OF DİRENİŞİ VE KURTULUŞ


Birinci Dünya Savaşı birçok cephede tüm şiddetiyle sürerken 1916 başında Ruslar, Doğu Karadeniz Bölgesini işgale başladılar. Rusları bu işgal sırasında en çok zorlayan yer, Trabzon’un Of ilçesi oldu. İşgalciler, Of topraklarına saldırmaya başladıklarında halk tarafından büyük bir direniş başladı. Bu direnişin ana gövdesini yetersiz sayıda olan askeri birlikler oluşturmaktaydı.

Of halkının yetersiz olanaklarla ellerine ne geçirdilerse topraklarını savunmaya koşması övgüye değer. Aslında Kurtuluş Savaşı’mızın ilk halk direnişidir bu.

         Doğu Karadeniz Bölgesini savunmakla görevli cephe komutanı Fevzi Çakmak’tı. Of ve çevresindeki birlikleri de Avni Paşa yönetmekteydi.

         “Of’un doğusunda bir savunma hattı oluşturularak, Rus ilerleyişinin durdurulması ile büyük bir bölümü ailelerini göç ettirmek telaşı içinde köylere dağılmış bulunan gönüllüler tekrar cephede toplanmaya başlamıştı. Gönüllülerin bazıları kendi derme çatma tüfekleri ile gelmişti fakat çoğu silahsızdı. Avni Paşa silahsız olan gönüllüleri: Çanakkale’den birlikler yola çıkmış geliyor. Onlar yetişene kadar Rusları burada durdurun. O zaman size silah ve cephane dağıtacağım. Bu silahları isterseniz köylerinize bile götüreceksiniz, diyerek cephede tutmaya çalışıyordu. (Mehmet Bilgin, Rus İşgalinde Trabzon Direnişi, Serander Yayınları, 2. Baskı, Ocak 2014, s. 36)” Oflular, öncelikle işgal olasılığına karşı kadın, çocuk ve yaşuluların batıya doğru göç etmelerini sağladılar. Bundan sonra cepheye koşup savunmaya geçtiler. Avni Paşa’nın sözleri ise bir çaresizliğin göstergesi.

         “Askeri bakımdan yetersiz olan Avni Paşa’nın durumu 3. Mıntıka Komutanı olarak cepheden sorumlu olan Fevzi Paşa’yı endişelendirmiş. Çoruh Cephesi Kumandanı Deli Halit Bey’i Sahil Cephesi’ni düzenlemek ve takviye gönderilen birlikler bölgeye varıncaya kadar cepheyi tutmak üzere bölgeye göndermişti.

         Baltacı Deresi boyunca çatışmalar, İyidere’nin denize döküldüğü yerin batısında, Kelali Tepelerindeki Türk ileri karakollarının, Ruslara taarruz ve oyalama çatışmaları şeklinde başlamıştı. Rus donanmasının bu bölgeyi denizden bombalaması üzerine buradaki kuvvetler, Baltacı Deresi boyunca uzanan ana savunma mevzilerine çekildi. Baltacı Deresi boyunca uzanan Türk savunmasının merkezini, Cos Dağı teşkil ediyordu. 26 Mart’tan itibaren 19. Türkistan Alayı’nın Cos Dağı’na 3 gün süren taarruzunda, alaya önemli ölçüde zayiat verdirilmişti. (Aynı yapıt, s. 37)” Of direnişi, bu saldırıyla kırıldı. Savunma hattı önce Solaklı Deresi’ne taşındı. Sonrasında Sürmene’de direniş sürdü. Rusların karargâhı köyümüzde (Gülderen) kurulmuştu. Dedelerimizden kalan tarihi ev, Ruslarca yakıldı.

         Dillere destan Of direnişinin ilçede bir anıtının olmaması en büyük üzüntüm. Bu eksikliğin giderilmesi gerek. Bu nedenle Of kaymakamlığı ve belediyesi kolları sıvamalı. Ofluların kahramanlığını anlatan “Direniş Anıtı” tez zamanda yapılmalı.

            Of Direnişi’nin simgelerinden olan Alay Komutanı Hopalı Binbaşı Mamovizade Ali Rıza Bey’in Hopa ve Of’ta adının bir caddeye, meydana, spor alanına, sağlık kuruluşuna ya da okula verilmemesi büyük bir eksiklik. (Ali Rıza Bey, Büyük Taarruz sırasında Yunan Başkomutanı Trikopis’i esir alan askerlerimizin bağlı bulundukları birliğin de komutanıdır.)

         1917’de Bolşevik Devrimi’nin olmasıyla Rus işgali gevşedi. İşgalcilerin savaşma isteği azaldı. Ruslar, işgal ettikleri topraklardan çekilmeye başladı. 28 Şubat 1918’de Of, işgalden kurtuldu. Of’un düşman işgalinden kurtuluşunun 106. Yıldönümü kutlu olsun.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  28 Şubat 2024

 

TRABZON’UN KURTULUŞU


Sarıkamış bozgunundan sonra Doğu cephesinde Rusların üstünlüğü söz konusuydu. Mehmetçik, Çanakkale’de İngiliz ve Fransız güçlerine karşı destansı bir savaş kazanmıştı. Ruslar, Alman cephesinde zor durumdaydı. Bu nedenle Kafkas cephesindeki bazı birliklerini oraya götürmüşlerdi. Bu nedenle Rusların Sarıkamış’tan sonraki ileri harekâtları bir yıl kadar gecikmişti. 1916 Yılı başında ileri harekât başlamış ve özellikle Karadeniz kıyısındaki Türk yerleşim yerlerinin işgaline girişmişlerdi.

