GELENEKTEN İNANCA

Toplumların yaşadığı koşullara, onu oluşturan kişilerin ilişkilerine bağlı olarak birtakım gelenekleri oluşur zaman içinde. Gelenekler, aslında toplumsal uzlaşmayı, bireylerin günlük yaşamdaki uyumunu sağlamak için herkesçe benimsenen yazısız kurallardır. Çünkü kurallar olmasa toplumsal uyum olmaz. Kuralsızlık, toplumsal kargaşayı ve bireyler arasında çatışmayı getirir. Bireylerin kuralsız davranması, sürekli kendi aralarında çatışması toplumdaki mutluluğu, güveni, erinci, dayanışmayı, sevgi ve saygıyı yok eder.

İnsanların bir arada güvenle yaşaması için yazılı ya da yazısız kurallar çok gerekli. En küçük toplumsal birlikler oluşmaya başladığı günden başlayarak kurallar ortaya çıkmış bireyler arasında. İlk başta bu kurallar yazıya geçirilmemişti. Kuşaktan kuşağa, dilden dile bu kurallar geçer ve benimsenirdi. Kurallar böylece gelenekselleşirdi. Gelenek giderek inanca dönüştü. İnanca dönüşen geleneğin uygulanması büyük zorunluluktu. Çünkü inanca dönüşen kuralların uygulanması tanrının isteğiydi. Kurala karşı gelmek, tanrıya karşı gelmek demekti.

Dünyanın tüm toplumlarında gelenekler var ola geldi tarihin en eski zamanlarından beri. Yeni dinler ortaya çıktıkça bu gelenekler, yeni dinlerin içine karıştı. Yeni dinin bir parçası, kuralıymış gibi insanlar ona inanmayı sürdürdüler. Böylece gelenekler, inanca dönüşerek yaşamlarını binlerce yıldır sürdürmekte.

Doğu Karadeniz’in bir köyünde doğup büyüdüm. Geleneklerini, kültürünü benimseyip içselleştirdim. Birçok geleneği, yıllarca kentte yaşamama karşın hala yaşatırım belleğimde ve davranışlarımda. Köyümde öğrenip benimsediğim birçok gelenek, yaşamımım bir parçası oldu. Onları içselleştirdiğim için yüreğimde inanca dönüştüler sanki. Geleneğe aykırı davrandığımda büyük bir yanlış, bağışlanmaz bir suç işlemişim gibi oluyorum.

Çocukken ıslık çalmayı büyük bir uğraşın sonunda öğrendim. Her çocuk gibi ıslık çalmayı öğrenmem, benim için önemli bir başarıydı. Sabahtan akşama dek fırsat buldukça bildiğim türküleri çalıyordum ıslıkla. Çocukken köyümüzde elektrik yoktu. Gaz lambasıyla aydınlanırdı evimiz. Konuklarımız gelince lüks lambasını yakardı babam. Işıl ışıl yanan lamba, gazyağını daha çok tüketirdi. Bu nedenle de her zaman yakılmazdı. Ben, geceyi aydınlatan çoğu zaman on numara, arada sırada on dört numara gaz lambasının alaca karanlığında ıslıkla türkü çalarak gezinirdim evin içinde. Kimi zaman da oturduğum yerde dalıp giderdim ıslığın peşi sıra.

Islık çaldığımı işiten ninem: “Tüüü, tüüü… Bu uşak şeytanları topladı eve. Başımıza büyük uğursuzluk gelecek bu yüzden.” deyip beni sertçe uyarırdı ıslık çalmamam için. Islığı keserdim. Büyük suç işlemişim gibi durgunlaşır, bir yana çekilirdim. Ninem, ellerini açıp dualar ederdi evimizden şeytanları kovmak için. Bu durumlar çokça yinelendiği için evde ıslık çalmamaya başladım geceleyin. Hatta bununla da kalmayıp ıslık çalanları da uyarmaktan geri kalmadım.

Eskiden elektrik olmayan evler gecenin karanlığına gömülürdü. Ay ışığı olmadığında kapkara bir gökyüzü ile birkaç metre ötesini göremediğin toprağın arasında yaşamını sürdürürdü insanlar. Yaşanan yerlerde motor gürültüleri de yoktu. Ayrıca karanlık bir gecede kimse dolaşmazdı dışarda. Bazı hayvan seslerinin dışında ses olmazdı çevrede. Bir de yağan yağmurun, esen yelin sesi işitilirdi çoğu zaman ürpertiyle. Evde konuşmanın dışında çalınacak ıslık, dışarıdan gelecek uğursuz seslerin işitilmesini engelleyebilirdi. Ya da… Islık, bazı yabani hayvanlarca çağrı olarak kabul edilebilirdi. Böylece vahşi hayvanlar evin çevresini mesken tutabilirlerdi. Bu vahşiler, insanlara ve evcil hayvanlara zarar verirdi. Bu gelenek/inanç bu nedenle ortaya çıkmış diye düşünmekteyim bugün.

Nedendir bilmem bugün de ıslık çalmam evde geceleri. Şeytanların toplanmasını istemem evimin içinde. Ne yazık ki yaşadığımız kentin caddeleri, sokakları, dinlençleri, alanları, kimi zaman komşu evler iki ayaklı şeytanlarla dolu. Gerçi, bu şeytanların ıslığı işitip gelmeleri de söz konusu değil. Olsun… Ben yine de önlemimi alıp geceleri ıslık çalmayayım.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               24 Şubat

 

 

 

 

RAMAZAN FIRSATÇILIĞI


Ramazan geldi, hoş geldi. Ramazanın gelişi toplumumuzda yediden yetmişe neredeyse herkesi heyecanlandırır. Çünkü bu ayda; insanların çocuklukları, bugünleri, gelecekleri var. İnsanlar yaşlandıkça geçmişe özlemleri güçlenir. Bu özlemin de en önemli, mutlulukla dolu anıları çocukluk dönemindedir. Çocukluk, kişinin erincinin sonsuz olduğu cennetidir diyebiliriz.

Ramazanın paylaşımcılığı, toplumsal dayanışmacılığı çocukların mutluluğuna mutluluk katar. İftar sofralarında her lokmanın paylaşılması, yiyip içerken kalabalığın verdiği mutluluğun, iç erincin ölçüsü ne derece yüksek olduğu belirlenemez. Çocukların sahura kalkması hem bir oyun hem de bir görevdi. Bu nedenle yaşı kaç olursa olsun çocuklar, sahura kalkmak için can atardı. Bazı anne ve babalar, çocuklarının uykusu bölünmesin diye sessizce kalkarlardı sahura. Tilki uykusuna yatan çocukların çoğu, evdekilerin sahura kalktığını anlarlardı tıkırtılı ayak seslerinden. Çünkü o yılarda evleri döşemeleri tahtadandı. Bir de onları uyandıran eve yayılan tavada erimekte olan tereyağının iştah kabartıcı kokusuydu.

Günümüzde iftar sofralarındaki kalabalık azalsa da paylaşımcılık sürmekte. Ne yazık ki son yıllarda güzelliklerin dolu olduğu geniş ailelerin, eş dostun, hısım akrabanın, konu komşunun ve tanrı misafirlerinin yer aldığı iftar sofraları; yerini yavaş yavaş yoksulluğun çaresizliğinin yer aldığı iç burkan ya da beş yıldızlı otellerdeki gösteriş yemeklerine bırakmakta. Bu üzüntü verici olsa da günümüzün bir gerçeği. Sonradan türeme varsılların gösteriş için düzenledikleri iftar sofraları, toplumuzdaki haksız kazancın ne denli yüksek olduğunun bir belirtisi. Bu kişiler akıllarınca Allah’ı da kandıracaklar bu iftar sofralarıyla. Bu sofraların çoğunda haram ve gösteriş savurganlığa dönmekte.

Uzun süredir ramazan fırsatçılığı göze çarpmakta. Önce pide ederleri tartışılmakta. Her ramazan öncesi pideye zam gelir. Ardından su başta olmak üzere et, süt, şeker, un, yağ, bakliyat ederleri artırılır. Halkı soymak isteyen fırsatçılar dört gözle ramazanı bekler. Neredeyse tüm tüketim mallarının iğneden ipliğe ederleri artar. Bunun karşısında hükümet mi ne yapar?

Bir yabancı gibi izler bu durumu hükümetimiz. Kendince önlemler almış gibi yapar. Ancak önlem denen şeyler, zam furyasını engelleyemez. Ülkemizde yıllardır serbest piyasa ekonomisi uygulanmakta. Nedense yıllardır bu soygun düzeninin değiştirilmesi, bunun yerine kamucu bir ekonomik sistemin geçirilmesini düşünmez bile. Fırsatçının eli, çoktan halkın cebine girmiştir. Bu fırsatçılar, on bir ayda kazandıklarının toplamından daha çok parayı indirirler cüzdanlarına ramazanda. Çünkü cüzdanın gücü, vicdanları köreltmiştir.

İnsanın aklının almadığı aymazlıkları da yaşamaktayız ramazanda. Bunlardan en göze çarpanı ise İsrail hurmasının Filistin hurması olarak satılması. Daha önce Kudüs hurması diye satılıyordu bu genetiği değiştirilmiş hormonlu meyve. Bu gerçeğin anlaşılmasıyla İsrail, bu meyveyi Filistin etiketiyle sundu piyasaya. İsrail’in kurnazlığını anlıyoruz da bu durma izin veren, aymazlık uykusunda uyuyan yöneticilerimizin sorumsuzluğunu anlamamız olanaksız. Üstelik bu hurmayı dışardan alıp piyasaya da sürenler kendi tüccarlarımız.

