AİDİYETİ YOK EDEN BAĞIMLILIK


Ekran bağımlılığı; aileye, eşe, hısım akrabaya, yıllarca yaşanan mahalleye, doğup büyüdüğü topraklara, gidilen okula, mesleğe, kişiyi duygusal ve düşünsel açıdan kişiyi besleyen topluma aidiyeti ortadan kaldırıyor. Ne yazık ki bağımlı kişi, kendini bir yere ait duyumsamıyor. Onun her şeyi ekran oluyor. Ekranın soyut ortamı, onun kendini ait olarak gördüğü yer.

Aidiyet olmayınca çevresindeki kişilere, toprağına, kültürüne, toplumsal değerlerine, duygusal bağ kurması gereken varlıklara, tarihine, kendi amaç ve ülkülerine (Çoğu zaman bu kişilerde amaç ve ülküye rastlamak olanaksız.) ve de ailesine bağlılığı yok oluyor. Kısacası ekran bağımlılığı, aile bağlarını ortadan kaldırıyor. Bağımlı için anne, baba, eş, kardeş ya da yakın akrabalar bir anlam ifade etmiyor. Çünkü onun annesi, babası, kardeşi, eşi ekran ve ona olan bağımlılığı.

Bağımlı kişinin en önemli özelliği, insan ilişkilerinin sürekli olmaması. Bugün çok içten arkadaşlık kurduğu birini, yarın en küçük anlaşmazlıkta düşman olarak görebilir. Çünkü onun ilişkileri insancıl değil, ekrancıl değerler üzerine kurulu. O, insanların hata yapabileceğini düşünmez. Yanlışlar yapılmadan doğruların olmayacağı düşüncesi, onun kitabında yazmadığından yaşamında da yer almaz. Yanlışı bağışlama, karşısındakine olumsuz davranışı olumluya çevrime olanağı verme gibi bir yüce gönüllülük yoktur onda. Çünkü yüce gönüllülük ile bağımlılık yan yana durmaz. Ekran bağımlılığı, onun yüce gönüllülüğünü ortada kaldırmıştır çoktan.

Günümüz gençlerinin sevgililerinden ya da eşlerinden kolayca bıkmalarının nedeni, karşısındakine aidiyet duymaması. Kendini, karşısındakiyle özdeşleştirip bütünleştirme anlayışı ne yazık ki ekran bağılılarında görülmüyor. Çünkü onların bilincini biçimlendiren ekran, sürekli değişerek renkten renge girer. Sanal dünyanın kendine göre ilkeleri, kuralları, düşünceleri, hepsinden önemlisi de duyguları yok! Aidiyet ve bağlılık, bir duygu işi… Birine bağlanmak, kendini bir topluluğa ait olarak görmek duygu gerektirir. Duygunun olmadığı bir yerde ne aileye, ne eşe ya da sevgiliye, ne de parçası olunan bir topluma aidiyet de bağlılık da duymaz kişi.

İnsanı, diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, düşünmesi ve duyumsaması…  Bağımlı kişi, beynini ve yüreğini ekranın buyruğuna vermiştir. Onun düşünce ve duygusu, ekranın ışıltıları arasında yitip gitmiştir. Beyin ve yürek, özgür olunca sever ve sevdiğine aidiyet duyup bağlanır. Bu, insan olmanın en büyük erdemi ve aktöresi...

Bağımlılığın kişide, asıl yok ettiği erdem ve aktöre... İnsanı insan yapan bu önemli iki özellik, kişinin toplum içinde erinç içinde yaşamasını sağlar. Kişisel ve toplumsal erinci, kişilerin erdemi ve aktöresinin oluşturduğu tartışma götürmez. Zaten mutluluğun temelinde de erinç yok mudur?

Bağımlı kişiler, yaşamın her alanındaki seçimlerinde maymun iştahlıdır. Eş, arkadaş, iş seçiminde değişkendirler. Bugün birini sever, yarın ondan kolayca vazgeçer. Bu durum, giyim ve yemek seçiminde de kendini gösterir. Bir giysiyi ya da yemeği beğenmemek için onlarca gerekçesi vardır. Onun beğenileri anlık ve değişkendir. Bu konuda ilkesi, kuralı yok!

Aidiyetsizlik ve duygusal bağlılıktan yoksun olmak başta aile kurumu olmak üzere toplumsal düzeni temelden sarsmakta. Aile ilişkileri hızla kopmakta bu yüzden. Buna koşut olarak boşanmalar artmakta. Bu boşanmalarda uygarca davranış aramak boşuna. Yıllarca aynı yastığa baş koymuş eşler, birbirini düşman olarak görmekte. Çocuklar, anne ve baba arasında pinpon topuna dönmekte. O da kendince bu ayrılık üzerinden anne ya da babasını kullanmaya çalışmakta. Bu durumdan vazife çıkarmakta. Böylece ekranda daha çok süre geçirecek bir ortam oluşturmakta kendine. Bu da onun aidiyetini, anaatalarına bağlılığını kökünden koparmakta. Köksüz ağacın çürümesi nasılsa toplum da benzer bir biçimde çürüyüp kurtlanıyor. Ardından da hızlı bir kokuşma başlıyor. Bu çürüme ve kokuşma, toplumun her yanına yayılıyor bir salgın gibi.

Çocuk ve gençlerin aidiyet duygularını geliştirmenin yolu, onları ekran bağımlılığından kurtarmak. Bu konu, hafife alınacak gibi değil. Kişisel ve toplumsal erdemleri, aktöreyi, erinci, sevgiyi, mutluluğu yok etmekte olan bir bağımlılıkla savaşarak geleceğimizi kurtarabiliriz. Başka bir seçeneğimiz var mı bundan başka?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Şubat 2026

SAVAŞ VE AÇLAR


Savaş ve Açlar… Türkiye’nin büyük yazarlarından Hasan İzzettin Dinamo’nun başyapıtlarından biri… Bu kitabı, ilk kez lise sondayken bir solukta okumuş ve anlatılanlardan çok etkilenmiştim. Yıllarca Savaş ve Açlar’ı unutamadım. Öğrencilerime, arkadaşlarıma okumaları için önerdiğim kitaplardan birdir.

Savaş ve Açlar’ı okurken anlatılan olayın içine girdim genç yaşımda. Onlarla Akçaabat’ın Kavaklı köyünden çıkıp bir dilim ekmek uğruna gurbet ellere düştüm. Savaşın acımasızlığını yaşadım Temel Çavuş ailesiyle. Sanki ben de bu ailenin bir çocuğuymuşum gibi duyumsadım kendimi. Yıllar geçti kitabı okumamın üstünden, ancak anlatılan her şey belleğimde dönüp durdu her zaman. Bunun nedeni, benim de Temel Çavuş’la aynı topraklarda doğup büyümem. Üstelik babamın amcaları Sarıkamış’tan dönememişlerdi. Dedem, yıllarca Rusya’da tutsak kalmış, Cumhuriyet’ten sonra birkaç arkadaşıyla kaçıp gelmişti Türkiye’ye. Dedemin ve iki kardeşinin çoluk çocuğu işgal yıllarda yok olmuştu. Dedem, yıllar sonra yaşama yeniden başlamıştı umutla. Bu nedenle bu romanda anlatılanları, olayı içselleştirmiştim. 

Öğretmenliğe ilk atandığım yer, Samsun… 1979 Ekim ayının son günleriydi görev yerime gidişim. Samsun’a gün doğarken vardım. Hükümet binasının nerede olduğunu sordum. Söylediler. Nasıl olsa vakit erken diye yürümeyi yeğleyip çevreyi tanıyayım istedim. Kentin batısına doğru yürürken karşıma bir ırmak çıktı. Üstünde bir köprü… Köprünün sağ yanındaki tabelada “Mert Irmağı” yazıyordu. Durdum, köprünün üstünden ırmağı izledim yönümü güneye dönerek. Temel Çavuş’un kırıma uğrayan ailesi gözümün önünden geçti bir süre. Sonra düşümden ayılıp yürüdüm yukarı doğru. O günlere göre kent iyice değişmişti doğal olarak.

Bir süre ırmak boyunca gidip geldim. Savaşın acımasızlığıyla yok olan aileler geçti gözümün önünden. Şakire annenin çocuklarını yaşamda tutmak için verdiği insanüstü savaşı düşündüm uzun uzun. Gözyaşlarım ırmağa aktı. Saatime baktım, geç kalacağım neredeyse. Çabucak toparlanıp hızlı adımlarla yürüdüm Hükümet konağına. İşlerimi çabucak bitirip atandığım okula gittim bir ikindi vakti. İşlerim bitince okul müdürüyle Samsun’a döndük. Gece memleketime dönecektim. Beni evine çağırdı, garajda beklemeyeyim diye. Evleri Mert Irmağı’nın batı yanındaydı. Yemeği ırmağa bakan balkonda yedik. Ancak ağzımda lokmalar büyüyor, yutamıyorum. Açlığım yok oldu birden. İlk kez tanıdığım insanlar... Yemeklerini beğenmedim sanacaklar diye zorluyorum kendimi yemek için. Ama olmuyor. Çayı da orada içtik. Ancak keyifsiz ve dalgınım. Müdür Bey: “Adil Bey, niye bu kadar dalgınsınız, iştahınız da yok!” dedi. O zaman 57 kiloyum. “Müdür Bey, ben zaten az yerim, bu nedenle de çok zayıfım.” dedim. Güldü.

Aylar sonra benim iştahlı ve devinimi yüksek biri olduğumu görünce o ilk günkü durumumu sordu yeniden. Ben de ona Sarıkamış’ta Şehit olan Temel Çavuş’la oğlu Ali’yi, çocuklarını geçindirmek için olağanüstü bir savaş veren Şakire anneyi, el kadar çocukken açlıktan ölen Hüseyin, Fatma ve Sefer’i anlattım. Üç günde bir lokma ekmekle yaşama tutunan Asile, Musa ve Adviye’den söz ettim ona. Kendi evlerinin olduğu yerde yaşadıklarını ekledim sözlerime. Her lokmamda çocukların gözümde belirdiğini anlattım. O da duygulandı.