“10 Ocak’ta sahil bölgesinde, Arhavi deresi boyunca, 11 tabur piyade, 3 bölük süvari ve 24 topu olan Rusların karşısında Türklerin 7 tabur piyade, 1 takım süvari ve 6 toptan oluşan Sahil Müfrezesi vardı. Ruslar, Erzurum üzerinden taarruza başlamadan bir hafta önce sahil bölgesinde taarruza geçmişlerdi.

5 Şubat’ta başlayan Rus taarruzunu, denizden Rostislav zırhlısı ile 7 muhrip, Türk mevzilerine bomba yağdırarak destekliyordu. 10 Şubat günü gemilerin ağır bombardımanı, kuvvetlerimizin önemli miktarda zayiat vermesine neden olmuş, ardından Rusların 19. Türkistan Alayı, cepheden yaptığı taarruzlarla sahil cephemizin kuzey kanadını Sümle-Fındıklı (Viçe) hattına çekilmeye mecbur etmişti. (Mehmet Bilgin, Rus İşgalinde Trabzon Direnişi, Serander Yayınları, Trabzon, 2. Baskı, Ocak 2014, s. 31)”

Ruslar; 6 Mart 1916’da Pazar ve Çayeli’ni, 8 Mart’ta da Rize’yi işgal ettiler. Trabzon’a doğru yürüyen Rus güçleri, işlerini kolaylaştırmak için 7 Nisan 1916’da denizden Rize’ye Avrupa cephesinden getirdikleri 35.000 kişilik bir askeri güç çıkarmışlardı.

İyidere’ye dayanan Rus işgalciler, burada Oflu milis güçleri ve askeri birliklerin birlikte yaptığı önemli bir direnişle karşılaştılar. 26 Mart’ta Of işgal edildi. Ardından 14 Nisan’da Sürmene’yi ele geçirdiler.

“15 Nisan 1916’da Trabzon’a 18 kilometre kadar yaklaşan Ruslar Türk kuvvetlerini arkadan vurmak amacıyla Akçaabat’a kuvvet çıkarmak üzereyken Trabzon’un boşaltıldığı haberini almışlardı. Şehir 15-16 Nisan gecesi tahliye edilmiş, Türk halkının büyük kısmı şehri terk etmişti. Trabzon Rumları da 18 Nisan’da Rus komutanına bir temsilci göndererek Türklerin şehri boşalttıklarını bildirmişler, dolayısıyla Trabzon’un topa tutulmamasını rica etmişlerdi. Ruslar böylece 18 Nisan akşamı herhangi bir direnişle karşılaşmadan Trabzon’a girmişlerdi. Rumlar ve Ermeniler başlarında metropolit ve papazları olduğu halde Rus Kafkas Ordusu Komutanı General Yudeniç’i sevinç çığlıkları atarak karşılamışlardı. Rum metropolitinin maiyetindeki 20 papazla birlikte gerçekleştirdiği dini törende imparatorun (çarın) sağlığına, Rus ordusunun kesin zaferine ve Hıristiyanların Türk boyunduruğundan kurtarılmasına dualar edilmişti. (Sabahattin Özel, Milli Mücadele’de Trabzon, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, 2012, s. 10-11)”

Trabzon işgal edildikten sonra Rus işgal güçleri batıya doğru ilerleyerek Harşit Çayı’na kadar olan bölgeyi ele geçirirler. Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey, işgal sonrası görevini Ordu’da sürdürür. Yaklaşık 80.000 mülteci Ordu, Giresun, Tirebolu’ya göç eder. Daha sonra Trabzon ve ilçelerinden göç eden Türk halkı daha batıda yer alan yerleşim yerlerine giderek muhacir oldular uzun süre.

“Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’ndeki Türk zaferi Rusya’nın mevcut sıkıntılarını daha da artırmış, baş gösteren Ekim 1917 Bolşevik İhtilali bütün cephelerde Rus birliklerinin dağılmasına yol açmıştı. Kafkas Cephesi’nde aradaki mesafenin uzaklığı ve irtibatsızlık gibi nedenlerle ayakta kalabilen Rus kuvvetleri de Kasım 1917 sonlarında çözülmeye başlamışlardı. Rus siperlerinden zaman zaman ‘Çanakkale’yi istemiyoruz, Boğazlar’ı istemiyoruz’, ‘Harbe son verin’ pankartları yükselir. Türk askerine karşı dostluk gösterileri yapılırken, Trabzon’daki Rus kuvvetleri arasında da disiplinin zayıfladığı, emirlere uyulmadığı birbirine resmi selam yerine ‘yoldaş’ şeklinde hitap ettikleri görülmekteydi. (Aynı yapıt, s. 17)”

18 Aralık 1917’de Osmanlı devleti ile Rusya, Erzincan mütarekesini imzaladı. Bu anlaşmadan sonra Rusların işgal ettikleri Türk yerleşim yerlerinden çekilmeleri hızlandı. Bu çekiliş sırasında Ermeniler, milis güçleri oluşturarak Türk kıyımı yapmak için kolları sıvadılar. Trabzon’da büyük insan kıyımı olmamışsa buna engel olan işgal güçleri arasında bulunan Türk kökenli Rus askerleridir.

