DOĞADAN ÖĞRENMEYEN İNSAN


İnsan, onu var eden doğadan hızla kopuyor. Kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu nedense unutuyor günümüz insanı. Doğadan kopmanın da modern yaşamın bir gereği olduğunu düşünüyor. En ilginci de çağımızın insanının doğadaki varlıkları küçümsemesi. Kendisinin diğer varlıklardan çok ayrı, bağımsız ve üstün olduğunu düşünmesi.

Doğa, çok düzensiz görünse de gerçek böyle değil. Doğanın kendini var eden ve tıkır tıkır işleyen bir düzeni var. Buna sistem diyoruz.  Herhangi bir varlık, kendini bu sitemden soyutlarsa adım adım yok oluşa gider. Bir varlığın önemi ve değeri, onu var eden sistemin içindeki, işlevidir. Doğanın her varlığa verdiği yetenek ne gereğinden çok fazla ne de çok azdır. Onun yetenekleri doğada var olmaya yeterli düzeydedir.

Dünya üzerindeki varlıkların hiçbiri, kendini var eden doğadan ve içinde yaşadığı toplumdan kendini soyutlayarak güçlü olup varlığını koruyamaz. Ayrıca sistemden soyutlanarak tek başına kalan varlık kendi güvenliğini sağlayamaz. Bu da onun yaşamda kalmasını zorlaştırır, giderek olanaksız duruma getirir. Ayrıca doğanın sistemi dışına çıkan birinin mutlu, erinçli olması beklenemez.

İnsan toplumsal bir varlık... Aslında birçok canlının doğada topluluk içinde yaşadığını gözlemlemekteyiz. Topluluk içinde yaşamak, canlıların günlük gereksinmelerini kolayca sağlayıp yaşamını kolaylaştırdığı gibi onların güvenliğini de sağlar. Hayvanların birçoğuna baktığımızda hep sürü içinde var olurlar. Sürüden ayrılanı kurt kapar, sözü tüm varlıklar için geçerli. Avcı hayvanların birçoğu sürü olarak avlanır. Dünyanın en büyük yırtıcısı kabul edilen erkek aslan sürüsünden ayrıldığında uzun süre yaşayamaz. Çünkü tek başına avlanamaz. Avlanamadığında aç kalıp ölür. Ayrıca başta sırtlanlar olmak üzere büyük yırtıcıların ve güçlü otçul sürülerinin saldırılarına tek başına karşı koyamaz. Bu da onun güvenliğini tehlikeye düşürür. Yine yırtıcılara av olan birçok otçul tür de kendilerini avcılardan korumak için sürünün güvenliğiyle korunur. Sistem içindeki yerini koruyan canlılar yaşamını sürdürür.

İnsanoğlu; bir karınca sürüsünden, bir kovanı paylaşan balarılarından, her yıl mevsimler değiştiğinde kıtalararası yer değiştiren göçmen kuş sürülerinden ders alıp bir şeyler öğrenmiyorsa bu üzücü bir durum. En küçük canlı bile topluluk içinde güçlüdür. Kendi türdeşleriyle varlığını ve güvenliğini sağlar. Tek başına güçsüz görünen bir canlı, türdeşleriyle çok güçlü olur. Orada kimlik, kişilik, güven ve erinç kazanır.

Hayvanlar dünyasında türdeş bireyler arasında dayanışma söz konusu da bitkiler arasında böyle bir şey yok mu? Atalarımız: Üzüm üzüme baka baka kararır, sözüyle en iyi üzümlerin bir bağın doğal, güvenli, türdeşlik dayanışması ve ilişkisiyle var olabileceği anlatmakta. Bir ağaç ormanda, bir çalı çalılıkta, bir ot otlakta, bir diken dikenlikte, bir meyve meyvelikte güzeldir. En güzel gül, gülistanda yetişir.

Türlerin kendi aralarındaki birlik, doğal sistemde var olmasını sağlar. Ayrıca her türün doğada bir görevi, varlığının bir nedeni var. Bunun ayırdına varmak gerek.

Bir gün bir dostumuzun evine gitmiştik. Orada başka dostlarımız da vardı. Ünlü bir belgesel kanalı açıktı televizyonda. Hayvanlarla ilgili bir belgeseli çocuklarla izlemeye koyulmuştum. Zaman zaman dostlarımız da ekrana göz atmaktaydı. Aslan sürüsü uzun bir uğraştan sonra bir Afrika antilobunu, sürüsünden ayırıp üzerine çullanmıştı. Bir dişi aslan, antilobun boynuna dişlerini geçirmiş boğuyordu. Ekrana göz atan kadın arkadaşlarımızdan biri: “Bu ne vahşet? Bu acımazsızlığa nasıl dayanıyorsunuz? İğrenç ötesi bir şey bu görüntüler…” dedi. Biraz da çocukların bu belgeseli izlememesi yönünde bir ses tonu vardı. Ses tonunu el, yüz, kaş, göz devinimleriyle de destekledi.

Çocukların gözleri hep birlikte kadına döndü. İçlerinden biri: Burada bir vahşet yok, yalnızca doğanın kurallarına göre davranılıyor. Aslında aslan, antilop sürüsüne iyilik yapıyor, dedi. Kadın: “Böyle iyilik mi olur?” diye sordu kendi kendine. Çocuklardan biri: “Eğer aslanlar ve diğer avcılar antilopları yemese onların nüfusları çok artacak, bir süre sonra onlara otlaklar yetmeyecek. Böylece antilop sürüsü açlıktan toptan yok olacak. Bu, daha mı iyi?” diye soruya soruyla karşılık verdi. Çocuklardan diğeri: Aslanlar, antilopların hasta ve yaşlılarını gözlerine kestirip onları avlıyor, dedi. Kadıncağız, bu doğal düzeni hiç usuna getirmemişti sanırım. Bu gerçeği işitince şaşırdı.

İnsan, doğal sistemin içinde yer alan bir canlı. Onu sitemin dışına çıkarmakla yok ediliş uçurumunun kıyısına ittiğimizin ayırdında değiliz. İnsan da topluluk içinde yaşamak zorunda. Doğadan, insandan, toplumdan soyutlanmış bir insan yaşamı çok sorunlu olur. Bu durum, onu yaşamda tutamaz. Toplumsal yaşam, insana hem köklü bir eğitim sağlarken hem de onu güvenli bir yaşama kavuşturur. Çünkü insan sosyalleşirse insan olur.

Besin zincirinin en üstünde yer alan insan hepçildir. Hem ot hem de et yer. Bu nedenle doğal düzen içinde her türlü canlıyı korumak zorunda. Doğal sistemin halkalarından biri koptuğunda düzen değişir, tümünün yaşamı tehlikeye düşer. Bu nedenle olaylara, olgulara bakarken ve onları yorumlarken sistemsel bakıp düşünmeli. Bu bakış açısı bütünsellik içerir. Bütünsel bakmadan bir olguyu, olayı çözümleyici bir yorumla ele almak olanaksız.

Nasıl doğanın bir sistemi varsa olayların, olguların, durumların, toplumların da bir sistemi var. Toplum, bir sistem içinde çalışıp var olur. Bu sisteme kısaca “biz” olmak diyebiliriz. Ziya Gökalp’in “Ben, sen yokuz; biz varız” sözü burada da bize dersi veriyor. Olayları, durumları, olguları bireyler üzerinden değil; sistem üzerinden anlayıp yorumlamalı. Hangi alanda olursa olsun bireyler değil, sistem belirleyici. Siyaset, eğitim, sağlık, yargı, ekonomi ve diğer alanlarda olup biteni var olan sistem üzerinden değerlendirmeli. Sistemi sorgulamayan sen-ben kısır tartışmaları, kavgaları boşuna emek harcamaktan başka bir şey değil.

Yanlış giden sistem değişirse sen-ben değişir. Birey, sisteme uymak zorunda kalır. Birçok alanda değişik sorunlar karşımıza çıkıyorsa bunları, bireyi önceleyerek çözmek olanaksız. Hastalık bedende. Bu nedenle tüm beden sağaltılmalı. Bedeni sağaltmak için de doğa anadan öğrenmeli yolu yöntemi.

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               12 Ağustos 2026

MEHMET BAŞARAN 100 YAŞINDA

Mehmet Başaran, 25 Nisan 1926’da Lüleburgaz’a bağlı Ceylanköy’de doğdu. 27 Haziran 2015’te ise aramızdan ayrılıp sonsuzluğa göçtü. O, Köy Enstitülerinin ilk mezunlarından… Bu yıl yüz yaşında… Yapıtları, düşünceleriyle yaşıyor. Onu sonsuzlukla kavuşturan birbirinden güzel şiirleri, öyküleri, romanları ve ülkemizin sorunlarının çözümü için yüreklilikle açıkladığı düşünceleri değil mi? 

Mehmet Başaran, Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü 1943’te bitirdi. Böylece sınıf öğretmeni olma hakkını kazandı. Ardından Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne girdi. Burayı 1946’da bitirerek Türkçe/edebiyat öğretmeni olarak eğitim ordusuna katıldı. Yurdun dört bir yanında öğretmenlik görevini başarıyla yerine getirdi karşılaştığı tüm zorluklara karşın.

Yoksulluk, yokluk ve bilgisizlikle boğuşan ülkemizin topraklarında boy atan umut güneşinin okullarıydı köy enstitüleri. Neredeyse okuryazarın hiç bulunmadığı köylerimizin uygarlık ışığıyla aydınlatılması için kurulmuştu bu okullar. Köy çocukları, buralarda yetiştirilerek yine köylere gidip yüzyılların oluşturduğu gerilik ve gelişmemişlikle savaşacaklardı.

