MALTEPE’DE ÇÖKEN YAPI


İstanbul’un Maltepe İlçesindeki Cevizli Mahallesinde zemini de katarsak yedi katlı bir yapı, 8 Ekim 2026 günü sabahı erken saatlerde kendiliğinden çöktü. Ne yazık ki beş yurttaşımız yıkıntılar altında can verdi. Bu tür olaylar, ne yazık ki ülkemizin değişik yerlerinde sık sık yaşanmakta.

Üzülerek söyleyeyim ki yurdumuzun neresinde olursa olsun yapı çökmelerinin hepsinde yapılaşmada benzer yanlışlıklar ve denetimsizlik göze çarpmakta. Atalarımız, deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez, demesine karşın biz aynı çukura defalarca düşüyoruz gözleri kapalı. Peki, niye aynı çukura defalarca düşüyoruz?

İlk başta şunu belirteyim ki yaşadığımız olaylardan ders çıkarma gibi bir alışkanlığımız yok! Özellikle ülkemizi ve kentlerimizi yönetenler, olaylardan ders çıkarma yerine dilsiz, kör ve sağır oluyorlar. Olayların etkisi geçer geçmez aynı yanlışları yapıyorlar. Çünkü ne yazık ki “ileri demokrasimizde” hesap sorma/hesap verme gibi bir gelenek oluşmamış.

Demokrasiyi, milli iradeyi yalnızca sandığa indirgeyen bir siyasal anlayış var ülkemizde ne yazık ki. Demokrasiler, yapılan olumlu, olumsuz her şeyim hesabının halka verildiği yönetimler değil mi? Bu nedenle siyasetçi yaptığı olumlu işleri saatlerce, günlerce, aylarca, hatta yıllarca övüp böbürlenir. Ancak neden olduğu, göz yumduğu için oluşan yanlışlar için özeleştiri yapma gereği duymaz. Özeleştiri olmayınca da yanlıştan ders çıkarılmaz. Oysa yapılan yanlışlar, herkes için öğreticidir ders almasını bilince doğal olarak.

Kentsel dönüşüm ne yazık ki birkaç yapsatçının doymak bilmez, sınır tanımaz kazanç istencine bırakılmış durumda. Bu da yapıların yenilenmesinde büyük sorunları birlikte getiriyor. Yapılaşmaya egemen olan serbest piyasa düzeni, yıllarca komşuluk yapan kişileri birbirine düşmanlaştırıyor. Komşu, komşunun hakkını yemek için pusuda bekliyor kentsel dönüşümü nasıl fırsata dönüştürürüm diye. En yalın bir örnekle anlatalım. Yapının yenilenmesi için yapsatçı bulan komşu, komisyon alıyor ondan. Yalnızca bu durum bile yapının yenilenmesinin maliyetini yükseltiyor. Yapsatçıdan başka istekler de oluyor. Ayrıca ülkemizde yapsatçılık neredeyse yüzde yüz varan bir kazançla çalışan bir sektör.

Kentsel dönüşüm, serbest piyasa koşullarının egemenliğinde değil, devlet eliyle ada odaklı olmalı. Toplu konut mantığı içinde ada odaklı yapılacak bir yenileme kentleri kent durumuna getirir. Ne yazık ki yanlış, plansız, geleceği düşünmeden yapılan kentsel dönüşüm kentin asıl sorunlarını çözemiyor. Ne yeşil alanlar çoğalıyor, ne cadde ve sokaklar genişliyor ne sosyal alanlar oluşuyor ne de taşıtlar için eğlekler[1] yapılabiliyor.

Maltepe’de yıkılan yedi katlı yapının dört katının kaçak olduğu söylenmekte.  Peki, bu kaçak katlar yapılırken belediye yetkilileri ne yapıyordu?

İstanbul’un cadde ve sokaklarında gezinen herkes, kaçak katları çıplak gözle kolayca görebilir. Ancak bu katların yapılmasını önleyecek yetkililer ise bir türlü göremiyor nedense. Üzülerek söyleyeyim ki ülkemizde yasadışı iş yapmak kural durumuna getirilmiş. Bunun da nedeni serbest piyasacılık kılıfı…

Yıkılan yapıdaki kaçak katlar “imar barışından” yararlandı mı? İmar barışı ya da affı yurttaşımızın canına, malına kastediyor. Yasadışı yapılan işlere af kılıfı geçirmek devlet yöneticilerinin görevi değil. Yasadışı mal edineni bağışlamak, yasalara uyarak çalışıp kazanan yurttaşların cezalandırılması değil mi?

İnsanımız, ihmaller ve siyasetçilerin duyarsızlığı, bilgisizliği, sorumsuzluğu, kişisel çıkarları öncelemeleri yüzünden can veriyor. Maltepe’deki yapının çökmesi bir kaza ve doğal afet değil. Tamamen ihmaller zinciriyle yurttaşlarımızın can güvenliğini koruması gereken kişilerin görevlerini yapmaması yüzünden olan bir yıkım ve cinayet. Bu yıkımın sorumluları ortaya çıkarılmalı ve en ağır cezalara çarptırılmalı ibreti âlem için.

Ne yazık ülkemizde yıllardır işini hakkıyla yapmayan, görevini gereğini yerine getirmeyenlerin açıkça korunması söz konusu. Bu soygun, ihmal düzeni değişmeli. Ülkemizin geleceği için serbest piyasa sistemi ivedilikle terk edilmeli, yerine devletçilik yaşama geçirilmeli. Yoksa bu tür yıkımlarla çok sayıda insanımız toprağa düşer.

Not: Yazının iyi anlaşılması için KENTSEL DÖNÜŞMEME https://adiladalet.blogspot.com/2020/11/kentsel-donusmeme.html başlıklı yazım okunabilir.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               10 Ekim 2026

 

 



[1] Otoparklar

KANLIDERE’NİN KURTLARI

 


Köy Enstitülü yazarlar ortaokul yıllarından beri ilgimi çeker. Onların toplumsal gerçekçi bakışları yürekli aydın örneğinin en görünür biçimidir. Aslında ülkemizin geri kalmışlığının, feodal ilişkilerin, Osmanlının oluşturduğu toplumsal düzenin, geri kalmışlığın fotoğrafını çekip önümüze koyan yazarlardır Köy Enstitülüler. Başta hangi iktidar olursa olsun yaptığı yanlış uygulamaları, eksiklikleri nesnel bir bakışla okuyucusuna sunar onlar.

Dursun Akçam, köy enstitülü bir yazar… Düşünsel mayalanması, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde olmuş. Doğup büyüdüğü sert ve yoksul Doğu Anadolu topraklarının sesidir yazarımız. Orada yüzyıllardır süregelen ağa, bey, paşa egemenliğiyle ortaya çıkan feodal düzeni tüm çarpıklıklarıyla ele alıyor Kanlıdere’nin Kurtları’nda. Feodal egemenlerin en büyük dayanakları yerel yöneticiler. Devletin halka hizmet etsin diye gönderdiği yöneticiler, ne yazık ki halk yerine feodal egemenlerin hizmetinde. Bölgenin ağalarını, beylerini koruyarak kendileri de varsıllaşıyorlar. Ağalar, beyler köylüyü devlet yöneticilerinin gücünü arkalarına alarak eziyor. Yurttaş, haksızlığa uğradığında gidecek kapısı yok! Çünkü bütün kapılar egemenlerce tutulmuş.

Yoksulun hukukunu koruyacak bir güç bulunmamakta. Bu nedenle toprağını, ineğini, çift koştuğu öküzünü, koyununu keçisini, kümes hayvanını, tarladaki ekinini, meradaki otunu, hatta canını alıyor çürümüş düzen. İnsan canının değeri hiç yok! Ya salgınlarla kırılıyor ya açlıktan ölüyor ya da kör kurşunla can veriyor. Ağaya, beye karşı gelmek, hakkını aramak günlerce süren karakol dayağıyla son buluyor. Feodal egemenler yerin, göğün, toprağın, suyun, havanın sahibi. Yoksul, insandan sayılmıyor hem ağa ve bey hem de il ya da ilçedeki yöneticilerce. Arada bir iyi yöneticiler de gelmiyor değil. Bu kişiler fazla kalıcı olmuyor görevlerinde. Halkın hakkını koruyan bu yöneticiler, sözde demokrasimizin particiliğine kısa zamanda kurban gidiyor.

İkinci Dünya Savaşı yılları kendini çok ağır duyumsatmakta. Köylünün sorunları oldukça arttı bu dönemde. Vergilerin ağırlığı altındaki köylü ekmeğinden aşından oldu.

Romanın başkahramanı Merdan: “Tahsildar Kurat çok belalı bir baskın yaptı. Boz ineği, üç keçimizi haczetti. (Dursun Akçam, Kanlıdere’nin Kurtları, 7. Basım, Ocak 2021, s. 70) diyerek kendi ailesinin felaketini böyle anlatmakta. Ailenin geçim kaynağı olan inek ve keçiler haczediliyor. Köylülerden birçoğunun öküzleri vergi karşılığında elinden alınıyor. Üretim aracı elinden alınan köylü ister istemez tefeciye borçlanıyor. Borçlanma her yıl artarak sürüyor. En sonunda çiftçi, toprağını elden çıkarıyor. Toprakları toplayan da köyün egemeni Bekir Bey.

