AİLE KÖKLERİ


Bir ağacı toprağa bağlayan kökleridir. O köklerle yaşama tutunup göğe ağar. Kökleriyle beslenir. Kökleriyle yaşadığı toprağa sıkıca tutunur. Çünkü toprağı, onun yurdudur. Yüzyıllara meydan okuyan ulu ağaçlar, toprağından aldığı güçle uzun bir yaşam sürer. Köksüz ağaç, yaşayamayıp kurur.

İnsanlar da ağaçlar gibidir. Onların da tutunduğu, dirim bulduğu bir toprak vardır. Bu toprak, onun yurdu, can damarı. Toprağını yurt bilen kişi, o toprağı sevip saygı duyar. Toprağı ona, hem tensel hem de tinsel güç verir. Her canlı kendi toprağıyla vardır. İnsanın toprağı; kişiliğini, yaşam anlayışını, duygu ve düşüncelerini, yürüyeceği yolu belirler.

İnsanın toprağı; onun geçmişi, bugünü ve geleceği... Geçmişin yoksa bugünün de yok! Bugünü olmayanın yarını olur mu? Geçmişimiz, atalarımız… Bugünümüzü, toprağımız üzerinde çocuklarımızın emanetçisi olarak yaşayan bizleriz. Yarınımızsa çocuklarımız ve torunlarımız…

Bir başka deyişle atalarımız, ailemizi simgeleyen ulu ağacın kökleri… Bu köklere ne denli bağlıysak yaşama o denli sağlam tutunur, toprağımıza güvenle basarız. Bizim köklerimize bağlı olmamız, çocuk ve torunlarımıza yol gösterir. Onların yaşam biçiminin, anlayışının oluşmasının temellerini atar. Çünkü çocuklar, büyüklerine öykünürler davranışlarını ve yaşam anlayışlarını oluştururken. Atalarımızın “Ön tekerlek nereye giderse art tekerlek de oraya gider.” sözü, günümüzde bizlere ışık tutup yol kılavuzumuz olmakta. Eğer bizler, köklerimize sahip çıkarsak çocuklarımız ve torunlarımız da bizim yolumuzdan gider. Onların yol göstericisi bizler olmalıyız. Eğer biz, onlara doğru yolu göstermezsek ekranları kullanan art niyetli kişiler çocuklarımıza yanlış yollar göstererek onları bizden çalar.

“Aile” deyince yalnızca çekirdek ailemizi anlamamalıyız. En geniş aile anlaşılmalı bu sözden. Amcalar, halalar, teyzeler, dayılar, gelinler, damatlar, enişteler, dünürler, aynı soydan gelenler, hısım akrabalar bir bütün olarak düşünülmeli. Çünkü bu saydığım akrabalar, ulu ağacın kökünden filizlenen farklı dallar… Dallar, ne kadar çoksa ağaç o denli görkemli ve güçlüdür. “Ağaç, yaprağıyla girler.” Sözünü bir an olsun usumuzdan çıkarmamalı.

Güçlü ağaç, toprağına çok iyi tutunur. En geniş aile bireyleri ile toplantılar düzenlemeli, fırsat buldukça bir araya gelmeli. Bu toplantılar türlü adlar altında gelenekselleştirilebilir. Ailenin tüm üyeleri için anlamlı olabilecek bir tarih belirlenmeli yılın farklı aylarında. Ya da… “Ailemizin geleneksel hamsi günü, çay buluşmaları, imece günleri, kuzine başı söyleşileri, toprağa ve suya saygı zamanı, börek toyu, aile dayanışması, kökleri anma,” gibi adlar altında toplanabilir aile üyeleri. Önemli olan bir araya gelmek… Bunu yapmak için farklı nedenler yaratılabilir.

Çocuklarımızı ve torunlarımızı köklerimizin, geçmişimizin olduğu topraklara düzenli olarak götürelim. Kendi toprağını tanısın. Tanısın ki oraya aidiyet duysun. Çocuk da o köklere tutunsun dişiyle tırnağıyla. Özellikle ataların sonsuz uykularını uyumakta olduğu gömütlüklere çocuklarımızla gidelim. Gidip gelirken o gömütlükte yatan büyüğümüzle ilgili anılarımızı, bildiğimiz kadar aile tarihimizi anlatalım onlara.

Köyümüze götürdüğümüz çocuklarımıza, bahçemizde tüm görkemiyle duran meyve ağaçlarını kimin diktiğini söyleyelim. Söyleyelim ki onlar da büyüklerini örnek alıp toprağına birbirinden lezzetli meyveler diksin. Toprağını çorak bırakmasın. Çorak toprak, canlılara yaşam vermez. Ancak insan, emeği ve alınteriyle çorak bir toprağa yaşam verebilir. Bu da toprağı yurt yapar. Ayrıca çocuklara çalışma alışkanlığı ve doğa sevgisini vermenin bir yolu bu.

Bir kişi, atalarının gömütlerini unuttuğunda yurdundan bağı kopmuş demektir. Bu bağın kopması, insanı boşlukta bırakır. Boşluksa bazılarının onun yurduna göz dikmesine neden olur. Çünkü yaşam, boşluk kabul etmez. Bir yerde boşluk varsa birileri o boşluğu doldurur eninde sonunda.

Çocuklarımızı ekranlara teslim etmek yerine, onların köklerine sıkıca sarılmalarının yolunu açalım. Bu da geleceğimiz olan en güzel varlıklara zaman ayırmakla olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Şubat 2026

EĞİTİMSİZ ÖĞRETİM


Okullarımızın işlevini anlatırken hem halk arasında hem de yasalarımızda “eğitim ve öğretim kurumları” olarak tanımlanırlar. Bu tanımlama, son derece doğrudur, içeriği ve anlamı boşaltılmadığı sürece. Okulların yaptığı işi, özetleyerek anlatan “eğitim” ve “öğretim” sözcükleri rastgele seçilmemiştir. Bu iki sözcüğün söyleniş sırası da ilgi çekici. Önce “eğitim” sonrasında “öğretim” gelir. Zaten okullar; halk arasında, öğretmen ve öğrencilerce “eğitim kurumları” olarak anılır. Demek ki eğitim olmadığında öğretim de olmayacağı için okul da okul olmaz, işlevini yerine getiremez.

Bir süreç içinde kişide oluşan olumlu yöndeki davranış değişikliğine, eğitim denir kısaca. Demek ki eğitim gören biri, olumlu yönde davranış değişikliği göstermek zorunda. Bu olmadığında eğitim de amaca ulaşılmamış demektir.

Okullarda değişik öğrencelerle (derslerle) karşılaşır öğrenciler. Bu öğrencelerin hepsinin alanı, içerikleri farklı. Türkçe dersinde öykünün ne olduğunu anlatır öğretmen. Bu, öğretimdir. Bu öğretilen bilgi ışığında öğrencilerin öykü yazmaya başlaması ise bir eğitimdir. Çünkü burada öğretilen bilgi; davranışa, uygulamaya, eyleme dönüşür. Yani öğrenilen bilgi, yaşama geçirilir. İşte, okullarda yapılması gereken, ulaşılmak istenen amaç budur.

Okullar yalnızca öğrencilere bilgi yükleyen yerler değil. Eğitim yapılmayan okullarda öğrenciler; kuru, yavan, yaşama geçirilemeyen, uygulaması olmayan bilgi hamalına dönüşür. Bu tür bir eğitim anlayışı ne yazık ki ezberciliğe dayanır. Ezber bilginin yaşamla ilişkisi olmaz. Bu nedenle ezberlenen bilgilerin yararı oldukça düşüktür.

Eğitim, çok yönlü ve çok boyutludur. Bir kişinin yaşamı boyunca karşılaştığı her olayın, her zorluğun, her sorunun, her durumun eğitimi yapılabilir. Aslında eğitimle yaşam kolaylaşır. Geleceğe yönelik amaçlar, ülküler, planlamalar eğitimle olur. Kişi; bilgisini, görgüsünü, deneyimlerini eğitimin gücüyle yaşama geçirir. Bir ülkenin kalkınması, ileri gitmesi, erinç içinde yaşaması, geleceğe güvenle bakıp varlığını sürdürmesi eğitimle olur. Kısacası iyi bir eğitim, toplumun geleceğidir.

Eğitimli kişinin oturup kalkması, konuşması, giyimi kuşamı, olaylara karşı tepkisi, insan ilişkileri, yemek yemesi, bir toplulukta hakkına razı gelmesi, başkalarının haklarını koruması, iyi bir dinleyici olması, karşısındakilere saygı göstermesi, zayıfı koruması, küçüklerle yaşuluları koruması, her türlü varlığı sevmesi, her canlının yaşam hakkına saygı duyması, ne zaman ne yapacağını bilmesi, çevresine uyum göstermesi, özverili yapısı, hoşgörüsü, nefsini disiplin altına alması, değerlere ve aktöreye uygun davranışlarıyla ilgi çeker.