Ramazan fırsatçılığı sınır tanımıyor. İçerdeki asalaklar bir yandan, İsrailli kan emiciler diğer yandan halkımızın dinsel duygularını sömürerek kazançlarına kazan eklemekte. Bu soygun düzeni sürerken sorumlu sorumsuz yöneticiler, üç maymunu oynamaktalar nedense. Ekonomik bunalım yıllardır halkımızın kanını emen bir kene. Emdikçe emdiği için halkımızın kanını, yurttaşlarımızın ayakta duracak durumları bile kalmadı.

Ramazanı, anlamına uygun bir biçimde geçirmek halkımızın tümünün en önemli dileği. Soygunun, fırsatçılığın değil; inancın, mutluluğun, duygudaşlığın, yardımlaşmanın ve dayanışmanın ayı olsun ramazan.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       24 Şubat 2026

BOYUNU ALMAK


Her yörenin, her bölgenin, her ulusun kendine göre inançları, gelenekleri ve görenekleri vardır. Bunlar, o toplumun kültürünün temelini oluşturur. Ayrıca toplumun inançları, gelenekleri insanları bir arada tutar. Çünkü aynı şeye inanmak, aynı geleneği benimsemek, göreneklerdeki ortaklık toplumsal paydadır onlar için. Bunların çoğu, günümüz insanlarına mantıksız gelse de o günün koşulları içinde bakılıp değerlendirilmesi daha doğru olur.

İnsan topluluklarının uluslaşmasında ortak kültürün etkisi, önemi yadsınamaz. Ortak kültür, o toplumu oluşturan insanların duygudaşlığını, duygusunu, düşüncelerini, amaçlarını, ülkülerini belirlemede etkindir. Zaten bir toplumun ortak amaçları ve ülküleri olmadığında uluslaşmaları da zorlaşır.

Bir köye, bir kasabaya, hatta göç alarak kendi özgün özelliklerini yitirmemiş bir kente gittiğinizde insanların düşünüş biçimleri, duygusal tepkileri, davranış biçimlerinin birbirine çok benzediğini kolayca gözlemlersiniz. Çünkü yüzyıllardır aynı topraktan, aynı inançlardan, geleneklerden, göreneklerden beslenen insanlardır onlar. Bu nedenle benzer biçimde davranışların, bakış açılarının, tepkilerinin oluşması da çok olağan. Dar çevrelerde yaşayanların birbirlerinden etkilenmeleri çok kolay… Eskiden iletişim, ulaşım olanakları bugünkü gibi gelişmemişti. Bu nedenle toplumun düşünsel, duygusal bakışları hep yöresel etkilerle oluşmaktaydı. O dönemde göç olaylarının çokça olmadığını düşününce farklı kültürlerden etkilenme çok azdı. Ayrıca ülkemizde ulaşım gelişmediğinden yerleşim yerleri arasında gidiş gelişler zorunlu durumlar dışında pek olmazdı. Bu da farklı yerler arasındaki kültürel taşınımı engellemekteydi. Yerleşim yerleri dış etkilere kapalı, kendi kültürel hamuruyla yoğrulmaktaydı.

Halk inanışlarının bazılarının mantıksal dayanakları vardır. Bazıları da yaşanan dönemin koşullarına uygundu. Ancak zamanla koşullar değişince bu inanışlar, gereksiz duruma geldi. Her dönemin koşullarının kültürel oluşumları farklıdır.  

Çocukluğumun unutamadığım anılarındandır. Yağmur çamur demeden oynardık arkadaşlarımızla. Kimi zaman yere düşerdik. Bazı arkadaşlarımız, oyunun heyecanıyla üstümüzden atlayıp geçerdi. Ya da… Soğuk havalarda evin içinde tek başıma oynardım kendi kendime. Kimi zaman evdekilerin yolunu keserdim bilmeden. Çoğu zaman büyüklerimiz: “Oradan kalk, soğuk alıp hastalanırsın. Yolu kapadın, üstünden geçmek zorunda kalırım. İstemeden boyunu alırım.” diyerek uyarırdı beni. Boyumun alınacağını işitince birden fırlayıp kalkardım yerimden.

“Boyunu almak” yöre halkının eski bir inancıydı. Biri, üstünden geçerse boyunu alır ve böylece boyun uzamazdı. Böylece çok kısa boylu kalırım, diye düşünürdü çocuklar. Bu nedenle üstümüzden birinin geçmesi büyük bir uğursuzluktu.

Peki, alınan boy, geri alınamaz mıydı? Doğaldır ki alınabilirdi. Çünkü halkımızın anlayışında her şeyin bir çözüm yolu vardır. Bir tek ölüme çare bulunamazdı. Bu düşünüşün nedeni ise hangi koşulda olursa olsun umudu yitirmemekti. Çünkü umut yitince yaşamın bir anlamı kalmaz. Umutlu olmaya bağlı olarak halkımızı yaşama bağlayan, onu doğaya karşı savaşımcı yapan olumlu düşünmedir. Olumlu düşünme ile umutlu olmak yan yana gelince yaşamın zorluklarına karşı yılgınlığa kapılıp yenilgi kabul edilmez.

Boyu alınan çocuk, iki gözü iki çeşme ağlardı cüce kalacağı için. Onun bu durumunu gören üstünden geçen kişi, hemen gelip gerisin geri geçerdi üstünden böylece boyunu geri vermiş olurdu. Bazı çocuklar da boyunu alan kişiye yapışıp “Boyumu geri ver.” diye savaşırdı onunla büyük bir ayak diremeyle. Ne zaman ki boyunu geri verirdi, o zaman bu savaşımı bitirirdi. Boyu geri verilen çocuk çok mutlu olurdu. Annesi, babası, dedesi, ninesi, kardeşleri ve diğer akrabaları, komşuları da bu mutluluğa katılırdı.

Aslında “boyunu almak” inanışının olmasının nedeni, yerde oynayan bir çocuğun üstünden geçerek onun oyununu bozmamaktı. Onun varlığına, oyununa, çocukluğuna saygı göstermenin bir gereğiydi bu. Ayrıca çocukların yerde çok fazla yatıp yuvarlanmasını önlemekti. Hem hastalanır hem de toprak yer börtü böcek kaynıyordu. Böcek ısırması onu kötü durumlara düşürebilirdi. Bu inanış, gelenek ne yazık ki unutulmak üzere. Acaba köylerimizde, kentlerimizde “Boyumu aldın.” diye ağlayan çocuklar kaldı mı? Kim bilir…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Şubat 2026

 

 

AKRAN ZORBALIĞININ BELİRTİLERİ


Hem yetişkinlerde hem de çocuk ve gençlerde, ekran bağımlılığının artmasıyla kişilerde olumsuz yönde birçok davranış değişikliği ortaya çıkmakta. Ekran bağımlılığının tensel ve tinsel şiddeti artırdığı yadsınamaz bir gerçek.

Son yıllarda kız olsun erkek olsun çocuk ve gençler arasında akran zorbalığı bir çığ gibi büyüyor. Bireyden bireye akran zorbalığı okullarda, mahallelerde oldukça yaygın. Gücü, gücü yetene… Zorbalık yaygın bir biçimde uygulamakta. Çocuklar ve gençler, aralarındaki küçük sorunları konuşarak değil, şiddetle çözmeye çalışıyorlar. Aslında bu zorbalıkla sorunları çözme davranışı, büyüklerden ve ekranlardan öğrenilmekte. Çocuklar, gördüklerini yapmakta ustadır. Çevrelerinde, ekranlarda gördükleri davranışlara öykünerek kolayca benimsemekteler. Öğrendiklerini vakit geçirmeksizin uyguluyorlar çevresindekilere. Bu işte, bazı büyüklerin çocuklarını severken yaptıkları ve masummuş gibi görünen davranışlarının payı büyük. Bazı anne, baba, dede, nine ya da diğer akrabalar, komşular, tanıdıklar; çocukları severken elleriyle vurarak severler. Kimileri çimdikleyerek, çocuğun orasını burasını sıkıp acıtarak sevgilerini gösterirler. Bu tür davranışlar, görünürde çocuğa karşı bir sevgi göstergesi sayılsa da küçük yavrunun canı yanar. Ve bu tür kişilerden kaçmaya çalışır çocuk. Kaçtığı için dışlanan, suçlanan çocuklar çoktur. Oysa o, canı yanmasın diye bir savunma içindedir. Bu kendini savunmanın büyüklerce yadırganması, küçükleri şiddete alıştırmanın çarpıcı bir örneği.

Çocuklar, küçük yaşlarda kendi aralarında örgütlenerek çeteler oluşturuyor. Bireysel güçlerini birleştirerek şiddetin gücünü artıyorlar. Böylece şiddet, bireysel olmaktan çıkıp toplumsal düzeye sıçrar. Çocuklar büyüdükçe özellikle de ergenlik aşamasında çeteleşmelerin boyutu genişler. Daha geniş kapsamlı bir örgütlenme çerçevesinde şiddetin dozu artar. Böylece gençlerde şiddet bağımlılığı kontrolden çıkmaya başlar. Şiddet bağımlısı gençlerin bazıları, örgütlü suç örgütlerince tetikçi olarak kullanılmaya uygun duruma gelir. Nerdeyse her gün çocuk yaştaki kişilerin işledikleri suçları öğrenmekteyiz basın yayın organlarından. Çoğu zaman ölenin de öldürenin de çocuk olduğu iç yakıcı olaylarla karşılaşıyoruz.

