CHP NE ZAMAN KURULDU?


Cumhuriyet Halk Partisi ne zaman kuruldu, sorusu son yıllarda pek tartışılmıyor nedense. Çünkü parti, tarihsel köklerinden kopmaya başlayınca tarihsel tartışmalar da olmuyor. Partinin tarihsel kökleri, birkaç savsözle[1] durumu kurtarmak için açıklanmaya çalışılıyor.

CHP’nin resmi kuruluşu olarak yöneticilerince kabul edilen tarih, parti tüzüğünün kabul edildiği 9 Eylül 1923’tür. Bu tarih, bugün resmi kuruluş tarihi olarak benimsenmiş durumda. 11 Eylül’de Atatürk, partinin ilk genel başkanı seçiliyor. 23 Ekim’de de partinin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na veriliyor. Partinin ilk adı olan Halk Fırkası, 1924’te Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştiriliyor. 1935’te de Cumhuriyet Halk Partisi adını alıyor.

CHP’nin ne zaman kurulduğunu en iyi bilecek kişi, kurucu genel başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası olamaz. Burada sözü ona vermeliyiz.

Atatürk, 15 Ekim 1927 Cumartesi günü toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’ni açış konuşmasında şöyle açıklıyor partinin kuruluşunu: “Efendiler, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresini açıyorum. Fırkamız, geçen ıstırap seneleri içinde milletimizin hayatı ve şerefi için gösterdiği yüksek azim ve iradenin temsilcisi olarak bundan dokuz sene evvel meydana çıkmıştı. Bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsamak üzere ilk genel kongremiz Sivas’ta yapılmıştı. Sivas Genel Kongresi’nden evvel doğuda ve batıda bölgesel kongreler de yapılmıştı. Bunlardan benim iştirak ve riyaset ettiğim, Erzurum Kongresi’dir. Erzurum Kongresi tespit ettiği esaslar itibariyle kayda ve zikre değerdir. Sivas Genel Kongresi’nde müzakere konusu olan, aynı esaslar olmuştur. Bu esaslar açık olarak ve bütün memleketi kapsayacak şekilde kabul olunmuştur. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 19, Birinci Basım: Eylül 2006, s.19)” Atatürk’ün bu sözlerinde belirttiği gibi CHP’nin kuruluşu Sivas Kongresi’dir. Bu sözlerden hareketle ulusumuzun kurtuluşunu sağlayan ve devletimizin kurucusu olan parti, bugün 103. değil,  107. kuruluş yıldönümünü kutlamaktadır. Eğer CHP, 1923’te kurulmuşsa Kurtuluş Savaşı’nı nasıl yönetecekti?

CHP, Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra adım adım kurucu köklerinden uzaklaştı. Devrimcilikten reformculuğa, antiemperyalist-milliyetçi duruştan batıcılığa, devletçilikten serbest piyasacılığa, halkçılıktan seçkinciliğe evrildi giderek.

Atatürk, partinin kuruluşunu Sivas Kongresi olarak göstermesi, onun devrimci tutumudur. Bu kuruluşu yok saymak ise devrimcilikten uzaklaşmak, onun üstünü örtmek değil de nedir? Dünyada bir ulusun bağımsızlık savaşına öncülük eden ilk partidir CHP. Bu yönüyle gurur duyulmalı. Asıl kök, Sivas Kongresi’ndedir. Partinin kuruluş tarihini Sivas Kongresi olarak almak, Türkiye’nin düşmandan kurtulup kuruluşunu sahiplenmektir. Bu köke sahip çıkmak, CHP’nin bugün karşılaştığı birçok sorunu da halletmek için kapı açar.

“Gerçi o zaman kullandığımız unvan ile bugünkü unvan arasında fark vardır. Fakat teşkilat esas itibariyle korunmuştur ve bugün siyasi fırka halinde tecelli eden mevcudiyete başlangıç teşkil etmiştir. Bilhassa memleket ve millete ait genel gaye –ki genel selamet ve refahı teminden ibarettir- asli mahiyeti değişmeksizin takip olunmuştur. Dolayısıyla diyebiliriz ki, bugün açılışı ile iftihar ettiğimiz büyük kongremiz Sivas Kongresi’nden sonra teşkilatımızın ikinci büyük kongresi oluyor. (Aynı yapıt, s. 19)” Mustafa Kemal Paşa, kongre açılış konuşmasındaki sözlerini böyle sürdürmekte. Burada da CHP’nin asıl kuruluş tarihinin Sivas Kongresinin toplandığı 4-11 Eylül tarihleri olduğunu ısrarla belirtiyor. Partinin birinci kongresinin de Sivas’ta yapıldığını belirtmekte. Olmayan bir partinin kongresi olur mu?

Atatürk konuşmasını: “Efendiler, Sivas Kongresi’nde nasıl ki bütün milletin emellerini ve hissiyatını temsil etmek mevkiinde bulundu isek, bugün de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın büyük kongresi ile bütün milletin hakiki hissiyat ve eğilimlerine tercüman olmak vazife ve mevkiinde bulunuyoruz. (Aynı yapıt, s. 19)” diye sürdürmekte.  Bu sözlerle o, Sivas Kongresi’nden sonra partinin halkı temsil ettiğini belirtmekte. Bu halkı temsil etme vurgusu, devrimci bir iktidar değil de nedir?

“Hakikatin halkın bütün tabakaları mefkûrelerini temin edecek etkenleri ve unsurları fırkamızın icraat ve faaliyetinde arıyorlar ve buluyorlar. (Aynı yapıt, s. 20)” Bu sözleriyle Atatürk, halkın partiyle bütünleştiğini vurgulamakta.

“Efendiler, fırkamızın gelecekteki harekât ve icraatıyla alakalı tedbirleri burada hep beraber müzakere edeceğiz. Gelecek için en isabetli ve memleketin ihtiyaçlarına en uygun kararlara ulaşmaya çalışacağız. Gelecek senelerdeki icraatımızın Cumhuriyet ve halkçılık idaresi altında memlekete yeni saadetler, yeni şerefler kazandıracağına itimadım vardır. Aynı yapıt, s. 20)” Atatürk, burada cumhuriyetçilik ve halkçılık ilkelerinin parti çalışmalarında temel oluşturacağını da vurgulamakta.

Atatürk, CHP’nin 2. Kongresindeki açış konuşmasından sonra Nutuk’u okumaya başladı. Okuma işi,  altı gün sürmüş ve 20 Ekim 1927’de bitmiştir. Nutuk’un okunma süresi, 36 saat 33 dakikadır.

Bir ulu ağaç; köklerinden kopunca gövdesi çürümeye, dalları kurumaya başlıyor. Bu nedenle CHP iç sorunlarını çözüme kavuşturmak ve iktidar olmak istiyorsa öncelikle kendi tarihini iyi bilmeli. Bu partinin hareket noktasını kendi geçmişinden almalı. Atatürk’e bağlılık sözde değil, özde olmalı. Bu nedenle CHP, batıcı emperyalistlerin buluşu ve emperyalizmin sol ayağı olan sosyal demokrasiden vazgeçip Kemalizm’e (Altıok’a) dönmeli.

Unutmayalım ki Kemalist devrimi de Cumhuriyet’imizi de var eden şey, tam bağımsızlıktır. Bu nedenle Atatürk: Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir, diyor.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               9 Eylül 2026

 



[1] Sloganla

ATATÜRK’ÜN KIZLARI


Bugünkü yazımızın konusu, Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı… Onlara basınımız, halkımızın büyük bölümü “Filenin Sultanları” adını verdi. Ancak oyuncularımız kendilerini “Atatürk’ün Kızları” olarak tanımlamakta.

Kazandıkları her karşılaşmadan sonra oyuncularımızın basına yaptıkları açıklamalarda hep Atatürk vurgusunun olması çok ilgi çekici ve gurur verici. Onlar, bir kadın olarak sporcu olmalarını Atatürk’ün büyük devrimine bağlıyorlar. Kendilerini bu konuda Atatürk’e borçlu görüyorlar. Cumhuriyet vurguları ise görülmeye değer… Onlar, Atatürk ve Cumhuriyet’e uzaktan bakmıyor, kadınlarımız için altın değerindeki bu toplumsal dönüşümü yaşıyorlar her şeyleriyle. Onlara spor yapma, dünya çapında voleybol oyuncusu olma yolunu Atatürk’ün açtığının çok farkındalar. Cumhuriyet değerlerini bu denli içselleştiren bir oyuncu kümesinin başarılı olmasının önünde hiçbir engel yok!

Kadın Voleybol Milli Takımımız zaferden zafere koşuyor yıllardır. Her yıl, kendini biraz daha geliştirerek başarı yolunda ilerliyor. Her geçen zamanda yeni yıldız oyuncular yetiştiriliyor. Milli takımı besleyen kulüp takımlarını bu sistemli, planlı, uzun vadeli çalışmaları için kutlamak gerek. Üreterek kazanıyor voleybol kulüplerimiz ve milli takımımız. Bu örnek bile yaşamın her alanında üretmenin ne denli yararlı olduğunu göstermekte. Üretmek yerine, hazırcılıkla günü kurtaramaya çalışan siyasetçilere, devlet ve belediye yöneticilerine, futbol kulüplerine örnek olsun Atatürk’ün kızları.

