden geleni yapıyor. Aile dağılınca toplum bir bütün olarak kalabilir mi? Toplumsal çözülmeyle ne ulus kalır ne de yurt. Her şey sabun köpüğü olup uçar gider elimizden.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

İNSANIN İLACI İNSAN


Ara sıra hastanelere gidiyorum. Hangisine gittiysem iğne atılsa yere düşmeyecek. Hastanelerin hangi bölümüne gidersen git, hepsi kalabalık… Her yerde bekleşen insanlar var. Bekleşenlerin çoğunun çocuk ve genç olması ilgimi çekmekte. Tamam, hastalığın yaşı yok! Ne zaman kimin kapısını çalacağı belli olmaz. Hastalık da sağlık da insanlar için.

Hastanelerde gençlerin çokluğunun ilgimi çektiğini söylemiştim. Şeker hastaları çok… Mide rahatsızlığı olanlar ilgi çekiyor.  Psikologlara, psikiyatristlere gidenler oldukça fazla… Kardiyolojik rahatsızlıkları olanlara rastladım çokça. Çocukların ve gençlerin oldukça şişman olmaları da bir başka gözlemim. Bu hastalıkların çoğu yanlış beslenmeden… Ancak bu hastalıkların bu denli çok görülmesinin nedenleri arasında içinde yaşadığımız sosyolojik ve psikolojik koşulların önemli payı var.

Son yıllarda aileler, hızla dağılmakta. Bireyci davranmak, ailelerin dağılmasında en büyük etkenlerden biri. Ne yazık ki birçok ailenin üyeleri “biz” yerine “ben” diyor. Anne, baba ve çocuklar “biz” olamadıkları için içinden çıkılmaz büyük sorunların içine gömülmekteler. Sürekli “ben” diyenler; “biz” olmak için çabalamak yerine, daha yüksek sesle ve daha kalın çizgilerle “ben” demekteler. Bu da yuvaların dağılmasını hızlandırmakta.

Ailelerin dağılması, toplumsal çözülmeyi de hızlandırıyor. Toplumsal çözülmenin en önemli nedenlerinden biri de ekran bağımlılığının yaygınlaşmasıyla insan ilişkilerinin zayıflaması. İnsanlar bir araya gelip eskisi gibi söyleşmiyorlar. Sorunlarını, yakınlarıyla konuşmuyorlar. Konuşmayınca da çözüm bulunamıyor sorunlara. Kolayca çözülebilecek bir sorun, büyüyor göz göre göre. Bu nedenle birçok çocuk ve genç, psikolog ve psikiyatristlere gitmek zorunda kalıyor.

Ruhsal rahatsızlıkların bazılarının bedensel hastalıklara neden olduğu bilinmekte. Birçok hastalığın psikolojik nedenlerle ortaya çıktığı bir sağlık gerçeği. Oysa bu hastalıkları iyileştirecek en önemli ilaç, yine insan… İnsansızlık, bireyi de toplumu da hasta etmekte. Bir dost insanın, bir sıcak yüreğin, bir çift tatlı sözün, içten bir gülüşün, yürekten bir dokunuşun iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı?

İçten bir insan sesi, en büyük sağaltım kaynağı… Kişiye gösterilecek candan bir yakınlığın iyileştirme gücü yadsınamaz. Dostluk dolu bir ortamda bulunmanın iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı yeryüzünde?

İnsanın derdi, insanla derman bulur. Dermansız dert, ancak insan yüreğinin olmadığı bir toplumsal düzende vardır. Sosyal bir varlık olan insanın toplumdan soyutlanması düşünülemez. Bu nedenle ekranlarla değil, insanlarla dost olmalı. Çoğu hastalığımızda ilacımız olacak insanlardan uzaklaşmak niye?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Şubat 2026

ABD SEVERLİĞİ BESLEYEN İRAN DÜŞMANLIĞI


ABD’nin İran’a tehditlerinin ardı arkası gelmiyor. İnsan kanına ve canına doymayan bu emperyalist güç, durmadan askeri yığınak yapmakta İran’ı çevreleyen denizlerle yakındaki kara üslerine. Bu saldırı, amacına ulaşırsa Batı Asya’da karışıklık artar, kan yitimi sürer. Emperyalizmin güdümünde yapay devletçikler kurulur.

İran ulus devleti, emperyalizme karşı bir kale olarak ayakta durmalı. Dünyanın neresinde olursa olsun emperyalizmin kazanacağı yengiler, ezilen ulusları tutsaklaştırır, ülkelerinin yağmalanmasına neden olur. Bu nedenle İran’ın yıkılmaması, yenilmemesi için ezilen ulusların tümü “ama, fakat, ancak” demeden, türlü gerekçeler öne sürmeden bu komşu ülkenin yanında yer almalı. Bu, hem bir insanlık görevi hem de Atatürk’ün devrimci yolundan yürme kararlılığıdır. Kurdun, kuzuyu boğmaya çalıştığı bir anda kuzuyu olur olmaz bir biçimde suçlamak, kurdun işini kolaylaştırdığı gibi onun eylemine haklılık kazandırır. Kuzuyu suçlayanlar, kurdun yanında yer alır bilerek ya da bilmeyerek.

Türkiye’de üç siyasal kesim açık olmasa da içten içe ABD’nin İran’a yapacağı saldırıyı desteklemekteler. Ne uğruna? Söyleyelim...

İslamcıların bir bölümü, mezhepçilik nedeniyle İran’a düşmanlık duymakta. Bu nedenle İran ulus devletinin parçalanması, pek belli etmeseler de onları mutlu eder. Zaten televizyon yorumlarında bu kişiler, olduk olmadık yerde İran’a suçlamalarda bulunup bu komşumuza karşı düşmanlığı körüklemekteler. Böylece ABD-İsrail değirmeninin su taşıyıcıları olmaktalar.

İran düşmanlığında ikinci kesim ise kendini “Türk milliyetçisi” olarak görenlerin bir bölümü. ABD’nin İran’ı parçalama planını açıkça desteklemekteler. “Güney Azerbaycan” dedikleri bölgenin ayrılıp Azerbaycan’la birleşmesini dört gözle bekliyorlar. Turan düşleriyle bölgemizin gerçeklerinden kopuyorlar. Bu kopuş da onları ABD-İsrail projelerinin destekçisi yapıyor. Emperyalist projelere bel bağlayarak Turan düşleri gerçekleşmez. Tersine bu tür projeler desteklendikçe Türk dünyası daha çok parçalanır. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olunur böylece.

Üçüncü kesimse liberalizmi sol sanan kendini devrimci sayan bir kesim. Bu kişiler, İran’daki “molla rejimini” asıl düşman olarak görmekte. Görünüşte ABD saldırganlığına karşıymış gibi görünerek “Ama Mollalar da insan haklarını çiğniyor.” benzeri tümceler kurmaktalar. Bu yolla ABD emperyalizminin saldırganlığına, içten içe haklılık kazandırmaktalar bilerek ya da bilmeyerek. Bir de bu kesimin kendilerini Atatürkçü görmeleri başka bir çelişki.

Yukarıda anlattığım gibi birbirine karşı gibi görünün üç siyasal kesim ABD’nin emperyalist projelerinden bir araya geliyorlar sessiz sedasız. Ne yazık ki mazlumun değil de zalimin yanında yer almaktalar.

Atatürk, yurdumuzu kurtarmak için Samsun’a çıktığı günden başlayarak ulusumuzun ve dünyanın ezilen uluslarının baş düşmanın İngiltere olduğunu belirledi. Bunun yanı sıra dünyayı yaşanmaz duruma getirenin emperyalizm ve kapitalizm olduğunu her fırsatta dile getirdi. Bu söylemle sisteme karşı savaşmanın gerekliliğini ortaya koydu.

Atatürk, ülkemizin kurtuluşunu gerçekleştirmek için öncelikle Sovyetler Birliği ile dostluk kurdu. Atatürk-Lenin dostluğu, İngilizlerin denetimdeki Kafkas Seddini yıktı öncelikle. Böylece iki ülke arasına kama gibi giren emperyalizmin güdümündeki bir oluşum ortadan kaldırıldı. Bu yolla Türkiye’nin doğusu sağlama alındı. Bu sırada İran dostluğu da doruktaydı. Atatürk’ün yurdu kurtarmak için önceliği, komşularla iyi ilişkiler kurmaktı. Bunu yaptı. Ardından düşmanı yalnızlaştırmak için İtalya ile iyi ilişkiler kurdu. Çok geçmeden 20 Ekim 1921’de Fransa ile Ankara Anlaşmasını imzaladı. Böylece dostlarını çoğaltırken düşmanını yalnızlaştırdı. İşte, utkuya giden stratejik yol budur. Demek ki kurtuluş için doğru ittifaklar kurulursa düşman yenilir.