Çocuk ve gençlerin bir bölümü, şiddeti uygulayan olarak diğer bir bölümü de şiddete uğrayan olarak karşımıza çıkmakta. Ne yazık ki akran zorbalığını uygulayanlar şiddet bağımlısı olarak, akran zorbalığına uğrayanlar da şiddete ses çıkarmayarak içten içe bir alışkanlığın kısır döngüsüne girmekteler. Bu durum, herkesin bildiği ve ne yazık ki kimsenin sesini çıkarmadığı bir şiddet sarmalı içinde sürüp gider. Peki, bir çocuğun akran zorbalığı uygulamaya eğilimli olduğunu ya da şiddet gördüğünü nasıl anlarız?

Akran zorbalığını uygulayan çocukların en belirgin özellikleri, duygudaş olmamaları. Duygudaş olmayan biri, karşısındaki insanın duygularının incinmesini, örselenmesini, yüreğinde açılan yaraların derinliğini anlaması olanaksız. Zorba çocuk, kas gücünü gösterme gereksinimi duyar. Böylece kendini, içinde yaşadığı topluma kabul ettirmek ister. Bunu da genellikle kendinden zayıf olanları ezip bastırarak ve hırpalayarak yapar. Böylece kendisinin üstün insan olduğunu sanır. Şiddet uygulayarak, kendinden zayıfları ezerek toplumda değer bularak saygın olduğunu düşünür. Uyguladığı şiddetle varlığını karşısındakine, çevresindekilere duyumsatır zorba çocuk. Bu yolla tinsel doyuma ulaşır kendince. Böylece zorba çocuğun “ben”i şişer.

Çocuklar yaptıkları yanlış ve doğrularla ailesince benimsenmeli. Onların eksikliklerini sürekli söyleyen, yüzlerine vuran anne ve babalar, onları güç göstererek kendilerini kanıtlamaya sürükler. Çocukların yanlışlarının olağan olduğunu söylemeli. Onların yanlışlarından ders çıkararak doğruları yapmalarına yardımcı olmalı anne, baba ve öğretmenler. Sürekli olumsuzluklar üzerinden çocuklara yüklenmek onların tinsel sağlıklarını bozar. Çocukları sürekli etiketleyerek ve önyargılarla yetersiz, başarısız olduklarını söylemek anaata (ebeveyn) davranışlarını en kötüsü. Ne yazık ki bazı anne ve babalar, çocuklarından yeteneklerinin üstünde sınırsız başarı beklemekte. Neredeyse çocuklarını yar tanrı gören anaatalar var. Onları sürekli kazanan yarış atları olduğunu sanan bu anne ve babalar, çocuklarını akran zorbalığına kendi elleriyle itmekteler. Çocuğa: “Annem ve babam, benim varlığımı değil; başarılarımı seviyor.” dedirten anaatalar, büyük yanlışın içindeler. Bu tavırlarıyla suçlu çocuk yetiştirdiklerinin farkında bile değiller. Çocuk da akran zorbalığını kendince bir başarı olarak görmekte.

Çocukların varlığına, yanlış ve doğrularına saygı duymalı anne ve babalar. Onları sürekli suçlamak, olduk olmadık konularda ve yerlerde yargılamak, başkalarıyla karşılaştırmak ve çocukları ikide bir tehdit etmek en kötü anaata davranışları. Bu dil, çok yıkıcı ve yok edici… Çocuklarla iletişimde velilerinin kullanacağı dil; onların kişisel gelişiminde, benliğini oluşturmasında, duygudaş olmalarında çok önemli. Bu nedenle büyükler, küçüklerle konuşurken ağızlarından çıkacak sözlere çok özen göstermeliler.

Çalıştığım bir dersanede deneme sınavları yapardık. Veliler, kendi öğrencisinin sonuçlarını öğrenmeden, çocuklarının sınıf arkadaşlarının kaç puan aldıklarını sorarlar. Bunu da çocuklarının yanında yaparlardı üstelik. Çocuklarını anlamsız bir karşılaştırmanın zehirli ortamına sürükleyen velileri uyarıp terslediğim çoktur. Hatta bir denem sınavında iki öğrenci tam puan aldı. İkisi de tüm soruları doğru yaptı. Ancak sınav sonuçlarını açıklandığı listede biri önde, diğeri arkada yer aldı. Bu sıralama, ada ve soyadlarının abece sıralamasına göre yapılmıştı. İkinci sırada yer alan öğrencinin velisi, çocuğunu azarladı; hatta bir de tokat attı ona, niye ikinci oldu, diye. İşin en üzücü yanı ise bunu yapan anne ve babanın üniversite bitirmiş olmaları. Bu çocukların ikisi anaokulundan başlayarak hep aynı sırada oturdular. Çok içten, ayrılmaz bir arkadaşlıkları vardı.

Bazı veliler, sınavda 95 alan çocuğuna: “Niye 100 alamadın?” diyerek kızmaktalar. Peki, sormak gerek bu velilere: “Sen yaşamın boyunca kaç kez 95 aldın?” diye. Bu tür davranışlarını akranlar arasında haksız, gereksiz bir karşılaştırmayı, rekabeti tetiklemekte. Ayrıca arkadaşlıklarını bozmakta. Böylece onları akran zorbalığının zalimi ya da mazlumu olmaya yöneltmekteler bilerek ya da bilmeyerek.

Zorbalığa uğrayan çocuklardaki davranış değişiklikleri gözlemlendiğinde onun karşılaştığı şiddet çok açık bir biçimde anlaşılır. Bir çocuk görünürde bir neden yokken birden bire içe kapanıyor ve çevresindekilerle pek konuşmuyorsa bu, zorbalığa uğradığının bir belirtisi olabilir. Bu çocuklar içe kapanarak özellikle aile içindeki iletişimi gözle görünür bir biçimde yok olmaya başlar.

Akran zorbalığına uğrayan çocuğun notları düşer, ders çalışma istekleri azalır. Ders çalışır gibi görünse de çalışamaz. Çünkü kafası hep uğradığı zorbalığa takılı olduğundan derslerine, çalışmalarına, ödevlerine, yaşamın gerçeklerine odaklanması olanaksızdır. Bu nedenle notları düşer. Başarısızlığı açıkça görülür. Uğradığı şiddet, onun tinsel sağlığını iyice bozduğundan tüm ilgisi buraya kaymıştır. Kendince bu durumdan kurtuluş çarelerini, içinde bulunduğu durumdan çıkış yollarını aramaya çalışır kendince. Bu kurt, neredeyse günün yirmi dört saati onun beynini kemirip durur. Bu nedenle zorbalığa uğrayan çocuğun uyku düzeni gözle görülür bir biçimde bozulur. Bu tinsel bozukluk, onun tensel gelişimi de etkiler. Sık sık olmadık biçimde sayrılıklarla ayaklanır. Bu çocuklarda durduk yerde baş, karın, sırt ve kas ağrıları görülür. Bu sağlıksız durumun nedeni, gördüğü şiddettir.

Akran zorbalığıyla karşılaşan çocukların yemek düzeni bozulur. İştahları azalır. Sofraya otururken ayak sürür. Yemeğini iştahla yiyemez. Yerken annesi, babası, varsa kardeşiyle göz teması kurmaz. Çünkü şiddetin yükü, acısı, toplum içinde küçük düşmesinin ağır yükü; onun yüreğinde utanç duygusunu büyütür. Göz teması kuramamasının nedeni, özgüveninin örselenmesi ve derin bir utanç duymamasındandır. Bu, onu tinsel olarak ezim ezim ezer.

Zorbalığa uğrayan çocuk, okula gitmek istemez. Hep gönülsüz davranır okula giderken. Çünkü onun için okul demek, şiddete uğrayarak aşağılanma demek. Yani hem tensel hem de tinsel bakımdan acı duyduğundan ve arkadaşlarının arasında küçük düştüğünden okul onun için bir eğitim yuvası olma özelliğini çoktan yitirmiştir.

Akranlarından şiddet gören çocuk, telefonunu elinden bırakmaz. Sürekli gözü ekrandadır. Çünkü kendisine zorbalık uygulayanlar, onu buradan tehdit ederler gördüğü şiddeti söylememesi için. Ayrıca ondan bazı isteklerde de bulunurlar. Anne ya da baba, çocuğun telefonuna bakarsa onun akranlarınca şiddete uğradığını kolayca anlayabilir. Aslında ekranda çocuklarının yaşadıklarıyla ilgili ipuçları, kanıtlar vardır. Çocuk bu bilgilerin ele geçmesinden, uğradığı şiddetin anlaşılmasından korkmaktadır. Ayrıca zorbalık, dijital ortamda da yapılabilir. Çocuk, telefonunu hep yanında taşıyarak bu zorbalığın anlaşılmasını önler. Çünkü bu zorbalıkta tehditler havalarda uçuşur. Bu nedenle birçok çocuğun ekran bağımlılığı, şiddete uğramasının ya da akran zorbası olmasının kaynağı. Çünkü akran zorbalıklarının görüntülerinin paylaşıldı yer sosyal medya alanları. Ayrıca ekranlar, zorbalığın eğitiminin yapıldığı yerler.

Çocukları akran zorbalığından korumanın yolu, onları başta ekran bağımlılığı olmak üzere tüm bağımlılık alanlarından koparmakla olur. Ayrıca onlara duygudaş olmalarını, ulaşabilecekleri amaçlar edinmelerini, gerçekleşmesi için ardından koşacakları ülküleri edinmelerini, tinsel varsıllıklarını çoğaltmayı, doğayı sevmelerini sağlayacak bir aile ilişkisi ve eğitim gerekli. Bu konuda anne, baba ve öğretmenlere büyük görevler ve kaçamayacakları sorumluluklar düşmekte. Bunları yerine getirmek bir insanlık ödevi…

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               21 Şubat 2026

 

AİLE KÖKLERİ


Bir ağacı toprağa bağlayan kökleridir. O köklerle yaşama tutunup göğe ağar. Kökleriyle beslenir. Kökleriyle yaşadığı toprağa sıkıca tutunur. Çünkü toprağı, onun yurdudur. Yüzyıllara meydan okuyan ulu ağaçlar, toprağından aldığı güçle uzun bir yaşam sürer. Köksüz ağaç, yaşayamayıp kurur.