Gelelim bu güzel kitabın konusuna…

Temel Çavuş, erkenden evlenir. Bir yıl sonra oğlu Ali doğar. Ali’sinin kokusunu içine dolduramadan askere çağrılır. Trabzon taburuyla gemiye biner. Doğru Yemen’e giderler. Tam tamına yedi yıl orada savaşır. Arkadaşlarını çoğu sıcaktan, salgınlardan ve vurularak yaşamını yitirir. Temel Çavuş, bu cehennemden sağ salim döner Kavaklı’ya. Kavuşur çok sevdiği karısı Şerife ve oğlu Ali’ye. Savaşın kara bulutları her yandadır. İşsizlik, yoksulluk, açlık savaştan beter bir beladır başlarında. Önce Asile, sonra Musa doğar. Geçim iyice zorlaşmıştır. Bir gün karını verip alır çoluk çocuğunu İstanbul’a gelir. Sarıyer’de bir kulübeye yerleşir. Birkaç süt ineği alır elindeki parayla. Önce her şey yolunda gider. Sonrasında uğursuzluk bulutları çöker üstlerine. İnekleri hastalanıp ölür. Ne ellerinde ne de avuçlarında vardır birkaç kuruş. Memlekete dönmeye karar verirler. Bu sırada Adviye, Hüseyin ve Fatma da eklenmiştir aileye. Gülcemal vapuruna binerler. Vapur, Samsun’a uğrar. Bir tanıdığın önerisiyle inerler burada.

Samsun’da işleri tam da yoluna koyarken terslikler başlar. Buradan göçen Gayrimüslimlerin mallarına mülklerine el koymaya başlar bölgenin arkaları güçlü varsılları. Ne yazık ki emeği, alınteriyle ekmeğini taştan çıkaran Temel Çavuş ailesinin ağızlarının tadını da bozar bu asalaklar. Bu arada I. Dünya Savaşı başlar. Temel Çavuş, yeniden askere çağrılır. Görev yeri, Sarıkamış’tır. Çok geçmeden şehit olduğu haberi gelir. Oğlu Ali, on beş yaşındadır henüz. Savaşı ganimet sayan asalaklara karşı iki göz kulübelerini ve el kadar bahçelerini savunur yiğitçe. Boyun eğmez savaşı fırsata çevirenlere. Çünkü babası şehit olduktan sonra doğan kardeşleri Sefer ve memleketten gelen babaanneleri de eklenmiştir aileye. Tam dokuz boğaz Ali ile Şakire’nin eline bakmakta. Ailede yaprak dökümü başlamıştır. Babaanne uçmağa varır.

Savaş soyguncularına boyun eğmeyen Ali’nin yaşının büyük olduğunu dile getirerek onun asker kaçağı olduğunu söyleyip ihbar eder asalaklar. Ali’yi hemen iki jandarma gelip alır yoksulluğun kırıma dönüştüğü kulübeden. Ali sözde bir muayene geçirilir ve o da Sarıkamış’a gider. Çok geçmeden onun da şehit olduğu haberi gelir. Aile, yoksulluk ve açlık uçurumundan yuvarlanmaya başlamıştı. Ekip biçtikleri kiralık yerleri ellerinden alınır. Ardından kulübelerine el konur. Temel Çavuş, donarak öldüğü için şehit sayılmaz. Ali, şehit sayıldığından bir lira aylık bağlanır aileye. Bu da günde bir asker tayını bile almaya yetmez karaborsacı açgözlülerin egemen olduğu kentte.

Hali vakti yerinde bir komşuları uzun süredir hasta ve ölmek üzere olan dişi keçilerini Şakiregillere verir. Şakire, açlıktan ölmektense hastalıklı keçiyi kesip çocuklarına yedirmeyi yeğler Allah’a sığınarak. Sabah akşam keçi eti yedirir çocuklarına. Tüm aile ishal olur. Havanın ayazına aldırmadan saatlerce evin önünde bin bir eziyetle bağırsaklarını boşaltırlar. Küçük Hüseyin, çok şiddetli ishal olur. Dışkısını yapmak için kendini zorlarken kalın bağırsağı dışarı fırlar. Annesi, zor da olsa çocuğun bağırsağını yerine sokar. Ancak bir kez çocuğun dengesi bozulmuştur. Kalın bağırsak, ikide bir yerinden fırlar. Hüseyin’in küçük bedeni çok su yitirir. Açlığa, soğuğa, kötü yaşam koşullarına dayanamayan Hüseyin can verir. Onun öldüğünü, sabahleyin ilk önce onun bir büyüğü olan Adviye anlar. Musa’ya haber verir. İki çocuk, ölümün soğuk yüzüyle küçük yaşta tanışır ne yazık ki. Şakire Hanım, eve geldiğinde çılgına döner. Ancak yapacak bir şey yoktur. Oğlunun küçük bedenini alarak mahalle imamıyla mezarlığa gider. Cenazeyi belediye kaldırır. Çok geçmeden Fatma, kuş olur uçar. Onun belediyece defnedildiği gün, tam on çocuk ölüme yenik düşer. Bu çocukların neredeyse hepsi şehit çocuklarıdır. Kefensiz, yıkanmadan ve üzerlerindeki giysilerle gömülür minik bedenler. Burada önemli bir ayrıntıya değinmeden geçemeyeceğim. Şakire, çocuklarının ölülerinin gömülmesini sağ kalan çocuklarına göstermiyor onların yaşam erkelerini tüketmemek için.

Şakire’nin elinden Ali’nin şehitlik aylığı da alınır türlü oyunlarla. Evleri soyulur en yakınlarınca. Evlerinden çıkarılırlar. Deniz kıyısında terk edilmiş muhacir konutlarından birine taşınırlar. Zaten tek eşyaları bir yatak, yorgan ve bir kaşık ve bir bakır tenceredir. Çocukların tek kat giysileri vardır yırtık pırtık. Hiçbirinin çarığı bile yoktur. Gece gündüz yalınayak dolaşmaktalar. Şakire’nin alacaklılarından gizlediği ineğine mahalle bakkalı el koyar alacakları karşılığında.

Dönem, güçlüden yanadır. Devlet görevlilerinin çoğu, cebinde parası olanın dediğini yapmaktadır. Yoksulların neredeyse bitleri bile soyulacak bu fırsatçı varsıllarca. Taşındıkları yeni evde evin tahtalarını yaktıkları için zabıta zoruyla sokağa atılırlar.

Musa (Yazarımız Hasan İzzettin Dinamo’dur.), köpek dışkısı toplamaya başlar üç beş kuruş kazanmak için. Ne yazık ki köpek dışkısı bile yoksulların hepsinin umudu olunca güçlüler, güçsüzleri ezmeye başlar. Musa, dövülüp kovulunca bu işi sürdüremez. Sonrasında hayvan kesimevinin kanalından ırmağa dökülen hayvan bağırsaklarını tenekeyle toplamaya başlar sokak köpekleri ve yetişkinlerle yarışarak. Ailenin böylece karnı doyar ve az da olsa günyüzü görür. Bu da uzun sürmez. Savaşın getirdiği yoksulluk arttıkça ırmağa atılan bağırsaklar değerlenir. Yoksulların tek umudu, biricik besin kaynağı olur köpeklerin kapıştığı bağırsaklar. Sonrasında kesimevi, bağırsakları ırmağa dökmeyip kendileri temizleyip satmaya başlar. Böylece yoksulların yüzüne bu ekmek kapısı da kapanır.

Bir gün seferberlik çocuğu Sefer, uçmağa varır. Şakire, belediyeye başvurur, yanıt alamaz cenazenin kaldırılması için. İş, başa düşer. Komşularından bir kazma ve kürek bulur. Kumlu toprağa oğlunun mezarını kendisi kazar ve toprağa verir kundaktaki oğulcuğunu dualarla. Elinde üç çocuğu kalır: Asile, Musa ve Adviye. Bu yavrularını ölüme teslim etmek istemez. Gider Samsun Darüleytamı’na. Üç çocuğu kabul edilir oraya. Çünkü başka bir çözümü yoktur. Kendisi de Darüleytam’ın yanındaki sayrıevine yatar bir haftalığına. Niyeti kendini burada biraz toparlayıp memleketine dönmektir.

Şakire, bir savaşın kahramanı… Annelik güdüsüyle verdiği kendini ve çocuklarını yaşamda tutma savaşı saygı duyulacak bir çırpınış. Ne yazık ki çocuklarının kurtuluşunu göremedi. Onun da ölümü, çok acıklı, üzüntü verici oldu. Çocukları hem yetim hem de öksüz kaldılar.  

Lise sonda okuduğum kitabı, tam elli yıl sonra yeniden okudum gözyaşlarıyla (Bu kitabı bana armağan eden Tekin Yayınlarının sahibi Elif Akkaya’ya teşekkürü bor bilirim.). Yakın tarihimize ışık tutan Savaş ve Açlar’ı herkes okumalı ve okutmalı. Ancak bu kitabı yüreği, duygudaşlığı olamayanları ve insanlığını yitirmiş olanların okumamalarını öneririm. Savaş ve Açlar, Dinamo’nun diğer kitapları gibi ilgi çekici. Onun kitapları derin insan duygularının sel olup akıp gittiği yapıtlar. İnsanı, yaşamı tanımak; zorluklarla nasıl savaşılacağını öğrenmek için okunması gereken bir kitap bu. Savaş ve Açlar’ı yıllar sonra yeniden okumanın mutluluğunu yaşadım. Şakire, Asile, Musa ve Adviye’nin yaşam savaşının tanığı oldum. Temel Çavuş ailesi, ölünceye dek unutmayacağım ve saygı duyacağım büyük bir yaşam savaşın kahramanlarını.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Şubat 2026

 


TİNSEL BAĞIŞIKLIĞI OLMAYAN ÇOCUKLAR


Çocukların günümüzdeki en büyük sorunu, evlerde kapanıp kalmaları. Çok kısa süreli de olsa çocukların zaman geçirdikleri yerler, ailecek gittikleri AVM’ler ve bazı aşevleri. Kısacası bir çocuğun yaşamı ev, okul, AVM’ler gibi kapalı alanlarda geçmekte.  Böylece çocuklar, kapalı alanlarında bulunmaktalar uzun süre doğadan ve arkadaşlarından soyutlanarak. Bir de diğer çocuklarla görüşüp oyun oynayamıyorlar. Bu durum, onların tinsel ve eğinsel gelişmelerini engellemekte.

Çocuklar; kapalı, dar alanlarda, dört duvar arasında tutsaklaştırılmakta. Buralarda ne güneş ne toprak ne de doğanın bin bir güzellikleriyle rengârenk varlıklarını görüyorlar. Farklı insanlarla tanışıp konuşma olasılıkları çok az. Doğanın gizlerini çözme olanakları yok! Doğanın güzelliklerini ne yazık ki içselleştiremiyorlar. Farklı çocuklarla tanışıp oyun oynamaları olanaksız bir şey... Oysa çocuğu her yönden büyüten, ona kişilik kazandıran, onun bilgisine bilgi katan eylemse oyun. Çocuğu böylesine zorunlu bir gereksinmeden uzak tutmak, onun gelişimini engellemekten başka bir şey değil. Ne yazık ki bu engeli koyan da bilerek ya da bilmeyerek çocuğun ailesi.