Bekir Bey, köyde istediği geline, kıza göz koyuyor. İsteği olmayınca kan dökülüyor. Merdan’ın babası Koca Mürsel Birinci Dünya Savaşı’na katılmış. Kurtuluş Savaşı’nda tetik çekmiş. Merdan’ın ağabeyi Kore’de şehit olmuş. Şehit ve gazi ailelerinin yazgısı yoksulluk ve terk edilmişlik. Ne yazık ki savaş kaçkınları mal mülk sahibi oluyor yurtseverler yurdu savunurken.

Çok partili yaşama geçildikten sonra köylünün yaşam koşulları daha da zorlaşıyor. Particilik, bey ve ağaların gücüne güç katıyor. Devlet kurumları siyasallaşıyor. Yerelde her şey iktidar partisinin ilçe başkanının elinde. Köylünün elindeki hayvanı ucuza kapatmak için ilçe başkanı ve beyler eliyle veteriner kullanılarak uydurma bir şarbon sayrılığı nedeniyle köylere karantina getiriliyor. Mal pazarının kapanması nedeniyle çiftçinin hayvanı ederinin çok altında Bekir Bey’in adamlarınca ucuza alınıyor. Bekir Bey’le ilçe başkanı ve iktidar partisinin milletvekili ucuza alınan hayvanları yüksek ederlerle yurtdışına satıyor. Böylece katmerli bir soygunun içinde tüm emeği yok oluyor köylünün. Bu arada satılan hayvanların arasında Koca Mürsel’in Bekir Bey’in adamlarınca çalınan iki öküzü de var.

Romanda Merdan ve Nazlı’nın aşkı dillere destan... Bu aşk, Bekir Bey’in entrikalarına karşın sürüyor. Böylece aşk, düzene karşı bir direnişe dönüşüyor. Aşkın anlatımında bazı abartmalar var. Gerçi romanda zaman zaman abartılı anlatımlara rastlıyoruz.

Demokrat Parti döneminde özellikle Köy Enstitüleri üzerinden eğitime ve köylerdeki okullaşmaya karşı yapılan kara propaganda romanda çok güzel anlatılmış. Öğretmen ve okul düşmanlığı en üst düzeye çıkıyor bu dönemde. Çünkü feodal egemenler, köylünün uyanmasını istemiyor. Köydeki din adamı görünümündeki hoca, ne yazık ki batıl inanca saplanmış biri ve beyin adamı. Dini, Bekir Bey’in sömürüsünü kolaylaştırmak için kullanıyor.

Merdan, İstanbul’a çalışmaya gittiğinde aynı işyerinde tanıştığı Sökeli Ali’den çok etkilenmişti. Ali’nin anlattıklarıyla sınıf bilinci oluşmaya başladı onda. Sökeli’nin şu sözlerini sık sık anımsamakta o: “Ağa dediğin, bey dediğin tarlada ekini boğan devetabanı dikenlerdi, kökleri toprağın derinlerinde. Teker teker başlarını kesmekle tükenmezlerdi. Yeniden yeniden biterlerdi. Onları kurutmanın tek yolu vardı, toprağın derin kirizması! Bu da tek elle, tek kolla olmazdı. Kollar kürekler kalkıp inmeliydi. On çift öküzün çektiği kara kotanla toprağın altı üstüne getirilmeliydi. (Aynı yapıt, s. 340)” Bu sözlerle bozuk düzeni değiştirmek için örgütlü, sabırlı bir savaşımın gerekliliği vurgulanmakta.

Merdan’ın annesi Telli Kadın, Bekir Bey’e ve haksızlığa karşı direnişin öncüsü. O, oğluna: “Mevsimi gelmeden gül açmaz, çiçek yaprağa durmaz. Zemheri ayında çilek yetişmez oğul. Toprağa atılan arpa tohumu bir ayda, üç ayda başak vermez, olgunlaşmaz. Beş ay bekleyeceksin. Kuluçkaya oturan anaç tavuk yirmi bir gün geçmeden cücük çıkartabilir mi? İstesen de çıkartabilir misin? (Aynı yapıt, s. 340)” demekte. Bireysel, zamansız çıkışlarla düzenin değişmeyeceği öğütlenmekte okuyuculara bu tümcelerle.

Kanlıdere’nin Kurtları’nda romancılığımızda alışık olmadığımız bir biçimde olay, olumlu sonuçlanmakta. Yani halk örgütlenerek beyi yeniyor. Yazar, böylece okuyucusuna olayın sonunu düşünme, düşleme fırsatı vermiyor.

Kitabın dili yalın ve anlaşılır. Betimlemeler güçlü… Bu da olay yerini okuyucunun belleğinde canlandırıyor. Böylece okuyucu, olayın içinde yaşatılmakta.

Kanlıdere’nin Kurtlarını herkesin, özellikle de toprağından ve toplumcu gerçekçilikten uzaklaşan gençlerin okuması yararlı olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       9 Ekim 2026

HERKES GÜNEŞ GÖZLÜKLÜ


1980’lerin başlarında ünlü olan Manisa-Akhisar doğumlu bir kadın ses sanatçısı vardı. Takma adıyla sahne aldı. Asıl adını çoğu kişi bilmiyordu bile. Çok çocuklu, yoksul bir ailenin ilk çoğuydu. İstanbul’da sahneye çıkana dek çok zor koşullarda yaşam savaşımını sürdürdü. İçinde yetiştiği zor koşullar nedeniyle okula hiç gitmemişti. Ünlü olduğunda okuma yazma bilmediği çok konuşuldu. Yaşamı fırtınalar içinde geçti hep.

İstanbul’da sahne almasıyla yeni bir yaşama yelken açtı. Özellikle magazin sayfalarında ne yaptığı yazılıp boy boy fotoğraflarıyla yayımlanıyordu. Renkli magazin basının dışında kalan daha çok kentli seçkinlerin okuduğu gazeteler ise arada sırada bu şarkıcının oturup kalkmasını, giyimini kuşamını, sofra adabını, konuşmasını ve yaptığı müziği eleştiriyordu. Hele okuryazar olmaması önemli bir eleştiri konusuydu.

Seçkinler, onun her yaptığı işi eleştirirken o şöhret basamaklarını koşar adım çıktı. Şarkı söylediği gazinolar dolup taştı. Yokluk içinde yetişen şarkıcı, doğal olarak birçok şeyle yeni karşılaşıyordu. Bu durum, seçkinlerce eleştiriyi geçip onunla dalga geçme konusuna dönüştü. Onu kaba ve kültürsüz buluyordu bu kesim. Üstüne üstlük bu kadın şarkıcı bir de arabesk-pop söylüyordu. Bütün bunlar onun alt kültürün temsilcisi olduğunun bir kanıtı değil miydi bu kesime göre?

Gittikçe ünlenen şarkıcı, bir gün, belki de yaşamında ilk kez, sinemaya gitti. Filmi izlerken gözünde güneş gözlüğü vardı. Nasıl çektiyse bir magazin muhabiri onun bu durumdaki fotoğrafını çekti. Seçkinler, kendi aydın sananlar, okumuşların çoğu ışıkların sönük olduğu bir sinema salonunda güneş gözlüğü takmanın büyük bir görgüsüzlük olduğunu söyleyip durdular yıllarca. Bu tür bir kişinin sanatçı olarak topluma örnek olamayacağı vurgulandı her fırsatta.

Zaman su gibi akıp gitti. Televizyonlar çoğalıp yaygınlaştı. Akıllı telefonlar herkesin cebinde, çantasında yerini aldı. Sosyal medya, toplumun neredeyse tamamına egemen oldu. İnsanların soluk alışları bile neredeyse televizyonlar ve sosyal medya aracılığıyla belirlenir oldu. Moda denen illet yapıştı insanımızın yakasına kene gibi. Moda uğruna insanlar doğal yapılarını değiştirmek için bıçak altına yatarak kesilip biçilmekte. Moda yaratıcıları ne derse onu yapar oldu toplumun ezici çoğunluğu. Bu yolla kişiler özgürlüklerini, özgünlüklerini ve birey olma haklarını kendi istençleriyle yok etti. Gönüllü olarak moda denen ve üretim yerine tüketimi özendiren ne olduğu belirsiz bir yapıya tutsak oldu insanımızın çoğu.

Güneş gözlüğü güneşli havalarda takılır değil mi? Güneş gözlüğü kullanmaktaki amaç, güneşin gözlerimizi kamaştırmasını önlemek ve onun zararlı ışınlarından gözlerimizi korumak değil mi? Ayrıca yerler karla kaplandığında görüşü kolaylaştırmak için bu gözlüklerden yararlanılır.

Çevremize bakıyoruz. Yağmurlu havalarda, gece karalığında, yeiçlerde, alışverişlerde, eş dost söyleşilerinde, kapalı yerlerde, AVM’lerde dolaşırken, toplu taşıma araçlarının hepsinde çoğu kişinin gözünde güneş gözlüğü var. Kapkara gözlerle dolaşmakta bu insanlar ne gökyüzünün ne ağacın ve çiçeğin ne de yiyip içtiğinin rengini görebiliyorlar.

