OLUMSUZLUĞA TAKILIP KALMAMALI


Bazı kişiler olumsuz bir durum ya da olay yaşadıklarında buna takılıp kalır. Bunun insanı başarısızlığa, umutsuzluğa, karamsarlığa sürükleyen bir bataklık olduğunu düşünelim. Çoğu kişi düştüğü bir bataklıktan çıkıp kurtulmayı düşünmek yerine, orada debelenmeyi seçer. Debelendikçe de üzerine bataklığın çamuru daha çok bulaşır ve tüm eğnini[1] kaplar bu istenmeyen kokulu balçık. Debelenen kişi, daha çak batar. Oysa kurtulmak için çabalayıp dışarı çıksa ne üstünde balçık kalacak ne de burnuna bataklığın çürümüş kokusu gelip onu tiksindirecek.

Yaşam, insanlar için her zaman dosdoğru ve gül bahçelerinin içinden geçen bir yol değil. Kimi zaman bu yol bozuktur ve çukurlar, ayaklara takılan taşlarla kaplıdır. Taşların bazıları sivri, kimileri de bıçak gibi keskindir. Sivri taşlar ayağınıza batar, keskinleri ise tabanlarını kesip kanatır. Bazı yollarda ilerledikçe göremediğiniz keskin dönemeçler, dik yokuşlarla karşılaşırsınız. Bazen yürüdüğünüz yol iyice daralır, üstüne üstlük sağı solu dikenlerle kaplıdır. O dikenler eğninizin bazı yerlerini çizip kanatır, giysilerinizi yırtar.

Bazı yollarda sert yeller eser. Bu yeller tozu toprağı üstünüze savurur. Bu esintiler kimi zaman soğuktur buz keser her yanınız. Kimi zaman da güneyin çöl tozlarını tüm sıcaklığıyla terinizle hamur yapar. Yüzünüz, gözünüz, bakışınız, soluğunuz değişir. Sizi bıktırır, gittiğiniz yoldan alıkoymak ister, yola çıktığınıza bin pişman eder sizi. Böyle durumlarda çoğu kişi, olumsuzluklara saplanıp kalır. Oysa olumluyu, ilerde karşısına dümdüz gül bahçelerinin içinden uzanacak yolu düşünse karşılaştığı zorluklar onu çok fazla etkilemeyecek.

Atalarımız, gün kararıp kalmaz, demiş. Ne güzel bir söz… Yaşamın karşıtların birliğiyle var olduğunu anlatan ne anlamlı bir özlü söz. Çünkü her karanlığın sonunda bir aydınlık, her aydınlığın sonunda da bir karanlık vardır. Gece geniş karnında gündüzü, gündüzde rahminde geceyi büyütür. Zamanı gelince de ortaya çıkar karşıt durum, tıpkı bir bebeğin doğumu gibi. Bu nedenle içinde yaşanan olumsuzluk sonsuza dek sürmez. Gün gelir doğum sancıları başlar ve nur topu gibi olumluluk bebeği dünyaya gelir.

Çoğu zaman kişi, bir günün içinde hem olumlu hem de olumsuz durumları saniyelerle ölçülebilecek zaman aralığında yaşar. Birinin ne zaman ağlayıp güleceği belli olmaz. İki duygu peş peşe de gelebilir. Ünlü halk ozanımız Karacaoğlan: “Koyun eler, kuzu meler/ Sular hendeğine dolar/ Ağlayanlar bir gün güler/ Gamlanma gönül gamlanma” diyerek bir doğal gerçeği, zorunluluğu ne güzel anlatmakta. Suların hendeğe dolup akması er geç gerçekleşir. Bu, doğal bir gerçek ve zorunluluk. Bu zorunluluğu etkileyecek bir güç var mı?

Ağlayanların bir gün güleceği diyalektiğin dayattığı yadsınamaz bir gerçek. Çünkü doğada her şey karşıtıyla var. Yaşanan her durum gün gelir karşıtına dönüşür. Çünkü o, karşıtıyla vardır. Zaten karşıtı olmasa kendi de olmayacak.

Bir kuş uçarken kanatlarının kaldırma gücüyle havalanıp gökyüzünde kanat çırpar. Bu sırada yerçekimi gücü de kendini duyumsatır. Yerçekimi ile kanatların kaldırma gücü kuşun dengesini sağlar. Onun havada kanat çırpmasını sağlayan bu denge. Yani iki karşıt gücün sağladığı denge.

Olumsuz, kötü bir durumu yaşayan biri, yaşama havlu atmayacak. Bu yaşadıklarının içinde olumlulukların, güzelliklerin olduğu gerçeğini bilip savaşımını sürdürüp umudunu kesmeyecek yaşamdan. Kendini suyun akışına bırakıp sürüklenmeyecek. Sert dalgalara karşı koyup kulaç atacak. Olumlu düşünüp kurtuluşunun yolunu düşünüp bulmalı.

Kişi, olumsuz durum ve olaylardan us gücüyle kurtulabilir. İnsanın en büyük gücü usu. Onun ayırdına varırsa kişi, aşamayacağı bir engel yok! Bunun yanı sıra bir de diyalektik düşünmeli. Her şeyin doğada, yaşamda karşıtıyla var olduğunu bilmeli. Yaşadığımız olumsuz durumun karşıtını düşündüğümüzde umut kaplar her yanımızı.

Sürekli olumsuzu düşünmek yaşamdaki konumumuz ne olursa olsun bizi başarısızlığa iter. Bu da başarısızlığa koşullanmayı getirir. Başarısızlığa koşullanan kişi, öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde bir türlü çıkış yolu bulamaz. Çünkü o, içinde yaşadığı durumu ve yenilgiyi kabullendiğinden çıkış yolu da aramaz. Çıkış yolu aramayan biri, içinde yaşadığı olumsuzluktan kurtulma olasılığı var mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Eylül 2026



[1] Bedenini

ÖFKE ÜZERİNE


Bir haksızlığa, engellenmeye, incinmeye ya da tehdide karşı hissedilen doğal ve güçlü bir duygusal tepkiye öfke diyoruz. Öfke, insanda olması gereken bir duygu. Tıpkı sevinç, üzüntü, korku, mutluluk gibi insana özgüdür. Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun bu duygular, insanlarca üç aşağı beş yukarı benzer bir biçimde yaşanır. İnsan duyularıyla var. Duygu düşünceyle birleştiğinde insanı insan yapar.

Kişi kendini tehlikede gördüğünde, canı yandığında, haksızlığa uğradığında, yaşam alanı sınırları aşıldığında, tinsel bir tehdidi algıladığında, amacının engellendiğini anladığında, eğinsel[1] bir saldırının gelmekte olduğunu gördüğünde ve düş kırıklığı yaşadığında öfkelenir. Aslında bu öfkelenme tepkisi insanın doğasında var. Böyle durumlar karşısında birinin öfkelenmemesi doğal değil. Çünkü doğada ve insanda karşıt durumların yaşanması diyalektiğin bir gereği. Nasıl seviniyorsak yeri geldiğinde öyle de öfkeleneceğiz.

Bazı kişiler, öfkesini de sevincini de oldukça abartır. Her şeyde olduğu gibi duygu ve davranışlarda da kimi zaman aşırılıklarla karşılaşıyoruz. Kimi kişiler için öfkeyi ve sevinci kontrol edememek toplumumuzda önemli bir sorun. Her şeyde olduğu gibi öfkenin de aşırısı kişiye ve topluma zarar. Hiç öfkelenmemek de doğal değil. Çünkü rahatsız edici olay ve durumlara tepki vermek insanın doğasına uygun bir davranış.

Çevremizde çoğu zaman tanık oluruz. Bazı kişiler, olur olmaz her şeye öfkelenir. Bu durumun nedeni, kendilerini sert, güçlü ya da ulaşılmaz olduğunu göstermek içindir. Bu davranışın arkasında karşısındaki kişilerle araya mesafe koyma kaygısı yatar. Kimi kişiler de bu öfkeleriyle çevresindekileri ya da çalışma arkadaşlarını tehdit eder üstü kapalı olarak.

Kimileri de olduk olmadık yerde öfkelenir. Bu davranış onu tanıyanlarca kanıksansa da kimi zaman başlarının derde girmesine neden olur. “Öfkeyle kalkan, zararla oturur” sözü, kanıtlanır böylece. Sürekli bir öke durumu tinsel ve sosyal bir bozukluk…

Özellikle okullardaki gözlemime dayanarak söylemem gerekenler var. Bazı öğretmenler çok öfkeli davranarak öğrencilerle arasına duvar örer. Diyeceksiniz ki bu duvar niye gerekli? Söyleyeyim... Kendi alanında yetersiz, öğretmenlik mesleği açısından yeteneksizler bu duvara gereksinim duyar. Bu kişiler, öğrencilerin kendilerine soru sormasını istemez. Çünkü içlerinde soruyu yanıtlayamama korkusu vardır. Bu kişiler diğer öğretmenlerle fazla kaynaşmaz ve söyleşmez. Kendi alan öğretmenleriyle bile tartışmaya girmez. Tartışmaktan, söyleşmekten kaçınır. Zira tartışırsa alanındaki bilgisizliği ortaya çıkacak. Bu kaygı ve korku onun öfke maskesiyle dolaşmasına neden olur. Bu örneğin benzerleri diğer meslek dallarında da görülür.

