DENİZLERİN FETHİ ÇAĞI


Elimde bir kitap var: Denizlerin Fethi Çağı… Yazarı: denizcilik konusunda eğitim görmüş oldukça donanımlı genç bir arkadaşımız Tevfik Kadan. O, şu anda Aydınlık gazetesi genel yayın yönetmenliği görevini de başarıyla sürdürmekte. Denizlerin Fethi Çağı, onun ilk kitabı… 21 Haziran 2026 günü Kadıköy Kitap Şenliği’nde imza günü vardı. Sağ olsun, bu güzel kitabı imzalayarak bana armağan etti.

Sayın Kadan’ın kitabını bir solukta okudum. Kitap, özenli bir inceleme ve araştırmayla hazırlanmış. Dili oldukça yalın ve akıcı… Anlatılanlar konu bütünlüğü içinde tarihsel oluş sıraları gözetilerek sıralanmış. Kitabın en güzel yanı da kaynakçasının oldukça varsıl olması. Yani anlatılanların nesnelliği söz konusu. Çok sayıda farklı kaynağı inceleyip araştırması, onun gerçeği okurlarıyla buluşturma çabasını göstermekte. Bu yönüyle benzer konularda kitap yazanlara örnek olmasını dilerim.

Kitapta, denizciliğin tarihsel geçmişi ele alınıyor. Denizlere egemen olan devletlerin hem varsıl kem de çok güçlü oldukları örneklerle anlatılıyor. Denizlere açılamayan devletlerin uzun soluklu olmadıklarını tarihsel örneklerle görüyoruz. Özellikle okyanuslara egemen olan ülkelerin farklı coğrafyalarda büyük devletler kurduklarını bu kitaptan öğreniyoruz. Özellikle sömürgeciliğin başlamasıyla devletlerarasındaki asıl egemenlik savaşımının denizlerde olduğu yalın bir gerçek olarak ortaya çıkmakta.

Günümüzde denizler, yalnızca ulaşımın askeri üstünlüğün perçinlendiği yerler değil, aynı zamanda birçok ekonomik değeri de içinde barındıran vazgeçilmez bir yer. Bu nedenle günümüzde egemenliklerini, varlıklarını sürdürmek isteyen devletlerin denizlerde varlığı olmazsa olmaz. Dünya gücü olmanın yolu, denizlerden geçmekte. Ülkeler arası rekabeti, üstünlüğü, olası savaşları belirleyecek olan da denizlerdeki savaşma gücü. Kıyılarını, kendine ait suları, yani Mavi Vatan’ını koruyamayan ülkelerin büyüme, kalkınma, ileri gitme, halkına gönençli ve mutlu bir yaşam sunma olasılığı neredeyse yok!

Suyollarına egemen olan ülkelerin dünya ticaretini elinde bulundurması yadsınamaz bir gerçek. Bu nedenle günümüz savaşlarına, bu açıdan bakmak gerek.

Yazarımız, dünyada karaların fethinin tamamlandığını, artık bundan sonra denizlerin fethi için büyük kavgaların verileceğini belirtmekte kitabında.

Tevfik Kadan, kitabında ülkemize yol gösterecek geleceğe yönelik önemli öngörülü saptamalarda bulunmakta. “Öyleyse geleceğin deniz kontrolü şu üçlüye dayanacak: Uzay + Yapay Zekâ + İnsansız Sistemeler. Yani gelecekte MEB’lerini (Münhasır Ekonomik Bölge-A.H) en iyi kontrol eden devletler; en çok gemisi olanlar değil, en iyi veri toplayan(lar), işleyenler ve yorumlayanlar olacak. Denizlerin Fethi Çağı, Tevfik Kadan, Kaynak Yayınları, 1.Basım, Haziran 2026, s.89)” Yazarın bu saptamasından anlaşılıyor ki deniz egemenliğinin biricik yolu bilimsel ve teknolojik gelişme.

“Dünyanın temel siyasi birimi ulus devlettir ve öyle kalacaktır. Tüm ulusların kendi çıkarlarını ön planda tutması ve egemenliklerini koruması doğal ve adildir. Uluslar kendi çıkarlarını öncelikli tuttuğunda dünya en iyi şekilde işler. (Aynı yapıt, s.118)” demekte Sayın Kadan. Dünyada adalet, ulusların kendi çıkarlarını koruyup onlarla yetinmesiyle olanaklı. Kendi hakkından fazlasını alma isteği adaleti sağlamadığı gibi bitmez tükenmez savaşlara da yol açar.

“Amerikalı yetkililer, Avrupa’nın sorunlarını yetersiz askeri harcamalar ve ekonomik durgunluk açısından düşünmeye alışmışlardır. Ancak Avrupa’nın gerçek sorunları daha derindir. Kıta Avrupası, yaratıcılığı ve çalışkanlığı zayıflatan ulusal ve ulus ötesi düzenlemeler nedeniyle, küresel GSYİH’deki payını 1990’da yüzde 25’ten bugün yüzde 14’e düşürmüştür. Ancak bu ekonomik gerileme, medeniyetin yok olma ihtimalinin gerçek ve daha çarpıcı görünümü karşısında gölgede kalmaktadır. (Aynı yapıt, s.120)” Avrupa’nın neredeyse her alanda çökmekte olduğu burada çarpıcı bir biçimde anlatılmakta. Bu nedenle çökmekte olan bir AB’nin Türkiye’nin uygarlık ve kurtuluş umudu olması boşa kürek çekmek değil de nedir?

Kitapta, ABD-Çin rekabeti konusunda önemli saptamalar var. Yarışın ana omurgası teknolojik gelişim ve denizlerdeki egemenlik. Bu alanda Çin’in giderek büyüyen bir üstünlüğü söz konusu. ABD, can havliyle sağa sola saldırarak, kan dökerek, yakıp yıkarak düştüğü gerileme sürecinden kurtulmaya çalışıyor. Bu çırpınışın Amerika’nın gerileme sürecini sona erdirmesi olanaksız. Burada bir gerçeğin altını çizmeliyim. ABD doları, dünya ticaretindeki kullanılırlığını yitirdikçe bu gerileme ve çöküş hızlanacak.

Türkiye, Cumhuriyet döneminde denizcilikle ilgili önemli atılımlar yapıp kayda değer ilerlemelerde bulundu. Deniz Kuvvetlerimizin büyük bir öngörüyle başlattığı MİLGEM projesi ülkemize denizlerde üstünlük sağlama yolunda büyük bir adım. Ne yazık ki ABD piyonu FETÖ’nün Ergenekon, Balyoz… gibi kumpaslarla Deniz Kuvvetlerini çökertmeye yönelik çabaları bu gelişmeyi önlemek içindi. Ulusumuz, bu düşman saldırısını elbirliğiyle önledi. Artık denizlerde gelişmemizin önünde bir engel yok!

Dünyada en kısa sürede en büyük topraklara yayılan devlet, Cengiz Han’ın Moğol İmparatorluğu’dur. Bu büyük imparator, devletini kurduğunda “karaların egemeni” anlamına gelen Timuçin olan adını, “denizlerin ve karaların egemeni” anlamındaki Cengiz olarak değiştirdi. Yüzyıllar öncesinden denizlere egemen olmanın ülkelerin gelişip var olmasında ne denli önemli olduğunu göstermesi açısından ufuk açıcı bir örnektir bu.

Tevfik Kadan, ilk kitabıyla düşünce dünyasına yeni bir soluk kattı. Kitaplarının çoğalmasıdır en büyük dileğim. Yolun açık olsun kardeşim, selametle…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       17 Temmuz 2026

 

 

DÜNYADA DOSTLUKTAN GÜZELİ VAR MI?


20 Temmuz 2026 Pazartesi sabahı erkenden uyandım. Oldukça heyecanlıydım. Heyecanımın iki nedeni vardı. Birincisi, Kıbrıs Barış Harekâtının 52. yıldönümüydü. Harekât yapıldığında lise birden ikiye geçmiştim. Sıcak, bunaltıcı bir yazdı. Gençliğimin tüm heyecanıyla o gün sabahın erken saatlerinde radyodan dinleyerek tarihsel bir güne tanıklık ettim. Bu nedenle her 20 Temmuz’da heyecanım doruğa çıkar.

Heyecanımın ikinci nedeni, dostlarla Maltepe’de buluşacağımdandı. Birkaç gün önce değerli büyüğüm, dostum Turgut Hacıefendioğlu beni aradı. 20 Temmuz günü saat 15.00’te Tekin Küçükali’nin konuğu olacağımızı söyledi. Gelip gelmeyeceğimi sordu. Ben de “Çağrılan yere erinme, çağrılmayan yere görünme” atasözünün gereğince bu öneriyi kabul ettim. Tekin Küçükali, sevdiğim, saydığım, değer verdiğim biridir. Onunla söyleşmek, bir arada bulunmak beni çok mutlu eder. Ayrıca Tekin Bey, incelik ve sevgi dolu, saygılı, değerbilirdir. Bu nedenle böyle bir çağrıya uymamak olmaz.

Öğleden sonra iki buçuğa doğru beni, Bostancı ışıklardan alacaklarını söyledi Ali Kemal Aydın. Ali Kemal, Çaykaralı yerdeşim. Dostlarına karşı sevgisi ve saygısı tükenmez bir çağlayan gibi. Duygularını gizleyemez çok açık dile getirir. Büyüklerine saygıda, küçüklerine sevgide kusur etmez. Ali Kemal Bey, önce Suadiye’den Turgut Bey’i alacaktı. Ben, minibüs yolunda bir yeiçe girip kitap okumaya başladım. Ergin Kulaçoğlu Bey’in de Bostancı’da olduğunu öğrenince ona telefon ettim bulunduğum yere gelmesi için. Ergin Bey, bir süre sonra elinde bastonuyla yavaş bir yürüyüş ve yüzünden hiç eksik olmayan gülüşüyle geldi yanıma. Kalkıp buyur ettim. İçtenlikle tokalaştık. Hal hatır sorduk. Kitap okumamı sürdürmemi istedi. Onun inceliği bir başka... İlerlemiş yaşına karşın her gün dışarı çıkıp dostlarıyla buluşur.