Başaran, Trakya’nın bir köyünde doğup büyümüştü. Köyün ve köylünün sorunlarının yakından tanığıydı. İlk açılan Köy Enstitülerinden olan Kepirtepe’ye girdi ilkokuldan sonra. Henüz ülkemizde, özellikle de kırsal kesimde okullaşmanın olmadığı bir dönemde bir köy çocuğunun uygarlığa ulaşacağı tek umuttu Enstitüler. Bu okullar, kısa sürede birçok köy çocuğunun içindeki cevheri ortaya çıkardı. Onların içindeki öğrenme isteği, üretkenlik ve yaratıcılıklarının üstündeki yüzyılların tozunu silkeleyip attı üstlerinden. Mehmet Başaran da bu çocuklardan biriydi. Onlar Cumhuriyet’in, çağcıl uygarlığın ışığıyla yurt topraklarını aydınlatma ülküsüyle yetiştiler. Bu ülküye ulaşmak için yüreklice savaştılar gerilikle. Bu savaşımda Köy Enstitülü öğretmenlerin neredeyse hepsi emperyalizmin ve işbirlikçilerinin, köylümüzün aydınlanmasını istemeyen çıkarcıların yalan ve iftiralarıyla karalanmak istediler. Yurt topraklarında doğan parlak güneş kuytularda saklanan yarasaların gözlerini kamaştırdı, onları rahatsız etti. Çoğu, sürgünden sürgüne gitti. Ancak bu kıyımlar, sürgünler onların ülküleri için savaşmalarını engelleyemedi. Onlar, gittikleri her yerde öncü olup ışıklarını daha da büyüterek yaydılar. Başaran da bu öğretmenlerden biriydi.

Mehmet Başaran’ı sağlığında tanıma onuruna erişenlerdenim. Onunla konuşmalarımız unutulacak gibi değil. Onlar, belleğimde hep capcanlı… Bu nedenle kendimi şanslı görüyorum.

Ülkemizin zor zamanlarında ilerlemiş yaşına karşın yurtseverlerin hep yanında oldu. Bundan da hiç çekinmedi. Onun savaşımcılığı doğup büyüdüğü topraklardan ve eğitim gördüğü Köy Enstitüsünden kaynaklanmaktaydı. Türkiye söz konusu olduğunda kıyıda köşede duracak biri değildi. Çünkü yurdu için özveriyle çalışmayı, yeri geldiğinde savaşmayı bir kişilik özelliği olarak benimsemişti. O, yurduna ve halkına hizmet için yetişmiş bu amacını gerçekleştirmek için vardı bu yaşamda. Halkının sorunlarına duyarsız kalmak, bunları görmezden gelmek hem sorumlu bir yurttaşa hem de yurtsever bir öğretmene yakışmazdı zaten.

25 Haziran 2025 günü Ulusal Kanal’da Zafer Bilgin’in sunduğu Sanat Hayatı’na konuk oldum. Burada Mehmet Başaran’ı konuştuk. Bu izlence, halkımızdan büyük ilgi gördü. Bu konuda olumlu yönde çok sayıda tanıdık ve tanımadık kişiler aradı beni. Köy Enstitülü yazarların daha çok konuşulup yeni kuşaklara tanıtılması istendi.    Bu izlenceyi sonradan izleyen arkadaşım Ahmet Duman çok heyecanlandı. Bir buluşmamızda Mehmet Başaran’ın Kartal Ortaokulu’nda (Sayın Duman, bu okulu 1967-68 Öğretim Yılında bitirdi) okuduğu üç yıl boyunca öğretmeni olduğunu anlattı uzun uzun. Onun çok bilgili, değerli bir öğretmen olduğunu, bu nedenle kendisini şanslı saydığını vurguladı. Bunları söylerken oldukça duyguluydu.

Tam bağımsız Türkiye ülküsünü bir yaşam biçimi olarak benimseyen Mehmet Başaran, otuzu aşkın yapıtıyla yaşamakta. Onu ölümsüzlüğe götüren de alınteriyle oluşturduğu bu yapıtları. Eğitim yaşamımıza adı, altın harflerle yazılan öğretmenimizi 100. doğum yılında sevgi ve saygıyla anıyorum.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               11 Ağustos 2026

 

 

 

 

 

KAHRAMAN ŞEHİDİMİZ CENGİZ TOPEL


Cengiz Topel, 2 Eylül 1934’te Trabzonlu Hakkı Bey ve Mebuse Hanım’ın dört çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya geldi. Diğer kardeşlerinin adları: Turgut, Oğuz ve Mürüvvet’tir. Aile, aslen Trabzon’un Çaykara ilçesinin Derindere köyünden Topaloğulları’ndandır. Derindere köyü, Çaykara’nın Bayburt sınırına en yakın yerleşim yerlerinden biri. Denizden yüksekliği, 2220 metre... Kar yağdığında dünyayla ilişkisi kesilir. Yaşam oldukça zordur doğa koşulları nedeniyle. Bu nedenle Derindere halkının yaşamın olumsuzluklarına karşı direnci yüksektir. Onlar zorlukları aşmak için var olmuş gibidir.

Şehidimiz Topel’in babası Hakkı Bey, Sarıkamış Savaşı’na katılır. Burada yaralanır. Donmamak ve düşmana görünmemek için şehitlerin bedenleri arasına saklanır. Biraz kendine geldikten sonra bulunduğu yerden çıkıp yürümeye başlar. Günlerce yürür köyüne dönmek için. Kaç gün yürüdüğü bilinmez. Bir gece yarısı köydeki evinin kapısını çalar. Ağabeyi Ahmet Efendi ve ailenin diğer üyelerini, bu dağ köyünde gece yarısı kapılarının çalınması biraz da olsa kaygılandırıp korkutur. Hakkı Bey’i yaralı ve bitkin bir durumda karşılarında görünce şaşkınlıkla karışık bir sevinçle onu karşılarlar. Hakkı Bey’in üzerindeki giysiler paramparçadır. Günlerce doğru düzgün beslenemediği için bitkindir. Salgın sayrılık nedeniyle hemen giysileri çıkartılıp yakılır. Çünkü savaş yıllarında ölümcül tifüs salgını özellikle askerler arasında kol geziyordu. Sonrasında Allah ne verdiyse sofraya getirilip karnı doyurulur.

Hakkı Bey, sağlığı düzelince ağabeyi Ahmet Efendi’ye köyden gideceğini söyler. Cebine üç beş kuruş koyarak ayrılır çok sevdiği memleketinden. Yolu Kocaeli’ne düşer. Orada hısımları Ahmet Koç vardır. Onun konuğu olur. O da ona boş gezmesin diye berber çıraklığı işini önerir. Hemen kolları sıvayıp işe başlar. Çok geçmeden bir subay kızı olan Mebuse Hanım’la tanışır. İçine sevi odu düşer. Subay baba, Sarıkamış gazisini üzmez ve kızını ona verir. Elendikten sonra Tekel’e girer. Sonrasında tütün eksperi olur. Anadolu’nun farklı yerlerinde görev yapar Hakkı Bey. Bu nedenle Cengiz Topel, Bandırma’da başladığı ilköğrenimini Gönen’de sürdürür. İlkokulu, Kadıköy İlkokulu’nda bitirir. Babası, 1943’te sonsuzluğa göçer. Sonrasında Kadıköy Yel değirmeni Ortaokulu’ndan mezun olur. Ardından eğitimini Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu’nda tamamlar.

Türkiye, Kıbrıs’ta başlayan Erenköy Direnişi’ne havadan müdahale etme kararı alır. Bunun üzerine 8 Ağustos 1964’te Cengiz Topel, Hava Kuvvetleri’mizin F 100’lerle yaptığı dörtlü kol uçuşunun lideri olarak soydaşlarımıza destek için havalanır. Amaç, Gemikonağı Limanı’nda bulunan Rum gemisini vurmaktır. Topel, uçağıyla dalış yapar Rum gemisine. Bu sırada yerden ateş açılır ve uçağı vurulur. Düşmekte olan uçağından paraşütle atlayıp sağ olarak kurtulur. Türk yerleşim yerleri olan Gaziveren, Elye ve Çamlıköy arasında yer alan Rum köyü Peristeronari (Bugünkü adı Cengizköy) yakınlarına iner. Cengiz Topel’i kurtarmak için Türk tarafı girişimde bulunduysa da bu, başarılı olamadı. Türkiye, Topel’i geri istedi Rumlardan, yoksa intikam saldırıları yapacağını söyledi.

Cengiz Topel, yakalandı Rumlarca. Önce kurşunla vurulup sonrasında işkencelerden geçirildi. İşkencelerin hastanelerde yapıldığının savlanması çok düşündürücü. Onu ülkemiz aleyhine radyoda konuşturmak için akıl almaz ve insanlık dışı eziyetler yapıldı. Sonunda bu vahşete dayanamayıp yaşamdan koparıldı. O, tüm işkencelere karşın Türkiye’yi zor durumda bırakacak tek bir sözcük bile konuşmadı. Rum tarafı, 9 Ağustos’ta can verdiğini açıkladı. Cansız bedeni, Türkiye’ye teslim edildiğinde tanınmaz durumdaydı. Otopsisini yapan Türk Doktoru Zihni Uzman’ın “Gördüklerim karşısında günlerce ağladım. Vücudunun bütün organlarında işkence izleri vardı. Yara, kırık ve ezikler doluydu” sözleri Rum vahşetinin boyutunu anlamak için yeterli sanırım.