24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının uygulanması için 12 Eylül 1980 askeri darbesi yapıldı. Bu darbe; toplumumuzu her yönden etkiledi. Ekonomi, siyaset, sosyal yaşam, eğitim, kalkınma, sağlık, toplumsal örgütlenme, tarım, hayvancılık, yargı, güvenlik, dünyaya bakış gibi birçok alanda değişiklikler oldu. Toplumun belleği yeniden oluşturuldu. Toplumcu düşünmenin yerini, bireycilik aldı. Bu da hem toplumsal hem de kişisel ülkücülüğü yok etmeye başladı. 12 Eylül’ün mimarları, topluma: “Gemisini kurtaran kaptan” sözü gereğince bireyciliği benimsetmeye çalıştı. Bu konuda, büyük bir oranda amaçlarına da ulaşmış sayılırlar. Bencilliği, toplumun her yanına yayarak bencil bireylerin olmasının yolunu açtılar. Kişinin hangi yolla olursa olsun para kazanmasının asıl amaç olduğunu topluma benimsetmeye çalıştı 12 Eylül darbecileri. Bu anlayış doğrultusunda kamu kaynaklarını yağmalama yarışı başladı. Yerden pıtrak gibi kamu kaynaklarını yağmalayan varsıllar bitmeye başlarken halkın büyük çoğunluğu yoksullaştıkça yoksullaştı.

12 Eylül darbesinin en çok zarar verdiği alan okullarımız. Okulların eğitim işlevi bir yana itilip unutturuldu. Eğitim kurumlarımız, yalnızca öğretim yapılan yerler olarak görüldü. Böyle olunca öğretim de giderek zayıflayarak ağır aksak yürümeye başladı. Ezbercilik; öğrencilerin üretkenliğini, yaratıcılığını, özgüvenini, ülküsünü, özverili çalışmasını, topluma adanmışlığını, yardımlaşma ve dayanışmalarını, birlikte çalışma alışkanlıklarını yok etti.

Eğitim, para kazanmanın bir yolu oldu nedense. Okullar, para kazanmanın bir aracı olunca eğitim içeriği kuş olup uçtu kurumlardan. Çünkü uygulanan ekonomik sistemin kuralları, ilkeleri, aktöresi ve toplumun çıkarlarını önceleyen amaçları yoktu. Asıl amaç para kazanmak olunca eğitim, ikincil plana düştü ne yazık ki. İkinci plandaki eğitim zamanla rafa kaldırıldı kolayca.

Televizyonun yaygınlaşmasıyla okullarda yapılamayan eğitin ekranlara taşındı. Buna giderek akıllı telefonlar eklendi. Ancak ekranlardaki eğitim olumsuz yönde oldu. Ekran, insanlık erdemlerini ve toplumsal değerleri hiçe sayıp aşındırmaya başladı. Toplumun çekirdeği olan aile kurumuna savaş açtı ekranlar. Aileler dağılmaya başladı. Büyük olsun küçük olsun kişilerde ekran bağımlılığı giderek arttı. İnsanlar, ekranla yatıp kalkmaya başladı. Birçok kişinin eğitimi de öğrenimi de buralardan yapılıyor ne yazık ki. Bu; toplumun çözülmesine, çürümesine yol açtı.

Türkiye, bağımsızlığını batı emperyalizmine karşı verdiği zor bir savaşla kazandı. Cumhuriyet’imiz, batı emperyalizmine karşı verdiğimiz zorlu savaşın küllerinden doğdu. Devrimlerimizi; batının yıkıcılığını onarmak, çağdaş bir düzen kurmak ve bir daha işgale uğramamak için yaptık. Dünyada sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş mücadelesini başararak ezilen uluslara örnek ve öncü olduk.

Dün savaş alanlarında yenip ülkemizden kovduğumuz batı emperyalizmi, bugün ekranlarla evlerimizi, çocuklarımızın belleklerini, yüreklerimizi işgal etti. Kendi kokuşmuş yaşam biçimlerini, bizlere dayatıp benimsetmeye çalışıyorlar. Bu yolla önce ailelerimiz, sonra da toplumumuzu dağıtıp çökertmeye çalışmaktalar. İşte, 12 Eylül darbesinin yok ettiği, kokuşturduğu eğitim sistemimizin açık kapısından batı, çocuklarımıza el attı. Onları; köhnemiş düzenleri, kokuşmuş yaşam biçimleriyle tarihsel köklerinden, insanlık erdemlerinden, toplumsal aktöremizden koparıyor. Bu, ülkemize karşı açılan bir savaş… Bu savaşa karşı kendimizi, çocuklarımızı, ailelerimizi, ulusumuzu, tarihimizi, erdemlerimizi, aktöremizi ve bizi biz yapan değerlerimizi savunmak zorundayız. Bu savaşı kazanarak ezilen uluslara yeniden örnek ve yol gösterici olmalıyız.

Atatürk, Onuncu Yıl Nutkunda: “Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” diyerek ulusal kültürümüzün toplumun geleceği, çocuklarımızın yetiştirilmesi için ne denli önemli ve belirleyici olduğunu belirtmiştir. Atatürk, bu tarihsel sözüyle ulusumuzun tümüne, milli kültürü geliştirme konusunda bir görev vermekte. Milli kültürü geliştirmek, ayakta tutmak için halkımıza dayatılan batı kültürüne, yaşam biçimine de set çekmek gerekir.

Ülkemizi ekran bağımlılığının yıkıcılığından, çocuklarımızın beyinlerini sanal ortamın çürümesinden, ailelerimizi küresel saldırıdan korumak için yüzyılların imbiğinden süzülerek gelen aktöremiz, tarihin derinlerindeki köklerimizin bize verdiği yüreklilik, insanlığın büyük hazinesi erdemlerimiz ve Cumhuriyet değerlerimizle karşı koyacağız. Bu savaşı toplumsal işbirliğiyle kazanabiliriz. O da yurttaşlarımızın tümünün imece yapmasıyla olacak. Bu imecemizde kılavuzumuz, Cumhuriyet’imizin kurucu ilkeleri ve onun değerleri olacak.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                        18 Şubat 2026

 

EKRANLARDAKİ SAPKINLIK


Ekranlarda her türlü sapkın davranışı görmek olanaklı. Zaten son yıllarda ekranlara göre giyinen, süslenen, beslenen, konuşan, tepki veren, el kol devinimleri yapan bir insan topluluğu var. Giderek bu kişilerin sayıları da artmakta.

Ekrandaki kişi, nasıl konuşuyorsa onu izleyen de öyle konuşuyor. Ekran karşısındaki kişi, karşısındaki camda ne görüyorsa onu yapıyor. Orada gördüklerini sorgulamıyor doğru mu, yanlış mı diye. Eğer bir şeyi, bir davranışı, bir konuşmayı ekranda görmüşse onu doğru kabul ediyor. Bu kişiler, ne anne ve babalarına ne öğretmenlerine ne de bir işin uzmanına inanıyor. Ekranı; annesi, babası, öğretmeni, akrabası, arkadaşı ve her şeyin uzmanı olarak görüyor.

Ekranların erdem ve aktöre süzgeci yok! Çok izlenmektir asıl amacı. Amaca ulaşmak için de erdem ve aktöreyi hiçe saymakta ekranların efendileri. Toplumsal çöküşün, kokuşmanın olması ya da kişilerin tinsel bunalımlara girmesi onların umurunda bile değil.

Birçok kişi çok izlenip ünlü olmak için toplumsal aktöreye çok ters gelebilecek davranışlarının görüntülerini paylaşmaktalar sosyal medyada. Karşı karşıya gelip sorsanız çoğu, yaptıkları davranışın yanlış olduğunu da söyler. Buna karşın bu yanlışı, bile bile niye yapar kişi? Bu yanlışına birçok kişinin özeneceğini, ona öykünüp aynı yanlışın içine gireceğini neden düşünmez?

İnsanlar, ekran bağımlılığı yüzünden kendi kişiliklerini, köklerini, insancıl duygularını, doğru düşüncelerini ne yazık ki hiçe saymaktalar. Sosyal medyada öyle görüntüler önümüze geliyor ki şaşkına dönüyoruz. “Bu kadarı da olmaz.” diyoruz. Ancak oluyor ne yazık ki. Her geçen gün olmasını olanaksız gördüğümüz davranışlarla karşılaşıyoruz.

Geçen gün bir sosyal medya alanında bir görüntü düştü önüme. Bir anne, oğluyla dudak dudağa öpüşüyor. Bu, kabul edilebilir bir şey değil. Çünkü bu öpüşme biçimi karı, koca arasında olabilir. Çünkü bu öpüşme; karşılıklı cinsel dürtünün, isteğin, şehvetin bir belirtisi. Bunun tersi de olabilir. Bir baba da kızıyla dudak dudağa öpüşemez. Böyle bir görüntüyü izleyenlerin ilk tepkisi “sapık” demek olur. Bu tür sapkınlık içeren davranışların yapılması, hele de kamuya açık duruma getirilmesi toplumsal aktöremizi bozan bir etken. Anne ya da babanın çocuğunu dudaklarından öpmesi bir sevgi belirtisi sayılamaz.

İnsanların mahrem organları vardır. Çocuğun da mahrem yerleri var. Bunu hiçe saymak, çocuklar açısından büyük olumsuzluklara yol açar. Özellikle anne ve babalar, bu konuda duyarlı olmalı.

İşin en ilginç yanı da sözünü ettiğim görüntüyü binlerce kişinin beğenmesi. Bunun nesini beğendiniz? Bu görüntüleri beğenerek sapkınlığı ödüllendirdiğinizin farkında mısınız?

Kız ya da erkek çocuklarıyla dudak dudağa öpüşen anne ve babaların en büyük zararı çocuklarına verdiklerini söyleyelim. Çünkü dudaktan öpmeyle çocukta şehvet duygusu uyandırılmakta. Çocuğun cinsel dürtüleri harekete geçiriliyor. Bu nedenle özenti, bilmezlik, ünlü olma isteğiyle yapılan kimi aymazlıklar yarın kişilerin başlarına büyük sorunların açılmasına neden olabilir.