Biraz bekledikten sonra Ali Kemal Bey geldi arabasıyla önümüzde durdu. Biz kalktık. Turgut Bey her zamanki gibi güler yüzü ve tüm içtenliğiyle karşıladı bizi. Arabaya bindikten sonra derin bir söyleşiye daldık. Çok geçmeden buluşum yerimiz olan Sürmene Pide salonuna vardık. Tekin Bey, bizi ayakta karşıladı. O da heyecanlanmıştı sanki. Hoşbeşten sonra oturduk yerlerimize.

Çok geçmeden aşevinin işgöreni geldi. Güler yüzlü, sıcak biri. Ne yiyeceğimizi sordu. Doğaldır ki pidecide pide yenir. Söyledik. Öncesinde bölgemizin olmazsa olmazı mısır ekmeğiyle lahana çorbası geldi. Mısır ekmeğini çorbaya doğrayınca memleket kokusu kapladı her yanı. Bir andan çocukluğuma gittim. Çorbalarımızı bitirmeden atıştırmalık olarak fasulye turşusunun kavurması, lahana sarması ve diğerleri geldi. Turşu kavurması, benim çocukluğumdan beri en çok sevdiğim yiyeceklerdendir. Sonrasında ise kıymalı ve peynirli pidelerimiz ayranla birlikte önümüzdeydi.

Bir yandan yiyip diğer yandan derin bir söyleşiye daldık. Daha sonra Prof. Dr. Necmi Kurt katıldı bize yoğun çalışma temposundan zaman ayırarak. Necmi Bey, genel cerrahtır. Kendisini çok yönlü yetiştirmiş, içtenlik ve dostluk dolu biridir. O da saygı ve sevgi duyduğum Çaykaralı yerdeşlerimdendir. Onun bizim dost meclisimize katılması tüm arkadaşlarımızı olduğu gibi beni de çok mutlu etti. Doktor Bey’in gelmesiyle söyleşimiz daha da koyulaşıp derinleşti.

Yemekler birbirinden lezzetli… Aşevinde hizmet olağanüstü… İşgörenlerin hepsi temiz, ilgili ve güler yüzlü… Her yan pırıl pırıl… Burası insanı sıkmıyor. Havadar bir yer… Doğaldır ki dostlarla yemek daha da bir lezzet katmakta her şeye. Tekin, Ergin ve Turgut beylerin üçü de Sürmeneli…

Ali Kemal Aydın, dostlarıyla buluşmalarında onlara kitap armağan eder, bir de üç boyutlu Atatürk resimleri. Bu övgüye değer bir davranış. Atatürk resmini, aşevinin sahibinin babası olan Tekin Küçükali’ye getirdi. Hayranlık duyulan bir armağandı bu. Hepimize de Doğan Cüceloğlu’nun İçimizdeki Biz kitabını anmalık olarak verdi. Bu alışkanlığa dönüşmüş davranışıyla bizi çok mutlu etti. Kitap okumamanın beceri sanıldığı bir toplumda, kitabı nerdeyse kutsayan bu davranış övgüye değer.

Neredeyse akşam olmak üzereydi. Her buluşumun, bir de ayrılığı var. İster istemez izin istedik Tekin Bey’den. Derin bir veda oldu. Yemeklerin tadı damağımızda, söyleşinin lezzeti yüreğimizde kaldı. Maltepe’ye yolu düşenlerin uğraması gereken bir yer Sürmene Pide. Hem dostluk hem lezzet hem de güven var orada.

Evet, bu dünyada dostluktan güzeli var mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Temmuz 2026

BALKÖPÜĞÜ GÖZLER

Gün, hafta, ay, yıl mı geçti saymadım

İçten bakışına bakıp doymadım

Tinsel esrikliğim çokça aymadım

Balköpüğü gözler kime bakıyor?

Bakıp bakıp boşluğa mı akıyor?

Gündüzler, geceler karışır gider

Zamansız ayrılık cefalar eder

Bir bakış ki beni peşinden yeder

Balköpüğü gözler kime bakıyor?

Bakıp bakıp boşluğa mı akıyor

Seni düşündülçe dalar giderim

Düşünüp dururken bitmez kederim

Bir bedeli varsa kalpten öderim

Balköpüğü gözler kime bakıyor?

Bakıp bakıp boşluğa mı akıyor

Adil’im ayrılık yürekten vurur

Kanlarım çekilir, bedenim kurur

Hayalin capcanlı karşımda durur

Balköpüğü gözler kime bakıyor?

Bakıp bakıp boşluğa mı akıyor

                        Adil Hacıömeroğlu

                        19 Temmuz 2026

 

 

 

 

 

TOZ DUMAN İÇİNDE


Köy enstitülü yazarların kitaplarına ayrı bir ilgim vardır. Onların yazdıklarını okumak benim için hem öğretici hem de keyif verici olur. Enstitülü yazarların yapıtları, beni hem düşünsel hem de duygusal bir yolculuğa çıkarır. Onların yazdıklarını okuyarak ülkemizin köylerindeki gerçek yaşamı öğreniriz. Yurdumuzun, köylümüzün tükenmez çilesini dile getirirler kitaplarında. Bu yazarlarımız, köylerde doğup büyüdüklerinden kırsal kesimi iyi tanıyor, sorunlarını iyi biliyorlardı. Bu nedenle kitaplarıyla adeta fotoğraf çekmekteler köylerdeki yaşantıya, sorunlara.

Temmuz ayının ikinci haftasında bir solukta okudum Talip Apaydın’ın Toz Duman İçinde kitabını. Üç ayrı kitabın oluşturduğu bir kitap dizisinin birincisi bu. Şimdi ikinci kitaba (Vatan Dediler’e) başladım. Onu da bir solukta okurum sanırım. Bu kitaplar Literatür yayınevince yayınlanmış.

30 Ekim 1918’de Mondros Anlaşması imzalanır ve Osmanlı Devleti teslim olur İtilaf devletlerine. Anlaşmanın koşulları çok ağırdır. En ağırı da yurdumuzun bazı bölgelerinin bu devletlerce işgal edilmesidir. İstanbul, İtilaf devletlerinin çizmesince çiğnenmekte. Güney illerimizi Fransa işgal eder. Musul, Kerkük İngilizlerin elindedir. Antalya’da İtalyan askerleri vardır. Doğu illerimiz Ermenilerin tehdidi altındadır. 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’e asker çıkarır.

İşgalcilerin ne yapacakları ilk baştan çok bellidir. İlk gün, İzmir’de büyük bir insan kıyımı yapılır. İşgal, adım adım Batı Anadolu’ya yayılır. Düşman, giderek içeriye, Anadolu bozkırına doğru yürür. Her gittikleri yerde insanları kadın erkek, büyük küçük demeden öldürürler. Köyleri yağmalayarak yakıp yıkarlar. Batı Anadolu’da bir can pazarı vardır aslında.

İşgale karşı halkta bir direniş eğilimi, kararlılığı, ruhu gelişir. Buna “Kuvayı Milliye ruhu” diyoruz. Ancak işgalcilere kayıtsız koşulsuz teslim olunmasını isteyenler de çoktur. Padişah ve İstanbul hükümeti işgalcilere karşı direnişten yana değildir. İşgal edilen bölgelere gönderdikleri Heyet-i Nasihalarla halka direnmemeleri öğütlenir. Buna karşın halkın önemli bir kısmı yurdunu savunmak için silaha sarılmaya başlar.

Heyet-i Nasihalar, halka topraklarını bırakarak göç etmemelerini, direnmemelerini öğütlerken Yunanlıların kendilerine iyi davranacaklarını söylemekteydi. Buna karşın halk, olan biteni çıplak gözle görüyordu. Çünkü öldürmeler, soygunlar, işkenceler ve yakıp yıkmaların yakın tanığıydı yurttaşlarımız. Padişaha bağlılık gösteren, kasabalarda halkın sırtından geçinen kimi asalak varsıllarla gelene ağam, gidene paşam diyen her dönemin adamı olan kimileri işgalcilerle işbirliği yapmaktaydı. Ayrıca gerçek din adamları, dindarlar işgale karşı halkı örgütlenerek direnmeye çağırırken halkın dinsel duygularını sömürerek dünyalıklarını kuran dinciler ise işgalcilerin yanında yer almaktaydı. İşgalcilerle işbirliği yapan güya softaların ne dini bilgisi vardı ne de halkına saygısı ve sevgisi.

Talip Apaydın’ın Toz Duman İçinde romanında yurtseverlerin ve işbirlikçilerin durumu çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriliyor. Her yer işgalciler yüzünden toz duman içindeyken İstanbul hükümeti, aşar vergisini toplamak için köylünün nerdeyse harmanının tamamına el koyuyordu. Buna karşı çıkan köylüler, zaptiyelerce sövülüp dövülerek, kimi zaman da tehdit edilerek elinden varı yoğu alınıyordu. Bu durum, bazı fırsatçıları da ortaya çıkarıyordu. Bunların en başında romanın geçtiği Uşak’ın Tacım köyüne komşu olan Kökezli Hacı Nuri’dir. Ayrıca Tacımlı Kadir Ağa da mültezimin köye gelmesini dört gözle bekleyen bir fırsatçıdır.