Voleybolcu kızlar, Atatürk’ün sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, özdeyişini de yaşama geçiriyor. Yalnızca bedenlerini değil; düşüncelerini, ulusal duygularını, uslarını, ulusa karşı sorumluluklarını, bilinçlerini de geliştirmişler. Konuşmaları, davranışları topluma ve özellikle çocuklara örnek oluşturuyor. Hepsi halk çocukları… Geldikleri yeri de ulaştıkları noktayı da çok iyi bilmekteler. Ne bir şımarıklık, böbürlenme ne de insanlara tepeden bakma var. Onlar başardıkça alçakgönüllülükleri artıyor. Başak olgunlaştıkça başını aşağı salar, atasözünü adeta kanıtlıyorlar her karşılaşmadan sonra.  İşte, Cumhuriyet’imizin yetiştirmeyi amaçladığı insan tipi Atatürk’ün kızlarında vücut buluyor.

Kadın voleybolcularımız, final maçını kazandıktan sonra kupa ve madalya töreninde İstiklal Marşı’mızı okuyor. Ben de onlarla ayağa kalkıyorum. Kızların nerdeyse hepsi gözyaşlarına boğuluyor. Ben de tutamıyorum gözyaşlarımı. Neden dersiniz? Çünkü onlar giydikleri formanın hangi tarihsel süreçlerden geçip onların sırtında terleriyle ıslandığının ayırdındalar. Kim bilir tarihimizin hangi kadın kahramanını ya da Kurtuluş Savaşı’mızın hangi dönüm noktasını düşlüyorlar. Hele 85 milyon insanın sorumluluğu yüreklerinde bir başka yük. Dünyada hangi işi yaparsan yap, o işi içselleştireceksin. Başarının sırrı bu olsa gerek.

Takımımıza sonradan katılan iki oyuncuyu anmadan geçmek olmaz. İkisi de de ulusumuzun gönlüne taht kurmuş bizden biri. Bu ulusun kızları… Birincisi Melissa Teresa Vargas Abreu… Küba’da doğup büyümüş. Sonrasında ülkemize gelmiş, yurttaşımız olmuş. Terini son damlasına dek giydiği forma için akıtmakta. Her smaç için havaya sıçradığında 86 milyon da onunla filenin üzerine sıçrıyor. Maç sonrasında formasındaki bayrağımızı öpüşü ise bizleri duygu seline boğuyor. Vargas, ben bir Türk kızıyım, diyerek ait olduğu yeri herkese anlatıyor.

İkincisi ise Vargas’tan sonra bize katılıp güç verdi. Sinead Jack Kısal, Trinidad ve Tobago asıllı bir Türk voleybolcu. Tobaga’yı son zamanlarda tütün dükkânlarında görüp öğrendik. Bu sözcük, tütün demek. Voleybolcumuz Murathan Kısal ile evlendi ve Türk oldu. Kısal, İstiklal Marşı’mızı ezberledi ilk olarak. Marşımızı söylerken gözyaşlarına boğuluyor. Onun “Burada doğmamış olsam da kendimi Türkiye’nin bir parçası gibi hissediyorum. Ben Türk’üm” sözleri hiçbir yorumu gerektirmiyor. Bizimle yazgı, ülkü, amaç birliği yapanla birlikteyiz yaşam yolunda ayrım gayrım yapmadan. İşte, biz bunun için büyük ulusuz. Atatürk “Ne mutlu Türk’ün diyene!” sözüyle Türk yurttaşı olmanın nasıl olacağını yıllar önce bize söyledi.

2026 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi yapıldı 3 Haziran -26 Temmuz tarihleri arasında. Atatürk’ün Kızları, 26 Temmuz 2026 günü Çin’de yapılan final maçını kazanarak bu kupanın ikinci kez sahibi oldu. Ulus olarak çok sevindik, gururlandık. 6 Eylül 2026 Pazar günü ise bu kez Avrupa şampiyonu oldular. Karşımızda İtalya vardı. 2-1 öndeydi rakibimiz. Maçı yitirmek üzereydik. Kaptanımız Eda Erdem Dündar’ın unutulmaz konuşması diriltti takımımızı. Kaptan gemiyi kurtardı, kupaya uzandı.

Yaz başında yapılan dünya kupası finallerinde en çok konuşulan futbolcuların alacakları para ve bir dinlence yerinde onlara söz verilen yazlıklardı. Ne yazık ki ne para ne de yazlık evler bir işe yaradı. Kamuoyunun yüksek beklentisi yerle yeksan oldu. Her maçımızda ekranlara kilitlenen yurttaşlarımız düş kırıklığına uğradı.

Bir şampiyona öncesi Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ, kaptan Eda Erdem Dündar’a: “Ne istersiniz, dileyin bizden! Prim, ödül, ne istiyorsunuz bizden?” diye sordu. Dündar: “Atatürk’ün sporcu kızları, ülkesi adına kazandıkları başarıyı pazarlık konusu yapmaz. Ne prim ister ne özel bir şey… 85 milyona yaşattığımız mutluluk bize yeter” diyerek yanıtladı onu. Bu duruş; cepheden cepheye koşarak bağımsızlık için canı pahasına savaşıp devletin madalyasını ve hak ettiği aylığı almayan Kara Fatmaların, İpsiz Receplerin duruşudur. Mustafa Kemal’in askerleri gibi kızları da yurdu için çalışmayı özverili bir görev bilir. Bunun karşılığının ne olacağını düşünmezler bile. Onlar, ulusal bir görevi para için değil, yürekleriyle yapan sporcular. Hepsi tıpkı Mehmetçik gibi karşılıksız veriyor emeğini yurdu için.

Atatürk’ün Kızları hem takım arkadaşlarıyla hem de 86 milyon insanımızla biz olduğu için kazanıyor. Çünkü birlikten kuvvet doğuyor. Biz olamayıp ben-sen olanlar kazanmıyor.

Atatürk: Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda akıllısını severim” özdeyişini sanki kadın voleybolcularımız için söyledi. Onlar sporu para için değil de yurttaşlarını mutlu etmek için yaptıklarını söyleyerek bu özdeyişi yaşama geçirdiler örnek kişiler olarak. Çok sağ olun çok, bizi çok gururlandırdınız Atatürk’ün Kızları.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               8 Eylül 2026


OLUMSUZLUĞA TAKILIP KALMAMALI


Bazı kişiler olumsuz bir durum ya da olay yaşadıklarında buna takılıp kalır. Bunun insanı başarısızlığa, umutsuzluğa, karamsarlığa sürükleyen bir bataklık olduğunu düşünelim. Çoğu kişi düştüğü bir bataklıktan çıkıp kurtulmayı düşünmek yerine, orada debelenmeyi seçer. Debelendikçe de üzerine bataklığın çamuru daha çok bulaşır ve tüm eğnini[1] kaplar bu istenmeyen kokulu balçık. Debelenen kişi, daha çak batar. Oysa kurtulmak için çabalayıp dışarı çıksa ne üstünde balçık kalacak ne de burnuna bataklığın çürümüş kokusu gelip onu tiksindirecek.

Yaşam, insanlar için her zaman dosdoğru ve gül bahçelerinin içinden geçen bir yol değil. Kimi zaman bu yol bozuktur ve çukurlar, ayaklara takılan taşlarla kaplıdır. Taşların bazıları sivri, kimileri de bıçak gibi keskindir. Sivri taşlar ayağınıza batar, keskinleri ise tabanlarını kesip kanatır. Bazı yollarda ilerledikçe göremediğiniz keskin dönemeçler, dik yokuşlarla karşılaşırsınız. Bazen yürüdüğünüz yol iyice daralır, üstüne üstlük sağında solunda dikenler vardır. O dikenler eğninizin bazı yerlerini çizip kanatır, giysilerinizi yırtar.

Bazı yollarda sert yeller eser. Bu yeller tozu toprağı üstünüze savurur. Bu esintiler kimi zaman soğuktur estikçe buz keser her yanınız. Kimi zaman da güneyin çöl tozlarını tüm sıcaklığıyla terinizle hamur yapar. Yüzünüz, gözünüz, bakışınız, soluğunuz değişir. Sizi bıktırır, gittiğiniz yoldan alıkoymak ister, yola çıktığınıza bin pişman eder sizi. Böyle durumlarda çoğu kişi, olumsuzluklara saplanıp kalır. Oysa olumluyu, ilerde karşısına dümdüz gül bahçelerinin içinden uzanacak yolu düşünse karşılaştığı zorluklar onu çok fazla etkilemeyecek.

Atalarımız, gün kararıp kalmaz, demiş. Ne güzel bir söz… Yaşamın karşıtların birliğiyle var olduğunu anlatan ne anlamlı bir özlü söz. Çünkü her karanlığın sonunda bir aydınlık, her aydınlığın sonunda da bir karanlık vardır. Gece geniş karnında gündüzü, gündüzde rahminde geceyi büyütür. Zamanı gelince de ortaya çıkar karşıt durum, tıpkı bir bebeğin doğumu gibi. Bu nedenle içinde yaşanan olumsuzluk sonsuza dek sürmez. Gün gelir doğum sancıları başlar ve nur topu gibi olumluluk bebeği dünyaya gelir.