Eskiden gece olsun gündüz olsun kara gözlüklerle dolaşanlar genellikle yasadışı, kirli işlerle uğraşanlardı. Çünkü onların amacı tanınmamak ve ayıplı iş yaptıkları için insanların yüzüne, gözlerine bakamamaktı.

İnsan ilişkilerinde en önemli şeylerden biri, karşındaki kişiyle göz teması kurmak değil mi? Bir insan karşısındakinin gözlerinin içine niye bakmak istemez? Bir kimse bakışını, gözlerini neden saklar başkalarından? İnsanlar bakışı, duruşu ve tüm doğallığıyla güzel değil mi? Kara camların arkasına sığınmak niye? Bunun nedeni, özgüvensizlik ya da insanların gözüne bakamayacak denli yapılan bir kötülük, ayıp mı?

Eee, ne demiş atalarımız, gülme komşuna gelir başına! Ey aydın geçinen, burnunu Kaf Dağı’nda sanan kendince seçkinler dün güldüğünüz arabesk söyleyen şarkıcının yıllar sonra da olsa izinden gittiğinizin ayırdında mısınız?     

Tamam, başkalarından saklıyorsunuz bakışlarınızı, duygu ve düşüncelerinizi. Peki, kendinizden nasıl gizleyeceksiniz içinizden geçenleri?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               4 Ekim 2026

 

 

 

 

CHP İÇİN BÜYÜK FIRSAT


CHP toz duman içinde… 2024 yılında yapılan yerel seçimlerde gösterdiği üstün başarı Pirus Utkusuna dönüştü kısa sürede. Yolsuzluk suçlamalarıyla belediyeler darmadağın oldu. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun yapay zekâ(!) ile belirlediği adayların çoğu patır patır döküldü AKP’nin bahçesine. Dökülmeyenlerin bir bölümü de yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle tutukevlerinde.

CHP, neden darmadağın? Başta söyleyeyim ki partinin bu durma düşmesinin nedeni kişilerden çok, ideolojisizlik. Liberalizme evirilmiş sosyal demokrasinin toplumsal davranışı, düşünceyi hiçe sayıp bencilliği öne çıkarması önemli bir etken.

Türkiye’nin kurucu partisi 1940’lı yıllardan başlayarak kurucu ideolojisinden, Atatürk’ten uzaklaştı adım adım. Atatürk’ten uzaklaşmaya başlayan parti, onun devrimciliği yerine batıcı ilericiliği getirdi. Devrimcilik ortadan kalkınca batıcı reformist anlayışa teslim oldu. Batılı devletlere hayranlık başladı bu süreçte. Oradan gelen, daha çok da emperyalist merkezlerce dikte edilen politikalar, kolayca benimsenip savunusu yapıldı. Böylece Aktıok anlamını yitirdi zamanla. Özellikle 12 Eylül Amerikancı darbesinden sonra batıdan esen neoliberal yellere kapıldı parti yöneticileri. Alt kimlikler üzerinden siyaset yapmak ilericilik olarak algılandı. Ne yazık ki bu dönemde serbest piyasacı sisteme teslim olundu. Bunun karşısında Atatürk’ün halkçı-devletçi uygulamaları savunulamadı.

Atatürk, sırtını doğuya yaslayarak batı emperyalizmini yenmişti. Atatürk’ü batıcı olarak görmeye başladı CHP kadrolarıyla üyeleri. Oysa Atatürk batıcı değil, batı emperyalizmiyle son soluğunu verdiği 10 Kasım 1938 gününe dek savaşan kurucu önderdi. O, dünyanın ezilen halklarının dostu, ezenlerin düşmanıydı. Kapitalizm ve emperyalizmle savaşmayı kendine amaç edinmiş bir liderdi.

Atatürk, ülkemizi yönettiği sürece batılı emperyalistlerle ittifak kurmadı, onlarla ideolojik bütünleşme içine girmedi. Onun ideolojisi, altı okta anlamını bulan Kemalizm’di. Kemalizm’in de dayandığı asıl temel, tam bağımsızlıktı. Batı ile ittifaklar kurmayan Mustafa Kemal, Balkan ve Sadabat paktlarını kurarak emperyalizmin ezdiği ülkelere dostluk elini uzatmıştı. Bu tavrıyla dünyadaki tüm ezilenlerin esin kaynağı oldu.

CHP’nin ideolojisindeki asıl kırılma sosyal demokrasiyi kabul etmesiyle oldu. Oysa sosyal demokrasi Batı Avrupa’nın sömürgeci-emperyalist ülkelerinde ortaya çıkmış oralarda benimsenmişti. Bu düşüncenin emperyalist merkezlerin dışında başarıya ulaştığı görülmemişti. Üstelik kapitalizmi savunuyordu bu düşünce. Oysa Atatürk kapitalizme karşıydı. Zamanla Avrupa sosyal demokrasisi neoliberalizme evirildi. Zaten Avrupa sosyal demokrasisi başından beri dünyanın ezilen halklarının bağımsızlık savaşlarının karşısındaydı. Hiçbir zaman emperyalist çıkarlarını korumaktan vazgeçmedi bu düşüncedeki partiler. Zaten emperyalizmin sağ ayağı liberalizm, sol ayağı da sosyal demokrasi…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sosyal Demokrasi Derneği (SDD) Onur Kurulunun kararıyla üyelikte çıkarıldı. Ne güzel, hayırlı bir karar… CHP Genel Başkanının ne işi var SDD’de? Antiemperyalist Kemalizm, yetmedi mi Kemal Bey’e de emperyalizmin sol ayağı olan sosyal demokrasiyi savunma gereksinimi duymuş? Kılıçdaroğlu’nun SDD üyeliğinden çıkarılması CHP için köklerine dönmenin tarihi fırsatıdır.

Ardından Sosyalist Enternasyonal, CHP’nin üyeliğini askıya almış. Yeni Parti ise üyeliğe kabul edilmiş. Evet, emperyalizmin sol ayağı, Atatürk’ün emperyalizmle savaşmak için kurduğu partiyi dışlamakta. Çünkü onun kuruluş harcında tam bağımsızlık var. Bu da CHP için köklerine dönmesi için yaratılan ikinci fırsat. Bundan güzel ve hayırlı bir fırsat çıkar mı insanın karşısına?

Sosyal demokratlar, CHP’ye köklerine dönmesi için tarihsel iki fırsat sundu. Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere tüm parti bu fırsatı, aslına dönmek için doğru değerlendirmeli. CHP’nin önüne yeniden Kemalizm’e dönme fırsatı çıktı. Asıl arınma ideolojik alanda olmalı. Bu olursa CHP, yolsuzluk belasından da kurtulur. Bir partinin ideolojisi, amacı, ülküsü, hedefi olmalı. CHP’yi yolgeçen hanı olmaktan kurtarıp ideolojik bir birliğe dönüştürmenin fırsatı çıktı ortaya. Bu fırsat iyi değerlendirilmeli.

Not: Yukarıda anlatılanları desteklemek adına aşağıdaki yazıları da okumakta yarar var.

1.   Atatürk Sosyal Demokrat mıydı 1? https://adiladalet.blogspot.com/2015/04/ataturk-sosyal-demokrat-miydi-1.html

2.   Atatürk Sosyal Demokrat mıydı 2? https://adiladalet.blogspot.com/2015/04/ataturk-sosyal-demokrat-miydi-2.html

3.   Bize İnsanlık Öğretenlere Bak https://adiladalet.blogspot.com/2009/10/bize-insanlik-ogretenlere-bak.html

4.   Sosyal Demokrasi Budur Kılıçdaroğlu https://adiladalet.blogspot.com/2013/05/sosyal-demokrasi-budur-kilicdaroglu.html

                                                              Adil Hacıömeroğlu

                                                              3 Ekim 2026

 

MEKKE ANLAŞMASI


Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan 7 Ağustos 2026 Cuma günü Mekke Anlaşmasını imzaladı. Anlaşmanın Mekke’de yapılması, hem de cuma gününe denk getirilmesi dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara dinsel bir iletiyi de içinde barındırmakta. Bu üç ülkenin ABD ve diğer batılı emperyalistlerle ilişkileri öne çıkmakta. Yine anlaşmaya imza koyan ülkelerin İsrail’le gizli ya da açık ilişkileri de kesintisiz sürmekte.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki Mekke Anlaşması, Batı Asya’daki ABD-İsrail saldırganlığına, yıkıcılığına karşı değil. Anlaşmayı imzalayan devletler arasında İran, Filistin, Yemen ve Lübnan’ın bulunmaması bir önceki tümcede belirttiğimiz düşüncemizin kanıtı. Çünkü İslam coğrafyasında ABD-İsrail’le yıllardır kana kan, cana can, dişe diş savaşan bu dört ülke. Ayrıca anlaşmaya imza koyan üç ülkenin Sünni duyarlıklarının olması mezhepçi bir cepheleşmeyi de ister istemez uslara getirmekte.