Mültezim, yanındaki birkaç memurla harman zamanı köye gelir. Herkes, çoluk çocuk demeden harman yerindeyken daha tınaz savrulmadan samanla tane birbirinden ayrılmadan mültezim, göz kararı belirler ne kadar vergi alınacağını. Bu belirleme genellikle gerçekçi değil, abartılıdır. Köylü elindekini vergi olarak verince tefecinin eline düşer. İşte bu durumda Hacı Nuriler, Kadir ağalar ve kentten gelen asalaklar devreye girer. Köylünün elinde ne var ne yoksa alınır yok pahasına. Köylü yoksullaştıkça yoksullaşırken asalaklar da varsıllaştıkça varsıllaşır. Oğlu askerde olan ve çalışamayacak durumda olan yaşlılar, eşi savaşlarda şehit olmuş genç gelinler de bu asalakların eline düşer. Ağlamak sızlamak para etmez. Tefeciler, acımadan mültezim ve zaptiyelerin baskısıyla çiftçinin iliğini söküp alır.

İşgal güçleri, Tacım’a yaklaşmıştır. Ne yazık ki köyün imamı Ziver Efendi, Kadir Ağa, Hacı Nuri ve Testici Bayram halkın direnişini kırmak için canla başla uğraşırlar. Başvurdukları en büyük koz da yalandır. Yalanlarına dini de alet ederler ne yazık ki. İşgalcilerin her yerde olduğu gibi burada da halka iyi davranacaklarını yaymaktalar. Ziver Efendi’nin dinsel bilgisi çok azdır. Yalan yanlış, uydurmalarla halkı kandırmaktadır. Bu yolla iyi bir geçim sağlamıştır kendine. Bu nedenle düzenin değişmesini istemez.

Romanın başkahramanı, işgale baştan beri karşı çıkan Çanakkale Gazisi Molla Mahmut’tur. Mahmut, iyi bir medrese eğitimi görmüş dindar bir yurtseverdir. Ziver’in dinsel bilgisinin olmadığını kanıtlarla ortaya koyar. Ancak köy halkı ona değil, Ziver’e inanır. Köye, Yunanlılar girmeden önce köyün varsıllarından İbrahim Bey ile bir çete kurarlar. Onlar için kurtuluş, Kuvayı Milliye’de ve Ankara’ya gelmiş olan Mustafa Kemal Paşa’dadır. Onların çete kurması, halkın sırtından geçinen asalakları rahatsız eder. Halkın canı, malı, namusu tehlikedeyken kendi kişisel çıkarlarını korumak için düşmanla işbirliği yapmak için yurtseverlere kara çalma gayreti içindedir Ziver Efendi, Hacı Nuri, Kadir Ağa, Testici Bayram ve onlara inanan saf köylüler. Molla Mahmut ve arkadaşları hem işgalcilerle hem de işbirlikçilerle amansız bir savaşımın içine girer.

Talip Apaydın, işgal yıllarında neredeyse ülkemizin her yerinde yaşanan yalın gerçeği bütün çıplaklığıyla anlatmakta. Kendisi de on altı yıl cephelerde savaşmış bir Kurtuluş Savaşı gazisinin oğludur. Toz Doman İçinde romanını herkes okumalı. Okumalı ki tarihimizden ibret alınmalı. Ülkemizin nasıl zor koşullarda yeniden ayağa kalktığının tanığı olmalı. Tarihini unutup ondan ders almayan uluslar, yeniden emperyalistlerin tuzağına düşer. Bugün ülkemiz siyasetinde yaşanan savrulmaların nedeni de yakın tarihimizi yeterince bilmemek ve ondan ders almamak değil mi?

İşgal ve Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan yapıtlar okunmalı, okutulmalı. Kendi tarihsel gerçeğini bilmeyen bir toplum, emperyalist tuzaklara düşer. Bunun olmaması için tarihteki köklerimize sıkıca bağlanmak gerek. Çünkü önümüzde başka bir seçenek yok!

Talip Apaydın’a binlerce teşekkürü ve minneti bir borç bilirim. Bu dünyadan göçüp giderken bizlere uyarılar ve derslerle dolu önemli yapıtlar bıraktı. Sonsuzluk evinde uyurken yattığı yerden bizi aydınlatmakta gönül ışığı ve yurt sevgisiyle donanmış bilinciyle.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       18 Temmuz 2026

 

 

 


SEN, BATAKLIK GÜLÜ MÜSÜN?


Bazı kişiler vardır sürekli çevresindeki, tanıdığı ya da tanımadığı kişileri kötüler. Bu kişiler alanlarında başarılı olsalar bile onlara bir kulp takmakta ustadır. Bardağın dolu yanına değil de boş kısmına bakmayı alışkanlık durumuna getirmiştir bu kötücül bakanlar. Hatasız kulun olmayacağını bir türlü uslarına getirmez karşısındakine eksiklik, kusur, yanlış arayan kimse. Onun işi, sürekli insanların eksikliklerini bulup onları aşağı bastırmaktır.

Yanlış bulucuların amacı, tanıdık ya da tanımadıklarını kötüleyerek kendinin iyi birisi olduğunu kanıtlamaktır. Yani başkalarını aşağıya doğru bastırıp iterken kendini yukarıya çıkarmaktır. Herkes kötü, sen iyisin öyle mi?

Herkesin toptan kötü ya da iyi olması doğanın kuralları ve mantıksal düşünüş açısından olanaksız. Çünkü yaşamda her şey karşıtıyla var olur. Karşıtı olmayan bir varlığın kendisi de yoktur. Ayrıca her varlık kendi içinde karşıtlarını barındırır. Onu var eden de bu. Birinin yanlış yapmadan doğruyu öğrenmesi olanaksız. Yanlışları, bir kişi dünyaya gelir gelmez yapmaya başlar. Aslında onun yaşamda en büyük öğretmeni yaptığı yanlışlardır. Yanlışlarından ders çıkararak doğru yapmayı öğrenir.

İnsanların içinde hem kötülük hem de iyilik vardır. Kiminde iyilik, kiminde de kötülük baskındır. Bir duygunun kişide baskın olması, diğer duyguyu yok etmez. Bilinçli ve iyi niyetli kişi, içindeki kötülüğü bastırmayı onu devinimsiz duruma getirmeyi başarır.

Kötücül kişinin yanında birinden söz edersiniz, hemen onun kötülemeye başlar. Bu kötülemeyi yaparken bir yandan da sık sık “ben” özneli tümceler kurar. Anlaşılacağı üzere başkasını yerin dibine batırırken “ben” özneli tümcelerle kendini överek yukarıya çıkarmaya çalışır. Bir kişinin kendi kendini övmesi kadar gülünç görünen bir durum bu dünyada çok azdır. Aslında bu durum, özgüven eksikliğinden ve aşağılık kompleksinden kaynaklı. Bir kişi, toplumda yücelip saygı görmek istiyorsa bunu ancak kendi yaptığı işler, davranış ve düşüncesiyle sağlayabilir.

Atalarımız, gül dikensiz olmaz, demiş. Ya da başka bir deyişle, gülü seven dikenine katlanır. Aslında bu sözler, diyalektik düşünmenin ve ona göre davranmanın olağanüstü anlatımı. Karşıtların birliği ilkesinin doğal bir örnekle vurgulanması ne güzel!

Bu, şu, o kötü… Peki, kim iyi? Yanıt yok! Herkesin kötü olduğu bir yerde iyiyi bulmak neredeyse olanaksız. Herkesi kötüleyenler, çevrelerinde bir bataklık oluşturduklarının farkında bile değiller. Bu kimseler, bataklığın içinde gül olmaya çalışmakta. Hem de en güzel gül… Bu durumda ne denli güzel olsan da bataklık gülü olursun. Oysa en güzel gül, güller arasında olur, yani gülistanda. En güzel olmak için senin karşılaştırılacağın güzel güller olmalı değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       16 Temmuz 2026

OF’TA SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ ANITI NİYE YOK?


Bir toplumu ayakta tutan, onun geleceğe umutla bakmasını sağlayan tarihsel kökleridir. Köklerinden kopan, tarihini bilmeyen toplumlarda sosyal çürüme, gerileme, safsatalara inanma kaçınılmazdır. Tarihsel köklerinden kopmuş bir gençliğin amaç ve ülkü edinmesi oldukça zor. Çünkü gelecek, geçmişin sağlam kökleri üzerine kurulur. Kurumuş, yok olmuş kök üzerinde bir ulu çınarın büyümesi olanaksız. Böyle bir şey, doğa kurallarına, yaşamın mantığına da aykırı.

Doğup büyüdüğüm Of, yakın tarihte büyük kahramanları olan bir yerleşim yeri. Ne yazık ki genç kuşakların büyük çoğunluğu, bu tarihsel değerin, köklerin farkında değil. Bu nedenle birçoğu, dünya görüşlerini oluştururken bu tarihsel köklere değil de dayanağı olmayan söylentilere dayanmakta. Bu durum, birçok Oflu yerdeşimizi umutsuzluğa sürüklemekte.