Atatürk Sovyetler Birliği’nden silah ve altın, Hint Müslümanlarından para yardımı aldı. Kurtuluştan sonra ne Sovyetler Birliği’nin rejimini ne de İslam taassubunu kabul etti. O, ülkemize özgü bir siyasal yönetimin temellerini attı. Türkiye, kurtuluştan sonra büyük bir kalkınma seferberliğinin içine girdi. Ülkemizin sanayileşmesinde bize en çok yardım eden ülke de Sovyetler Birliği oldu. O, bu komşumuzu emperyalist olarak değil; yaşamsal bir müttefik olarak gördü. Gazi Paşa ölünceye dek de bu dostluk sürdü.

İran’a yan bakan üç kesim, söz başlarken “ABD; Rusya, Çin, İran… emperyalizmine karşıyız.” demekte. Bu söz, somut koşulları görmemekten başka bir şey değil. Üstelik böyle bir söylemle ABD emperyalizmi perdelenmekte. Bir başka deyişle iş, gürültüye getirilmekte. 1945’ten beri dünyanın her yanında insanların canına kıyan, suçsuz kişilerin kanlarını akıtan, ülkeleri yağmalayan ABD değil mi? Rusya ve Çin’i ABD ile eşdeğerde görmek, göstermek de bir Amerikan politikası.

Atatürk’ün yaptığı gibi doğru ittifaklar kurmanın kimseye bir zararı yok! Ancak emperyalizme kesinlikle zararı var. Büyük düşmanları tek başınıza yenemezsiniz. Bu nedenle doğru ittifaklarla dostluklara gereksinim var. Önce komşulardan başlayarak emperyalizme karşı sağlam ittifak kurmak gerek.

Günümüzde ABD emperyalizmini yenmek için Çin ve Rusya ile ittifak kurmak zorunluluk. Yoksa emperyalizme kayıtsız, koşulsuz teslim olursunuz. Atatürk gibi düşünmenin zamanıdır. Onun gibi emperyalizme karşı ittifaklar kurmak zorundayız var olmak için. İttifakı reddeden kişiler, kendi ülkelerine zarar vererek tam bağımsızlık yolundan çıkarlar.

Atatürk, Sovyet Rusya ile dostluk yaparak İngilizlere uşak olmaktan kurtardı ulusumuzu. Komşularımızla iyi ilişkiler kurup dayanışma içine girerek tam bağımsızlığımıza giden yolu açtı. Asıl düşmana değil de dostun olabilecek ülkelere yumruk sallamak, onları hedef tahtasına oturtmak emperyalizme teslimiyeti hazırlar. Var olan düşmanı bırakarak düşsel düşmanlar yaratmak, düşmana hizmetten başka bir şey değil.  

Türkiye’nin Çin, Rusya, İran, diğer Avrasya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle ABD emperyalizmine karşı ittifaklar kurması; Atatürk’ün devrimci yolunda ilerlemesini sağlar. Bunun karşıtı düşünceler ise ABD emperyalizmine uşak olmayı getirir. Ülkemiz; emperyalizme karşı savaşla var oldu, emperyalizme karşı savaşla varlığını sürdürecek. Bunun tersini düşünmek, ülkemize ihanetten başka bir şey değil!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

 

 

 

 

ABD’NİN İRAN’DA NE İŞİ VAR?


1979’da İran’da, İslam Devrimi olduktan sonra ABD ile yıldızları bir türlü barışmadı bu ülkenin. Çünkü İran’da 1979’da devrilen Şah Rıza Pehlevi, ABD yanlısıydı. Dünyanın en büyük petrol üreten ülkelerinden biri olan ülkesinin tüm varsıllık kaynakları, ABD şirketlerinin elindeydi. İslam Devriminin antiemperyalist duruşu, ABD’yi rahatsız etti.

Birçok kişiye göre ABD’nin İran karşıtlığı “Molla Rejimi”nin demokratik olmamasından kaynaklanmakta. Bu nedenle ABD; Vietnam, Laos, Kamboçya, Irak, Libya, Suriye, Latin Amerika ülkelerinin neredeyse hepsinde ve de dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İran’a da demokrasi(!) getirmeyi amaçlamakta. ABD, “demokrasi” ve “özgürlük” adı altında, dünyanın her yanında kendi emperyalist çıkarları uğruna milyonlarca insanın canına kıydı. Bu ülkeleri yakıp yıkarak yeraltı ve yerüstü varsıllıklarını yağmaladı. ABD’nin demokrasi, özgürlük dediği kan ve gözyaşından başka bir şey değil.

ABD ve diğer batılı emperyalistler, dinsel kurallarla yönetilen rejimlere karşıysa onların yıllardır Batı Asya’daki en önemli dostları niye şeriatla yönetilen Suudi Arabistan’dır? Krallıkla yönetilen bu ülkeye demokrasi(!) ve özgürlüğü(!) layık görmüyorlar mı yoksa?

28 Nisan 1951’de, İran’da seçimleri kazanan Muhammed Musaddık başbakan oldu. Musaddık’ın amacı, petrolü batılı şirketlerin elinden alıp millileştirmekti. Böylece halkının yabancılarca sömürülmesini önlemek istiyordu. İran topraklarındaki petrolü, Anglo-Persian Oil Company adında bir şirket çıkarıyordu. Sonrasında ülkemizde de yıllarca etkin olan Britsh Petroleum (BP) İran petrolünü işletmeye başladı. Musaddık, ülkesinin varsıllık kaynağı olan petrolü kamulaştırdı. Bunun yanı sıra sosyal güvenlik ve toprak reformları yaparak halkın varsıllaşmasını, sermayenin tabana yayılmasını sağladı. Musaddık’ın Atatürk’ten etkilendiğini söyleyebiliriz. Demokrasi ve özgürlükten yanaydı. Halkın ülke yönetiminde söz sahibi olmasını amaçlamıştı. Yaptığı işlerle ülkesinin tam bağımsız olmasını sağlamasına ve egemenlik haklarına sahip çıkmasına öncülük etti.

Peki, sonradan ne mi oldu? İngiltere ve ABD, ortaklaşa darbe yaparak Musaddık’ı iktidardan uzaklaştırdılar 19 Ağustos 1953’te. Onun devrilmesinden sonra Rıza Pehlevi’nin yetkileri artırıldı. ABD ve İngiltere, böylece İran petrolünü yeniden işletmeye başladılar. Demek ki, emperyalistler için bir ülkenin nasıl yönetildiği çok önemli değil. Önemli olan kendi çıkarları… Bir ülkeyi rahatça sömürüyorlarsa, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını istedikleri gibi yağmalıyorlarsa bu ülkenin nasıl yönetildiği umurlarında bile değil.

ABD’nin dış borcu 38 trilyon doları aşmış durumda. Bu borcu, üretim yaparak ödemesi olanaksız. Bu nedenle tıkanan ekonomisini açmak için Trump yönetimi, dünya ülkelerinin varsıllıklarına el koymak için kolları sıvadı. Dünyada en çok petrol üreten Venezuela’nın bu varsıllığına göz dikti. Kanada, Panama ve Grönland’ı yağmalamanın peşinde. Dünyanın petrol üretmede üçüncü sıradaki ülkesi İran’ı diz çöktürüp bu varsıllığını ele geçirmeye çalışıyor zorla. Bu arada İran’ın önemli bir doğalgaz üreticisi olduğunu da söyleyelim.

13 Haziran 2025 günü, İsrail uçakları İran’ı vurdu. Birçok önemli İranlı yöneticiyi evlerinde öldürdü Siyonist saldırganlar. İran, ilk birkaç gün kendine gelemedi. Sonrasında füze, roket, SİHA ve dronlarla İsrail’in delinmez denen demir kubbesini kevgire döndürdü. İsrail halkı, on gün boyunca sığınaklardan çıkamadı. İsrail’in askeri üsleri, enerji santralleri, limanları ve ekonomik merkezleri vuruldu İran tarafından. İsrail, kuruldu kurulalı ilk kez böylesine geniş çaplı bir saldırıya uğradı. Savaşın son günü ABD uçakları İran’a saldırdı. Sonrasında İran da Katar’daki ABD üslerini vurdu. ABD, barış çubuğunu uzattı Tahran’a İsrail adına. Çünkü savaş bu biçimde sürseydi Tel Aviv çok zor durumda kalacaktı. Sözün kısası ABD, İsrail’i İran’ın elinden kurtardı bu 12 günlük savaşın sonunda.

12 gün süren savaşta İran’ın en zayıf noktası hava savunma sisteminin çok zayıf olmasıydı. Aradan altı aydan çok zaman geçti. Bu süre içinde Tahran’a, Çin ve Rusya’nın hava savunma sistemi konusunda yardımcı oldukları yazılıp söylendi. Bu yolla İran’ın savaştaki zayıf yanı güçlendirildi.

Trump, önce sert tehditler savurdu. Hemen askeri yığınak yapmaya başladı ABD. Televizyon yorumcularının çoğu, en kısa sürede İran’ın yerle bir olacağını söylemeye başladı. İran, bir adım geri atmadı tehditler karşısında.

7 Şubat 2026 günü ABD ve İran temsilcileri Umman’ın başkenti Maskat’ta bir araya geldi. İran, görüşmelerde geri adım atmadı, haklarını savundu. Buna karşın barış görüşmelerini, iki ülkenin de sürdüreceği açıklandı. Barışın olması en büyük dileğim doğal olarak.