Bazı öğrenciler de çok öfkelidir görünüşte. Bu durum, daha çok başaramama önyargısıyla okuldan, derslerden, eğitimden uzaklaşanlarda görülür. Öfkeli görünmesinin nedeni, kendince öğretmenle arasına sınır koyma isteği. Bu öfkenin içinde dersleri, öğretilen konuları basit görmek, alaya almak ve bunlara burun kıvırmak vardır. “Zaten ben bunları biliyorum dinlesem ne olacak?” tavrı içindedir. Bu küçümseyici bakış, onun konuyu bilmezliğinden ve anlatılanları anlamayışından kaynaklanmakta. “Anlatılanları dinlesem, ilgi göstersem bunlar benim için çocuk oyuncağı anlaşılmayacak ne var ki?” der beden diliyle. Aslında onun öfkeli olmasının nedeni kendi yetersizliğini, yeteneksizliğini, tembelliğini, bilgisizliğini örtmek içindir. Bu tür kişiler de yüzüne maske takıyor, eğnine zırh giyiyor, gerçek duygularına gem vuruyor. Bu öğrenci kendini öğrenmeye, eğitilerek olumlu yönde davranış değişikliği göstermeye kapatıyor öfkeli bir tutum alarak.

Büyük olsun küçük olsun bazı kişiler, karşısındakileri öfkelendirmekten içten içe zevk duyar. Aslında bu, sağlıklı bir tinsel durum değil. Ancak bu kişiler, karşısındakini öfkelendirerek toplum içinde küçük düşmesine yol açar. Bu da onların kendilerinin toplumda yer edinme biçimi sağlıksız da olsa. Kurt dumanlı havayı sever, sözünün anlattığı gibi bu kişiler karışıklık ortamının bulanıklığında toplum içinde kendine yer edinmeye çalışır. Bu tür kişiler karşısında dikkatli davranılmalı. Onların tuzağına düşmemeli. Onların öfkeli kışkırtmalarına gülüp geçmeli. Özellikle çocukları, gençleri bu tür durumlar karşısında uyarmalı.

Dünyada her şey kararınca olmalı. Her şeyin aşırısı zarar… Öfkeyi de sevinci de aşırıya vardırmamalı. Her şeyin, her duygunun bir başı bir de sonu olmalı. İnsan düşüncelerini de duygularını da kontrol edebilir. En tehlikelisi de öfkeyi kan davasına dönüştürmek değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Eylül 2026



[1] Bedensel

DİSİPLİN NEDİR, NEDEN GEREKLİDİR?


Disiplin, kişinin başarıya ulaşması özgürleşmesi için vazgeçilmez bir iç denetimidir. İnsanın daha çok özgürlük elde etmek için sınırlarını bilme, bu sınırlar içinde davranma anlayışıdır. Kısacası başkasının özgürlüğüne saygı gösterme onun özgürlük alanına girmemektir. Kişi başkalarının özgürlük alanına girdiğinde değil, kendi sınırları içinde kaldığında ve hakkı olanı kullandığında daha özgür olur.

Kişi bilinçli bir biçimde kendi özgürlük sınırlarını belirlemeli, bu sınırlar içinde yapacaklarını bilmeli. Başkalarının sınırlarını çiğneyerek sonsuz bir özgürlük kazandığını sananlar, kendisini tutsaklaştırdıklarının farkında bile değiller. Çünkü başkalarının sınırlarını çiğnediğinizde anlaşmazlık ve kavga başlar, bu da kişiyi asıl yapması gereken işlerden uzaklaştırır savruk, denetimsiz, istencini yitirdiği bir kısır döngünün, amaçsızlığın içine sürükler bu durum. Böyle bir ortamda, düzende birinin amaca, başarıya ulaşması oldukça zor. Bir kişi, diğer insanlarla sürekli didişerek amacına ulaşamaz. Çünkü zamanını amacını gerçekleştirmek için işine değil, yapay sorunlarla boğuşmak için kullanır.

Disiplin, günlük yaşamda daha güzel bir şeyi elde etmek için önemsiz bulduğumuz başka bir şeyi feda etmektir. Disiplini yaşama geçiren özveridir. Özveri olmadan disiplin olmaz. Kişi, amacına ulaşmak için çoğu zaman günlük yaşamında bazı şeyleri feda eder. İnsan yaşamı için çok fazla önemi olmayan bazı şeyler için zaman harcamak kişiyi asıl amaca ulaşmaktan alıkoyar.  Hangi koşulda olursa olsun asıl amaca yönelmeli. Asıl amaca hizmet etmeyen konuları bir yana itmeli.

Disiplinli kişi, kısa süreli ve geçici isteklerin peşinden koşmaz. O, uzun erimli savaşımın ve kalıcı amaçların gerçekleşmesi için uğraşır. Uzun erimli bir savaşımla asıl amaca ulaşan kişinin mutluluğuna diyecek yoktur. İşte, tam bu noktada o, daha çok özgürlüğe sahip olacak. Özgürlük, onun yaşam biçiminin ayrılmaz bir parçası durumuna gelecek. Disiplinli kişi için özgürlük; bir emeğin, çalışmanın, özverinin sonunda elde edildiği için çok değerli ve vazgeçilmezdir. Disiplin, aynı zamanda kalıcı özgürlüğü kazanma savaşı.

Disiplinli olmayı yaşam biçimi olarak edinmiş kişi, yaşamı boyunca en iyi seçimleri yapar. Bu seçimleri yaparken ikircikli olmaz. İkincil olanla birincil olan asıl amacın arasındaki ayrımı çok iyi bilir. Yaşam erkesini ikincil olanlar için değil, asıl amaç uğruna harcar. O, gerçek amacına ulaşmayı engelleyecek her türlü isteğe “hayır” demeyi bilen kişidir. Çünkü hayır diyemeyenin “evet”i olmaz.

Kişi amaçlarını disiplinli bir biçimde gerçekleştirdiğinde bundan sonraki amaçları için daha az emek harcayacaktır. Artık disiplin, onun için bir yaşam biçimine dönüşmüştür. Bu nedenle disiplinli olmak için daha az çaba harcar kişi.

Amaçlar uzun erimli olabileceği gibi kısa erimli de olabilir. Önemli olan kişinin gerçekleştirmek için çaba gösterdiği bir amacının olması.

Disiplinli kişilerin en belirgin özellikleri yaşam ilkeleri ve kurallarının olması. Onlar için ilkeli davranmak, günlük yaşamı belli kurallar içinde sürdürmek çok önemli. İnsan ilkesizliğin, kuralsızlığın karmaşası içinde kendine amaç da ülkü de belirleyemez. Amaçsız, ülküsüz birinin kendine de içinde yaşadığı topluma da bir yararı olmaz.

Amacı olan kişinin bir duruşu, bir düşüncesi vardır. Disiplin bir yandan amaca ulaşmayı sağlarken diğer yandan da kişinin duygu ve düşünce dünyasını varsıllaştırır. Duygu ve düşünce dünyası varsıllaşan kişinin yaşama bakışı, çevresiyle ilişkileri, doğayla uyumu, insanlık erdemleriyle bezenmiş bir yaşam biçimini edinmesi çok belirgindir.

Çoğu kişi disiplinli olmayı, insanlara baskı kurmak olarak algılar. Bu, yanlıştır. Disiplin dış etkilerle zorla olacak bir şey değil. Bu, kişinin kendi istenciyle yaşama geçireceği bir davranış. Zaten insan kendi istencinin gücüyle gelişir. Disiplin, insan ve toplumun gelişimini sağlayan en önemli etken. Bu nedenle bunu insanın kafasına vurarak onu egemenlik ve baskı altında tutmayla karıştırmamak gerekir.

Disiplin, küçük yaşlarda kazanılacak bir davranış. Yine buna koşut olarak ilkeli ve kurallı olmak da çocukluk döneminde davranışa dönüşmeli. Gerçi ileri yaşlarda da bu davranışlar edinilebilir. İnsanın yaşı kaç olursa olsun öğrenmeye açık, yeteneklerini değiştirmeye uygun, yanlış davranışları doğruya çevirmeye elverişlidir. İnsan yeter ki istesin yapamayacağı bir şey yok bu dünyada!