Osmanlı Devleti, son dönemlerinde ekonomik ve sosyal alanda çöküş içindeydi. I. Dünya Savaşı başladığında bu durum onu başarısızlığa götüren en büyük etkendi. En başta ülkemizin yolu yoktu. Yani yurt toprakları ulaşım ağlarıyla birbirine bağlı değildi. Böyle olunca da birçok cephede savaşan ülkemiz, ne yazık ki cephelere başta asker olmak üzere silah, cephane, yiyecek, giyecek ve ilaç gibi zorunlu gereksinmeleri ulaştıramıyordu. Bu nedenle askere alınan yurttaşlarımız, yürüme uzaklığında ya da kısıtlı olanaklarla ulaşım olan savaş bölgelerine gönderiliyordu. Kısacası herkes, kendi yaşadığı yere en yakın savaş cephesine gidiyordu. Böyle olunca da Doğu Karadenizliler, dolayısıyla Oflular da doğal olarak kendilerine en yakın Sarıkamış’a savaşmaya gittiler ülkelerini savunmak için.

Sarıkamış Harekâtı, sonbaharın bittiği ve kış mevsiminin başladığı 21 Aralık’tan bir gün sonra başladı. 22 Aralık 1914 sabahı, 09 ve 10. Kolordular ileri harekât için harekete geçti. Amaç, Rus ordusunun kuzeydoğusundan giderek düşmanı kuşatmaktı. 11. Kolordu da düşmanı batıdan karşılayacaktı. Dağlar karla kaplıydı. Isı, sıfırın altındaydı. Yeterli giyeneği olmayan asker, bu dağlarda donmaya başladı. Karadeniz’in ılıman iklimine alışmış sahil çocukları, bu karla kaplı dağlarda kışın acımasızlığına dayanamadılar. Çoğu geri dönemedi. Bu geri dönemeyenler arasında yüzlerce Oflu genç de vardı. Onlar, kışa ve doğanın acımasızlığına karşın kahramanca savaşıp şehit oldu.

Sarıkamış Savaşı, 6 Ocak 1915’te Osmanlının yenilgisiyle bitti. Ardından Rusların ileri harekâtı başladı. Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmı düşman işgaline uğradı. Bu arada güzel Of’umuz da düşman çizmesi altında çiğnendi. Ofluların işgale karşı destansı bir direnişi oldu. Ne yazık ki denizden destek alan Rus ordusu, direnişi kırdı ve ata topraklarımızı işgal etti.

Daha önce Of Direnişi ile ilgili yazdığım yazıda ilçemizde direniş anıtının olmamasından yakınmıştım. Böylesine bir halk direnişinin bir anıtının olmamasının büyük bir eksiklik ve vurdumduymazlık olduğunu düşünmekteyim. Günümüz gençlerinin dedelerinin şanlı direnişinden haberdar olmamaları ne acı değil mi?

Sarıkamış’ta kalan Ofluların hiçbirinin bir mezar taşı bile yok! Çoğunun şehit oldukları yer bile belli değil. İlçemizin (O zamanki Of ilçesi; Hayrat, Çaykara ve Dernekpazarı’nı da kapsıyordu) neredeyse her köyünden, mahallesinden şehidimiz var Allahuekber dağlarında. Tarihimizin kahramanlıkla dolu acı bir anısının ilçe merkezimizde yaşatılmaması büyük bir ihmal değil mi? Bu şehitlerimizin bir anıtının olmaması kabul edilebilir bir şey mi?    

Sarıkamış anıtının olmaması yalnızca Of’un sorunu değil, başta Trabzon merkez olmak üzere Doğu Karadeniz Bölgesi’nin tüm il ve ilçelerinin sorunu. Bu eksiklik ivedilikle giderilmeli. Bölgede Sarıkamış şehitleri, anıtlarla yaşatılmalı. Of, bu konuda öncü olmalı. 

Of’ta hem direnişin hem de Sarıkamış şehitlerinin bir anıtı yapılmalı zaman geçirmeden. Tarihsel köklerimizi yaşatmak herkesin görevi. Merkezi ve yerel yönetimler harekete geçmeli. Bu tür bir iş, savsaklanmaya gelmez. Genç kuşakların güç alacakları tarihsel köklere gereksinmeleri var. Böylece söylencelerle değil, Sarıkamış şehitlerine ve Of direnişine dayalı bir bilincin oluşması sağlanmalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Temmuz 2026

 

 

 

RAYLARDA BİTEN YAŞAM


10 Temmuz 2026 Cuma günü önceden planlanmış birtakım işlerim vardı. İstanbul’un sıkışıklığı göz önüne alındığında işlerime, görüşmelerime yetişmem oldukça zordu. Her şeye karşın işlerimin hepsini bitirmeliydim bir koşturmaca içinde.

İlk işim yayınevine gitmek... “Babalar da Çocuk Bakar” kitabımın birinci baskısı tükendi. Bu nedenle yenisi basılacaktı. Yaklaşık on gündür kitabı yeniden düzeltip daha önce aceleden koymadığım bazı bölümleri ekledim ona. Yayınevi Kadıköy’de... Öncesinde Üsküdar’da bir işim vardı. Üsküdar’daki işimi hallettim çabucak. Marmaray’a binip Söğütlüçeşme’ye gitmek için koşturdum. Vagonlar çok kalabalık… Yaz sıcağında soluk almakta zorlanıyor insanlar.

Tren, Ayrılıkçeşmesi’ne gelince durdu, inip binenler oldu. Ancak kapılar kapanmadı bir türlü. Bu nedenle tren bir süre bekledi burada. Az sonra bir güvenlik görevlisi gelerek sıkış tıkış oturan, ayakta bekleyen yolcuları uyardı. “Sayın yolcularımız, bu teren geri dönecek. Lütfen inip karşı hattaki terene binin.” dedi. Ortalık karma karış oldu. Herkes merak için deneni yaptı. Bu sırada istasyondaki sesyayıcılardan bir duyuru işitildi: “Sayın yolcularımız, Söğütlüçeşme istasyonundaki üzücü bir olay nedeniyle seferlerimiz gecikmeli olarak yapılacak. Bu aksamadan ötürü özür dileriz” İçimden: “Eyvah!” dedim. “Yine birisi gitti” diyerek üzülmeye başladım. Çünkü son zamanlarda bu tür duyuruları birkaç kez işitmiştim.

Karşı yönden giden trenimiz çok geçmeden Söğütlüçeşme’ye vardı. İndik. Ortalık ana baba günü… İstasyonda adım atacak yer yok! Terenler vaktinde gelmiyor, gecikmeli kalkıyor. Polisler, sağlık görevlileri, itfaiyeciler, bolca özel güvenlikçiler vardı her yanda.

Bir görevliye sordum. Birisi intihar etti, dedi. Görevliler, ayrıntı vermediler çok sormama karşın. Kendini raylara atan kişi “Genç mi, yaşlı mı, kadın mı, erkek mi?” diye merak ettim. Halkalı’ya giden tren, tam istasyona girerken atmış kendini önüne. Tren bir suçlu gibi orada duruyor. Kimse yanına yaklaşmasın diye şeritler çekilmiş önüne. Birkaç polis de şeritlerin arkasında tetikte bekliyordu ne sorulursa sorulsun “Bilmiyorum” diyen. Bu arada yayınevinden aradılar beni gecikmem nedeniyle. Olayı anlattım. Onlar da şaşırıp üzüldü. İstasyonla Metrobüs’ün arasındaki yolda itfaiye, polis araçlarıyla cankurtaranlar beklemekte. Bu cankurtaranın kimin canını kurtarmak için beklediğini de merak ettim doğrusu.

Bir kişi yaşamak dururken niye kendi canına kıyar? Bu soruyu sıkça düşünürüm. Çünkü son zamanlarda Marmaray’da özkıyımlar sıkça oluyor. İnsan, umudu varsa yaşar. Umudu tamamen tükenmiş birinin yaşama tutunması çok zor. Son yıllarda insanların umudunu yok edecek o kadar çok şey var ki anlatsak sayfalar yetmez. Gençlerin çoğu düş kırıklığı içinde. Gelecekle ilgili umut fenerleri sönüyor bir bir. Gelecek kaygısı sürekli büyüyen bir çığ gibi üzerlerine geliyor. Çoğu zaman yaşamla ilgili çok fazla seçenekleri kalmıyor önlerinde. Son yıllarda ekranların yaşama egemen olmasıyla aileler ortadan kalkıyor, kişiler gelenekten kopuyor, kalabalık kentlerde insanla insansızlıktan hızla yalnızlaşıyor. İnsanların çevresinde ne dert ortağı var ne de yaraya merhem olacak biri. Anlaşılacağı üzere yaşamın faturası gittikçe kabarıyor birçok kişi için.

Olayın içyüzünü öğrenemeyeceğimi anlayınca yürüyüp gittim işime. Yayınevine vardım. Beni yayıncım Mahmut Yıldırım ile kardeşi Onur karşıladı. Oturur oturmaz Onur kahvemi getirdi. Olayı kısaca anlattım bildiğim kadarıyla. Sonrasında işlerimize döndük. İşimiz bitti, kalkmak için izin istedim. Bu sırada Mahmut, elinde üç kitapla geldi yanıma. “Hocam, bunlar Şehname’nin 1947 basımı… Ancak birinci cildi yok! Bunları size armağan ediyorum” dedi. Birinci cildini bulmaya çalışacağımı söyleyerek bu güzel armağanlardan mutlu olduğumu söyledim. İçim, gülücük pınarına döndü birden. Vedalaşıp çıktım mutlulukla. Söğütlüçeşme’ye gitmek için kan ter içinde yürüdüm. Çünkü Bostancı’da yetişmem gereken bir buluşumum var.