Çoğu zaman kişi, bir günün içinde hem olumlu hem de olumsuz durumları saniyelerle ölçülebilecek zaman aralığında yaşar. Birinin ne zaman ağlayıp güleceği belli olmaz. İki duygu peş peşe de gelebilir. Ünlü halk ozanımız Karacaoğlan: “Koyun eler, kuzu meler/ Sular hendeğine dolar/ Ağlayanlar bir gün güler/ Gamlanma gönül gamlanma” diyerek bir doğal gerçeği, zorunluluğu ne güzel anlatmakta. Suların hendeğe dolup akması er geç gerçekleşir. Bu, doğal bir gerçek ve zorunluluk. Bu zorunluluğu etkileyecek bir güç var mı?

Ağlayanların bir gün güleceği diyalektiğin dayattığı yadsınamaz bir gerçek. Çünkü doğada her şey karşıtıyla var. Yaşanan her durum gün gelir karşıtına dönüşür. Çünkü o, karşıtıyla vardır. Zaten karşıtı olmasa kendi de olmayacak.

Bir kuş uçarken kanatlarının kaldırma gücüyle havalanıp gökyüzünde kanat çırpar. Bu sırada yerçekimi gücü de kendini duyumsatır. Yerçekimi ile kanatların kaldırma gücü kuşun dengesini sağlar. Onun havada kanat çırpmasını sağlayan bu denge. Yani iki karşıt gücün sağladığı denge.

Olumsuz, kötü bir durumu yaşayan biri, yaşama havlu atmayacak. Bu yaşadıklarının içinde olumlulukların, güzelliklerin olduğu gerçeğini bilip savaşımını sürdürüp umudunu kesmeyecek yaşamdan. Kendini suyun akışına bırakıp sürüklenmeyecek. Sert dalgalara karşı koyup kulaç atacak. Olumlu düşünüp kurtuluşunun yolunu düşünüp bulmalı.

Kişi, olumsuz durum ve olaylardan us gücüyle kurtulabilir. İnsanın en büyük gücü usu. Onun ayırdına varırsa kişi, aşamayacağı bir engel yok! Bunun yanı sıra bir de diyalektik düşünmeli. Her şeyin doğada, yaşamda karşıtıyla var olduğunu bilmeli. Yaşadığımız olumsuz durumun karşıtını düşündüğümüzde umut kaplar her yanımızı.

Sürekli olumsuzu düşünmek yaşamdaki konumumuz ne olursa olsun bizi başarısızlığa iter. Bu da başarısızlığa koşullanmayı getirir. Başarısızlığa koşullanan kişi, öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde bir türlü çıkış yolu bulamaz. Çünkü o, içinde yaşadığı durumu ve yenilgiyi kabullendiğinden çıkış yolu da aramaz. Çıkış yolu aramayan biri, içinde yaşadığı olumsuzluktan kurtulma olasılığı var mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Eylül 2026



[1] Bedenini

ÖFKE ÜZERİNE


Bir haksızlığa, engellenmeye, incinmeye ya da tehdide karşı hissedilen doğal ve güçlü bir duygusal tepkiye öfke diyoruz. Öfke, insanda olması gereken bir duygu. Tıpkı sevinç, üzüntü, korku, mutluluk gibi insana özgüdür. Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun bu duygular, insanlarca üç aşağı beş yukarı benzer bir biçimde yaşanır. İnsan duyularıyla var. Duygu düşünceyle birleştiğinde insanı insan yapar.

Kişi kendini tehlikede gördüğünde, canı yandığında, haksızlığa uğradığında, yaşam alanı sınırları aşıldığında, tinsel bir tehdidi algıladığında, amacının engellendiğini anladığında, eğinsel[1] bir saldırının gelmekte olduğunu gördüğünde ve düş kırıklığı yaşadığında öfkelenir. Aslında bu öfkelenme tepkisi insanın doğasında var. Böyle durumlar karşısında birinin öfkelenmemesi doğal değil. Çünkü doğada ve insanda karşıt durumların yaşanması diyalektiğin bir gereği. Nasıl seviniyorsak yeri geldiğinde öyle de öfkeleneceğiz.

Bazı kişiler, öfkesini de sevincini de oldukça abartır. Her şeyde olduğu gibi duygu ve davranışlarda da kimi zaman aşırılıklarla karşılaşıyoruz. Kimi kişiler için öfkeyi ve sevinci kontrol edememek toplumumuzda önemli bir sorun. Her şeyde olduğu gibi öfkenin de aşırısı kişiye ve topluma zarar. Hiç öfkelenmemek de doğal değil. Çünkü rahatsız edici olay ve durumlara tepki vermek insanın doğasına uygun bir davranış.

Çevremizde çoğu zaman tanık oluruz. Bazı kişiler, olur olmaz her şeye öfkelenir. Bu durumun nedeni, kendilerini sert, güçlü ya da ulaşılmaz olduğunu göstermek içindir. Bu davranışın arkasında karşısındaki kişilerle araya mesafe koyma kaygısı yatar. Kimi kişiler de bu öfkeleriyle çevresindekileri ya da çalışma arkadaşlarını tehdit eder üstü kapalı olarak.

Kimileri de olduk olmadık yerde öfkelenir. Bu davranış onu tanıyanlarca kanıksansa da kimi zaman başlarının derde girmesine neden olur. “Öfkeyle kalkan, zararla oturur” sözü, kanıtlanır böylece. Sürekli bir öke durumu tinsel ve sosyal bir bozukluk…

Özellikle okullardaki gözlemime dayanarak söylemem gerekenler var. Bazı öğretmenler çok öfkeli davranarak öğrencilerle arasına duvar örer. Diyeceksiniz ki bu duvar niye gerekli? Söyleyeyim... Kendi alanında yetersiz, öğretmenlik mesleği açısından yeteneksizler bu duvara gereksinim duyar. Bu kişiler, öğrencilerin kendilerine soru sormasını istemez. Çünkü içlerinde soruyu yanıtlayamama korkusu vardır. Bu kişiler diğer öğretmenlerle fazla kaynaşmaz ve söyleşmez. Kendi alan öğretmenleriyle bile tartışmaya girmez. Tartışmaktan, söyleşmekten kaçınır. Zira tartışırsa alanındaki bilgisizliği ortaya çıkacak. Bu kaygı ve korku onun öfke maskesiyle dolaşmasına neden olur. Bu örneğin benzerleri diğer meslek dallarında da görülür.

Bazı öğrenciler de çok öfkelidir görünüşte. Bu durum, daha çok başaramama önyargısıyla okuldan, derslerden, eğitimden uzaklaşanlarda görülür. Öfkeli görünmesinin nedeni, kendince öğretmenle arasına sınır koyma isteği. Bu öfkenin içinde dersleri, öğretilen konuları basit görmek, alaya almak ve bunlara burun kıvırmak vardır. “Zaten ben bunları biliyorum dinlesem ne olacak?” tavrı içindedir. Bu küçümseyici bakış, onun konuyu bilmezliğinden ve anlatılanları anlamayışından kaynaklanmakta. “Anlatılanları dinlesem, ilgi göstersem bunlar benim için çocuk oyuncağı anlaşılmayacak ne var ki?” der beden diliyle. Aslında onun öfkeli olmasının nedeni kendi yetersizliğini, yeteneksizliğini, tembelliğini, bilgisizliğini örtmek içindir. Bu tür kişiler de yüzüne maske takıyor, eğnine zırh giyiyor, gerçek duygularına gem vuruyor. Bu öğrenci kendini öğrenmeye, eğitilerek olumlu yönde davranış değişikliği göstermeye kapatıyor öfkeli bir tutum alarak.

Büyük olsun küçük olsun bazı kişiler, karşısındakileri öfkelendirmekten içten içe zevk duyar. Aslında bu, sağlıklı bir tinsel durum değil. Ancak bu kişiler, karşısındakini öfkelendirerek toplum içinde küçük düşmesine yol açar. Bu da onların kendilerinin toplumda yer edinme biçimi sağlıksız da olsa. Kurt dumanlı havayı sever, sözünün anlattığı gibi bu kişiler karışıklık ortamının bulanıklığında toplum içinde kendine yer edinmeye çalışır. Bu tür kişiler karşısında dikkatli davranılmalı. Onların tuzağına düşmemeli. Onların öfkeli kışkırtmalarına gülüp geçmeli. Özellikle çocukları, gençleri bu tür durumlar karşısında uyarmalı.

Dünyada her şey kararınca olmalı. Her şeyin aşırısı zarar… Öfkeyi de sevinci de aşırıya vardırmamalı. Her şeyin, her duygunun bir başı bir de sonu olmalı. İnsan düşüncelerini de duygularını da kontrol edebilir. En tehlikelisi de öfkeyi kan davasına dönüştürmek değil mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Eylül 2026



[1] Bedensel

DİSİPLİN NEDİR, NEDEN GEREKLİDİR?