Disiplin, önce insanın kendi öz varlığını egemenlik altına almasıyla başlar. Öz varlık; açgözlülükten, maymun iştahlılıktan, günlük küçük çıkarlardan, başkalarının sınırlarını yok saymaktan, kendini her şeyin sahibi olarak görmekten, kendisinden başka bir varlığın yaşama hakkına saygısızlıktan, her şeyin kendisiyle var olduğu anlayışından, diğer kişilerin emeğine, malına mülküne göz koymaktan vazgeçince disiplin oluşur. Disiplinli kişi, kendini “ben” demekten kurtaran insandır.

Yaşam bir disiplin işi… Başarı da öyle… Disiplin olmayınca yaşam, sonbaharda dalına tutunamayan sararmış yaprak gibi yel ne yandan eserse o yana doğru savrulur. İnsan, kurumuş yaprak gibi savrulmamalı değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Eylül 2026

KİŞİNİN VE TOPLUMUN DÜŞMANI, KARAMSARLIK


İnsanlık tarihinin en eski yıllarından beri karamsarlık (kötümserlik) söz konusu. Doğal olarak karamsarlığın olduğu yerde iyimserlik de olageldi. Ancak tarihin tekerleğini ileri doğru döndüren, uygarlığı yaratan ise iyimserlik. Doğada ve toplum yaşamında her karşıt varlık, olay, durum, düşünce ve duygu birlikte yer aldığı gibi iyimserlikle karamsarlık da hep yana yana savaşım içinde olmuştur. Toplumda, iyimserliğin karamsarlığa göre daha yaygın ve egemen olması en büyük dileğimiz.

Son yıllarda kişilerde ve toplumumuzda oldukça yaygın bir karamsarlık söz konusu. Bunun türlü nedenleri var. Ancak benim ilgimi çekense emperyalist güçlerin toplumumuza sürekli umutsuzluk, güvensizlik, karamsarlık aşıladığıdır. Ne yazık ki emperyalistler bunu yaparken ülkemizde gazeteci kimlikli birilerini, sözde aydınları, siyasal nedenlerle karşıtına nefret dolu olanları kullanmakta. Bu da toplumun birliğini, kişilerin geleceğe umutla bakmasını engellemekte. Ayrıca karamsarlık uçurumundaki kişi, kendi ülkesine ve toplumsal değerlerine karşı da içten içe bir kin, düşmanlık beslemekte.

Karamsarlığın bir kişide egemen olmasının çıkış noktası, umutsuzluk. Umutsuz kişi; giderek yaşamdan, gerçeklerden, çalışıp üretme isteğinden, dostlarından, toplumsal değerlerden uzaklaşır. Umutsuzluk, kişide güven duygusunu ortadan kaldırır. Kişi, önce özgüvenini yitirir. Sonrasında çevresindekilere karşı güvensizlik duyar. Güvensizlik, insan ilişkilerini bozan en önemli duygu. Bu, insanın toplumsal varlık olma durumunu ortadan kaldırır. Çünkü umutsuz ve özgüvensiz ve karşısındakilere güvenmeyen biri, içe kapanıp kendini tolumdan soyutlar. Bu durum, giderek onulmaz bir sayrılığa dönüşür. Sakın ola bu sayrılığın bir kişiyle ilgili olduğunu sanmayın. Bu, bulaşıcı bir nitelik taşır. Toplumu yok edici bir bataklığın içine sürükler.

Umutsuzluk ve güvensizlik bataklığına sürüklenen kişi iyimserliğini, kurtulma umudunu, yaşama gücünü yitirir. Kurtulmak için savaşmaz. Çünkü o, yaşamı kendi istenciyle değil, kendi dışındaki etkenlerin akışına bırakır. Mevsimin koşullarına, yellerin yönüne ve bulanık sel sularının akışına kaptırmıştır kendini. Demek ki umutsuzluk ve güvensizlik, kişinin istencini ortadan kaldırıyor. Onun kendi usuyla kendini yönetmesini yol ediyor.

Umutsuzluk ve güvensizlik, kişinin içindeki karamsarlığı besler, hem de çok hızlı bir biçimde. Karamsarlık, kişinin eğnini ve tinini teslim alır çok geçmeden. Ne yaşamından ne dostlarıyla ilişkilerinden ne de yaptığı işten tat olur. O, hep mutsuzdur Bunu da saklamayıp açıkça belli eder. Saklamaz bunu, çünkü bu sayrılığın toplumda yayılmasını ister. Herkesin kendisi gibi karamsarlık bataklığın umudunu tüketip yok olmasından yanadır.

Karamsar kişi geleceğe yönelik umudunu tükettiğinden başarının düşünü bile kuramaz. Onun için başarı denen bir şey yoktur zaten.

Karamsar kişi her şeyi kötüler. Eleştirir demiyorum, kötüler diyorum. Çünkü eleştiri ve özeleştiri kişiyi geliştirir. Onu yanlışlarıyla yüzleştirir. Yanlışlarından ders almasını sağlar. Bu da onu doğruya yöneltir. Birçok kişi eleştiriyle bir şeyi ya da birini kötülemeyi karıştırır. Bu çok yanlış bir  bakış. Eleştiri kişiyi ilerletici, kötüleme ise yaşamdan umudunu kesme, güvensizlik ve karamsarlığın bir yansıması.

Karamsar kişi, hiçbir şeyden memnun ve mutlu olmaz. Hiçbir şeyi beğenmez. Her şeye bir kulp takmayı başarır(!). Onun için iyi bir şey yoktur hiç, her şey kötüdür. Bu sayrılığa kapılmış kişi, adeta insanlarda kusur arar. Küçük kusurları, anında büyütmeyi becerir. Pireyi deve, habbeyi kubbe yapmak onun en önemli kişisel özelliği. Özellikle toplumu bir arada tutan değerler üzerinde tepinmeyi kendisi için uğraş sanır. Toplumsal kahramanları yerli yersiz kötülemeyi kendisine görev bilir. Hele de bir kişi birazcık başarılıysa ona kara çalmak, onun başlıca işi. Kendi başarısızsa herkes başarısız olmalı onun anlayışına göre. Kendi mutsuzsa başkaları niye mutlu oluyor ki, onlar da mutsuz olmalı. Çünkü onun duygusal ve düşünsel olarak beslendiği yer karamsarlık, kötülük bataklığı.

Karamsarlık, kişisel ve toplumsal yok oluştur aslında.

Karamsarlık, kişiyi ve toplumu yiyip bitiren bir sayrılık. Bu nedenle her koşulda topluma umut aşılamak, kişiler arasında güven duygusunu sağlamak, kötülüğü şeytanın işi saymak gerek. Amaç, insanları şeytanlaştırmak değil, onları melekleştirmek olmalı. Kötümser bir bakışla bardağın boş yanını değil, iyimserlikle dolu olanı görmektir umutlu olmak. Her şeyin iyi yanını görmek, kişiyi de toplumu da karamsarlıktan kurtarıp umutlu kılar. O zaman ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Eylül 2026

 

 

 

İYİ ÖĞRETMEN BİR ŞANS MI?


Çoğumuz iyi öğretmenin çocuklarımız için bir şans olduğunu bilir ve söyler. Bu saptama, özellikle anaokulu ve ilkokullarda geçerli, gerekli, yararlı, doğrudur. Çünkü bu okullarda genellikle öğrencilerin tek bir öğretmeni vardır. Bazı okullarda az sayıdaki farklı derslere alan öğretmeleri girer. Buna karşın sınıf öğretmeni eğitim ve öğretimin belirleyicisidir.

Ortaokul, lise ve üniversitelerde dersler farklılaşıp birbirinden kesin çizgilerle ayrılır. Her dersin öğretmeni farklı biridir. Her öğretmenin de kendine göre özellikleri, ders işleme biçimi, ses tonu, konuşma yeteneği, birikimi, meslek sevgisi, öğrenciyle iletişimi, giyimi kuşamı, öğretme yöntemi, işine karşı sorumluluğu, çalışma aktöresi, yetiştiği ortam, eğitim gördüğü okulalar, insan ilişkileri, kendini yenilemesi, eğitim gündemini izlemesi ve bilgiyi sunması ayrı ayrıdır. Herkesin kendine göre bir yoğurt yiyişi var gerçeğini kulak ardı edemeyiz. Bu nedenle öğretmenler arasındaki kişisel farkları yok sayamayız.

Okullarda iyi öğretmenler olduğu gibi kötü öğretmenler de var. Zaten doğanın kuralı bu. İyinin yanında kötüler de olacak ki iyi ve kötünün ne olduğu bilinsin. İyi olmasa kötü, kötü olmasa da iyi olmaz, gerçeğini hiç unutmamalı. Bu gerçeğin ışığında amaç iyileri çoğaltmak, kötüleri azaltmaktır. Eğitim de bu amaca hizmet eder.

Öğrenci, iyi ya da kötü öğretmeninin ayırdına kolayca varır. Hangi öğretmenin öğrencilerine bir harf daha fazla öğretmek için çırpındığını kolayca anlar o. İyi öğretmen de kötü öğretmen de ilk derste kendini belli eder. Öğrencinin görevi, öğretmenin niteliği ne olursa olsun derslerini can kulağıyla dinlemek ve anlatılanları, öğretilenleri öğrenmeye çalışmaktır.

Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’nde bir tarih öğretmenimiz vardı. Sesi boğuk, ağzından çıkan sözcükler pek anlaşılmazdı. Bize Türk tarihi anlatırdı. Dersin birinci dakikasından bitime dek hep aynı ses tonuyla konuşurdu. Bu nedenle dersin başından sınıftakilerin çoğu uyurdu sanki. Derse katılım olmazdı. Soru soran çok ender olurdu. Öğretmen dersi çözümleyici bir anlayışla değil, bir masalmış gibi anlatırdı. Bu nedenle öğrenciler dersi bir türlü sevememişti.

Lisedeyken bir öğretmenimiz sert tavırları ve bileğinin gücüyle öğrencileri korkutup sindirirdi. Neredeyse öğrencilerin tümü, onun gazabına uğramaktan korkardı. Bu nedenle dersleri çok sıkıcı geçerdi. Kırk dakikalık ders bitmek bilmezdi. Herkes çaktırmadan saatine bakardı kaç dakika kaldı diye.

Lise yıllarında siyasetin ayrıştırıcı, ayrımcı, dışlayıcı yönüyle tanıştık ne yazık ki. Sağcı ya da solcu öğretmenlerin bazıları kendi dünya görüşlerini yayamaya çalışırdı öğrencilere. Bu da onların asıl amacını yok ederdi. Kendi görüşlerini kabı-ul eden öğrencileri her türlü korurlardı. Bu da karşıt görüşlü öğrencilerin nefretini kazanırdı. Bu öğretmenleri iyi sınıfına koyamayız doğal olarak. Bu kişiler kötü örneklerdi çoğumuz için.

En kötüsü de bazı derslere giren öğretmenlerin alan bilgisinin yetersizliği kolayca anlaşılırdı. Bu öğretmenler, çoğu zaman yanlış bilgi verirlerdi. Bunu anlayan öğrencinin öğretmenine karşı sevgisi, saygısı ve güveni bir anda yerle bir olurdu. Bu durum öğretmenin özgüvenini de yok ediyordu. Böyle olunca ne yapacağını şaşırırdı. Bu zayıflık gösterisi, öğrencilerin büyük bölümünün onunla dalga geçmesine neden olurdu. Bu da sınıfın altını üstüne getirmeye yeterdi. Böylece ne eğitim ne de öğretim kalırdı.

Bir başka öğretmen örneği vardır. Sınıfta sürekli bağırıp tepinir. Sesleri işiten burada öğretmenle öğrenciler arasında büyük bir savaşın çıktığını sanır. Bu öğretmen tipi, çok bağırdığında anlattıklarının kolay anlaşılacağını sanmakta. Oysa bağırarak yalnızca gürültü yapmıyor, kendini itici duruma düşürüyor. Böyle bir sınıftaki öğrencilerin anlatılanlara odaklanması oldukça güç.

Kötü öğretmen örnekleri çoğaltılabilir. Ancak şimdi de iyi öğretmen konusuna geçelim.

İyi öğretmenler eğitimin vazgeçilmezleri. Neredeyse öğrencilerin tümü, iyi öğretmenlerle ders yapmaya can atar. Onların anlattıklarını belleklerine iyice kazırlar. Bu dersle öğrencilere göre çok hızlı biter. Bu derslerin de öğretmenlerin de tadına doyum olmaz. Ortaokul, lise ve üniversitelerde iyi öğretmenler öğrencilerin baş tacıdır. İsterler ki bütün derslerine bu öğretmenler girsin. Ya da her öğretmenin bu kişiler gibi olmasını isterler. Doğaldır ki böyle bir şey olmaz. Ancak iyi öğretmenin de eğitime verdiği zararlar var. Nasıl mı?

Herhangi bir okulda ilk derse çok iyi bir öğretmen girer. Her şey yolunda gider. Öğrenciler anlatılanları anladıkları için öğretmenler de derste amacına ulaştığı için mutludur. Zil çalar, öğrenciler dinlenceye çıkar. İşte, burada kaygı ve korku başar. Çünkü ikinci derse çok sevmedikleri ve kötü olarak niteledikleri biri gelecektir. Bu durum çok güzel bir tatlının üstüne ekşi ayran içmek gibi. Derse girilir. Öğrencilerin aklı hep bir önceki derstedir. Kendilerince sıkıcı bir derse bir türlü odaklanamazlar. Anlatılan konuyu anlayamazlar. Çünkü dilemezler anlatılanları. Dinlemeyen ders nasıl anlaşılsın?

İyi öğretmenin dersinden sonra gelen kötü derslerin hepsi öğrenciler için bir karabasana dönüşür. Anlatılanlara odaklanma sorunu üst düzeydedir. Oysa bu dersleri de anlamaları gerek. Çünkü bu derslerde anlatılanlar da onların öğreniminin bütünlüğü açısında çok önemli ve yaşamsal değerde. Öğrenci bu… İster ki bütün öğretmenler iyi olsun. Ne yazık ki bunun olanaksızlığının ayırdına varamaz bir türlü. Bu nedenle öğrencilerin yılsonu notlarına bakıldığında bir dersin çok iyi olduğu, çoğunun da çok kötü olduğu görülür. Öğrencinin yüksek not aldığı ders, iyi öğretmenin dersidir. Çünkü ona odaklanmış ve anlamıştır anlatılanları. Diğerlerini de iyi öğretmenin dersine feda etmiştir.

Öğrenciler, öncelikle kötü olarak niteledikleri öğretmenlerin derslerini de dinlemeleri gerektiğini iyi kavramalı. Çünkü öğrenim, tüm derslerin oluşturduğu bir bütün. Biri olmadığında diğerinin bir değeri, önemi kalmaz. Öğrenciler koşullar ne olursa olsun dersleri can kulağıyla dinlemeleri gerektiğini bilmeli.

İyi öğretmen, yukarıda anlattığımız gibi öğrencilerin bazı derslere odaklanmasını zayıflatır. Bu yalın gerçeği söylemek gerek. Bunu derken iyi öğretmen kötü mü olsun? Doğaldır ki hayır… Amaç kötü öğretmenleri azaltıp iyileri çoğalmak. Bu arada öğrenciler, öğretmenlerinin niteliğine göre değil, derslerin onların yaşamındaki gerekli olduğu bilinciyle davranmalı. İyi ve kötünün yan yana olduğu gerçeğini bir an olsun uslarından çıkarmamalı.

Eğitimde de biz olmalıyız tıpkı yaşamın her alanında olduğu gibi iyisiyle ve kötüsüyle. Yaşam farklılıkların, karşıtlıkların savaşımıyla bir bütün. Bütünü parçalara ayırmak ne haddimize?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       2 Eylül 2026

 

 

 

 

MELİH GÖKÇEK’İN ETEKLERİ TUTUŞTU

Türkiye arınıyor, arınmak zorunda. Çünkü yolsuzluk, rüşvet, kamu kaynaklarının hesapsızca harcanması ülkemizi namerde muhtaç ediyor. Bu da ülkemizi siyasal alanda zayıflatıyor.

Yolsuzluk, rüşvet ve kamu kaynaklarındaki savurganlık yalnızca bizi emperyalizme karşı güçsüzleştirmiyor. Gelir dengesini bozuyor, üretimi engelliyor ve enflasyonu azdırıyor. Özellikle gençlere, çocuklara kötü örnek oluyor bu durum. Birçok kişi yasal yollardan, alınteri ve emeğiyle para kazanmanın olanaksız olduğuna inanmakta. Bu nedenle merkezi yönetimde ya da belediyelerde söz sahibi olan partilerde yer tutmaya çalışmakta. Bu da siyaset düzenini altüst ediyor. Parti kadroları oluşurken siyasal görüşün yerini ekonomik çıkarlar alıyor. Ne yazık ki ülke çıkarlarını, halkın geçimini, yurdumuzun geleceğini düşünen yok gibi.

Ülkemizin neresinde olursa olsun hangi yurttaşımıza sorarsanız sorun çevresinde yolsuzlukla varsıllaşanları tek tek sayar size. Yine devlet kurumlarında ve belediyelerde rüşvet yiyen görevlilerin listesini bir anda sayıp döker. Rüşvet ve yolsuzluk öylesine açıktan yapılıyor ki bilinmemesi olanaksız. Çünkü bu kişiler, gemi azıya almış durumda. Üstelik halkımız aptal değil. Çevresinde birden varsıllaşanların değirmeninin suyunun nereden geldiğini kolayca anlıyor. Zaten rüşvetçiler, devleti soyanlar yaptıkları işi, kendi becerileri olarak halkın gözüne sokmakta. Çoğu, nasıl rüşvet yediğini, kamu kaynaklarını hangi yolla soyduğunu açıkça anlatmakta. Demek ki rüşvet ve yolsuzluk gizli saklı değil.