“Ermeni Taşnak Komitesi’nin ileri gelenlerinden Tigranyun 400 atlıyla Trabzon’a gelerek Rum gençleriyle anlaşmış, Türkleri katletmek için hazırlıklara girişmişti. Rusların, kendilerini silahlı Kürtlere karşı koruyabilmeleri bahanesiyle silahlandırdıkları Ermeniler Türk ve Müslümanlara karşı bir program dahilinde baskı ve zulüm yapmaya başlamışlardı. Ermenilerin Trabzon’un kenar mahallelerinde 38 Müslüman’ı katlettikleri söylenmekteydi. (Aynı yapıt, s. 19)”

Ermenilerin bir Türk kıyımına girişeceklerini anlayan Rus komutanlar, birliklerinde görevli Ermeni asıllı subay ve erleri önceden tahliye etmeye çalıştılar. Erzurum’dan gelen Ermeni Yüzbaşı Bedros, Ermenilerden oluşan 250 kişilik bir birliği vapura bindirmedi. Trabzon’a Türk birliklerinin girmesinden iki gün önce Bedros, türlü bahanelerle Kemeraltı Cami’sine topladığı 200 kişiyi yakmak istedi. Bunu öğrenen Türklerin camiye hücum etmesi ve Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye derneğinin karşı çıkmasıyla bu kıyım önlendi.

“Bedros ve 260 kişilik çetesi aynı günün gecesi Türk mahallelerine baskın girişiminde bulunmuşsa da silahla karşı konulması üzerine Erzurum’daki komiteye katılmak üzere Trabzon’u terk etmişti. Maçka Rumlarının yardımıyla Zigana Dağı’nı aşmışsa da Torul halkının karşı koyması üzerine pek çok ölü ve yaralı vererek geri dönmek zorunda kalmıştı. Bunlardan Trabzon’a dönebilen 61 çeteci Ermeni, Rus ordusunun mensupları olarak vapura binebilmişti. (Aynı yapıt, s. 23)” Torul’da halkın bu kahramanlığını anlatan bir anıt var mı acaba?

“Türk kuvvetlerinin Trabzon’a gireceği gün Türk askerini karşılamak üzere bir Rus mürettep piyade alayı ile süvari birliği, bandoları eşliğinde Kavak Meydanı yönünde şehrin girişinde yerlerini almışlardı. Bu arada 37. Tümen’den önce Trabzon’a giren milis kuvvetleri mahalle içlerini, köprü başlarını ve kavşak noktalarını tutmuşlardı. O sırada Ortahisar’daki müftülük binasının önündeki bayrağın altında toplanan Trabzonlular, bşlarında müftüleri olmak üzere tekbirler getirerek kurtarıcılarını karşılamaya çıkmışlardı. Nihayet beklenen an gelmiş, 37. Tümen Trabzon’a girerken Türk donanması da kurtarma harekâtına denizden katılmıştı. Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye başkanı ve üyeleri Soğuksu’da karargâh erkânıyla birlikte Rus gemilerini ve Değirmendere’deki cephaneliği gözlemekle meşgul bulunan tümen komutanına veda etmişler, karşılama görevini yapan son Rus kuvvetleri de vapura binmişlerdi. Bayram havası içindeki şehirde her taraf bayraklarla donatılmış, Türk birlikleri resmi binaları işgal ederek, iaşe ve malzeme depolarına el koymuşlardı. (Aynı yapıt, s. 23-24)”

Trabzon’a giren milis güçleri arasında üç kadın asker vardı. Bu üç kahraman kadın milis, işgal sırasında ahlaki düşkünlük gösteren otuz Türk kadınının peşine düştü. Bu kadınlardan onu ele geçirilmiş, on beşi intihar etmiş, beşi ise bulunamamıştı.

Türk ordusu, yaklaşık iki yıl süren bir işgalden sonra 24 Şubat 1918’de Trabzon’u teslim alıp kurtarmıştı. Bu güzel günün 106. yıldönümü Trabzon’umuza ve tüm ulusumuza kutlu olsun.                               

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  24 Şubat 2024

 

 

AYNADA GÖRÜLEN SOYSUZLUK


Eski Rize Belediye Başkanı ve aynı ilin eski milletvekili olan Şevki Yılmaz’ı, kamuoyu Atatürk ve cumhuriyet karşıtlığı, düşmanlığıyla tanır. Yılmaz, her fırsatta Atatürk ve devrimlerine karşı düşmanlığını kusar. Bunu da Müslümanlık ve Osmanlıcılık adına yapar. Söylemlerindeki kin, öfke ve kötücül dil ilgi çekici.

II. Abdülhamit’in torunlarından Berna Osmanoğlu’nun düğününe nikâh şahidi olarak katılan Şevki Yılmaz, mikrofonu bulmuşken bir de konuşma yaptı. Bağışlayın bu bir konuşma değil, kuduz bir varlığın salyalarını ortalığa saçması. Yılmaz, evli çiftlere mutluluk dilemek yerine “Osmanlıyı süren soysuzları da lanetle anıyorum.” diyerek nefretle çoğalttığı salyalarını kustu. Gittiği düğüne de kuduz virüsünü bulaştırmaya çalıştı. Osmanoğlu ailesine yaranmaya çalışırken genç çiftlerin yaşamlarının en büyük mutluluk anı olan düğünlerine kara bir leke düşürdü.