Herkes ünlü olmak için uğraşmakta. Herkes ünlü olursa ünsüz olan kalmayacak bu gidişle. Böyle olunca kimse ünlü olmamış olacak. Çünkü doğada her şey karşıtıyla var. Bir şeyin karşıtı yoksa kendisi de yok!

Kişiler, ünlü olma amacıyla yaptıkları birçok bilinçsiz davranışla hem kendilerine hem de çevresindekilere dönüşü olmayan zararlar vermekteler. Sosyal medyada yapılacak her iş kırk kez düşünülmeli. İnsanın amacı ünlü olmak değil, kendi olmak olmalı. Kişinin kendi olması denli güzel bir şey var mı şu dünyada?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Şubat 2026

 

ÇOCUKLAR EKRANDAN KURTULURSA


Çocuklar ve gençler, ekran bağımlılığından kurtulduklarında yaşamları olağanüstü bir biçimde olumlu yönde değişir. Alışkanlıkları, algılamaları, kavramaları, insan ilişkileri, olaylara bakışı, yaşamını planlamaları, ilkeleri, amaçları, ülküleri, ilgi alanları, duyguları ve düşünceleri farklılaşır.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuk, ilk olarak çevresiyle ilgilenmeye başlar. Bu ana dek çevresinde ayrımına varamadığı birçok şeyi görür. Onların yaşamına renk katacağına inanır. Çevresiyle ilgilenmesi, onun farkındalığını güçlendirir. Onu, daha çok yaşama bağlar. Yaşamdan zevk almanın mutluluğunu yaşar.

Ekran yerine anne, baba ve varsa kardeşiyle ilişkisi güçlenir. Aile söyleşileri gün geçtikçe artar. Böylece ekrandan kurtulan çocuk, ailesini yeniden keşfeder. Anne ve babanın duygusal, düşünsel gücünü duyumsar büyük bir farkındalıkla. Anne ve babanın sıcaklığının kendisini iyileştirdiğini, içgücünü artırdığını, özgüvenini güçlendirdiğini açıkça görüp duyumsar.

Ekran gidince anne, baba, öğretmen ve diğer yakınlarla çevresindeki diğer kişilerin konuşmalarını dinlemeye başlar. Dinlemenin ne denli öğretici, erdemli bir şey olduğunu anlar. Dinlemenin, dinlediklerini anlamanın dinlediklerini içselleştirmenin ne denli önemli olduğunu kavrar çocuk. Hele dinleme, karşılıklı konuşmaya dönüştüğünde onun mutluluğuna değme gitsin. Dinleyen çocuk için anne ve babanın söyleyeceği her söz tılsımlı bir duruma gelir. Giderek bu dinlemeler, çocuğun sevince dönüşen mutluluğunu artırır.

Dinleyen kişi, doğal olarak konuşmaya gereksinim duyar. Ekran bağımlılığı yüzünden yok olan aile içi konuşmalar, söyleşiler yeniden başlar. Bir çocuk için yaşanması gereken bir mutluluk verici bir durum, bulunmaz fırsattır bu. Çünkü çocuk, büyükleriyle söyleştiğinde hem dilini geliştirir hem de çok şey öğrenir. Dinlemeden, konuşmadan anadilin gelişmesi olanaksız. Bu nedenle aile içinde başlayan söyleşiler, geniş çevreye yayılır zamanla. Bu da insanın dilini, belleğini, duygusal evrenini, düşünsel dünyasını geliştirir.

Dinleyip konuşan, çevresindekilerle söyleşen kişinin akranlarıyla ilişkisi gelişir. Yeni arkadaşlar edinir. Arkadaş edinme, sosyal gelişmenin biricik gerekliliği. Ekransız bir yaşam, çocuğu sosyalleştirir. Onun yeniden yitirdiği toplumun bir bireyi yapar. Arkadaşlık, insana büyük bir güç katar. Duygusal ve düşünsel ortaklıklar, yakınlıklar, amaçlar, ülküler edinilir. Bu durum, çocuğu güçlü kılar.

Akranlarıyla yeniden ilişki kuran, arkadaşlar edinen çocuk, oyun oynamaya başlar. Oyun, bir çocuğun kişisel gelişimi için olmazsa olmazdır. Bir çocuğun oyunsuz büyümesi düşünülemez bile. Oyun, onun motor becerilerini geliştirdiği gibi düşlemler kurmasını, duygusal varsıllığını, düşünsel kazanımlarını artırır. Oyun, çocuğu eğlendirirken öğretir ve eğitir.

Oyun; dinleme, konuşma, karşılıklı söyleşme çocuğun dikkatini artırır. Bu, hızlı bir kavrayışa dönüşür. Bu kavrayış, varlıklar arasındaki ilişkileri ve küçük ayrıntıları kolayca fark eder. Her nesnenin, kişinin yaşamı için ne denli gerekli olduğunu anlar. Dikkati artan çocuk, küçük şeylerle de mutlu olmayı başarabilir.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuğun öfkeli durumu son bulur. Öfke yerini uyumlu, anlayışlı olmaya bırakır. Öfke yok olunca şiddet eğilimi de ortadan kalkar. Bu durum hem kendisiyle hem de çevresiyle barışık bir bireyi ortaya çıkarır.

Ekranı terk eden çocuğun öğrenmesi hızlanır. Öğrenme isteği artar. Öğrenme isteğini karşılamak için kitap okuma alışkanlığı kazanır. Çünkü öğrenme gereksinimi onu, kitaplara yaklaştırır.

Ekran bağımlılığından kurtulan çocuk; uyuşturucu, alkol, sigara, kumar, obezite, akran zorbalığı gibi bağımlılıkların tuzağına düşmekten kurtulur. Bu da onun okul başarısını artırır. Okul başarısı, yaşam ve sosyal alanlarda başarıyı da getirir. Böylece yaşamın büyük ödülünü de alır böylece.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

AİLEYİ ÇÖKERTEN SARILMALAR


Ekran bağımlılığı, insanların yaşamlarının her alanında belirleyici oluyor. Ünlü olma, çok fazla beğeni toplayıp tıklanma sayısını artırma takıntısıyla akla hayale gelmeyecek işler yapılıyor sosyal medyada. Bunların çoğu ipe sapa gelmez mantık dışı paylaşımlar. İnsan sormadan edemiyor: Bir kişi, akla mantığa uymaz ve çoğu zaman çok sıradan olan görüntüleri niye izler, sonrasında da beğenip paylaşır?

Paylaşım çılgınlığı, paylaşımlarda farklı olma isteği öylesine yaygınlaştı ki toplumun gelenekleri, kişilerin birbirine saygısı, aktöre gerektiren ilişkiler hiçe sayılıyor. Bu da kişisel ve toplumsal ilişkilerde, özellikle de aile birlikteliğinin sürmesinde onulmaz yaralar açmakta. Beğeni alıp tıklanma sayısını artırma isteği, eşler arasında saygı ve güven temelindeki ilişkileri zedelemekte.

Son günlerde eşler birbirlerinin kocalarına sarılıp bunun da görüntüsünü çekerek paylaşıyorlar sosyal medyada. Sarılırken kocalar şaşkınmış gibi davranıyor, kadınlar ise gülüyor. Bu sarılma işini de son günlerin sosyal akımı durumuna getirmeye çalışıyorlar. Tamam, iki çift böyle bir saçmalık yaptı diyelim. Neden “Saçma!” deyip geçmiyoruz. Binlerce kişi bu görüntüleri niye beğenip paylaşıyor? Böylece bu saçmalığın yayılmasının yolunu açıyor. Toplumu bu tür gereksiz işlerle niye meşgul ediyorlar?

Toplumumuzda hızlı ilerleyen bir sıradanlaşma var. Bu sıradanlaşma çoğu zaman bayağılaşmaya dönüşüyor. Çoğu kişi, başkalarının ilgisini çekmek ve sosyal medyada beğeni almak için çabalamakta ne yazık ki.

Yine sosyal medyada izlediğim saçma sapan bir görüntüden söz edeceğim. Gençler, güya topluca namaz kılıyorlar kızlı erkekli. Kiminin ağzında sigaraları da var. Secdeye vardıklarında birden orta yerde dizlerinin üstünde duran biri, yüzükoyun uzanıyor yere. Ölmüş gibi yapıyor. Sonra ikincisi aynı davranışta bulunuyor. Arkadaki iki kız birbirine sarılıyor. Toplumun değerleri ve inançlarıyla bu denli dalga geçme, onları kendilerince gülmece konusu yapma düşüncesi nereden kaynaklanıyor?

İzlenme oranını artırmak, beğenileri çoğaltmak için halkın inanç ve değerlerini böylesine hiçe saymak bugüne kadar şeytanın bile aklına gelmemiştir. Bu kişiler, kendilerince izleyenleri güldürmeye çalışıyor. Bir güldürünün yaratıcısı, öncüsü olmayı deniyorlar kendilerince.

Sosyal medya, toplumumuzun mizah anlayışını değiştiriyor. Sıradan, eskilerin “eşek şakası” dediklerinin bile gerisinde bir güldürü anlayışı yerleşti toplumumuza. Bu durum; toplumumuzun geldiği bilgisizliğin, zevksizliğin, bayağılaşmanın, üretken olamayışının düzeyini göstermesi bakımından çok üzücü.