İstasyona geldim. İnsanlar sel olup akmakta içeri ve dışarıya doğru. Yürüdüm merdivenlere. Seferler normale dönmüş. Oradaki bir görevliye raylara atlayan kişinin kimliğini sordum. Yalnızca otuz yaşlarında bir erkek olduğunu söyledi. Raylara baktım uzun süre tanımadığım bu kişiden bir iz bulurum diye. Raylar temizlenmiş. Adını sanını bilmediğim kişinin yaşama veda ettiği yerde bir izi bile kalmamış. Düştüğü yeri, kendimce belirledim. Oradan batıya doğru uzanan raylara bakınca kan dolu üzüntü ırmağının umutsuzluk seliyle birleşip aktığını gördüm. İçim burkuldu. Yürüyerek istasyona gelen genç adamın bir izi bile yok! Acaba evden ayrılırken nasıl çıkmıştı kapıdan? Ailesiyle son vedası nasıl olmuştu? Son yemeğini ne zaman yemişti? Son gülümsemesi nerede, niçin ve ne zamandı? En son kime sarılmıştı tüm içtenliğiyle? Kendini trenin önüne atmaya ne zaman karar vermişti? Canına kıyacağını kimse anlamamış mıydı?

Rayların üstünde en küçük izi bile kalmayan adam, kendini trenin önüne atmadan önce ne kadar zaman geçirmişti burada? İstasyonda karasızlıklar yaşamış mıydı? İlk gelen trenin altına mı atlamıştı? Yoksa kendine, yaşama biraz şans verip uzun süre düşünmüş müydü ne yapacağını? Ayakları geri geri gitmiş miydi? Yaşamına son noktayı koyup canına kıymadan önce birileriyle telefonla konuşmuş muydu? Onu yaşamından bezdirip umutsuzluk bataklığının içine gömen sorunları neydi? Umutsuzluk dolu bardağını taşıran o son damla, kimler tarafından onun yüreğine yıldırım gibi düşürülmüştü?

Kafamın içi allak bulak… Yüreğimdeki acı denizi, içimi yakmaya başladı. Dayanamayacağım raylara bakmaya da adını sanını bilmediğim kişiyi düşünmeye de. Gözlerimden birkaç damla yaş damladı yanaklarıma. Yanaklarım kavruldu yaşların acısıyla. Yaşlar, yanağımı delip yüreğime işledi zehirli ok gibi. Gebze’ye gidecek trenin düdüğüyle dalgın dalgın, ağır adımlarla yürümeye başlayınca beni tutsaklaştıran düşlerimden uyandım. Bindim trene. İçerisi çok kalabalık… İçimdeki üzüntü ırmağı acıyla çağlıyor. Usum ve yüreğimi raylarda bıraktım.

Vagona girdiğim anda karşı sırada oturan 30 yaşını aşkın biri, “Buyur amca, otur” diyerek yerinden kalktı. Önce oturmak istemedim, ısrar etti bana. “Sağ olun!” diyerek oturdum. Karşımda duruyor elinde çantasıyla bana bakıyor bu güzel adam. Gözleri ışıl ışıl... Oturur oturmaz çantamı açıp birkaç yudum su içtim. Ardından kitabımı alıp okumaya başladım. Ne okuduğumu sordu, söyledim kitabın kapağını göstererek. Arkadaşım Halil Halit Toker’in “Futbol Spor ve Oyun” kitabı elimdeki. Genç adam birden kendisinin de kitap okumayı çok sevdiğini söyledi. Suç ve Ceza’yı ekonomik sıkıntı yüzünden alamadığı için birkaç günde bir kitapçıya giderek okuyormuş. Aklın yolu bir… Benim de kitapçı rafları arasında okuduğum çok kitap var. En son Murat Bardakçı’nın Şah Baba kitabını okuyup bitirdim kitapçıda. Kitaplar hakkında bir süre söyleştik onunla oturanlar, ayaktakiler bizi dinlemekte. Bostancı’ya iyice yaklaştık. Adını sordum, söyledi. Çantamdan benim kitaplarımdan birini ona imzalayarak verdim. Çok sevindi, neredeyse havalara uçacaktı. “Çok sağ ol amca, yaşamımda ilk kez bir yazarın imzalı kitabına sahip oldum” dedi. Şu Anadolu çocuğunun inceliğine, değerbilirliğine bakın!

Tren yavaşlayınca inmek için kalktım yerimden tokalaşıp vedalaştık onunla. Yaşam, doğumla ölüm arasında inişli çıkışlı bir yol. Az önce tanımadığım birinin raylar üzerinde can vermesine üzülürken şimdi kitap okuma sevisiyle yanıp tutuşan bir gencin yaşam coşkusuyla umutlanıp mutlandım. Yaşamak, soluk alıp vermek kadar güzel bir şey var mı şu dünyada? Hele insanlarla söyleşmek, onlarla ortak amaçları, düşünceleri paylaşmak denli güzel bir şey bulunur mu aramakla?

İndim trenden yüreğimde büyüyen umutla. Yüreğimin bir yanında umudunu tümden yitirerek özkıyımla son soluğunu raylarda veren biri, diğer yanda ise kitaplarla yüreğindeki umudu çoğaltarak yaşama tutunan ve içi yaşama sevinciyle tutuşan diğeri. İkisi de akran sayılır. İnsan ve umut olmasa bu yaşam yaşanır mıydı acaba?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Temmuz 2026

 


NATO ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRİSİ


36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 günü yapıldı. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un beyin ölümünün gerçekleştiğini söylediği ABD güdümündeki sözde savunma, özde saldırı örgütünün yürek atışlarının durması ise çok yakın. Çünkü NATO, yapay solunup çadırında, yoğun bakımda can çekişiyor. Ne yazık ki AKP Hükümeti de yoğun bakımda ölümü bekleyen NATO’ya bel bağlamakta ülkemizin güvenliği için.

Gelenektir her toplantından sonra bir sonuç bildirisi ya da bildirgesi yayımlanır. NATO Zirvesinin bitiminde de üye ülkelerin imzalarıyla bir bildiri yayımlandı. Huylu huyundan vazgeçmiyor hangi koşulda olursa olsun. Ölüm döşeğinde can çekişen NATO da saldırganlığını bırakmıyor elden her şeye karşın. Çünkü NATO’nun efendisi olan ABD’nin ekonomisi, diğer ülkeleri soyarak ayakta duruyor. Soyguna, önce müttefiki olan ülkelerden başlıyor. Onlara salma vuruyor bu ülkelerin güya güvenliğini sağlamak için.

Bildiride ortak savunma amacı taşıyan 5. Maddeye atfen: “Bir müttefike yönelik saldırı, tüm müttefiklere yönelik saldırıdır. Birliğimiz, dayanışmamız ve ortak gücümüz, özgür ve demokratik uluslardan oluşan ittifakımızdaki 1 milyar vatandaş için barış, güvenlik ve refahın temeli olmayı sürdürmektedir. Caydırıcılık ve savunmaya yönelik 360 derece yaklaşımımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz” denmekte. Üyelerden birine, müttefik sandığı bir ülkenin saldırısı karşısında ittifakın ne yapacağı söylenmemiş burada. Ülkemizde terörü, bölücülüğü destekleyip toprak bütünlüğümüzü tehlikeye sokan ABD’ye karşı NATO’nun bir önlemi, caydırıcılığı var mı? Türkiye’ye tehdit, ABD’den gelmekte yıllardır. Böyle bir gerçeği yok saymak kimseye yakışmaz.

“Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ile istikrarına yönelik uzun vadeli tehdidine ve terörizmin devam eden tehdidine karşı koymak amacıyla müttefiklerin Lahey Savunma Taahhüdü’nü hayata geçirdiği” söylenmekte bildiride. Bundan da anlaşılıyor ki NATO’nun baş düşman olarak belirlediği ülke, Rusya. Yanına da ABD destekli terör eklendi sos olarak. Rusya, Türkiye’nin niye düşmanı olsun? Ukrayna ile savaşı kışkırtan ABD ve AB ülkeleri değil mi? Bize zararı olmayan bir ülkeyi düşman olarak bellemek, bellettirmek niye? Üstelik Rusya bizim komşumuz. ABD’nin çıkarlarını korumak adına Rusya’yı düşman görüp bu ülkeyle ilişkileri bozmanın Türkiye’ye zerre kadar yararı yok, ancak sayısız zararı var. Böyle bir bildiriyi imzalayan AKP, ülkemiz çıkarlarını ABD uğruna feda etmiştir.

50 milyarlık tedarik anlaşmasından söz edilmekte bildiride. Bu, iflasa giden ABD ekonomisine soluk aldırmaktan başka bir şey değil. NATO, ABD demek… Her şey bu emperyalist gücün egemenliği için düşünülmekte. Ayrıca, ABD’nin Batı Asya’daki terör devleti İsrail’in varlığı içindir alınan bu kararların hepsi.

Müttefikler, Ukrayna’ya tam destek sözü vermekte bildiride. Bunun için de 2026’da bu ülkeye 70 milyar Avro yardım etmeye karar verildi. Emeklisine, iççisine, köylüsüne, ülkesi için büyük özverilerde bulunan ve geçim darlığı çeken yurttaşlarına beş parayı çok gören hükümet, İsrail destekçisi Zelenski’ye savaşı uzatması için para verecek öyle mi? Üstelik bu yardım, 2027’de de sürecek.

Bildiride: “Müttefikler, İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yineliyor ve İran’a Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam anlamıyla saygı gösterme çağrısında bulunuyor” denmekte. Hürmüz Boğazı’nın egemen devletleri kim? İran ve Umman… Demek ki bu suyolunun güvenliği bu iki ülkenin sorumluluğunda. Peki, ABD Hürmüz’den geçen gemilerden hangi hakla geçiş ücreti istiyor? İran’la Hürmüz’ün gelirini paylaşmayı öneriyor açıkça. Bu egemenlik ihlaliyle ilgili bildiride bir madde var mı? Yok… İran’a, İsrail’le saldırıp Hürmüz’ün güvenliğini tehlikeye düşüren ki? ABD… Bildiride yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor. Başta Türkiye olmak üzere diğer ülkeler de yavuz hırsızın eşkıyalığını örtbas edip koruyor.