Disiplin, kişinin başarıya ulaşması özgürleşmesi için vazgeçilmez bir iç denetimidir. İnsanın daha çok özgürlük elde etmek için sınırlarını bilme, bu sınırlar içinde davranma anlayışıdır. Kısacası başkasının özgürlüğüne saygı gösterme onun özgürlük alanına girmemektir. Kişi başkalarının özgürlük alanına girdiğinde değil, kendi sınırları içinde kaldığında ve hakkı olanı kullandığında daha özgür olur.

Kişi bilinçli bir biçimde kendi özgürlük sınırlarını belirlemeli, bu sınırlar içinde yapacaklarını bilmeli. Başkalarının sınırlarını çiğneyerek sonsuz bir özgürlük kazandığını sananlar, kendisini tutsaklaştırdıklarının farkında bile değiller. Çünkü başkalarının sınırlarını çiğnediğinizde anlaşmazlık ve kavga başlar, bu da kişiyi asıl yapması gereken işlerden uzaklaştırır savruk, denetimsiz, istencini yitirdiği bir kısır döngünün, amaçsızlığın içine sürükler bu durum. Böyle bir ortamda, düzende birinin amaca, başarıya ulaşması oldukça zor. Bir kişi, diğer insanlarla sürekli didişerek amacına ulaşamaz. Çünkü zamanını amacını gerçekleştirmek için işine değil, yapay sorunlarla boğuşmak için kullanır.

Disiplin, günlük yaşamda daha güzel bir şeyi elde etmek için önemsiz bulduğumuz başka bir şeyi feda etmektir. Disiplini yaşama geçiren özveridir. Özveri olmadan disiplin olmaz. Kişi, amacına ulaşmak için çoğu zaman günlük yaşamında bazı şeyleri feda eder. İnsan yaşamı için çok fazla önemi olmayan bazı şeyler için zaman harcamak kişiyi asıl amaca ulaşmaktan alıkoyar.  Hangi koşulda olursa olsun asıl amaca yönelmeli. Asıl amaca hizmet etmeyen konuları bir yana itmeli.

Disiplinli kişi, kısa süreli ve geçici isteklerin peşinden koşmaz. O, uzun erimli savaşımın ve kalıcı amaçların gerçekleşmesi için uğraşır. Uzun erimli bir savaşımla asıl amaca ulaşan kişinin mutluluğuna diyecek yoktur. İşte, tam bu noktada o, daha çok özgürlüğe sahip olacak. Özgürlük, onun yaşam biçiminin ayrılmaz bir parçası durumuna gelecek. Disiplinli kişi için özgürlük; bir emeğin, çalışmanın, özverinin sonunda elde edildiği için çok değerli ve vazgeçilmezdir. Disiplin, aynı zamanda kalıcı özgürlüğü kazanma savaşı.

Disiplinli olmayı yaşam biçimi olarak edinmiş kişi, yaşamı boyunca en iyi seçimleri yapar. Bu seçimleri yaparken ikircikli olmaz. İkincil olanla birincil olan asıl amacın arasındaki ayrımı çok iyi bilir. Yaşam erkesini ikincil olanlar için değil, asıl amaç uğruna harcar. O, gerçek amacına ulaşmayı engelleyecek her türlü isteğe “hayır” demeyi bilen kişidir. Çünkü hayır diyemeyenin “evet”i olmaz.

Kişi amaçlarını disiplinli bir biçimde gerçekleştirdiğinde bundan sonraki amaçları için daha az emek harcayacaktır. Artık disiplin, onun için bir yaşam biçimine dönüşmüştür. Bu nedenle disiplinli olmak için daha az çaba harcar kişi.

Amaçlar uzun erimli olabileceği gibi kısa erimli de olabilir. Önemli olan kişinin gerçekleştirmek için çaba gösterdiği bir amacının olması.

Disiplinli kişilerin en belirgin özellikleri yaşam ilkeleri ve kurallarının olması. Onlar için ilkeli davranmak, günlük yaşamı belli kurallar içinde sürdürmek çok önemli. İnsan ilkesizliğin, kuralsızlığın karmaşası içinde kendine amaç da ülkü de belirleyemez. Amaçsız, ülküsüz birinin kendine de içinde yaşadığı topluma da bir yararı olmaz.

Amacı olan kişinin bir duruşu, bir düşüncesi vardır. Disiplin bir yandan amaca ulaşmayı sağlarken diğer yandan da kişinin duygu ve düşünce dünyasını varsıllaştırır. Duygu ve düşünce dünyası varsıllaşan kişinin yaşama bakışı, çevresiyle ilişkileri, doğayla uyumu, insanlık erdemleriyle bezenmiş bir yaşam biçimini edinmesi çok belirgindir.

Çoğu kişi disiplinli olmayı, insanlara baskı kurmak olarak algılar. Bu, yanlıştır. Disiplin dış etkilerle zorla olacak bir şey değil. Bu, kişinin kendi istenciyle yaşama geçireceği bir davranış. Zaten insan kendi istencinin gücüyle gelişir. Disiplin, insan ve toplumun gelişimini sağlayan en önemli etken. Bu nedenle bunu insanın kafasına vurarak onu egemenlik ve baskı altında tutmayla karıştırmamak gerekir.

Disiplin, küçük yaşlarda kazanılacak bir davranış. Yine buna koşut olarak ilkeli ve kurallı olmak da çocukluk döneminde davranışa dönüşmeli. Gerçi ileri yaşlarda da bu davranışlar edinilebilir. İnsanın yaşı kaç olursa olsun öğrenmeye açık, yeteneklerini değiştirmeye uygun, yanlış davranışları doğruya çevirmeye elverişlidir. İnsan yeter ki istesin yapamayacağı bir şey yok bu dünyada!

Disiplin, önce insanın kendi öz varlığını egemenlik altına almasıyla başlar. Öz varlık; açgözlülükten, maymun iştahlılıktan, günlük küçük çıkarlardan, başkalarının sınırlarını yok saymaktan, kendini her şeyin sahibi olarak görmekten, kendisinden başka bir varlığın yaşama hakkına saygısızlıktan, her şeyin kendisiyle var olduğu anlayışından, diğer kişilerin emeğine, malına mülküne göz koymaktan vazgeçince disiplin oluşur. Disiplinli kişi, kendini “ben” demekten kurtaran insandır.

Yaşam bir disiplin işi… Başarı da öyle… Disiplin olmayınca yaşam, sonbaharda dalına tutunamayan sararmış yaprak gibi yel ne yandan eserse o yana doğru savrulur. İnsan, kurumuş yaprak gibi savrulmamalı değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Eylül 2026

KİŞİNİN VE TOPLUMUN DÜŞMANI, KARAMSARLIK


İnsanlık tarihinin en eski yıllarından beri karamsarlık (kötümserlik) söz konusu. Doğal olarak karamsarlığın olduğu yerde iyimserlik de olageldi. Ancak tarihin tekerleğini ileri doğru döndüren, uygarlığı yaratan ise iyimserlik. Doğada ve toplum yaşamında her karşıt varlık, olay, durum, düşünce ve duygu birlikte yer aldığı gibi iyimserlikle karamsarlık da hep yana yana savaşım içinde olmuştur. Toplumda, iyimserliğin karamsarlığa göre daha yaygın ve egemen olması en büyük dileğimiz.

Son yıllarda kişilerde ve toplumumuzda oldukça yaygın bir karamsarlık söz konusu. Bunun türlü nedenleri var. Ancak benim ilgimi çekense emperyalist güçlerin toplumumuza sürekli umutsuzluk, güvensizlik, karamsarlık aşıladığıdır. Ne yazık ki emperyalistler bunu yaparken ülkemizde gazeteci kimlikli birilerini, sözde aydınları, siyasal nedenlerle karşıtına nefret dolu olanları kullanmakta. Bu da toplumun birliğini, kişilerin geleceğe umutla bakmasını engellemekte. Ayrıca karamsarlık uçurumundaki kişi, kendi ülkesine ve toplumsal değerlerine karşı da içten içe bir kin, düşmanlık beslemekte.

Karamsarlığın bir kişide egemen olmasının çıkış noktası, umutsuzluk. Umutsuz kişi; giderek yaşamdan, gerçeklerden, çalışıp üretme isteğinden, dostlarından, toplumsal değerlerden uzaklaşır. Umutsuzluk, kişide güven duygusunu ortadan kaldırır. Kişi, önce özgüvenini yitirir. Sonrasında çevresindekilere karşı güvensizlik duyar. Güvensizlik, insan ilişkilerini bozan en önemli duygu. Bu, insanın toplumsal varlık olma durumunu ortadan kaldırır. Çünkü umutsuz ve özgüvensiz ve karşısındakilere güvenmeyen biri, içe kapanıp kendini tolumdan soyutlar. Bu durum, giderek onulmaz bir sayrılığa dönüşür. Sakın ola bu sayrılığın bir kişiyle ilgili olduğunu sanmayın. Bu, bulaşıcı bir nitelik taşır. Toplumu yok edici bir bataklığın içine sürükler.