Mizah, zeki insanların yapacağı bir şey… Üretkenlik, yaratıcılık gerektirir. Yapılan mizah, sıradan olmamalı. Toplumun ilerisinde olmalı. İnsanlar, değerler ve inançlar mizah konusu yapılmamalı.     

Yukarıdaki iki örnek; toplumsal çürümenin, kokuşmanın doruğu sayılabilir. Bu çürüme ve kokuşmayı önlemek hepimizin görevi. Hiçbir toplum çürüyüp kokuşmuş bir bataklıkta yaşamını sürdüremez.

Sosyal medya ve ekran bağımlılığı; aileyi dağıtmak için elinden geleni yapıyor. Aile dağılınca toplum bir bütün olarak kalabilir mi? Toplumsal çözülmeyle ne ulus kalır ne de yurt. Her şey sabun köpüğü olup uçar gider elimizden.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

İNSANIN İLACI İNSAN


Ara sıra hastanelere gidiyorum. Hangisine gittiysem iğne atılsa yere düşmeyecek. Hastanelerin hangi bölümüne gidersen git, hepsi kalabalık… Her yerde bekleşen insanlar var. Bekleşenlerin çoğunun çocuk ve genç olması ilgimi çekmekte. Tamam, hastalığın yaşı yok! Ne zaman kimin kapısını çalacağı belli olmaz. Hastalık da sağlık da insanlar için.

Hastanelerde gençlerin çokluğunun ilgimi çektiğini söylemiştim. Şeker hastaları çok… Mide rahatsızlığı olanlar ilgi çekiyor.  Psikologlara, psikiyatristlere gidenler oldukça fazla… Kardiyolojik rahatsızlıkları olanlara rastladım çokça. Çocukların ve gençlerin oldukça şişman olmaları da bir başka gözlemim. Bu hastalıkların çoğu yanlış beslenmeden… Ancak bu hastalıkların bu denli çok görülmesinin nedenleri arasında içinde yaşadığımız sosyolojik ve psikolojik koşulların önemli payı var.

Son yıllarda aileler, hızla dağılmakta. Bireyci davranmak, ailelerin dağılmasında en büyük etkenlerden biri. Ne yazık ki birçok ailenin üyeleri “biz” yerine “ben” diyor. Anne, baba ve çocuklar “biz” olamadıkları için içinden çıkılmaz büyük sorunların içine gömülmekteler. Sürekli “ben” diyenler; “biz” olmak için çabalamak yerine, daha yüksek sesle ve daha kalın çizgilerle “ben” demekteler. Bu da yuvaların dağılmasını hızlandırmakta.

Ailelerin dağılması, toplumsal çözülmeyi de hızlandırıyor. Toplumsal çözülmenin en önemli nedenlerinden biri de ekran bağımlılığının yaygınlaşmasıyla insan ilişkilerinin zayıflaması. İnsanlar bir araya gelip eskisi gibi söyleşmiyorlar. Sorunlarını, yakınlarıyla konuşmuyorlar. Konuşmayınca da çözüm bulunamıyor sorunlara. Kolayca çözülebilecek bir sorun, büyüyor göz göre göre. Bu nedenle birçok çocuk ve genç, psikolog ve psikiyatristlere gitmek zorunda kalıyor.

Ruhsal rahatsızlıkların bazılarının bedensel hastalıklara neden olduğu bilinmekte. Birçok hastalığın psikolojik nedenlerle ortaya çıktığı bir sağlık gerçeği. Oysa bu hastalıkları iyileştirecek en önemli ilaç, yine insan… İnsansızlık, bireyi de toplumu da hasta etmekte. Bir dost insanın, bir sıcak yüreğin, bir çift tatlı sözün, içten bir gülüşün, yürekten bir dokunuşun iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı?

İçten bir insan sesi, en büyük sağaltım kaynağı… Kişiye gösterilecek candan bir yakınlığın iyileştirme gücü yadsınamaz. Dostluk dolu bir ortamda bulunmanın iyileştiremeyeceği bir hastalık var mı yeryüzünde?

İnsanın derdi, insanla derman bulur. Dermansız dert, ancak insan yüreğinin olmadığı bir toplumsal düzende vardır. Sosyal bir varlık olan insanın toplumdan soyutlanması düşünülemez. Bu nedenle ekranlarla değil, insanlarla dost olmalı. Çoğu hastalığımızda ilacımız olacak insanlardan uzaklaşmak niye?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Şubat 2026

ABD SEVERLİĞİ BESLEYEN İRAN DÜŞMANLIĞI


ABD’nin İran’a tehditlerinin ardı arkası gelmiyor. İnsan kanına ve canına doymayan bu emperyalist güç, durmadan askeri yığınak yapmakta İran’ı çevreleyen denizlerle yakındaki kara üslerine. Bu saldırı, amacına ulaşırsa Batı Asya’da karışıklık artar, kan yitimi sürer. Emperyalizmin güdümünde yapay devletçikler kurulur.

İran ulus devleti, emperyalizme karşı bir kale olarak ayakta durmalı. Dünyanın neresinde olursa olsun emperyalizmin kazanacağı yengiler, ezilen ulusları tutsaklaştırır, ülkelerinin yağmalanmasına neden olur. Bu nedenle İran’ın yıkılmaması, yenilmemesi için ezilen ulusların tümü “ama, fakat, ancak” demeden, türlü gerekçeler öne sürmeden bu komşu ülkenin yanında yer almalı. Bu, hem bir insanlık görevi hem de Atatürk’ün devrimci yolundan yürme kararlılığıdır. Kurdun, kuzuyu boğmaya çalıştığı bir anda kuzuyu olur olmaz bir biçimde suçlamak, kurdun işini kolaylaştırdığı gibi onun eylemine haklılık kazandırır. Kuzuyu suçlayanlar, kurdun yanında yer alır bilerek ya da bilmeyerek.

Türkiye’de üç siyasal kesim açık olmasa da içten içe ABD’nin İran’a yapacağı saldırıyı desteklemekteler. Ne uğruna? Söyleyelim...

İslamcıların bir bölümü, mezhepçilik nedeniyle İran’a düşmanlık duymakta. Bu nedenle İran ulus devletinin parçalanması, pek belli etmeseler de onları mutlu eder. Zaten televizyon yorumlarında bu kişiler, olduk olmadık yerde İran’a suçlamalarda bulunup bu komşumuza karşı düşmanlığı körüklemekteler. Böylece ABD-İsrail değirmeninin su taşıyıcıları olmaktalar.

İran düşmanlığında ikinci kesim ise kendini “Türk milliyetçisi” olarak görenlerin bir bölümü. ABD’nin İran’ı parçalama planını açıkça desteklemekteler. “Güney Azerbaycan” dedikleri bölgenin ayrılıp Azerbaycan’la birleşmesini dört gözle bekliyorlar. Turan düşleriyle bölgemizin gerçeklerinden kopuyorlar. Bu kopuş da onları ABD-İsrail projelerinin destekçisi yapıyor. Emperyalist projelere bel bağlayarak Turan düşleri gerçekleşmez. Tersine bu tür projeler desteklendikçe Türk dünyası daha çok parçalanır. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olunur böylece.

Üçüncü kesimse liberalizmi sol sanan kendini devrimci sayan bir kesim. Bu kişiler, İran’daki “molla rejimini” asıl düşman olarak görmekte. Görünüşte ABD saldırganlığına karşıymış gibi görünerek “Ama Mollalar da insan haklarını çiğniyor.” benzeri tümceler kurmaktalar. Bu yolla ABD emperyalizminin saldırganlığına, içten içe haklılık kazandırmaktalar bilerek ya da bilmeyerek. Bir de bu kesimin kendilerini Atatürkçü görmeleri başka bir çelişki.

Yukarıda anlattığım gibi birbirine karşı gibi görünün üç siyasal kesim ABD’nin emperyalist projelerinden bir araya geliyorlar sessiz sedasız. Ne yazık ki mazlumun değil de zalimin yanında yer almaktalar.

Atatürk, yurdumuzu kurtarmak için Samsun’a çıktığı günden başlayarak ulusumuzun ve dünyanın ezilen uluslarının baş düşmanın İngiltere olduğunu belirledi. Bunun yanı sıra dünyayı yaşanmaz duruma getirenin emperyalizm ve kapitalizm olduğunu her fırsatta dile getirdi. Bu söylemle sisteme karşı savaşmanın gerekliliğini ortaya koydu.

Atatürk, ülkemizin kurtuluşunu gerçekleştirmek için öncelikle Sovyetler Birliği ile dostluk kurdu. Atatürk-Lenin dostluğu, İngilizlerin denetimdeki Kafkas Seddini yıktı öncelikle. Böylece iki ülke arasına kama gibi giren emperyalizmin güdümündeki bir oluşum ortadan kaldırıldı. Bu yolla Türkiye’nin doğusu sağlama alındı. Bu sırada İran dostluğu da doruktaydı. Atatürk’ün yurdu kurtarmak için önceliği, komşularla iyi ilişkiler kurmaktı. Bunu yaptı. Ardından düşmanı yalnızlaştırmak için İtalya ile iyi ilişkiler kurdu. Çok geçmeden 20 Ekim 1921’de Fransa ile Ankara Anlaşmasını imzaladı. Böylece dostlarını çoğaltırken düşmanını yalnızlaştırdı. İşte, utkuya giden stratejik yol budur. Demek ki kurtuluş için doğru ittifaklar kurulursa düşman yenilir.