Şevki Yılmaz’ın “Osmanlıyı süren soysuzlar” dediği kimler? Başta Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucuları.

Atatürk’ün soyu sopu belli. Bu konuda yazılan onca araştırma sonunda yazılan kitaplar var. Birkaçını buraya yazayım, belki Şevki Yılmaz ve onun gibiler okuyup öğrenir. 1- Mehmet Ali Öz, Atatürk’ün Ailesi; 2- Ali Güler, Atatürk’ün Saklanan Şeceresi; 3- Ali Güler, Benim Ailem Atatürk’ün Saklanan Ailesi; 4- Vasilis Dimitriadis, Bir Evin Hikayesi…

Atatürk düşmanları, ikide bir soy sop konusunu gündeme getirirler, neden?

Psikolojide yansıtma yöntemini burada anımsatmam gerek. Peki, yansıtma nedir? “Bireyin kendinde bulunan kusurları, eksiklikleri başkalarında görme davranışının” adıdır yansıtma. Toplumda bazı kişilerde sıkça rastlanan bir davranış biçimi bu.

Kendi soyu sopuyla ilgili bilinmemesi gereken şeylerin olduğunu bilen biri, başkalarını soysuzlukla suçlar. Aslında insanoğlu bir ayna. Karşınızdaki kişiye baktığınızda kendinizi görürsünüz aslında. Soylu biri aynada soyluluğunu, soysuz biri ise soysuzluğunu görür. Ayna asla yalan söylemez.

Şevki Yılmaz da Atatürk aynasına baktığında kendini görmekte. Onun adına üzüldüğümü söyleyebilirim. Ne de olsa kılığı kıyafetiyle insan görünümlü biri. Biz, ondan kendi soyağacını kamuoyuyla paylaşmasını bekliyoruz.

Atalarımız, tinbilimdeki yansıtma yöntemini yıllar önce “İşkilli büzük dingilder.” sözüyle dile getirmiş. Ancak ne yazık ki bazılarının ağızları dingildemekte. Ne denli acı bir durum değil mi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  20 Şubat 2024

 

LANSMAN, LOKASYON DA NE?


Türkiye’de batılılaşma eğilimleri Osmanlının gerilemesiyle hız kazandı. Çünkü gerileme, toplumsal bir özgüven eksikliği oluşturdu. Tanzimat dönemi, batılılaşmanın büyük atılımı. Batılılaşma olur da batıcılık olmaz mı? Nedense batı hayranları; Avrupa’nın sanayileşmesini, bilimsel gelişimini değil de dillerini, davranışlarını, yaşam biçimlerini örnek aldılar.

Tanzimat’la başlayan batıcılık özentisi, önce dile yansıdı. Özellikle aydınlar, kentliler, okumuşlar günlük konuşmalarına Fransızca sözcükler serpiştirdiler. Güzel Türkçemiz yabanıl sözcüklerle kirlenmeye başladı. Yabancı sözcüklerle kirlenen, anlaşılırlığını, ezgisini yitiren bir dil ortaya çıktı. Bunu da kültürlü görünmek adına yaptılar. Halkın anlamadığı sözcükleri kullanmanın dillerini, düşüncelerini, bakış açılarını, yaşamlarını varsıllaştırdığını sandılar. Oysa bu durumlarıyla gülünç duruma düştüler.

Yabancı dillerin etkisiyle kirlenen bir dil, zamanla anlatım gücünü yitirir. Bu da yurttaşlar arasındaki anlamayı, anlaşmayı, iletişimi güçleştirir. Giderek toplum; anlamadığı, anlatamadığı, doğru düzgün konuşup yazamadığı bir dilin tutsağı olur. Bu da dilde ve kültürde yok oluşu getirir.

Kişi, anadiliyle düşünüp yazar ve konuşur. İnsanın düşünsel gelişimini sağlayan onun anadili. Bir kişi, anadilini ne denli güzel konuşup yazarsa o denli kültürlüdür. İnsanlar yabancı dil öğrenmeli. Ancak öğrendiği yabancı dilin sözcükleriyle ana sütü gibi temiz Türkçesini kirletmemeli.

Günümüzde türlü nedenlerle yabacı kültür özentisi içinde olanlar var. Bu kişiler, hayranı oldukları dillerden sözcükler taşımaktalar sorumsuzca, duyarsızca ve bilinçsizce.

İslamcılar, günlük konuşma dillerinde çokça Arapça sözcük kullanarak daha iyi Müslüman olduklarını düşünmekteler. Bu biçimsellik, ne yazık ki özü yok etmekte. Oldum olası İslamcılar da batıcılar gibi güçlüye hayranlar. Batıcılar, emperyalist kültürün savunusunu açıkça; İslamcılar ise bunu açıkça değil, gizli bir utangaçlıkla yaparlar. Bu durum kendi diline, kültürüne, toplumuna yabancılaşmadır. Bunu yapanlarda özgüven yoksunluğundan söz edebiliriz. Bu kişiler; kendilerine, toplumlarına, tarihlerine, dillerine, kültürlerine, halklarına güvenmiyorlar. Onların bu zayıflığı, içlerinde yabancılara karşı derin bir özentiyi, sevgiyi, hayranlığı beslemekte içten içe.