Umutsuzluk ve güvensizlik bataklığına sürüklenen kişi iyimserliğini, kurtulma umudunu, yaşama gücünü yitirir. Kurtulmak için savaşmaz. Çünkü o, yaşamı kendi istenciyle değil, kendi dışındaki etkenlerin akışına bırakır. Mevsimin koşullarına, yellerin yönüne ve bulanık sel sularının akışına kaptırmıştır kendini. Demek ki umutsuzluk ve güvensizlik, kişinin istencini ortadan kaldırıyor. Onun kendi usuyla kendini yönetmesini yol ediyor.

Umutsuzluk ve güvensizlik, kişinin içindeki karamsarlığı besler, hem de çok hızlı bir biçimde. Karamsarlık, kişinin eğnini ve tinini teslim alır çok geçmeden. Ne yaşamından ne dostlarıyla ilişkilerinden ne de yaptığı işten tat olur. O, hep mutsuzdur Bunu da saklamayıp açıkça belli eder. Saklamaz bunu, çünkü bu sayrılığın toplumda yayılmasını ister. Herkesin kendisi gibi karamsarlık bataklığın umudunu tüketip yok olmasından yanadır.

Karamsar kişi geleceğe yönelik umudunu tükettiğinden başarının düşünü bile kuramaz. Onun için başarı denen bir şey yoktur zaten.

Karamsar kişi her şeyi kötüler. Eleştirir demiyorum, kötüler diyorum. Çünkü eleştiri ve özeleştiri kişiyi geliştirir. Onu yanlışlarıyla yüzleştirir. Yanlışlarından ders almasını sağlar. Bu da onu doğruya yöneltir. Birçok kişi eleştiriyle bir şeyi ya da birini kötülemeyi karıştırır. Bu çok yanlış bir  bakış. Eleştiri kişiyi ilerletici, kötüleme ise yaşamdan umudunu kesme, güvensizlik ve karamsarlığın bir yansıması.

Karamsar kişi, hiçbir şeyden memnun ve mutlu olmaz. Hiçbir şeyi beğenmez. Her şeye bir kulp takmayı başarır(!). Onun için iyi bir şey yoktur hiç, her şey kötüdür. Bu sayrılığa kapılmış kişi, adeta insanlarda kusur arar. Küçük kusurları, anında büyütmeyi becerir. Pireyi deve, habbeyi kubbe yapmak onun en önemli kişisel özelliği. Özellikle toplumu bir arada tutan değerler üzerinde tepinmeyi kendisi için uğraş sanır. Toplumsal kahramanları yerli yersiz kötülemeyi kendisine görev bilir. Hele de bir kişi birazcık başarılıysa ona kara çalmak, onun başlıca işi. Kendi başarısızsa herkes başarısız olmalı onun anlayışına göre. Kendi mutsuzsa başkaları niye mutlu oluyor ki, onlar da mutsuz olmalı. Çünkü onun duygusal ve düşünsel olarak beslendiği yer karamsarlık, kötülük bataklığı.

Karamsarlık, kişisel ve toplumsal yok oluştur aslında.

Karamsarlık, kişiyi ve toplumu yiyip bitiren bir sayrılık. Bu nedenle her koşulda topluma umut aşılamak, kişiler arasında güven duygusunu sağlamak, kötülüğü şeytanın işi saymak gerek. Amaç, insanları şeytanlaştırmak değil, onları melekleştirmek olmalı. Kötümser bir bakışla bardağın boş yanını değil, iyimserlikle dolu olanı görmektir umutlu olmak. Her şeyin iyi yanını görmek, kişiyi de toplumu da karamsarlıktan kurtarıp umutlu kılar. O zaman ne duruyoruz?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Eylül 2026

 

 

 

İYİ ÖĞRETMEN BİR ŞANS MI?


Çoğumuz iyi öğretmenin çocuklarımız için bir şans olduğunu bilir ve söyler. Bu saptama, özellikle anaokulu ve ilkokullarda geçerli, gerekli, yararlı, doğrudur. Çünkü bu okullarda genellikle öğrencilerin tek bir öğretmeni vardır. Bazı okullarda az sayıdaki farklı derslere alan öğretmeleri girer. Buna karşın sınıf öğretmeni eğitim ve öğretimin belirleyicisidir.

Ortaokul, lise ve üniversitelerde dersler farklılaşıp birbirinden kesin çizgilerle ayrılır. Her dersin öğretmeni farklı biridir. Her öğretmenin de kendine göre özellikleri, ders işleme biçimi, ses tonu, konuşma yeteneği, birikimi, meslek sevgisi, öğrenciyle iletişimi, giyimi kuşamı, öğretme yöntemi, işine karşı sorumluluğu, çalışma aktöresi, yetiştiği ortam, eğitim gördüğü okulalar, insan ilişkileri, kendini yenilemesi, eğitim gündemini izlemesi ve bilgiyi sunması ayrı ayrıdır. Herkesin kendine göre bir yoğurt yiyişi var gerçeğini kulak ardı edemeyiz. Bu nedenle öğretmenler arasındaki kişisel farkları yok sayamayız.

Okullarda iyi öğretmenler olduğu gibi kötü öğretmenler de var. Zaten doğanın kuralı bu. İyinin yanında kötüler de olacak ki iyi ve kötünün ne olduğu bilinsin. İyi olmasa kötü, kötü olmasa da iyi olmaz, gerçeğini hiç unutmamalı. Bu gerçeğin ışığında amaç iyileri çoğaltmak, kötüleri azaltmaktır. Eğitim de bu amaca hizmet eder.

Öğrenci, iyi ya da kötü öğretmeninin ayırdına kolayca varır. Hangi öğretmenin öğrencilerine bir harf daha fazla öğretmek için çırpındığını kolayca anlar o. İyi öğretmen de kötü öğretmen de ilk derste kendini belli eder. Öğrencinin görevi, öğretmenin niteliği ne olursa olsun derslerini can kulağıyla dinlemek ve anlatılanları, öğretilenleri öğrenmeye çalışmaktır.

Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’nde bir tarih öğretmenimiz vardı. Sesi boğuk, ağzından çıkan sözcükler pek anlaşılmazdı. Bize Türk tarihi anlatırdı. Dersin birinci dakikasından bitime dek hep aynı ses tonuyla konuşurdu. Bu nedenle dersin başından sınıftakilerin çoğu uyurdu sanki. Derse katılım olmazdı. Soru soran çok ender olurdu. Öğretmen dersi çözümleyici bir anlayışla değil, bir masalmış gibi anlatırdı. Bu nedenle öğrenciler dersi bir türlü sevememişti.

Lisedeyken bir öğretmenimiz sert tavırları ve bileğinin gücüyle öğrencileri korkutup sindirirdi. Neredeyse öğrencilerin tümü, onun gazabına uğramaktan korkardı. Bu nedenle dersleri çok sıkıcı geçerdi. Kırk dakikalık ders bitmek bilmezdi. Herkes çaktırmadan saatine bakardı kaç dakika kaldı diye.

Lise yıllarında siyasetin ayrıştırıcı, ayrımcı, dışlayıcı yönüyle tanıştık ne yazık ki. Sağcı ya da solcu öğretmenlerin bazıları kendi dünya görüşlerini yayamaya çalışırdı öğrencilere. Bu da onların asıl amacını yok ederdi. Kendi görüşlerini kabı-ul eden öğrencileri her türlü korurlardı. Bu da karşıt görüşlü öğrencilerin nefretini kazanırdı. Bu öğretmenleri iyi sınıfına koyamayız doğal olarak. Bu kişiler kötü örneklerdi çoğumuz için.

En kötüsü de bazı derslere giren öğretmenlerin alan bilgisinin yetersizliği kolayca anlaşılırdı. Bu öğretmenler, çoğu zaman yanlış bilgi verirlerdi. Bunu anlayan öğrencinin öğretmenine karşı sevgisi, saygısı ve güveni bir anda yerle bir olurdu. Bu durum öğretmenin özgüvenini de yok ediyordu. Böyle olunca ne yapacağını şaşırırdı. Bu zayıflık gösterisi, öğrencilerin büyük bölümünün onunla dalga geçmesine neden olurdu. Bu da sınıfın altını üstüne getirmeye yeterdi. Böylece ne eğitim ne de öğretim kalırdı.

Bir başka öğretmen örneği vardır. Sınıfta sürekli bağırıp tepinir. Sesleri işiten burada öğretmenle öğrenciler arasında büyük bir savaşın çıktığını sanır. Bu öğretmen tipi, çok bağırdığında anlattıklarının kolay anlaşılacağını sanmakta. Oysa bağırarak yalnızca gürültü yapmıyor, kendini itici duruma düşürüyor. Böyle bir sınıftaki öğrencilerin anlatılanlara odaklanması oldukça güç.

Kötü öğretmen örnekleri çoğaltılabilir. Ancak şimdi de iyi öğretmen konusuna geçelim.

İyi öğretmenler eğitimin vazgeçilmezleri. Neredeyse öğrencilerin tümü, iyi öğretmenlerle ders yapmaya can atar. Onların anlattıklarını belleklerine iyice kazırlar. Bu dersle öğrencilere göre çok hızlı biter. Bu derslerin de öğretmenlerin de tadına doyum olmaz. Ortaokul, lise ve üniversitelerde iyi öğretmenler öğrencilerin baş tacıdır. İsterler ki bütün derslerine bu öğretmenler girsin. Ya da her öğretmenin bu kişiler gibi olmasını isterler. Doğaldır ki böyle bir şey olmaz. Ancak iyi öğretmenin de eğitime verdiği zararlar var. Nasıl mı?