Atatürk Sovyetler Birliği’nden silah ve altın, Hint Müslümanlarından para yardımı aldı. Kurtuluştan sonra ne Sovyetler Birliği’nin rejimini ne de İslam taassubunu kabul etti. O, ülkemize özgü bir siyasal yönetimin temellerini attı. Türkiye, kurtuluştan sonra büyük bir kalkınma seferberliğinin içine girdi. Ülkemizin sanayileşmesinde bize en çok yardım eden ülke de Sovyetler Birliği oldu. O, bu komşumuzu emperyalist olarak değil; yaşamsal bir müttefik olarak gördü. Gazi Paşa ölünceye dek de bu dostluk sürdü.

İran’a yan bakan üç kesim, söz başlarken “ABD; Rusya, Çin, İran… emperyalizmine karşıyız.” demekte. Bu söz, somut koşulları görmemekten başka bir şey değil. Üstelik böyle bir söylemle ABD emperyalizmi perdelenmekte. Bir başka deyişle iş, gürültüye getirilmekte. 1945’ten beri dünyanın her yanında insanların canına kıyan, suçsuz kişilerin kanlarını akıtan, ülkeleri yağmalayan ABD değil mi? Rusya ve Çin’i ABD ile eşdeğerde görmek, göstermek de bir Amerikan politikası.

Atatürk’ün yaptığı gibi doğru ittifaklar kurmanın kimseye bir zararı yok! Ancak emperyalizme kesinlikle zararı var. Büyük düşmanları tek başınıza yenemezsiniz. Bu nedenle doğru ittifaklarla dostluklara gereksinim var. Önce komşulardan başlayarak emperyalizme karşı sağlam ittifak kurmak gerek.

Günümüzde ABD emperyalizmini yenmek için Çin ve Rusya ile ittifak kurmak zorunluluk. Yoksa emperyalizme kayıtsız, koşulsuz teslim olursunuz. Atatürk gibi düşünmenin zamanıdır. Onun gibi emperyalizme karşı ittifaklar kurmak zorundayız var olmak için. İttifakı reddeden kişiler, kendi ülkelerine zarar vererek tam bağımsızlık yolundan çıkarlar.

Atatürk, Sovyet Rusya ile dostluk yaparak İngilizlere uşak olmaktan kurtardı ulusumuzu. Komşularımızla iyi ilişkiler kurup dayanışma içine girerek tam bağımsızlığımıza giden yolu açtı. Asıl düşmana değil de dostun olabilecek ülkelere yumruk sallamak, onları hedef tahtasına oturtmak emperyalizme teslimiyeti hazırlar. Var olan düşmanı bırakarak düşsel düşmanlar yaratmak, düşmana hizmetten başka bir şey değil.  

Türkiye’nin Çin, Rusya, İran, diğer Avrasya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle ABD emperyalizmine karşı ittifaklar kurması; Atatürk’ün devrimci yolunda ilerlemesini sağlar. Bunun karşıtı düşünceler ise ABD emperyalizmine uşak olmayı getirir. Ülkemiz; emperyalizme karşı savaşla var oldu, emperyalizme karşı savaşla varlığını sürdürecek. Bunun tersini düşünmek, ülkemize ihanetten başka bir şey değil!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Şubat 2026

 

 

 

 

ABD’NİN İRAN’DA NE İŞİ VAR?


1979’da İran’da, İslam Devrimi olduktan sonra ABD ile yıldızları bir türlü barışmadı bu ülkenin. Çünkü İran’da 1979’da devrilen Şah Rıza Pehlevi, ABD yanlısıydı. Dünyanın en büyük petrol üreten ülkelerinden biri olan ülkesinin tüm varsıllık kaynakları, ABD şirketlerinin elindeydi. İslam Devriminin antiemperyalist duruşu, ABD’yi rahatsız etti.

Birçok kişiye göre ABD’nin İran karşıtlığı “Molla Rejimi”nin demokratik olmamasından kaynaklanmakta. Bu nedenle ABD; Vietnam, Laos, Kamboçya, Irak, Libya, Suriye, Latin Amerika ülkelerinin neredeyse hepsinde ve de dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İran’a da demokrasi(!) getirmeyi amaçlamakta. ABD, “demokrasi” ve “özgürlük” adı altında, dünyanın her yanında kendi emperyalist çıkarları uğruna milyonlarca insanın canına kıydı. Bu ülkeleri yakıp yıkarak yeraltı ve yerüstü varsıllıklarını yağmaladı. ABD’nin demokrasi, özgürlük dediği kan ve gözyaşından başka bir şey değil.

ABD ve diğer batılı emperyalistler, dinsel kurallarla yönetilen rejimlere karşıysa onların yıllardır Batı Asya’daki en önemli dostları niye şeriatla yönetilen Suudi Arabistan’dır? Krallıkla yönetilen bu ülkeye demokrasi(!) ve özgürlüğü(!) layık görmüyorlar mı yoksa?

28 Nisan 1951’de, İran’da seçimleri kazanan Muhammed Musaddık başbakan oldu. Musaddık’ın amacı, petrolü batılı şirketlerin elinden alıp millileştirmekti. Böylece halkının yabancılarca sömürülmesini önlemek istiyordu. İran topraklarındaki petrolü, Anglo-Persian Oil Company adında bir şirket çıkarıyordu. Sonrasında ülkemizde de yıllarca etkin olan Britsh Petroleum (BP) İran petrolünü işletmeye başladı. Musaddık, ülkesinin varsıllık kaynağı olan petrolü kamulaştırdı. Bunun yanı sıra sosyal güvenlik ve toprak reformları yaparak halkın varsıllaşmasını, sermayenin tabana yayılmasını sağladı. Musaddık’ın Atatürk’ten etkilendiğini söyleyebiliriz. Demokrasi ve özgürlükten yanaydı. Halkın ülke yönetiminde söz sahibi olmasını amaçlamıştı. Yaptığı işlerle ülkesinin tam bağımsız olmasını sağlamasına ve egemenlik haklarına sahip çıkmasına öncülük etti.

Peki, sonradan ne mi oldu? İngiltere ve ABD, ortaklaşa darbe yaparak Musaddık’ı iktidardan uzaklaştırdılar 19 Ağustos 1953’te. Onun devrilmesinden sonra Rıza Pehlevi’nin yetkileri artırıldı. ABD ve İngiltere, böylece İran petrolünü yeniden işletmeye başladılar. Demek ki, emperyalistler için bir ülkenin nasıl yönetildiği çok önemli değil. Önemli olan kendi çıkarları… Bir ülkeyi rahatça sömürüyorlarsa, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını istedikleri gibi yağmalıyorlarsa bu ülkenin nasıl yönetildiği umurlarında bile değil.

ABD’nin dış borcu 38 trilyon doları aşmış durumda. Bu borcu, üretim yaparak ödemesi olanaksız. Bu nedenle tıkanan ekonomisini açmak için Trump yönetimi, dünya ülkelerinin varsıllıklarına el koymak için kolları sıvadı. Dünyada en çok petrol üreten Venezuela’nın bu varsıllığına göz dikti. Kanada, Panama ve Grönland’ı yağmalamanın peşinde. Dünyanın petrol üretmede üçüncü sıradaki ülkesi İran’ı diz çöktürüp bu varsıllığını ele geçirmeye çalışıyor zorla. Bu arada İran’ın önemli bir doğalgaz üreticisi olduğunu da söyleyelim.

13 Haziran 2025 günü, İsrail uçakları İran’ı vurdu. Birçok önemli İranlı yöneticiyi evlerinde öldürdü Siyonist saldırganlar. İran, ilk birkaç gün kendine gelemedi. Sonrasında füze, roket, SİHA ve dronlarla İsrail’in delinmez denen demir kubbesini kevgire döndürdü. İsrail halkı, on gün boyunca sığınaklardan çıkamadı. İsrail’in askeri üsleri, enerji santralleri, limanları ve ekonomik merkezleri vuruldu İran tarafından. İsrail, kuruldu kurulalı ilk kez böylesine geniş çaplı bir saldırıya uğradı. Savaşın son günü ABD uçakları İran’a saldırdı. Sonrasında İran da Katar’daki ABD üslerini vurdu. ABD, barış çubuğunu uzattı Tahran’a İsrail adına. Çünkü savaş bu biçimde sürseydi Tel Aviv çok zor durumda kalacaktı. Sözün kısası ABD, İsrail’i İran’ın elinden kurtardı bu 12 günlük savaşın sonunda.

12 gün süren savaşta İran’ın en zayıf noktası hava savunma sisteminin çok zayıf olmasıydı. Aradan altı aydan çok zaman geçti. Bu süre içinde Tahran’a, Çin ve Rusya’nın hava savunma sistemi konusunda yardımcı oldukları yazılıp söylendi. Bu yolla İran’ın savaştaki zayıf yanı güçlendirildi.

Trump, önce sert tehditler savurdu. Hemen askeri yığınak yapmaya başladı ABD. Televizyon yorumcularının çoğu, en kısa sürede İran’ın yerle bir olacağını söylemeye başladı. İran, bir adım geri atmadı tehditler karşısında.

7 Şubat 2026 günü ABD ve İran temsilcileri Umman’ın başkenti Maskat’ta bir araya geldi. İran, görüşmelerde geri adım atmadı, haklarını savundu. Buna karşın barış görüşmelerini, iki ülkenin de sürdüreceği açıklandı. Barışın olması en büyük dileğim doğal olarak.