Bir anlaşmanın emperyalizme karşı olmadığını kanıtlayan en önemli belirti, dünyayı kana bulayanlara karşı savaşan ülkelerin bu birlikte yer almamaları. Üstelik Batı Asya’da, ABD-İsrail saldırganlığıyla savaşan ülkelerin dışlandığını da görmekteyiz bu anlaşmada.

Mekke Anlaşması’nın temeli “Taraflardan birine yönelik yapılacak silahlı bir saldırı, tüm üye ülkelere yapılmış sayılmaktadır” maddesinde kendini göstermekte. Burada söz konusu olan ülke, Suudi Arabistan... Çünkü bu ülke zaman zaman komşusu Yemen’le çatışmakta. Bu çatışmalarda Riyad yönetimi zor durumda kalıyor çoğu zaman. Ayrıca İran, Suudi Arabistan’da bulunan ABD üslerine saldırıyor. Suudi Arabistan, dünyada silahlanmaya en çok para harcayan ülkelerden biri olmasına karşı ne Yemen’e, ne de İran füzelerine karşı bir savunma ortaya koyamadı. Bu ülkeyi, ABD de savunamadı bir türlü. Çünkü dünyanın Süper Gücü, kendini savunmaktan aciz. Riyad yönetimine sattığı silahların bir işe yaramaması ise ayrı bir konu. Vaşhington, Riyad’ı deyim yerindeyse haraca bağladı silah satışlarıyla.

Son günlerde Yemen-Suudi Arabistan çatışmaları yeniden başladı. Yemen, Hürmüz Boğazı’nı kapattı emperyalistlere ve onların işbirlikçilerine. Bu durum petrol ederlerini yükseltti. Bu işten en çok zarar gören ülke de Suudi Arabistan. Aslında Yemen’e karşı saldırgan olan Suudlar. Yemen, kendi ülkesini savunmakta.

İsrail, Filistin’de büyük bir soykırıma giriştiğinde ona ilk tepkiyi gösteren ülkedir Yemen. En baştan beri safını belirleyip füzelerini İsrail’e ateşlemiştir bu ülke. Neredeyse Arap ülkelerinin çoğu İsrail’in yanında dizilirken o, büyük bir kararlılık ve yüreklilikle Filistin’in yanında yerini aldı. Bu nedenle Yemen’i askeri olarak yok etmek, en çok İsrail’e yarar ve Filistin bu işten zarar görür. Yemen’in ABD-İsrail’e karşı direnişi örnek alınmalı.

Yemen, Suud Yönetimi’nin yıkıcılığına sert tepki gösterince Riyad, Mekke Anlaşması’nı öne sürdü. Ne yazık ki Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, olumsuz bir tavır takındı. Onun açıklamaları ABD-İsrail’e güç veren konuşmalardı. Yemen’e karşı yapılan açıklamalar, İsrail’e güç verirken Filistin direnişini zayıflatır. Fidan’ın bu tavrı sorumsuzdur. Hiç kimse Türkiye’yi Yemen’e karşı savaştıramaz. Böyle bir şeyi bir yetkilinin usundan geçirmesi bile tehlikeli ve ülkemiz aleyhinedir.

Mekke Anlaşması’nın ABD-İsrail saldırganlığını durdurmasına yönelik olması için bölgede emperyalizmle savaşan İran, Filistin, Yemen ve Lübnan’ın bu bağdaşmanın içinde olması gerek. Ayrıca Çin, Rusya, Mısır ve diğer bölge ülkeleri de anlaşmada yer almalı. Böylece emperyalist saldırganlığa karşı bir Avrasya birliği oluşturulur. Bu yolla Türkiye de kendini emperyalizmin bölücü, yıkıcı eylemlerine karşı savunur duruma gelir. Bu nedenle böyle bir anlaşmaya Ankara öncülük etmeli.

Türkiye, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’nı vererek dünyanın tüm mazlumlarına öncü olup yol gösterdi. Biz bu savaşı yalnız kendimiz için değil, tüm ezilen uluslar için yaptık. Böylece dünyada devletlerin bağımsızlık, ulusların kurtuluş mücadelesi başladı. Bu nedenle ülkemize, emperyalistlerin çıkarlarına uygun anlaşmalar değil, onlara karşı bağdaşmaları oluşturmak yakışır.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               2 Ekim 2026

BAŞARIYA GİDEN YOL


Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın her birey, kendi olanakları içinde başarılı olmak ister. Bu, insanın vazgeçilmez bir yaşam savaşımı ve amacı. Kişinin başarılı olma amacı olmasaydı uygarlık gelişmez, insanlık yerinde sayardı. İnsanoğlunu hem bireysel hem de toplumsal olarak geliştiren şey, onun ilerleme amacı. Bu amacın gerçekleşmesine de başarılı olmak, diyoruz.

Başarı kişiden kişiye, toplumdan topluma, dönemden döneme, yaşanan ortama göre değişir. Birine göre başarı olan bir şey, bir başkasına göre büyük başarısızlık sayılabilir. Başarı, yaşamın birçok alanında olabilir. Bunun belli bir ölçütü yok! Çoğu zaman başarı, kimi kişi ve topluma göre göreceli bir kavram. Ancak bireylerin ve toplumların bazı başarılar konusunda ortak kabulleri de var.

Başarı, bir işi alışılagelenden daha iyi yapmak, kişinin kendini geliştirmesidir diyebiliriz. Genel olarak tanımlarsak bu sözcüğü, kişinin ya da toplumun önüne koyduğu hedefe ulaşması ya da istenen bir biçimde bitirmesidir. Kişinin belirlenen hedefe ulaşması, ona kişisel bir doyum da sağlar. Bu, insanları mutlu eder. Ona özgüven kazandırıp erinç verir. Ayrıca hedefini yükseltir,  başarma isteğini artırır. Bu, başarılı bireye iyi yolda ilerleme olanağı verir.

İnsanların kişisel doyumu, yeni başarılar için zorunlu gereklilik. Yaptığı işte doyuma ulaşan kişi, yeni işler yapmak ve yeni sorumluluklar almak için daha gönülden davranır. Bu durum onun iş yapma, çalışma, üretme, toplumun gelişimi ve uygarlığın ilerlemesi için katkı yapmasının yolunu açar.

Her türlü başarıya ulaşmak için kişinin öncelikle bağımsız ve özgür düşünmesi gerek. Bağımsız ve özgür düşünmek, insanın kendi olmasını sağladığı gibi onu geleneksel kalıplardan da kurtarır. Son yılların yaygın söyleyişiyle kişi, mahalle baskısından kurtulduğunda düşünsel özgürlüğüne kavuşur. Düşünsel özgürlük, bireyde bağımsız merak duygusunu uyandırır. Böylece o, özgün düşünceler geliştirir. Bu da ona araştırıcı bir kimlik, beceri kazandırır. Merak duygusu inanların bir şeyler yapma, farklı varlıkları tanıma, bilinmeyeni öğrenme, yeni şeyleri bulma isteği oluşturur. Bu nedenle merak duygusu başarmanın itici gücüdür diyebiliriz.

Başarının en temel öğesi, yaratıcılık... Yaratıcılık, insanın doğasında olan bir nitelik... Ne yazık ki çoğu kişi, içindeki yaratıcılık özelliğini keşfedemez. Hatta kimilerinde bu özellik törpülenir kendisi ve çevresindekilerle. Bu da onu bir şey yapamaz duruma getirir. Kişi, öncelikle kendi yeteneklerini iyi bilmeli. Aslında insan çok üstün yetenekle dünyaya gelir. Bu yetenekse onun benzersiz usudur. Us gücünün üstünde başka bir gücü yok insanoğlunun. Bu nedenle usçu düşüncenin kişiye egemen olması gerek.  Usçu düşünce, uygarlığın gelişmesinin de motor gücünü oluşturur. Bu nedenle usçuluktan ayrılmak toplumsal kargaşaya, geriliğe, bilim ve yenilik karşıtlığına, uygarlığa, buluşlara düşmanlığa varmakta.

Yaratıcılık, özgür ve bağımsız düşünceyle birleştiğinde başarı kaçınılmazdır. Doğal olarak bunun özgüven, amaç, ülkü ve hedeflerle desteklenmesi gerek. Kişi başarıya giden yolda öncelikle amaç, ülkü ve hedef sahibi olmalı. Eğer ulaşacağınız bir hedefiniz yoksa başarınız da olmaz. Bu nedenle başarmak için hedef belirleyip ona ulaşmaya, amacımızı gerçekleştirmeye odaklanmalı. İnsan istese başarır. Başarının açkısı bizim elimizde.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Eylül 2026

OKULLAŞMAYI ENGELLEYEN ÇIKARCILIK


Dursun Akçam’ın Kanlıdere’nin Kurtları’nı okumaktayım. Sürükleyici, etkileyici bir kitap… Akçam da diğer köy enstitülü yazarlar gibi Anadolu’nun yüzyıllardır unutulan bir köyünün fotoğrafını çekiyor sözcüklerle. Bilgisizliğin inanca dönüştüğü bir toplumsal düzeni anlatıyor. Bu yazıda, kitabın genel bir değerlendirmesini yapmayacağım. İlgimi çeken bir bölümdeki olayı sizlerle paylaşacağım.