Lefkoşe Genel Hastanesi’nde yapılan otopsi raporundan: “Sol gözü çıkarılmış. Edep yerleri zilmiş ve her iki kolunun pazusu matkapla delinmiş. Kafasının sol yanına bir beton çivisi çakılmış. Boğazından göbeğine dek göğsü yarılmış. Akciğeri ve kalbi noksan, yarım ya da yok.” Bu anlatılanlar bile Rum vahşetinin ne denli acımasız olduğunu göstermekte. Bize uygarlık dersi verenlerin nasıl insanlık dışı bir acımasızlık duygusu taşıdığını burada belirtmeliyim. Şehidimizin aziz bedeni Edirnekapı’daki Sakızağacı Hava Şehitliği’nde yurt topraklarında sonsuzlukla buluştu.

Cengiz Topel, Mustafa Kemal Paşa’nın askeriydi. Bu nedenle yurdu ve ulusu için ölüme korkmadan gitti. Onun için uğruna can verilecek kutsal ülkü, ulusunun varlığı ve yurdunun bütünlüğü ile bağımsızlığıydı. Atatürk’ün askeri görevden kaçamazdı, ser verip yurdunun sırrını vermezdi. Çünkü o görev kutsaldı. 

Cengiz Topel’in adı, yurdumuzun dört bir yanında okullara, caddelere verildi. Onun adı yaşatılıyor her yanda. Ancak babasının doğup büyüdüğü Çaykara^da ve doğduğunda nüfusuna kayıtlı bulunduğu Of ilçesinde adının bir cadde ya da eğitim kurumunda olmaması yürek acıtan bir durum. Cengiz Topel’in adı, özellikle Trabzon’da daha çok öne çıkarılıp yaşatılmalı.

Şehidimizin babasının doğup büyüdüğü Derindere köyünde anıtı yapılacak yerdeşlerince. Bu, övgüye değer… Derindere Sosyal Yardımlaşma, Dayanışma, Güzelleştirme ve Geliştirme Derneği Başkanı Sayın Hayrettin Birkan ve Köy Muhtarı Fikret Birkan’ı bu girişimlerinden ötürü kutluyorum. Ayrıca Cengiz Topel’in dede-baba evini müzeye dönüştürme gayreti içinde bulunan amcasının torunu Mehmet Topel’e, bu konuda gerekli yardımların ilgililerce yapılması en büyük dileğim.

Kore’de sonsuzluğa göçen Havacı Muzaffer Erdönmez’den sonra Hava Kuvvetlerimizin ikinci şehidi olan Cengiz Topel’i şehadete vararak aramızdan ayrılışının 62. yılında sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Ağustos 2026

 

 

AMAÇ, BİZ OLMAKTA


Ünlü Türk düşünürü Ziya Gökalp: “Ben, sen yokuz; biz varız” diyor. Ne güzel bir söz… Günümüzde bencilliğin tavan yaptığı ve toplumsal çözülmenin kaygı verici bir duruma geldiği bir dönemde bu sözün değeri, yol göstericiliği daha da önem kazanmakta. “Biz olmak” insanoğlunun yaşamda var olmasının, geleceğe güvenle bakmasının biricik yolu. Çünkü insan, tarih boyunca biz olduğunda varlığını sürdürebilmiş. Ben sen dilinin egemen olduğu nice topluluklar yok olup gitmiş.

Toplumları, dolayısıyla insanları çökertip yok eden ben, sen dil ve kavgası. Değişen siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik koşullar nedeniyle insanlara “ben” dili egemen olmuş kimi zaman. “Ben dünyanın merkezindeyim, sen ikincilsin hep. Ben varsam sen varsın. Ben yoksam ne dünya ne de evren var” benzeri sözleri çok işitir olduk. Bencillik, toplumsal çıkarları yok saymakta. Bu yüzden toplum olmanın, diğer insanlarla dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunmanın sağlayacağı yararların farkında değil çoğu kişi. Üstelik biz olduğumuzda bu dünyada var olabileceğimizin ayırdına da varamıyor çoğu insan. Oysa güç bende değil, bizdedir.

Toplumum en küçük yapıtaşı aile. Biz anlayışının var olup kök salacağı yer, burası. Aile olmasa toplum da olmaz. Sağlam bir toplumu oluşması için sağlam, güçlü ailelere gereksinim var. Bu nedenle biz olmanın benimsenip yaşama geçirileceği yer, gözümüzü açtığımız anne baba ocağımız. Bu ocakta filizlenir çocuğun kişiliği, toplumsal anlayışı, dünya görüşü, yaşama bakışı. Aile üyeleri, biz olduğunda yıkılmaz olur. Bu kutsal ocaktaki her birey, kendi çıkarını diğerlerininkinden üstün tutmadığında biz olunur. Anne, baba ve çocuklar bu ocakta sevgi, saygı, güven, özveri, dayanışma ve yardımlaşmanın kişiye ve aileye kazandırdığı sonsuz gücün ayırdına varır. O güçtür ki, biri düştüğünde diğerleri düşmüş gibi duygudaş olup yerdekini kaldırır.

Aile, toplumun en küçük yapı taşı dedim, ancak onun parçalanamaz çelik çekirdek olduğunu söylesem yanlış olmaz sanırım. Çünkü aile parçalandığında toplum da parçalanıp yok olur. Bu nedenle çelik çekirdeği sağlam tutmak gerek. Çoğu ailede karı koca arasında sen ben tartışması sürüp gider. Bu, çelik çekirdeği içten parçalar. Biz yerine, sen ben olmayı yeğleyen karı koca, çocuklarının yüreklerini de parçaladıklarının farkında değil. Oysa aileyi aile yapan biz olmak. Biz olunmadığında ben sen tartışmalarıyla kutsal ocak içten içe kaynar. Sonunda da parçalanıp dağılma kaçınılmaz olur. Beceri ben sen olmakta değil, biz olmakta. Biz olduğumuzda güçlü olur, kuşaklar boyunca tüten ocağa kök salarız.

Ailede, amaç ve ülkü birlikteliği olmalı. Kutsal çatı altında yaşayan tüm bireyler, bir ortak amaca varmak, ülkülerini gerçekleştirmek için omuz omuza vermeli. Bu konuda anne ve baba, çocuklarına örnek olmalı. Çünkü çelik çekirdeği ilk oluşturup var eden onlar. Anne ve baba biz olduğunda, bu dille konuştuğunda çocuklar da biz anlayışını benimseyecekler doğal olarak. Çünkü arka tekerlek, ön tekerleği izleyip onun yolundan gider.

Aile, özverinin boy attığı toplumsal birim. Buradaki biz dili bencilliği değil, sencil olmayı gerektirir. Karşındakinin çıkarlarını, haklarını gözetip korumak dayanışmanın, yardımlaşmanın, duygudaşlığın en güzel biçimi. Her bireyin diğerine, varlığına, kişiliğine, farklılığına, yeteneklerine saygı göstermeli. Bireyler arasında saygı ve sevginin olmadığı bir sosyal ortamda biz anlayışı gelişip boy atmaz. Sevgi ve saygı karşılıklı güveni de ortaya çıkarır. Sevgi, saygı ve güvenin olduğu yerde duygudaşlık olmazsa olmazdır. Duygudaş olmak, insanı insan yapar. Onun vicdanını geliştirir. Böyle birinin başkasına zarar vermesi, toplumsal çıkarları hiçe sayması düşünülemez bile.

Biz dili yalnız aileye değil, buradan başlayarak sınıfa, okula, takıma, mahalleye ve giderek tüm toplumsal birimlere egemen olmalı. Sen ben tartışmalarının, kavgalarının olduğu bir sınıftaki başarı, biz dilinin egemen olduğu ve eyleme dönüştüğü sınıfa göre daha düşüktür. Bunu genişletip okula yayarsak başarının, verimin gözle görülür bir biçimde yükseldiğinin tanığı oluruz. Biz dili, toplumun tüm birimlerine egemen olmalı hangi alanda olursa olsun. Ben sen çekişmesiyle yok olur, biz olduğumuzda varlığımız sonsuza dek sürer.

Ailede başlayan sen ben tartışması, ister istemez topluma da yansır. Topluma sen ben anlayışı egemen olduğunda ne birlikten ne yardımlaşma ve dayanışmadan ne de ortak amaçtan söz edilebilir. Bir toplumun el ele, gönül gönüle peşinden koşacağı ortak amacı, erişmek için özveriyle bir araya geleceği ülküsü olmalı. Toplumdaki ben sen dili, bireyleri birbirinden ayrıştırır. Toplumu oluşturan bireyler değişik yönlere savrulup gider kurumuş yaprak gibi. Kurumuş yaprağın gideceği yönü kendi istenciyle değil, yelin estiği yöne ve gücüne göre belirler. Yel nereye savurursa oraya gider. Bu nedenle en küçük yelde sağa sola savrulan kuru yaprak değil, dalına sıkı sıkıya tutunmuş, bağlı capcanlı bir yaprak olmalı.

Ziya Gökalp’in dediği gibi ben sen yokuz; biz varız. Çünkü ben sen demek, çekişip kavga etmek demek değil mi? Biz ise güven, saygı, sevgi, dayanışma, yardımlaşma, özveri, duygudaşlık, amaç ve ülkü birlikteliğini sağlar. Biz olmanın gücünü, mutluluğunu, erincini birlikte yaşamak toplumun tüm bireylerinin kayıtsız, koşulsuz hakkı olmalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Ağustos 2026

 

KÖYLÜLER


Talip Apaydın’ın işgal yıllarını anlattığı Toz Duman İçinde ve Kurtuluş Savaşı’nın soluk kesen öyküsünün yer aldığı Vatan Dediler’den sonra Anadolu köylülerinin yaşamına yer verdiği Köylüler kitabını da okudum. Ülkemizin tarihsel bir sürecini anlatan üç kitap, yakın tarihimize ışık tutmakta.