İnsanlar da ağaçlar gibidir. Onların da tutunduğu, dirim bulduğu bir toprak vardır. Bu toprak, onun yurdu, can damarı. Toprağını yurt bilen kişi, o toprağı sevip saygı duyar. Toprağı ona, hem tensel hem de tinsel güç verir. Her canlı kendi toprağıyla vardır. İnsanın toprağı; kişiliğini, yaşam anlayışını, duygu ve düşüncelerini, yürüyeceği yolu belirler.

İnsanın toprağı; onun geçmişi, bugünü ve geleceği... Geçmişin yoksa bugünün de yok! Bugünü olmayanın yarını olur mu? Geçmişimiz, atalarımız… Bugünümüzü, toprağımız üzerinde çocuklarımızın emanetçisi olarak yaşayan bizleriz. Yarınımızsa çocuklarımız ve torunlarımız…

Bir başka deyişle atalarımız, ailemizi simgeleyen ulu ağacın kökleri… Bu köklere ne denli bağlıysak yaşama o denli sağlam tutunur, toprağımıza güvenle basarız. Bizim köklerimize bağlı olmamız, çocuk ve torunlarımıza yol gösterir. Onların yaşam biçiminin, anlayışının oluşmasının temellerini atar. Çünkü çocuklar, büyüklerine öykünürler davranışlarını ve yaşam anlayışlarını oluştururken. Atalarımızın “Ön tekerlek nereye giderse art tekerlek de oraya gider.” sözü, günümüzde bizlere ışık tutup yol kılavuzumuz olmakta. Eğer bizler, köklerimize sahip çıkarsak çocuklarımız ve torunlarımız da bizim yolumuzdan gider. Onların yol göstericisi bizler olmalıyız. Eğer biz, onlara doğru yolu göstermezsek ekranları kullanan art niyetli kişiler çocuklarımıza yanlış yollar göstererek onları bizden çalar.

“Aile” deyince yalnızca çekirdek ailemizi anlamamalıyız. En geniş aile anlaşılmalı bu sözden. Amcalar, halalar, teyzeler, dayılar, gelinler, damatlar, enişteler, dünürler, aynı soydan gelenler, hısım akrabalar bir bütün olarak düşünülmeli. Çünkü bu saydığım akrabalar, ulu ağacın kökünden filizlenen farklı dallar… Dallar, ne kadar çoksa ağaç o denli görkemli ve güçlüdür. “Ağaç, yaprağıyla girler.” Sözünü bir an olsun usumuzdan çıkarmamalı.

Güçlü ağaç, toprağına çok iyi tutunur. En geniş aile bireyleri ile toplantılar düzenlemeli, fırsat buldukça bir araya gelmeli. Bu toplantılar türlü adlar altında gelenekselleştirilebilir. Ailenin tüm üyeleri için anlamlı olabilecek bir tarih belirlenmeli yılın farklı aylarında. Ya da… “Ailemizin geleneksel hamsi günü, çay buluşmaları, imece günleri, kuzine başı söyleşileri, toprağa ve suya saygı zamanı, börek toyu, aile dayanışması, kökleri anma,” gibi adlar altında toplanabilir aile üyeleri. Önemli olan bir araya gelmek… Bunu yapmak için farklı nedenler yaratılabilir.

Çocuklarımızı ve torunlarımızı köklerimizin, geçmişimizin olduğu topraklara düzenli olarak götürelim. Kendi toprağını tanısın. Tanısın ki oraya aidiyet duysun. Çocuk da o köklere tutunsun dişiyle tırnağıyla. Özellikle ataların sonsuz uykularını uyumakta olduğu gömütlüklere çocuklarımızla gidelim. Gidip gelirken o gömütlükte yatan büyüğümüzle ilgili anılarımızı, bildiğimiz kadar aile tarihimizi anlatalım onlara.

Köyümüze götürdüğümüz çocuklarımıza, bahçemizde tüm görkemiyle duran meyve ağaçlarını kimin diktiğini söyleyelim. Söyleyelim ki onlar da büyüklerini örnek alıp toprağına birbirinden lezzetli meyveler diksin. Toprağını çorak bırakmasın. Çorak toprak, canlılara yaşam vermez. Ancak insan, emeği ve alınteriyle çorak bir toprağa yaşam verebilir. Bu da toprağı yurt yapar. Ayrıca çocuklara çalışma alışkanlığı ve doğa sevgisini vermenin bir yolu bu.

Bir kişi, atalarının gömütlerini unuttuğunda yurdundan bağı kopmuş demektir. Bu bağın kopması, insanı boşlukta bırakır. Boşluksa bazılarının onun yurduna göz dikmesine neden olur. Çünkü yaşam, boşluk kabul etmez. Bir yerde boşluk varsa birileri o boşluğu doldurur eninde sonunda.

Çocuklarımızı ekranlara teslim etmek yerine, onların köklerine sıkıca sarılmalarının yolunu açalım. Bu da geleceğimiz olan en güzel varlıklara zaman ayırmakla olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Şubat 2026

EĞİTİMSİZ ÖĞRETİM


Okullarımızın işlevini anlatırken hem halk arasında hem de yasalarımızda “eğitim ve öğretim kurumları” olarak tanımlanırlar. Bu tanımlama, son derece doğrudur, içeriği ve anlamı boşaltılmadığı sürece. Okulların yaptığı işi, özetleyerek anlatan “eğitim” ve “öğretim” sözcükleri rastgele seçilmemiştir. Bu iki sözcüğün söyleniş sırası da ilgi çekici. Önce “eğitim” sonrasında “öğretim” gelir. Zaten okullar; halk arasında, öğretmen ve öğrencilerce “eğitim kurumları” olarak anılır. Demek ki eğitim olmadığında öğretim de olmayacağı için okul da okul olmaz, işlevini yerine getiremez.

Bir süreç içinde kişide oluşan olumlu yöndeki davranış değişikliğine, eğitim denir kısaca. Demek ki eğitim gören biri, olumlu yönde davranış değişikliği göstermek zorunda. Bu olmadığında eğitim de amaca ulaşılmamış demektir.

Okullarda değişik öğrencelerle (derslerle) karşılaşır öğrenciler. Bu öğrencelerin hepsinin alanı, içerikleri farklı. Türkçe dersinde öykünün ne olduğunu anlatır öğretmen. Bu, öğretimdir. Bu öğretilen bilgi ışığında öğrencilerin öykü yazmaya başlaması ise bir eğitimdir. Çünkü burada öğretilen bilgi; davranışa, uygulamaya, eyleme dönüşür. Yani öğrenilen bilgi, yaşama geçirilir. İşte, okullarda yapılması gereken, ulaşılmak istenen amaç budur.

Okullar yalnızca öğrencilere bilgi yükleyen yerler değil. Eğitim yapılmayan okullarda öğrenciler; kuru, yavan, yaşama geçirilemeyen, uygulaması olmayan bilgi hamalına dönüşür. Bu tür bir eğitim anlayışı ne yazık ki ezberciliğe dayanır. Ezber bilginin yaşamla ilişkisi olmaz. Bu nedenle ezberlenen bilgilerin yararı oldukça düşüktür.

Eğitim, çok yönlü ve çok boyutludur. Bir kişinin yaşamı boyunca karşılaştığı her olayın, her zorluğun, her sorunun, her durumun eğitimi yapılabilir. Aslında eğitimle yaşam kolaylaşır. Geleceğe yönelik amaçlar, ülküler, planlamalar eğitimle olur. Kişi; bilgisini, görgüsünü, deneyimlerini eğitimin gücüyle yaşama geçirir. Bir ülkenin kalkınması, ileri gitmesi, erinç içinde yaşaması, geleceğe güvenle bakıp varlığını sürdürmesi eğitimle olur. Kısacası iyi bir eğitim, toplumun geleceğidir.

Eğitimli kişinin oturup kalkması, konuşması, giyimi kuşamı, olaylara karşı tepkisi, insan ilişkileri, yemek yemesi, bir toplulukta hakkına razı gelmesi, başkalarının haklarını koruması, iyi bir dinleyici olması, karşısındakilere saygı göstermesi, zayıfı koruması, küçüklerle yaşuluları koruması, her türlü varlığı sevmesi, her canlının yaşam hakkına saygı duyması, ne zaman ne yapacağını bilmesi, çevresine uyum göstermesi, özverili yapısı, hoşgörüsü, nefsini disiplin altına alması, değerlere ve aktöreye uygun davranışlarıyla ilgi çeker.

24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının uygulanması için 12 Eylül 1980 askeri darbesi yapıldı. Bu darbe; toplumumuzu her yönden etkiledi. Ekonomi, siyaset, sosyal yaşam, eğitim, kalkınma, sağlık, toplumsal örgütlenme, tarım, hayvancılık, yargı, güvenlik, dünyaya bakış gibi birçok alanda değişiklikler oldu. Toplumun belleği yeniden oluşturuldu. Toplumcu düşünmenin yerini, bireycilik aldı. Bu da hem toplumsal hem de kişisel ülkücülüğü yok etmeye başladı. 12 Eylül’ün mimarları, topluma: “Gemisini kurtaran kaptan” sözü gereğince bireyciliği benimsetmeye çalıştı. Bu konuda, büyük bir oranda amaçlarına da ulaşmış sayılırlar. Bencilliği, toplumun her yanına yayarak bencil bireylerin olmasının yolunu açtılar. Kişinin hangi yolla olursa olsun para kazanmasının asıl amaç olduğunu topluma benimsetmeye çalıştı 12 Eylül darbecileri. Bu anlayış doğrultusunda kamu kaynaklarını yağmalama yarışı başladı. Yerden pıtrak gibi kamu kaynaklarını yağmalayan varsıllar bitmeye başlarken halkın büyük çoğunluğu yoksullaştıkça yoksullaştı.