ABD’nin İran’a saldırması, bu emperyalist ülkenin çöküşünü ve dağılma sürecini hızlandıracak. ABD, saldırganlığıyla kendini köşeye sıkıştırıyor. Sağa sola saldırıp varsıllıklara el koymaya çalışırken düşmanlarını oldukça artırıyor. Düşmanı çok olan bir ülkenin ayakta kalması çok zor.

ABD’nin İran’a saldırmasının bir başka nedeni de ulus devleti yok etmek. Bu da bu ülkenin paramparça olması demek. İran parçalandığında bundan en çok etkilenecek ülke, Türkiye olacak. Bu nedenle bizim yerimiz İran’ın yanı. İran’ın toprak bütünlüğü, ulusal birliği demek; Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve ulusan birliği demektir. Emperyalizmin uzattığı havuçlara ağzı sulananların Türkiye’nin değil, emperyalizmin çıkarlarına hizmet ettiklerini belirteyim.

ABD-İran savaşının en büyük etkisi İsrail’e olacak. İsrail’in yeni ve yoğun bir füze saldırısına dayanması çok zor. Gerçekten Çin ve Rusya, İran’da hava savunma sistemi kurmuşlarsa ABD-İsrail’in uçaklarının etkisi kırılır ve bozguna uğrayabilirler. Dileğim şu ki dünya gözüyle ABD’nin bir uçak gemisinin sulara gömüldüğünü görmek. Belki de dileğim olur ben de mutlanırım şu yalan dünyanın tüm ezilen halkları adına.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Şubat 2026

ABD İŞBİRLİKÇİLERİ HER YERDE


ABD Başkanı Donald Trump, günler önce İran’ı vurmakla tehdit etti. Türk televizyonları, sabahtan başlayarak gece yarılarına dek yorum üstüne yorum yapmaktalar. Yorumcuların çoğu, ABD’nin üstün silah gücünü ballandıra ballandıra anlatıyor. Sanki konuştuğu yer Türk televizyonu değil de ABD televizyonu. İnsan düşünüyor da bu kişilerin ABD’ye övgü borcumu var? Varsa niye var?

Önce asker kökenli güvenlik uzmanları alıyor sözü. Ellerinde bir sopayla ekrana yansıtılan ABD ve İran’ın silah gücünü ayrıntılı olarak açıklıyor. Sonra haritalar üzerinden kişisel yoruma dayalı konuşma başlıyor. Asker kökenli uzman oturuyor yerine. Bu kez gazeteciler sıraya giriyor. Ne yorumlar, ne yorumlar, ne sözler, ne sözler… En sonunda ABD üstünlüğü konusunda karara varılıyor. Kurtuluş Savaşı yıllarında bu kişiler yorumcu olsaydı, ülkemize yüzde bir bile şans tanımazlardı. Çünkü bu savaşta kağnının kamyonu yeneceğini düşünemezlerdi. Bu kişiler, yalnızca silahları görüyorlar. Halkın gücünü, inancını, yurdunu savunma isteğini hiç hesaba katmıyorlar.

ABD’nin dünyanın her yerinde istediğini yapabileceğini anlatılıyor. Hazret, sanki bir siyasal analiz yapmıyor da ABD’ye tapınma ayininde. Arada İsrail sokuluyor işin içine. İsrail’in vurucu hava gücünden söz ediliyor uzun uzun. Ardından diğer bir gazeteci, İngiltere’nin Kıbrıs’taki askeri üssüne uçaklarını getirdiğini söylüyor yeni bir haber söylüyormuş gibi. Bir diğer güvenlik uzmanı alıyor sopasını, ayağa kalkıp geçiyor haritanın başına. Anlatıyor uzun uzun İngilizlerin gücünü. Aralarından biri çıkıp da “Bu ABD’lilerin, İngilizlerin İran’da ne işi var?” demiyor.

Görünüşte hepsi İsrail ve batılı emperyalizmin karşıtı. Araya Gazze’deki insan kıyımını sokuşturuyorlar. Hepsi Filistin’in yanında saf tutuyor görünüşte. Burada İsrail’e ağır sözler de söyleniyor. Niye mi görünüşte? Anlatayım…

“İran’ın vekil güçleri var bölgede.” diyor biri, sanki büyük bir buluş bulmuş gibi. Bu ABD kaynaklı sözler yıllardır söylenegeliyor. Diğeri: “Evet, İran vekil güçlerini kullanarak bölgemizde Şii Hilali oluşturmak için karışıklıklar çıkardı. Çok para harcadı bu işe. Bu nedenle ekonomisi bozuldu.” diye atılıyor ortaya. Biri çıkıp da “İran, yıllarca ABD kuşatması altında. Bu yüzden petrolünü, diğer önemli ürünlerini satamıyor. Yıllardır dışardan gereksinim duyduğu ürünleri de alamıyor.” demiyor.

Bir başkası: “İran’ın Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Yemen’de ve Filistin’deki vekil güçleri güçsüzleşti.” diyerek kendince büyük bir siyasal saptama(!) yapıyor. Oysa Filistinlileri destekleyip İsrail saldırganlığına karşı direnen bu “vekil güç” dedikleri. Emperyalizme karşı direniş cephesini bir kalemde silip atıyor hazret mezhepçilik yaparak.

İran’ın ABD’ni askeri gücü karşısında çok fazla direnemeyeceğini anlatıyorlar bilgiç bilgiç. İran’ın bölünme olasılığından söz ediyorlar. Kendini milliyetçi gören birinin içten içe sevindiği belli oluyor, Güney Azerbaycan kurtulacak diye. İran’ı bugün de yıllar önce de Türklerin yönettiğinin farkında bile değil. Belki farkında da anımsamak istemiyor bu gerçeği.

Çoğu, İran’la Türkiye’nin yıllardır düşman olduğunu savunuyor. Oysa 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşmasından sonra iki komşu ülkesi arasında bir mantar tabancası bile patlamamış. Emperyalizmin komşuları düşmanlaştırma siyasetini topluma yerleştirmeye çalışmaktalar bilerek ya da bilmeyerek.

Konuşmalar uzadıkça uzuyor. Türkiye, İran, Rusya ve Çin (TİRÇ) ittifakı konusu açılıyor. Biri kalkıyor tüm ciddiyetiyle Rus ve Çin emperyalizminden söz ediyor. Görüp işiten de İran’a saldırmak isteyenin, Batı Asya’yı kana bulayanın Rusya ile Çin olduğunu sanacak.

Söz dönüp dolaşıp Suriye’ye geliyor. Konuşmacıların içindeki ABD kodları dışa vuruluyor “Eset” diyerek. Sanki Gazze’yi yıkan Esat… İsrail’in işgallerini görmezden gelen, Filistin kırımına göz yuman o. İsrail ve ABD’ye söz söyleyemeyenler, Esat söz konusu olunca coştukça coşuyorlar. Hemen Suriye’nin etnik ve dinsel ayrılıkları üzerinde filozofça(!) ahkâm kesmeye başlıyorlar. Ulusları, etnik ve inanç üzerinden ayrıştırıp bölme düşüncesi ABD’nin kafalara soktuğu bir ihanet siyaseti. Bu hazretler, ülkeleri doğum günü pastası sanıyorlar ki ellerine bıçağı alıp dilim dilim dilimlemekten hoşlanıyorlar. Böleceğine, birleştirmek için kafanı yorsana be adam!

ABD’in İran’ı vurmakta niye geciktiğine şaşıranlara ne demeli?

Türkiye’de ABD işbirlikçilerini tanımak isteyenler televizyonlara baksınlar. “Eset, Eset…” diye yırtınanlara, “Şii Hilali” deyip İran’a yüklenenlere, “Mollalar bıktırdı” deyip kendince laiklik cakası satanlara, ABD gücünü abarttıkça abartanlara, Trump’ın ülkemizle ilişkilerinin iyi olduğunu söyleyenlere, Gazze’nin yok edilmesini barış diye yutturanlara iyi bakın! Hepsinin gözlerinde, sözlerinde görürsünüz emperyalizmin iletilerini ve savunuculuğunu.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Şubat 2026

 

 

BÜYÜKLERE SAYGI MI, TELEFONLA OYNAMAK MI?


İstanbul’da yaşayan biri olarak neredeyse her gün toplu taşım araçlarına binmekteyim. Bu arada 65 yaş üstü, engelli biri olduğumu da söyleyeyim. Toplu taşım araçlarından en çok Marmaray ve metroya biniyorum.

Gençliğimde yaşulu, engelli, sayrı olduğu bakınca anlaşılan, hamile ve bebeğiyle toplu taşım araçlarına binen kadın ya da erkeklere herkes yer verirdi. Bu kişiler, ayakta dururken koltuklarda yayılıp oturmayı; o dönemin gençleri, hatta orta yaşuluları ayıp sayardı. Çok az da olsa toplu taşım araçlarında uyur gibi yapıp yer vermesi gereken kişileri görmezden gelen gençlere rastlardık. Ancak bu kişiler, yaptıkları işin utancıyla gözlerini iyice yumar, bir süre sonra gerçekten uykuya dalarlardı. Kim bilir düşlerinde neler görürlerdi?