Balık denizde, karınca toprakta, kuş havada yaşar. İnsan yavrusu da bir toplum içinde var olur. Balığı, denizden çıkardığınızda yaşayamaz. Karınca, toprak altında yuvalanmasa dünya üzerinden yok olup gider. Kuşun kanatlarını yolup bıraksak uçamayacağı için hem avlanıp kendini besleyemeyeceği hem de kendini yırtıcılardan koruyamayacağı için yaşama tutunamaz. Kanatlarından yoksun olan kuş, kısa sürede yırtıcılara yem olur. Her canlı kendi doğasında, kendi türünün özellikleriyle yaşamalı.

Ormanların kralı sayılan aslanı, kutup bölgesine alıp götürsek ne avlanabilir ne de buzullar üzerindeki sert soğuğa dayanabilir. Kısa sürede yaşamı sona erer. Bir kutup ayısını da Afrika’nın boğucu sıcağına götürsek dayanamayıp yok olur orada. Demek ki her varlık, kendi, doğasına uygun bir biçimde yaşamalı.

İnsan sosyal bir varlık… İnsan, insanların olduğu yerlerde yaşamak zorunda. İnsanlar arası ilişki bir yandan onların sosyalleşmelerine yardım ederken diğer yandan da onların zekâlarının gelişmesini sağlar. Bir çocuğun gelişeceği yaşam alanı diğer insanların, özellikle de çocukların bulunduğu ortamlardır. Aslında kişi, topluluk içinde yaşayarak çok ayırdına varmadan eğitilmekte. Bu eğitim, insanoğlunun binlerce yıllık birikiminin imbikten geçirilmiş özüdür. Çocuklarını dört duvar arasına tutsak eden anne ve babalar, onların böylesine önemli bir eğitim alanından mahrum ediyorlar. Böylece çocuklarının tinsel ve tensel gelişmelerini engelliyorlar ne yazık ki.

Bir balık, tinsel bağışıklığını suyun içinde yaşadığı türdeşleri ce diğer su canlılarıyla sağlar. Bu tinsel bağışıklık, onun yaşam yolculuğundaki en büyük gücüdür. Çocuklar da tıpkı balıklar gibi tinsel bağışıklığa gereksinim duyar. Ona tinsel bağışıklığı kazandıracak olan diğer çocuklarla oynayıp kaynaşması; konu komşu, eş dost, hısım akrabayla içtenlikli iletişimler kurmasıdır. Tinsel bağışıklığı olmayan çocukların bağımsız iş yapabilme güçlerinin, üretken olmalarının, özgüvenlerinin, çevresiyle sağlıklı iletişim kurmalarının, kendileriyle barışık olmalarının, karşılarına çıkan sorunları çözmelerinin önü kapanır. Yaşam boyu türlü sorunlarla boğuşur.

Dört duvar arasına tutsak edilen çocuklar, yalnızlıklarını ne yazık ki sosyal medyada gidermekteler. Günleri ekran karşısında geçmekte. Oyun gereksinimini sanal ortamda karşılamaktalar. Yaşamın somut gerçeklerinden uzaklaşıp sanal ortamın soyutluğunda giderek yaşamdan koparlar. Aslında onu, yaşama bağlayacak, onu gerçekleriyle yüzleştirecek, sorunları çözme yeteneği kazandıracak olan oyun oynaması ve doğayı tanımasıdır. İşte, günümüz çocuklarının ekran uğruna feda ettiği yaşamın bu gerçeğidir.

Her anne ve babanın görevi, çocuklarının tinsel bağışıklık kazanmaları için gerekli ortamları, olanakları yaratıp hazırlamaktır. Bunu yapmak için de geleceğimiz, umudumuz olan çocuklarımızın ekran bağımlılığından kurtarılması için duyarlı davranmaktır. Bu durum; savsaklanacak, geçiştirilecek, görmezden gelinecek, ertelenecek, kulak arkası edilecek bir konu değil. Çünkü söz konusu olan çocuklardır, onların gelecekleridir.

Hiçbir anne, baba ve öğretmenin bu konuya uzak durmaları bağışlanamaz. Çünkü çocuklar yalnızca ailelerin değil; toplumun geleceği, umududur. Hiçbir toplum, kendi geleceğini, umudunu bile bile yok edemez.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       31 Ocak 2026

 

                                                      

YAŞAMDA HER ŞEY ZAMANINDA YAPILMALI


Yaşam, her canlı için bir öğrenme, deneyim kazanma, becerilerini geliştirme alanı. İnsan, doğduğu günden başlayarak sürekli öğrenir ve deneyimleriyle yaşamını varsıllaştırır. Bu varsıllaşmanın en önemli ayağı, duygusal alandır. Bunu yaparken her yaşın, her dönemin kendine özgü gereklilikleri var. Yaş ve döneme göre yapılacak davranışlar, işler, duygusal alanda yaşamdan beslenme ertelemeye gelmez. Zamanında yapılmayıp ertelenen davranış, duygu ya da işler, aslında yaşamın ötelenmesinden başka bir şey değil.

Zamanında yapılmayanlar, gelecekte kişide eksikliklere neden olur. Bunu, doğada tüm canlılarda görebiliriz. Şöyle ki bir meyvenin çiçeği, açılma dönemini özgürce tamamlayamıyorsa onun meyveye dönüşmesi neredeyse olanaksızdır.  Ya da… Bir meyvenin olgunlaşma süresi beklenmeden dalından koparılırsa hiçbir zaman olgunlaşamaz ve çürür. Çürüyen bir meyve, yalnızca toprağa gübre olarak katkı yapar; olgunlaşmadığından çekirdeğinden çoğalamaz; tadı ve güzelliğiyle sofraları süsleyip damaklara lezzet katamaz.

İnsanoğlu, her dönemi doyasıya yaşamalı. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık dönemlerini gereğince yaşamalı. Her dönemde yapması gerekenleri yapmalı. Her dönemin deneyimlerinin, güzelliklerinin, ona sağladığı olanakların ayırdına varmalı. Çocukluk dönemini, bu anlamıyla bir çocuğun çiçeklenme dönemine benzetebiliriz.

Çocukluk dönemini gereğince yaşamayanlar; gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde bunun eksikliğini hep duyumsar. Duyumsamakla kalmaz, çocukluk döneminin eksiklikleri yaşamının bundan sonraki döneminin ağır aksak gitmesine neden olur.

Çocukken özgürce oynamayıp bu dönemi büyümüş gibi geçirenler, oyunun öğreticiliğinden ve kazandırdığı motor becerilerinden yoksun kalır. Çocukluğunu doyasıya yaşamayanlar, yaşamlarındaki varsıllığı yitirirler. Çünkü çocukluk dönemi, bir kişinin yaşamının temeli ve tinsel varsıllığın boy attığı bitek toprağıdır. Çocukluğu olmayanın gençliği de yetişkinliği de yaşlılığı da olmuyor. Yaşamın temeli olan çocukluk olmayınca gençlik de sağlam temel üzerine kurulamıyor. Zaten çocukluk ve gençlik temeli iyi, sağlam olmayan birinin yetişkinlik, yaşlılık dönemi dayanaksız, temelsiz, sakat, eksik oluyor. Bu kişilerde hep geriye dönük bir özlem duygusu vardır. Bu duygu, kişinin içini kemirir içten içe.

Gençliğinde kız peşinde koşamayan bir delikanlı, yaşlanıp torun torba sahibi olduğunda bu duyguyu yaşamak istediğinde çok gülünç durumlara düşer. Genç gibi giyinmeye, onlar gibi davranmaya çalışır. Saçını, sakalını kırk kat boyar. Kendi üzerine dikkatleri çekmek için ilginç bir giyim biçimini benimser. Bu da onu, çoğu zaman gülünç olduğu kadar zavallı bir duruma da düşürür. Aslında bu kişi, gençliğinde yaşamadığı ve türlü nedenlerle ertelediği bir duyguyu zamansız yaşadığı için bu durumlara düşmekte. Halkımız bu durumu yaşayanlar için “Kırkından sonra azanı teneşir paklar.” demiş. Yani bu kişilerin duygusal eksikliklerinden kaynaklanan huyları, kolay kolay düzelmez ve ölünceye dek sürer bu aykırı davranış. Çünkü o; gençliğinde yaşamadığı, eksikliğini duyduğu bir dönemi zamansız yaşamanın peşindedir. Doğaldır ki bir şeyi zamansız yaşamak oldukça güç.

“Çocuklarımız çalınıyor” diyorum ısrarla. Çocuklarımızın çocuklukları, gençlerimizin gençlikleri ekran bağımlılığıyla çalınıp yok ediliyor. Hem çocuklar hem de gençler, yaşamlarının temeli oluşturacakları bir dönemi ekran uğruna feda ediyorlar. Bu da gelecekte onların içinde büyük bir boşluk ve eksiklik bırakacak. Çocukluk ve gençliğini ekran yüzünden yok eden bir kuşağın gelecekte önlerinde aşmaları gereken birçok engel, çözüm bekleyen çokça sorunları olacak. Bunlarla baş edecek ne birikimleri ne becerileri, ne zorluklara dayanma güçleri ne de yaşamlarını üstüne oturtacakları temelleri var.

Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlerin yalnızca bugünlerini değil; yarınlarını yok ediyor. Bir yaşam boyu onların ağır aksak yürümelerine neden olmakta bu bağımlılık hem de başka bağımlılıkların kapsını açarak. Durum buyken ve bir kuşağın geleceğini, yaşamını yok eden bir bağımlılıkla savaşmak herkesin görevi olmalı. Çünkü çocuk ve gençlerimiz çok değerli… Hele onların geleceklerine paha biçilemez.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               3o Ocak 2026

 

KİTAP YAPRAKLARINI ÇEVİREMEYEN ÇOCUKLAR


Ekran bağımlılığının çocuk ve gençlerde motor becerilerinin gelişmesini engellediği bilim adamlarınca saptanmış. Ekran kaydırmaya alışmış parmaklar, kitap yapraklarını çeviremiyor ne yazık ki. Bu durumu, birçok kişi gözlemleyerek anlayabilir. Bir çocuğun gelişmesinde, el becerilerinin etkisi yadsınamaz. Elleri düzgün bir biçimde kullanamamak, yaşamada birçok şeyi yapamamak demektir.

İngiltere’de çocuklara yardım konusunda çalışmalar yapan Kindred Squared, Birleşik Krallık’ın İngiltere ve Galler bölgelerinde okula yeni başlayan çocuklarla ilgili bir araştırma yaptı. Bu araştırmada, bini aşkın öğretmenin okula yeni başlayan öğrencilerle ilgili gözlemleri değerlendirildi. Bu sormacada öğrencilerin yüzde 30’una yakınının kitapları doğru biçimde kullanamadığı gözlemlendi. Uzmanlar, bunun nedenini çocukların aşırı bir biçimde teknoloji kullanımına bağladı. Bu çocukların davranışların önceki kuşaklara göre çok değişiklik gösterdiği de belirgin olarak görüldü.

