PKK,
ilk eylemini 15 Ağustos 1984’te eş zamanlı olarak Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin
Şemdinli ilçelerinde yaptı. Bu baskınlar, zamanın hükümetini de şaşırttı.
Dönemin başbakanı Turgut Özal, PKK’lıları “bir avuç eşkıya, üç beş çapulcu”
olarak tanımladı. Ne yazık ki Özal, ülkemizin başına bela olacak olan bir terör
örgütünü doğru anlayamadı. Gelmekte olan tehlikeyi görmedi.
Zamanla
PKK yaptığı eylemlerle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun önemli bir kısmında
yaşayan halkımız üzerinde baskı kurdu. Yılgınlığa, korkuya kapılan halkın
önemli bir bölümü terör örgütüne teslim oldu. Bu teslimiyet zamanla sempatiye
ve desteğe dönüştü. Dönemin hükümetleri 12 Eylül darbesiyle başlayan ABD’ye
teslimiyet politikasını sürdürmekteydi. Atlantik’ten liberal yellerin sert ve
güçlü estiği yıllardı. Bu nedenle emperyalist siyasetlere teslimiyet özgürlük
olarak sunuluyordu halkımıza. Böyle olunca terörün ciddiyeti yeterince
kavranmadığından PKK’ya karşı gerekli önlemler alınmadı.
1984’ten
günümüze dek geçen 42 yıl boyunca bölücü terör örgütü binlerce yurttaşımızın
canına kıydı. Binlerce insanımızı yaralayıp sakat bıraktı. Halkımızı ve
devletimizi ekonomik olarak zarara uğrattı. Ülkemizin varlığını tehlikeye
düşürecek eylemleri, yıllar içinde tırmandı. Türk siyasetinde önemli
kırılmalara neden oldu. Solun önemli bir kısmı ABD’ye göbeğinden bağlı PKK’nın
siyasetine teslim oldu. Sağ partilerin birçoğu popülizm yapma adına terör
örgütüne şirin görünme yarışına girdi. Bu da siyasetçilerin önemli bir kısmını
ulusal çizgiden kopardı. Böylece emperyalizmin dayatmalarını “yenilik,
özgürlük, demokrasi” diye benimsemelerine yol açtı. Ne yazık ki siyasal
partilerin çoğunun Türkiye’nin tam bağımsızlıkçı kuruluş felsefesinden kopup
emperyalizmin hizmetine girdiğini söyleyebiliriz.
Öncelikle
söyleyeyim ki PKK’nın varlığını sonlandırıp terör eylemlerini bitirmesinden çok
mutlu olurum. Böyle bir şeyin ülkemizi, bütünleştirip emperyalizmden
uzaklaştıracağının da farkındayım. Ancak terör örgütünün vazgeçmeyeceği olmazsa
olmazları var. Zaman zaman bunları DEM’in bazı yöneticileri dile getirmekte.
Bunların başında Anayasa’mızın ilk dört maddesinin değiştirilerek “Türklük”
tanımından vazgeçilmesi. Örgütün sözcülerinin tümünün birincil vazgeçilmezi bu.
“Türklük” tanımının ortadan kalkması, ülkemizin önüne çözümü zor büyük yaşamsal
sorunlar çıkarır. Devletimizin varlığı, ülkemizin toprak bütünlüğü, ulusumuzun
birliği tehlikeye girer.
PKK’nın,
ikinci önemli isteği, anadilde eğitim… Bu konudan vazgeçmeleri, varlıklarını
yadsımaları demek. Çünkü yıllarca örgüt olarak ayakta kalmalarının ve
kitleselleşmelerinin nedeni anadilde eğitimin gerçekleşmesi. Çünkü bunun
kendilerine ulusal bir kimlik ve özgüven kazandıracağının farkındalar.