ABD’nin İran’a saldırması, bu emperyalist ülkenin çöküşünü ve dağılma sürecini hızlandıracak. ABD, saldırganlığıyla kendini köşeye sıkıştırıyor. Sağa sola saldırıp varsıllıklara el koymaya çalışırken düşmanlarını oldukça artırıyor. Düşmanı çok olan bir ülkenin ayakta kalması çok zor.

ABD’nin İran’a saldırmasının bir başka nedeni de ulus devleti yok etmek. Bu da bu ülkenin paramparça olması demek. İran parçalandığında bundan en çok etkilenecek ülke, Türkiye olacak. Bu nedenle bizim yerimiz İran’ın yanı. İran’ın toprak bütünlüğü, ulusal birliği demek; Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve ulusan birliği demektir. Emperyalizmin uzattığı havuçlara ağzı sulananların Türkiye’nin değil, emperyalizmin çıkarlarına hizmet ettiklerini belirteyim.

ABD-İran savaşının en büyük etkisi İsrail’e olacak. İsrail’in yeni ve yoğun bir füze saldırısına dayanması çok zor. Gerçekten Çin ve Rusya, İran’da hava savunma sistemi kurmuşlarsa ABD-İsrail’in uçaklarının etkisi kırılır ve bozguna uğrayabilirler. Dileğim şu ki dünya gözüyle ABD’nin bir uçak gemisinin sulara gömüldüğünü görmek. Belki de dileğim olur ben de mutlanırım şu yalan dünyanın tüm ezilen halkları adına.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Şubat 2026

ABD İŞBİRLİKÇİLERİ HER YERDE


ABD Başkanı Donald Trump, günler önce İran’ı vurmakla tehdit etti. Türk televizyonları, sabahtan başlayarak gece yarılarına dek yorum üstüne yorum yapmaktalar. Yorumcuların çoğu, ABD’nin üstün silah gücünü ballandıra ballandıra anlatıyor. Sanki konuştuğu yer Türk televizyonu değil de ABD televizyonu. İnsan düşünüyor da bu kişilerin ABD’ye övgü borcumu var? Varsa niye var?

Önce asker kökenli güvenlik uzmanları alıyor sözü. Ellerinde bir sopayla ekrana yansıtılan ABD ve İran’ın silah gücünü ayrıntılı olarak açıklıyor. Sonra haritalar üzerinden kişisel yoruma dayalı konuşma başlıyor. Asker kökenli uzman oturuyor yerine. Bu kez gazeteciler sıraya giriyor. Ne yorumlar, ne yorumlar, ne sözler, ne sözler… En sonunda ABD üstünlüğü konusunda karara varılıyor. Kurtuluş Savaşı yıllarında bu kişiler yorumcu olsaydı, ülkemize yüzde bir bile şans tanımazlardı. Çünkü bu savaşta kağnının kamyonu yeneceğini düşünemezlerdi. Bu kişiler, yalnızca silahları görüyorlar. Halkın gücünü, inancını, yurdunu savunma isteğini hiç hesaba katmıyorlar.

ABD’nin dünyanın her yerinde istediğini yapabileceğini anlatılıyor. Hazret, sanki bir siyasal analiz yapmıyor da ABD’ye tapınma ayininde. Arada İsrail sokuluyor işin içine. İsrail’in vurucu hava gücünden söz ediliyor uzun uzun. Ardından diğer bir gazeteci, İngiltere’nin Kıbrıs’taki askeri üssüne uçaklarını getirdiğini söylüyor yeni bir haber söylüyormuş gibi. Bir diğer güvenlik uzmanı alıyor sopasını, ayağa kalkıp geçiyor haritanın başına. Anlatıyor uzun uzun İngilizlerin gücünü. Aralarından biri çıkıp da “Bu ABD’lilerin, İngilizlerin İran’da ne işi var?” demiyor.

Görünüşte hepsi İsrail ve batılı emperyalizmin karşıtı. Araya Gazze’deki insan kıyımını sokuşturuyorlar. Hepsi Filistin’in yanında saf tutuyor görünüşte. Burada İsrail’e ağır sözler de söyleniyor. Niye mi görünüşte? Anlatayım…

“İran’ın vekil güçleri var bölgede.” diyor biri, sanki büyük bir buluş bulmuş gibi. Bu ABD kaynaklı sözler yıllardır söylenegeliyor. Diğeri: “Evet, İran vekil güçlerini kullanarak bölgemizde Şii Hilali oluşturmak için karışıklıklar çıkardı. Çok para harcadı bu işe. Bu nedenle ekonomisi bozuldu.” diye atılıyor ortaya. Biri çıkıp da “İran, yıllarca ABD kuşatması altında. Bu yüzden petrolünü, diğer önemli ürünlerini satamıyor. Yıllardır dışardan gereksinim duyduğu ürünleri de alamıyor.” demiyor.

Bir başkası: “İran’ın Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Yemen’de ve Filistin’deki vekil güçleri güçsüzleşti.” diyerek kendince büyük bir siyasal saptama(!) yapıyor. Oysa Filistinlileri destekleyip İsrail saldırganlığına karşı direnen bu “vekil güç” dedikleri. Emperyalizme karşı direniş cephesini bir kalemde silip atıyor hazret mezhepçilik yaparak.

İran’ın ABD’ni askeri gücü karşısında çok fazla direnemeyeceğini anlatıyorlar bilgiç bilgiç. İran’ın bölünme olasılığından söz ediyorlar. Kendini milliyetçi gören birinin içten içe sevindiği belli oluyor, Güney Azerbaycan kurtulacak diye. İran’ı bugün de yıllar önce de Türklerin yönettiğinin farkında bile değil. Belki farkında da anımsamak istemiyor bu gerçeği.

Çoğu, İran’la Türkiye’nin yıllardır düşman olduğunu savunuyor. Oysa 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşmasından sonra iki komşu ülkesi arasında bir mantar tabancası bile patlamamış. Emperyalizmin komşuları düşmanlaştırma siyasetini topluma yerleştirmeye çalışmaktalar bilerek ya da bilmeyerek.

Konuşmalar uzadıkça uzuyor. Türkiye, İran, Rusya ve Çin (TİRÇ) ittifakı konusu açılıyor. Biri kalkıyor tüm ciddiyetiyle Rus ve Çin emperyalizminden söz ediyor. Görüp işiten de İran’a saldırmak isteyenin, Batı Asya’yı kana bulayanın Rusya ile Çin olduğunu sanacak.

Söz dönüp dolaşıp Suriye’ye geliyor. Konuşmacıların içindeki ABD kodları dışa vuruluyor “Eset” diyerek. Sanki Gazze’yi yıkan Esat… İsrail’in işgallerini görmezden gelen, Filistin kırımına göz yuman o. İsrail ve ABD’ye söz söyleyemeyenler, Esat söz konusu olunca coştukça coşuyorlar. Hemen Suriye’nin etnik ve dinsel ayrılıkları üzerinde filozofça(!) ahkâm kesmeye başlıyorlar. Ulusları, etnik ve inanç üzerinden ayrıştırıp bölme düşüncesi ABD’nin kafalara soktuğu bir ihanet siyaseti. Bu hazretler, ülkeleri doğum günü pastası sanıyorlar ki ellerine bıçağı alıp dilim dilim dilimlemekten hoşlanıyorlar. Böleceğine, birleştirmek için kafanı yorsana be adam!

ABD’in İran’ı vurmakta niye geciktiğine şaşıranlara ne demeli?

Türkiye’de ABD işbirlikçilerini tanımak isteyenler televizyonlara baksınlar. “Eset, Eset…” diye yırtınanlara, “Şii Hilali” deyip İran’a yüklenenlere, “Mollalar bıktırdı” deyip kendince laiklik cakası satanlara, ABD gücünü abarttıkça abartanlara, Trump’ın ülkemizle ilişkilerinin iyi olduğunu söyleyenlere, Gazze’nin yok edilmesini barış diye yutturanlara iyi bakın! Hepsinin gözlerinde, sözlerinde görürsünüz emperyalizmin iletilerini ve savunuculuğunu.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Şubat 2026

 

 

BÜYÜKLERE SAYGI MI, TELEFONLA OYNAMAK MI?


İstanbul’da yaşayan biri olarak neredeyse her gün toplu taşım araçlarına binmekteyim. Bu arada 65 yaş üstü, engelli biri olduğumu da söyleyeyim. Toplu taşım araçlarından en çok Marmaray ve metroya biniyorum.

Gençliğimde yaşulu, engelli, sayrı olduğu bakınca anlaşılan, hamile ve bebeğiyle toplu taşım araçlarına binen kadın ya da erkeklere herkes yer verirdi. Bu kişiler, ayakta dururken koltuklarda yayılıp oturmayı; o dönemin gençleri, hatta orta yaşuluları ayıp sayardı. Çok az da olsa toplu taşım araçlarında uyur gibi yapıp yer vermesi gereken kişileri görmezden gelen gençlere rastlardık. Ancak bu kişiler, yaptıkları işin utancıyla gözlerini iyice yumar, bir süre sonra gerçekten uykuya dalarlardı. Kim bilir düşlerinde neler görürlerdi?

Eskiden toplu taşım araçlarında kitap, gazete ve dergi okuyanlara sıkça rastlardık. Özellikle sabahleyin toplu taşım araçlarına binenlerin çoğunun elinde günlük gazeteler olurdu. İnsanlar, sabahın erken saatlerinde gazetedeki haberleri ve köşe yazılarını okurdu. Kimi zaman tanıdık olanlar, yan yana oturup okuduklarını yorumlarlardı. Gazete okuyanların yanındakiler, çaktırmadan yanında çarşaf gibi açılan gazeteyi okurdu ilgiyle. Bazı kişiler, oturacak yer bulamadıklarında gazete, dergi ve kitaplarını ayakta okurlardı. Günümüzde böyle mi?