Eskiden toplu taşım araçlarında kitap, gazete ve dergi okuyanlara sıkça rastlardık. Özellikle sabahleyin toplu taşım araçlarına binenlerin çoğunun elinde günlük gazeteler olurdu. İnsanlar, sabahın erken saatlerinde gazetedeki haberleri ve köşe yazılarını okurdu. Kimi zaman tanıdık olanlar, yan yana oturup okuduklarını yorumlarlardı. Gazete okuyanların yanındakiler, çaktırmadan yanında çarşaf gibi açılan gazeteyi okurdu ilgiyle. Bazı kişiler, oturacak yer bulamadıklarında gazete, dergi ve kitaplarını ayakta okurlardı. Günümüzde böyle mi?

Neredeyse her gün bindiğim toplu taşım araçlarında bir vagonda, elinde kitap olan kişi sayısı iki, bilemediniz üç. Çok az da olsa elinde kitap olanların sayısı çoğalınca olağanüstü bir mutluluk duyuyorum. Küçük olsun büyük olsun neredeyse herkesin elinde telefon var. Gözler, telefona kilitlenmiş. Kimi oyun oynuyor, kimi ise fotoğraf ya da resimlere bakıyor hızlıca. Çoğunluk ise video izlemekte kesintisiz. Bazıları da tanıdıklarıyla sosyal medyada yazışıyor. Başlarında hamile ya da bebekli kadın dikiliyormuş umurlarında mı?

Dedesi yaşında yaşulular biniyor toplu taşım aracına ayakta durmakta zorluk çektiği her halinden belli... Ya da engelli biri acı içinde, can havliyle zorla tutunuyor bir yerlere düştü düşecek… Taşı sıksa suyunu çıkaracak gencecik adam açmış bacaklarını, koltuğuna iyice kaykılmış oturuyor yerinde gözleri telefonda. Görüyor karşısında duran ve yer vermesi gereken kişiyi. Ancak görmezden geliyor. Bazılarının bu durumdan rahatsızlığı belli oluyor yüzlerinden. Buna karşın kalkmıyor yerinden içten içe çektiği vicdan azabını yok sayarak.

Eskiden anne ve babalar; yaşulu, engelli ve hamile ya da çocuklu kadınları görünce yanlarında oturan okul çağındaki çocuklarına dönerek: “Kalk çocuğum amcaya/ablaya yer ver.” derlerdi. Bu uyarı, çocuk ya da gençlere bir sorumluluk duygusu aşılar, bir yurttaşlık bilinci verirdi. Ne yazık ki günümüz anne ve babaları bu tür uyarıları yapmıyorlar nedense. Belki bu uyarıları yapsalar da çocuklar yerlerinden kalkmayacak. Çünkü çocuklar, onların prens ya da prensesleri… Evlerinde olmayan bir davranışı, toplu taşım araçlarında neden yapsınlar? Bu tür alışkanlıklar, önce evde öğrenilip uygulanır. Atalarımız “Sokma akıl, yedi adım gider.” sözünü boşuna mı söylemiş?

Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlere insan, yurttaş ve uygar olmanın; toplum içinde yaşamanın kurallarını unutturmakta. Onları toplumdan soyutlayarak derin bir bencilliğin yalnızlık kuyusuna yuvarlıyor.

Yaşululara, engellilere, hamile ve bebekli kadınlara toplu taşım araçlarında yer vermek; özverili olmanın, insana saygı gösterip sevgi duymanın, dayanışma ve yardımlaşma duygusunu topluma yerleştirmenin bir gereği. Bu erdemlerin olmadığı toplum, giderek çürümeye ve dağılmaya başlar. Böylece toplumsal barış da bozulur. Buna izin verip vermeyeceğimiz bizim elimizde.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Şubat 2026

BEĞENİYOR, AMA OKUMUYOR


Birçok kişi, sosyal medyada yazılar paylaşıyor. Birden paylaşılan yazının altında çokça beğeni imleri görülüyor. Kimi zaman beğeni sayısı, çok ilgi çekici oluyor. Yazıyı yazan kişi de bundan mutlu olmakta, yazısı çok okundu diye. Gerçekten yazının altına beğeni imi koyan herkes yazıyı okuyor mu? Ya da yazının içeriğini bilmeden mi beğeniyor iletiyi sosyal medya arkadaşları?

Ben de sosyal medyada sık sık yazılarımı paylaşırım. Kimi zaman yazımı beğenenlere bakınca umutlanıyorum yazım çok okundu diye. Oysa BLOG’uma bakınca gerçeği anlıyorum hemencecik. Çünkü orada yazımı, kaç kişinin okuduğunu görüyorum.

Haftalar önce yazılarımı sürekli okuyup paylaşan bir arkadaşım, bana yazılarımla ilgili bilgiler verdi telefonda. Yazılarımın hepsini WhatsAap’ta durum iletilerinde paylaşıyormuş. Şu yazınızı şu kadar, bu yazınızı bu kadar kişi görüp okudu, dedi bana. Bununla da övünüyor doğal olarak. Ben de “Yazılarımı durumda görenlerin onda biri okusa çok yararlı ve umut verici olur.” dedim ona. O, çok şaşırdı. “Nasıl olur, ama hepsi beğendiğini gösteren imler koyuyor yazının altına.” dedi. Ona, bu durumu yıllardır gözlemlerime ve  her gün ulaştığım sayısal verilere dayanarak ayrıntılarıyla anlattım.

Sosyal medyada çoğu kişi, paylaşımların içeriğine bakmadan beğeni imine üşenmeden, otomatik bir makine çabukluğuyla dokunmakta. Hele fotoğraf varsa beğeniler saymakla bitmiyor. Bir sosyal medya alanı var. Burada genellikle kısa videolar ve fotoğraflar ilgi görmekte. Ben de daha çok beğendiğim kitapların fotoğraflarını paylaşırım bu alanda. Arada sırada da balkonumda yetiştirdiğim hıyar, biber, domates ve bazı sebzelerin görüntülerini takipçilerime sunarım. Bunlar, kitapların on katından fazla beğeni alır. Bu da sosyal medya kullanıcılarının neyi önemsediğini göstermesi bakımından ilgi çekici. Bir hıyarın, bir kitaptan on kattan fazla beğeni topladığı bir sosyal medya düzeni var nedense.

Sosyal medya, dolayısıyla ekran bağımlılığı bir aldatmaca üzerine kurulu. Bu aldatmaca da sosyal medyadaki içtensizliği göstermesi bakımından ilgi çekici. İnsanlar, aslında hiçbir anlamı olmayan sanal beğenilerle mutlu olmaya çalışmaktalar. Beğenilerin çokluğu, onlara işlerini iyi yaptıkları düşüncesini uyandırmakta. Somut olmayan beğeniyle belirtilen bir soyut övgü karşısında sonsuz mutluluğu yakalamakta insanların çoğu. Kısacası, işe yaramayan, boş bir beğeniyle gururu okşanıyor sosyal medya kullanıcısının.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Bir kişi okumadığı, içeriğini bilmediği bir şeyi niye beğenir?” Bu sorunun yanıtı, sosyal medyanın varlığında gizli. Burada her şey sanal… Yani, gördüklerimizin çoğu gerçek değil. İnsanlar, gerçek duygularını yansıtmak yerine, karşısındakinin istediği gibi davranmakta. Bu da yapay ve sahte bir sevgi gösterisi ya da dostluk değil de nedir?

Ekran bağımlılığı, kişileri gerçekçilikten uzaklaştırmakta. Onları yapay ve sahte davranmaya itmekte. Bu nedenle ekranlarda, sosyal medyada içtenlik aramak boşuna. Ekran bağımlılığının insanları asıl kopardığı şey, gerçek yaşam. Gerçek yaşamın gerçekçiliği, somutluğu yok olmakta ekranlarda. Bu da insanları çıkmaz sokaklara sürüklemekte, yaşamdan koparmakta. Yaşamdan kopan birinden insan olmanın sorumluluklarını yerine getirmesini, üretken olmasını, toplumsal erdem ve aktöreye uymasını bekleyebilir miyiz?

Ekran bağımlılığı, insanı doğasından koparıyor. Onu gerçek dünyadan alıp bilinmeyen sanal bir ortamın bilinmezlerindeki kokuşmuş bataklığa sürüklüyor. Duyguları yok ediliyor bilerek ve isteyerek. Onu sürükleyen de küresel emperyalizmin insanı insanlıktan soyutlamak isteyen egemenleri. Bu, insanın robotlaşmasından başka bir şey değil.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       6 Şubat 2026

HİÇBİR ŞEYE ÖZLEM DUYMAYAN ÇOCUKLAR


Günümüz çocuklarının neredeyse her isteği yerine getiriliyor. Gak deyince ekmek, guk deyince de su veriliyor onlara. Bir başka deyişle yedikleri önlerinde yemedikleri artlarında. Günümüz anne ve babaları, çocuklarının her yoruldukları yere han yapmaktalar. Onları başarıya, mutluluğa, erince götürecek yolun her istediklerini almaktan geçtiğini sanıyorlar.