Romanın kahramanı Merdan, henüz çocuktur ve okul çağındadır. Babası, onu ağabeyi Yusuf’u çağırması için köyün kahvesine gönderir.

“Dörtnala seğirttim. Kahvenin önü kalabalıktı. Başaçık boz urbalı bir adamın çevresinde halka olmuştu köylüler. Gördüğüm memurların hiçbirisine benzemiyordu bu adam. Herkesle senli benliydi. Gülüyordu! Memur hiç güler miydi? Kel Abbas’ın koluna girdi, vay anasını! Taşın üstüne oturdu! Ayaklarında asker malı potinler! Kimdi bu? Asker değildi, komutan hiç değildi! Tahsildar olamazdı. Gardiyan Besim Efendi’ye de benzemiyordu, gülüyordu!

Birden ayaklandılar, saflandılar sıra sıra! Eğildiler selamladılar, sustular. Bekir Bey gelmişti! Boz urbalının soruları yanıtsız kaldı. Gözlerde, yüzlerde bir değişme. Boz urbalı afalladı:

‘Bre ne oldu sizlere? Neden sustunuz?’

Bekir Bey’in gözüne bakıyorlardı. Hüseyin Dalak öne çıktı:

‘Beyimiz buradayken bize söz düşmez!’

Feyzullah Çimen ekledi:

‘Her hususu Bey’imizden sorarsın?’

Boz urbalı bozulmuştu:

‘Siz beysiz düşünemez misiniz?’

Bekir Bey çalımlandı. Sigara yaktı. Eli cebinde kasıldı:

‘Sormak ayıp olmasın, sizi tanımadım?’

‘Ben… Köy Enstitüsü’nde öğretmenim.’

‘Köylerde muallim ne yetiştirecek mektep?’

‘Evet, iyi bildiniz.’

‘Gelişiniz?’

‘Beşinci sınıfı okumuş çocuklar varsa… Üçüncü sınıftan da olur. Köy Enstitüsü’ne götüreceğim. Sordum, yokmuş…’

Hüseyin Dalak:

‘Bekir Bey’imizin oğlu Şehmuz Bey var ya…’

Bey’in başı yan döndü:

‘Ben oğlumu başka mekteplerde okutacağım!’ dedi.

Boz urbalı gözleriyle kantarladı Bekir Bey’i. Karşılık vermedi.

Sözü gene Hasan dayı aldı:

‘Bey’im bize iyi bir haber getirdin.’ dedi boz urbalıya, ‘Gelgelelim, okumak paraynan pullan olur. Bizim elimiz ince…’

‘Sizden para pul isteyen yok. Öğrencilerin her türlü gideri Enstitü’den karşılanacak. Yemesi, içmesi, giyimi, kuşamı, defteri, kalemi her donatımı…’

‘Essah mı?’

‘Essah!’

Murtaza:

‘Çarığı çorabı da devletin boynuna olduktan sonra okumaya ne ister?’

Hasan dayı ikircikliydi:

‘Bu sözlere inansak mı?’

‘Görende inanacaksınız!’

Ayaklar yer değiştirdi, saflar bozuldu. Bekir Bey gitti. (Kanlıdere’nin Kurtları, Dursun Akçam, Literatür Yayınları. 7. Basım, Ocak 2021, s.60-61)”

Bekir Bey gittikten sonra köylüler, boz urbalıya üst üste sorular sorar. O da yanıtlar sorulan her soruyu açık yüreklilikle. Köylüler heyecanlanır, bir umut tohumu yeşerir yüreklerinde. Gözleri ışıldayan Hasan dayı köylülere dönerek: “Ey millet, fukaranın güneşi doğmuştur. Allah encamımızı hayır eyleye.” der. Onları en çok heyecanlandıran da köye bir ilkokulun açılacağının muştulanmasıdır. İlkokulun yapılması için herkes seferber olur. Konuşmaları dinleyen çocuklar geleceğe yönelik mutluluk düşleri kurmaya başlarlar. Umut dalga dalga yayılmaktadır tüm köye. Hasan dayı, yapılacak okulun yerini bağışladı. Okulun yapısını köylüler ortaklaşa imce usulü yapacaklardı. Ancak Bekir Bey buna karşı çıktı.

Çok geçmeden köye Resül Efendi adında bir öğretmen gönderildi. Hemen derme çatma bir yerde dersler başladı. Anlatılanlardan anlaşılıyor ki Resül Efendi, bir eğitmen. Çocuklar onu çok sever. Çocukları okuturken köyde kadın erkek ayrımı yapamadan yetişkinlere de okuma yazma öğretiyor. Bekir Bey’in ikinci karısını da jandarma zoruyla okula getirtir. Bu durum, Bey’in ağırına gider. Resül Efendi bir gün ortadan yitiverir. Günler geçtikten sonra ölüsü Çeşmir Çayı’nın coşkun sularının üstünde yüzerken bulunur.

Türkiye’nin aydınlanması, köylerimize uygarlık ışığının yanması kimleri rahatsız ettiği çok açık değil mi? Köylünün sırtından geçinen, onun bilgisizliğinden, yoksulluğun yarattığı çaresizliğinden yararlanıp beylik, ağalık sürenler okullaşmaya karşı çıktı. Onların en büyük destekçisi de bilgisiz, çıkarcı sahte hocalardı. Hocalar dünyevi çıkarları için köy okulları ve Köy Enstitüleri için türlü yalanlar uydurdular. Böylece ağa ve beylerin desteğiyle Köy Enstitüleri kapatıldı. Ne mi oldu? Yıllardır halkımız ışıksız kaldı. Emperyalistlerin yönlendirmesiyle kurulan sömürü çarkı içinde ezim ezim ezildi. Bu çark, hâlâ öğütmekte insanımızla birlikte tüm değerlerimizi.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               30 Eylül 2026

 

 

 

 

GÜZ YAĞMURLARI


22 Eylül 2026, yaz mevsiminin son günüydü. Bu yıl da yazı bitirdik iyisi ve kötüsüyle. Gökyüzü, insanlar başta olmak üzere tüm canlıları ve toprağı uyardı. Önce kara bulutlar kapladı gökyüzünü. Hava karardı iyice. Kuzeyin soğuk yelleri yazın sıcağını unutturdu. Bulutlar yağmur yüklüydü. Birden sağanak yağmur başladı bardaktan boşanırcasına. Gece boyunca da sürdü yağış.

23 Eylül, geceyle gündüzün eşitlendiği gündönümü. Geceyle gündüzün aylardır süren kavgasını gece kazandı. Bu günden sonra geceler her geçen gün uzayacak, gündüzler de ona koşut olarak kısalacak. Geceler uzadıkça havalar soğuyacak. Yazın sıcakları, insanların belleklerinde tatlı bir anı olarak kalacak.

Güz yağmurları, günlerdir sürüyor. Kimi zaman şiddetini artırmakta. Gökyüzünün yağmurunu toprağa bırakmasının nedeni, onu dölleyip gelecek yılın bolluğunu artırmak. Çünkü önümüz ekim ayı… Adından belli ekimin, dikimin yapılacağı bir ay… Çiftçinin tohumu tarlaya ekmesi için toprağın yumuşayıp tavının gelmesi gerek. Tavı gelen toprak tohumla buluşacak. Buluştuğunda da suya gereksinim duyacak. Bu nedenle güz yağmurlarına gereksinimi var. Bu yağmurlar, toprağı da tohumu da besleyecek. Kışın ise karın toprağa düşmesiyle tohumun da çiftçinin de yüzü gülecek. Toprak tohuma yatak, kar ise yorgan olacak. Gök ve yer, doğum için zamanını bekleyen tohuma kol kanat gerer bir annenin sabrıyla.

Bahar geldiğinde ise tohumlar çimlenip toprak yeşile bürünecek. Bu kez de bahar yağmurları yetişecek toprak ananın sabırla doğurduğu yavrusuna. Baharın serin yağışlarıyla boy atacak ekinler. Bahar yağmurları az olduğunda ise ekinlerin de çiftçilerin de boynu bükülecek.

Yağmur yoksa doğada yaşam da yok! Gökyüzü gözyaşlarını dökmese toprağın üstündeki varlıkların tümü beslenemez. Bu da onların yaşamda kalmasını zorlaştırır. Yağmurlar olmasa soframızdaki bolluk nereden gelecek, çiftçinin ambarı nasıl dolacak?

Yağmurun yağmasında doğanın bir kötülüğü yok! Tersine amacı herkese iyilik yapmak, var ettiği yavrularını beslemek. Yağmur başlayınca İstanbul’da her şey altüst oldu. Caddeler, sokaklar akarsuya dönüştü. Taşıtlar yollarda kaldı. Bazı metro istasyonlarını su bastı. Evine dönmeye, işine gitmeye çalışan yurttaşlarımız tepeden tırnağa sırılsıklam oldu. Şemsiyeler yağmuru tutamadı. Çoğu kırıldı. Koca kent, yağmura teslim oldu. Toprağa, tüm canlılara yaşam veren yağmur, İstanbul’da yaşamı durdurdu niye?