Neredeyse her gün bindiğim toplu taşım araçlarında bir vagonda, elinde kitap olan kişi sayısı iki, bilemediniz üç. Çok az da olsa elinde kitap olanların sayısı çoğalınca olağanüstü bir mutluluk duyuyorum. Küçük olsun büyük olsun neredeyse herkesin elinde telefon var. Gözler, telefona kilitlenmiş. Kimi oyun oynuyor, kimi ise fotoğraf ya da resimlere bakıyor hızlıca. Çoğunluk ise video izlemekte kesintisiz. Bazıları da tanıdıklarıyla sosyal medyada yazışıyor. Başlarında hamile ya da bebekli kadın dikiliyormuş umurlarında mı?

Dedesi yaşında yaşulular biniyor toplu taşım aracına ayakta durmakta zorluk çektiği her halinden belli... Ya da engelli biri acı içinde, can havliyle zorla tutunuyor bir yerlere düştü düşecek… Taşı sıksa suyunu çıkaracak gencecik adam açmış bacaklarını, koltuğuna iyice kaykılmış oturuyor yerinde gözleri telefonda. Görüyor karşısında duran ve yer vermesi gereken kişiyi. Ancak görmezden geliyor. Bazılarının bu durumdan rahatsızlığı belli oluyor yüzlerinden. Buna karşın kalkmıyor yerinden içten içe çektiği vicdan azabını yok sayarak.

Eskiden anne ve babalar; yaşulu, engelli ve hamile ya da çocuklu kadınları görünce yanlarında oturan okul çağındaki çocuklarına dönerek: “Kalk çocuğum amcaya/ablaya yer ver.” derlerdi. Bu uyarı, çocuk ya da gençlere bir sorumluluk duygusu aşılar, bir yurttaşlık bilinci verirdi. Ne yazık ki günümüz anne ve babaları bu tür uyarıları yapmıyorlar nedense. Belki bu uyarıları yapsalar da çocuklar yerlerinden kalkmayacak. Çünkü çocuklar, onların prens ya da prensesleri… Evlerinde olmayan bir davranışı, toplu taşım araçlarında neden yapsınlar? Bu tür alışkanlıklar, önce evde öğrenilip uygulanır. Atalarımız “Sokma akıl, yedi adım gider.” sözünü boşuna mı söylemiş?

Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlere insan, yurttaş ve uygar olmanın; toplum içinde yaşamanın kurallarını unutturmakta. Onları toplumdan soyutlayarak derin bir bencilliğin yalnızlık kuyusuna yuvarlıyor.

Yaşululara, engellilere, hamile ve bebekli kadınlara toplu taşım araçlarında yer vermek; özverili olmanın, insana saygı gösterip sevgi duymanın, dayanışma ve yardımlaşma duygusunu topluma yerleştirmenin bir gereği. Bu erdemlerin olmadığı toplum, giderek çürümeye ve dağılmaya başlar. Böylece toplumsal barış da bozulur. Buna izin verip vermeyeceğimiz bizim elimizde.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Şubat 2026

BEĞENİYOR, AMA OKUMUYOR


Birçok kişi, sosyal medyada yazılar paylaşıyor. Birden paylaşılan yazının altında çokça beğeni imleri görülüyor. Kimi zaman beğeni sayısı, çok ilgi çekici oluyor. Yazıyı yazan kişi de bundan mutlu olmakta, yazısı çok okundu diye. Gerçekten yazının altına beğeni imi koyan herkes yazıyı okuyor mu? Ya da yazının içeriğini bilmeden mi beğeniyor iletiyi sosyal medya arkadaşları?

Ben de sosyal medyada sık sık yazılarımı paylaşırım. Kimi zaman yazımı beğenenlere bakınca umutlanıyorum yazım çok okundu diye. Oysa BLOG’uma bakınca gerçeği anlıyorum hemencecik. Çünkü orada yazımı, kaç kişinin okuduğunu görüyorum.

Haftalar önce yazılarımı sürekli okuyup paylaşan bir arkadaşım, bana yazılarımla ilgili bilgiler verdi telefonda. Yazılarımın hepsini WhatsAap’ta durum iletilerinde paylaşıyormuş. Şu yazınızı şu kadar, bu yazınızı bu kadar kişi görüp okudu, dedi bana. Bununla da övünüyor doğal olarak. Ben de “Yazılarımı durumda görenlerin onda biri okusa çok yararlı ve umut verici olur.” dedim ona. O, çok şaşırdı. “Nasıl olur, ama hepsi beğendiğini gösteren imler koyuyor yazının altına.” dedi. Ona, bu durumu yıllardır gözlemlerime ve  her gün ulaştığım sayısal verilere dayanarak ayrıntılarıyla anlattım.

Sosyal medyada çoğu kişi, paylaşımların içeriğine bakmadan beğeni imine üşenmeden, otomatik bir makine çabukluğuyla dokunmakta. Hele fotoğraf varsa beğeniler saymakla bitmiyor. Bir sosyal medya alanı var. Burada genellikle kısa videolar ve fotoğraflar ilgi görmekte. Ben de daha çok beğendiğim kitapların fotoğraflarını paylaşırım bu alanda. Arada sırada da balkonumda yetiştirdiğim hıyar, biber, domates ve bazı sebzelerin görüntülerini takipçilerime sunarım. Bunlar, kitapların on katından fazla beğeni alır. Bu da sosyal medya kullanıcılarının neyi önemsediğini göstermesi bakımından ilgi çekici. Bir hıyarın, bir kitaptan on kattan fazla beğeni topladığı bir sosyal medya düzeni var nedense.

Sosyal medya, dolayısıyla ekran bağımlılığı bir aldatmaca üzerine kurulu. Bu aldatmaca da sosyal medyadaki içtensizliği göstermesi bakımından ilgi çekici. İnsanlar, aslında hiçbir anlamı olmayan sanal beğenilerle mutlu olmaya çalışmaktalar. Beğenilerin çokluğu, onlara işlerini iyi yaptıkları düşüncesini uyandırmakta. Somut olmayan beğeniyle belirtilen bir soyut övgü karşısında sonsuz mutluluğu yakalamakta insanların çoğu. Kısacası, işe yaramayan, boş bir beğeniyle gururu okşanıyor sosyal medya kullanıcısının.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Bir kişi okumadığı, içeriğini bilmediği bir şeyi niye beğenir?” Bu sorunun yanıtı, sosyal medyanın varlığında gizli. Burada her şey sanal… Yani, gördüklerimizin çoğu gerçek değil. İnsanlar, gerçek duygularını yansıtmak yerine, karşısındakinin istediği gibi davranmakta. Bu da yapay ve sahte bir sevgi gösterisi ya da dostluk değil de nedir?

Ekran bağımlılığı, kişileri gerçekçilikten uzaklaştırmakta. Onları yapay ve sahte davranmaya itmekte. Bu nedenle ekranlarda, sosyal medyada içtenlik aramak boşuna. Ekran bağımlılığının insanları asıl kopardığı şey, gerçek yaşam. Gerçek yaşamın gerçekçiliği, somutluğu yok olmakta ekranlarda. Bu da insanları çıkmaz sokaklara sürüklemekte, yaşamdan koparmakta. Yaşamdan kopan birinden insan olmanın sorumluluklarını yerine getirmesini, üretken olmasını, toplumsal erdem ve aktöreye uymasını bekleyebilir miyiz?

Ekran bağımlılığı, insanı doğasından koparıyor. Onu gerçek dünyadan alıp bilinmeyen sanal bir ortamın bilinmezlerindeki kokuşmuş bataklığa sürüklüyor. Duyguları yok ediliyor bilerek ve isteyerek. Onu sürükleyen de küresel emperyalizmin insanı insanlıktan soyutlamak isteyen egemenleri. Bu, insanın robotlaşmasından başka bir şey değil.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       6 Şubat 2026

HİÇBİR ŞEYE ÖZLEM DUYMAYAN ÇOCUKLAR


Günümüz çocuklarının neredeyse her isteği yerine getiriliyor. Gak deyince ekmek, guk deyince de su veriliyor onlara. Bir başka deyişle yedikleri önlerinde yemedikleri artlarında. Günümüz anne ve babaları, çocuklarının her yoruldukları yere han yapmaktalar. Onları başarıya, mutluluğa, erince götürecek yolun her istediklerini almaktan geçtiğini sanıyorlar.

Kimi zaman seyrek de olsa tanıdıklarımın evine konuk oluyorum. Oldum olası çocuk odalarını merak ederim. Odalarının nasıl düzenlendiğini, kitaplıkları olup olmadığını, oyuncaklarının niteliğini görmek isterim. Günümüz çocuklarının çok sayıda oyuncağı var. Çarşıda pazarda gördükleri her oyuncağı aldırıyorlar anne ve babalarına. Kimi anne ve baba, iyi anaata olmak için birbirleriyle yarışıyorlar adeta çocuklarının her dediklerini yapmak için. Çocuklar da bu durumu, kendi çıkarlarına kullanıyorlar sonuna dek. Bu durum, evde yerleşik bir davranışa dönüşünce çocuk, anne ve babasını hizmetçi gibi görmeye başlıyor. Böylece saygınlıkları, onlara karşı duyulan sevgi azalıyor. Ya da çıkara dayalı saygı ve sevgi, yüzeysel olarak gösterilmekte.