12 Eylül darbesinin en çok zarar verdiği alan okullarımız. Okulların eğitim işlevi bir yana itilip unutturuldu. Eğitim kurumlarımız, yalnızca öğretim yapılan yerler olarak görüldü. Böyle olunca öğretim de giderek zayıflayarak ağır aksak yürümeye başladı. Ezbercilik; öğrencilerin üretkenliğini, yaratıcılığını, özgüvenini, ülküsünü, özverili çalışmasını, topluma adanmışlığını, yardımlaşma ve dayanışmalarını, birlikte çalışma alışkanlıklarını yok etti.

Eğitim, para kazanmanın bir yolu oldu nedense. Okullar, para kazanmanın bir aracı olunca eğitim içeriği kuş olup uçtu kurumlardan. Çünkü uygulanan ekonomik sistemin kuralları, ilkeleri, aktöresi ve toplumun çıkarlarını önceleyen amaçları yoktu. Asıl amaç para kazanmak olunca eğitim, ikincil plana düştü ne yazık ki. İkinci plandaki eğitim zamanla rafa kaldırıldı kolayca.

Televizyonun yaygınlaşmasıyla okullarda yapılamayan eğitin ekranlara taşındı. Buna giderek akıllı telefonlar eklendi. Ancak ekranlardaki eğitim olumsuz yönde oldu. Ekran, insanlık erdemlerini ve toplumsal değerleri hiçe sayıp aşındırmaya başladı. Toplumun çekirdeği olan aile kurumuna savaş açtı ekranlar. Aileler dağılmaya başladı. Büyük olsun küçük olsun kişilerde ekran bağımlılığı giderek arttı. İnsanlar, ekranla yatıp kalkmaya başladı. Birçok kişinin eğitimi de öğrenimi de buralardan yapılıyor ne yazık ki. Bu; toplumun çözülmesine, çürümesine yol açtı.

Türkiye, bağımsızlığını batı emperyalizmine karşı verdiği zor bir savaşla kazandı. Cumhuriyet’imiz, batı emperyalizmine karşı verdiğimiz zorlu savaşın küllerinden doğdu. Devrimlerimizi; batının yıkıcılığını onarmak, çağdaş bir düzen kurmak ve bir daha işgale uğramamak için yaptık. Dünyada sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş mücadelesini başararak ezilen uluslara örnek ve öncü olduk.

Dün savaş alanlarında yenip ülkemizden kovduğumuz batı emperyalizmi, bugün ekranlarla evlerimizi, çocuklarımızın belleklerini, yüreklerimizi işgal etti. Kendi kokuşmuş yaşam biçimlerini, bizlere dayatıp benimsetmeye çalışıyorlar. Bu yolla önce ailelerimiz, sonra da toplumumuzu dağıtıp çökertmeye çalışmaktalar. İşte, 12 Eylül darbesinin yok ettiği, kokuşturduğu eğitim sistemimizin açık kapısından batı, çocuklarımıza el attı. Onları; köhnemiş düzenleri, kokuşmuş yaşam biçimleriyle tarihsel köklerinden, insanlık erdemlerinden, toplumsal aktöremizden koparıyor. Bu, ülkemize karşı açılan bir savaş… Bu savaşa karşı kendimizi, çocuklarımızı, ailelerimizi, ulusumuzu, tarihimizi, erdemlerimizi, aktöremizi ve bizi biz yapan değerlerimizi savunmak zorundayız. Bu savaşı kazanarak ezilen uluslara yeniden örnek ve yol gösterici olmalıyız.

Atatürk, Onuncu Yıl Nutkunda: “Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” diyerek ulusal kültürümüzün toplumun geleceği, çocuklarımızın yetiştirilmesi için ne denli önemli ve belirleyici olduğunu belirtmiştir. Atatürk, bu tarihsel sözüyle ulusumuzun tümüne, milli kültürü geliştirme konusunda bir görev vermekte. Milli kültürü geliştirmek, ayakta tutmak için halkımıza dayatılan batı kültürüne, yaşam biçimine de set çekmek gerekir.

Ülkemizi ekran bağımlılığının yıkıcılığından, çocuklarımızın beyinlerini sanal ortamın çürümesinden, ailelerimizi küresel saldırıdan korumak için yüzyılların imbiğinden süzülerek gelen aktöremiz, tarihin derinlerindeki köklerimizin bize verdiği yüreklilik, insanlığın büyük hazinesi erdemlerimiz ve Cumhuriyet değerlerimizle karşı koyacağız. Bu savaşı toplumsal işbirliğiyle kazanabiliriz. O da yurttaşlarımızın tümünün imece yapmasıyla olacak. Bu imecemizde kılavuzumuz, Cumhuriyet’imizin kurucu ilkeleri ve onun değerleri olacak.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                        18 Şubat 2026

 

EKRANLARDAKİ SAPKINLIK


Ekranlarda her türlü sapkın davranışı görmek olanaklı. Zaten son yıllarda ekranlara göre giyinen, süslenen, beslenen, konuşan, tepki veren, el kol devinimleri yapan bir insan topluluğu var. Giderek bu kişilerin sayıları da artmakta.

Ekrandaki kişi, nasıl konuşuyorsa onu izleyen de öyle konuşuyor. Ekran karşısındaki kişi, karşısındaki camda ne görüyorsa onu yapıyor. Orada gördüklerini sorgulamıyor doğru mu, yanlış mı diye. Eğer bir şeyi, bir davranışı, bir konuşmayı ekranda görmüşse onu doğru kabul ediyor. Bu kişiler, ne anne ve babalarına ne öğretmenlerine ne de bir işin uzmanına inanıyor. Ekranı; annesi, babası, öğretmeni, akrabası, arkadaşı ve her şeyin uzmanı olarak görüyor.

Ekranların erdem ve aktöre süzgeci yok! Çok izlenmektir asıl amacı. Amaca ulaşmak için de erdem ve aktöreyi hiçe saymakta ekranların efendileri. Toplumsal çöküşün, kokuşmanın olması ya da kişilerin tinsel bunalımlara girmesi onların umurunda bile değil.

Birçok kişi çok izlenip ünlü olmak için toplumsal aktöreye çok ters gelebilecek davranışlarının görüntülerini paylaşmaktalar sosyal medyada. Karşı karşıya gelip sorsanız çoğu, yaptıkları davranışın yanlış olduğunu da söyler. Buna karşın bu yanlışı, bile bile niye yapar kişi? Bu yanlışına birçok kişinin özeneceğini, ona öykünüp aynı yanlışın içine gireceğini neden düşünmez?

İnsanlar, ekran bağımlılığı yüzünden kendi kişiliklerini, köklerini, insancıl duygularını, doğru düşüncelerini ne yazık ki hiçe saymaktalar. Sosyal medyada öyle görüntüler önümüze geliyor ki şaşkına dönüyoruz. “Bu kadarı da olmaz.” diyoruz. Ancak oluyor ne yazık ki. Her geçen gün olmasını olanaksız gördüğümüz davranışlarla karşılaşıyoruz.

Geçen gün bir sosyal medya alanında bir görüntü düştü önüme. Bir anne, oğluyla dudak dudağa öpüşüyor. Bu, kabul edilebilir bir şey değil. Çünkü bu öpüşme biçimi karı, koca arasında olabilir. Çünkü bu öpüşme; karşılıklı cinsel dürtünün, isteğin, şehvetin bir belirtisi. Bunun tersi de olabilir. Bir baba da kızıyla dudak dudağa öpüşemez. Böyle bir görüntüyü izleyenlerin ilk tepkisi “sapık” demek olur. Bu tür sapkınlık içeren davranışların yapılması, hele de kamuya açık duruma getirilmesi toplumsal aktöremizi bozan bir etken. Anne ya da babanın çocuğunu dudaklarından öpmesi bir sevgi belirtisi sayılamaz.

İnsanların mahrem organları vardır. Çocuğun da mahrem yerleri var. Bunu hiçe saymak, çocuklar açısından büyük olumsuzluklara yol açar. Özellikle anne ve babalar, bu konuda duyarlı olmalı.

İşin en ilginç yanı da sözünü ettiğim görüntüyü binlerce kişinin beğenmesi. Bunun nesini beğendiniz? Bu görüntüleri beğenerek sapkınlığı ödüllendirdiğinizin farkında mısınız?

Kız ya da erkek çocuklarıyla dudak dudağa öpüşen anne ve babaların en büyük zararı çocuklarına verdiklerini söyleyelim. Çünkü dudaktan öpmeyle çocukta şehvet duygusu uyandırılmakta. Çocuğun cinsel dürtüleri harekete geçiriliyor. Bu nedenle özenti, bilmezlik, ünlü olma isteğiyle yapılan kimi aymazlıklar yarın kişilerin başlarına büyük sorunların açılmasına neden olabilir.

Herkes ünlü olmak için uğraşmakta. Herkes ünlü olursa ünsüz olan kalmayacak bu gidişle. Böyle olunca kimse ünlü olmamış olacak. Çünkü doğada her şey karşıtıyla var. Bir şeyin karşıtı yoksa kendisi de yok!