Melih Gökçek, uzun süre Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptı. Ondan önce Keçiören belediye başkanlığı var bir dönem. Bu döneme dek hep kamuda çalıştı genellikle aylıkla. İki yıl üç ay da milletvekilliği var. Demek ki Gökçek, yaşamı boyunca hep aylıkla çalışmış biri. Eşi de öğretmen… Yani o da aylıkla çalışmış. Ülkemizde hangi görevde olursa olsun kimin, ne kadar aylık aldığı belli. Bir aile, kâğıt üstünde belli olan gelirini yemeden içmeden biriktirse dahi büyük bir varsıllığa sahip olamaz. O zaman usumuza şu soru geliyor: Gökçek ailesinin varsıllığının kaynağı ne?

Atalarımız, ateş olmayan yerden duman çıkmaz, diyor. Yıllardır Melih Gökçek le ilgili niye her yan toz duman. Bunca dumanın kaynağı ne?

Gökçek’in yolsuzluk yapıp yapmadığına Türk mahkemeleri karar verecek. Bu, benim konum değil. Ancak konu kamuoyunun gündemine düşer düşmez İbrahim Melih Gökçek’in yaptığı açıklamadır yazımın konusu.

Gökçek: Oğlunun Almanya’dan oturma izni almak için milyon avroluk yatırım yapma gereğini duyduğunu açıkladı kendisine yakın bir gazeteci aracılığıyla. Başka bir gazeteci ise oğlunun ailesinin Alman yurttaşı olmak için han hamam yatırımı yaptığını söyledi. Aslında söylenenler aynı kapıya çıkmakta. Alman yurttaşı olmanın yolu önce oturma izni almaktan geçmekte. Peki, yıllarca milliyetçi-muhafazakâr olduğunu söyleyen ve bu konuda şampiyonluğu kimseye bırakmayan Gökçek ailesi, niye Alman yurttaşı olmak için uğraşıyor? Oğul Gökçek’in bu iş için harcadığı milyon avroların kaynağı ne?

Düşünün ki bir kişi hem milliyetçi hem de muhafazakâr olacak ve çoluk çocuğunun geleceğini Almanya’da görecek. Üstelik bu iş, apar topar yapılacak. İnsanın usuna şu soru takılıyor: Yoksa siz Almanya’nın mi milliyetçi-muhafazakârısınız? Bu ülkenim milliyetçi-muhafazakâr partisinin Hristiyan Demokratlar 0olduğunu anımsatmalıyım burada. Sormazlar mı adama, bu acele ne?

Mehmetçik ülkemizin bütünlüğünü korumak için can verecek, sen bu yurttan hangi yoldan olursa olsun kazandığın parayı yurtdışına kaçıracaksın. Kendin de Alman yurttaşı olacaksın. Açık söyleyeyim bu tür kişilerin yurt ve ulus sevgileri sahte. Milliyetçi-muhafazakârlıkları göz boyamak için. Halkın milli ve dini duygularını sömürmek içindir bu maske. Dini ve milli duygularını sömürürken insanımızın alınterini, emeğini de sömürüyor bu tür kişiler yıllardır.

Her şeyin sahtesi ülkemize çok zarar veriyor. Atatürkçülüğün, dinin, milliyetçiliğin sahtekârlarına dikkat etmeli. Bu kişiler, bu maskeleri takarak halkı kandırmakta ve onun sırtından geçinmekte.

Ülkemizde nereden buldun yasası ivedilikle çıkarılmalı. Sonrasında da 12 Eylül 1980’den başlayarak her alanda yapılan yolsuzluklar araştırılıp soruşturulmalı. Biz, bu ülkeyi yolda bulmadık. Üç beş sahtekâra yedirecek değiliz yurdumuzu, emeğimizi ve geleceğimizi.

Unutulmasın ki devlet yarına bırakır, ama yanına bırakmaz. Sabredelim ve güç birliği edelim ülkemizin arınması için. Arınmış bir Türkiye’yi kimse durduramaz.

Yazımı tamamlayıcı nitelikte olması açısından aşağıdaki yazılarımı da okumakta yarar var.

NERDEN BULDUN YASASI ÇIKMALI https://adiladalet.blogspot.com/2025/10/nerden-buldun-yasasi-cikmali.html

YURTDIŞINA KAÇAN DOKTORLAR https://adiladalet.blogspot.com/2022/06/yurtdisina-kacan-doktorlar.html

 

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Eylül 2026

 


İNSANLARI RAHATSIZ ETMEK ÖZGÜRLÜK MÜ?


Son yıllarda insanların çoğu dilediğince, yani aklına estiği gibi davranmayı özgürlük saymakta. Halka açık yerlerde bağırıp çağırmayı, taşıtlarda yüksek sesle müzik dinlemeyi, gece yarısı insanların konutlarında en derin uykuya daldığı bir anda sokakta içki içerek kendince söyleşip insanları rahatsız edici bir biçimde eğlenmeyi, hastanede bile gürültülü olmayı özgürlük sanmakta çoğu kişi.

Günün hangi saati olursa olsun taşıtların egzozlarından sinir bozucu metalik bir ses çıkarmayı hem güç hem de özgürlük sananların zavallılığına ne demeli? Hele gece yarısı mahalle sessizliğe dalmışken ıssızlaşan caddelerde arabalarıyla yandöngit[1] yapanların lastiklerin yola sürtünmesiyle çıkardıkları o berbat sesin anlamı nedir. Bir kişi, böyle acayip sesler çıkararak nasıl mutlu olur? Hele birçok kişi, bu sinir sistemlerini bozan sesle yatağından fırlarken sen nasıl mutlu oluyorsun bu insanlık dışı davranışınla?

Eskiden hava kararıp gece olunca insanlar sokaklarda yüksek sesle konuşmazdı. Konuşmalar fısıltıyla olurdu. Hele kahkaha atmak çok ayıp karşılanırdı herkesçe. İnsanlar yürürken ayakkabılarından ses çıkarmamak için parmak uçlarında adımlarlardı yolları. Evlerinde oturanlar bile komşuyu rahatsız etme kaygısı taşıdıklarından seslerine, gülmelerine ayar verirlerdi. Sen gülersin kahkahayla ancak komşunun derin bir üzüntüsü olabilir. Senin attığın kahkahayı komşun yanlış anlayabilirdi. Bu nedenle davranışlara, sözlere çok özen gösterilirdi.

Eskiden insanların çoğu, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde kendi özgürlüğünün bittiğini bilirdi. Ancak şimdi öyle mi?

Şimdilerde çoğu kişinin özgürlüğünün sınırı yok! İnsanları rahatsız etmek, onların erincini kaçırmak, başkalarının özgürlük alanlarını çiğnemek çoğu kimseye zevk vermekte. Demek ki zaman içinde zevk alınacak şeyler de değişmiş. Çoğu insan, diğer insanların rahatsız olup sinirlenmesinden zevkleniyor. En kötüsü de yaptığını bir şey sanıyor.

Ne yazık ki insanlar giderek duygudaşlıklarını yitirmekte. Kendini başkasının yerine koymak insana özgü bir davranış ve erdem. Kişi, kendine yapılmasını istemediği bir şeyi niye başkasına yapar? Bu yalın insanlık gerçeğini neden anlayıp davranışa dönüştürmez?

İnsanın duygudaşlığını yitirmesi, günümüzün önemli bir sorunu. Bu, şişkin bir benliğin, ardı sıra gelen aşağılık kompleksinin bir belirtisi olsa gerek. Aslında bu durum, bir özgüven yitimi, sevgisizlik ve topluma içten içe bir düşmanlık… Öncelikle bu tür kişilik bozukluğu olanların kendilerini sevip saymadıklarını söyleyebiliriz. Kendini sevip saymayan birinden başkalarını sevip sayması beklenebilir mi?

Özgürlüğü, orman yasalarının kentte uygulanması olarak algılayanların hem eğitime hem de uzun erimli tinsel bir sağaltıma gereksinmeleri var bence. Eğer bir kişinin tinsel sağlığı yerindeyse niye insanları rahatsız etmekten, onların erincini bozmaktan mutlu olsun? Sağlıklı, mutlu, özgüvenli, kendine sevgi ve saygı duyan, toplumla uyumlu biri neden insanların hoş görmeyeceği davranışlarda bulunsun? Bunun bir nedeni olsa gerek.