Yıllarca
gerek PKK gerekse TBMM’deki uzantısı olan siyasal partilerinin sözcüleri
ısrarla vurguladıkları konu, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. Bunun yaşama
geçmesinin özerk yönetimlerin oluşmasının yolu açılacak. Bu ülkemizin gevşek
bir federasyona gitmesinin önemli bir adımı. Gevşek federasyonun son durağı ise
ayrılma… Bu konu örgütün olmazsa olmazlarında üçüncüsü…
PKK/DEM’in
vazgeçmeyeceği dördüncü istek ise Abdullah Öcalan’ın salıverilmesi ve
tutukevindeki militanlarına geniş kapsamlı bir af çıkarılması. Silah
bırakmalarının önemli ön koşulu bu.
Türklük
tanımının değiştirilmesi ve anadilde eğitim konusunda Anayasa’nın ilk dört
maddesinin değiştirilmesini kamuoyuna kabul ettirmek epeyce zor. Bu konuda
geçici çözüm olarak Anayasa’nın 42 ve 66. maddelerinin değiştirilmesi
düşünülmekte.
PKK’nın
vazgeçmediği dört isteğinin yerine getirilmesine olanak var mı? Peşinen
söyleyeyim ki halkımızın bu istekleri kabullenmesi oldukça zor. Ancak siyasal
ortam bu isteklerin yerine getirilmesine yeşil ışık yakacak gibi. Ankara’da
NATO ülkeleri toplanıyor. AKP hükümeti NATO’ya yanaşmış durumda türlü
gerekçelerle. Ülkemizin Çin, İran ve Rusya ile ittifak kurmasına karşı sessiz.
Zaten ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta utangaç, çekingen bir destek söz
konusu oldu Tahran’a. Hükümet, Rusya-Ukrayna savaşında tarafsız davranıp denge
politikası izlediğini söylese de baştan beri Kiev’in yanında olduğunu sağır sultan
bile biliyor.
İslamcıların
öteden beri batıya karşı gibi görünüp batıcı oldukları ise yalın bir gerçek.
AKP iktidarı, ABD ve AB’den bir türlü kopamadığından Asya’nın yükselişini bir
türlü kavrayamıyor ya da işine gelmiyor. Hükümetin dış politikasını
oluşturanlar, tamamen batı merkezli düşünmekte. Utangaç, çekingen, tabanıyla
çelişkiye düşse de AKP yöneticilerinin kurtuluş umudu batıda.
Ana
muhalefet partisi CHP’ye gelince… Parti toz duman… Bir türlü Ekrem İmamoğlu
vesayetinden kurtulamıyor. Gerek İmamoğlu gerekse Özgür Özel ikide bir ABD ve
AB basın kuruluşlarına NATO’cu, batıcı olduklarını yüksek sesle söylüyorlar. Bu
ikilinin emperyalizme teslimiyeti Atatürk döneminin Hasan Rıza’nın Sosyal
Demokrat Partisi’ne çok benziyor. O da İngilizlere bağlamıştı tüm umudunu. Özel
ve İmamoğlu’nun umudu, dayandığı güç de batı. Yani emperyalizmle yol yürümekteler.
TBMM’de
bulunan partilerin çoğu batıcı, yani NATO’cu. Bu nedenle batıdan gelecek
isteklere direnebilmeleri zor. Ancak halkımızın ezici çoğunluğu ABD/NATO’ya ve
batının dayatmalarına karşı. Şu anda Batı Asya’da ve dünyanın dört bir yanında
ABD/NATO yeniliyor. Tarih boyunca görülmemiş bir ABD karşıtlığı ve nefreti var
tüm dünyada. Bu nedenle ABD dayatmalarını halkımıza kabul ettirmek olanaksız.
Değişen
dünya koşullarında ABD’ye yaslanmış PKK gibi örgütlerin yaşaması, ayakta
kalması zorun zoru. Bu gerçeğin en çok da bu örgüt farkında. Somut siyasal
koşullar usçu bir biçimde değerlendirilerek kararlar verilmeli. Türkiye
dünyanın dışında değil. Eninde sonunda olması gereken Avrasya’da olmak zorunda.
Bu zorunlu gerçeği değiştirecek hiçbir güç yok! Avrasya’da yer alan bir
Türkiye’de PKK gibi sırtını emperyalizme dayamış örgütler de olamaz zaten.
Adil
Hacıömeroğlu
5
Temmuz 2026