Kurtuluş Savaşı’mızın asıl kahramanları Atatürk’ün buyruğuna uyup silaha sarılan Türk köylüsüdür. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’da kerpiç bir duvar dibinde biti ayıklayan köylü, düşman yurdunu işgal ettiğinde aslan kesildi. İsmet İnönü’nün “Türk köylüsü çarıklı erkânı harptir” dediği o olağanüstü güçtür yurdu kurtaran.  Çiftini çubuğunu, çoluk çocuğunu geride bırakıp arkasına bakmadan cepheye koşan, insanüstü bir güç ve özveriyle düşmanın karşısına dikilen Türk köylüsünün destansı savaşımını unutmak olanaksız. Ne yazık ki bu konuyla ilgili az sayıda yapıt var. Konu, gelecek kuşaklara daha çok anlatılmalı. Özellikle Kurtuluş Savaşı anıları, öyküleri, romanları daha çok okunup okutulmalı. Okunmalı ki bir ölüm kalım savaşının her kuşaktan yurttaşımızda bir bilinç oluştursun. Hangi zorlukları yenerek, nasıl bir savaştan sonra ülkemizin bağımsızlığını kazandığı bilinci, herkesin kafasında yer etmeli.

Köylüler, savaş sonrası Türkiye’sine bir eleştiri romanı. Yazarımızın bu eleştirilerde haklılık payı var mı? Hem de çok…

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, ülkemiz 1912’de başlayıp 1922’de sona eren ve kesintisiz on yıl süren bir savaş süreci yaşadı. Bu süreçte iki milyonu aşkın insanını toprağa verdi. Bu kişilerin çoğu gençlerden oluşmaktaydı. Ayrıca salgınların alıp götürdüğü insan sayısı bilinmemekte. Göç yollarında kırıma uğrayan yurttaşlarımızı da bu yitiklere eklemek gerek. On yıl boyunca ülkemizin birçok yerinde tarlalar sürülüp ekilmedi, harmanlar kaldırılmadı, meyveler dalından toplanmadı, birçok yerde kepenkler açılıp esnaf siftah yapmadı. Savaş, insanımızın yanı sıra ekonomimizi de vurdu. Çünkü tarlayı sürecek, harmanı kaldıracak, üretimi yapacak genç nüfus silahaltındaydı. Zaten çoğu da geri dönmedi bir daha. Kısacası ülkemiz bir yangın yeriydi.

Türkiye’yi işgal edenlerin yerleşim yerlerini ve ekinleri yakması, meyve bahçelerini kesip yok etmesi, hayvan sürülerini çalması, çalamadıkları öldürmesi yurdumuzun ekonomisini felç etmek içindi. Amaçları ekonomik kaynaklarımızı yok ederek ülkemizi savaşamaz duruma getirmekti. İyice yoksullaşan halk, bir yandan da savaşı fırsata dönüştürmeye çalışan asker kaçaklarının, karaborsacıların, faizcilerin, devlete başkaldırmış çetelerin baskısı altında ezilmekteydi.

Varsılların çoğu bir yolunu bulup askere gitmemişlerdi. Bunların bir bölümü işgalcilerle işbirliği yaparak varlıklarını korudukları gibi, mallarına, paralarına mal ve para eklemişlerdi. Yoksul halkın tarlasına, bağına, bahçesine el koyanlar çoktu. En kötüsü de yurdumuzu savunmak için cepheden cepheye koşup şehit olan askerlerimizin mallarına göz dikmeleriydi. Bunu en kolay yolu da şehidin dul eşini nikâhlayarak mallarına konmaktı. Bu yolla oldukça varsıllaşanların ulusça tanığıyız.

Kurtuluş Savaşı bittikten sonra birçok ekonomik ve toplumsal sorunla karşı karşıya kaldık. Ekonomik olarak bitik bir ülke vardı. Yıllardır ekilmeyen toprak, tohuma kavuşmak için sabırsızdı. Siftah yapmayan çarşılar müşterilerini bekliyordu özlemle. Yakılıp yıkılan yerleşim yerleri ayağa kaldırılmalıydı. Birçok genç gelinin kocası geri gelmemişti savaş alanlarından. Onlar için yaşam daha da zordu. Çünkü tek başlarına karasabanla çift sürmeleri, harmanı savurmaları olanaksızdı. Bu işler için bir erkek gücüne gereksinim vardı. Bu nedenle bu genç gelinlerin çoğu ikinci eş olmayı kabullendiler içlerindeki yangını bastırarak. Toplumsal yapıdaki bu karışıklık yaşamın her alanına yansıyordu. Birçok çocuk, babasının yüzünü görmeden, sesini işitmeden büyüdü.

Cumhuriyet’imiz kısa sürede halletmesi gereken dev gibi sorunlarla kuruldu. Ne para vardı ne de çalışacak insan. Osmanlının memuru, 29 Ekim’den sonra Cumhuriyet’in memuru oldu. Böyle olunca ne alışkanlıkları değişti ne de bilgi ve görgüleri. Savaş yıllarının çoğu rüşvetçi memuru, barış döneminde de aynı alışkanlığını sürdürdü. Köylüyü adam yerine koymayan memur takımı, köylüyü milletin efendisi gören Atatürk’ün anlayışıyla çatıştı. Cumhuriyet’i benimsemiş görünse de eski düzenini alttan alta sürdürdü. Köylüye kötü davranmayı huy edinenler, Cumhuriyet’in halkla kucaklaşmasının önündeki en büyük engeldi. Şimdi bazıları diyecek ki bu memurlar neden işbaşında tutuldu? Halkının yüzde doksan beşe yakını okuryazar olmayan bir toplumun başka bir seçeneği olabilir miydi? Bu sorunu gidermek için öncelikle köylünün eğitilmesi gerekti. Köy çocuklarının eğitilmesi için seferberlik başlatıldı. Yalnıza çocuklar mı? Köylerde yetişkinlere de okuma yazma öğretmek için kollar sıvandı.

Cumhuriyet’le ülkemiz, büyük bir kalkınma sürecine girdi. Elde avuçta bir şey yoktu. Buna karşın büyük bir toplumsal özveriyle yüzyıllardır yapılamayanlar yapılıyordu her alanda. Sanayide, tarımda, hayvancılıkta, eğitimde, sağlıkta, ulaşımda, kısacası her alanda olağanüstü çalışmalar başlatıldı. Bu da kısa vadede halkın ekmeğini büyütmesini sağlayamadı.

Köylüler’de olay, daha önceki iki kitapta olduğu gibi başkahraman Mahmut’un çevresinde yaşanıyor. Savaş gazileri, geçimlerini sağlamak için olağanüstü bir çalışmanın içinde. Yaralarını sarmaya çalışıyorlar. Dün düşmanla işbirliği yapan Hacı Nuri, önceleri kaygı ve korku yaşasa da ilçenin kaymakamı, diğer memurlarla işlerini yoluna koyuyor. Hatta malını mülkünü çoğaltıp daha da varsıllaşıyor. Osmanlının kaymakamı, Cumhuriyet’in de kaymakamı olmuş. Hacı Nuri aracılığıyla göç eden Rumların mallarına el koyuyor bin bir entrikayla. Devlet gücünü arkasına alarak köylülere baskı uyguluyor.

Kurtuluş Savaşı yanlısı İbrahim Bey, köyü bırakıp İzmir’e yerleşiyor. Üzüm, incir satan bir Rum tüccarın işini, malını ucuza kapatıyor. İşlerini geliştirip dışsatımcı oluyor.

Mahmut, oğlu Murat’ı sıtmaya kurban veriyor. Bu acının üstünden bir hafta geçmeden anası Ayşa toprağa düşüyor. Üst üste gelen bu iki acı onu yıkıp mahvediyor. Yaşamdan soğumaya başlasa da Kemal Paşa’da umudunu yitirmiyor. Haceli, umutsuz bir biçimde yaşamdan kopuyor. Onun acısı, Mahmut’u perişan ediyor. Bu sırada bir oğlu daha doğuyor. Ona şehit olan bölük komutanı Galip’in adını veriyor. Üvey oğlu Selim, askerlikten sonra eğitmen kurusuna gidip eğitim ordusunun neferi olarak Tacım’da göreve başlıyor. Bu durum Mahmut’u mutlu edip umutlandırıyor.

Yakup Kadri Karaosmaoğlu, 1934’te yayımlanan Ankara romanında erken Cumhuriyet dönemini eleştirir. Bu kitabı Atatürk de okur ve önlemler alır. Buradaki eleştirinin asıl temeli Cumhuriyet’in birçok kişice batıcılık olarak algılanması. Aynı eleştiri, Talip Apaydın tarafından Köylüler’de de yapılmakta.

Köylüler, derslerle dolu bir kitap… Bu nedenle okunmalı. Az da olsa Türk aydının ivecenliğini yansıtmakta. Toplumsal dönüşümün bir anda olup bitmesini isteyen bir ivecenlik var kitapta. Yüzyıllardır biriken sorunların, özellikle de on yıl süren savaşların oluşturduğu yıkımların üç beş yılda düzelmesi olanaksız. Zaten böyle bir şeyi düşünüp istemek yaşamın mantığına ters.

Dünün düşmanla işbirliği yapan Hacı Nuri gibileri, Şeyh Sait İsyanı çıktığında, Cumhuriyet’e başkaldırılar olduğunda hemen yerlerini alıyorlar Ankara’nın karşısında. Aslında onların zihniyetleri hiç değişmiyor. Dün Kurtuluş Savaşına karşı çıkıp düşmanla kol kolaydılar, dış destekli isyanlarda karşı safta yer aldılar. Bugün de ABD emperyalizmine kayıtsız koşulsuz bağlılar. Değişen bir şey var mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Ağustos 2026

 

 

 


OF’TA AMERİKALILAR


Türkiye, II. Dünya Savaşı’ndan sonra hızla Amerika Birleşik Devletleri’nin etki alanına girdi. Zamanla ülkemiz üzerindeki ABD etkisi arttı. Bu emperyalist güç, giderek ülkemiz siyasetini etkileyerek belirlemeye, ekonomisini çökertmeye, toplumsal yapısını bozmaya ve kültürünü yok etmeye çalıştı. Ne yazık ki bu süreçte ülkemizi yönetenler bu emperyalist etkiyi önlemek yerine, buna yol verdiler.