İsrail gibi bir terör devletinin nükleer silahı var. ABD gibi kitlesel insan kırımı yapmakla sicili bozulmuş, üstelik dünyada ilk kez atom bombası kullanan bir ülkede yüzlerce nükleer başlık bulunmakta. Bu iki ülkenin nükleer silaha sahip olmasına niye karşı çıkılmaz?

NATO toplantısı sürerken ABD’nin İran’a saldırı başlatması çok ilginç. Tayyip Erdoğan, NATO bildirisini imzalayarak dünyanın mazlumları ile zalimleri arasında yıllardır sürmekte olan savaşta zalimlerin yanında yerini aldı. Batı Şeria’da, Gazze’de öldürülen Filistinlilerle İran, Lübnan, Irak, Yemen ve dünyanın dört bir yanında kırıma uğratılan mazlumların karşısına geçti.

NATO Zirvesinde, ABD istediği her şeyi kabul ettirdi. Bu isteklerin yaşama geçirilmesi oldukça güç. Çünkü dünyadaki güç dengesi, somut koşullar, yaşadığımız siyasal olaylar NATO bildirgesindeki kararları uygulanamaz kılmakta. Bu kararlar doğrultusunda AKP, iki komşumuz Rusya ve İran’ı düşman olarak belirledi. Bu nedenle S 400’lerin elden çıkarıldığı söylenmekte. Bundan da anlaşılıyor ki ülkemizin güvenliği ABD’ye, dolayısıyla İsrail’e emanet.

NATO toplantısının en önemli sonucu, Türkiye’nin Erdoğan sayesinde keskin bir siyasal dönüş yapması. Bu siyasal dönüşün faturası hem bize hem de bölge ülkelerine çok ağır olacak gibi görünüyor. Ancak bu dönüşü Türk ulusunun kabul etmesi olanaksız. Bu süreç sonunda AKP’nin iktidarda kalma olasılığı neredeyse yok gibi. Türkiye’nin çıkarlarını yok sayan bir siyasal parti ülkemizi yönetemez.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       10 Temmuz 2026

 

ANKARA’DA, NATO ZİRVESİ


NATO zirvesi, 7 Temmuz 2026 Salı günü Ankara’da toplandı. NATO, ABD’nin dünyadaki çıkarlarını korumak, emperyalist yayılmasını kolaylaştırmak ve onun küresel egemenliğini pekiştirmek için kurulan sözde savunma örgütü. Adında “savunma” sözcüğünün olmasına bakılmasın. Bu sözcük, NATO’nun emperyalist saldırganlığını örtmek içindir.

Üyelerini, dış saldırılardan korumak için var güya. Başta Türkiye olmak üzere birçok üye ülke dış saldırılara uğradı, ne yazık ki bu konuda kılını kıpırdatmadı sözde savunma örgütü. Üstelik ülkemize karşı olan terör saldırılarının arkasında başta ABD olmak üzere bazı NATO üyelerinin parmak izi açıkça görüldü.

ABD-İsrail’in İran karşısında aldığı ağır yenilgiden sonra NATO üyesi ülkelerin bir araya gelmesi çok ilgi çekici. Vashington yönetimi, İran’a karşı NATO üyelerini yardıma çağırdıysa da çoğu bu çağrıya uymadı. Üstelik birçok üye ülkede İran’a savaş açmanın yanlışlığından, haksızlığından söz etti. Bu durum, ABD egemenliğindeki sözde savunma, özde saldırı örgütünün dağınıklığını göstermesi açısından önemlidir. Görüldüğü üzere üye ülkeler arasında amaç, anlayış birliği yok! Üye ülkelerin çoğunun ABD ile çözüm bekleyen güvenlikle ilgili yaşamsal sorunları var. Ayrıca üyelerin çoğunun ABD egemenliğine karşı çıkışları söz konusu.

NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin ilk gününde düzenlenen Savunma Sanayi Forumu’nda Genel Sekreter Mark Rutte’nin konuşması ilgi çekti. Rutte: “Rusya, ulusal bütçesinin yaklaşık yarısını savaş mekanizmasına ayırıyor. Çin, silahlı kuvvetlerini modernize etmeye ve nükleer kabiliyetlerini genişletmeye devam ediyor. Kuzey Kore, nükleer programını genişletiyor ve Rusya’ya tedarik sağlamayı sürdürüyor. İran’ın nükleer kabiliyetine yönelik son saldırılara karşın dikkatli olmayı sürdürmeliyiz. Çünkü bu ülkeler giderek daha birlikte çalışmaya başladılar. Bu, hepimizi endişelendirmeli. Bu zorluklarla mücadele edebilmek için Transatlantik savunma dönüşümüne, devrimine ihtiyacımız var” demekte. Ne yazık ki Rutte’nin bu sözlerini Anadolu Ajansı yayımlamıyor. Bu konuşmayı vermediğinizde Türk kamuoyu bu sözleri öğrenemeyecek mi? Öğrendiğinde Türkiye’nin ABD çıkarları için yeni maceralara sürükleneceğini anlayamayacak mı?

Rutte, konuşmasında açıkça NATO’nun yeni düşmanlarını açıkladı. Bu düşmanlar: Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran… Yani ABD-İsrail’in düşmanları üye ülkelerin düşmanları olarak gösterildi. Düşman stratejisini birçok üyenin kabul etmesi olanaksız. Zaten yaşamın gerçekleri, bu düşman saptamasını reddeder.

Gelelim bizi ilgilendiren asıl konuya. Türkiye, Rutte’nin NATO’nun yeni düşman saptamasını onaylıyor mu? Bu düşmanlar, ABD ve İsrail’in düşmanları değil mi? İran’a düşmanlık yaparak Filistin davası savunulabilir mi? Filistin destekçisi ülkeleri düşmanlaştırarak Batı Şeria ve Gazze’de akan Filistinlilerin kanı durdurulabilir mi? NATO’nun ABD çıkarlarını, İsrail’in varlığını ve yayılmasını sağlayacak yeni düşmanlar stratejisini Türkiye onaylarsa bu, İsrail’le açık bir işbirliği sayılmaz mı?

Öncelikle söyleyeyim ki Türkiye’ye en büyük güvenlik tehdidi ABD’den gelmekte. Ülkemize karşı yıkıcı, bölücü eylemleri yapan birçok terör örgütünü var edip destekledi yıllarca. Yurdumuzun bölünmesi için elinden geleni yaptı, bundan sonra da yapacak. Zaten bu niyetlerini ABD sözcüleri asla saklamıyor. Vashington yönetiminin ulus devletleri yok etme hedefi hâlâ yürürlükte. Bu emperyalist amaçtan vazgeçmesi söz konusu bile değil sözde müttefikimizin.

İsrail’in Türkiye hakkındaki düşmanlık dolu niyetlerini her fırsatta açıklıyor Siyonist yönetim. Güçlü bir Türkiye, Tel Aviv’in bölgesel varlığını, yayılmasını tehlikeye düşürdüğünü sağır sultan biliyor. Ancak bunu ne yazık ki AKP hükümeti bir türlü anlayamıyor. Türk kamuoyunun ve özellikle kendi seçmeninin gözünü boyamak için birtakım hamasi söylemler, gerçekleri gizleyemiyor.

1898’de Alman İmparatoru Wilhelm, Padişah II. Abdülhamit’in konuğu olarak İstanbul’a geldiğinde Osmanlı Devleti bütçesinin onda birini harcamıştı karşılama için. Sokaktaki dilenciler bile toplanıp saklanmıştı konuğa ülkemizi iyi ve güzel göstermek için. Sanki konuk bilmiyordu İstanbul’un durumunu. Bu karşılamanın bedeli ülkemize çok ağır oldu. Bunu kanımız, canımız ve malımızla ödedik.

Amerikan 6. Filosu, İstanbul’a 1967, 68 ve 69 yıllarında üç kez geldi. Bu gelişlerinde dönemin iktidarı, Karaköy’deki genelevinin duvarlarını bile beyaza boyattırdı. 1968’de, devrimci yurtsever gençler ABD askerlerini denize döktü. 16 Şubat 1969’da 6. Filo’nun gelişini protesto için Taksim Meydanı’ndaki gösterilere sağ görüşlü gençler saldırdı. Kanlı Pazar dediğimiz bir kıyım yaşandı o gün. Kanlı Pazar niye mi oldu? ABD’nin çıkarlarını savunmak için…

7 Temmuz 2026’da NATO Zirvesi öncesi Ankara’daki yoksulluk, kentin çirkinlikleri saklandı. Devlet dairelerinin çoğu dinlenceye girdi. Gösteriler yasak… NATO, ABD ve İsrail’e bir çift söz eden gözaltına alınıyor. Niçin bu göz boyama?