Toplumu rahatsız ederek eğlendiğini sanan bu zavallıların en büyük sorunu, biz olamamalarıdır. Biz olmayı beceremediklerinden tanıdık ya da tanımadık olsun yaşadıkları toplumdaki insanlarla kendilerince didişmeyi yeğlemekte bu kişiler. Kendilerince insanlarla sen-ben kavgası yaparak üstün olduklarını düşünüyorlar. Asıl sorun biz olmakta. Biz olduğumuzda duygudaş olup sevgiyi, saygıyı, güveni, özveriyi çoğaltırız yaşamımızda.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               28 Ağustos 2026

 



[1] Drift

ŞERLERİN EN KÖTÜSÜ EHVENİ ŞER


15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan ordusu, büyük insan kırımına başladı. Bir yandan da değerli ne varsa çalıp çırpıyor, yerleşim yerlerini yakıp yıkıyordu. Bu durum, halkı büyük bir kaygı ve korkuya sürükledi. İşgal, zamanla genişleyip Batı Anadolu’nun iç kısımlarına doğru yayıldı. İşgale uğrayan yerlerde yaşayan halk, yanına birkaç parça eşya alıp kendilerince güvenli saydıkları iç kısımlara doğru göç ediyordu.

İlk işgallerden sonra bir süre durgunluk yaşandı. İzmir’e yeni birlikler çıkaran Yunan ordusu, 22 Haziran 1920’de 6 tümenle saldırıya geçti. 25 Haziran’da Salihli, Akhisar, Alaşehir’i ve 30 Haziran’da ise Balıkesir’i ele geçirdi.

24 Haziran 1920’de Nazilli’ye saldırdı işgalciler. Köşk cephesi düştü. Kuvayı Milliye güçleri geri çekilmeye başladı. Sonunda Nazilli düşmanın eline geçti. Üzüntü ve korku içindeki halk, iç bölgelere doğru göçmeye başladı. Bu arada Müslüman halkın yanı sıra Rumların bazılarının da göç etmesi ilginç. Zaten savaş nedeniyle üretim oldukça düşük ve ekonomik sıkıntı en üst düzeydeydi. Ayrıca kıt olanaklar içinde konaklama sorunu da çok önemliydi. Kendi karnını doyurmakta güçlük çeken yerli halk, sel gibi gelen göçmenleri nasıl doyuracaktı?

İşgal alanı büyüdükçe toplumsal sorunlarda büyüyordu. Savaş yılları açlık, ölüm, yokluk, yoksulluğun doruğa çıktığı yıllardı. Özellikle işgale uğramamış Denizli merkezle bazı ilçelerde göç sorunu çığ gibi büyümüştü.

En önemli sorunlardan biri de asker kaçaklarının ve kötü niyetli kişilerin oluşturduğu çetelerdi. Bu çeteler, yersiz yurtsuz kalmış halkı soyuyor, kimi zaman da canına kıyıyordu. Kuvayı Milliye çetelerinin bazıları da ne yazık ki halka zulmediyordu.  Bölgede etkili olan Demirci Mehmet Efe, Yunanlara karşı yararlılıklar gösterse de halka karşı yaptığı olumsuz davranışlar bağışlanacak gibi değildi.

İtalya, Antalya’yı 28 Mart 1919’da işgal etti. Ardından aynı yıl içinde 26 Nisan’da Konya’yı, 11 Mayıs’ta Fethiye, Marmaris ve Bodrum’u, 14 Mayıs’ta Kuşadası’nı, 28 Haziran’da Burdur’la Isparta’yı, 23 Temmuz’da da Muğla’yı ele geçirdi. Bu işgaller sırasında halka ateş açılmadı. İşgalciler soygun, yakıp yıkma eylemlerine girişmedi. Planlı ve uzun erimli bir işgaldi bu. Amaç,  halkı geçici ve göreceli olarak memnun ederek buralarda kalıcı olmaktı. Bu topraklara iyice yerleştikten sonra da yapacağını yapacaktı bu emperyalist güç. Bu işgal biçimi Yunanistan’ınkinden çok farklıydı. Halkın bazı kesimleri, ister istemez bunu hoş (ehveni şer) görmeye başladı tıpkı mandacılığı yeğleyenler gibi.

Yunanların 22 Haziran saldırılarının halkta yarattığı, korku ve yılgınlık nedeniyle İtalyanların yukarıda belirttiğim tutumu, bazı kimselerin ilgisini çekti. Bu nedenle Yunanların yerine İtalyanların kendi beldelerini işgal etmesini istemeye başladılar. Bu arada Demirci Efe’nin Denizli Olayı yaşanmıştı. Halk, kendini iki ateş arasında kıstırılmış olarak gördü. Bu arada Acıpayam ve Tavas ilçeleri çok fazla göç aldı. Bu göçlerin çoğu da Denizli merkezdendi Demirci Efe’nin baskısı nedeniyle.

Yunan ordusu gittikçe yaklaşıyordu. Denizli’nin güneyinde yer alan ve İtalya’nın işgal bölgesine sınır olan Acıpayam ilçesinin bazı ileri gelenleri Antalya’daki İtalyan İşgal Komutanlığına telgraf çekerek kendi ilçelerini işgal etmelerini istiyordu. Ne yazık ki bu kişilerin çoğu Müdafaa-i Hukuk yanlısıydı. Maddi ve manevi yardımlar ediyorlardı düzenli ordu birlikleriyle Kuvayı Milliyecilere. Aslında İtalya işgali yanlısı olmamasına karşın Hafız Ahmet, halkın gerilimini düşürmek için bu ülkenin kendi ilçelerini himaye altına alması için bir mektup yazılmasını önerir halka. Bu mektubu,  bir şifreli telgrafla Demirci Mehmet Efe, Atatürk’e haber verir.

Isparta İstiklal Mahkemesi harekete geçer. Otuza yakın kişi tutuklu yargılanır. On beş kişi de tutuksuz olarak yargılanmaya başlar. Tutuklular, eski müftüleri ve aynı zamanda milletvekili olan Hasan Hilmi Efendi’den durumu Mustafa Kemal Paşa’ya anlatmasını ister yazdıkları mektuplarla. Sonunda Hasan Hilmi Efendi, Paşa ile görüşür.

Mustafa Kemal Paşa, Hasan Hilmi Efendi’ye: “Hoca sizde kabahat yok biz size mütareke ahkâmını ve siyaseti harbiyemizi iyi anlatamadık, siz ehveni şer diye bu işe girdiniz. Onlara mektup yaz onların da  [tevkif edilenlerin] suçu yok, yakında af olacaklar, şu Yunan işini hele bir bitirelim, az kaldı (Milli Mücadele’de Denizli, Denizli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Denizli, 2021, s. 108)” der. Mahkeme, 21 Şubat 1921’de bazı tespitlerde bulunarak kişilerin sorumluluklarının olmadığı kararını verir. Böylece bu olay, bir tarihsel dersle son bulur.

Günümüzde şer karşısında ehveni şerin yanında olanları sıkça görmekteyiz. Zaman zaman bu dostlarımızı uyarıyoruz bu konuda. Onlar, şerden kurtulalım da sonrası kolay, diye yanıtlamaktalar bizi. Oysa daha derin bir bataklığın, kötülüğün, umutsuzluğun içine düştüklerinin farkında bile değiller.

Atatürk: “Şerlerin en kötüsü ehveni şerdir” diyerek ulusumuza önemli bir uyarıda bulundu. Bu sözüyle kötülüğün derecelendirilerek meşrulaştırılamayacağını vurgulamakta. Küçük bir kötülüğü kabul ederek zamanla bunun yaygınlaşıp normalleşeceği tehlikesine dikkat çekiyor bu sözüyle. Kötülük yaygınlaşıp normalleşince toplum kurtuluş umudunu, özgür istencini yitirir. Bilinci çürümeye başlar. Ehveni şer büyüyerek toplumu kangren eder. İnsanlar öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde çıkış yolu bulamaz. Kötülük, sıradan bir iş durumuna gelir.

Ehveni şerden yana olanlar, bir topluma kötülüğü kanıksattırarak onu tutsaklaştırmanın yolunu açarlar büyük bir aymazlıkla. Bu kişilerin ortak özelliği doğrunun yanında saf tutmaktaki yüreksizlikleridir. Savaşmak yerine, kötülüğe teslim olmaktır bu tavır. Oysa her iyi şeye sahip olmak, gerçeği topluma egemen kılmanın yolu zor bir savaşı başarmaktan geçer. Bunun dışında başka bir çözüm olur mu?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Ağustos 2026

İŞGALCİLERİN UŞAKTAKİ İNSAN KIYIMI


Yunan ordusu, İngilizlerin desteğiyle 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktı. İşgalle birlikte insan kıyımı başladı. Türk halkı çoluk çocuk, yaşlı genç ve kadın erkek demeden Yunan askerlerinin kurşunlarıyla İzmir sokaklarında can verdi. Ne yazık ki İstanbul hükümeti, işgale direnilmemesi konusunda öğütler vermekteydi. Yerli Rumlar da silahlanmıştı. Bin yıllık komşularını gözlerini kırpmadan öldürüyorlardı.

Yunan işgali sırasında güçlü bir direniş olmadığından işgalciler kolayca doğuya doğru ilerlediler. Her girdikleri yerleşim yerinde insan kırımı aralıksız sürdü. Amaçları Türk soyunu yok etmekti. Böylece topraklarımızı sahipsiz bırakıp buraları sonsuza dek ellerinde tutmaktı.