Çocukların çoğunun önlerindeki kitabın yapraklarını parmaklarıyla çeviremediği öğretmenlerin ilgisini çekti. Yaprakları parmak uçlarıyla tutup çevirmek yerine, tablet ve akıllı telefon ekranındaki kaydırma devinimini yaptıkları belirlendi. Bu durum, çocukların ekran bağımlılığı nedneiyle ellerini kullanmalarını önemli ölçüde değiştirdiğini ortaya çıkardı. Bu konu, çok yönlü olarak düşünülmeli. Ekran bağımlısı olan çocukların giderek çok basit el becerilerini yitirdikleri bu araştırmada ortaya çıkmakta. Bu durum, çocukların gelişimi ve yaşam başarıları için çok önemli. Çünkü insan eliyle günlük yaşamda çok şey yapar.

Parmaklar tutmak, bırakmak, taşımak gibi önemli eylemleri yaparak insanın yaşamını kolaylaştırır. Bu işlevin çocuklarda bağımlılık nedeniyle ortadan kalkması, insanın geleceği için büyük tehlike. Çünkü yaşam, yalnızca akıllı telefon ve tablet ekranından oluşan bir şey değil. Yaşam, çok yönlü bir eylemler dizisi.

Çocuklarını ekran bağımlılığını, korana salgını sırasında yapılan uzaktan eğitim uygulaması oldukça artırdı. Uzaktan eğitim; çocukları bilgisayar, tablet ve akıllı telefon kullanmaya yönlendirdi. Yalnızca çocukları mı?

Salgın döneminde anne ve babaların çoğu, alışverişlerini internet üzerinden yaptılar. Bu, biraz da zorunluluktan kaynaklandı. Alacakları bir ürünün en ucuzunu ve en iyisini bulmak için saatlerce ekran başında kaldılar. Bu durum, çocuklarıyla iletişimlerini zayıflattı. Anne ve babasını sürekli ekran başında gören çocuk, büyüklerinden gördüğünü yapmaya başladı. “Yavru kuş, yuvada gördüğünü yapar.” atasözünün anlamı, böylece uygulamalı olarak kanıtlandı.

Çocukların ekran bağımlısı olmasının asıl nedenlerinden biri, anne ve babalarının ekran başında çokça zaman geçirmeleri. Salgın dönemi geçti, bu nedenle salgın öncesi yaşam biçimine dönmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Ne yazık ki üzüm üzüme baka baka kararıyor. Bu nedenle çocukları ekran bağımlılığından kurtarmanın yolu, öncelikle anne ve babaların ekranlardan uzaklaşmasına bağlı.

                                                               29 Ocak 2026

 

NİYE UTANMIYORUZ?


“Ekran icat oldu, insanlığımız bozuldu.” demiştim Köroğlu’nun “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.” sözüne gönderme yaparak. “İnsanlığın bozulması” yaşamdaki birçok şeyi de bozar yanı sıra. “İnsanlığın bozulması” evimizdeki musluğun, elektrik düğmesinin, televizyonun ya da tenceredeki yemeğin bozulmasına benzemez. Musluk, elektrik düğmesi, televizyon ustasınca onarılır; tencerede bozulan yemek yenmeyip dökülür. Ancak bozulan insanlığın onarımı çok zor…

Biri, size hak etmediğiniz bir söz söyler ya da davranışta bulunur. Bu, sizin içgücünüzü geçici olarak bozar. Ancak zamanla unutursunuz bu olumsuzluğu. İnsanlığımız bozuldu mu, toplumun her şeyi değişir. Sen, sen olmazsın. İnsan olmanın binlerce yılda oluşturduğu erdemler, değerler yok olup gider. Değerleri olmayan, erdemlerini yitirmiş bir topluluğa, insanlardan oluşan toplum demek zorlaşır. İnsan yalnızca eğniyle değil, erdem ve değerleriyle insandır.

Son yıllarda kişi, en kötü davranışı yapsa da en çirkin sözü söylese de yüz kızartıcı işler yapsa da utanmıyor. Niye?

Evet, niye son yıllarda toplumda utanma duygusu yok oldu? Utanma duygusunu yok eden siyasal, ekinsel, toplumsal koşullar neler?

Ekran bağımlılığıyla toplumsal düzenimiz değişti. Bizi, biz yapan geleneklerimiz neredeyse ortadan kalktı. Toplumsal değerlerimizde aşınma çok hızlı olmakta. Toplumsal ve kişisel aktöre, rafa kaldırılmak üzere. Aktöreye, geleneklere, toplumsal değerlere uymamak hem kişisel özgürlük hem de özgün düşünmek olarak algılanıp algılatılıyor. Kişisel özgürlük, her istediğini yapmak değil. Daha önce de söyledim, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün biter. Kısacası, senin özgürlüğün başkalarının özgürlüğünü engelleyemez, onlara zarar veremez. Toplumsal yaşamın düzenli, barış içinde olması için bireyler arasında uyum, uzlaşma ve birbirlerinin haklarına saygı gerekir.

Ekranlar, aykırı ilişkileri olağanlaştırmakta ne yazık ki. Özellikle küfürlü konuşmalar, sıradan duruma getirildi. Kısa videolarda, eş dost buluşmalarında küfürlü bir dil egemen oldu nedense. Her tümcenin arasına küfür ve cinsellik içeren sözcükler karıştırmak beceri sanılmakta kimilerince. Tartışmalarda, günlük konuşmalarda karşısındakine hakaret etmek, onu aşağılamak üstünlük olarak görülmekte. İnsanı aşağılayarak ezmenin çok yaygınlaştığını üzülerek söylemeliyim.

Kişiler, en gizli olması gereken sırlarını uluorta konuşmakta. Dedikodu, yalan, iftira konuşmaların temelini oluşturmakta. Yalan, olağanlaştı nedense. Çoğu zaman karşınızdaki kişinin yalanı çok açık anlaşılmasına karşın, pişkinliğe veriyor bu durumu. Bunun yaşamın bir parçası olan kendime özgü bir öykü olduğunu söylüyor utanmazca. Olmadık yerde karşısındakine kara çalmak, sıkça görülen bir durum. Bir kişi yalan söylerken ya da birine iftira atarken yüzü niye kızarmaz? Bir kişiyi, olmadık şeylerle suçlayan biri niye zerre kadar utanmaz?

Saygısızlık, toplumsal bir dert… Ne yazık ki insanın insana saygısı yok oldu. Saygısızlığın adına, ne yazık ki özgürlük deniyor. Yapılan saygısızlığın özgürlük kılıfına sokulması ilginç değil mi? Oysa insana, düşünceye, duyguya, varlığa saygı göstermesi insan olmanın gereği değil mi?

Çoğu kişi, bile bile insanlara zarar veriyor. Bu, ona söylendiğinde utanmak yerine, kendini savunuyor pişkince. “Ayıp” sözcüğü, ne yazık ki günlük yaşamın kapsama alanından çıkmak üzere. Kişi, yaptığı davranışın, söylediği sözün ayıp olduğunu biliyor. Ancak buna karşın vazgeçmiyor ayıplı söz ve davranıştan. Çünkü “ayıp” insan ilişkilerinde “kayıp” oldu. “Ar etmek” diye bir deyimimiz vardı. Ne yazık ki bu söz, anımsanmaz oldu. Kötü, ayıplı, utanmazca işler yapanlar için “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz.” sözü, çoktan unutularak tarih sayfalarındaki yerini aldı. Günümüz insanları, ne Allah’tan korkuyor ne de kuldan utanıyor. Çünkü ekran bağımlılığı, Allah korkusunu da kuldan utanmayı da yok etti. Ne yazık ki çoğu kişinin yaptığı kötü davranış ya da söylediği kırıcı söz için yüzü kızarmıyor, yüreği incinmiyor.  

Eşlerin eşlere, çocukların ailelerine, arkadaşların birbirlerine bağlılıkları ortadan kalktı. Bunun da normal bir durum olduğu savunulmakta ne yazık ki. Olumsuz davranışları normalleştirmek, toplumun değerlerini ve birliğini kemiren bir fare.

Toplumumuzda yaygın bir bilgisizlik var. Bunun da nedeni, toplumu asıl besleyen ekinsel kaynağın ekranlar olması. Kişiler; ekranda dinlediklerini, gördüklerini hiç sorgulamadan olduğu gibi kabul ediyor. Buradaki her şeyin gerçek olduğunu sanıyor. Kitap okuma, araştırıp öğrenme ne yazık ki toplumu oluşturan kişilerin çok küçük bir kısmının yaptığı bir iş. Çevremizdeki kişilerin çoğu, ekranlardan öğrendiği yalan yanlış bilgileri yüreklilikle inanarak savunmakta. Bu da özgüven olarak görülmekte.

Toplumuzda çok yaygın bir adaletsizlik var. Nedense kimse hakkına razı gelmiyor. Öyle bir toplumsal düzen kurulmuş ki haksızlık yapmak olağanlaştı. Buna da kurnazlık kılıfı geçirildi. Bir toplumda haksızlığı hak olarak bellemek/belletmek büyük bir yıkım değil de nedir?

Toplum, ekran bağımlılığı yüzünden çözülüp çürüyor. İlgililer, sorumlular yalnızca izlemekte bunu. Kimse, insanlarımızı ekran bağımlılığından kurtarmayı düşünmüyor nedense. Göz göre göre uçurumdan aşağı yuvarlanan toplumu kurtarmak hepimizin görevi değil mi? Unutmayalım ki bir toplum çökerse hepimiz çökeriz. Sorumluluk orunlarında oturanlar da herkesle çöküp yok olur. Bu nedenle toplumu çürüten böylesine büyük bir sorun karşısında duyarsız kalınmaz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       28 Ocak 2026

 

 

KONUŞMAMIZ YOK EDİLİYOR

 

Köroğlu: “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.” demiş. Ne güzel bir söz… Köroğlu yüzyıllar öncesinden günümüze ışık tutmakta bilgece sözleri ve yüreğiyle dile getirdiği dizeleriyle. Bu özdeyişi, günümüze uyarlarsak “Ekran icat oldu, insanlığımız bozuldu.” diyebiliriz.

Evet… Ekranlar çıktı çıkalı, televizyon ve akıllı telefonlar evimize girdi gireli, insanoğlu sanal dünyanın buyruğuna kapılıp kendi varlığını, gücünü unuttu unutalı insanın insanlığı, varlığı, dirimi, toplumsallığı tehlikeye girdi. Ne olduğu, hangi amaca hizmet ettiği bilinmez bir ekran, bizi yaşamdan koparıp kendine bağladı.