Herhangi bir okulda ilk derse çok iyi bir öğretmen girer. Her şey yolunda gider. Öğrenciler anlatılanları anladıkları için öğretmenler de derste amacına ulaştığı için mutludur. Zil çalar, öğrenciler dinlenceye çıkar. İşte, burada kaygı ve korku başar. Çünkü ikinci derse çok sevmedikleri ve kötü olarak niteledikleri biri gelecektir. Bu durum çok güzel bir tatlının üstüne ekşi ayran içmek gibi. Derse girilir. Öğrencilerin aklı hep bir önceki derstedir. Kendilerince sıkıcı bir derse bir türlü odaklanamazlar. Anlatılan konuyu anlayamazlar. Çünkü dilemezler anlatılanları. Dinlemeyen ders nasıl anlaşılsın?

İyi öğretmenin dersinden sonra gelen kötü derslerin hepsi öğrenciler için bir karabasana dönüşür. Anlatılanlara odaklanma sorunu üst düzeydedir. Oysa bu dersleri de anlamaları gerek. Çünkü bu derslerde anlatılanlar da onların öğreniminin bütünlüğü açısında çok önemli ve yaşamsal değerde. Öğrenci bu… İster ki bütün öğretmenler iyi olsun. Ne yazık ki bunun olanaksızlığının ayırdına varamaz bir türlü. Bu nedenle öğrencilerin yılsonu notlarına bakıldığında bir dersin çok iyi olduğu, çoğunun da çok kötü olduğu görülür. Öğrencinin yüksek not aldığı ders, iyi öğretmenin dersidir. Çünkü ona odaklanmış ve anlamıştır anlatılanları. Diğerlerini de iyi öğretmenin dersine feda etmiştir.

Öğrenciler, öncelikle kötü olarak niteledikleri öğretmenlerin derslerini de dinlemeleri gerektiğini iyi kavramalı. Çünkü öğrenim, tüm derslerin oluşturduğu bir bütün. Biri olmadığında diğerinin bir değeri, önemi kalmaz. Öğrenciler koşullar ne olursa olsun dersleri can kulağıyla dinlemeleri gerektiğini bilmeli.

İyi öğretmen, yukarıda anlattığımız gibi öğrencilerin bazı derslere odaklanmasını zayıflatır. Bu yalın gerçeği söylemek gerek. Bunu derken iyi öğretmen kötü mü olsun? Doğaldır ki hayır… Amaç kötü öğretmenleri azaltıp iyileri çoğalmak. Bu arada öğrenciler, öğretmenlerinin niteliğine göre değil, derslerin onların yaşamındaki gerekli olduğu bilinciyle davranmalı. İyi ve kötünün yan yana olduğu gerçeğini bir an olsun uslarından çıkarmamalı.

Eğitimde de biz olmalıyız tıpkı yaşamın her alanında olduğu gibi iyisiyle ve kötüsüyle. Yaşam farklılıkların, karşıtlıkların savaşımıyla bir bütün. Bütünü parçalara ayırmak ne haddimize?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       2 Eylül 2026

 

 

 

 

MELİH GÖKÇEK’İN ETEKLERİ TUTUŞTU


Türkiye arınıyor, arınmak zorunda. Çünkü yolsuzluk, rüşvet, kamu kaynaklarının hesapsızca harcanması ülkemizi namerde muhtaç ediyor. Bu da ülkemizi siyasal alanda zayıflatıyor.

Yolsuzluk, rüşvet ve kamu kaynaklarındaki savurganlık yalnızca bizi emperyalizme karşı güçsüzleştirmiyor. Gelir dengesini bozuyor, üretimi engelliyor ve enflasyonu azdırıyor. Özellikle gençlere, çocuklara kötü örnek oluyor bu durum. Birçok kişi yasal yollardan, alınteri ve emeğiyle para kazanmanın olanaksız olduğuna inanmakta. Bu nedenle merkezi yönetimde ya da belediyelerde söz sahibi olan partilerde yer tutmaya çalışmakta. Bu da siyaset düzenini altüst ediyor. Parti kadroları oluşurken siyasal görüşün yerini ekonomik çıkarlar alıyor. Ne yazık ki ülke çıkarlarını, halkın geçimini, yurdumuzun geleceğini düşünen yok gibi.

Ülkemizin neresinde olursa olsun hangi yurttaşımıza sorarsanız sorun çevresinde yolsuzlukla varsıllaşanları tek tek sayar size. Yine devlet kurumlarında ve belediyelerde rüşvet yiyen görevlilerin listesini bir anda sayıp döker. Rüşvet ve yolsuzluk öylesine açıktan yapılıyor ki bilinmemesi olanaksız. Çünkü bu kişiler, gemi azıya almış durumda. Üstelik halkımız aptal değil. Çevresinde birden varsıllaşanların değirmeninin suyunun nereden geldiğini kolayca anlıyor. Zaten rüşvetçiler, devleti soyanlar yaptıkları işi, kendi becerileri olarak halkın gözüne sokmakta. Çoğu, nasıl rüşvet yediğini, kamu kaynaklarını hangi yolla soyduğunu açıkça anlatmakta. Demek ki rüşvet ve yolsuzluk gizli saklı değil.

Melih Gökçek, uzun süre Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptı. Ondan önce Keçiören belediye başkanlığı var bir dönem. Bu döneme dek hep kamuda çalıştı genellikle aylıkla. İki yıl üç ay da milletvekilliği var. Demek ki Gökçek, yaşamı boyunca hep aylıkla çalışmış biri. Eşi de öğretmen… Yani o da aylıkla çalışmış. Ülkemizde hangi görevde olursa olsun kimin, ne kadar aylık aldığı belli. Bir aile, kâğıt üstünde belli olan gelirini yemeden içmeden biriktirse dahi büyük bir varsıllığa sahip olamaz. O zaman usumuza şu soru geliyor: Gökçek ailesinin varsıllığının kaynağı ne?

Atalarımız, ateş olmayan yerden duman çıkmaz, diyor. Yıllardır Melih Gökçek le ilgili niye her yan toz duman. Bunca dumanın kaynağı ne?

Gökçek’in yolsuzluk yapıp yapmadığına Türk mahkemeleri karar verecek. Bu, benim konum değil. Ancak konu kamuoyunun gündemine düşer düşmez İbrahim Melih Gökçek’in yaptığı açıklamadır yazımın konusu.

Gökçek: Oğlunun Almanya’dan oturma izni almak için milyon avroluk yatırım yapma gereğini duyduğunu açıkladı kendisine yakın bir gazeteci aracılığıyla. Başka bir gazeteci ise oğlunun ailesinin Alman yurttaşı olmak için han hamam yatırımı yaptığını söyledi. Aslında söylenenler aynı kapıya çıkmakta. Alman yurttaşı olmanın yolu önce oturma izni almaktan geçmekte. Peki, yıllarca milliyetçi-muhafazakâr olduğunu söyleyen ve bu konuda şampiyonluğu kimseye bırakmayan Gökçek ailesi, niye Alman yurttaşı olmak için uğraşıyor? Oğul Gökçek’in bu iş için harcadığı milyon avroların kaynağı ne?

Düşünün ki bir kişi hem milliyetçi hem de muhafazakâr olacak ve çoluk çocuğunun geleceğini Almanya’da görecek. Üstelik bu iş, apar topar yapılacak. İnsanın usuna şu soru takılıyor: Yoksa siz Almanya’nın mi milliyetçi-muhafazakârısınız? Bu ülkenim milliyetçi-muhafazakâr partisinin Hristiyan Demokratlar 0olduğunu anımsatmalıyım burada. Sormazlar mı adama, bu acele ne?

Mehmetçik ülkemizin bütünlüğünü korumak için can verecek, sen bu yurttan hangi yoldan olursa olsun kazandığın parayı yurtdışına kaçıracaksın. Kendin de Alman yurttaşı olacaksın. Açık söyleyeyim bu tür kişilerin yurt ve ulus sevgileri sahte. Milliyetçi-muhafazakârlıkları göz boyamak için. Halkın milli ve dini duygularını sömürmek içindir bu maske. Dini ve milli duygularını sömürürken insanımızın alınterini, emeğini de sömürüyor bu tür kişiler yıllardır.

Her şeyin sahtesi ülkemize çok zarar veriyor. Atatürkçülüğün, dinin, milliyetçiliğin sahtekârlarına dikkat etmeli. Bu kişiler, bu maskeleri takarak halkı kandırmakta ve onun sırtından geçinmekte.

Ülkemizde nereden buldun yasası ivedilikle çıkarılmalı. Sonrasında da 12 Eylül 1980’den başlayarak her alanda yapılan yolsuzluklar araştırılıp soruşturulmalı. Biz, bu ülkeyi yolda bulmadık. Üç beş sahtekâra yedirecek değiliz yurdumuzu, emeğimizi ve geleceğimizi.