Son yıllarda hem batıcılar hem de İslamcılarda emperyalist ülkelerin dillerine karşı bir yönelim var. Birçok sözcüğün Türkçesi varken yabancı kökenli olanı kullanmak niye? Bakanlar, milletvekilleri, gazeteciler, devlet görevlileri, sanatçılar(!), spor adamları, televizyon sunucuları, radyo konuşmacıları, üniversite öğretim üyeleri ve birçok kişi Türkçe olan “tanıtım” yerine, Fransızca “lansman” sözcüğünü kullanmakta. Yine Türkçe “konum” sözcüğünün yerine ise İngilizce “lokasyon”u dilimize sokmaktalar. Böylece Güzel Türkçemiz, yabancı sözcüklerle kirletilmekte. Bu, her şeyden önce büyük bir duyarsızlık ve sorumsuzluk. Ayrıca ulusal dile ve kültüre karşı saygısızlık. Bu yapılanı, düşman bile yapmaz bize.

Yurdumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu, cumhuriyetimizin ve devrimlerimizin önderi Atatürk: “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” diyerek dilimizin bağımsız yaşamamız, ulusal varlığımız için ne denli önemli olduğunu belirtmiştir.

Dil yoksa ulus da yok! Dil olmadığında kültür de olmaz. Bir ulus, dili ve kültürüyle var olur. Bunları yok ettiğinizde ulusal kimlik yitirilir. Ulusal kimlik yitirildiğinde ne ulus kalır ne de ulusun yaşadığı yurt toprakları.

Bir sözcüğün Türkçesi varsa onu kullanmalı. Yoksa yabancı dil istilasını engellemek için o sözcüğe, Türkçe karşılık bulmalı. Bir kişi, anasından öğrendiği dil yerine niye başka anaların dillerine özenir? Ana sütü gibi tertemiz Türkçemizin içine yabancı sözcükleri sokarak kültürel kirlenmeye yol açanlar, kartal yürüyüşlü kargaya benzemekteler. Türkçemizde ana sütü tadındaki “tanıtım, konum” sözcükleri varken “lansman ve lokasyon” da ne? İnsan, ana sütünü kirletir mi hiç?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  19 Şubat 2024

ERDOĞAN’N MISIR GEZİSİ


Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, on iki yıl aradan sona Mısır’a gitti. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Es Sisi, Erdoğan’ı içtenlikle karşıladı. İki ülke, on iki yıllık bir aradan sonra yeniden ilişki kurması umut ve mutluluk verici.

Mısır’la ilişkilerimiz; Erdoğan’ın iş bilmezliğini, ideolojik saplantılarını Türkiye’nin çıkarlarına yeğlemesi yüzünden koptu. AKP hükümetinin Mısır konusundaki duyarsız, sorumsuz tavrının nedenlerinden en önemlisi de iktidar partisi yöneticilerinde tarih bilgisi ve bilincinin eksikliği. Yüzeysel ve saplantılı tarih bilgisi, onların ufuklarını daraltıp siyasal olaylara bakışlarını sığlaştırmakta. Tarihsel diyalektiğin gerektirdiği bakış açısından yoksunlar. Ne yazık ki Türkiye odaklı bir tarih bilinçlerinin olmaması, onları birçok siyasal kararda yanlışa sürüklemekte. Bu da ülkemize zarar vermekte.

Mısır, 868 yılından başlayarak 1882’deki İngiliz işgaline dek kısa kesintilerle bir yılı aşkın bir süre Türk egemenliğinde (Tolunoğulları, İhşidiler, ve Memlükler) yaşadı. Bu ülkeye asker olarak giden Türkler, Mısırlı kadınlarla evlenip çoluk çocuk sahibi oldular. Ayrıca son dönemlerde Mısırlı yöneticilerin çoğu Türk kadınlarla evlendiler. Osmanlı sarayının damadı olmayan Mısır hıdivi yok gibidir. Günümüz Mısır’ında Türklerin torunları hâlâ yaşamakta. Bu kişilerin sayıları azımsanmayacak ölçüde. Ayrıca Türklerin yönetimleri sırasında kültürel iletişim söz konusu. Birçok Türk gelenek ve göreneği bu ülkeye taşınıp yerleşti. Mısırlıların Türkiye’ye sevgilerini bilmek gerek.

Mısır ve Suriye, İsrail’le savaşma geleneği olan iki ülke. Mısır olmadan Araplar, İsrail’le savaşamadılar bugüne dek. Günümüz Mısır’ı, bölgenin en kalabalık ülkesi. Petrol ülkesi olmamasına karşın güçlü bir ülke. Aynı zamanda son yıllarda dünyanın yükselen yıldızı BRİCS’in de üyesi. BRİCS üyesi olmak demek, Atlantik’ten uzaklaşmak demek.

Erdoğan, BOP eşbaşkanlığının verdiği sorumsuzlukla komşularımızla ilişkileri bozdu. “Arap Baharı” masalıyla “Arap Karakışı”nın oluşmasına yol açtı müttefikleri ABD, İngiltere, İsrail ve diğer emperyalist ülkelerle. Birçok Arap ülkesi emperyalist kışkırtmalarla iç karışıklık yaşadı ve zayıfladı. Arap kanı döküldü. O dönemin Türkiye’sinin Başbakanı Erdoğan, Dışişleri Bakanı da Ahmet Davutoğlu idi. İşte, BOP’çuluğun egemen olduğu hükümetin ABD dayatmalarına boyun eğdiği bir dönemde Erdoğan, Mısır’la ilişkileri kopardı bir anda. Neymiş efendim Sisi darbe yapmış. Kime karşı? İngiliz-ABD yapımı Müslüman Kardeşler Örgütünün lideri Mursi’ye karşı. ABD’nin demokrasi şekerine sardığı uyuşturucuyla tarih, ülke bilincini yitirmiş Erdoğan-Davutoğlu, demokratik olmayan ülkelerle ilişkilerini sürdüremezmiş. Başta Suudi Arabistan olmak üzere petrol varsılı Körfez ülkelerinde sanki demokrasi varmış gibi.