Kişiler, ünlü olma amacıyla yaptıkları birçok bilinçsiz davranışla hem kendilerine hem de çevresindekilere dönüşü olmayan zararlar vermekteler. Sosyal medyada yapılacak her iş kırk kez düşünülmeli. İnsanın amacı ünlü olmak değil, kendi olmak olmalı. Kişinin kendi olması denli güzel bir şey var mı şu dünyada?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Şubat 2026

 

ÇOCUKLAR EKRANDAN KURTULURSA


Çocuklar ve gençler, ekran bağımlılığından kurtulduklarında yaşamları olağanüstü bir biçimde olumlu yönde değişir. Alışkanlıkları, algılamaları, kavramaları, insan ilişkileri, olaylara bakışı, yaşamını planlamaları, ilkeleri, amaçları, ülküleri, ilgi alanları, duyguları ve düşünceleri farklılaşır.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuk, ilk olarak çevresiyle ilgilenmeye başlar. Bu ana dek çevresinde ayrımına varamadığı birçok şeyi görür. Onların yaşamına renk katacağına inanır. Çevresiyle ilgilenmesi, onun farkındalığını güçlendirir. Onu, daha çok yaşama bağlar. Yaşamdan zevk almanın mutluluğunu yaşar.

Ekran yerine anne, baba ve varsa kardeşiyle ilişkisi güçlenir. Aile söyleşileri gün geçtikçe artar. Böylece ekrandan kurtulan çocuk, ailesini yeniden keşfeder. Anne ve babanın duygusal, düşünsel gücünü duyumsar büyük bir farkındalıkla. Anne ve babanın sıcaklığının kendisini iyileştirdiğini, içgücünü artırdığını, özgüvenini güçlendirdiğini açıkça görüp duyumsar.

Ekran gidince anne, baba, öğretmen ve diğer yakınlarla çevresindeki diğer kişilerin konuşmalarını dinlemeye başlar. Dinlemenin ne denli öğretici, erdemli bir şey olduğunu anlar. Dinlemenin, dinlediklerini anlamanın dinlediklerini içselleştirmenin ne denli önemli olduğunu kavrar çocuk. Hele dinleme, karşılıklı konuşmaya dönüştüğünde onun mutluluğuna değme gitsin. Dinleyen çocuk için anne ve babanın söyleyeceği her söz tılsımlı bir duruma gelir. Giderek bu dinlemeler, çocuğun sevince dönüşen mutluluğunu artırır.

Dinleyen kişi, doğal olarak konuşmaya gereksinim duyar. Ekran bağımlılığı yüzünden yok olan aile içi konuşmalar, söyleşiler yeniden başlar. Bir çocuk için yaşanması gereken bir mutluluk verici bir durum, bulunmaz fırsattır bu. Çünkü çocuk, büyükleriyle söyleştiğinde hem dilini geliştirir hem de çok şey öğrenir. Dinlemeden, konuşmadan anadilin gelişmesi olanaksız. Bu nedenle aile içinde başlayan söyleşiler, geniş çevreye yayılır zamanla. Bu da insanın dilini, belleğini, duygusal evrenini, düşünsel dünyasını geliştirir.

Dinleyip konuşan, çevresindekilerle söyleşen kişinin akranlarıyla ilişkisi gelişir. Yeni arkadaşlar edinir. Arkadaş edinme, sosyal gelişmenin biricik gerekliliği. Ekransız bir yaşam, çocuğu sosyalleştirir. Onun yeniden yitirdiği toplumun bir bireyi yapar. Arkadaşlık, insana büyük bir güç katar. Duygusal ve düşünsel ortaklıklar, yakınlıklar, amaçlar, ülküler edinilir. Bu durum, çocuğu güçlü kılar.

Akranlarıyla yeniden ilişki kuran, arkadaşlar edinen çocuk, oyun oynamaya başlar. Oyun, bir çocuğun kişisel gelişimi için olmazsa olmazdır. Bir çocuğun oyunsuz büyümesi düşünülemez bile. Oyun, onun motor becerilerini geliştirdiği gibi düşlemler kurmasını, duygusal varsıllığını, düşünsel kazanımlarını artırır. Oyun, çocuğu eğlendirirken öğretir ve eğitir.

Oyun; dinleme, konuşma, karşılıklı söyleşme çocuğun dikkatini artırır. Bu, hızlı bir kavrayışa dönüşür. Bu kavrayış, varlıklar arasındaki ilişkileri ve küçük ayrıntıları kolayca fark eder. Her nesnenin, kişinin yaşamı için ne denli gerekli olduğunu anlar. Dikkati artan çocuk, küçük şeylerle de mutlu olmayı başarabilir.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuğun öfkeli durumu son bulur. Öfke yerini uyumlu, anlayışlı olmaya bırakır. Öfke yok olunca şiddet eğilimi de ortadan kalkar. Bu durum hem kendisiyle hem de çevresiyle barışık bir bireyi ortaya çıkarır.

Ekranı terk eden çocuğun öğrenmesi hızlanır. Öğrenme isteği artar. Öğrenme isteğini karşılamak için kitap okuma alışkanlığı kazanır. Çünkü öğrenme gereksinimi onu, kitaplara yaklaştırır.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuk; uyuşturucu, alkol, sigara, kumar, obezite, akran zorbalığı gibi bağımlılıkların tuzağına düşmekten kurtulur. Bu da onun okul başarısını artırır. Okul başarısı, yaşam ve sosyal alanlarda başarıyı da getirir. Böylece yaşamın büyük ödülünü de alır böylece.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

AİLEYİ ÇÖKERTEN SARILMALAR


Ekran bağımlılığı, insanların yaşamlarının her alanında belirleyici oluyor. Ünlü olma, çok fazla beğeni toplayıp tıklanma sayısını artırma takıntısıyla akla hayale gelmeyecek işler yapılıyor sosyal medyada. Bunların çoğu ipe sapa gelmez mantık dışı paylaşımlar. İnsan sormadan edemiyor: Bir kişi, akla mantığa uymaz ve çoğu zaman çok sıradan olan görüntüleri niye izler, sonrasında da beğenip paylaşır?

Paylaşım çılgınlığı, paylaşımlarda farklı olma isteği öylesine yaygınlaştı ki toplumun gelenekleri, kişilerin birbirine saygısı, aktöre gerektiren ilişkiler hiçe sayılıyor. Bu da kişisel ve toplumsal ilişkilerde, özellikle de aile birlikteliğinin sürmesinde onulmaz yaralar açmakta. Beğeni alıp tıklanma sayısını artırma isteği, eşler arasında saygı ve güven temelindeki ilişkileri zedelemekte.

Son günlerde eşler birbirlerinin kocalarına sarılıp bunun da görüntüsünü çekerek paylaşıyorlar sosyal medyada. Sarılırken kocalar şaşkınmış gibi davranıyor, kadınlar ise gülüyor. Bu sarılma işini de son günlerin sosyal akımı durumuna getirmeye çalışıyorlar. Tamam, iki çift böyle bir saçmalık yaptı diyelim. Neden “Saçma!” deyip geçmiyoruz. Binlerce kişi bu görüntüleri niye beğenip paylaşıyor? Böylece bu saçmalığın yayılmasının yolunu açıyor. Toplumu bu tür gereksiz işlerle niye meşgul ediyorlar?

Toplumumuzda hızlı ilerleyen bir sıradanlaşma var. Bu sıradanlaşma çoğu zaman bayağılaşmaya dönüşüyor. Çoğu kişi, başkalarının ilgisini çekmek ve sosyal medyada beğeni almak için çabalamakta ne yazık ki.

Yine sosyal medyada izlediğim saçma sapan bir görüntüden söz edeceğim. Gençler, güya topluca namaz kılıyorlar kızlı erkekli. Kiminin ağzında sigaraları da var. Secdeye vardıklarında birden orta yerde dizlerinin üstünde duran biri, yüzükoyun uzanıyor yere. Ölmüş gibi yapıyor. Sonra ikincisi aynı davranışta bulunuyor. Arkadaki iki kız birbirine sarılıyor. Toplumun değerleri ve inançlarıyla bu denli dalga geçme, onları kendilerince gülmece konusu yapma düşüncesi nereden kaynaklanıyor?

İzlenme oranını artırmak, beğenileri çoğaltmak için halkın inanç ve değerlerini böylesine hiçe saymak bugüne kadar şeytanın bile aklına gelmemiştir. Bu kişiler, kendilerince izleyenleri güldürmeye çalışıyor. Bir güldürünün yaratıcısı, öncüsü olmayı deniyorlar kendilerince.

Sosyal medya, toplumumuzun mizah anlayışını değiştiriyor. Sıradan, eskilerin “eşek şakası” dediklerinin bile gerisinde bir güldürü anlayışı yerleşti toplumumuza. Bu durum; toplumumuzun geldiği bilgisizliğin, zevksizliğin, bayağılaşmanın, üretken olamayışının düzeyini göstermesi bakımından çok üzücü.

Mizah, zeki insanların yapacağı bir şey… Üretkenlik, yaratıcılık gerektirir. Yapılan mizah, sıradan olmamalı. Toplumun ilerisinde olmalı. İnsanlar, değerler ve inançlar mizah konusu yapılmamalı.     

Yukarıdaki iki örnek; toplumsal çürümenin, kokuşmanın doruğu sayılabilir. Bu çürüme ve kokuşmayı önlemek hepimizin görevi. Hiçbir toplum çürüyüp kokuşmuş bir bataklıkta yaşamını sürdüremez.

Sosyal medya ve ekran bağımlılığı; aileyi dağıtmak için elinden geleni yapıyor. Aile dağılınca toplum bir bütün olarak kalabilir mi? Toplumsal çözülmeyle ne ulus kalır ne de yurt. Her şey sabun köpüğü olup uçar gider elimizden.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

İNSANIN İLACI İNSAN


Ara sıra hastanelere gidiyorum. Hangisine gittiysem iğne atılsa yere düşmeyecek. Hastanelerin hangi bölümüne gidersen git, hepsi kalabalık… Her yerde bekleşen insanlar var. Bekleşenlerin çoğunun çocuk ve genç olması ilgimi çekmekte. Tamam, hastalığın yaşı yok! Ne zaman kimin kapısını çalacağı belli olmaz. Hastalık da sağlık da insanlar için.