Ülkemiz, 1952’de NATO’ya girer. Bu, Türkiye’nin ABD’ye teslimiyetini daha çok artırır. Yurdumuzun birçok yerleşim yerinde sivil giyimli ABD’liler görülmeye başlanır. Çoğunun elinde defter, kalem notlar almaktaydı bu Amerikalılar. Ülkemizle ilgili toplumsal, yerel bilgileri ediniyorlardı. Bu kişilerin ABD’nin istihbarat görevlileri oldukları tartışma götürmez.

Türkiye’nin her yanına giden ABD’liler, Of’a gelmez mi? Geldiler doğal olarak. 1950’li yılların başı… NATO’ya henüz girmişti Türkiye. Daha Barış Gönüllülerinin ülkemize gelmesi için anlaşma imzalanmamış. Ancak ABD’nin acelesi var, bekleyecek durumda değil. Gezgin, öğretim üyesi, araştırmacı adı altında birçok Amerikalı ülkemize gelmeye başladı.

Bir gün birkaç ABD’linin yolu Of’a düşer. İlçenin merkezinde eşrafın oturduğu Meydan Kıraathanesine gelir bu kişiler. Burası, ilçenin ileri gelenlerinden olan Sarıalioğlu Ömer Ağa’nın kahvesi olarak bilinir. Eşraf, esnaf kendi aralarında çay içip söyleşmektedir kıraathanenin bahçesinde. O dönemde Of’un merkez nüfusu bin kişi bile yok! İlçede herkes birbirini tanırdı. Hatta köylerde yaşayanlar bile bilinirdi. Birden kıraathanenin bahçesine birkaç yabancı girer. Bu kişiler, herkesin dikkatini çeker. Önlerinde Türkçe konuşan biri, selamlar bahçedekileri kırık Türkçesiyle.

Kıraathanede oturan Çamlı köyünden (Ailenin asıl kökü Cumapazarı’dır) Hacıömeroğlu Lütfü Öner de kıraathanede oturanlardandır (Lütfü Bey, lise döneminden beri arkadaşım olan Sebahattin Öner’in babasıdır). O, babadan devraldığı dükkânında bakır ustasıdır. O yıllarda evlerde çokça kullanılan bakır ev araç ve gerecinin yapımı, satışını yapmaktadır yıllardır. Aynı zamanda her gün birkaç günlük gazete okurdu. Günlük olayları yakından izler, farklı konularda bilgiler edinirdi. Eskiden zanaatkâra, okuyan bilgili kişiye saygı gösterilip sözü dinlenirdi. İlçede sevilen, sayılan bir kişidir bu nedenle Lütfü Öner Bey. Amerikalı birinin Türkçe konuşarak ilçede dolaşması dikkatini çeker. Önce ona, hoş geldiniz, der. Ardından onları tanıyamadıklarını, kim olduklarını, kimi aradıklarını sorar. Yabancı, Amerikalı olduğunu söyler. Of’un aile yapısını inceleyip araştırmak için buraya geldiklerini ekler sözlerine. Konuşan yabancının yanında birkaç kişi daha varmış.

Amerikalının ilginç yanıtı, Lütfü Öner Bey’de uyarıcı bir etki yapar. Zaten okuduklarından hareketle ABD’lilerin ülkemizdeki birtakım etkinliklerinden haberi vardır. Birden oturduğu yerden kalkarak ABD’liye döner: “Benim dört bin yıllık yazılı tarihim var, sizin ise iki yüz yıllık. Gidin kendi tarihinizi araştırın” der. Bu sert tepkiden sonra Lütfü Bey, kahveden sinirli bir biçimde ayrılarak Of’un Çarşı Başı diye adlandırılan yerindeki dükkânına gider. Ardından ABD’li onun kim olduğunu sorar. Onlar da: “Burada bakırcı ustası, esnaftır” yanıtını verirler. Amerikalı: “Bu adam çok şey biliyor” der şaşkınlıkla. Sonrasında oturup konuşmadan gerisin geri döner yabancılar.

Keşke ülkemizin her yerinde yıkıcı amaçlarla gelen ABD’lilere Lütfü Öner gibi uyanıkça karşı konsaydı da ülkemizin toplumsal yapısıyla ilgili bilgiler bu bozguncuların eline geçmeseydi. Yurttaşların ülkesini savunmak için siyasal bilincinin gelişmiş olması gerek. Bu bilince ulaşmak için de okuyup araştırmak ve kendi kafasıyla düşünmeyi bilmesi gerekir herkesin.

Ne yazık ki ülkemiz, Atlantik sürecine girdiğinde Ömer Öner gibi bilinçli yurttaşlarımıza çoğu kişi kulak asmadı. Hatta çoğu zaman bu yurtseverler demokrasi ve uygarlık karşıtlığıyla suçlandılar. Çünkü siyasal iktidarlar ülkemizi “Küçük Amerika” yapacaklardı. Bu yolla da ülkemize demokrasi yerleşecek, uygarlık gelecekti.

Yıllardır başımıza gelen tüm toplumsal ve siyasal felaketlerin, yıkımların, kıyımların, kırımların, ayrışmaların, kötülüklerin temelinde ABD var. İşte, emperyalizmin getirdiği demokrasi de uygarlık da bu.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Ağustos 2026

KAVGANIN EKSİK OLMADIĞI KENTLER


İstanbul’un hangi ilçesine, mahallesine giderseniz gidin, her gün yurttaşlar arasında kavgaya rastlarsınız. Kavgaların çoğu eften püften nedenlerle çıkmakta. İncir çekirdeğini doldurmayacak bir konuda insanlar niye kavga edip hem kendilerine hem de karşısındakilere zarar verir?

Ekonomik ve toplumsal koşullar, kişileri usçu davranmaktan alıkoymakta. Çoğu kişinin öfkesi ağzından burnundan taşmakta. Deyim yerindeyse insanların birçoğu, burnundan soluyor. Bunda kentlerin yaşamı zorlaştıran imarının da önemli rol oynadığı kanısındayım. Yeşilin yok edildiği gri-kara bir kentte yaşamaya zorunlu kılınmakta insanlar. Bu durum, insanların tinsel ve eğinsel[1] sağlığını bozuyor ister istemez. İnsanların soluklanacağı yeşil alanlar çok az. Yalnızca İstanbul böyle değil, ülkemizin birçok kenti benzer durumda.

Gözlemlerinden edindiğim bilgiye göre kavgaların en çoğu arabaların eğlek[2] bulamamasından kaynaklanıyor. Birçok yapının yapım projesinde eğlekler olmasına karşın, ne yazık ki yapılar ruhsatlandıktan sonra bu yerler buhar olup uçuyor. Çoğu mahallede cadde ve sokaklar dar... Kentte geniş alanlar yok! Bu nedenle taşıtlar, cadde ve sokakların bir yanına bırakılıyor doğal olarak. Çoğu kişi kendi evinin önünü sahipleniyor arabasını eğlemek için. Bazı yapıların altında dükkânlar var. Esnaf, dükkânının önünü sahipleniyor. O yapıda oturanların bile buraya arabasını bırakmasına izin vermemekteler türlü gerekçelerle. Bunlar: “Mal ya da müşterim gelecek” gibi gerekçeler. En çok da işittiğimiz söz, sevkiyat var.

Herkesin kendince haklı olduğu gerekçelerle neredeyse her gün eğlek yeri tartışmaları oluyor. Zaman zaman bu tartışmalar; önce ağız dalaşına, sonrasında ise yumruklu, tekmeli, sopalı kavgalara dönüşmekte. Kimi zaman bu kavgaların ölümle sonuçlandığını da işitiyoruz. Bazılarımız bu ölümlü olayların tanığı oluyor. Peki, bu kavgaların olma nedeni, ne?

Kenti kuruyoruz kurmasına... Yeni mahalleler oluşuyor geçen zaman içinde. Onlarca milyon lira sayılarak insanlar konutlar satın alıyor. Ne yazık ki çoğu konutun eğleği yok! Olmayınca da mutlu, erinç içinde yaşamak için konut satın almak amacı güden yurttaş, büyük bir sorunu da satın alıyor ister istemez beraberinde. Aslında bela satın aldığını söylersek yalan olmaz.

Uzun zamandır hem hükümetler hem de belediyeler ne yazık ki kentlerin ulaşım ve eğlek sorunu konusunda doğru dürüst yatırımlar yapmadı. Bu nedenle kentlerin büyük bir sorun yumağına dönüşmesine yol açtılar. Birçok göstermelik yatırımlar yapılmakta. Bu yolla halkın parası gereksiz birtakım işlere harcanıyor. Peki, kentlerdeki eğlek sorununu hem hükümet yetkilileri hem de belediye yönetimleri niye görmez?

Kentsel dönüşüm adı altında birçok kentimiz yıkılıp yeniden yapılmakta. Ancak ne yeşil alan ne de eğlek sorunu çözüme kavuşturulamadı bir türlü. Tersine, bu sorun giderek büyümekte. Çünkü plansız iş yapmak hem hükümetlerin hem de belediyelerin çalışma yöntemi olmuş. Öngörülü yöneticilerimiz olmadıkça eğlek bulma yüzünden yurttaşlarımız sık sık birbirlerinin kafasını kırıp gözünü çıkarır, hatta ölümlü kavgalar yapar. Suçlu mu arıyorsunuz? Uzaklara gitmeyin, başınızı yukarı kaldırıp baktığınızda o sorumsuz suçluları, yani bizleri yönetenleri göreceksiniz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Ağustos 2026

 



[1] Bedensel

[2] Otopark

BAŞARI, EKRANDAN UZAKLAŞMAKTA


Liselere ve üniversitelere giriş sınavları yapıldı. Milyonlarca çocuk ve genç, bu sınavlara umudunu ve geleceğini bağlamıştı. Sınavların sonuçları açıklandı. Büyük başarı göstererek üst sıralarda yer alan öğrencilerin sınavlara nasıl hazırlandıkları basına yansıdı. Başarı sıralamasının üstünde yer alan öğrencilerin çoğu, sınavlara hazırlanırken akıllı telefon ve tabletlerden uzaklaştıklarını söyledi.