Devletler arası ilişkilerde asıl gözetilecek olan ülke çıkarları. Ülkemizin güvenlik, ekonomik, siyasal çıkarlarını bir yana bırakıp ABD’nin dünyada egemenlik kurmak için demokrasi ve özgürlük masallarına inanarak dost-düşman ayrımı yapmak niye?

Erdoğan, BOP eşbaşkanlığı döneminde Mısır, Libya, Suriye, Yemen, Irak başta olmak üzere birçok İslam ülkesiyle ilişkileri kopardı. Bin yılı aşkın süren dostlukları, ABD-İsrail çıkarları için elinin tersiyle itti. Tarih bilinci eksikliği, yönettiği ülkenin yüksek çıkarlarını koruyamama sorumsuzluğu, ABD-İsrail politikalarına körü körüne bağlılık bu büyük yanlışın asıl nedeni.

Yaşam, insanların yaşadıklarından aldığı derslerle dolu. Bu dersler, zamanla deneyimlere dönüşür. Doğaldır ki deneyimleri olumlu, doğru bir biçimde yorumlayıp içselleştirmek de tarihsel birikim, bilinç ve siyasal birikim gerektirir.

Erdoğan’ın Mısır’la bozduğu ilişkiler, yaşamın ve bölgemizin siyasal gerçekleriyle uyuşmadı. Yaşam, bunun yanlışlığını süreç içinde defalarca kanıtladı. Bu ilişki bozukluğu hem Türkiye’ye hem Mısır’a hem de Batı Asya’daki komşularımıza çok zarar verdi. Kime mi yaradı Mısır-Türkiye ilişkilerinin bozukluğu? Başta ABD-İsrail olmak üzere tüm emperyalist ülkelere ve terör örgütlerine…

Erdoğan, 15 Şubat 2024 günü Kahire’ye gitti. Sıcak bir biçimde, dostça karşılandı. On iki yıllık bir aradan sonra iki ülke ilişkileri yeniden kuruldu. Bu, önemli bir girişim. Bu gezinin yararlarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Tüm bölge ülkelerinin çıkarları açısından çok önemli Türkiye ve Mısır ilişkileri.  Ne diyelim? Zararın neresinden dönülse kârdır.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   17 Şubat 2024


BİRİLERİ ÇOK PARA KAZANSIN DİYE ÖLÜYORUZ


Yapsatçılara çok para kazandırmak için çürük yapılarda oturduğumuz için ölüyoruz topluca.

İş bilmez yöneticilerin oluşturduğu çarpık ve altyapısız kentlerde her yağış sele dönüştüğünden ölüyoruz.

Maden ocaklarında gerekli önlemler alınmadığı için ölüyoruz.

Trafik kurallarına uymak zor geldiği için yollarda ölüyoruz.

Salgınlarda zamanında davranmadığımız için ölüyoruz.

Ortaçağ kültüründen bir türlü kurtulamadığımız için töre cinayetlerinde ölüyoruz.

Bilginin, bilimin, kültürün, sanatın gücüne inanmayıp silahlanarak adam olunacağını sandığımız için ölüyoruz.

Bize yaşam veren doğanın ne büyük nimet olduğunu bir türlü anlamayıp onu sürekli zehirlerle kirlettiğimiz için ölüyoruz.

İşyerlerinde gerekli iş güvenliği önlemleri alınmadığı için göz göre göre ölüyoruz “iş kazası” adı altında.

Dünyanın neredeyse hiçbir ülkesinde görülmeyecek bir biçimde ölüyoruz ve bu ölümlere de “kaza” diyoruz.

Peki neden ölüyoruz?

Vahşi kapitalizmin özeğinde insan yok, para var. Bu durum, vahşi kapitalizmin sağ ayağı liberalizm, sol ayağı sosyal demokrasi için de değişmez. Önemli olan para olduğundan ne yoldan, nasıl kazanırsan kazan. Kapitalizmin egemenlerine göre insan onlara iyi hizmet ettiği ve çok para kazandırdığı sürece önemli.

“Önemli” diyorum, “değerli” demiyorum. Değer verilen insan pisi pisine ölmez. Kendisini yönetenlerce değer verilen bir yurttaş, göçükte, yıkıntıda, yollarda arabaların altında, sel sularında boğularak can verir mi?

Çok para kazanma, insanları sömürerek varsıllaşma asıl amaç olduğunda insanın da doğanın da değeri kalmaz. Doğa, açgözlüler için yağmalanan bir alan. İnsan ise bu yağmada kullanılan bir araç durumuna getirilmiş durumda.

13 Şubat 2024 günü Erzincan’ın İliç ilçesinde altın madeninde toprak kayması oldu ve dokuz işçi toprak altında kaldı. Yetkililer açıklamalar yapmaktalar “Tüm ekiplerimiz dokuz yurttaşımızı bulmak için seferber oldu.” diye. Toprak kayması olmadan niye seferber olmadı ekipleriniz?

