Toplumumuz
ekranları çok sevdi. Onu, yaşamının vazgeçilmezi yapıp merkezine oturttu
halkımız. Gencinin de yaşlısının da elinden telefon düşmüyor. Çocuklar doğar
doğmaz ekranlarla karşılaşıyor. Öyle ki yaşamın hangi alanında olursa olsun
insanların elinde telefon var. Evde bir yandan televizyon ekranına bakarken
diğer yandan da gözler telefon ekranına kayıyor.
Ülkemizde
ekran bağımlılığı, dünya ülkeleri arasında ilk sıralarda. Bunun nedeni ne?
Toplumumuzun yaşamına ekranların tamamen egemen olmasının altında hangi
psikolojik, sosyolojik nedenler var? İnsanımız, tinsel ve toplumsal alanda
yaşadığı hangi eksikliğini ekran odaklı bir yaşamla örtmeye çalışıyor?
Ülkemizde,
son yıllarda hızlı bir göç yaşandı. Köylerde yaşayan yurttaşlarımız hızla
kentlere göçtü. Bu, toplumumuzun tarihi boyunca belki de yaşadığı en büyük
sosyolojik kırılma. Sosyolojik kırılmaların birtakım tinsel bozuklukları,
değişimleri, fırtınaları da birlikte getireceği kesin.
Kırsal
alanda yaşamanın birtakım toplumsal kuralları var. Bu kurallar, yüzyıllardır
var olan gelenekler üzerine kurulu. Bu kurallar, feodal toplumu oluşturan
yazılı olmayan yasalar… Geleneksel toplumsal ilişkiler, bireyi ezer. Kenedi
içinde bir hiyerarşi, disiplin oluşturur. Feodal toplumun üst katmanını
oluşturan ağalar, eşraf, kasabalardaki ticaret sınıfı, yöredeki etkin din
adamları, kan bağına dayalı güçlü ailelerin baskısı tüm yüküyle kırsal alandaki
halkı ezer. Bu baskının üstüne bir de yerle gök arasına sıkışmış çaresiz
köylünün yoksulluk, yoksunluk, kültürel gelişmemişliğinin ortaya çıkardığı
ilkel yaşam koşulları biner.
Kırsal
alan insanının çoğu, neredeyse 365 gün boğaz tokluğuna çalışır. Emeğiyle
üretir, alınteriyle toprağı sular. Toprak, tüm çalışmasına karşın yüzüne gülmez
onun. Yaşamı yarı açlık, yarı tokluk arasında sürüp gider. Ürününün ambarını
dolduracağı düşünü kurarken borç aldığı tüccar, anaparanın birkaç katına ulaşan
üremini[1]
almak için çöker üstüne kara bulut gibi elinde avucunda olanı almak için.
Üremci, kan emici gider gitmez, ağa çağırır ayağına iki büklüm köylüyü. O da
alır kendince belirlediği hakkını(!). Sıra ortalıkta din kisvesiyle dolaşanlara
gelir. Çalar kapısını cübbesinin eteklerini savura savura. Köylünün alınterini
cübbesinin geniş ceplerine akıtmak için dinsel gerekçeler orta serer. Kara
toprakla ak gök arasında yalnız, sahipsiz olan kırsal kesim insanının
sığınacağı tek güç, Tanrı’sıdır. Ne yazık ki inandığı bu ulu gücü kullanarak
sömürülür köylü.
Yalnızca
ekonomik olarak mı sömürülür Türk köylüsü? Onun yaşamına biçim veren, feodal
düzenin sistemleştirdiği geleneklerdir. Yoksulluğun yanı sıra feodal taassubun
kıskacı arasında eğnı de tini de tutsaktır. Bu sıkışmışlık içinde varlığını bin
bir güçlükle sürdürür. Aslında bu yaşamı sürdürme azmi, içinde beslediği büyük
umudun gücüdür. Onun duyguları, insanlığı ve yüreğinde beslediği umudu, iyi
niyeti, insancıllığı sonuna dek sömürülür. Bu insancıl duygular, onun saflığı
olarak görülür asalaklarca.
Türk
köylüsü üzerinde şimdilerde mahalle baskısı diye adlandırılan toplumsal baskıya
dayalı bir denetim söz konusu. Bu denetim, onun özgürlüğünü kısıtlar. Günlük ve
kişisel yaşamının her alanında toplumsal bir denetimin tinsel baskısını
duyumsar, ona göre düşünüp davranır.
Ülkemizde
izlenen siyasal, ekonomik politikalar sonunda köyler boşalmaya başladı. Bunun
bir boşalma değil, küresel bir siyasal amaç için boşaltma olduğunu söylemeli.
Zor da olsa insanlar, köklerini saldıkları topraklardan kopmak zorunda kaldı.