Akıllı telefon ve tableti elinden bırakan öğrenci girdiği sınavda başarılı olup amacına ulaşıyor. Ekran bağımlılığının çocuk ve gençlerin başarısını ne denli etkilediği ortaya çıkıyor böylece. Sınavlarda sıfır çekenler çok… Bu konuda, yani sıfır çekenlerin ekranlarla ilişkileriyle ilgili henüz bir sayımlama[1] yapılıp açıklanmadı. Ancak bu alanda çalışmalar yapılması, hem öğrencilerin başarısı hem de eğitimimizin gelecekteki hedefleri açısından çok önemli.

Peki, son günlerde ekran bağımlılığı konusunda bazı gelişmiş ülkeler neler yapıyor? Danimarka, Finlandiya, Fransa, İsveç, İtalya ve Norveç eğitim bakanlıkları sınıflardaki ekranları kaldırma kararı aldı. Bunu yaparken eğitimde teknolojiyi tamamen yasaklamıyor bu ülkeler. Eğitimin merkezine teknolojinin yerine, insanı koyuyorlar. Bu doğrultuda dersler, ekranda değil; basılı kitaplara odaklanarak yapılacak. Bu arada öğrencilerin el yazısı yazmaları yeniden gündemde. Çünkü ekran bağımlısı olan çocuk, motor becerileri azaldığından yazı yazmayı unutuyor. Bu yolla çocukların okuduğunu ya da anlatılanları anlama, konuya odaklanma sorunu çözülmeye çalışılıyor. Ayrıca düzgün okumayı sağlamak da önemli bir amaç bu önlemlerin alınmasında.

Sözü edilen bazı ülkeler, derslerde cep telefonu, hesap makinesi ve yapay zekâ kullanımını yasaklama yolunda önemli çalışmalar yapıyor. Öğretmeni, öğrenciyi, ders kitaplarını, defteri ve kalemi merkeze koyan bir eğitim sistemine dönüş söz konusu. Zaten sanal ortam, eğitimin amacına uygun yapılmasının önünde önemli bir engel değil mi? İnsanı, yani öğretmen ve öğrenciyi devre dışı bırakan bir eğitim sisteminin yararlı olması olanaksız. Çünkü eğitim, insan için ve insanla yapılır.

Bilimsel araştırmalar, elle yazı yazmanın bellek ve öğrenmeyle ilgili beyin bölgelerini klavyeyle yazmayla karşılaştırıldığında çok fazla etkinleştirildiğini göstermekte. Bunun kalıcı öğrenmeyi sağladığı da bilinen bir gerçek.

Türkiye, eğitim alanında verimliliği artırmak için ekran bağımlılığına karşı önlem almak zorunda. Ne yazık ki başta çocuklar olmak üzere toplumumuz ekranlara teslim olmuş durumda. Akıllı telefonlar, tabletler elden düşmüyor. Televizyonlar ise evlerimizin vazgeçilmezi… Sanal dünya, çocukların geleceğini belirleyip onların bilincini oluşturmakta.

Öğrencilerimizin çağdaş bir eğitimden geçirilmesinin yolu, onları teknolojiye ve sanal dünyaya teslim etmemektir. Çocuklar eğitilirken en çok gereksinim duydukları şey, öğretmen şefkati, sıcaklığı, sevgisi, arkadaş dayanışması değil mi? İnsanlar arası etkileşimin olmadığı yerde eğitim olur mu? Hele öğrencileri, kimlerin hangi amaçla yönettikleri bilinmeyen sanal bir dünyanın eline bırakmak bir toplumun geleceğini belirsizlik boşluğuna bırakmak olmaz mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       31 Temmuz 2026

                                              



[1] İstatistik

KIVRIK KİRPİKLİM


Bakışın, gülüşün ne denli uzak

Derinden esse de bir güçlü sazak

Yüreğim eritir buz dolu tuzak

Kıvrık kirpiklerin nasıl uyuyor?

Uyuyup da düşlerle mi doyuyor?

Bunca zaman geçti sence az mıdır?

Zemheri ayında her şey yaz mıdır?

Söz dediğin cılız sesli saz mıdır?

Kıvrık kirpiklerin nasıl uyuyor?

Uyuyup da düşlerle mi doyuyor?

Geceyi gündüze katar giderim

Kinciliği bilmem, iyi ederim

Bir hesabım varsa içten öderim

Kıvrık kirpiklerin nasıl uyuyor?

Uyuyup da düşlerle mi doyuyor?

        Adil’im düşünür içe atarım

        Gün olur kendimce kaşım çatarım

        Umutsuzluk kötü, düşe yatarım

        Kıvrık kirpiklerin nasıl uyuyor?

Uyuyup da düşlerle mi doyuyor?

                                Adil Hacıömeroğlu

                                30 Temmuz 2026

 

       

 

BARIŞ GÖNÜLLÜLERİ


1960’lı yıllarda ülkemizin her ilinde, neredeyse her ilçesinde “barış gönüllüsü” adı altında Amerika Birleşik Devletleri yurttaşları vardı. Kimi lise ve ortaokullarda İngilizce dersi veriyor, kimi de tarım konusunda yurttaşlarımıza yardımcı(!) oluyordu. Okullarımızda ders veren bu kişilerin çoğunun öğretmenlik eğitimi yoktu! Yani çoğu öğretmen değildi. Öğretmenlik(!) yapmak için gelenler, Türkiye’de üç aylık bir uyum eğitiminden geçirildiler. Bu gönüllüler, 1970’li yılların ilk yarısına dek ülkemizde kaldılar.

II. Dünya Savaşı bittikten sonra Soğuk Savaş dönemi başladı. Savaştan sonra dünya emperyalizminin lideri konumundaki İngiltere’nin yerini, ABD aldı. Dünya egemenliğini ele geçiren Vashington yönetimi; siyasal, ekonomik, kültürel alanda geri kalmış ülkelerde etkinlik kurmak için kolları sıvadı. Hemen savaşın ardından 1952’de Senatör Brien McMahon “demokrasi misyonerleri” olarak çalışacak genç Amerikalılar ordusu oluşturulmasını önerdi. Özel fonlarla desteklenen bu proje kapsamında denizaşırı ülkelere gönüllüler göndermeye başladı ABD. Bu gönüllülerden bazıları, anlaşma olmamasına karşı ülkemize de geldi.

John Kennedy, 1 Mart 1961’de Barış Gönüllüleri’ni resmen başlatan 10924 sayılı kararnameyi imzaladı. 22 Eylül 1961’de ABD Kongresi’nden geçen barış gönüllüleri yasasını onayladı.

27 Ağustos 1962’de Türkiye ile ABD arasında imzalanan anlaşma ile Barış Gönüllüleri’nin ülkemize gelmelerinin önü açıldı. 4 Nisan 1965 tarihinde, 568 sayılı Barış Gönüllüleri ile ilgi yasa TBMM’de kabul edildi. Türkiye ve ABD arasında imzalanan anlaşma gereğince Barış Gönüllüleri’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine gitmesi yasaktı. Ancak buna karşın bu bölgelerimizde de Amerikalıların çalıştıkları görüldü.

Barış Gönüllüleri ülkemizin dört bir yanına dağıldı. Onları, halkımız tüm konukseverliğiyle bağrına bastı. Barış Gönüllüleri’nin halkla kaynaşması kolay oldu. İnsanımız yabancıyı, konuğu sever. Onlara çay, hatta yemek ısmarlayıp söyleştiler. ABD’lilerin çoğu çat pat Türkçe konuşmayı da öğrenmişti çoktan. Nedense bu gönüllüler çok meraklıydı. Yerel kültürü, tarihi, insanlar ve aileler arası ilişkileri çok merak ediyorlardı.

Hepsinin boynunda bir fotoğraf makinesi asılıydı. Tarihsel yapıtların bitkilerin, hayvanların, maden alanlarının, askeri bölgelerin, kendilerince önemli olan her şeyin fotoğrafını çektiler. Yurttaşlarımızı mutlu etmek için arada sırada onları da fotoğrafladılar.

Barış Gönüllüleri gittikleri yerde yaşayanların etnik kökenlerini çok merak etmişlerdi. Bu konuyu ayrıntılarıyla belleklerine yazdılar. Hatta aynı etnik kökenden olanların alt boylarını sorup öğrendiler. Ülkemizdeki inanç farklılıkları bir başka merak konularıydı. Mezhepsel ayrılıkları not ettiler kendilerince. Aynı mezhep içindeki ayrımlarla ilgilendiler. Tarikat ve cemaat gibi ayrıntılar üzerinde durdular. Hatta bir yerleşim yerinde rakip sayılan güçlü aileler arasındaki ilişki, rekabet nedenleri üzerinde durdular. Türk yurttaşlarının hangi konulara karşı duyarlı olduğunu saptadılar. İnsanımızın en çok tepki gösterdiği, sinirlenip ayağa kalktığı durumları gözlemlediler. İnsanların siyasal görüşlerine ilgi duydular. Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşı olanlarla olmayanları belirlediler. Bundan da anlaşılacağı üzere ülkemizin sosyolojik, psikolojik röntgenini çektiler. Öğrendiklerini, ülkelerinin istihbarat örgütlerine raporladılar.