Trump, günlerdir R. Tayyip Erdoğan’ı övmekte. AKP yandaşı basın yayın organları, bu övgüler karşısında kanatlanıp uçacaklar sanki. Aralarından biri de çıkıp da: “Düşman, ülkemizin cumhurbaşkanını niye bu denli över?” diye sormuyor. Trump, bu övgüleri bedava yapmıyor, vardır bir karşılığı. Türkiye’den, İsrail çıkarları için önemli bir şey isteyeceği belli. Türkiye’ye uzatılan havuçlara dikkat! O havuçların içi zehir dolu… Evet… Düğün değil, bayram değil bu Trump niye Erdoğan’a bu övgüleri yapıyor? Bu övgüler, alınacak ödünler için…

Emperyalizme karşı verilen tarihin ilk kurtuluş savaşının merkezi ve ezilenlerin umudu olan Ankara, şimdi ezilen ülkelerin başına yeni çoraplar örmek için NATO zirvesine ev sahipliği yapıyor. Trump Efendi, Anıtkabir’e gitmemiş. Niye gitsin ki? Mozolenin önüne gittiğinde altına kaçırır. Pedofili suçlamalarıyla anılan birinin, Türk ve dünya çocuklarına bayram armağan eden bir kahramanın karşısında ne işi var? Düşünce, duygu ve varlığıyla Anıtkabir’i kirletmesin yeter.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Temmuz 2026

 

 


YUSUF TEKİN, HİÇ TEKİN DEĞİL


Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, bakanlık koltuğuna oturdu oturalı ilginç işler yapıyor. Sakın yanlış anlaşılmasın ilginçlik, yaptığı işlerin Milli Eğitim’in temel ilkelerine uymaması, çocuklarımızın geleceğini karanlığa sürüklemesi, ülkemizi belirsizliklerin içine sokması ve özellikle de Cumhuriyet karşıtlığı taşımasıdır. Bir bakan düşünün ulusunun varlığını borçlu olduğu, yurdunun bütünlüğünü sağlayan, ülkesini geri kalmışlıktan kurtarmak için çalışan başta Atatürk olmak üzere onun tüm yapıtlarına karşı savaş açıyor. Peki, Yusuf Tekin bu savaşı kim adına açıyor?

Tekin’in bu savaşı Kurtuluş Savaşı’nda yenilip ülkemizi terk edenler ve yıllardır Türkiye’yi bölüp parçalayıp yok etmek isteyenler adına açtığını söylesem yanlış olmaz. Çünkü yaptığı konuşmalar, bakanlıktaki uygulamaları ne yazık ki ülkemizin düşmanı emperyalistlere hizmet etmekte.

Yusuf Tekin’in AKP’li milletvekilleriyle yaptığı toplantıdaki açıklaması çok ilgi çekici… Bu toplantıda müfredatta yapılan değişiklikleri anlattı Tekin. “Kurtuluş Savaşı” sözünün okul kitaplarından çıkarılacağını, onun yerine “Milli Mücadele” deneceğini söyledi. Bakan Bey: “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı imparatorluğu vardı” diyerek sözlerini sürdürdü.

Tekin’in açıklamaları çok ilginç değil mi? Adında “milli” olan bir bakanlığın koltuğunu işgal eden kişi, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ile “neyden” kurtulduğunu bilmiyor. İlkokula gitmeyen çocukların bile bildiği bir şeyi Sayın Bakan niye ve nasıl bilmez?

Öncelikle söyleyeyim ki Yusuf Tekin’in “Kurtuluş Savaşı” ve “Milli Mücadele” sözlerini, kamuoyuna birbirlerine karşıtmış gibi algılatmaya çalışması büyük bir bilgisizlik. Bilgisizlik değilse bu, art niyet... Bu iki tanım, kavram birbirini içerir. Kavramlarla oynayarak dünyada emperyalizme karşı kazanılmış ilk Kurtuluş Savaşı’nı anlamsızlaştırmak, kimsenin hakkı da haddi de değil. Buna Yusuf Tekin gibilerin gücü yetmez. Çünkü Kurtuluş Savaşı top, tüfek, süngü ve ulusun özveri, dayanışma içinde gösterdiği büyük bir mücadele ile kazanıldı. Bu savaşı, Yedi Düvel önleyemedi de onların adına Yusuf Tekin mi ortadan kaldırıp yok edecek?

Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’nda kimden, “neyden” kurtuldu? Kısaca anlatayım.

Kurtuluş Savaşı ile İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan işgalcilerinden; Rum ve Ermeni çetecileri ile kendi kişisel çıkarları için emperyalistlerle işbirliği yapan ulus düşmanlarından kurtulduk. Kendi tahtını korumak için yaşamı boyunca Kocaeli’nden öte yana geçmemiş, ülkesini tanımayan, halkına yabancı, Osmanlı devletini oturduğu koltuk sanan padişahtan kurtulduk. O padişahın Milli Mücadele’yi engellemek için Anadolu’ya gönderdiği Heyet-i Nasiha’nın işbirlikçiliğinden kurtulduk. Şûra-yı Saltanat’ın mandacılık isteği ve emperyalizme teslimiyetinden kurtulduk. Ülkemiz işgale uğrayıp halkımız hunharca katledilirken susanlardan kurtulduk. Yurdumuzun dört bir yanını saran misyoner okullarından kurtulduk. Camilerimizi yakanlardan, topraklarımız üzerinden ezanı susturup Türklüğü ve Müslümanlığı silmek isteyenlerden kurtulduk. Her şeyden önce de adlarımızın “Yorgo, Eleni, Kirkor, Maria…” olmasından kurtulduk. Ey Yusuf Tekin, bunlardan memnun ve mutlu değil misin? Kısacası her türlü düşmandan kurtulduk Kurtuluş Savaşı ile Sayın Bakan.

Sayın Bakan, sizin “neyden” kurtulduğumuzu anlamınız için yukarıdaki örnekler yeterli mi? İsterseniz örnekleri çoğaltabilirim. Ancak bu örnekleri anlamayanın diğerlerini anlaması olanaksız.

Yusuf Tekin, talihsiz açıklamasıyla İzmir’i Yunanlılara altın tepside sunan Kambur İzzet’in, İngilizlerin her isteğini yerine getiren Damat Ferit’in, Türklükten istifa eden Mustafa Sabri’nin, işbirlikçiliği meslek edinmiş Ali Kemal’in, İşgalcilerin isteği ile yurtsever Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i astıranların, sömürgecilerin çil çil altınlarını alarak askerimizi arkadan vuranların safına düşüyor. Her şeyden önce de dünyanın tüm ezilen uluslarına örnek olan Kurtuluş Savaşı’mızdan esinlenerek sömürgeciliğe/emperyalizme başkaldırarak bağımsızlıklarını kazanmış dostlarımızın mücadelelerine sırtını dönüp onların savaşlarını da yok sayıyor.  

Kurtuluş Savaşı’mızı anlamayan birinin Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunda oturması ülkemiz ve geleceğimiz açısından büyük talihsizlik. Dünyanın örnek aldığı bir zaferi içselleştiremeyen birinin eğitimin başında olarak çocuklarımızın milli değerlerimizi öğrenmesinde zerre kadar katkısı olmaz. Bu nedenle Sayın Bakan’ın zaman yitirilmeden görevinden alınması ulusumuzun geleceği için çok olumlu olacaktır. Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı’nı anlamayanlar, “neyden” kurtulduğumuzu bilmeyenlerin ülkemize yararı değil zararı olur. Kurtuluş Savaşı’nda “neyden” kurtulduğumuzu anlamayan biri, işgalcilerin amaçlarına hizmet etmez de ne yapar?

Kurtuluş Savaşımıza karşı çıkan, onu yok sayanların en son durumlarını 9 Eylül 1922’de İzmir’de gördük. Kurtuluş Savaşı’mızı okul müfredatlarından çıkaracağını söyleyen ve böylece Büyük Zafer’in yok sayılacağını sanan Yusuf Tekin, hiç de tekin değil.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Temmuz 2026

SANATÇI APOLİTİK MİDİR?


Sosyal medyada sanatçı, yazar, edebiyatçı olduklarını söyleyen birçok kişi, bir araya gelip kümeler oluşturuyor. Buralarda yazılarını paylaşmaktalar. Bu alanlarda yer alan ve kendini sanatçı gören birçok kişi, apolitik olmayı sanatçı olmanın bir koşulu saymakta. Bu kişiler, sürekli olarak özgürlük ve demokrasiden yana olduklarını dile getirmekte. Ancak bu özgürlük ve demokrasi, kendi düşünce sınırları içinde kalınırsa söz konusu oluyor.

Sanatın toplumcu gerçekçi olanından yanayım. Yani sanatı öncelikle toplum için yapmak gerektiğine inanırım. Bir sanatçı, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına sırtını dönemez. Yaşanan sorunları yok sayamaz. Aslında siyaset yapmıyorum, sanat yapıyorum; diyen biri bile bal gibi siyaset yapmakta. Onun siyaseti, var olan siyasal düzeni korumak. Her şeyin kendi düşünce evreni çerçevesinde olmasını istemek. Farklı ya da karşıt görüşe katlanamamayı da demokrasi ve özgürlük sosuyla topluma kabul ettirme düşüncesidir bu. Tinbilimdeki örtme yöntemiyle dünya görüşünde var olan baskıcılığı, tek boyutluluğu saklamak içindir özgürlük ve demokrasi söylevleri.

Türk ve dünya edebiyatının büyük yazar ve ozanlarının hepsi siyasetle ilgili yazmışlardır. Büyük Türk şairi Nazım Hikmet; şiir, yazı ve söyleşilerinde hep siyaset yapmıştır. Büyük Ozan’ın 1954’te Budapeşte radyosunda yaptığı konuşma, şiir ve yazılarında olduğu gibi günümüzde bile bizlerin yolunu aydınlatmakta.

Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz gibi birçok yazarımız hem güldürüp hem de düşündüren yapılarıyla toplumun gönlünde taht kurdu. Onların siyaset düzenine usçu eleştirilerini yok sayabilir miyiz?

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu, Attilla İlhan’ı büyük yazar yapan nedir? Yakup Kadri’nin her romanında toplumsal düzenin eleştirisi yok mudur?

Köy enstitülerinden yetişen onlarca yazarımız, Anadolu’nun kara yazgısını Türk yazınına taşırken siyasal eleştiri yapmamışlar mıydı?