Hastanelerde gençlerin çokluğunun ilgimi çektiğini söylemiştim. Şeker hastaları çok… Mide rahatsızlığı olanlar ilgi çekiyor.  Psikologlara, psikiyatristlere gidenler oldukça fazla… Kardiyolojik rahatsızlıkları olanlara rastladım çokça. Çocukların ve gençlerin oldukça şişman olmaları da bir başka gözlemim. Bu hastalıkların çoğu yanlış beslenmeden… Ancak bu hastalıkların bu denli çok görülmesinin nedenleri arasında içinde yaşadığımız sosyolojik ve psikolojik koşulların önemli payı var.

Son yıllarda aileler, hızla dağılmakta. Bireyci davranmak, ailelerin dağılmasında en büyük etkenlerden biri. Ne yazık ki birçok ailenin üyeleri “biz” yerine “ben” diyor. Anne, baba ve çocuklar “biz” olamadıkları için içinden çıkılmaz büyük sorunların içine gömülmekteler. Sürekli “ben” diyenler; “biz” olmak için çabalamak yerine, daha yüksek sesle ve daha kalın çizgilerle “ben” demekteler. Bu da yuvaların dağılmasını hızlandırmakta.

Ailelerin dağılması, toplumsal çözülmeyi de hızlandırıyor. Toplumsal çözülmenin en önemli nedenlerinden biri de ekran bağımlılığının yaygınlaşmasıyla insan ilişkilerinin zayıflaması. İnsanlar bir araya gelip eskisi gibi söyleşmiyorlar. Sorunlarını, yakınlarıyla konuşmuyorlar. Konuşmayınca da çözüm bulunamıyor sorunlara. Kolayca çözülebilecek bir sorun, büyüyor göz göre göre. Bu nedenle birçok çocuk ve genç, psikolog ve psikiyatristlere gitmek zorunda kalıyor.

Ruhsal rahatsızlıkların bazılarının bedensel hastalıklara neden olduğu bilinmekte. Birçok hastalığın psikolojik nedenlerle ortaya çıktığı bir sağlık gerçeği. Oysa bu hastalıkları iyileştirecek en önemli ilaç, yine insan… İnsansızlık, bireyi de toplumu da hasta etmekte. Bir dost insanın, bir sıcak yüreğin, bir çift tatlı sözün, içten bir gülüşün, yürekten bir dokunuşun iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı?

İçten bir insan sesi, en büyük sağaltım kaynağı… Kişiye gösterilecek candan bir yakınlığın iyileştirme gücü yadsınamaz. Dostluk dolu bir ortamda bulunmanın iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı yeryüzünde?

İnsanın derdi, insanla derman bulur. Dermansız dert, ancak insan yüreğinin olmadığı bir toplumsal düzende vardır. Sosyal bir varlık olan insanın toplumdan soyutlanması düşünülemez. Bu nedenle ekranlarla değil, insanlarla dost olmalı. Çoğu hastalığımızda ilacımız olacak insanlardan uzaklaşmak niye?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Şubat 2026

ABD SEVERLİĞİ BESLEYEN İRAN DÜŞMANLIĞI


ABD’nin İran’a tehditlerinin ardı arkası gelmiyor. İnsan kanına ve canına doymayan bu emperyalist güç, durmadan askeri yığınak yapmakta İran’ı çevreleyen denizlerle yakındaki kara üslerine. Bu saldırı, amacına ulaşırsa Batı Asya’da karışıklık artar, kan yitimi sürer. Emperyalizmin güdümünde yapay devletçikler kurulur.

İran ulus devleti, emperyalizme karşı bir kale olarak ayakta durmalı. Dünyanın neresinde olursa olsun emperyalizmin kazanacağı yengiler, ezilen ulusları tutsaklaştırır, ülkelerinin yağmalanmasına neden olur. Bu nedenle İran’ın yıkılmaması, yenilmemesi için ezilen ulusların tümü “ama, fakat, ancak” demeden, türlü gerekçeler öne sürmeden bu komşu ülkenin yanında yer almalı. Bu, hem bir insanlık görevi hem de Atatürk’ün devrimci yolundan yürme kararlılığıdır. Kurdun, kuzuyu boğmaya çalıştığı bir anda kuzuyu olur olmaz bir biçimde suçlamak, kurdun işini kolaylaştırdığı gibi onun eylemine haklılık kazandırır. Kuzuyu suçlayanlar, kurdun yanında yer alır bilerek ya da bilmeyerek.

Türkiye’de üç siyasal kesim açık olmasa da içten içe ABD’nin İran’a yapacağı saldırıyı desteklemekteler. Ne uğruna? Söyleyelim...

İslamcıların bir bölümü, mezhepçilik nedeniyle İran’a düşmanlık duymakta. Bu nedenle İran ulus devletinin parçalanması, pek belli etmeseler de onları mutlu eder. Zaten televizyon yorumlarında bu kişiler, olduk olmadık yerde İran’a suçlamalarda bulunup bu komşumuza karşı düşmanlığı körüklemekteler. Böylece ABD-İsrail değirmeninin su taşıyıcıları olmaktalar.

İran düşmanlığında ikinci kesim ise kendini “Türk milliyetçisi” olarak görenlerin bir bölümü. ABD’nin İran’ı parçalama planını açıkça desteklemekteler. “Güney Azerbaycan” dedikleri bölgenin ayrılıp Azerbaycan’la birleşmesini dört gözle bekliyorlar. Turan düşleriyle bölgemizin gerçeklerinden kopuyorlar. Bu kopuş da onları ABD-İsrail projelerinin destekçisi yapıyor. Emperyalist projelere bel bağlayarak Turan düşleri gerçekleşmez. Tersine bu tür projeler desteklendikçe Türk dünyası daha çok parçalanır. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olunur böylece.

Üçüncü kesimse liberalizmi sol sanan kendini devrimci sayan bir kesim. Bu kişiler, İran’daki “molla rejimini” asıl düşman olarak görmekte. Görünüşte ABD saldırganlığına karşıymış gibi görünerek “Ama Mollalar da insan haklarını çiğniyor.” benzeri tümceler kurmaktalar. Bu yolla ABD emperyalizminin saldırganlığına, içten içe haklılık kazandırmaktalar bilerek ya da bilmeyerek. Bir de bu kesimin kendilerini Atatürkçü görmeleri başka bir çelişki.

Yukarıda anlattığım gibi birbirine karşı gibi görünün üç siyasal kesim ABD’nin emperyalist projelerinden bir araya geliyorlar sessiz sedasız. Ne yazık ki mazlumun değil de zalimin yanında yer almaktalar.

Atatürk, yurdumuzu kurtarmak için Samsun’a çıktığı günden başlayarak ulusumuzun ve dünyanın ezilen uluslarının baş düşmanın İngiltere olduğunu belirledi. Bunun yanı sıra dünyayı yaşanmaz duruma getirenin emperyalizm ve kapitalizm olduğunu her fırsatta dile getirdi. Bu söylemle sisteme karşı savaşmanın gerekliliğini ortaya koydu.

Atatürk, ülkemizin kurtuluşunu gerçekleştirmek için öncelikle Sovyetler Birliği ile dostluk kurdu. Atatürk-Lenin dostluğu, İngilizlerin denetimdeki Kafkas Seddini yıktı öncelikle. Böylece iki ülke arasına kama gibi giren emperyalizmin güdümündeki bir oluşum ortadan kaldırıldı. Bu yolla Türkiye’nin doğusu sağlama alındı. Bu sırada İran dostluğu da doruktaydı. Atatürk’ün yurdu kurtarmak için önceliği, komşularla iyi ilişkiler kurmaktı. Bunu yaptı. Ardından düşmanı yalnızlaştırmak için İtalya ile iyi ilişkiler kurdu. Çok geçmeden 20 Ekim 1921’de Fransa ile Ankara Anlaşmasını imzaladı. Böylece dostlarını çoğaltırken düşmanını yalnızlaştırdı. İşte, utkuya giden stratejik yol budur. Demek ki kurtuluş için doğru ittifaklar kurulursa düşman yenilir.

Atatürk Sovyetler Birliği’nden silah ve altın, Hint Müslümanlarından para yardımı aldı. Kurtuluştan sonra ne Sovyetler Birliği’nin rejimini ne de İslam taassubunu kabul etti. O, ülkemize özgü bir siyasal yönetimin temellerini attı. Türkiye, kurtuluştan sonra büyük bir kalkınma seferberliğinin içine girdi. Ülkemizin sanayileşmesinde bize en çok yardım eden ülke de Sovyetler Birliği oldu. O, bu komşumuzu emperyalist olarak değil; yaşamsal bir müttefik olarak gördü. Gazi Paşa ölünceye dek de bu dostluk sürdü.

İran’a yan bakan üç kesim, söz başlarken “ABD; Rusya, Çin, İran… emperyalizmine karşıyız.” demekte. Bu söz, somut koşulları görmemekten başka bir şey değil. Üstelik böyle bir söylemle ABD emperyalizmi perdelenmekte. Bir başka deyişle iş, gürültüye getirilmekte. 1945’ten beri dünyanın her yanında insanların canına kıyan, suçsuz kişilerin kanlarını akıtan, ülkeleri yağmalayan ABD değil mi? Rusya ve Çin’i ABD ile eşdeğerde görmek, göstermek de bir Amerikan politikası.