Unutulmasın ki devlet yarına bırakır, ama yanına bırakmaz. Sabredelim ve güç birliği edelim ülkemizin arınması için. Arınmış bir Türkiye’yi kimse durduramaz.

Yazımı tamamlayıcı nitelikte olması açısından aşağıdaki yazılarımı da okumakta yarar var.

NERDEN BULDUN YASASI ÇIKMALI https://adiladalet.blogspot.com/2025/10/nerden-buldun-yasasi-cikmali.html

YURTDIŞINA KAÇAN DOKTORLAR https://adiladalet.blogspot.com/2022/06/yurtdisina-kacan-doktorlar.html

 

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Eylül 20226

 

İNSANLARI RAHATSIZ ETMEK ÖZGÜRLÜK MÜ?


Son yıllarda insanların çoğu dilediğince, yani aklına estiği gibi davranmayı özgürlük saymakta. Halka açık yerlerde bağırıp çağırmayı, taşıtlarda yüksek sesle müzik dinlemeyi, gece yarısı insanların konutlarında en derin uykuya daldığı bir anda sokakta içki içerek kendince söyleşip insanları rahatsız edici bir biçimde eğlenmeyi, hastanede bile gürültülü olmayı özgürlük sanmakta çoğu kişi.

Günün hangi saati olursa olsun taşıtların egzozlarından sinir bozucu metalik bir ses çıkarmayı hem güç hem de özgürlük sananların zavallılığına ne demeli? Hele gece yarısı mahalle sessizliğe dalmışken ıssızlaşan caddelerde arabalarıyla yandöngit[1] yapanların lastiklerin yola sürtünmesiyle çıkardıkları o berbat sesin anlamı nedir. Bir kişi, böyle acayip sesler çıkararak nasıl mutlu olur? Hele birçok kişi, bu sinir sistemlerini bozan sesle yatağından fırlarken sen nasıl mutlu oluyorsun bu insanlık dışı davranışınla?

Eskiden hava kararıp gece olunca insanlar sokaklarda yüksek sesle konuşmazdı. Konuşmalar fısıltıyla olurdu. Hele kahkaha atmak çok ayıp karşılanırdı herkesçe. İnsanlar yürürken ayakkabılarından ses çıkarmamak için parmak uçlarında adımlarlardı yolları. Evlerinde oturanlar bile komşuyu rahatsız etme kaygısı taşıdıklarından seslerine, gülmelerine ayar verirlerdi. Sen gülersin kahkahayla ancak komşunun derin bir üzüntüsü olabilir. Senin attığın kahkahayı komşun yanlış anlayabilirdi. Bu nedenle davranışlara, sözlere çok özen gösterilirdi.

Eskiden insanların çoğu, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde kendi özgürlüğünün bittiğini bilirdi. Ancak şimdi öyle mi?

Şimdilerde çoğu kişinin özgürlüğünün sınırı yok! İnsanları rahatsız etmek, onların erincini kaçırmak, başkalarının özgürlük alanlarını çiğnemek çoğu kimseye zevk vermekte. Demek ki zaman içinde zevk alınacak şeyler de değişmiş. Çoğu insan, diğer insanların rahatsız olup sinirlenmesinden zevkleniyor. En kötüsü de yaptığını bir şey sanıyor.

Ne yazık ki insanlar giderek duygudaşlıklarını yitirmekte. Kendini başkasının yerine koymak insana özgü bir davranış ve erdem. Kişi, kendine yapılmasını istemediği bir şeyi niye başkasına yapar? Bu yalın insanlık gerçeğini neden anlayıp davranışa dönüştürmez?

İnsanın duygudaşlığını yitirmesi, günümüzün önemli bir sorunu. Bu, şişkin bir benliğin, ardı sıra gelen aşağılık kompleksinin bir belirtisi olsa gerek. Aslında bu durum, bir özgüven yitimi, sevgisizlik ve topluma içten içe bir düşmanlık… Öncelikle bu tür kişilik bozukluğu olanların kendilerini sevip saymadıklarını söyleyebiliriz. Kendini sevip saymayan birinden başkalarını sevip sayması beklenebilir mi?

Özgürlüğü, orman yasalarının kentte uygulanması olarak algılayanların hem eğitime hem de uzun erimli tinsel bir sağaltıma gereksinmeleri var bence. Eğer bir kişinin tinsel sağlığı yerindeyse niye insanları rahatsız etmekten, onların erincini bozmaktan mutlu olsun? Sağlıklı, mutlu, özgüvenli, kendine sevgi ve saygı duyan, toplumla uyumlu biri neden insanların hoş görmeyeceği davranışlarda bulunsun? Bunun bir nedeni olsa gerek.

Toplumu rahatsız ederek eğlendiğini sanan bu zavallıların en büyük sorunu, biz olamamalarıdır. Biz olmayı beceremediklerinden tanıdık ya da tanımadık olsun yaşadıkları toplumdaki insanlarla kendilerince didişmeyi yeğlemekte bu kişiler. Kendilerince insanlarla sen-ben kavgası yaparak üstün olduklarını düşünüyorlar. Asıl sorun biz olmakta. Biz olduğumuzda duygudaş olup sevgiyi, saygıyı, güveni, özveriyi çoğaltırız yaşamımızda.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               28 Ağustos 2026

 



[1] Drift

ŞERLERİN EN KÖTÜSÜ EHVENİ ŞER


15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan ordusu, büyük insan kırımına başladı. Bir yandan da değerli ne varsa çalıp çırpıyor, yerleşim yerlerini yakıp yıkıyordu. Bu durum, halkı büyük bir kaygı ve korkuya sürükledi. İşgal, zamanla genişleyip Batı Anadolu’nun iç kısımlarına doğru yayıldı. İşgale uğrayan yerlerde yaşayan halk, yanına birkaç parça eşya alıp kendilerince güvenli saydıkları iç kısımlara doğru göç ediyordu.

İlk işgallerden sonra bir süre durgunluk yaşandı. İzmir’e yeni birlikler çıkaran Yunan ordusu, 22 Haziran 1920’de 6 tümenle saldırıya geçti. 25 Haziran’da Salihli, Akhisar, Alaşehir’i ve 30 Haziran’da ise Balıkesir’i ele geçirdi.

24 Haziran 1920’de Nazilli’ye saldırdı işgalciler. Köşk cephesi düştü. Kuvayı Milliye güçleri geri çekilmeye başladı. Sonunda Nazilli düşmanın eline geçti. Üzüntü ve korku içindeki halk, iç bölgelere doğru göçmeye başladı. Bu arada Müslüman halkın yanı sıra Rumların bazılarının da göç etmesi ilginç. Zaten savaş nedeniyle üretim oldukça düşük ve ekonomik sıkıntı en üst düzeydeydi. Ayrıca kıt olanaklar içinde konaklama sorunu da çok önemliydi. Kendi karnını doyurmakta güçlük çeken yerli halk, sel gibi gelen göçmenleri nasıl doyuracaktı?

İşgal alanı büyüdükçe toplumsal sorunlarda büyüyordu. Savaş yılları açlık, ölüm, yokluk, yoksulluğun doruğa çıktığı yıllardı. Özellikle işgale uğramamış Denizli merkezle bazı ilçelerde göç sorunu çığ gibi büyümüştü.

En önemli sorunlardan biri de asker kaçaklarının ve kötü niyetli kişilerin oluşturduğu çetelerdi. Bu çeteler, yersiz yurtsuz kalmış halkı soyuyor, kimi zaman da canına kıyıyordu. Kuvayı Milliye çetelerinin bazıları da ne yazık ki halka zulmediyordu.  Bölgede etkili olan Demirci Mehmet Efe, Yunanlara karşı yararlılıklar gösterse de halka karşı yaptığı olumsuz davranışlar bağışlanacak gibi değildi.

İtalya, Antalya’yı 28 Mart 1919’da işgal etti. Ardından aynı yıl içinde 26 Nisan’da Konya’yı, 11 Mayıs’ta Fethiye, Marmaris ve Bodrum’u, 14 Mayıs’ta Kuşadası’nı, 28 Haziran’da Burdur’la Isparta’yı, 23 Temmuz’da da Muğla’yı ele geçirdi. Bu işgaller sırasında halka ateş açılmadı. İşgalciler soygun, yakıp yıkma eylemlerine girişmedi. Planlı ve uzun erimli bir işgaldi bu. Amaç,  halkı geçici ve göreceli olarak memnun ederek buralarda kalıcı olmaktı. Bu topraklara iyice yerleştikten sonra da yapacağını yapacaktı bu emperyalist güç. Bu işgal biçimi Yunanistan’ınkinden çok farklıydı. Halkın bazı kesimleri, ister istemez bunu hoş (ehveni şer) görmeye başladı tıpkı mandacılığı yeğleyenler gibi.

Yunanların 22 Haziran saldırılarının halkta yarattığı, korku ve yılgınlık nedeniyle İtalyanların yukarıda belirttiğim tutumu, bazı kimselerin ilgisini çekti. Bu nedenle Yunanların yerine İtalyanların kendi beldelerini işgal etmesini istemeye başladılar. Bu arada Demirci Efe’nin Denizli Olayı yaşanmıştı. Halk, kendini iki ateş arasında kıstırılmış olarak gördü. Bu arada Acıpayam ve Tavas ilçeleri çok fazla göç aldı. Bu göçlerin çoğu da Denizli merkezdendi Demirci Efe’nin baskısı nedeniyle.