Aşiret, geniş aile, cemaat, tarikat, yerel siyaset liderleri ve kanaat önderleriyle sağlam ilişkiler kurdular. Onları hoş tutmaya çalıştılar.

1960’lı yılların ikinci yarısında Barış Gönüllüleri meyvesini verdi. Önce sağ-sol çatışmaları başladı. Birçok gencimiz, bu çatışmalarda yaşamını yitirdi. Sonrasında mezhep çatışmaları gündeme geldi. Birçok kıyımlar oldu. Bu ayrımcılık tutmayınca etnik kökenli terör örgütü ülkemizin başına bela edildi. Halkımızın sağduyusu ve devletimizin kararlığıyla bu bölücü kalkışma ezildikten sonra, laik-antilaik çatışması gündeme sokuldu. Siyaset yapmayı, karşıtına düşmanlıkmış gibi algılattılar kışkırtmalarla. Şu anda ülkemizin enerjisini tüketen, iç cepheyi bozan da bu.

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, emperyalizm bir topluma karşılıksız bir şey vermez, iyilik etmez. ABD, Barış Gönüllüleri adı altında ülkemizde casusluk, misyonerlik faaliyetleri yürüttü. Bu yolla ülkemizin toplumsal yapısının bozulmasına önayak oldu. Ne yazık ki zamanın siyasetçileri buna göz yumdu. Bu emperyalist kötü niyete karşı çıkanlar olduysa da dünyaya geldiğine pişman edildi. Baskı gördü, bozgunculukla suçlandı, işkence gördü, hapse atıldı, hatta öldürülenler oldu. Kimileri, yaşadığı toplumdan dışlandı.

Barış Gönüllüleri’nin çoğunun Amerikan istihbaratının elamanı olduğu çok sonra anlaşıldı. Ancak iş işten geçmişti. Önemli olan bu kötülükten, geleceğe yönelik iyilik dersleri çıkarabilmekte. Atalarımız: Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez, demiş. Ne güzel, uyarıcı bir söz… İşgal yıllarında İngiliz emperyalizmini, Soğuk Savaş döneminde ise ABD’yi tanıdık. Hala emperyalizmin niyetini anlayamadıysak suç kimde. Ülkemizin güvenliğini, geleceğini bu emperyalist güçle dostluk kurarak sürdüreceğimizi düşünmek büyük aymazlık… İktidarıyla muhalefetiyle çukura kaç kez düşüyoruz acaba?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       29 Temmuz 2026

VATAN DEDİLER


Talip Apaydın’ın işgal yıllarını anlattığı Toz Duman İçinde kitabından sonra, Kurtuluş Savaşı’nın yer aldığı Vatan Dediler’i de okudum. Köy enstitülü yazarımızın bu kitabından da önceden okuduklarımda olduğu gibi büyük keyif aldım. Dili yalın bir kitap… Köyü, köylüleri çok iyi tanıyan bir yazar Apaydın. Ayrıca Anadolu gerçeğini iyi gözlemleyip kavrayıp özümsemiş biri.

Vatan Dediler’de yurdumuzu işgalden kurtarmak için cepheye koşanlarla işgal altındaki topraklarda Yunanlıların halka yaptığı insan usuna sığmayacak türlü eziyetler, kıyımlar, kırımlar, soygunlar anlatılmakta. Komşusu soyulup öldürülürken, her gün yüz yüze baktığı köylüsü kızlar, gelinler tecavüze uğrarken kendi canını ve malını kurtarmak için düşmanla işbirliği yapanlar çarpıcı bir dille anlatılıyor romanda. İşbirlikçilik konusundaki başkahraman Kökezli Hacı Nuri ile Tacım köyünün İmamı Ziver Efendi.

Tacım’ın yiğit delikanlıları, silahlanıp atlarına binerek gönüllü olarak Afyon’a gidip milli orduya katılmak için hazırlık içindedir. Hacı Nuri, Kadir Ağa ve Ziver Efendi işgalcilere yaranmak için bu gençleri düşmana ihbar ederler. Gönüllü askerler yola çıkmadan önce işgal güçleri evlerde, çevrede saklanılabilecek yerlerde gençleri arar. Kıl payı düşmanın eline geçmekten kurtulurlar. Zaten işgalin ilk günlerinde Molla Mahmut’un öncülük ettiği milli çetede yer alan Yan Bilal yakalanıp insanlık dışı işkencelerden geçirildi. Karısına, Bilal’in ve herkesin gözü önünde düşman askerlerince tecavüz edildi. Sonunda Bilal, düşman kurşunuyla şehit edildi. Onun şehadetinden birkaç gün sonra bağlarda saklanan Molla Mahmut ve arkadaşları Afyon yoluna çıkarlar.

Molla Mahmut, yola çıkmadan önce eşi Hacer’le oğlu Murat’ı İbrahim Bey’in yardımıyla onun ailesiyle Akşehir’e gönderir. Annesi Ayşa, köyden ayrılmayı reddeder. Evinden, toprağından ayrılmayacağını söyler. Tek başına direnir yaşama Ayşa Kadın. Ona askerde olan Kül Hamit’in karısı Nazife, yardımcı olur oğlu Selim’le. İşgal bitinceye dek birlikte yaşarlar. Ayşa Hanım, bir yandan geliniyle torununu diğer yandan ise Mahmut’unu merak eder. Ayrılık acısı ciğerine işler.

Dönemin koşulları düşünüldüğünde gidilecek doğru dürüst yol yok! Yoksulluk diz boyu… Yanlarında kuru ekmek ve birazcık peynir vardır azık olarak. Molla Mahmut, Haceli, Kazım, Hamdi ve Aşır gece gündüz demez at sürerler. Atlar, dayanamaz bu zor yolculuğa. Hem kendileri hem de atlar neredeyse iğne ipliğe döner. Olağanüstü bir yolculukla ve büyük güçlükleri aşarak Afyon’a ulaşırlar. Köyden ayrılmadan bir istihbarat subayından adresini aldıkları bir esnafı bulurlar. Onun aracılığıyla askerlik şubesine gidip orduya gönüllü yazılırlar. Hemen eğitim alanına varırlar. Atları olduğu için onları süvari alayına alırlar. Her gün eğitim yapılır.

Molla Mahmut, yol boyunca köyde kalan annesini ve Akşehir’e doğru yola çıkan eşiyle oğlunu düşünür. Bu düşünce onu içten içe yer bitirir. Arkadaşlarının ise köydeki ailelerindedir usları. Komutanı bir iş için birkaç subayı ve eri Akşehir’e gönderir. Mahmut da onların içindedir. Akşehir’de karısı ve oğlunu görür sağ salim, dünyalar onun olur. Hacer, bir terzihanede askerlere giysi dikmektedir. O da savaşa elinden gelen katlıyı yapar.

Düşman hızla ilerlemektedir. Afyon’u ele geçirir. Molla Mahmut ve arkadaşlarının yer aldığı süvari alayı İnönü savaşlarına katılır önce. Burada Kazım, şehit olur. Onun acısı yakar bitirir onları. Bu can pazarından kurtulurlar. Sakarya Savaşı’nda Yunanlılara iyi bir tokat vurulur. Hamdi ve Aşır yaralanır. Bu arada köylüler ve arkadaşları olan Kül Hamit ve Zühtü’yle karşılaşırlar Eskişehir’de.

Molla Mahmutların bölük komutanı Eskişehirli Galip Bey’dir. O, öğretmen kökenli bir yedek subay. Galip Bey’in düşünceleri onları çok etkiler. Ayrıca onun insancıl davranışlarına, içtenliğine hayran olurlar. Galip Bey vurulur düşman kurşunuyla. Başta Molla Mahmutlar olmak üzere bütün bölük büyük bir yıkıma uğrar. Onun acısı yüreklerine oturur.

Molla Mahmutlar cephede yurdun esenliği için savaşırken Hacı Nuri, işgalci subaylara koyunlar kesip toy verir kendi evinde. Yunan subaylarına verdiği toyda sofrada bir tek kuş sütü eksiktir. Kadehler Yunan ordusunun başarısı için kalkar. Hacı Nuri de işgalcilere uyar. Yunan subaylar, kadınsız eğlence olmaz, derler. Hacı Nuri, evinde çalışan bir kadını altın vereceği vaadiyle zorla oynatır düşman eğlencesinde.

Sakarya’da düşman püskürtülüp yenilir. Ordumuz geceli gündüzlü bir hazırlığın içindedir. Derken Büyük Taarruz başlar. Molla Mahmut ve arkadaşları en ön safta dövüşürler yürekleriyle. Düşmanın direnişi kırılır ve ordumuz bir bir yurt topraklarını hızla kurtarmaya başlar. Derken askerimiz Uşak’a girer. Ardından Tacım köyüne gelirler. Uşak da Tacım köyü de alevler içindedir. Köyün camisi başta olmak üzere tüm yapılar kül olmuştur. Mahmut ile Haceli’nin evleri de yanmıştır. Molla Mahmut ve Haceli evlerine uğrarlar ayaküstü de olsa. Molla Mahmut, yanmakta olan evin önünde annesini, kurtarabildiği bir kısım eşyanın üstünde otururken bulur. Haceli ailesiyle Mahmut da anasıyla kısa süreli de olsa bir özlem giderirler. Kendi köylerine girmeden önce Kökez’den geçerken Hacı Nuri’nin birlik komutanına işgalcilerden dert yandığını işitir Mahmut. Nuri, bir yandan da cebinden çıkardığı altınları orduya bağışlar.

İzmir kurtarılıp savaş biter. Mahmut’la Haceli terhis olunca yürüyerek köylerine ulaşırlar zor bela.