Yalnızca oyuncak alımında mı bu durum. Giyimde kuşamda, yiyecekte, gezilerde de aynı biçimde davranıyor anne ve baba. Çocuklarının her istediğini yapıyorlar. Çocuk, ne isterse onu yiyor sağlıklı olup olmadığına bakmadan. Kimi zaman önüne gelen yemekten bir lokma alıp “Beğenmedim.” deyip yemiyor yemeği itiyor bir yana. Hemen anne ve baba yarışarak ona: “Beğendiğin bir yemek söyleyelim sana:” diye soruyorlar. O da söylüyor. Bu durum, kimi zaman evlerde de yaşanıyor. Evde birkaç tür yemek hazırlanıyor bin bir emekle. Aile sofraya oturuyor yemek için. Bir bakıyorsunuz çocuk kaşığın ya da çatalın ucuyla dokunuyor tabağındaki yemeğe ve geri çekilip telefonuyla oynamaya başlıyor. Anne ya da baba sofradan kalkıp ona ne yiyeceğini soruyorlar ayrı ayrı. O da söylüyor ne yiyeceğini. Az sonra dışarıdan yemeği geliyor çocuğun.

Çocukların çoğu, hiçbir şeyin özlemini duymayıp hiçbir şeyi düşlemiyor. Anne ve babalar, farkında olmadan çocuklarının düşlerini karartıp özlemlerini yok ediyorlar. Sürekli oyuncak alınan çocuk, bir oyuncağı düşleyemiyor. Onu almak için özlem içinde değil. Onunla oynayacağı oyunların imgelemlerini canlandıramıyor belleğinde. Özlemini duyduğu oyuncakla evdekiler arasında ilişki kuramıyor. Yani bunu yapamadığı için neden-sonuç ilişkili düşünemiyor. Belleğinde özlemini duyduğu oyuncakları canlandıramıyor. Yemekte de giyimde de aynı şey söz konusu… Bir yemeği özlemiyor. Çünkü anne ve baba ona özlettirmiyor hiçbir şeyi. Güzel bir giysinin düşünü kuramıyor. Çünkü onun düş kurmasının önü kesiliyor en yakınlarınca. Bu da sonsuz bir doyumsuzluk yaratmakta çocuklarda.

Oyuncağı, yemeği, giysiyi özlemeyen çocuk; insanı da özlemiyor doğal olarak. Arkadaşlarından, akrabalarından, komşularından kolayca bıkıyor. Arkadaşlıklar uzun soluklu olmuyor, pamuk ipliğine bağılı olduğundan kolayca kopuveriyor. Duygusal zayıflıkları ya da eksiklikleri pamuk ipliğine dönüşmekte nedense.

Günümüz çocuklarının doyumsuzluğunu kışkırtanlardan biri de ekran bağımlılığı. Anneler, babalar küçük yaştaki çocuklarının ellerine telefon tutuşturuyorlar, kendileri tutuşmasın diye. Çünkü çocukları için emek harcamaktan mutlu olmuyorlar. Telefonu eline ver, istediğini al ve sen rahatına bak! Paranın gücüyle çocuğa, düşünce ve duyguyu veremezsin. Bunu ancak yüreğin ve doğru davranışınla verirsin.

Çocuklar özleyince düş güçleri çoğalır. Bu da onlara kişilik, beceri, yetenek, üretkenlik, yaratıcılık, özgüven ve değerbilirlik kazandırır. Bu da onların kendi ayaklarının üstünde durmasını sağlar. Bundan iyisi olur mu hiç?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Şubat 2026

 

 

SESSİZ ŞAMPİYON


Kemal Ateş’in Toprak Kovgunları’ndan sonra Sessiz Şampiyon kitabını da heyecanla ve bir solukta okudum. Sayın Ateş, romanlarında toplumun duyarlık göstereceği konuları ele alıyor. Bu konular, çoğu kişinin görmezden geldiği küllenmiş gibi görünen içten içe birçok yüreği yakan olaylardan oluşmakta.

Sessiz Şampiyon’da çoğu kişinin bilmediği, bilenlerin de unuttuğu 1960 Roma olimpiyatlarında güreşte altın madalya kazanan köy enstitülü Ahmet Bilek’in yaşamı anlatılmakta. Köy enstitüleri, on dört yıllık eğitim süresi boyunca kültür ve sanat alanlarında önemli kişiler yetiştirdi. Spor alanına da özel önem verilmekteydi bu okullarda. Ahmet Bilek de enstitülerin elinden tutup yolunu açtığı bir yoksul, yetim çocuklardan biri. Kimsesiz Ahmet Bilek’in kimsesi olmuş Cumhuriyet’imiz.

Ahmet Bilek, minderlerdeki öğretmen bir sporcu,,, Minderde ilk öğretmen şampiyon… O, 1932’de Manisa’nın Kula ilçesinde doğmuş yoksul bir yaşamın içine. Sessizliği, çocukluğunda yaşadığı yoksulluk, yoksunluk ve yetimlikten kaynaklanmakta. Çocukluğundan başlayarak sorumluluk duygusuyla yetişmiş. Çalışıp didinmiş ailesinin geçimi için. Yaşının küçüklüğüne aldırmadan büyüklerin yapacağı işlerde çalışmış ekmek parası kazanmak, yaşama tutunmak amacıyla. Köy enstitüsünü kazanması, onun kurtuluşu olmuş. Kızılçullu, onun gözünü açtığı, umudunu göverten eğitim kurumu…

Tüm köy çocukları gibi Ahmet Bilek’in de yoksulluktan, yokluktan, kör yazgıdan, ilkel bir yaşayıştan, sömürüden, ağadan kurtuluşun yoluydu köy enstitülerinde okumak. Bu okulların sınavını kazanmak, karanlıktan aydınlığa açılan ışıklı bir kapıydı. Babası, yoksulluk içinde insanüstü bir gayretle ailesini geçindirmeye çalışırken biricik amacı oğlu Ahmet’i okutmaktı. Oğlunu Kızılçullu Köy Enstitüsü’nün sınavına soktu büyük bir umutla. Ne yazık ki oğlu, sınavı yedekten kazandı. Tam da okula girmenin düşlerini kurarken beklerken babası, göçüverdi bu dünyadan. Günler sonra Ahmet’in okula girebileceğini bildiren haber geldi. Dünyalar onların oldu. Ancak bu mutluluğun bir yanı çok eksik ve acı doluydu. Çünkü Kızılçullu’ya girmesini isteyen babası, bu mutluluğu görememişti. İçinde acı ve mutluluk karışımı bir duyguyla kaydoldu okula. Ancak yaşamı boyunca bir yanı hep eksik, bir kanadı hep kırık yaşayacaktı.

Ahmet Bilek, Kızlçullu’da güreşe başladı. Öğretmenlerinin ilgisiyle gittikçe parladı. Enstitülerde spora özel bir önem veriliyordu. Bir gün okullarına 1948 Londra Olimpiyatlarının altın madalyalı güreşçileri Yaşar Doğu, Celal Atik ve Gazanfer Bilge gelir. Tüm öğrenciler gibi o da şampiyonları hayranlıkla ve soluğunu tutarak dinler. Dinlerken de bir gün onlar gibi olimpiyat ve dünya şampiyonu olmayı düşünür. Yıllar sonra bu düşüncesi gerçekleşir. 1960’ta Roma’da, 52 kiloda altın madalyanın sahibi olarak bayrağımız dalgalandırıp İstiklal Marşı’mızı çaldırdı. Minderlerin ilk öğretmen şampiyonudur. Adı; okullara, spor salonlarına, özellikle de spor okullarına verilmeli. Başarısıyla bugünün öğrencilerine örnek gösterilmeli.

Roma’da, güreşte yedi altın madalya alarak rekor kırdı ulusal güreş takımımız. Ne yazık ki başta ata sporumuz güreş olmak üzere amatör sporlara ülkemizi yönetenlerin ilgisi azaldı. Amatör sporlara, doğru düzgün kaynak aktarılmadı. Profesyonel futbol merkezli bir spor anlayışı benimsendi nedense.

Sessiz Şampiyon, herkesçe okunmalı. Bir kişinin yoluklar içinde nasıl yaptığı işin doruğuna çıktığının anlatımıdır bu roman. Kemal Ateş, diğer kitaplarında olduğu gibi Sessiz Şampiyon’da da dil ustalığını konuşturmuş. Kitapta kullanılan ve çoğu okurun bilmediği yeni sözcükler, deyimler, atasözleri dilimize varsıllık katmakta. Kemal Ateş ve onun gibi dil ustası yazarlar yazsın ki dilimiz öksüz, kısır kalmasın.

Sessiz Şampiyon’u okurken birçok kez gözyaşlarımı tutamadım. Olay, beni içine alıp bırakmadı, sarıp sarmaladı beynimi, yüreğimi, tüm benliğimi. Ahmet Bilek oldum kitap bitinceye dek. Onunla yoksulluğu, sessizliği yaşadım. Onunla mindere çıktım. Onunla şanlı bayrağımız yükseklere çekilirken İstiklal Marşı’nı söyledim. Bu kitapta gerçek bir yaşam anlatılmakta. Ahmet Bilek’i okuyup tanımak kadar büyük bir mutluluk yok! Bu kitabı okumakla kalmayıp okutmalı da…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Şubat 2026