Gününün önemli bir bölümünü ekran karşısında geçiren kişi; konuşmayı unutmak üzere. Oysa doğanın insana verdiği en önemli yetenektir konuşmak. İnsanoğlu; beyninde düşündüğünü, yüreğinde duyduğunu diliyle anlatır. Çevresindeki tüm insanlarla konuşarak anlaşır. Mutluluğunu, sevincini, üzüntüsünü, yüreğini yakan acıyı, gönül kırıklıklarını, sevgisini, saygısını, erincini konuşarak anlatır. Düşüncelerini, isteklerini, tasarımlarını, gördüklerini, duyumsadıklarını, izlenimlerini diliyle aktarır karşısındakilere.

İnsanlar konuşarak karşılıklı bilgi aktarımında bulunurlar. Böylece bilgi çoğalır ve kuşaktan kuşağa akıp gider bir ırmak gibi. Konuşmak, kişinin en önemli gereksinimi. Zaten insanı diğer canlılara üstün kılan konuşması değil mi? O, düşünür, duyumsar ve düşünüp duyumsadığını konuşarak anlatır karşısındakine. Konuşmanın olmadığı bir yerde, insandan söz edilebilir mi?

Ekranlara kilitlenen kişiler, ne yazık ki birbirleriyle zorunlu durumlar dışında konuşmuyorlar. Konuşma dediysem, yanlış anlaşılmasın. Bu konuşmalar, genellikle bir ya da iki sözcükten ibaret. Çoğu konuşmalarda sağlam bir iki tümce yok ne yazık ki. Bu konuşma saydığımız birkaç sözcük vurgusuz, tonsuz ve tinsiz ağızdan zorla çıkarken karşısındakinin yüzüne bakmıyor söyleyen. Göz göze gelmekten özellikle kaçınıyor. Bir insan, karşısındakiyle konuşurken niye göz göze gelmekten kaçınır?

Son yıllarda insanlar, birbirleriyle konuşmak yerine ekranlarla konuşuyorlar sessizce, göz ucuyla. Arkadaş toplantılarında, ailecek gidilen yemeklerde konuşma yok! Onun yerine herkesin gözü ekranlarda. Çoğu zaman ekrana bakmaktan tabağındaki yemeği bile göremiyor birçok kişi. Böyle olunca da ne yediğini bilmiyor. Birbirinizle konuşmayacaktınız da niye yemeğe gidiyorsunuz? Madem ekrandan gözlerinizi ayırmayacaktınız, neden arkadaşlarla bir yerde çay ve kahve içmek için toplandınız?

Son zamanlarda evlere çok seyrek konuk gelmekte. Gelince de hem ev sahipleri hem de konuklar ya televizyon izliyor ya da telefonla oynuyor. O zaman neden konuk çağırıp konuk oldunuz? Yoksa sizin ev sahipleriniz ya da konuklarınız ekranlar mı?

Eskiden baharda, yazda ve güzde balkonlarda sabah kahvaltıları yapılır, akşam yemekleri yenirdi. Kimi zaman bu sofralardan konuklar da eksik olmazdı. Kahkahalar, içten konuşmalar balkondan balkona, sokaklardan mahalleye yayılırdı. Yayılan aslında kahkahalar değil; ailelerin mutlulukları, erinçleriydi. Bu kahkahaları işitmeyeli acaba kaç yıl oldu? Balkonlarımızda kaç yıldır kahvaltı yapmayıp akşam yemeği yemiyoruz anımsayan var mı?

İnsanoğlu, onu insan yapan konuşmayı bir ekran uğruna feda ediyor farkında mısınız? Bu da insanın insan olmaktan çıkması değil de nedir?

                                                        Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Ocak 2026

ÇOCUKLARIMIZ ÇALINIYOR


Ekran bağımlılığı, çocuklarımızı bizden koparıyor. Bu kopuş, öncelikle ailenin varlığını tehdit etmekte. Aileler dağılırken çok önemli toplumsal ve kişisel sorunlarla karşılaşıyoruz. Ailenin dağılması, doğal olarak toplumsal çözülmeye neden olmakta. Toplumsal çözülme ise kültürel çürümeye, tinsel yok oluşa, toplumsal karmaşaya, kişisel çatışmalara, varlıksal sorunlara neden olmakta.

Toplumsal çürümenin en çarpıcı belirtisi, sevgisizlik… Ne yazık ki aynı mahallelerde yaşayan, aynı sokakları paylaşan, hatta aynı evin havasını soluyan kişiler birbirlerini sevmiyor. Sevgi bağının koptuğu bir yerde saygıdan da söz edilemez. Sevgi ve saygının olmadığı bir yerde güvene dayalı insan ilişkisinden söz etmek olanaksız. Bir toplumun temeli, güven üzerine kurulur. Birbirine güvenmeyen insanların oluşturduğu toplumun aynı amaca koşması, aynı ülkü için savaşması düşünülemez.

Ekranların kurduğu dünyada, her şey çıkarlar üzerine kurulu. Sevmek, saymak, güvenmek de kişinin karşısındakinden ne kadar çıkarı varsa o kadar oluyor.

Toplumumuzun geleceği olan çocuklarımızı, elimizden alan ise ekranlar… Düşünün ki bir çocuğun günlük yaşamında neyi, nasıl yapacağına ekranlar karar veriyor. Ne giyeceğini, ne yiyip içeceğini, nasıl konuşacağını, sözcük dağarcığını, neyi sevip sevmeyeceğini, günde kaç saat uyuyacağını, kimlerle arkadaşlık kuracağını, derslerine ne kadar zaman ayıracağını “ekran” denen görünmez bir el belirliyor. Onun yaşamının her anında ekranların parmak izi var.

Çocuklarımızın anne, baba, dede, nine, kardeş ve diğer akrabalarla ilişkisinin hangi düzeyde olacağını ekranlar planlıyor. O, izin verdiği sürece en yakınlarıyla görüşebiliyor. Görüşme dediysem birkaç sözcükten oluşan bir konuşma bu. Çocuk, en yakınlarıyla göz göze bakarak konuşamıyor, deyip gülemiyor. İçtenlikli bir söyleşi yapamıyor yakınlarıyla.

Çoğu anne ve baba; çocuğunun neyi, ne kadar sevdiğini ne yazık ki bilmiyor. Nasıl bilsin ki? Çünkü doğru düzgün konuşup dertleşemediğin birinin duygularını, düşüncelerini bilmek olanaklı mı? Nedense çoğu anaata; çocuğunun eğilimlerini, yeteneklerini, becerilerini de bilmiyor. Çünkü bunları bilmesi için onlarla zaman geçirip günlerini paylaşmaları gerekir. Çocuk, neredeyse tüm zamanını ekran başında geçiriyor. Gerçi çoğu anne ve baba da ekrana baktığı kadar çocuğunun gözlerine bakmıyor ne yazık ki. Çocukların çoğunun ve anaataların önemli bir kısmının ailesi ekran olmuş da farkında değiller. Kendini soyut bir yaşamın bilinmezliğine kaptıran anne, baba ve çocuğun aile ilişkileri de giderek soyutlaşıp gerçekçilikten uzaklaşır.

Ekran bağımlısı olan çocukların duyguları, düşünceleri, beğenileri, yaşamla biçimleri, gelecek tasarımları, insan ilişkileri, ülküleri sanal bir el tarafından belirlenmekte. Bu da onun kişiliğini, beyinsel gücünü, özgün düşüncelerini, içinden kopup gelen duygularının çalınıp yok edilmesi demek. Kısacası, çocuğu kendi olmaktan vazgeçirmekte bu bağımlılık. Kendi olmaktan çıkan bir çocuğun ekranlardaki görünmez elin buyruğuna girmesi çok olağan. Bu da çocuklarımızın bizden alınıp ekranların isteğine göre davranması ya da onların görünmez ellerce kullanılması demek oluyor.

Çocuklar, ekran bağımlısı olunca elimizden kuş olup uçuyor soyut bir dünyanın bilinmezliğine. O görünmez el, soyut dünyasında çocuklarımızı önce kendine bağlıyor, sonra hızla akıllarını çelip onları bizden çalıyor. Çalınan yalnız çocuklarımız değil, toplumumuzun geleceği. Toplumumuzun geleceğini, varlığını korumak için çocuklarımızı ekran bağımlılığından kurtarmamız gerek. Her çocuğun bir dünya olduğunu düşünürsek milyonlarca dünyayı yok ediyoruz. Bunun ayırdına varmalı. Dünya; canlı varlıkların yaşaması, cansız varlıkların var olması için var. Ekran ise sanal bir dünya, yani gerçek değil. Sanal bir dünyada canlı varlıklar yaşayamaz ki çocuklar nasıl yaşasın burada? Bu nedenle çocuklarımızı, çalınmaktan elbirliğiyle kurtarmalı. Çünkü yaşamak için başka seçeneğimiz yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       26 Ocak 2026

GENİŞ AİLE TOPLANTILARI


Ailelerimiz; ekranlara bağlanıp düşünce, duygu, istençlerini sanal bir ele teslim etti edeli geniş aile toplantıları toplumsal tarihimizde bir anı olarak kaldı ne yazık ki. Bu bağımlılık, geniş aile ilişkilerini yok ettiği gibi çekirdek aileyi de hızla dağıtmaya başladı. Geniş olsun çekirdek olsun aile ilişkilerinin kopması toplumumuzun geleceğini tehdit etmekte.

Geniş aileler, toplumsal ilişkilerin geliştiği ve aile içi sorunların çözüme kavuşturulduğu yerlerdi. Bayramlarda, özel günlerde bir araya gelirdi aile bireyleri. Aile üyeleri bir araya gelmek için kendilerince nedenler yaratırlardı. Bunda amaç aile bireylerinin yakınlaşıp kaynaşmasını sağlamaktı. Ayrıca çocukların küçük yaşlardan başlayarak aileye aidiyet duymasını sağlamaktı önemli olan.

Sevinç, mutluluk, acı, üzüntü ve heyecan birlikte yaşanırdı. Bu birliktelik dertleri azaltır, mutlulukları çoğaltırdı. Bir kişinin başına gelen içinden çıkılmaz olumsuz bir durum ya da olay geniş ailenin güngörmüş, deneyimli bilgelerince dinlenir. Olumsuzluğun nedenleri üzerinde durulurdu. Çünkü atalarımız: “Duvarı nem, yiğidi gam yıkar.” demiş yüzyıllar öncesinde. Ailenin yaşuluları, kendilerinden bir parça saydıkları bir bireyin kaygıya yenilip tinsel yok oluşuna izin vermez. Aile üyesinin başına gelen ve onun içini kemiren olumsuzluk, enine boyuna araştırılıp düşünüldükten sonra bu sorunun çözümü ortak akılla bulunurdu. Böylece ailedeki bu görüşmeden sonra sıkıntılar, uçup gider; onun yerini umut, mutluluk, ortak aklın yarattığı güven ortamı alırdı.