Çok geçmeden Uşak’a girdi Yunan askerleri. İnsan kıyımı burada da sürdü. Bazı Yunan askerleri günlük tuttu. Onların günlüklerinden yararlanarak bir kitap oluşturan Yunanistanlı gazeteci Tasos Kostopoulos bu vahşeti dünyaya duyurdu. Şimdi sözü, Kostopoulos’un satırlarına bırakalım.

“Uşak yakınlarındaki köyde Türk kadınları, çocuklar ve yaşlılar camiye kapanmıştı. Bizim askerler arasındaki reziller etraftan ot topladılar, sonra da otları yakıp caminin penceresinden içeri attılar. İnsanlar dumandan dışarı koşuştular. O zaman da bizim reziller kadın ve çocuklara atış talimi tahtasıymış gibi ateş etmeye başladılar.

Eve girdim. Ölü bir Türk ihtiyarın cesedi üzerinden geçtim. İçeriden sesler geliyordu. 10 kadar askerimiz bir Türk kızının eteklerini kaldırmışlar, zorla dans ettiriyorlardı. Beni görünce ‘gel sen de mezeden tat’ dediler, ‘ayıp’ dedim. Türk kızı yanıma koştu, ayaklarıma kapanarak ‘kurtar’ dedi. Askerlere yalvardım, kadındır yapmayın dedim. Biri süngüsünü çıkarıp bana yöneldi. Kaçma zorunda kaldım. Kızın çığlıklarını unutamadım.

Köprühisar’daki bin kadar ev alevler içindeydi. Her şeyi yakma emrini Prens Andreas vermişti.

Ayrıldığımız her yeri yakıyoruz. Dehşet verici bir manzara. Bazılarımız Roma’yı yakan İmparator Neron gibi mutluydu. Emir açıktı. Neyi taşıyamıyorsanız yakın… Onca köyde yaşlılar, hastalar, çocuklar ne yaptı, meçhul.

Köye girdik.

Kızlara ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi. Askerlerimiz yağmaladıkları ipek yorganlarda yattılar.

Türkler korkudan ailelerini mezarlıklarda saklıyorlardı. İki askerin tecavüz etmeye çalıştığı kızı kurtardım. Annesi koşarak ellerimi öpmeye başladı. Az ilerde diğer iki kızı cansız yatıyordu.

Birden kendimi yaşlı adamın karşısında buldum. Yapabileceğim bütün iyilik, onu bir an önce öldürmekti. Bazıları çok acı çekiyordu, boğazlanan danalar gibi debelenirken… Köy ateşe verildi. (Savaş ve Etnik Temizlik On Yıllık Ulusal Harekâtın Unutulmuş Yanı 1912-1922’den aktaran 15 Mayıs Milli Mücadele’de Denizli, Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu’nun makalesi, Denizli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Denizli 2021, s. 51-52)”

Yukarıdaki satırları okurken üzülmeyen, insanlığından utanmayan insan çıkmaz kanımca. Yukarıdaki olayları anlatan bir Yunan askeri. Dünyaya da duyuran Yunanistan yurttaşı bir gazeteci. İşgal sırasında yapılan insan kıyımlarının, soygunların canlı tanıkları anlatıyor olan biteni. Ne yazık bütün bular olurken insanlar öldürülüp yerleşim terleri yakılırken İstanbul hükümeti üst üste Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanları yayımlıyordu. Bununla da kalmayıp işgale uğrayan Batı Anadolu’ya öğütçüler gönderip halkın direnmemesini istiyordu. Bu soykırıma sessiz kalmak, direnişi engellemeye çalışmak mazluma karşı zalime destek vermek değil de nedir?

Son zamanlarda Damat Ferit gibi işbirlikçiler çoğaldı. Emperyalistlere hizmet için Atatürk’e saldırmayı, Kurtuluş Savaşı’na ve devrimlere kara çalmayı bir beceri sanıyor kimileri. Bugün bu topraklarda bir Türkiye varsa onu başta Atatürk ve yanında saf tutan Türk ulusuna borçluyuz. Özgürce “Türk’üz” diyorsak topraklarımız üzerinde bu Atatürk sayesinde. Bunun tersi ise düşmana hizmetten başka bir şey değil.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       25 Ağustos 2026

HER YAN ÇÖP


Fırsat buldukça ülkemizin birçok yerleşim yerine giderim. Yeni yerler görüp farklı insanlar tanıdıkça mutlu olurum. Çünkü benim için farklı insan tanımak, yeni bir dünya demek. Ne kadar çok insan tanırsam o kadar çok dünyam olur. Yeni yerleri görmek, değişik insanları tanımak benim için aynı zamanda farklı bilgileri öğrenmek demek.

Ne yazık ki ülkemizdeki yerleşim yerlerinin çoğu birbirine benzemekte. Özellikle kentlerdeki yapılanma, cadde ve sokakların düzeni, yeşil alanların darlığı, sosyal donatı alanlarının eksikliği, taşıtlar için eğleklerin[1] neredeyse olmaması, çocukların oynayacakları ve gönüllerince zaman geçirecekleri dinlençlerin[2] yetersizliği, kadınla erkeğin birlikte aynı ortamda oturup zaman geçirecekleri yeiçlerin[3] çok az olması, kültürel, sanatsal, deneysel, sportif etkinliklerin yapılacağı yerlerin bulunmaması, her türlü yapıtın olduğu kitaplıklardan yoksunluk neredeyse her yerde aynı. Burada saydığım bazı yerlerse yasak savmak için yapılan yerler.

Kentlerimizin ortak özelliklerinden biri de cadde ve sokaklarının kirli olması. Yerel yönetimlerin buraları temizlediklerinin tanığıyız. Gerçi bazı yerlerde bu temizliğin üstünkörü yapıldığını da görmekteyiz. Belediyelerin birçok yerde çöp toplarken yaptıkları en büyük yanlışlardan biri, çöp kamyonlarına doldurdukları çöpleri sıkıştırarak sularını cadde ve sokaklara akıtmak. Akan çöp suları hem çevreyi kokutuyor hem de her yan yapış yapış oluyor. Bunu yollarda yürürken bastığınız yerden, ayakkabılarınızın altından anlıyorsunuz. Ne yazık ki yollar düzenli olarak yıkanmıyor. Bazı kentlerde birkaç yıldır çok fazla karasinek var. Bunun nedenlerinden biri de çöp kamyonlarından yollara akıtılan kirli sular.

Kentlerdeki çöp toplama işindeki en önemli sorunlardan biri de çöp kutularının kapaklarının bir türlü kapanmaması. Ne yazık ki sokak ve caddelerde bulunan günlük çöplerin biriktirildiği yerlerin çoğunun üstleri açık. Bu da hem pis kokulara hem de karasinek ve diğer haşaratın çoğalmasına neden olmakta. Bu durum, salgın sayrılıkların nedenlerinden biri.

Belediyelerin çöp toplamadaki bazı eksikliklerini söyledik. Ancak yurttaşlarımızdan kaynaklanan temizlik konusunda düzeltilmesi gereken bazı alışkanlıklar var.

Ülkemizde çok hızlı iç ve dış göç süreci yaşanmakta uzun süreden beri. Köylerimiz büyük bir hızla ıssızlaşırken kentlerimiz de düzensiz bir biçimde kalabalıklaşıyor. Ne yazık ki kentlere gelenlerin geldikleri yere uyum sağlamalarını sağlayacak yaygın düzenli eğitim yok! Zaten okullarımız da sınavlara odaklı bir öğretimin pençesinde. Değerler eğitimin yeterince üzerinde durulmaması, toplumsal kuralların öğretilmesinin savsaklanması önemli bir eksiklik.

Gerek merkezi yönetim gerekse yerel yönetimler her yaştan yurttaşa yaygın eğitimin tüm olanakları kullanılarak toplumsal değer ve kuralları benimsetmeli. Toplum olarak yaşamanın kurallar ve değerlerle olabileceği gerçeği onlara yaşam biçimi olarak kazandırılmalı. Bunca iletişim aracının olduğu bir dünyada bunlardan yaygın eğitim için yararlanmamak büyük bir eksiklik. Üzülerek söylemeliyim ki bu iletişim araçları Türkiye için kötü amaçlar besleyenlerin, ülkemizdeki birliği bozup sen-ben kavgasını körüklemek isteyenlerin silahına dönüştü.

Ne yazık ki bazı yurttaşlarımız yaşadıkları kentleri kirletmekte. Ellerindeki çöpleri birkaç adım ötedeki çöp kutusuna atmak yerine, yere bırakanlar çok. İçtiği sigaranın izmaritini yere fırlatmayı kendince beceri, üstünlük sayanlar var. İçtiği suyun şişesini, içeceğin teneke ya da karton kutusunu çiçeklerin, ağaçların dibine, yol kıyılarına atıverenler az değil. Yediği yemeğin sarılı olduğu kâğıdı, naylonu yollara atanları görüyoruz. Bu olumsuzlukları yapanların yanı sıra çöpünü elinde tutan ve cebinde, çantasında saklayan iyi yurttaşlarımız ise övgüyü hak ediyor.