Kimi zaman seyrek de olsa tanıdıklarımın evine konuk oluyorum. Oldum olası çocuk odalarını merak ederim. Odalarının nasıl düzenlendiğini, kitaplıkları olup olmadığını, oyuncaklarının niteliğini görmek isterim. Günümüz çocuklarının çok sayıda oyuncağı var. Çarşıda pazarda gördükleri her oyuncağı aldırıyorlar anne ve babalarına. Kimi anne ve baba, iyi anaata olmak için birbirleriyle yarışıyorlar adeta çocuklarının her dediklerini yapmak için. Çocuklar da bu durumu, kendi çıkarlarına kullanıyorlar sonuna dek. Bu durum, evde yerleşik bir davranışa dönüşünce çocuk, anne ve babasını hizmetçi gibi görmeye başlıyor. Böylece saygınlıkları, onlara karşı duyulan sevgi azalıyor. Ya da çıkara dayalı saygı ve sevgi, yüzeysel olarak gösterilmekte.

Yalnızca oyuncak alımında mı bu durum. Giyimde kuşamda, yiyecekte, gezilerde de aynı biçimde davranıyor anne ve baba. Çocuklarının her istediğini yapıyorlar. Çocuk, ne isterse onu yiyor sağlıklı olup olmadığına bakmadan. Kimi zaman önüne gelen yemekten bir lokma alıp “Beğenmedim.” deyip yemiyor yemeği itiyor bir yana. Hemen anne ve baba yarışarak ona: “Beğendiğin bir yemek söyleyelim sana:” diye soruyorlar. O da söylüyor. Bu durum, kimi zaman evlerde de yaşanıyor. Evde birkaç tür yemek hazırlanıyor bin bir emekle. Aile sofraya oturuyor yemek için. Bir bakıyorsunuz çocuk kaşığın ya da çatalın ucuyla dokunuyor tabağındaki yemeğe ve geri çekilip telefonuyla oynamaya başlıyor. Anne ya da baba sofradan kalkıp ona ne yiyeceğini soruyorlar ayrı ayrı. O da söylüyor ne yiyeceğini. Az sonra dışarıdan yemeği geliyor çocuğun.

Çocukların çoğu, hiçbir şeyin özlemini duymayıp hiçbir şeyi düşlemiyor. Anne ve babalar, farkında olmadan çocuklarının düşlerini karartıp özlemlerini yok ediyorlar. Sürekli oyuncak alınan çocuk, bir oyuncağı düşleyemiyor. Onu almak için özlem içinde değil. Onunla oynayacağı oyunların imgelemlerini canlandıramıyor belleğinde. Özlemini duyduğu oyuncakla evdekiler arasında ilişki kuramıyor. Yani bunu yapamadığı için neden-sonuç ilişkili düşünemiyor. Belleğinde özlemini duyduğu oyuncakları canlandıramıyor. Yemekte de giyimde de aynı şey söz konusu… Bir yemeği özlemiyor. Çünkü anne ve baba ona özlettirmiyor hiçbir şeyi. Güzel bir giysinin düşünü kuramıyor. Çünkü onun düş kurmasının önü kesiliyor en yakınlarınca. Bu da sonsuz bir doyumsuzluk yaratmakta çocuklarda.

Oyuncağı, yemeği, giysiyi özlemeyen çocuk; insanı da özlemiyor doğal olarak. Arkadaşlarından, akrabalarından, komşularından kolayca bıkıyor. Arkadaşlıklar uzun soluklu olmuyor, pamuk ipliğine bağılı olduğundan kolayca kopuveriyor. Duygusal zayıflıkları ya da eksiklikleri pamuk ipliğine dönüşmekte nedense.

Günümüz çocuklarının doyumsuzluğunu kışkırtanlardan biri de ekran bağımlılığı. Anneler, babalar küçük yaştaki çocuklarının ellerine telefon tutuşturuyorlar, kendileri tutuşmasın diye. Çünkü çocukları için emek harcamaktan mutlu olmuyorlar. Telefonu eline ver, istediğini al ve sen rahatına bak! Paranın gücüyle çocuğa, düşünce ve duyguyu veremezsin. Bunu ancak yüreğin ve doğru davranışınla verirsin.

Çocuklar özleyince düş güçleri çoğalır. Bu da onlara kişilik, beceri, yetenek, üretkenlik, yaratıcılık, özgüven ve değerbilirlik kazandırır. Bu da onların kendi ayaklarının üstünde durmasını sağlar. Bundan iyisi olur mu hiç?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Şubat 2026

 

 

SESSİZ ŞAMPİYON


Kemal Ateş’in Toprak Kovgunları’ndan sonra Sessiz Şampiyon kitabını da heyecanla ve bir solukta okudum. Sayın Ateş, romanlarında toplumun duyarlık göstereceği konuları ele alıyor. Bu konular, çoğu kişinin görmezden geldiği küllenmiş gibi görünen içten içe birçok yüreği yakan olaylardan oluşmakta.

Sessiz Şampiyon’da çoğu kişinin bilmediği, bilenlerin de unuttuğu 1960 Roma olimpiyatlarında güreşte altın madalya kazanan köy enstitülü Ahmet Bilek’in yaşamı anlatılmakta. Köy enstitüleri, on dört yıllık eğitim süresi boyunca kültür ve sanat alanlarında önemli kişiler yetiştirdi. Spor alanına da özel önem verilmekteydi bu okullarda. Ahmet Bilek de enstitülerin elinden tutup yolunu açtığı bir yoksul, yetim çocuklardan biri. Kimsesiz Ahmet Bilek’in kimsesi olmuş Cumhuriyet’imiz.

Ahmet Bilek, minderlerdeki öğretmen bir sporcu,,, Minderde ilk öğretmen şampiyon… O, 1932’de Manisa’nın Kula ilçesinde doğmuş yoksul bir yaşamın içine. Sessizliği, çocukluğunda yaşadığı yoksulluk, yoksunluk ve yetimlikten kaynaklanmakta. Çocukluğundan başlayarak sorumluluk duygusuyla yetişmiş. Çalışıp didinmiş ailesinin geçimi için. Yaşının küçüklüğüne aldırmadan büyüklerin yapacağı işlerde çalışmış ekmek parası kazanmak, yaşama tutunmak amacıyla. Köy enstitüsünü kazanması, onun kurtuluşu olmuş. Kızılçullu, onun gözünü açtığı, umudunu göverten eğitim kurumu…

Tüm köy çocukları gibi Ahmet Bilek’in de yoksulluktan, yokluktan, kör yazgıdan, ilkel bir yaşayıştan, sömürüden, ağadan kurtuluşun yoluydu köy enstitülerinde okumak. Bu okulların sınavını kazanmak, karanlıktan aydınlığa açılan ışıklı bir kapıydı. Babası, yoksulluk içinde insanüstü bir gayretle ailesini geçindirmeye çalışırken biricik amacı oğlu Ahmet’i okutmaktı. Oğlunu Kızılçullu Köy Enstitüsü’nün sınavına soktu büyük bir umutla. Ne yazık ki oğlu, sınavı yedekten kazandı. Tam da okula girmenin düşlerini kurarken beklerken babası, göçüverdi bu dünyadan. Günler sonra Ahmet’in okula girebileceğini bildiren haber geldi. Dünyalar onların oldu. Ancak bu mutluluğun bir yanı çok eksik ve acı doluydu. Çünkü Kızılçullu’ya girmesini isteyen babası, bu mutluluğu görememişti. İçinde acı ve mutluluk karışımı bir duyguyla kaydoldu okula. Ancak yaşamı boyunca bir yanı hep eksik, bir kanadı hep kırık yaşayacaktı.

Ahmet Bilek, Kızlçullu’da güreşe başladı. Öğretmenlerinin ilgisiyle gittikçe parladı. Enstitülerde spora özel bir önem veriliyordu. Bir gün okullarına 1948 Londra Olimpiyatlarının altın madalyalı güreşçileri Yaşar Doğu, Celal Atik ve Gazanfer Bilge gelir. Tüm öğrenciler gibi o da şampiyonları hayranlıkla ve soluğunu tutarak dinler. Dinlerken de bir gün onlar gibi olimpiyat ve dünya şampiyonu olmayı düşünür. Yıllar sonra bu düşüncesi gerçekleşir. 1960’ta Roma’da, 52 kiloda altın madalyanın sahibi olarak bayrağımız dalgalandırıp İstiklal Marşı’mızı çaldırdı. Minderlerin ilk öğretmen şampiyonudur. Adı; okullara, spor salonlarına, özellikle de spor okullarına verilmeli. Başarısıyla bugünün öğrencilerine örnek gösterilmeli.

Roma’da, güreşte yedi altın madalya alarak rekor kırdı ulusal güreş takımımız. Ne yazık ki başta ata sporumuz güreş olmak üzere amatör sporlara ülkemizi yönetenlerin ilgisi azaldı. Amatör sporlara, doğru düzgün kaynak aktarılmadı. Profesyonel futbol merkezli bir spor anlayışı benimsendi nedense.