Son yıllarda insanların ekran başına kilitlenmesiyle geniş aile ilişkileri kopmaya başladı. Özellikle bazı ailelerde eşlerden biri, diğerinin aile üyelerini benimseyemiyor bir türlü. Aslında bu durumun nedeni kendini, yeni yuvasına ait olarak görmemesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle de diğer eşin ailesini düşmanıymış gibi görüyor nedense. Eşler evleniyor evlenmesine de aile olamıyorlar. Eşlerden birinin diğer eşin ailesini çekiştirmesinin kendi özgürlüğünün bir belirtisi olduğunu düşünüyor. Kaynana, kaynata, dede, nine, elti, bacanak, baldız, kayın, görümce, gelin, enişte, yeğen, amca, teyze, hala, dayı gibi yakın akrabaları ve onların çocuklarından uzak durmayı kişisel bağımsızlık olarak görmekte kimileri. Hatta günümüz çocuklarının çoğu, bir önceki tümcede sözünü ettiğim akrabalık adalarının anlamlarını bile bilmiyorlar. Bu, onların duygusal ve toplumsal yoksulluğunun, yoksunluğunun, yalnızlığının bir göstergesi olarak görülmeli. Bunca insanın içinde insansız yaşamak niye?

Bazı kötü niyetli kişiler, kimi zaman bizlerin yüreğini yaralar. Hiç olmadık yerde bizim dert edinmemize neden olurlar. Günlük yaşamda onlarca sorunla boğuşur kişi. Kimi zaman bu sorunlarla tek başına başa çıkamaz. Bir arkaya, dosta, içtenlikle kendisine yaklaşacak birine gereksinim duyar. Aslında sıkıntılı zamanda yanımızda olan kişi, Hızır gibi yetişir zorlukların çevremizi saran kara bulutlarını dağıtmak için. Bu kişi; bizim için bir dağ, içimizdeki yangını söndüren ılık bir su, bizim darlığımızı ferahlatan serin bir esinti, yüreğimizdeki yarayı iyileştiren kutsal bir iksir, karanlıkların içinden bizi aydınlığa ulaştıran parlak bir güneştir. Kimsenin arkamızdaki dağı yıkmaya, yangınımızı söndürecek ılık suyumuzu kesmeye, darlığımızı havalara savuracak serin esintimizi yok etmeye, yaramızın dermanı kutsal iksirimizi çalmaya, bizi aydınlığa boğacak güneşimizi karatmaya hakkı yok! Hele bunun eşimiz dediğimiz ve yaşamamızı birleştirdiğimiz birinin yapması çok kötü. Bu kötülük ortamında çocuk büyütmek ise toplumsal bir felaket değil de nedir?

Geniş aile, bir sağaltım yeri... Binlerce yılın imbiğinden süzülen toplumsal ve kişisel deneyimler, aile geleneği olarak yaşatılır. Bu deneyimlerle sorunlara çözümler bulunur. Bu tinsel sağaltımda, doğa gözlemlerinin önemli payı var. Sorunlar, sıkıntılar karşısında ailenin yaşulu bilgelerinin “Gün kararıp kalmaz.” sözü, her şeyin zamanla karşıtına dönüşebileceği yolundaki diyalektik düşünme biçiminin çarpıcı bir anlatımı. Çünkü her karanlığın sonu kesinlikle bir aydınlıktır. Gece olmasaydı gündüzün değeri bilinir miydi hiç?

Modern dünya(!), insanı dar kalıplar içinde tutsaklaştırıyor. Onu bireyselliğin dar dünyasına bağlıyor zincirlerle. Kendi dışındaki varlıklara, gönül kapısı böylece3 kapanıyor. Zamanla bu durum, insanı tekdüzeliğe ve seçeneksizliğe itiyor. Bu da onu, toplumsal bir varlık olmaktan alıkoymakta. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu; ailesiz, eşsiz dostsuz, hısım akrabasız, konu komşusuz bir yaşama zorunlu kılınmakta. Bu da insanlık yoksulu ve yoksunu bireyleri ortaya çıkarıyor. Bu da aile kurumunu derinden derine sarsıyor.

Bir kişinin toplumun sağaltımcı gücünü duyumsamaması önemli bir yitik. Geniş ailenin insan yaşamına kattığı varsıllığı, türlü renkleri, dayanışmayı, yardımlaşmayı, zorlukları aşmadaki elbirliğini, zor zamanlarda yaşama geçirilen birlikte savaşma özverisini yok saymak en çok da yok sayana zarar verir. Atalarımızın “Ağaç, yaprağıyla gürler.” Atasözünü, bir an olsun uslardan çıkarmamak gerek. Gürlemek için sağlam bir kökümüz, göğe ağan yüksek dallarımız, dalların çıplaklığını tümüyle örtecek olan gür yapraklara gereksinmemiz var. Ağacımızın kök salacağı temiz bir toprak, bütün bu varlığın temeli değil de nedir?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Ocak 2026

TOPLUMSAL DENGESİ BOZULAN ÜLKE


Türkiye’nin toplumsal dengesi hızla bozuldu. Bu dengenin bozulması, içinden çıkılmaz birçok sorunu da birlikte getirdi. Ülkemiz, 24 Ocak kararlarını yaşama geçiren 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle büyük ve geniş kapsamlı bir toplumsal kırılma yaşadı. Bu kırılma, her geçen gün çoğaldı. Kırılmanın yarattığı toplumsal ayrışmalar başladı. Toplum kesimleri, yapay nedenlerle kümeleşip diğer kesime dişlerini gıcırdatmaya başladı. Bu durum, toplumumuzu kutuplaştırıp düşmanlaştırdı.

İlk bozulan ülkemizin ekonomik dengesi oldu. 1980 öncesi en üst gelire sahip olanlarla en alttakiler arasında uçurum yoktu. Varsılla yoksulun sofrası, üç aşağı beş yukarı aynıydı. Her iki kesimin giyimi kuşamı, günlük yaşayışı pek ayırt edilmezdi. Yoksullar ve varsıllar aynı mahallelerde oturur; çocukları aynı sokaklarda, aynı oyunları oynar; aynı okullara giderdi. Her iki kesimin çocukları da ilkokulda kara önlük, ortaokul ve liselerde okulların neredeyse hepsinin belirlediği kıyafetleri giyerlerdi. Birbirinin aynı olan giysiler içinde yoksulla varsılın çocuğu fark edilmezdi.

12 Eylül’den sonra yoksulla varsıl arasındaki gelir makası açılmaya başladı. Bu, giderek uçuruma dönüştü. Varsıl daha çok varsıllaşırken yoksul da daha çok yoksullaştı. Böyle olunca çocukların okulları, varsılla yoksulun mahalleleri, her iki kesimin giysileri, karınlarını doyurdukları aşevleri, yaşam biçimleri, uyurken gördükleri düşleri değişti. Toplumsal ayrışmanın ilk en belirgin olanıydı bunlar.

Ülkemizin inandığı değerler, siyasetin çıkarcı çekişmelerine meze yapıldı. Toplumu bir arada tutan Atatürk devrimleri, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, devletin saygınlığı, dinin yürekleri temizleyici gücü, tarih bilinci, onur duyduğumuz kahramanlık efsaneleri, ülkü birlikteliğimiz, kültürel etkileşimimiz, sanatsal üretkenliklerimiz, bilimsel ilerlememiz, insanın insana güveni ucuzlatılıp ayağa düşürüldü. Toplumumuzun yapıştırıcısı olan bu değerlerle basın yayın organlarında dalga geçmek nedense moda oldu. Dostluk ve kardeşliğin yarışmacı alanı olan spor; iki takım yandaşlarının birbirlerine ağzı açılmadık küfürlerin yapıldığı iğrenç, pis kokulu, leş zihniyetli, düşmanlık dolu bir duruma getirildi. Karşı takıma küfreden binlerce kişi, insan olmaktan çıktı. Cenneti ayaklarının altında bize sunan analara sövmek beceri sanıldı. Bu iğrençliğe katılarak insanlar özsaygılarını lağım kuyularına yuvarladı kişilikleriyle. Toplum, kokuştukça kokuştu. Toplumu yönetenler, cüzdanlarını her geçen gün şişkinleştirenler, vicdanlarını iyice yoksullaştırıp bu kokuşmuşluğun leşlerini servet edindiler.

Toplumsal ayrışmanın en kötü yanı duygusal kopuştu. Cebine bol parayı hangi koşullarda olursa olsun indirenler, yoksula burun kıvırmaya başladı. Yoksul kişiler, aşağılanmaya başlandı. Parası olmayan kişiye değer verilmez oldu. “Paran kadar konuş.” devrine girildi. Varsıllık toplumsal yaşamda, televizyon ekranlarında gösterişe dönüştü. Dünyada tarımsal üretimiyle kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye, küresel egemenlerin dayatmasıyla gerçek dışı ekonomik politikalar yüzünden tarlalarında, bahçelerinde üretim yapamaz oldu. Tarımsal üretimi değersizleşip azalan çiftçiler, zorunlu olarak kentlere göç ettiler. Hızlı göçün yarattığı işsizlik, derin bir yoksulluğun nedeni oldu. Yoksullaşan kitlelerin özgüvenleri azalıp giderek umutları yok oldu. Kentin kıyısında köşesinde büyüyen çocukları, gençlik çağında mesleksiz ve işsiz topluluklar oluşturdu. Bu da aile içi çatışmaları, komşular arası kavgaları, giderek gençlerin çeteleşmesine neden oldu. İşte suç örgütleri bu durumdan yararlanarak bu mesleksiz işsiz kitleden kendilerine tetikçiler devşirdiler ucuza.

Sabahtan akşama, akşamdan sabaha dek elinde telefonla kendini avutmaya, mutsuzluk dolu zamanı geçirmeye çalışan çocuk ya da genç, kendi görüşünce ona umut olabilecek yollar aradılar ekranlarda. Buradan suç örgütlerine açılan kirli kapıyı keşfettiler. “Bu kirli kapıdan girersem bir gün bu işin başı olabilirim.” diye düşündü çaresizlik içindeki gençler. O zaman da herkese hükmedebilirdi. O kirli kapının ötesi çok karanlık olduğunda görünmüyordu. Olsun, o karanlığı dağıtıp kendine aydınlık bir yol açabilirdi. Umudunu, geleneğini, geleceğini, ülküsünü, amacını, kendine saygısını yitiren ve yoksulluk için yok olduğunu duyumsayan çocuk ve gençlerden oluşan kitlenin önüne kurtuluş çaresi olarak suç örgütleri çıktı. Ne yazık ki denize düşen yılana sarıldı. O yılan, zamanı gelince çocuk ve gençlerimizi sokarak beyinlerini, yüreklerin, dünyalara sığmaz düşlerini, dillere destan insanlıklarını felç etti. Felç olan beyinler, kolayca tutsaklaştırıldı çetelerce. Kundakların süt kokan, sevmeye doyamadığımız bebekler, birer katil sürüsüne dönüştürüldü.