Kentin planlaması yağmura ve olası diğer doğal olaylara göre planlanmamış. Yapılaşma, uzun erimli ve tüm olumsuz olasılıkları düşünen bir planlamayla değil, kısa sürede yüksek para kazanmak isteyen fırsatçıların isteğine göre yapılmış. Ne yazık ki ülkemiz de kentlerimiz de bir adım ötesini göremeyen kişilerce yönetilmekte. Kent alt yapısı, yağmur sularını taşıyamıyor. Cadde ve sokakların eğimi suyu akıtamayıp biriktiriyor. Göletler oluşuyor her yağmurda kent alanlarında ve caddelerde. Deniz kıyısındaki bir kentin sularını denize ulaştıramayan bir kent yönetimiyle karşı karşıyayız. Bu durumla yalnızca İstanbul’da değil, ülkemizin neredeyse tüm kentlerinde karşılaşmaktayız.

Ayrıca yağmur suları akıp gidiyor, yöneticiler de bakıyor. Su hasadı yapmayı düşünen kent yöneticisi yok! Kuraklığın gittikçe arttığı, suya olan gereksinimin doruğa çıktığı bir zamanda su konusundaki bilinçsiz savurganlık ise anlaşılır gibi değil.

Gökyüzü ne bilsin sularıyla beslemek istediği toprağın betona dönüştüğünü. Bir karış toprağı bırakmama yarışı içinde olan yöneticiler var kentlerimizde. Kentin içinde ve çeperlerinde suyu tutacak ağaç örtüsü hunharca yok edildi. Ağacı bıraktım bir yana, bir karış çalıya, bir tutam ota bile tahammül edemeyen bir yönetici ve yapsatçı güruhunun elinde kentlerimiz.

Dünya kuruldu kurulalı yağmur da yağar, güneş de açar. Deprem de sert fırtınalar da olur. Havalar da ısınır da soğur da. Bunları deneyimleriyle yaşar insanoğlu. Eğer önlem almıyorsa suç doğada değil, insanda. Olacak olanı görmemek sığ bir düşünce ve us eksikliği… Ya da kötü niyettir. Kenti yağmalayan bir zihniyetin açığa çıkmasıdır.

Toprağı yağmalanacak, kenti haksız kazanç elde edecek bir yer olarak görmek niye? Taşı toprağı altın diyerek bir kenti yaşanmaz duruma getirmek bu toprağa ihanet değil de nedir?

Yine yağmur yağacak su basacak her yanı, sert yellerle çatılar uçacak, depremlerle yurttaşımız canını yitirecek. Suçlu kim mi? Suç yazgıya, doğaya atılacak. Oysa o suçlanan doğa olmasaydı sen olur muydun ey aymaz?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               29 Eylül 2026

 


BİRİLERİNİN SIRTINA BASARAK YÜKSELMEK


Uzun zamandır ülkemizde siyasette, bürokraside, üniversitelerde, varsıllaşmada, neredeyse yaşamın her alanında yıldızı birden parlayanlara baktığımızda hep aynı şeyi görmekteyiz. Bu kişilerin nerdeyse hepsi birilerinin sırtına basarak yükselmiştir. Birilerinin sırtına basarken siyasetin desteğini aldılar. Ayrıca bu sırada yargı uyumuş, bu haksızlığı görmesi gerekenler gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamıştır nedense.

Başkasının, yani hak edenin emeğine, alınterine el koyarak yükselip yıldızı parlayanlar ne yazık ki topluma başarılı(!) kişiler olarak sunuldu. Bu da çoğu kişiyi emeksiz yemenin yollarını aramaya itti. Bu düzenle toplumumuzun ilk kez tanışması, ülkemizin 1940’lı yıllarda Atlantik sürecine girmesiyle başlar. Bu dönemde Türkiye’yi yönetenler karma ekonomiyi terk eder. Özellikle halkçı-devletçi uygulamaları bir yana iter. Kapitalizmin acımasız, sömürüye dayalı yüzü yavaş yavaş kendini gösterir. Gelir adaletsizliği çarpıcı bir biçimde ortaya çıkar. Kamu olanakları siyasal yandaşların kullanımına sunulur. Onlar varsıllaşırken halkın ezici çoğunluğu yoksullaşmaya başlar. İktidarda bulunanlar devleti halkın olmaktan çıkarıp bir avuç fırsatçının yönetimine verir. Bu, toplumda ekonomik, siyasal, sosyal eşitsizlikleri körükler.

Ülkemiz, Atlantik sürecine girip tam bağımsızlığını yavaş yavaş yitirmesine karşın, yine de halkçı-devletçilik birçok alanda kendini duyumsatır. Halkçı-devletçiliğin tümden ortadan kaldırılması birden yapılamadı. Çünkü halkın büyük tepkisinden korkuldu. Bunun için bir demir yumruk gerekliydi. O yumruk, Özal’ın emperyalist merkezlerin telkinleriyle kaleme aldığı 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını uygulayan 12 Eylül Amerikancı darbesiyle halkın başına indi. Türkiye siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, sanatsal, aktöresel, yaşam biçimleri alanında büyük değişikliğe uğradı. İnsanların düşünce, duygu biçimi değiştirildi. Halkçı-devletçiliğin köküne kibrit suyu döküldü. Onun yerini serbest piyasacılık aldı. Vahşi kapitalizm tüm acımasızlığıyla halka kendini gösterdi. Toplumculuk belleklerde bir anı olarak kalırken yerini bireycilik aldı.

Liberalizmin ülkemize egemen olmasıyla başlayan bireyciliğin, en önemli özelliği birilerinin sırtına basarak yükselmek ve varlık sahibi olmaktı. Halkı soymak, “serbest piyasa” olarak adlandırıldı. Piyasa koşulları, halkı soymak üzerine oluşturuldu. Yerden pıtrak gibi görgüsüzlük çamuruna belenmiş yeni varsıllar ortaya çıktı. Yasa, kural, aktöre tanımayan bir avuç vicdanını yitirmiş insansı yağmacılığı kendine sanat edindi. Yağmacılık sınır tanımaz oldu. Yağmacıların cüzdanları varsıllaşırken vicdanları yoksullaştı. Yoksulun, emekçinin, hak edenin hakkını savunmak ve vicdanlı olmak saflık olarak gösterildi topluma düzenin egemenlerince.

Birlerinin sırtına basarak yükselmek için, birilerinin de ayağını kaydırmak gerekiyordu. Böyle de oldu. Emeği, alınteri, bilgisiyle bir göreve gelen ve bu görevini vicdanı ışığında yasalara uygun olarak yapan kişilerin ayakları kaydırıldı bir bir. İşini namusuyla yapanlar küçük görüldü. Namuslunun uzaklaştığı orunlara liberalizmin emeksiz çocukları getirildi. Yolsuzluk, arsızlık, haksızlık sınır tanımadı.

Yoksullaşan halk, açlık sınırının altındaki geliriyle yaşama tutunmaya çalışırken halkın kanını emerek beslenen zehirli keneler, görgüsüzlüklerini en üst düzeye çıkararak tüketim çılgınlığını sürdürdüler.

Birilerinin sırtına basıp donanımlı, bilgili, yetenekli, hak edenin ayağını kaydıranlar yükseldiklerini sandılar. Oysa yuvarlandıkları bir gayya kuyusuydu. Varsıllıklarının şımarttığı utanmazlıklarıyla düştükleri yeri fark etmediler bile. Bir toplumun geleceğini çaldıklarını anlamaları olanaksızdı. Ne yazık ki bu, siyasetçilerin yeğledikleri siyasal düzen sayesinde oldu.

Toplumumuz ekonomik siyasal, sosyal, kültürel, sanatsal, aktöresel alanda hızla çürümeye başladı. Bu çürüme, şu anda kokuşmaya başladı. Öyle bir kokuşma ki içinde ürüyen sivrisinekler ve diğer asalakları bile boğmaya başladı. Bu bataklıktan çıkan zehirli gazlar, bataklığı oluşturanları da bataklıktan beslenenleri de zehirlemeye başladı. Liberal bataklığı oluşturanlar da buna göz yumanlar da bu zehirlenmeden kurtulmak zorunda Çünkü oluşturdukları bataklık düzeni kendilerini de hızla yok etmekte. Çünkü bataklığın bir özelliği var, kıyısına yaklaşanı içine çeker.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               28 Eylül 2026

SÜREKLİ OLUMSUZLUĞA ODAKLANMAK, NİYE?

         Birkaç kez üst üste başıma geldi. Çoğu kişi gibi ben de sosyal medya kullanıyorum. Yazılarımı bu alanlardan tanıdık ya da tanımadık herkese ulaştırmaya çalışıyorum. Kimi zaman da buralarda bazı kişilerin yorumlarını okuyorum. Elverdiğince okuduklarımla ilgili görüşlerimi bildiririm.