Neyse örnekler çoğaltılabilir. Biz konumuza dönelim.

Ülkemizin büyük yazar ve ozanlarının hepsinde kalın çizgilerle siyasal bir duruşu gözlemlemekteyiz. Ayrıca dünya edebiyatına damgasını vurmuş yazar ve ozanların da kendilerini siyasetten soyutlamadığını görürüz. Siyaset, insan ve toplum yaşamının her yerinde vardır. Sanatçı, bu gerçeğe sırtını dönemez.

Fransa’nın devrim öncesi edebiyatına, sanatına, düşünürlerine bakıldığında Fransız Devrimi’nin ayak sesleri işitilip görülür. Yine devrim öncesi Rus edebiyatının sayfalarını çevirdiğimizde Bolşevik Devrimi’nin gelmekte olduğunu fark ederiz. Kemalist Devrim’in ayak sesleri de dönemin sanatında görülebilir. Bu üç büyük devrim de sonrasında büyük sanatçıları ortaya çıkarmıştır. Bu sanatçıların hepsi siyasetin içindedir. Çünkü sanatçı, topluma yol gösterendir.

Türk ve dünya yazınının doruğuna çıkmış nice yazar ve ozan dönemlerinin siyasal olaylarında, çekişmelerinde halklarının yanlarında yer aldılar.

Atatürk: “Sanatçı, alnında ışığı ilk hisseden insandır” diyerek sanatçının toplumu aydınlatan öncüler olduğunu vurgulamıştır. Sanatçı, ışığıyla toplumu birleştiren kişidir. Kendi aydınlığını çevresine, topluma yayamayandan sanatçı olur mu? Hele kendi toplumu üzerinde oynanan emperyalist oyunları duyumsayamayıp göremeyen ya da görüp de dile getiremeyenlere sanatçı denir mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Temmuz 2026

 

PKK’NIN VAZGEÇMEYECEĞİ DÖRT ŞEY


PKK, ilk eylemini 15 Ağustos 1984’te eş zamanlı olarak Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerinde yaptı. Bu baskınlar, zamanın hükümetini de şaşırttı. Dönemin başbakanı Turgut Özal, PKK’lıları “bir avuç eşkıya, üç beş çapulcu” olarak tanımladı. Ne yazık ki Özal, ülkemizin başına bela olacak olan bir terör örgütünü doğru anlayamadı. Gelmekte olan tehlikeyi görmedi.

Zamanla PKK yaptığı eylemlerle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun önemli bir kısmında yaşayan halkımız üzerinde baskı kurdu. Yılgınlığa, korkuya kapılan halkın önemli bir bölümü terör örgütüne teslim oldu. Bu teslimiyet zamanla sempatiye ve desteğe dönüştü. Dönemin hükümetleri 12 Eylül darbesiyle başlayan ABD’ye teslimiyet politikasını sürdürmekteydi. Atlantik’ten liberal yellerin sert ve güçlü estiği yıllardı. Bu nedenle emperyalist siyasetlere teslimiyet özgürlük olarak sunuluyordu halkımıza. Böyle olunca terörün ciddiyeti yeterince kavranmadığından PKK’ya karşı gerekli önlemler alınmadı.

1984’ten günümüze dek geçen 42 yıl boyunca bölücü terör örgütü binlerce yurttaşımızın canına kıydı. Binlerce insanımızı yaralayıp sakat bıraktı. Halkımızı ve devletimizi ekonomik olarak zarara uğrattı. Ülkemizin varlığını tehlikeye düşürecek eylemleri, yıllar içinde tırmandı. Türk siyasetinde önemli kırılmalara neden oldu. Solun önemli bir kısmı ABD’ye göbeğinden bağlı PKK’nın siyasetine teslim oldu. Sağ partilerin birçoğu popülizm yapma adına terör örgütüne şirin görünme yarışına girdi. Bu da siyasetçilerin önemli bir kısmını ulusal çizgiden kopardı. Böylece emperyalizmin dayatmalarını “yenilik, özgürlük, demokrasi” diye benimsemelerine yol açtı. Ne yazık ki siyasal partilerin çoğunun Türkiye’nin tam bağımsızlıkçı kuruluş felsefesinden kopup emperyalizmin hizmetine girdiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle söyleyeyim ki PKK’nın varlığını sonlandırıp terör eylemlerini bitirmesinden çok mutlu olurum. Böyle bir şeyin ülkemizi, bütünleştirip emperyalizmden uzaklaştıracağının da farkındayım. Ancak terör örgütünün vazgeçmeyeceği olmazsa olmazları var. Zaman zaman bunları DEM’in bazı yöneticileri dile getirmekte. Bunların başında Anayasa’mızın ilk dört maddesinin değiştirilerek “Türklük” tanımından vazgeçilmesi. Örgütün sözcülerinin tümünün birincil vazgeçilmezi bu. “Türklük” tanımının ortadan kalkması, ülkemizin önüne çözümü zor büyük yaşamsal sorunlar çıkarır. Devletimizin varlığı, ülkemizin toprak bütünlüğü, ulusumuzun birliği tehlikeye girer.

PKK’nın, ikinci önemli isteği, anadilde eğitim… Bu konudan vazgeçmeleri, varlıklarını yadsımaları demek. Çünkü yıllarca örgüt olarak ayakta kalmalarının ve kitleselleşmelerinin nedeni anadilde eğitimin gerçekleşmesi. Çünkü bunun kendilerine ulusal bir kimlik ve özgüven kazandıracağının farkındalar.

Yıllarca gerek PKK gerekse TBMM’deki uzantısı olan siyasal partilerinin sözcüleri ısrarla vurguladıkları konu, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. Bunun yaşama geçmesinin özerk yönetimlerin oluşmasının yolu açılacak. Bu ülkemizin gevşek bir federasyona gitmesinin önemli bir adımı. Gevşek federasyonun son durağı ise ayrılma… Bu konu örgütün olmazsa olmazlarında üçüncüsü…

PKK/DEM’in vazgeçmeyeceği dördüncü istek ise Abdullah Öcalan’ın salıverilmesi ve tutukevindeki militanlarına geniş kapsamlı bir af çıkarılması. Silah bırakmalarının önemli ön koşulu bu.

Türklük tanımının değiştirilmesi ve anadilde eğitim konusunda Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesini kamuoyuna kabul ettirmek epeyce zor. Bu konuda geçici çözüm olarak Anayasa’nın 42 ve 66. maddelerinin değiştirilmesi düşünülmekte.

PKK’nın vazgeçmediği dört isteğinin yerine getirilmesine olanak var mı? Peşinen söyleyeyim ki halkımızın bu istekleri kabullenmesi oldukça zor. Ancak siyasal ortam bu isteklerin yerine getirilmesine yeşil ışık yakacak gibi. Ankara’da NATO ülkeleri toplanıyor. AKP hükümeti NATO’ya yanaşmış durumda türlü gerekçelerle. Ülkemizin Çin, İran ve Rusya ile ittifak kurmasına karşı sessiz. Zaten ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta utangaç, çekingen bir destek söz konusu oldu Tahran’a. Hükümet, Rusya-Ukrayna savaşında tarafsız davranıp denge politikası izlediğini söylese de baştan beri Kiev’in yanında olduğunu sağır sultan bile biliyor.

İslamcıların öteden beri batıya karşı gibi görünüp batıcı oldukları ise yalın bir gerçek. AKP iktidarı, ABD ve AB’den bir türlü kopamadığından Asya’nın yükselişini bir türlü kavrayamıyor ya da işine gelmiyor. Hükümetin dış politikasını oluşturanlar, tamamen batı merkezli düşünmekte. Utangaç, çekingen, tabanıyla çelişkiye düşse de AKP yöneticilerinin kurtuluş umudu batıda.

Ana muhalefet partisi CHP’ye gelince… Parti toz duman… Bir türlü Ekrem İmamoğlu vesayetinden kurtulamıyor. Gerek İmamoğlu gerekse Özgür Özel ikide bir ABD ve AB basın kuruluşlarına NATO’cu, batıcı olduklarını yüksek sesle söylüyorlar. Bu ikilinin emperyalizme teslimiyeti Atatürk döneminin Hasan Rıza’nın Sosyal Demokrat Partisi’ne çok benziyor. O da İngilizlere bağlamıştı tüm umudunu. Özel ve İmamoğlu’nun umudu, dayandığı güç de batı. Yani emperyalizmle yol yürümekteler.

TBMM’de bulunan partilerin çoğu batıcı, yani NATO’cu. Bu nedenle batıdan gelecek isteklere direnebilmeleri zor. Ancak halkımızın ezici çoğunluğu ABD/NATO’ya ve batının dayatmalarına karşı. Şu anda Batı Asya’da ve dünyanın dört bir yanında ABD/NATO yeniliyor. Tarih boyunca görülmemiş bir ABD karşıtlığı ve nefreti var tüm dünyada. Bu nedenle ABD dayatmalarını halkımıza kabul ettirmek olanaksız.

Değişen dünya koşullarında ABD’ye yaslanmış PKK gibi örgütlerin yaşaması, ayakta kalması zorun zoru. Bu gerçeğin en çok da bu örgüt farkında. Somut siyasal koşullar usçu bir biçimde değerlendirilerek kararlar verilmeli. Türkiye dünyanın dışında değil. Eninde sonunda olması gereken Avrasya’da olmak zorunda. Bu zorunlu gerçeği değiştirecek hiçbir güç yok! Avrasya’da yer alan bir Türkiye’de PKK gibi sırtını emperyalizme dayamış örgütler de olamaz zaten.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               5 Temmuz 2026