Sessiz Şampiyon, herkesçe okunmalı. Bir kişinin yoluklar içinde nasıl yaptığı işin doruğuna çıktığının anlatımıdır bu roman. Kemal Ateş, diğer kitaplarında olduğu gibi Sessiz Şampiyon’da da dil ustalığını konuşturmuş. Kitapta kullanılan ve çoğu okurun bilmediği yeni sözcükler, deyimler, atasözleri dilimize varsıllık katmakta. Kemal Ateş ve onun gibi dil ustası yazarlar yazsın ki dilimiz öksüz, kısır kalmasın.

Sessiz Şampiyon’u okurken birçok kez gözyaşlarımı tutamadım. Olay, beni içine alıp bırakmadı, sarıp sarmaladı beynimi, yüreğimi, tüm benliğimi. Ahmet Bilek oldum kitap bitinceye dek. Onunla yoksulluğu, sessizliği yaşadım. Onunla mindere çıktım. Onunla şanlı bayrağımız yükseklere çekilirken İstiklal Marşı’nı söyledim. Bu kitapta gerçek bir yaşam anlatılmakta. Ahmet Bilek’i okuyup tanımak kadar büyük bir mutluluk yok! Bu kitabı okumakla kalmayıp okutmalı da…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Şubat 2026

AİDİYETİ YOK EDEN BAĞIMLILIK


Ekran bağımlılığı; aileye, eşe, hısım akrabaya, yıllarca yaşanan mahalleye, doğup büyüdüğü topraklara, gidilen okula, mesleğe, kişiyi duygusal ve düşünsel açıdan kişiyi besleyen topluma aidiyeti ortadan kaldırıyor. Ne yazık ki bağımlı kişi, kendini bir yere ait duyumsamıyor. Onun her şeyi ekran oluyor. Ekranın soyut ortamı, onun kendini ait olarak gördüğü yer.

Aidiyet olmayınca çevresindeki kişilere, toprağına, kültürüne, toplumsal değerlerine, duygusal bağ kurması gereken varlıklara, tarihine, kendi amaç ve ülkülerine (Çoğu zaman bu kişilerde amaç ve ülküye rastlamak olanaksız.) ve de ailesine bağlılığı yok oluyor. Kısacası ekran bağımlılığı, aile bağlarını ortadan kaldırıyor. Bağımlı için anne, baba, eş, kardeş ya da yakın akrabalar bir anlam ifade etmiyor. Çünkü onun annesi, babası, kardeşi, eşi ekran ve ona olan bağımlılığı.

Bağımlı kişinin en önemli özelliği, insan ilişkilerinin sürekli olmaması. Bugün çok içten arkadaşlık kurduğu birini, yarın en küçük anlaşmazlıkta düşman olarak görebilir. Çünkü onun ilişkileri insancıl değil, ekrancıl değerler üzerine kurulu. O, insanların hata yapabileceğini düşünmez. Yanlışlar yapılmadan doğruların olmayacağı düşüncesi, onun kitabında yazmadığından yaşamında da yer almaz. Yanlışı bağışlama, karşısındakine olumsuz davranışı olumluya çevrime olanağı verme gibi bir yüce gönüllülük yoktur onda. Çünkü yüce gönüllülük ile bağımlılık yan yana durmaz. Ekran bağımlılığı, onun yüce gönüllülüğünü ortada kaldırmıştır çoktan.

Günümüz gençlerinin sevgililerinden ya da eşlerinden kolayca bıkmalarının nedeni, karşısındakine aidiyet duymaması. Kendini, karşısındakiyle özdeşleştirip bütünleştirme anlayışı ne yazık ki ekran bağılılarında görülmüyor. Çünkü onların bilincini biçimlendiren ekran, sürekli değişerek renkten renge girer. Sanal dünyanın kendine göre ilkeleri, kuralları, düşünceleri, hepsinden önemlisi de duyguları yok! Aidiyet ve bağlılık, bir duygu işi… Birine bağlanmak, kendini bir topluluğa ait olarak görmek duygu gerektirir. Duygunun olmadığı bir yerde ne aileye, ne eşe ya da sevgiliye, ne de parçası olunan bir topluma aidiyet de bağlılık da duymaz kişi.

İnsanı, diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, düşünmesi ve duyumsaması…  Bağımlı kişi, beynini ve yüreğini ekranın buyruğuna vermiştir. Onun düşünce ve duygusu, ekranın ışıltıları arasında yitip gitmiştir. Beyin ve yürek, özgür olunca sever ve sevdiğine aidiyet duyup bağlanır. Bu, insan olmanın en büyük erdemi ve aktöresi...

Bağımlılığın kişide, asıl yok ettiği erdem ve aktöre... İnsanı insan yapan bu önemli iki özellik, kişinin toplum içinde erinç içinde yaşamasını sağlar. Kişisel ve toplumsal erinci, kişilerin erdemi ve aktöresinin oluşturduğu tartışma götürmez. Zaten mutluluğun temelinde de erinç yok mudur?

Bağımlı kişiler, yaşamın her alanındaki seçimlerinde maymun iştahlıdır. Eş, arkadaş, iş seçiminde değişkendirler. Bugün birini sever, yarın ondan kolayca vazgeçer. Bu durum, giyim ve yemek seçiminde de kendini gösterir. Bir giysiyi ya da yemeği beğenmemek için onlarca gerekçesi vardır. Onun beğenileri anlık ve değişkendir. Bu konuda ilkesi, kuralı yok!

Aidiyetsizlik ve duygusal bağlılıktan yoksun olmak başta aile kurumu olmak üzere toplumsal düzeni temelden sarsmakta. Aile ilişkileri hızla kopmakta bu yüzden. Buna koşut olarak boşanmalar artmakta. Bu boşanmalarda uygarca davranış aramak boşuna. Yıllarca aynı yastığa baş koymuş eşler, birbirini düşman olarak görmekte. Çocuklar, anne ve baba arasında pinpon topuna dönmekte. O da kendince bu ayrılık üzerinden anne ya da babasını kullanmaya çalışmakta. Bu durumdan vazife çıkarmakta. Böylece ekranda daha çok süre geçirecek bir ortam oluşturmakta kendine. Bu da onun aidiyetini, anaatalarına bağlılığını kökünden koparmakta. Köksüz ağacın çürümesi nasılsa toplum da benzer bir biçimde çürüyüp kurtlanıyor. Ardından da hızlı bir kokuşma başlıyor. Bu çürüme ve kokuşma, toplumun her yanına yayılıyor bir salgın gibi.

Çocuk ve gençlerin aidiyet duygularını geliştirmenin yolu, onları ekran bağımlılığından kurtarmak. Bu konu, hafife alınacak gibi değil. Kişisel ve toplumsal erdemleri, aktöreyi, erinci, sevgiyi, mutluluğu yok etmekte olan bir bağımlılıkla savaşarak geleceğimizi kurtarabiliriz. Başka bir seçeneğimiz var mı bundan başka?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Şubat 2026

SAVAŞ VE AÇLAR


Savaş ve Açlar… Türkiye’nin büyük yazarlarından Hasan İzzettin Dinamo’nun başyapıtlarından biri… Bu kitabı, ilk kez lise sondayken bir solukta okumuş ve anlatılanlardan çok etkilenmiştim. Yıllarca Savaş ve Açlar’ı unutamadım. Öğrencilerime, arkadaşlarıma okumaları için önerdiğim kitaplardan birdir.

Savaş ve Açlar’ı okurken anlatılan olayın içine girdim genç yaşımda. Onlarla Akçaabat’ın Kavaklı köyünden çıkıp bir dilim ekmek uğruna gurbet ellere düştüm. Savaşın acımasızlığını yaşadım Temel Çavuş ailesiyle. Sanki ben de bu ailenin bir çocuğuymuşum gibi duyumsadım kendimi. Yıllar geçti kitabı okumamın üstünden, ancak anlatılan her şey belleğimde dönüp durdu her zaman. Bunun nedeni, benim de Temel Çavuş’la aynı topraklarda doğup büyümem. Üstelik babamın amcaları Sarıkamış’tan dönememişlerdi. Dedem, yıllarca Rusya’da tutsak kalmış, Cumhuriyet’ten sonra birkaç arkadaşıyla kaçıp gelmişti Türkiye’ye. Dedemin ve iki kardeşinin çoluk çocuğu işgal yıllarda yok olmuştu. Dedem, yıllar sonra yaşama yeniden başlamıştı umutla. Bu nedenle bu romanda anlatılanları, olayı içselleştirmiştim. 