Başıma gelen şu… Bazı arkadaşların yorumlarına gülen yüz imi koydum. Arkadaşlarımın neredeyse hepsi aynı tepkiyi gösterdi bana. “Gülünç bir şey mi yazdım, niye gülüyorsun yazdıklarıma?” diye sordular bana. Ben de yok, dedim. Yazdıklarından mutlu olduğumu belirttim. “Gülen yüz” iminin mutlu insan demek olduğunu dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Gerçi onları ikna ettim etmesine, ancak işim çok zor oldu. Bazıları bana az da olsa gönül koydu.

İnsanımız, havadan nem kapar duruma nasıl geldi? Her şeyi olumsuz yanından düşünme biçiminin nedeni ne? Toplumun önemli bir kısmının olayların, olguların, davranışların olumlu yanlarını görmelerini engelleyen nedir?

Yukarıdaki soruların yanıtları çok önemli. Çünkü bir toplumun önemli bir çoğunluğunun sürekli olumsuzluğa odaklanması gelecek için düşündürücü ve uyarıcı.

Toplumumuz son yıllarda ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda büyük olumsuzluklar yaşamakta. Bu durum, yurttaşlarımızın kişisel yaşamına da yansıyor. Akıl almaz haksızlıklar, adaletsizlikler, yıkımlar yaşanıyor ki bu, toplumun varlığını, birliğini temelden sarsıyor. Üst üste yaşanan olumsuz, haksız olaylar kişiyi de toplumu da umutsuzluğa sürüklüyor. Bu umutsuzluk durumu, kişiyi olumlu düşünmekten alıkoyuyor. Onu derin bir şüpheciliğe sürüklüyor. Artık her şeyden şüphe eder duruma geliyor kişi. Yani mutlu bir yüzün olmasını bile şüpheyle karşılıyor çoğu insan. Düşüncelerinin başkalarınca onaylanması bile onu şaşırtıyor nedense. Çünkü “onaylanmak” olumsuzluk yellerinin her yandan estiği bir dönemde bunu işitmek, görmek insanlar için olağanüstü, şaşırtıcı bir şey. Doğal olarak arkadaşlarımın da bu umutsuzluk ortamında gülen, mutlu yüzü yanlış yorumlamaları olağan.

Gülmeyi, mutlu olmayı unuttuk yıllardır. Gözyaşları, acı, üzüntü, umutsuzluk toplumun kılcal damarlarına yayılmış durumda. Öylesine yayıldı ki umutsuzluk virüsü, insanların umutlu olması, olumlu düşünmesi yadırganıyor. Onaylanmak, umut aşılamak, olumlu düşünmek normale dönüşen umutsuz olmanın ve olumsuz düşünmenin egemen olduğu bir toplumda anormal olarak görülüyor.

İnsanların bilinçlerine yerleşen derin umutsuzluğun yarattığı hep olumsuz düşünme alışkanlığı yok eder toplumu. Çünkü geleceğe yönelik umudu kalmayan toplumlar, iyiyi ve güzeli aramak için umudunu yitirir. Bu nedenle böylesi bir yüce amaç için savaşmayı bırakır. Var olan olumsuz koşullara kendini teslim eder. Teslim olan kişi, dünyayı ve yaşadığı koşulları değiştirme savaşımından vazgeçer.

İşte, benim arkadaşlarımla yaşadığım mutlu yüz, sorunu da topluma egemen olan umutsuzluktan kaynaklanmakta. Çünkü onların anlattıklarından mutlu olmamı kabullenemiyorlar bir türlü. Çünkü bu alışılmadık bir şey. Olumsuz düşünme o denli baskın ki onlardan içinde yaşayanlardan biri nasıl mutlu olur bunu anlamıyorlar nedense.

Ülkemizde öncelikle umutsuzluk düşüncesinden kurtulmalı insanlar. Bunun yarattığı olumsuz düşünmek ise insan doğasına hiç uygun değil. Bu da yenilmeli tez zamanda. Umut olmasa yaşam olmaz. O, içimizde günden güne büyüyen umuttur bizi geleceğe bağlayan. O umuttur ve olumlu düşünmektir insanoğlunun yaşama tutunmasını sağlayan.

Geleceği daha insanca kurmak için olumlu düşünmekten ve umutlu olmaktan başka yapacağımız bir şey mi var?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Eylül 2026

 

 

MAZLUMDAN MI, ZALİMDEN Mİ YANASINIZ?

   İnsanoğlu, dünya üzerinde var oldu olalı, özellikle de sınıflı topluma geçişten sonra zalimle mazlumun savaşı hep sürdü. Aslında insanlık tarihini yönlendiren uygarlıkları doruğa çıkaran da bu savaşımdır. Tarihin bazı dönemlerinde zalimler üstün gelirken bazı dönemlerde ise mazlumun haktan yana savaşımı üstün geldi ve toplumda adalet egemen kılındı.

Emperyalizm çağında zalimin zulmü sınır tanımadı. Teknolojinin gelişmesiyle üstün silahlar üretildi. Ne yazık ki bu silahlar, egemen emperyalistlerin elinde oldu genellikle. Zalimler, bu silahlarla kitlesel kıyımlar yaptı. Bu kıyımlarda yüz yıl içinde milyonlarca insan yaşamdan koparıldı. İnsanoğlunun tarih boyunca görmediği barbarlıkları, işkenceleri, eziyetleri, kitlesel sürgünleri, kırımları; adına modern çağ denen bir dönemde emperyalistlerin eliyle yaşadı. Hem de bu zalimler, ellerinden insan kanı varken “insan hakları, özgürlük ve demokrasi” diye bağırdılar. İnsanoğlu, modern silahların gücüyle can çekişirken ona insan hakları masalları anlattı emperyalistler.

Yirminci yüzyılda İslam dünyası paramparça edildi sömürgeci emperyalistlerce. Hem emperyalistler hem de bu ülkelerin yöneticileri haklarına katmerli bir zulüm başlattı. Dindarlar susturulup bakılandı, onların yerine dinciler konuşur oldu. Zalim gemiyi azıya aldı mazluma karşı. Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, onlarca ayette zulmü kınasa da zalime karşı savaşın bir İslami görev ve hak olduğunu buyursa da ne yazık ki bu ülkelerin halkları zalime boyun eğip onun zulmüne sessiz kalarak ortak oldular yapılan her şeye. İşin en ilginç yanı da bu ülkelerin yöneticileri Müslümanlık yarışına girdiler. Emperyalizmle işbirliği yapıp zulme ortak olurken kirli dillerinde hep İslam’dan referanslar oldu. Ne yazık ki ait olduğu dini saptırıp çarpıtan bir yönetici kitlesiyle karşı karşıyayız.

İslam dünyası yirminci yüzyılın başında tarihsel bir fırsat yakaladı Atatürk’le. Yıllar sonra ilk kez doğunun mazlum bir halkı batının ilerlemesini, zulmünü durdurdu Anadolu topraklarında. Emperyalizmin vahşeti ilk kez Türk’ün çelik duvarına çarpıp paramparça oldu. Bu dönemde bazı İslam ülkeleri ve dünyanın dört bir yanındaki birçok ülke Atatürk’ün emperyalizme karşı verdiği bağımsızlık ve özgürlük savaşını örnek aldı. Nedense yüzyılın ikinci yarısında bu anlayışı terk etti mazlumlar ve emperyalizme teslim oldu büyük çoğunluğu. Atatürk’ün kurtuluş yoluna çıktığında ve tüm yaşamı boyunca zalime karşı mazlumun savaşı verdiğimizi vurguladı. Bu vurgu Kuran’ın ruhuna, anlamına uygundu.

Dün, arkadaşım ve yerdeşim Prof. Dr. Yaşar Nuhoğlu, cuma iletisinde Şura Suresi, 22 Ayeti gönderdi bana. Böylece bugünkü yazımın konusu da ortaya çıktı, sağ olsun.

“Kazandıkları, tepelerine inerken o zalimlerin korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip barışa/hayra yönelik işler yapanlarsa cennetlerin bahçelerindedir. Rableri katında kendileri için, diledikleri her şey vardır. İşte budur o büyük lütuf. (Kur’an-ı Kerim Meali, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Yayınları, 4. Basım, İstanbul-2015, Şura Suresi, 22. Ayet, s.443)” Evet, zalimler kazanıyor görünmekte. Dünyanın, insanlığın başına bela olan ABD-İsrail zalimleri Filistin’de, Lübnan’da binlerce kişiyi yok yere öldürdüler. Sonrasında İran’a saldırdılar durduk yere. İran ulusu tek yürek oldu ve zalimim karşısına dikildi. Onlara unutamayacakları bir ders verdi.

Dünyanın birçok ülkesi mazlumun (Filistin, Lübnan, Yemen, İran…) yanında yer alırken bazı ülkeler de zalimin safına dizildi. Üstelik bunların arasında birçok İslam ülkesi de var. Yukarıdaki ayeti okuyup bilseler de bilmezlikten geldiler. Ne yazık ki zalimin yardakçısı olmak, kısa süreli de olsa bir güç kazanmak için Allah’ın Müslümanlara vaat ettiği cennet bahçelerini ellerinin tersiyle ittiler bir yana.