Yunan ordusu gittikçe yaklaşıyordu. Denizli’nin güneyinde yer alan ve İtalya’nın işgal bölgesine sınır olan Acıpayam ilçesinin bazı ileri gelenleri Antalya’daki İtalyan İşgal Komutanlığına telgraf çekerek kendi ilçelerini işgal etmelerini istiyordu. Ne yazık ki bu kişilerin çoğu Müdafaa-i Hukuk yanlısıydı. Maddi ve manevi yardımlar ediyorlardı düzenli ordu birlikleriyle Kuvayı Milliyecilere. Aslında İtalya işgali yanlısı olmamasına karşın Hafız Ahmet, halkın gerilimini düşürmek için bu ülkenin kendi ilçelerini himaye altına alması için bir mektup yazılmasını önerir halka. Bu mektubu,  bir şifreli telgrafla Demirci Mehmet Efe, Atatürk’e haber verir.

Isparta İstiklal Mahkemesi harekete geçer. Otuza yakın kişi tutuklu yargılanır. On beş kişi de tutuksuz olarak yargılanmaya başlar. Tutuklular, eski müftüleri ve aynı zamanda milletvekili olan Hasan Hilmi Efendi’den durumu Mustafa Kemal Paşa’ya anlatmasını ister yazdıkları mektuplarla. Sonunda Hasan Hilmi Efendi, Paşa ile görüşür.

Mustafa Kemal Paşa, Hasan Hilmi Efendi’ye: “Hoca sizde kabahat yok biz size mütareke ahkâmını ve siyaseti harbiyemizi iyi anlatamadık, siz ehveni şer diye bu işe girdiniz. Onlara mektup yaz onların da  [tevkif edilenlerin] suçu yok, yakında af olacaklar, şu Yunan işini hele bir bitirelim, az kaldı (Milli Mücadele’de Denizli, Denizli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Denizli, 2021, s. 108)” der. Mahkeme, 21 Şubat 1921’de bazı tespitlerde bulunarak kişilerin sorumluluklarının olmadığı kararını verir. Böylece bu olay, bir tarihsel dersle son bulur.

Günümüzde şer karşısında ehveni şerin yanında olanları sıkça görmekteyiz. Zaman zaman bu dostlarımızı uyarıyoruz bu konuda. Onlar, şerden kurtulalım da sonrası kolay, diye yanıtlamaktalar bizi. Oysa daha derin bir bataklığın, kötülüğün, umutsuzluğun içine düştüklerinin farkında bile değiller.

Atatürk: “Şerlerin en kötüsü ehveni şerdir” diyerek ulusumuza önemli bir uyarıda bulundu. Bu sözüyle kötülüğün derecelendirilerek meşrulaştırılamayacağını vurgulamakta. Küçük bir kötülüğü kabul ederek zamanla bunun yaygınlaşıp normalleşeceği tehlikesine dikkat çekiyor bu sözüyle. Kötülük yaygınlaşıp normalleşince toplum kurtuluş umudunu, özgür istencini yitirir. Bilinci çürümeye başlar. Ehveni şer büyüyerek toplumu kangren eder. İnsanlar öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde çıkış yolu bulamaz. Kötülük, sıradan bir iş durumuna gelir.

Ehveni şerden yana olanlar, bir topluma kötülüğü kanıksattırarak onu tutsaklaştırmanın yolunu açarlar büyük bir aymazlıkla. Bu kişilerin ortak özelliği doğrunun yanında saf tutmaktaki yüreksizlikleridir. Savaşmak yerine, kötülüğe teslim olmaktır bu tavır. Oysa her iyi şeye sahip olmak, gerçeği topluma egemen kılmanın yolu zor bir savaşı başarmaktan geçer. Bunun dışında başka bir çözüm olur mu?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Ağustos 2026

İŞGALCİLERİN UŞAKTAKİ İNSAN KIYIMI


Yunan ordusu, İngilizlerin desteğiyle 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktı. İşgalle birlikte insan kıyımı başladı. Türk halkı çoluk çocuk, yaşlı genç ve kadın erkek demeden Yunan askerlerinin kurşunlarıyla İzmir sokaklarında can verdi. Ne yazık ki İstanbul hükümeti, işgale direnilmemesi konusunda öğütler vermekteydi. Yerli Rumlar da silahlanmıştı. Bin yıllık komşularını gözlerini kırpmadan öldürüyorlardı.

Yunan işgali sırasında güçlü bir direniş olmadığından işgalciler kolayca doğuya doğru ilerlediler. Her girdikleri yerleşim yerinde insan kırımı aralıksız sürdü. Amaçları Türk soyunu yok etmekti. Böylece topraklarımızı sahipsiz bırakıp buraları sonsuza dek ellerinde tutmaktı.

Çok geçmeden Uşak’a girdi Yunan askerleri. İnsan kıyımı burada da sürdü. Bazı Yunan askerleri günlük tuttu. Onların günlüklerinden yararlanarak bir kitap oluşturan Yunanistanlı gazeteci Tasos Kostopoulos bu vahşeti dünyaya duyurdu. Şimdi sözü, Kostopoulos’un satırlarına bırakalım.

“Uşak yakınlarındaki köyde Türk kadınları, çocuklar ve yaşlılar camiye kapanmıştı. Bizim askerler arasındaki reziller etraftan ot topladılar, sonra da otları yakıp caminin penceresinden içeri attılar. İnsanlar dumandan dışarı koşuştular. O zaman da bizim reziller kadın ve çocuklara atış talimi tahtasıymış gibi ateş etmeye başladılar.

Eve girdim. Ölü bir Türk ihtiyarın cesedi üzerinden geçtim. İçeriden sesler geliyordu. 10 kadar askerimiz bir Türk kızının eteklerini kaldırmışlar, zorla dans ettiriyorlardı. Beni görünce ‘gel sen de mezeden tat’ dediler, ‘ayıp’ dedim. Türk kızı yanıma koştu, ayaklarıma kapanarak ‘kurtar’ dedi. Askerlere yalvardım, kadındır yapmayın dedim. Biri süngüsünü çıkarıp bana yöneldi. Kaçma zorunda kaldım. Kızın çığlıklarını unutamadım.

Köprühisar’daki bin kadar ev alevler içindeydi. Her şeyi yakma emrini Prens Andreas vermişti.

Ayrıldığımız her yeri yakıyoruz. Dehşet verici bir manzara. Bazılarımız Roma’yı yakan İmparator Neron gibi mutluydu. Emir açıktı. Neyi taşıyamıyorsanız yakın… Onca köyde yaşlılar, hastalar, çocuklar ne yaptı, meçhul.

Köye girdik.

Kızlara ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi. Askerlerimiz yağmaladıkları ipek yorganlarda yattılar.

Türkler korkudan ailelerini mezarlıklarda saklıyorlardı. İki askerin tecavüz etmeye çalıştığı kızı kurtardım. Annesi koşarak ellerimi öpmeye başladı. Az ilerde diğer iki kızı cansız yatıyordu.

Birden kendimi yaşlı adamın karşısında buldum. Yapabileceğim bütün iyilik, onu bir an önce öldürmekti. Bazıları çok acı çekiyordu, boğazlanan danalar gibi debelenirken… Köy ateşe verildi. (Savaş ve Etnik Temizlik On Yıllık Ulusal Harekâtın Unutulmuş Yanı 1912-1922’den aktaran 15 Mayıs Milli Mücadele’de Denizli, Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu’nun makalesi, Denizli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Denizli 2021, s. 51-52)”

Yukarıdaki satırları okurken üzülmeyen, insanlığından utanmayan insan çıkmaz kanımca. Yukarıdaki olayları anlatan bir Yunan askeri. Dünyaya da duyuran Yunanistan yurttaşı bir gazeteci. İşgal sırasında yapılan insan kıyımlarının, soygunların canlı tanıkları anlatıyor olan biteni. Ne yazık bütün bular olurken insanlar öldürülüp yerleşim terleri yakılırken İstanbul hükümeti üst üste Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanları yayımlıyordu. Bununla da kalmayıp işgale uğrayan Batı Anadolu’ya öğütçüler gönderip halkın direnmemesini istiyordu. Bu soykırıma sessiz kalmak, direnişi engellemeye çalışmak mazluma karşı zalime destek vermek değil de nedir?

Son zamanlarda Damat Ferit gibi işbirlikçiler çoğaldı. Emperyalistlere hizmet için Atatürk’e saldırmayı, Kurtuluş Savaşı’na ve devrimlere kara çalmayı bir beceri sanıyor kimileri. Bugün bu topraklarda bir Türkiye varsa onu başta Atatürk ve yanında saf tutan Türk ulusuna borçluyuz. Özgürce “Türk’üz” diyorsak topraklarımız üzerinde bu Atatürk sayesinde. Bunun tersi ise düşmana hizmetten başka bir şey değil.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       25 Ağustos 2026