Köklerinden kopmak, onları gittikleri yerlerde kök salmak için toprak arayışına
itti. Gittikleri yerlerde toprağın sıcak yüzüyle değil, betonun soğukluğuyla
karşılaştılar. Bu nedenle soğuk betona bir türlü kök salamadılar. Özellikle
kentlerde doğan çocuklar, kırsaldaki köklerinden hızla uzaklaştı. Doğup
büyüdükleri kentlere de kök salamayınca yeni arayışlara yöneldiler. Bu nedenle
onlar için büyük bir tinsel ve toplumsal boşluk oluştu.
Köylerin
boşalmasıyla hem tarımsal hem de sanayi üretimine bir tıkanıklık söz konusu
oldu. Kentlere baktığımızda günün her saatinde toplu taşım araçları tıklım tıklım.
Çalışma saatlerinde kent alanları, cadde, dinlenç ve yeiçler kalabalıktan
geçilmiyor. Buralarda gördüğümüz kişilerin çoğu genç ve çalışması, üretime
katılması gereken kişiler. Kentlerde işsiz ordusunun istilası söz konusu… Bu
işsiz ordusunu oluşturan herkesin elinde bir telefon… Elinde kitap olan kişiyi
mumla arıyoruz. Küresel güçlerce ekranlarla yönlendirilen bir işsiz ordusunun varlığının
yol açacağı toplumsal ve ulusal sorunu fark etmemek olası mı?
Ne
yazık ki köylümüz okuma alışkanlığı edinmemişti. Bu konuda çaba gösterenler
olsa da gerek siyasal iktidarlar gerekse yerel güçlerce engellendi. Bu nedenle
köy evlerinin ezici çoğunluğunda Kuran’dan başka kitap bulunmadı yüzyıllarca.
Onu da okuyup anlayan parmakla gösterilirdi. Cumhuriyet’in kuruluşuyla Türk
köylüsü kitapla tanışsa da bu, kısa sürede sona erdi. Yaşamlarının bir parçası
olacak bir okuma alışkanlığı edinemedi köylümüz. Yine Cumhuriyet
öğretmenlerinin üstün özverileri, ülküleriyle bütünleşen sanatın köye girme
girişimi de merkezi ve yerel güçlerce engellendi hep. Köy alanlarında, okul
bahçelerinde kurulan tiyatro sahneleri geçmişin tatlı anıları olarak kaldı.
Bilim ise köye giren birkaç teknolojik araç ve gereç olarak görüldü.
Kitaptan,
sanattan, bilimden uzak kitleler, kentte geldiklerinde teknolojik cennetin(!)
içine düştü. Kültürel altyapısı olmadığından teknolojik aletlerden önüne konan
her şeye inandı. Teknolojiye güven, kısa zamanda bir inanca dönüştü. Bu durum,
ülkemizi yönetenlerce de kendi siyasal çıkarları için uygun bulundu. Çünkü
geniş kitleleri ekranlar tarafından dönüştürüp yönetmek, onlara kolay, sürekli
bir siyasal başarının yolunu açtı.
Kente
gelip yerleşen geniş insan yığınlarının ekran bağımlılığı, küresel teknoloji
şirketlerinin çıkarına oldu. Ülkemiz teknolojik ürünlerin önemli bir pazarına
dönüştü. Geçim darlığı çeken insanların çoğu, ekran bağımlılığı nedeniyle
sabahtan akşama dek elinde tuttuğu telefonu, ekmeğiyle bir tuttu yaşamsal bir
gereksinim olarak.
Öğrenme
aşkıyla tutuşan geniş kitlelere kitap yerine, ekran verildi. Kentlere doluşan
insanlarımız, kitap okuma alışkanlığı kazansaydı kendi kafalarıyla özgürce
düşüneceklerdi. Özgün düşünceleri, kendilerine özgü söyleyecek sözleri,
toplumsal yararı önceleyecek bir anlayışları, insanlık için ülküleri olacaktı.
Oysa bir kimlik yitimi ve bunalımı içine girdiler. Böyle olunca da küresel
güçlerin düşüncelerini benimseyip yaşam biçimi durumuna getirdiler. Bu yolla
tek merkezden yönlendirilen büyük bir kitle ortaya çıktı.
Göçle
köklerinden kopan geniş kitleler; teknolojiye uyum sağlamayı, ekranlarda
gezinmeyi, kentli ve kültürlü olmakla eşdeğer görmekte. Ne yazık ki dünyada
bizim gibi okuma alışkanlığı gelişmemiş, sanatla ilişkisi olmayan, bilimin ne
olduğunu bilmeyen, kent kültürünü içselleştiremeyen kitleler ekranlarca
tutsaklaştırıldı. Bunun da adı çağdaşlaşma, modernleşme oldu ne yazık ki.
Adil Hacıömeroğlu
22 Haziran 3026