Öğretmenliğe ilk atandığım yer, Samsun… 1979 Ekim ayının son günleriydi görev yerime gidişim. Samsun’a gün doğarken vardım. Hükümet binasının nerede olduğunu sordum. Söylediler. Nasıl olsa vakit erken diye yürümeyi yeğleyip çevreyi tanıyayım istedim. Kentin batısına doğru yürürken karşıma bir ırmak çıktı. Üstünde bir köprü… Köprünün sağ yanındaki tabelada “Mert Irmağı” yazıyordu. Durdum, köprünün üstünden ırmağı izledim yönümü güneye dönerek. Temel Çavuş’un kırıma uğrayan ailesi gözümün önünden geçti bir süre. Sonra düşümden ayılıp yürüdüm yukarı doğru. O günlere göre kent iyice değişmişti doğal olarak.

Bir süre ırmak boyunca gidip geldim. Savaşın acımasızlığıyla yok olan aileler geçti gözümün önünden. Şakire annenin çocuklarını yaşamda tutmak için verdiği insanüstü savaşı düşündüm uzun uzun. Gözyaşlarım ırmağa aktı. Saatime baktım, geç kalacağım neredeyse. Çabucak toparlanıp hızlı adımlarla yürüdüm Hükümet konağına. İşlerimi çabucak bitirip atandığım okula gittim bir ikindi vakti. İşlerim bitince okul müdürüyle Samsun’a döndük. Gece memleketime dönecektim. Beni evine çağırdı, garajda beklemeyeyim diye. Evleri Mert Irmağı’nın batı yanındaydı. Yemeği ırmağa bakan balkonda yedik. Ancak ağzımda lokmalar büyüyor, yutamıyorum. Açlığım yok oldu birden. İlk kez tanıdığım insanlar... Yemeklerini beğenmedim sanacaklar diye zorluyorum kendimi yemek için. Ama olmuyor. Çayı da orada içtik. Ancak keyifsiz ve dalgınım. Müdür Bey: “Adil Bey, niye bu kadar dalgınsınız, iştahınız da yok!” dedi. O zaman 57 kiloyum. “Müdür Bey, ben zaten az yerim, bu nedenle de çok zayıfım.” dedim. Güldü.

Aylar sonra benim iştahlı ve devinimi yüksek biri olduğumu görünce o ilk günkü durumumu sordu yeniden. Ben de ona Sarıkamış’ta Şehit olan Temel Çavuş’la oğlu Ali’yi, çocuklarını geçindirmek için olağanüstü bir savaş veren Şakire anneyi, el kadar çocukken açlıktan ölen Hüseyin, Fatma ve Sefer’i anlattım. Üç günde bir lokma ekmekle yaşama tutunan Asile, Musa ve Adviye’den söz ettim ona. Kendi evlerinin olduğu yerde yaşadıklarını ekledim sözlerime. Her lokmamda çocukların gözümde belirdiğini anlattım. O da duygulandı.

Gelelim bu güzel kitabın konusuna…

Temel Çavuş, erkenden evlenir. Bir yıl sonra oğlu Ali doğar. Ali’sinin kokusunu içine dolduramadan askere çağrılır. Trabzon taburuyla gemiye biner. Doğru Yemen’e giderler. Tam tamına yedi yıl orada savaşır. Arkadaşlarını çoğu sıcaktan, salgınlardan ve vurularak yaşamını yitirir. Temel Çavuş, bu cehennemden sağ salim döner Kavaklı’ya. Kavuşur çok sevdiği karısı Şerife ve oğlu Ali’ye. Savaşın kara bulutları her yandadır. İşsizlik, yoksulluk, açlık savaştan beter bir beladır başlarında. Önce Asile, sonra Musa doğar. Geçim iyice zorlaşmıştır. Bir gün kararını verip alır çoluk çocuğunu İstanbul’a gelir. Sarıyer’de bir kulübeye yerleşir. Birkaç süt ineği alır elindeki parayla. Önce her şey yolunda gider. Sonrasında uğursuzluk bulutları çöker üstlerine. İnekleri hastalanıp ölür. Ne ellerinde ne de avuçlarında vardır birkaç kuruş. Memlekete dönmeye karar verirler. Bu sırada Adviye, Hüseyin ve Fatma da eklenmiştir aileye. Gülcemal vapuruna binerler. Vapur, Samsun’a uğrar. Bir tanıdığın önerisiyle inerler burada.

Samsun’da işleri tam da yoluna koyarken terslikler başlar. Buradan göçen Gayrimüslimlerin mallarına mülklerine el koymaya başlar bölgenin arkaları güçlü varsılları. Ne yazık ki emeği, alınteriyle ekmeğini taştan çıkaran Temel Çavuş ailesinin ağızlarının tadını da bozar bu asalaklar. Bu arada I. Dünya Savaşı başlar. Temel Çavuş, yeniden askere çağrılır. Görev yeri, Sarıkamış’tır. Çok geçmeden şehit olduğu haberi gelir. Oğlu Ali, on beş yaşındadır henüz. Savaşı ganimet sayan asalaklara karşı iki göz kulübelerini ve el kadar bahçelerini savunur yiğitçe. Boyun eğmez savaşı fırsata çevirenlere. Çünkü babası şehit olduktan sonra doğan kardeşleri Sefer ve memleketten gelen babaanneleri de eklenmiştir aileye. Tam dokuz boğaz Ali ile Şakire’nin eline bakmakta. Ailede yaprak dökümü başlamıştır. Babaanne uçmağa varır.

Savaş soyguncularına boyun eğmeyen Ali’nin yaşının büyük olduğunu dile getirerek onun asker kaçağı olduğunu söyleyip ihbar eder asalaklar. Ali’yi hemen iki jandarma gelip alır yoksulluğun kırıma dönüştüğü kulübeden. Ali sözde bir muayene geçirilir ve o da Sarıkamış’a gider. Çok geçmeden onun da şehit olduğu haberi gelir. Aile, yoksulluk ve açlık uçurumundan yuvarlanmaya başlamıştı. Ekip biçtikleri kiralık yerleri ellerinden alınır. Ardından kulübelerine el konur. Temel Çavuş, donarak öldüğü için şehit sayılmaz. Ali, şehit sayıldığından bir lira aylık bağlanır aileye. Bu da günde bir asker tayını bile almaya yetmez karaborsacı açgözlülerin egemen olduğu kentte.

Hali vakti yerinde bir komşuları uzun süredir hasta ve ölmek üzere olan dişi keçilerini Şakiregillere verir. Şakire, açlıktan ölmektense hastalıklı keçiyi kesip çocuklarına yedirmeyi yeğler Allah’a sığınarak. Sabah akşam keçi eti yedirir çocuklarına. Tüm aile ishal olur. Havanın ayazına aldırmadan saatlerce evin önünde bin bir eziyetle bağırsaklarını boşaltırlar. Küçük Hüseyin, çok şiddetli ishal olur. Dışkısını yapmak için kendini zorlarken kalın bağırsağı dışarı fırlar. Annesi, zor da olsa çocuğun bağırsağını yerine sokar. Ancak bir kez çocuğun dengesi bozulmuştur. Kalın bağırsak, ikide bir yerinden fırlar. Hüseyin’in küçük bedeni çok su yitirir. Açlığa, soğuğa, kötü yaşam koşullarına dayanamayan Hüseyin can verir. Onun öldüğünü, sabahleyin ilk önce onun bir büyüğü olan Adviye anlar. Musa’ya haber verir. İki çocuk, ölümün soğuk yüzüyle küçük yaşta tanışır ne yazık ki. Şakire Hanım, eve geldiğinde çılgına döner. Ancak yapacak bir şey yoktur. Oğlunun küçük bedenini alarak mahalle imamıyla mezarlığa gider. Cenazeyi belediye kaldırır. Çok geçmeden Fatma, kuş olur uçar. Onun belediyece defnedildiği gün, tam on çocuk ölüme yenik düşer. Bu çocukların neredeyse hepsi şehit çocuklarıdır. Kefensiz, yıkanmadan ve üzerlerindeki giysilerle gömülür minik bedenler. Burada önemli bir ayrıntıya değinmeden geçemeyeceğim. Şakire, çocuklarının ölülerinin gömülmesini sağ kalan çocuklarına göstermiyor onların yaşam erkelerini tüketmemek için.

Şakire’nin elinden Ali’nin şehitlik aylığı da alınır türlü oyunlarla. Evleri soyulur en yakınlarınca. Evlerinden çıkarılırlar. Deniz kıyısında terk edilmiş muhacir konutlarından birine taşınırlar. Zaten tek eşyaları bir yatak, yorgan ve bir kaşık ve bir bakır tenceredir. Çocukların tek kat giysileri vardır yırtık pırtık. Hiçbirinin çarığı bile yoktur. Gece gündüz yalınayak dolaşmaktalar. Şakire’nin alacaklılarından gizlediği ineğine mahalle bakkalı el koyar alacakları karşılığında.

Dönem, güçlüden yanadır. Devlet görevlilerinin çoğu, cebinde parası olanın dediğini yapmaktadır. Yoksulların neredeyse bitleri bile soyulacak bu fırsatçı varsıllarca. Taşındıkları yeni evde evin tahtalarını yaktıkları için zabıta zoruyla sokağa atılırlar.