Yurttaşlarımızın çoğu gelecekten umudunu yitirdiği için bahis oyunlarına yönelip uyuşturucu tuzağına düşmekteler. Bahis, kumar, uyuşturucu bağımlılığı aileleri parçalayıp ocakları söndürüyor. Bir de buna artan fuhşu eklemek gerek. Fuhuş, toplumdaki temel çürümelerden biri. Bu aileyi cepheden vuruyor. Fuhşa sürüklenen kadınların ailenin temel direği anne olmaları, neredeyse olanaksız bir şey. Fuhuş, uyuşturucu, bahis, kumar bunların hepsi birbiriyle ilişkili toplumsal çürümeler. Toplumuzu, bu çürümeyle kokuşmaya başladı; toplumsal denge hızla bozuluyor. Bu da geleceğimiz için en büyük tehlike…

Çocuklarımızın gül olmasına fırsat verilmeden goncayken dalından koparanlar işte bu kokuşmuş düzenin leş çukurlarında yetiştiler. Binlerce yıldır uygarlık yaratan bir toplumu yalnızca nereden, nasıl kazanıldığı belli olmayan para ülküsüne odaklandıran bir sistemin geldiği son noktadır burası. Toplumsal kırılmadan, çürümeden rahatsız olan milyonlarca insanımız var. Güzel insanların sorumluluk alarak bir araya gelme zamanıdır. Bizler omuz omuza verirsek dağları devirir, akarsuların yönünü değiştiririz. Yeter ki yüreğimizdeki umut tomurcuğunu yok etmeyelim.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Ocak 2026


SUÇUN YÜCELTİLDİĞİ AİLELER


Ülkemizin birçok yerinde suç, yüceltilir. Hele de bu suç, adam öldürmekse daha da yüceltilir. Bazı aileler ve çevrelerde adam öldürerek tutukevine giren kişi, cezasını çekip dışarı çıktığında kahraman gibi karşılanır. Onun bu işi bir yiğitlik, yüreklilikle yaptığı düşünülür. Birçok köy ya da mahalle kahvelerinde, aile toplantılarında cinayet işleyenlerin yaptıkları iş, abartılı bir efsaneye dönüştürülerek anlatılır.

Birini öldüren ya da öldürten kişinin kendisine yapılan hakarete, saldırıya, baskıya karşı durduğu dile getirilir. Bununla kişinin kendini, ailesini, çevresini ve adamlığını savunduğu varsayılır. Herkese göre yaşamın bazı değerleri vardır. Bu değerler, kişilere, bölgelere, ülkelere göre değişir. Çoğu yerde, bu değerler için can alınıp can verilir. Doğaldır ki bu değerlerin(!) çoğu, görecelidir, evrensel anlamda da bir değer taşımaz. Kimine göre değer olan bir şey, başkasına göre sıradandır. Özellikle kapalı ve feodal geleneklerin geçerli olduğu toplumlarda uğruna can verilip can alınacak çok değer(!) vardır nedense. Bu, o feodal yapıyı sağlamlaştırıp ayakta tutar. Bu yapı, düşmanlıktan beslenir.

Gelenekçi feodal yapılar bütüncül davranır. Suç işleyen biriyle eğer kan bağı varsa bu kişi, yüzde yüz haksız ve suçlu olsa bile savunulur. Onun suçu, kendi ölçülerince aklanıp yüceltilir. Kan bağına dayanan geniş feodal ailenin bir parçası olan suçlu, olanaklar içinde korunur. Onun mahkemelerde aklanması ya da az ceza yemesi için herkes seferber olur. Onlar için suç,  çoğu zaman övgü kaynağı. Bu nedenle suçu kutsayan kültürel yapıyla savaşılmalı, bu geri düşünce yapılanması ortadan kaldırılmalı. Bu tür sapkın düşünceyi gelenek adı altında toplumlara egemen olması önlenmeli.     

Matia Ahmet Minguzzi, ve Atlas Çağlayan’ın ailelerini tehdit edip katil çocukların ceza almaması için uğraşan ailelerin ya da diğer yakınlarının çabaları, suçu yücelttikleri içindir. Çünkü onların yaşadığı kültürel çevrede bu çocuklar suçlu değil, kahramandır.

Ülkemizin varlığına karşı savaşan bölücü, yıkıcı örgütler de kendi görüşünden olamayanları düşman kabul ettiğinden onların öldürülmesini kutsar. Örgüt militanlarını, beyin yıkamayla bu doğrultuda koşullandırır. Bir süre sonra militanlar ölüm makinelerine dönüşür. Çünkü bu tür bir yapılanmada insan sevgisi, duygudaşlık, toplumsal sorumluluk, canlının yaşamına saygı gösterme gibi duygular yok edilir. Bu militanlar için ölmek ya da öldürmek olağanlaşır. Bu nedenle çocuk cinayetlerinde bölücü, yıkıcı örgütlerin olma olasılığı düşünülebilir. Bu olasılık, göz ardı edilmemeli araştırılmalı.

İşlenen cinayetlerden sonra evlatlarını toprağa veren ailelere, yurtiçi ve yurtdışından iletiler göndererek ya da telefonla konuşarak şikâyetçi olmamaları yönünde tehditlerin örgütlü bir biçimde olduğu yadsınamaz. Bu da bu cinayetlerin arkasında bir örgütün olduğu düşüncesini güçlendirmekte. Çok sayıda iletinin birden gönderilmesi örgütlü bir davranış sayılmalı.

Ankara’ya bağlı Keçiören ilçesinde yirmi iki yaşındaki Hakan Çakır, 14 ve 17 yaşındaki kardeşlerce öldürüldü. Hakan’ın annesi ve 15 yaşındaki kız kardeşi dükkânlarından evlerine giderken merdivenlerde oturan iki kardeşten içeri girmek için yol istediler. Bu isteğe, iki kardeş sözlü tacizle karşılık verdi. Bunun üzerine kavga çıktı. Olay yerinin yakınında bulunan dükkânından gelip annesini ve kız kardeşini korumaya çalışan Hakan Çakır, iki kardeşin bıçak darbeleriyle yaşamını yitirdi. Bu olay çok ilginç… Öncelikle evine gitmek isteyen iki kadına yol vermeme gibi bir şey toplumumuzun kültürel değerleri ve gelenekleriyle uyuşmaz. Özellikle de büyüğe saygı, bu toprakların sarsılmaz bir geleneği. Elini kana bulayan bu çocukların bu gelenekten uzak olmaları düşündürücü. Üstelik annesi yaşındaki bir kadına taciz içerikli sözler kullanmaları kabul edilebilir değil.

Hakan Çakır’ın katillerinin adliyede yargılandığı sırada mahkeme koridorlarında bir kısım gencin gelip topluca destek vermesi çok ilginç. Bu kişiler, ne yazık ki hep bir ağızdan bağırarak katilleri öven özsözleri (sloganları) dile getirmişler. Bu, Türk adalet sistemi için kara bir lekedir. Bu kişiler, topluca nasıl buraya gelmişler? Bu kişileri, buraya getiren kişi kimdir? Bu da gösteriyor ki çocuk cinayetleri, belli bir el tarafından örgütleniyor. Aslında bu duruşmada, o suç örgütü adliyeye gelmiştir. Bu nedenle örgütü açığa çıkarmak hem güvenlik güçleri hem de yargı açısından kolaylaşmıştır.

Toplumumuzun gelenek ve göreneğine aykırı söz ve davranışta bulunan çocuk katillerin hangi kültürden beslendikleri iyice araştırılmalı. Aile yapıları incelenmeli. Atlas Çağlayan’ı öldüren çocuğun babasının bir suç makinesi olduğu açıklandı kamuoyuna. Bu tür ailelerde büyüyen çocuklar, devlet korumasına alınmalı. Bu konuda yasal düzenlemeler zaman geçirmeden yapılmalı. Suç makinesinin yetiştireceği çocuk da büyük bir olasılıkla suç makinesi olacak. Çünkü çocuğun ailesinden görüp öğrendiği bu. Ne yazık ki armut dibine düşüyor.

Çocuk yaştaki kişilerin tetikçi olarak kullanıldığı ölüm olaylarının bölücü, yıkıcı örgütlerin ülkemize açtığı yeni bir savaş türü olabilir. Bu nedenle durup dururken can alan bu kişilerin kaç yaşında olursa olsun yargılanırken çocuk sayılmaması gerekir. Çocuklar masumdur, onlar insan öldüremez. Eğer biri, gözünü kırpmadan insan öldürebiliyorsa o, çocuk değildir artık.

İnsanları gözlerini kırpmadan öldüren çocukların, bu kıyımı yaparken çok profesyonel oldukları gözlemlenmekte. Bu da onların bu konuda eğitildiklerini göstermekte. Konu basit bir çocuk cinayeti değil. Çok yönlü düşünülüp araştırılacak bir konu bu. Herkes, her kurum üzerine düşeni yapmalı. Bu işin savsaklanacak yanı yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Ocak 2026


ÖLDÜREN DE ÖLDÜRÜLEN DE ÇOCUK


Son yıllarda hiç yok yere öldürülen çocuklara sıkça rastlıyoruz. Bu ana kuzularını, öldürenler de ne yazık ki çocuklar… Çocuklar, yine akranları olan çocuklara gözlerini kırpmadan bıçağı saplıyor öldüresiye. Peki, bu çocuklar karşısındakinin ölümcül yerini nereden biliyorlar da ona göre saplıyorlar bıçağı? Bir insanı öldürmenin acımasızlığına, vicdansızlığına nasıl dayanıyor minicik yürekleri? Bu çocukların vicdanları, yürekleri, duyguları hangi suç bataklığında çürütülüyor?

Yukarıdaki soruların yanıtlanması çok önemli, ancak bir bebekten katil yaratan bir düzenin çocuklarımızı toprağa düşürmesi de çok düşündürücü. Üzülerek söyleyeyim ki çocuklarımızın çoğu, ekranlarla yönlendiriliyor. Onların duyguları, düşünceleri, bilinçleri, bakış açıları, vicdanları sanal bir dünyanın bilinmezliğinde oluşuyor. Ne yazık ki anne, baba, dede, nine, öğretmen ve diğer yakınlarının çocuklar üzerindeki etkisi giderek azalıyor. Buna koşut olarak Türk ailesi, sudan nedenlerle dağılıyor. Yine en kötü olanı da kimi anne ve babalar, çocuklarının kendi elleriyle sanal dünyanın bilinmezliğine teslim ediyorlar. Teslim ettikten sonra da bir daha geri alamıyorlar onları. Çünkü ekrana bağlanmadan önce çocuklar, neredeyse tüm insancıl özellikleri benliğinde, yüreğinde, bilincinde, vicdanında, sosyal ilişkilerinde ve yaşamının her alanında yaşatıyordu. Ancak ekran bağımlılığıyla bu insancıl özellikler yavaş yavaş uçup gidiyor gözlerimizin önünde ve bambaşka bir çocuk çıkıyor ortaya.