Atatürk’ün yaptığı gibi doğru ittifaklar kurmanın kimseye bir zararı yok! Ancak emperyalizme kesinlikle zararı var. Büyük düşmanları tek başınıza yenemezsiniz. Bu nedenle doğru ittifaklarla dostluklara gereksinim var. Önce komşulardan başlayarak emperyalizme karşı sağlam ittifak kurmak gerek.

Günümüzde ABD emperyalizmini yenmek için Çin ve Rusya ile ittifak kurmak zorunluluk. Yoksa emperyalizme kayıtsız, koşulsuz teslim olursunuz. Atatürk gibi düşünmenin zamanıdır. Onun gibi emperyalizme karşı ittifaklar kurmak zorundayız var olmak için. İttifakı reddeden kişiler, kendi ülkelerine zarar vererek tam bağımsızlık yolundan çıkarlar.

Atatürk, Sovyet Rusya ile dostluk yaparak İngilizlere uşak olmaktan kurtardı ulusumuzu. Komşularımızla iyi ilişkiler kurup dayanışma içine girerek tam bağımsızlığımıza giden yolu açtı. Asıl düşmana değil de dostun olabilecek ülkelere yumruk sallamak, onları hedef tahtasına oturtmak emperyalizme teslimiyeti hazırlar. Var olan düşmanı bırakarak düşsel düşmanlar yaratmak, düşmana hizmetten başka bir şey değil.  

Türkiye’nin Çin, Rusya, İran, diğer Avrasya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle ABD emperyalizmine karşı ittifaklar kurması; Atatürk’ün devrimci yolunda ilerlemesini sağlar. Bunun karşıtı düşünceler ise ABD emperyalizmine uşak olmayı getirir. Ülkemiz; emperyalizme karşı savaşla var oldu, emperyalizme karşı savaşla varlığını sürdürecek. Bunun tersini düşünmek, ülkemize ihanetten başka bir şey değil!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

 

 

 

 

ABD’NİN İRAN’DA NE İŞİ VAR?


1979’da İran’da, İslam Devrimi olduktan sonra ABD ile yıldızları bir türlü barışmadı bu ülkenin. Çünkü İran’da 1979’da devrilen Şah Rıza Pehlevi, ABD yanlısıydı. Dünyanın en büyük petrol üreten ülkelerinden biri olan ülkesinin tüm varsıllık kaynakları, ABD şirketlerinin elindeydi. İslam Devriminin antiemperyalist duruşu, ABD’yi rahatsız etti.

Birçok kişiye göre ABD’nin İran karşıtlığı “Molla Rejimi”nin demokratik olmamasından kaynaklanmakta. Bu nedenle ABD; Vietnam, Laos, Kamboçya, Irak, Libya, Suriye, Latin Amerika ülkelerinin neredeyse hepsinde ve de dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İran’a da demokrasi(!) getirmeyi amaçlamakta. ABD, “demokrasi” ve “özgürlük” adı altında, dünyanın her yanında kendi emperyalist çıkarları uğruna milyonlarca insanın canına kıydı. Bu ülkeleri yakıp yıkarak yeraltı ve yerüstü varsıllıklarını yağmaladı. ABD’nin demokrasi, özgürlük dediği kan ve gözyaşından başka bir şey değil.

ABD ve diğer batılı emperyalistler, dinsel kurallarla yönetilen rejimlere karşıysa onların yıllardır Batı Asya’daki en önemli dostları niye şeriatla yönetilen Suudi Arabistan’dır? Krallıkla yönetilen bu ülkeye demokrasi(!) ve özgürlüğü(!) layık görmüyorlar mı yoksa?

28 Nisan 1951’de, İran’da seçimleri kazanan Muhammed Musaddık başbakan oldu. Musaddık’ın amacı, petrolü batılı şirketlerin elinden alıp millileştirmekti. Böylece halkının yabancılarca sömürülmesini önlemek istiyordu. İran topraklarındaki petrolü, Anglo-Persian Oil Company adında bir şirket çıkarıyordu. Sonrasında ülkemizde de yıllarca etkin olan Britsh Petroleum (BP) İran petrolünü işletmeye başladı. Musaddık, ülkesinin varsıllık kaynağı olan petrolü kamulaştırdı. Bunun yanı sıra sosyal güvenlik ve toprak reformları yaparak halkın varsıllaşmasını, sermayenin tabana yayılmasını sağladı. Musaddık’ın Atatürk’ten etkilendiğini söyleyebiliriz. Demokrasi ve özgürlükten yanaydı. Halkın ülke yönetiminde söz sahibi olmasını amaçlamıştı. Yaptığı işlerle ülkesinin tam bağımsız olmasını sağlamasına ve egemenlik haklarına sahip çıkmasına öncülük etti.

Peki, sonradan ne mi oldu? İngiltere ve ABD, ortaklaşa darbe yaparak Musaddık’ı iktidardan uzaklaştırdılar 19 Ağustos 1953’te. Onun devrilmesinden sonra Rıza Pehlevi’nin yetkileri artırıldı. ABD ve İngiltere, böylece İran petrolünü yeniden işletmeye başladılar. Demek ki, emperyalistler için bir ülkenin nasıl yönetildiği çok önemli değil. Önemli olan kendi çıkarları… Bir ülkeyi rahatça sömürüyorlarsa, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını istedikleri gibi yağmalıyorlarsa bu ülkenin nasıl yönetildiği umurlarında bile değil.

ABD’nin dış borcu 38 trilyon doları aşmış durumda. Bu borcu, üretim yaparak ödemesi olanaksız. Bu nedenle tıkanan ekonomisini açmak için Trump yönetimi, dünya ülkelerinin varsıllıklarına el koymak için kolları sıvadı. Dünyada en çok petrol üreten Venezuela’nın bu varsıllığına göz dikti. Kanada, Panama ve Grönland’ı yağmalamanın peşinde. Dünyanın petrol üretmede üçüncü sıradaki ülkesi İran’ı diz çöktürüp bu varsıllığını ele geçirmeye çalışıyor zorla. Bu arada İran’ın önemli bir doğalgaz üreticisi olduğunu da söyleyelim.

13 Haziran 2025 günü, İsrail uçakları İran’ı vurdu. Birçok önemli İranlı yöneticiyi evlerinde öldürdü Siyonist saldırganlar. İran, ilk birkaç gün kendine gelemedi. Sonrasında füze, roket, SİHA ve dronlarla İsrail’in delinmez denen demir kubbesini kevgire döndürdü. İsrail halkı, on gün boyunca sığınaklardan çıkamadı. İsrail’in askeri üsleri, enerji santralleri, limanları ve ekonomik merkezleri vuruldu İran tarafından. İsrail, kuruldu kurulalı ilk kez böylesine geniş çaplı bir saldırıya uğradı. Savaşın son günü ABD uçakları İran’a saldırdı. Sonrasında İran da Katar’daki ABD üslerini vurdu. ABD, barış çubuğunu uzattı Tahran’a İsrail adına. Çünkü savaş bu biçimde sürseydi Tel Aviv çok zor durumda kalacaktı. Sözün kısası ABD, İsrail’i İran’ın elinden kurtardı bu 12 günlük savaşın sonunda.

12 gün süren savaşta İran’ın en zayıf noktası hava savunma sisteminin çok zayıf olmasıydı. Aradan altı aydan çok zaman geçti. Bu süre içinde Tahran’a, Çin ve Rusya’nın hava savunma sistemi konusunda yardımcı oldukları yazılıp söylendi. Bu yolla İran’ın savaştaki zayıf yanı güçlendirildi.

Trump, önce sert tehditler savurdu. Hemen askeri yığınak yapmaya başladı ABD. Televizyon yorumcularının çoğu, en kısa sürede İran’ın yerle bir olacağını söylemeye başladı. İran, bir adım geri atmadı tehditler karşısında.

7 Şubat 2026 günü ABD ve İran temsilcileri Umman’ın başkenti Maskat’ta bir araya geldi. İran, görüşmelerde geri adım atmadı, haklarını savundu. Buna karşın barış görüşmelerini, iki ülkenin de sürdüreceği açıklandı. Barışın olması en büyük dileğim doğal olarak.

ABD’nin İran’a saldırması, bu emperyalist ülkenin çöküşünü ve dağılma sürecini hızlandıracak. ABD, saldırganlığıyla kendini köşeye sıkıştırıyor. Sağa sola saldırıp varsıllıklara el koymaya çalışırken düşmanlarını oldukça artırıyor. Düşmanı çok olan bir ülkenin ayakta kalması çok zor.

ABD’nin İran’a saldırmasının bir başka nedeni de ulus devleti yok etmek. Bu da bu ülkenin paramparça olması demek. İran parçalandığında bundan en çok etkilenecek ülke, Türkiye olacak. Bu nedenle bizim yerimiz İran’ın yanı. İran’ın toprak bütünlüğü, ulusal birliği demek; Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve ulusan birliği demektir. Emperyalizmin uzattığı havuçlara ağzı sulananların Türkiye’nin değil, emperyalizmin çıkarlarına hizmet ettiklerini belirteyim.

ABD-İran savaşının en büyük etkisi İsrail’e olacak. İsrail’in yeni ve yoğun bir füze saldırısına dayanması çok zor. Gerçekten Çin ve Rusya, İran’da hava savunma sistemi kurmuşlarsa ABD-İsrail’in uçaklarının etkisi kırılır ve bozguna uğrayabilirler. Dileğim şu ki dünya gözüyle ABD’nin bir uçak gemisinin sulara gömüldüğünü görmek. Belki de dileğim olur ben de mutlanırım şu yalan dünyanın tüm ezilen halkları adına.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Şubat 2026