Talip Apaydın’ın Vatan Dediler’inde birtakım toplumsal ve yönetimsel eleştiriler de var. Eski düzenin köşe taşları sakız gibi her ağıza uyum gösteriyor. Yoksul Anadolu köylüsü cepheye koşup can verirken varsıllar paralarına para katmak için karaborsacılık yapıp köylünün malına el koymanın peşinde. Her savaşın varsılları olur dünyanın her yanında. Bizim de on yıl süren savaş dönemimizin varsılları saymakla bitmez.

Vatan Dediler okunmalı. Okunmalı ki tarihten ders almalı. Yurdumuzun işgalden nasıl ve kimlerce hangi özverilerle kurtarıldığı her kuşaktan yurttaşımızca bilinmeli. Atatürk’ün köylüyü niye milletin efendisi olarak gördüğü de iyice anlaşılmalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       28 Temmuz 2026

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA İNGİLİZLERLE SAVAŞTIK MI?


Atatürk’e karşıt olmayı meslek edinmiş, emperyalistlerin gücüne tapınmayı kişiliğinin belirgin bir parçası yapmış kimileri, Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerle savaşmadığımızı savlar. Bu kişilere İngiltere ile savaştığımız söylendiğinde ise “Bu anlatılanlar resmi tarih” deyip geçerler. Çünkü bu kişiler, kendi tarihlerinin tanıklarından çok, emperyalizmin yalanlarına inanmayı yeğlerler. Bu tür kişilerin çoğu liberaller, liberalizmi solculuk sananlar, İslamcılar ve bölücülerin arasından çıkması ne denli ilginç değil mi?

Kurtuluş Savaşı’mızın başından sonuna dek İngilizlerle savaştık. Çünkü yurdumuzu işgal eden Yunanlıları, bu işe yönlendiren onlardı. Yine yurdumuzu ve ulusumuzu yok etmek isteyen de İngilizlerdi. O dönemin küresel egemeni İngiltere idi.

Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan hemen sonra İstanbul’u işgale gelen güçlerin başında İngiliz donanması vardı. Meclisi Mebusan’ın 18 Ocak 1920’de Misakı Milli’yi kabul etmesi üzerine 16 Mart 1920’de Şehzadebaşı’ndaki 10. Kafkas Tümeni Mızıka Takımının kaldığı koğuşu, 05.45’te basarak uykudaki silahsız dört askerimizi katleden İngilizlerdi.

Atatürk, kurtuluş yoluna çıktığı ilk günden başlayarak sürekli İngiltere’yi hedefe koydu. Bu savaşın İngilizlerle olduğunu vurguladı. Daha Erzurum’dayken İngiliz İstihbarat Albayı Alfred Rawlinson’u tutuklatması, İngilizlere karşı bir savaş sayılmaz mı? Ayrıca Anadolu’nun farklı yerlerinde görev yapan ve halkı Atatürk ve arkadaşları aleyhine kışkırtarak bozgunculuk yapan toplam 32 subay tutuklandı. Daha sonra bu subaylar savaş esiri olarak Malta sürgünlerinin yurdumuza gönderilmesiyle serbest bırakılmıştır.

16 Mart 1920’de, İstanbul’un İngilizlerce resmen işgalinden sonra Atatürk, Eskişehir’de bulunan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa komutasındaki 20. Kolordu’ya İzmit’te bulunan İngiliz birliğini oradan çıkarma emri verir. 20 Mart 1920’de başlayan harekâtla İngilizler Gebze’ye çekilmek zorunda bırakılır. Bu harekâta, Adapazarı-Geyve muharebeleri adı verilir. Bu savaşta öldürülen düşman askerleri, Haydarpaşa’daki İngiliz mezarlığındadır.

Atatürk, Musul ve Kerkük’ten hiçbir zaman vazgeçmedi. En zor koşullarda bile bu iki Türk kentiyle ilgilendi. 16 Aralık 1921’de İngilizler, hava desteğiyle kalabalık bir kara gücüyle Revandiz’e (Günümüzde Erbil’e bağlı bir ilçe) saldırdı. Ocak 1922’de bölgeye yönelik İngiliz saldırıları yoğunlaştı. Bunun üzerine Atatürk, 1 Şubat 1922’de Milis Yarbay Şefik Özdemir Bey’i Revandiz’e yapılacak harekâtın başına getirir.

“Faysal’ın Irak’ta hükümet iddia etmekte olmasına ve Misakı Millimize dâhil bulunan Musul vilayetinin bir kısmına bilfiil el koyarak havalide bazı tahriklere ve teşviklere kalkışarak tecavüzü dairesini milli sınırımız dâhiline kadar uzatmaya teşebbüs etmesine karşılık, adı geçenin bu fesatça faaliyetlerini gidermek ve Elcezire’de Misakı Milli sınırımızın ihtiva eylediği işgal altındaki kısımları gasp edenlerin elinden almak maksadıyla Özdemir Bey’in ekli pusulada gösterilen kadronun başında olmak üzere Elcezire mıntıkasında faaliyete geçmesi tensip edilmiş ve kendisine icap eden talimat verilmiştir. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 12, İkinci Basım: Ekim 2005, s.257)” Bu satırlardan anlaşılacağı üzere Atatürk, Musul ve Kerkük’ü “milli sınırlar” içinde görmekte. Bu topraklara, Faysal-İngiliz işbirliğiyle yapılan saldırıları önlemek için Özdemir Bey görevlendiriliyor.

“Elcezire Cephesi, Özdemir Bey’e rütbesi maaşından başka üstlendiği vazifenin ehemmiyeti ve kapsamı derecesiyle orantılı bir miktar da örtülü ödenekten icabı kadar aylık tahsisat verecektir.

İşbu tahsisatın miktarı Cephe Kumandanlığı’nın takdirine bırakılmıştır. (Aynı yapıt, s.258)” Görüldüğü gibi konu, ayrıntılarıyla düşünülmüştür. Özdemir Bey’in oluşturacağı birlik, yerel halktan oluşacak milis güçleridir. Şefik Özdemir Bey, gerilla savaşını iyi bilir. Milis güçlerin örgütlenmesi konusunda oldukça deneyimlidir. Gaziantep savunmasında önemli yararlılıklar gösterip deneyimler kazanmış bir subaydır. Özdemir Bey’in yanı sıra 1 binbaşı, 6 yüzbaşı, 6 mülazımı evvel, 9 mülazımı sani, 6 zabit vekili ve 1 hesap memuru bölgeye gönderilir.

Elcezire Cephe Komutanı Malta sürgününden üç ay önce dönen Cevat Çobanlı Paşa’dır. Çobanlı Paşa, Çanakkale Deniz Zaferi’nin komutanı, daha önce de Osmanlının genelkurmay başkanlığını yapmıştır. Yaşamının önemli bir bölümünü savaş alanlarında geçirmiş önemli bir komutandır. Elcezire Komutanlığı’nın merkezi, Diyarbakır’dadır. Özdemir Bey, Çobanlı Paşa ile harekât planı hazırlarlar Diyarbakır’da.

Özdemir Bey, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra 1922 Ağustos’unda harekete geçiyor. İngiliz taburuna, Derbent Boğazı’nda saldırır. 31 Ağustos 1922’de bölgeden İngiliz İşgal Komutanlığına çekilen telgrafta Türk saldırısında 4 uçaklarının düştüğü, 3’ü subay olmak üzere 100’den fazla ölülerinin olduğu, 6 makineli tüfek ve 2 topa Türkler tarafından el konduğu” bildirilir. Yaralılar da hesaplandığında bir taburun neredeyse tamamının yok edildiği anlaşılmakta. 31 Ağustos’ta yapılan bu baskın, Derbent Boğazı Muharebesi olarak adlandırılır. Bu baskın, İngilizlerin Büyük Taarruz’a odaklanmasını engeller. İngiltere’nin önceden haber alamadığı Türk saldırısına müdahale etme olanağı kalmaz böylece.

8 Nisan 1923 günü İngilizler, bölge aşiretlerinin bir bölümünün, özellikle de Asurilerin desteğiyle çok sayıda zırhlı araç ve uçakla Özdemir Bey’in birliğine saldırır. Doğu Cephesi’nden Elcezire Cephesi’ne destek olarak gönderilmesi düşünülen birliklerimiz bölgeye ulaşamadığından Şefik Özdemir’in birlikleri yenilip dağılır. Şefik Bey, yanındaki silah arkadaşlarıyla İran topraklarına geçip kurtulur. İngilizler, bu harekâtı yaparken bölgedeki birliklerini Musul bölgesine yığdıklarından İstanbul’u zorunlu olarak boşaltmayı düşünürler. Çünkü onlar için önemli olan Musul petrolleriydi. Böylece İstanbul, tek kurşun atılmadan elimize geçti.

Ülkemizde en büyük sorun kimilerinin belge ve bilgi olmadan her konuda konuşması. Bu nedenle bir olayın geçtiği dönemin koşullarını bilmeden konuşmak, yorum yapmak çok zarar verici bir şey. Atatürk ve arkadaşlarının olağanüstü özverileri, üstün öngörüleri, keskin zekâları ve savaş alanlarında kazandıkları deneyimleri onları başarıya götürmüştür. İngiliz yalanları üstüne tarih bilinci oluşturmaya çalışan aymazların toplumumuza verdikleri zararlar anlaşılır gibi değil. Eninde sonunda güneşin aydınlığı, emperyalizmin yalanlarla oluşturduğu loşluğu, karanlığı dağıtacak. Gerçeklerin ortaya çıkma gibi bir huyu var. Kurtuluş Savaşı dönemi gerçekleri de bir bir ortaya çıkıyor işbirlikçilerin engelleme çabalarına karşın.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Temmuz 2026