Son yıllarda gözünü kırpmadan insan öldüren çocukları anlatmak için Suça Sürüklenen Çocuklar (SSÇ) sözü kullanılmakta. Bu çocuklar, kendi aralarında çeteler kuruyorlar sanal ortamda. Derken işi ilerletip yine internet üzerinden büyük mafya örgütlerine katılıyorlar. Zaten bu örgütlerin sanal ortamda en iyi yaptıkları iş, burada tetikçi olarak kullanacakları çocukları avlamak. Çocuklar suç örgütlerinin oltalarına çabuk takılıyorlar. Neden mi?

Ekran bağımlısı çocukların çoğu; sanal ortamda vurdulu kırdılı, öldürmeli videolar izlemekteler. Ergenliğin verdiği güç ve tinsel patlamayla akranları üzerinde üstünlük kurmayı istiyorlar. Bunu da usları, yetenekleri, becerileriyle değil; yumruklarıyla daha ileri giderek silahlarıyla yapmaktalar. Bunun için de kafalarında bilgi yerine, ceplerinde öldürücü aletler, silahlar taşıyorlar.

Öncelikle bilginin bir insan için en büyük güç olduğunu çocuklarımıza benimsetmeli, bunu bir yaşam biçimine dönüştürmeli. Bilgi gücünün insanları baskı altında tutup onları yok etmek için değil, onları birleştirmek ve büyük toplulukları aydınlatmak için kullanılan bir yol gösterici olduğunu anlatmalı. Aile ve okulda bilgi, kültür, sanatla donatılmayan çocukların suç örgütlerine yem olmasının önü açılıyor. Çünkü çocukların yetiştirilmesinden sorumlu olan kişiler, görevlerini ne yazık ki yapmıyorlar. İnsan ve toplum yaşamı boşluk kabul etmez. Siz sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz, kötü niyetli kişiler anne sütü gibi temiz çocuklarımızı buldukları her fırsat ve ortamda avlayıp devşirirler. Demek ki çocukları, sanal dünyanın insafına terk etmemek gerek.

Çocuklar, yaşları gereği işledikleri suçlardan büyüklere göre daha az ceza alırlar. Bu nedenle suç örgütü liderleri, bu durumdan yararlanarak onlara adam öldürdüklerinde fazla ceza alamayacaklarını söylemekteler. İçerden çıktıklarında ise bir yiğit, kabadayı olacaklarını anlatarak beyinlerini yıkayıp suça koşullandırıyorlar. Bu nedenle günümüzde sanal ortamda örgütlenen suç örgütlerinin tetikçilerinin neredeyse hepsi çocuklardan oluşmakta. Anne ve babaların bin bir emekle yetiştirdikleri çocukları, ne yazık ki çıkar amaçlı suç örgütlerinin bayağı tetikçileri olmakta. Böylece bu çocukların yaşamları, gelecekleri, düşleri suç bataklığında solup gidiyor. Ne yazık ki tutukevlerimiz suç işleyen çocuklarla doluyor. Bu durumun rahatsız etmediği bir insanı düşünemiyorum bile.

Suç örgütlerinin eline düşen çocuklara, bir insanı nasıl öldüreceklerini önce videolarla öğretiyorlar. Ardından kentlerin çeperlerindeki ıssız yerlerde, ormanlık alanlarında sürü olarak yaşayan köpekler denek olarak kullanılıyor. Köpekler üzerinde uygulama yapılıyor. Neresine ateş edersen tek kurşunla öldürürsün hedefi. Veliler, çocuklarının kimlerle buluşup görüştüğünü, nerelere gittiğini denetlemeliler.

Mattia Ahmet Minguzzi, 24 Ocak 2025’te Kadıköy’de hiç tanımadığı ve yaşamında ilk kez karşılaştığı çocuklarca bıçaklandı. 9 Şubat 2025 günü beyin ölümü gerçekleşti. Minguzzi, aramızdan ayrılıp uçmağa vardığında on beş yaşındaydı. Ahmet, pazar yerinde kendisini öldüren çocuklardan birine çarpıyor. Çarptığı kişiye tüm insancıl inceliğiyle: “Pardon kardeşim!” diyor. Bu sözü, annesine küfür ya da cinsel saldırı sayan akranı çocuk, bu yüzden yaşamında ilk kez gördüğü birini toprağa düşürüyor. Bu cinayet hunharca işlendi. Defalarca bıçak saplandı onun minik bedenine. Yere düşünce tekmelendi akranlarınca. Minguzzi’yi yaşamdan koparan dört kişi de çocuktu. Onları böylesine hunharca insan öldürmeye yönelten neydi?

Atlas Çağlayan, on yedi yaşında bir çocuk… 14 Ocak 2026 günü hiç tanımadığı on beş yaşında başka bir çocuk tarafından yan baktı diye bıçaklanarak öldürüldü hem de ikizinin gözleri önünde. “Bana yan baktın.” diyerek bir insan öldürülür mü? On beş yaşında bir çocuğun hiç yoktan yere bu denli gözünü karartması neden? Sudan bir nedenle bir insanın canına nasıl kıyıyor bu çocuk? Okulda eğitimini sürdürmesi gereken bir çocuğu sokaklarda ölüm makinesine dönüştüren nedir?

Hem Ahmet hem de Atlas’ı öldürenlerin ilk ifadelerine bakınca bu çocukların nasıl ifade verecekleri, cezalarını hafifletmek için nasıl konuşacakları önceden onlara öğretilmiş. Okulda derslerine çalışmayan bu öldürücü robotlar, karakol ve savcılık ifadelerine iyi çalışıyorlar. Demek ki bir insanın canına gözlerini kırpmadan kıyan çocuklar, bir yerlerde eğitim görüyorlar. Buranın sosyal medya olduğu tartışma götürmez.

Her iki cinayetten sonra öldürenlerin yandaşlarının Ahmet ve Atlas’ın ailelerini telefonla arayıp şikâyetçi olmamalarını telkin etmekteler. Bunu da daha çok tehditle yapmaktalar. Şimdi usumuza şu soru geliyor: Bu çocuklar, ailelerin telefonlarını nereden buluyorlar? Bazı telefon numaralarını internetten bulmak olanaklı. Peki, burada bulamadıkları telefon numaralarını nereden, kim aracılığıyla ediniyorlar? Bu konuda kapsamlı araştırmalar yapılmalı. Aslında ülkemizin dört bir yanından açılan bu tehdit telefonları, suç örgütünün dağılımını gösteriyor. 

8 Eylül 2025 sabahı İzmir’in Balçova ilçesindeki Salih İşgören Polis Merkezini on altı yaşındaki bir çocuk silahla basıyor. İlk başta iki emniyetçimiz şehit oluyor. Çatışma saatlerce sürüyor. Saldırgan çocuk; siper almayı, ateş etmeyi çok iyi biliyor. Demek ki dersine çalışmış. Bu çocuğun internet üzerinden IŞİD’le bağlantı kurduğu ortaya çıktı sonradan. Ders çalışmayan, kitap okumayan sanat ve bilimle ilgilenmeyen bu çocuk, ekran bağımlılığı nedeniyle bir terör örgütünün militanı oldu. Bunun sorumlusu kim ya da kimler?

Yukarıda kamuoyunu en çok meşgul eden üç ayrı olayı örnek olarak gösterdim. Bu örneklere yüzlercesi eklenebilir. Neredeyse her gün öldürülen, öldüren çocukları işitiyoruz. AVM’lerde bıçaklı kavgalara karışan kızlara ve erkeklere rastlamaktayız. Sosyal medyada sözleşip belirlenen bir yerde, okul çıkışlarında bir araya gelerek kapışan çocukların görüntüleri yansıyor televizyon ekranlarına. Acımasızca birbirlerine vuran, yere düşenin tekmelenmesine tanık oluyoruz. Saldırırken Allah can verdi demiyorlar. Bu çocuklara “Düşene vurulmaz.” sözünü unutturan ne? Bu çocukları, atalarının binlerce yıllık geleneklerinden uzaklaştırıp Vahşi Batı’nın acımasızlığıyla yürekleri kin, nefret, acımasızlık ve insan düşmanlığıyla nasıl dolduruldu?

Gözlerine, yüzlerine nazar değer diye bakamadığımız güzelim çocuklarımızı yaşamlarından koparıp alan bir katliam düzeniyle toplum olarak birlikte savaşmalıyız. Çocuklarımızın yaşamlarına son veren bir sosyal medya düzeninden tüm çocukları kurtarmak başta ilgili devlet kurumları olmak üzere yurttaşlarımızın tümünün görevi değil mi? İnsanımızın can güvenliğini tehdit eden ekran bağımlılığı konusunda sorumluluklarını yerine getirmeyen tüm resmi ve özel kurumlar ile kişiler, bu cinayetleri olağanlaştırdıklarının farkındalar mı?

Akran zorbalığın ulaştığı en üst noktadır bir çocuğun, başka bir çocuğu öldürmesi. Bu nedenle okullarda, sokaklarda, dinlençlerde kümeler halinde birbirlerini döven çocukların uyguladıkları zorbalığı çocukça bulmak, “akran zorbalığı” deyip geçiştirmek çocukların öldürülmesinin yolunu açmaktır.

Geç kalmadan çocuklarımızı korumak zorundayız. Bu büyük bir memleket sorumluluğu ve ulusal güvenlik sorunu. Memleket sorumluluğundan kaçmak, kimseye yakışmaz.        

Ahmet Minguzzi ve Atlas Çağlayan’ın görüntülerine bakıyorum hep gülümsüyorlar. Gülümsedikleri fotoğraf makineleri, kameralar değil; yaşam... Gözlerine, yüzlerine, gülümsemelerine baktıkça yaşama besledikleri umutların bin bir çiçek açtığı bir gelecek bahçesini görüyorum. Onların umut, yaşam sevinciyle gülümsemelerini; üstünde yaşadığımız şehit kanlarıyla sulanmış kutsal topraklarımıza ekiyoruz. Bu ektiğimiz gülümseme tohumları, bin bir umudun, yaşamın kaynağı olacak.

Ahmet, toprağa düştüğü günden beri hep gözümün önündeydi içten gülüşüyle. Geceleri düşlerime giriyordu düşüyle. Şimdi de Atlas’ın gülüşü eklendi Ahmet’inkine. Sabahtan akşama dek onlarla yaşıyorum. Gece düşümde onlar var. Onlar, yüreğimde hiç solmayacak iki fidan…

Adil Hacıömeroğlu

                                                             19 Ocak 2026