Nedense bazı kişiler, göç ettikleri kentleri kendi evleri olarak görmemekte. Buraları kendileri için geçici barınma yeri olarak algılamaktalar. Bu da onların geldikleri yerler ve onları önyargısız kabul edip bağrına basan kentlilerle biz olmalarını engelliyor. Yeni göçenlerin çoğu kendilerini ben, kendilerinden önce kentlere yerleşenleri de sen olarak görüyor. Bu durum, kimi zaman sen-ben kavgasının çıkmasının da nedenini oluşturuyor.

Yaşadığı yeri benimseyen kişi, orayla özdeşleşir. O yerleşim yerini içselleştirir. Çevresindeki herkesle duygudaş olur. Elseverlik duygusu davranışa dönüşür. Yaşadığı yer için özveride bulunur. Cadde ve sokakları kendi eviymiş gibi benimser. Buraları kirletmenin evini pisletmeyle aynı olduğunu düşünür. Böyle olunca da eline geçen her şeyi yollara, dinlençlere atmaz.  

Kentlerin yapılaşmasından yolların kirletilmesine dek her şey biz olamamanın eksikliği. “Ben çöpümü atmakta özgürüm. Eğer seni rahatsız ediyorsa sen onları toplayıp temizlersin kendini cadde ve sokağın sahibi olarak görüyorsan,” diye düşünmekte çoğu kişi. Oysa kentin her yanı hepimizin, bizim. Bencileyin değil bizcileyin düşünmeli. Biz olursak mutlu oluruz. Sen-ben diye ayrışırsak çatışıp birbirimizden koparız. Giderek bu çatışmalar kavgaya dönüşür. Kavganın olduğu yerde mutluluk da erinç de kardeşlik de kalmaz.

Arslan yatağından bellidir, der atalarımız. Ne güzel söz… Bir kimsenin kişiliği, oturup yattığı yerin durumundan, temizliğinden ve düzeninden anlaşılır. Sokağımız, caddemiz, mahallemiz, dinlençlerimiz bizim evimiz. Yattığımız, yaşamımızı geçirdiğimiz yerler buralar değil mi?

İnsanlara önce kirletmemeyi, sonra da temizlemeyi öğretmeli.

Kentlerde erinç, uyum ve mutluluk içinde yaşamanın yolu biz olmakta. Biz olursak büyüyüp güçlü oluruz. Biz olmadığımızda ise çürüyüp ufalanırız. Ufalanan varlıkları da sert bir yel dört bir yana savurup yok eder.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               24 Ağustos 2026

 



[1] Otoparkların

[2] Parkların

[3] Kafelerin

DOĞADA BİZ OLMAK


İnsanların doğadan ders almadığını söylemiştim. Ders almak için önce doğayı ve onunla var olan canlıları iyi gözlemlemek gerekir. Doğa, yalnızca insanın yaşam alanı değil; onun öğrenip ders alacağı bir okul. Okul, öğrenmek isteyene yararlı olur ve onu öğretir. Gözlerini yumarak, kulaklarını tıkayarak, dilini bağlayarak, düşünceni köreltip duygularını yok sayarak ders alamaz ve öğrenemezsin. Hatta gözünün önündekini bile göremezsin.

Doğada biz olan canlılar daha güçlü olur. Çünkü onlar için yaşam, biz oldukları için daha kolaydır. Birlikten kuvvet doğar, atasözünün gereğince davrandıkları için her şey kolaylaşır onlar için. Biz olan türlerin yaşamda kalması ve doğada süreklilikleri kesintisizdir. Gelecekte yaşamda olmalarının garantisi biz olmalarındadır.

Doğada biz olmanın en güzel örneği küçük canlılardır. Bir karıncanın büyüklüğü, insanın serçe parmağının tırnağının ucu kadar bile yok! Ancak dikkat edilmediğinde çoğu zaman ayırdına varılamayan küçücük karıncalar, birlik olduğunda devasa bir güce dönüşür. Bu güç kendilerinden oldukça büyük olan canlıları etkisiz duruma getirir. Birkaç karınca sürüsü bir araya gelip biz olur ve koca bir ölü mandayı yok eder kısa zamanda. Mandayı yok eden karıncaların biz olmasından başka bir şey değil.

Bir yaz günü evimin balkonunda hem güneşleniyor hem de saksılarda yetiştirdiğim birbirinden güzel sebze ve çiçeklerimi doyasıya izliyordum. Balkon demirlerine asılı saksıya kuşların yemesi için koyduğum ekmek parçaları, kırıntıları vardı. Az sonra balkonun öte ucunda oturan bana aldırış etmeyen güvercinler üşüştü saksıya ve döke saça yemeye başladılar. Küçük ekmek kırıntıları, balkonun açık alanına düştü. Birden bir karıncaya gözüm ilişti. Tek başınaydı. Hızla gelip bir kırıntının ucundan yapıştı ve çekiştirmeye başladı. Kırıntı, onun birkaç misli büyüktü. Onu götürmekte önce zorlandı biraz. Vazgeçmedi onu taşımaktan. Ardından kırıntıyı dengine getirip sürüklemeye başladı kolayca. O, tam balkonun kıyısına gelmiş aşağıya doğru giderken birkaç karınca daha geldi coşkuyla. Onlarda sarıldı kırıntılara. Çok geçmeden bir karınca sürüsü kapladı balkonu. Hepsi ekmek kırıntılarını taşımanın peşindeydi. . Burada beni en çok şaşırtan ise ilk karıncanın diğerlerime kırıntıları nasıl haber vermesiydi. Bu küçük canlılar arasındaki güçlü iletişim ise ayrı merek konusu.

Balkonda ilk kırıntıyı taşımakta zorlanan karınca, onu kolay taşımak için birazını yiyeyim diye düşünmedi. Daha sonra gelenlerin de böyle bir düşüncesi olmadı. Çünkü bu küçük canlıların içinde ben değil, biz duygusu vardı. Onlar biz olursa karınları doyuyor, yaşamda kalıyor. Üstelik kırıntıları taşırken sen-ben çekişmesi, kavgası da yoktu. Kim çok taşıyacak yarışı da aralarında söz konusu değildi. Herkes gücü oranında biz olmanın bir parçasıydı.

Aslana ormanların kralı demiş insanoğlu. Onun krallığı tekil gücünden değil, sürü olarak biz olmasından kaynaklanır. Büyük avlarda sürünün hepsi ava katılır. Av sırasında sürünün hiçbir bireyi, kendi canını diğerinden üstün tutmaz. Biz olmaktaki gücün kaynağı, sürünün tüm bireylerinin üstün yürekliliği, özverisi, birlikte davranması ve ortak sorumluluk duygusudur. Koca filleri, zürafaları yere seren güç biz olmanın gücüdür. Kendi sorumluluğunu sürünün başka bireyinin üstüne yıkan bir aslan gören var mı hiç?

Hayvanlar dünyasında biz olamayanlar vardır; tilkiler, çakallar gibi... Onlar biz olamadıkları için topluca avlanamaz. Sürü olarak avlanan büyük yırtıcıların peşinde dolaşır çakal ya da tilki. Eğer sürü iyice doyarsa arta kalan kemikler, aslanların beğenip yemediği azıcık et parçası ve diğer artıklar onların olacak. Yani aslan sofrasının artıklarındadır bütün umudu. Kimi zaman hiçbir şey de kalmayabilir. Onlardan önce gelen bir sırtlan ve akbaba sürüsü tüm artıkları siler süpürür. Tilki ve çakalın bunca dolaşması avcıları izlemesi boşa gider. Diyelim ki aslan sofrasından artıklar kaldı. Bunları tek başına yer tilki ya da çakal. Sürüsünü çağırmak onun davranışı değil. Çakal ve tilki biz olamadığı için güçsüzdür.

İnsanların kimi aslan ve karıncalar gibi biz olmayı bilir. Biz olmak onları güçlü kılar. Kimi ise sen-ben çekişmesiyle elindekini de yitirir. Sen-ben çekişmesi iki tarafı da güçsüzleştirir. Ünlü ozanımız Nazım Hikmet bir şiirinde: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine/ Bu hasret bizim” diyerek orman örneğiyle biz olmanın yolunu göstermekte insanlara. Şiirde “hasret” duyulan da biz olmak ve kardeşçe yaşamaktır.

İnsanoğlu tüm gelişmişliğine karşı yaşamın sen-ben kavgalarıyla geçirip biz olmanın gücünü, erincini, mutluluğunu yaşayamıyorsa suç kimdedir? Suç sendedir insan kardeşim, sen de… Kendini tüketip zamanını boşa harcayarak suçlu arama sağda solda.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Ağustos 2026