Musa (Yazarımız Hasan İzzettin Dinamo’dur.), köpek dışkısı toplamaya başlar üç beş kuruş kazanmak için. Ne yazık ki köpek dışkısı bile yoksulların hepsinin umudu olunca güçlüler, güçsüzleri ezmeye başlar. Musa, dövülüp kovulunca bu işi sürdüremez. Sonrasında hayvan kesimevinin kanalından ırmağa dökülen hayvan bağırsaklarını tenekeyle toplamaya başlar sokak köpekleri ve yetişkinlerle yarışarak. Ailenin böylece karnı doyar ve az da olsa günyüzü görür. Bu da uzun sürmez. Savaşın getirdiği yoksulluk arttıkça ırmağa atılan bağırsaklar değerlenir. Yoksulların tek umudu, biricik besin kaynağı olur köpeklerin kapıştığı bağırsaklar. Sonrasında kesimevi, bağırsakları ırmağa dökmeyip kendileri temizleyip satmaya başlar. Böylece yoksulların yüzüne bu ekmek kapısı da kapanır.

Bir gün seferberlik çocuğu Sefer, uçmağa varır. Şakire, belediyeye başvurur, yanıt alamaz cenazenin kaldırılması için. İş, başa düşer. Komşularından bir kazma ve kürek bulur. Kumlu toprağa oğlunun mezarını kendisi kazar ve toprağa verir kundaktaki oğulcuğunu dualarla. Elinde üç çocuğu kalır: Asile, Musa ve Adviye. Bu yavrularını ölüme teslim etmek istemez. Gider Samsun Darüleytamı’na. Üç çocuğu kabul edilir oraya. Çünkü başka bir çözümü yoktur. Kendisi de Darüleytam’ın yanındaki sayrıevine yatar bir haftalığına. Niyeti kendini burada biraz toparlayıp memleketine dönmektir.

Şakire, bir savaşın kahramanı… Annelik güdüsüyle verdiği kendini ve çocuklarını yaşamda tutma savaşı saygı duyulacak bir çırpınış. Ne yazık ki çocuklarının kurtuluşunu göremedi. Onun da ölümü, çok acıklı, üzüntü verici oldu. Çocukları hem yetim hem de öksüz kaldılar.  

Lise sonda okuduğum kitabı, tam elli yıl sonra yeniden okudum gözyaşlarıyla (Bu kitabı bana armağan eden Tekin Yayınlarının sahibi Elif Akkaya’ya teşekkürü bor bilirim.). Yakın tarihimize ışık tutan Savaş ve Açlar’ı herkes okumalı ve okutmalı. Ancak bu kitabı yüreği, duygudaşlığı olamayanları ve insanlığını yitirmiş olanların okumamalarını öneririm. Savaş ve Açlar, Dinamo’nun diğer kitapları gibi ilgi çekici. Onun kitapları derin insan duygularının sel olup akıp gittiği yapıtlar. İnsanı, yaşamı tanımak; zorluklarla nasıl savaşılacağını öğrenmek için okunması gereken bir kitap bu. Savaş ve Açlar’ı yıllar sonra yeniden okumanın mutluluğunu yaşadım. Şakire, Asile, Musa ve Adviye’nin yaşam savaşının tanığı oldum. Temel Çavuş ailesi, ölünceye dek unutmayacağım ve saygı duyacağım büyük bir yaşam savaşın kahramanlarını.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Şubat 2026

 


TİNSEL BAĞIŞIKLIĞI OLMAYAN ÇOCUKLAR


Çocukların günümüzdeki en büyük sorunu, evlerde kapanıp kalmaları. Çok kısa süreli de olsa çocukların zaman geçirdikleri yerler, ailecek gittikleri AVM’ler ve bazı aşevleri. Kısacası bir çocuğun yaşamı ev, okul, AVM’ler gibi kapalı alanlarda geçmekte.  Böylece çocuklar, kapalı alanlarında bulunmaktalar uzun süre doğadan ve arkadaşlarından soyutlanarak. Bir de diğer çocuklarla görüşüp oyun oynayamıyorlar. Bu durum, onların tinsel ve eğinsel gelişmelerini engellemekte.

Çocuklar; kapalı, dar alanlarda, dört duvar arasında tutsaklaştırılmakta. Buralarda ne güneş ne toprak ne de doğanın bin bir güzellikleriyle rengârenk varlıklarını görüyorlar. Farklı insanlarla tanışıp konuşma olasılıkları çok az. Doğanın gizlerini çözme olanakları yok! Doğanın güzelliklerini ne yazık ki içselleştiremiyorlar. Farklı çocuklarla tanışıp oyun oynamaları olanaksız bir şey... Oysa çocuğu her yönden büyüten, ona kişilik kazandıran, onun bilgisine bilgi katan eylemse oyun. Çocuğu böylesine zorunlu bir gereksinmeden uzak tutmak, onun gelişimini engellemekten başka bir şey değil. Ne yazık ki bu engeli koyan da bilerek ya da bilmeyerek çocuğun ailesi.

Balık denizde, karınca toprakta, kuş havada yaşar. İnsan yavrusu da bir toplum içinde var olur. Balığı, denizden çıkardığınızda yaşayamaz. Karınca, toprak altında yuvalanmasa dünya üzerinden yok olup gider. Kuşun kanatlarını yolup bıraksak uçamayacağı için hem avlanıp kendini besleyemeyeceği hem de kendini yırtıcılardan koruyamayacağı için yaşama tutunamaz. Kanatlarından yoksun olan kuş, kısa sürede yırtıcılara yem olur. Her canlı kendi doğasında, kendi türünün özellikleriyle yaşamalı.

Ormanların kralı sayılan aslanı, kutup bölgesine alıp götürsek ne avlanabilir ne de buzullar üzerindeki sert soğuğa dayanabilir. Kısa sürede yaşamı sona erer. Bir kutup ayısını da Afrika’nın boğucu sıcağına götürsek dayanamayıp yok olur orada. Demek ki her varlık, kendi, doğasına uygun bir biçimde yaşamalı.

İnsan sosyal bir varlık… İnsan, insanların olduğu yerlerde yaşamak zorunda. İnsanlar arası ilişki bir yandan onların sosyalleşmelerine yardım ederken diğer yandan da onların zekâlarının gelişmesini sağlar. Bir çocuğun gelişeceği yaşam alanı diğer insanların, özellikle de çocukların bulunduğu ortamlardır. Aslında kişi, topluluk içinde yaşayarak çok ayırdına varmadan eğitilmekte. Bu eğitim, insanoğlunun binlerce yıllık birikiminin imbikten geçirilmiş özüdür. Çocuklarını dört duvar arasına tutsak eden anne ve babalar, onların böylesine önemli bir eğitim alanından mahrum ediyorlar. Böylece çocuklarının tinsel ve tensel gelişmelerini engelliyorlar ne yazık ki.

Bir balık, tinsel bağışıklığını suyun içinde yaşadığı türdeşleri ce diğer su canlılarıyla sağlar. Bu tinsel bağışıklık, onun yaşam yolculuğundaki en büyük gücüdür. Çocuklar da tıpkı balıklar gibi tinsel bağışıklığa gereksinim duyar. Ona tinsel bağışıklığı kazandıracak olan diğer çocuklarla oynayıp kaynaşması; konu komşu, eş dost, hısım akrabayla içtenlikli iletişimler kurmasıdır. Tinsel bağışıklığı olmayan çocukların bağımsız iş yapabilme güçlerinin, üretken olmalarının, özgüvenlerinin, çevresiyle sağlıklı iletişim kurmalarının, kendileriyle barışık olmalarının, karşılarına çıkan sorunları çözmelerinin önü kapanır. Yaşam boyu türlü sorunlarla boğuşur.

Dört duvar arasına tutsak edilen çocuklar, yalnızlıklarını ne yazık ki sosyal medyada gidermekteler. Günleri ekran karşısında geçmekte. Oyun gereksinimini sanal ortamda karşılamaktalar. Yaşamın somut gerçeklerinden uzaklaşıp sanal ortamın soyutluğunda giderek yaşamdan koparlar. Aslında onu, yaşama bağlayacak, onu gerçekleriyle yüzleştirecek, sorunları çözme yeteneği kazandıracak olan oyun oynaması ve doğayı tanımasıdır. İşte, günümüz çocuklarının ekran uğruna feda ettiği yaşamın bu gerçeğidir.

Her anne ve babanın görevi, çocuklarının tinsel bağışıklık kazanmaları için gerekli ortamları, olanakları yaratıp hazırlamaktır. Bunu yapmak için de geleceğimiz, umudumuz olan çocuklarımızın ekran bağımlılığından kurtarılması için duyarlı davranmaktır. Bu durum; savsaklanacak, geçiştirilecek, görmezden gelinecek, ertelenecek, kulak arkası edilecek bir konu değil. Çünkü söz konusu olan çocuklardır, onların gelecekleridir.

Hiçbir anne, baba ve öğretmenin bu konuya uzak durmaları bağışlanamaz. Çünkü çocuklar yalnızca ailelerin değil; toplumun geleceği, umududur. Hiçbir toplum, kendi geleceğini, umudunu bile bile yok edemez.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       31 Ocak 2026