Ne yazık ki birçok İslam ülkesi zalime karşı gelme yürekliliğini gösteremeyerek mazlum Filistin’in, Lübnan’ın, Yemen’in ve İran’ın yanında yer alamadı. Bu ülkelerin kimi doğrudan mazlumun karşısında yer alırken, kimi de utangaçça ikili oynadı oyununu. İkiyüzlü siyasete, denge politikası adını verenler oldu. Mekke’de kurduğunuz ittifak mazlumun yanında olacaksa niye ABD ve İsrail’le yıllardır ölüm kalım savaşı veren Filistin, Yemen, Lübnan, İran’la birlikte değilsiniz?

İslam ülkelerinin uyanma zamanı gelmiştir. Ülkelerinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını emperyalizmle bölüşerek birlikte sömüren yönetimlerden kurtulmalarının zamanı geldi de geçiyor bile. Bu ülke halklarına yüzyıl öncesinden Atatürk yol gösteriyor. Bu yoldan yürümek onları bağımsız, özgür ve kişilikli yapacak. O halde emperyalizmi “mahvı perişan etmek” için ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       25 Eylül 2026

EKRANLAR ŞİDDETE DOYMUYOR

Okullar açılalı daha bir hafta oldu. Ancak eğitim kurumlardan şiddet haberleri gelmeye başladı daha ilk günlerden. Çocukları, bu denli şiddete yönelten asıl etkenin ekranlar olduğu konusunda neredeyse tüm kamuoyu aynı düşüncede. Ne yazık ki herkesçe bilinen bu gerçek karşısında başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere ilgili bakanlıklar önlem almayı savsaklamakta. Oysa ülkemizin geleceği olan çocuklar bir bir yaşamdan koparılıyor. Kimi tutukevine, kimi de toprağa düşüyor. Ne yazık ki ülkemizi yönetenler duyarsızlıkta yarışmakta.

Gölcük İhsaniye Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi bahçesinde iki kız öğrenci saç saça baş başa dövüşüyor. İkisi de yerde… Biri, diğerini altına almış yumruklayıp tokatlıyor. Bahçedeki diğer öğrenciler kavgayı ayırmayı bırakın, kavganın daha şiddetli ve kanlı olması için bağırarak, el çırparak tezahürat etmekte. Bazıları da telefonları elinde bu kavganın görüntülerini kaydetmekte. Eskiden iki ya da daha çok kişi arasında kavgaya gidecek bir tartışmanın olduğunu görse çevredekiler, hemen duruma el koyup iki tarafı da sakinleştirirdi. Böylece kavga önlenirdi.

Gölcük’te yalnızca okul bahçesinde alt alta üst üste kavga eden çocuklar değil, onların canlarının yanmasını, acı çelmelerini destekleyen okul arkadaşları da tinsel açıdan sorunlu ve suçlu. Çocukları bu denli acımasız yapan ne?

20 Eylül 2026 Pazar günü Sakarya’nın Sapanca ilçesinde 16 yaşındaki çocuk B.İ. tartıştığı annesi İpek İpek’i tabancayla vurarak öldürdü. Ayrıca 24 yaşındaki H.T’yi de ağır yaraladı. Bir çocuk, annesini niçin öldürür? Bu yaştaki bir çocuk tabanca kullanmayı ne zaman ve kimden öğrendi?

Bir anne, kendi karnında dokuz ay katilini taşıdı farkında olmadan. Bin bir umut ve emekle büyüttüğü yavrusunun bir gün onu yaşamdan koparacak bir cani olacağını nereden bilebilirdi? Çocuğun eline verilen bir telefonun onun katile dönüştüreceğini söyleseniz buna kaç anne ve baba inanır?

22 Eylül 2026 Salı günü Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne bir öğrenci silahlı baskın yapıyor. Bir öğrenci yaşamını yitirirken 11 öğrenci de yaralanıyor. Saldırıyı gerçekleştiren H.O. 15 yaşında… Bu yaştaki bir çocuğun sabahın köründe okul basmasındaki neden ne?

Hükümet yetkilileri saldırıda yaşamını yitirenin ailesine başsağlığı dileyecek ve yaralananları hastanede ziyaret edip geçmiş olsun diyecekler kameralar önünde. Ne yazık ki soruna köklü çözüm bulmak için kendilerini yormayacaklar. Birkaç gün konuyla ilgili ekranlara çıkıp konuşacaklar, önlem alıyormuş gibi yapacaklar. Okulların önüne polis dikerek bu işin önleneceğini düşünüp söyleyecekler. Oysa bu güne dek bunun işe yaramadığını bilmelerine karşın kamuoyunu sorunu çözmek istediklerine inandıracaklar. Her zamanki gibi sorunu geçiştirecekler.

Ekran bağımlılığının çocuklarda duygusal kırılma yarattığını çoğu kez yazılarımda vurguladım. Duygusal kırılma yaşayan çocuğun aile, okul, arkadaş, insan, çevre, hayvan sevgisi yok oluyor. Ekran her şeyin önüne geçiyor, yaşamının bile. Onun için aile de arkadaş da okul da çevre de hayvan da ekran… Bağımlı kişinin duyguları örselenip yok oluyor zamanla. Ailesine, okuluna, arkadaşlarına bağlılığı yok olurken ekrana bağımlı oluyor. Ne yazık ki ekran ne derse onu yapıyor. Çocuk, ailesinin elinden kuş olup uçuyor. Masummuş gibi görünen ekran, çocuğu ailesinin elinden çekip alıyor ve istediği gibi biçimlendirip yönlendiriyor. Yeri geldiğinde ailesinden çalınan bu çocuk, anne ve babasına gözünü kırpmadan silahı doğrultabiliyor.

Akranlarına zorbalık yapan çocukların geçmişte ya ailesinden ya çevresinden ya da arkadaşlarından şiddet gördüklerini söyleyebiliriz. Elini kana bulayan ya da arkadaşlarına şiddet uygulayan çocukların daha önce başkalarına şiddet uygulama olasılıkları var. Günümüz çocukları ne yazık ki sevgisiz ve ilgisiz büyümekte. Anne ve babalar, çocuklarına sevgi ve ilgi göstermek yerine ekran başından ayrılmıyorlar. Çocuklarının gözlerine bakmak yerine, ekranlara bakıyorlar. İlgisiz, sevgisiz büyüyen çocuk, aradığı ilgiyi ekranda buluyor. Ne yazık ki bu ilgi, onları bizden çalıyor. Artık onlar, ekranların çocuğu oluyor. Ekran ne derse onu yapıyor.

Çocukların yaşama ilişkin amaçları, ülküleri, hedefleri yok! Düşküleri, düşleri bulunmamakta. Onları toplumla birleştirecek duygusal bağlar ne yazık ki son yıllarda siyasetçilerin eliyle koparıldı. Aile içi söyleşiler tarih olmuş çoktan. Resmi ve dini bayramları bayram gibi kutlamıyorlar. Eş dost, hısım akraba ve konu komşu gezmeleri ortadan kalkmış. Onların toplumsal yanını güçlendirecek ne varsa yok edilmiş bir bir. Çocuklar sabahtan akşama dek ekranla baş başa bırakılıyor. Evlerindeki ya da sokaktaki kedi ve köpeklere gösterdikleri ilginin onda birini çocuklarına göstermiyorlar.

Günümüz anne ve babaları kendi rahatına düşkün benciller olarak boy göstermekte. Kendi keyifleri kaçmasın diye çocuklarından uzak durmaktalar. Özverili anne ve baba devrinin sonuna yaklaştık desem aşırıya kaçmamış olurum sanırım.

Turgutlu’da, okulu basan çocuk elinde boyu kadar tüfekle sokakta yürüyor korkusuzca. Bu yürekliliği nereden alıyor? Üstelik tüfekle yolda yürüyen çocuk, kimsenin dikkatini niye çekmez? Bu durum, bir toplumsal duyarsızlık değilse nedir?

Yaşanan çocuk şiddetinin ekranlar üzerinden uluslararası suç örgütleri ve istihbaratlarla ilişkisi araştırılmalı. Ülkemize düşmanlık yapan kimilerinin ekranlar yoluyla ülkemizi bir bunalıma sürükleme olasılığı üzerinde durulmalı. Bu olayların çok boyutlu olduğu kanısındayım.

Çocukların sosyal medyaya erişimine izin vermek özgürlük değil, büyük bir ihmal ve suçtur. Çünkü on altı yaşından küçük çocukların ön beyinleri gelişmemiştir. Bu nedenle bu çocukların yararlıyla zararlıyı, iyiyle kötüyü ayırt etmeyi olanaksız. Bu nedenle başta anne ve babalar olmak üzere çocukların sosyal medyaya erişimine izin veren herkes suçludur. Özellikle anne ve babalar çocuklarının yanında telefonda uzun zamanlar geçirmemeli. Telefonun asıl işlevi, insanlarla konuşmak, iletişim kurmaktır.

Çocuklarımız elimizden çalınıyor bir bir. Ne yazık ki yetkili orunlarda oturanlar, yalnıza izliyor olan biteni. Köklü önlemler almak hem çocuklarımızı hem de toplumumuzu kurtarır. O halde ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       23 Eylül 2026