Yapılan tüm uyarıları işitip gerekli önlemleri almak için neden seferberlik yapmadınız zamanında?

Yandaşlara toprağımızı, maden alanlarımızı, ormanlarımızı peşkeş çekerken onları gerekli iş güvenliği önlemlerini almak için niçin seferber olup yurttaşınızın canını güvence altına almadınız?

Yurttaşınızı bir lokma ekmek için ilkel koşullarda çalıştırılmasına nasıl göz yumdunuz bunca zaman? Toprak kayması olunca mı aklınız başınıza geldi?

Aydınlık gazetesi, aylar öncesinden iki kez söz konusu madenle ilgili uyarıcı yayınlar yaptı ne yazık ki ne gören oldu ne de işiten. Gazete, ilk olarak 26 Ocak 2020 günü “Ölmek İstemiyoruz” başlığını attı. Ölmek istemeyenler kimler mi? Orada çalışanlar ve çevrede yaşayanlar… Aradan iki yıl geçtikten sonra 22 Haziran 2022’de Aydınlık yeniden uyardı kamuoyunu ve yetkili yetkisizleri. Bu uyarı da bir işe yaramadı nedense.

Madende altın çıkarmak için siyanür kullanıldığı bazı basın organlarınca yazılıp söylendi. Kimi aklı erenler bu konuda uyarılarda bulundu. Ne yazık ki ne yetkilileri ne denetleme görevi olanlar ne de işletmeciler bu uyarılara kulak asmadı. Dokuz işçi, toprağın altında kalınca üzüntülü maskeler geçirdiler yüzlerine seferber olarak çalışıyorlar. Dokuz işçimizin cansız eğinlerini bulunca vicdanınız rahatlayacak mı? Bu işçilerimizin ailelerin yüzlerine utanmadan nasıl bakacaksınız iş güvenliğini savsaklayan yetkili yetkisizler.

Bir ülkenin yöneticilerinin görevi, yurttaşlarının can güvenliğini sağlayıp onlarının sağlıklı bir biçimde yaşamasını sağlamaktır.

Siyanürün toprağı, madenin yakınından geçen Fırat Nehri’ni zehirlemesi söz konusu. Yetkililerin vurdumduymazlığı, bilgisizliği, sorumsuzluğuyla bir kez daha ölüyoruz ulusça.

Erzincan, ülkemizde en çok ve şiddetli depremlerin olduğu bir ilimiz. Burada böyle işler yapılırken önlemler bin kat daha artırılmalı. Önlem almayınca ceza yazmakta resmi görevliler. Ceza yazınca can güvenliğinin sağlandığını, toprağın ve suyun temiz kalacağını sanmaktalar. Resmi görevliler de işletme sahipleri de insanı, toprağı, suyu, ülkeyi kurtarmak yerine günü kurtarmaktalar. Çok yazık, çok…

Zamanında önlem alacaksın insanını, suyunu, toprağını, ülkeni korumak için. İş olup bittikten sonra “kriz masası” kurup iş yapar gibi görünmekle cansız eğinlere can verilmiyor. Akan gözyaşları dinmiyor. Siyanürle zehirlenen su, toprak ve canlılar temizlenmiyor. Bırakın halkı aldatmayı da işinizi gereği gibi yapın, Türk halkını enayi yerine koymayın artık!

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       14 Şubat 2024

 

ÇAMBURNU’NDA ORMAN YANGINI


1979’un yazıydı. Arkadaşım Osman Nuri Saral’la Of sokaklarını arşınlayıp söyleşmekteydik. İkimiz de Fatih Eğitim Enstitüsü’nü bitirmiştik. O, matematik bölümünü bitirmişti; ben de Türkçe bölümünden mezun olmuştum. İkimiz de atamamızın yapılması için kura çekimini beklemekteydik.

Neredeyse her gün buluşurduk Osman’la. Gün boyu söyleşirdik onunla. Kimi zaman başka arkadaşlarımızda katılırdı bize. Fırsat buldukça yakın ilçelere, arada sırada Trabzon ve Rize’ye giderdik gezmek için. Gittiğimiz yerlerde arkadaşlarımızla buluşurduk. Gençlik tükenmez bir erke, dağ pınarları gibi ne suyu kesilir ne de sesi. Gençlik ülküleri, bitip tükenmez.

Öğlene doğru buluşurduk arkadaşlarla. Akşam olduğunda el ayak çekilirdi şirin ilçemizden. Bazı akşamlar, ıssızlaşmış ilçe alanında futbol oynardık. Ülkemizin belki de ülkemizin ilk gece maçlarını oynadık sokak lambalarının, kimi zaman da ay ışığının derin, loş gölgelerle aydınlattığı bir alanda. Kimler vardı kimler… Ali İhsan Coşar, Muzaffer Taka, Atilla Düzel, Şeref Saral, Sebahattin Öner, Nurettin Malay, Mustafa Saral, Turan Saral, Reşat Saral, Recep Bakkaloğlu, Raci Sarıalioğlu, Alpaslan ve Yavuz Kalemci kardeşler… Uçmağa varmış arkadaşlarımız içimizde büyük bir eksiklik…

Kan ter içinde biten maçlardan sonra Kalyon Fırınına yürürdük arkadaşlarla. Fırına yaklaştığımızda ekmek kokusu gelirdi burnumuza. Ekmekler yeni çıkardı gecenin sabaha kavuşmakta olduğu bir zamanda. Sıcak ekmeğin arasına tereyağı da koyardı fırıncı. Koca ekmeği kaşla göz arasında bitirirdik.  O ekmeğin tadını yıllarca hiçbir yerde bulamadım. Ekmek mi lezzetliydi, yoksa biz çok açtık da öylesine iştahla yerdik koca ekmeği.

1979 yazında bir gün hava çoktan kararmıştı. Of’un doğudan batıya doğru uzanan Cumhuriyet Caddesinde yürüyorduk Osman’la. Yürürken derin bir söyleşinin içindeydik. Cumhuriyet Caddesinden sağa dönüp gündüz insan kalabalığı ve köy dolmuşlarının işgal ettiği belediyenin önündeki küçük alana yöneldik. Oradan Atatürk Bulvarına döndük. Yönümüz batıya doğru. Kaşımızda Çamburnu’nun sarıçam ormanları dalga dalga yükselmekte güneye doğru karartılar içinde. Az sonra karşı tepede, ormanın içinde bir ışık belirdi. Çok geçmeden ormanın yandığını anladık. Bir şeyler yapmamız gerek. Yangını olduğumuz yerden izleyemeyiz.

Genciz... Ülkemizle ilgili büyük ülkülerimiz var. Yurdumuzun bir çöpüne bile zarar gelmesini istemiyoruz. Hele dünyada, deniz kıyısında doğal olarak yetişen birkaç sarıçam ormanından biri olan bir dünya varsıllığının yanıp kül olmasına seyirci kalamayız. Hemen ne yapacağımıza karar verdik. Şimdi adını anımsayamadığım, benzinli testeresi olan Çaykara-Karaçamlı bir tanıdığı bulduk. Osman’ın birkaç yıl önce aldığı arabasına bindik. Hızla yangın yerine ulaştık. Çevredeki köylerden bazı kişiler, yangını söndürmek için var güçleriyle uğraşmaktalar. Testereyi görünce sevindiler. Hemen yangının çevresini açmaya başladık. Bu arada ormancılar da geldi tüm araç ve gereçleriyle. Ormancılar, yaptığımız işten mutlu oldular. Osman’la yangına çok yakınız. Söndürmek için elimizden geleni yapmaktayız. Yangını söndürmeye odaklanmışken arkadaşımın “Yanıyorum!” diye bağıran sesini işittim. Dönüp baktığımda onun yeni aldığı ve ilk kez giydiği tişört yanıyordu. Hemen onu söndürdük. Verilmiş sadakası vardı ki derisine bir şey olmamıştı. “Gelen mala gelsin.” deyip avunduk içinde bulunduğumuz durumla. Bu arada yangın kontrol altına alınmış, sönmek üzereydi. Biz ormancılardan izin alıp geri döndük. Testerenin benzini bitmişti. Osmanların yakıtlığından benzin doldurduk testereye. Karaçamlı emekçi arkadaş bizden para almadı. Of’a gelip evlerimize dağıldık.

İki genç adamın orman yangınını söndürmek için gösterdiği olağanüstü çaba usuma geldikçe bir hoşluk duyarım içimden. Osman’la konuştuğumuzda ara sıra bu anımızı anlatırız. O, tişörtünün keyfini çıkaramadan yandığına hala üzülür.

Ormandan döndüğümüzde kendimizi bir kahraman olarak gördük. Bu kahramanlığımız günlerce sürdü.

Memleketime her gidişimde Çamburnu’ndan geçerken yanık sarıçamlardan çevreye yayılan çıra kokusu gelir burnuma. Çıra kokusu, yaşamım boyunca sevdiğim en güzel kokulardandır. Ancak yangın söz konusu olunca güzelliğinin de kokusunun da tadı kaçmakta.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  12 Şubat 2024

TAVUK BESLENMEYEN, MEYVE DİKİLMEYEN KÖYLER (Pazar Yazıları)


            Tavuk ve meyve, köylerimizin olmazsa olmazı… Köylere gittiğimizde neredeyse her evin bahçesinde, gübreliğinde eşelenen tavukları görürüz. Hele yaz mevsimiyse kuluçka bir tavuğun peşinde civcivleri görmek olası. Bir de tavukların reisi horozun fiyakalı yürüyüşü vardır ki izlemeye doyamazsınız. Horozu, tavukları ve civcivleriyle görsel, işitsel bir varsıllıktır bu görünüm.

            Tavuklar, bahçelerde sebzelerin yapraklarını yer çoğu zaman. Komşunun bahçesine girip orada pisler. Bazı komşular, bu durumdan rahatsız olur, bu güzel hayvanların bahçelerini az da olsa zarar vermelerine, avlularının kirletilmesine karşı çıkar. Kimi zaman bu nedenlerle komşular arasında kavgalar çıkar. Bu kavgalar, istenmeyen düşmanlıklara yol açar. Oysa komşunun tavuğundan rahatsız olduğunu söyleyen kişinin tavukları da diğer komşuların bahçelerinde ve avlularındadır. Ortada bir zarar varsa herkes için söz konusudur aslında.

            Köylerde her evin bahçesinde bölgenin toprak yapısına, iklimine uygun olarak meyve ağaçları görmek büyük bir görsel toy. Meyve, çocuklar ve büyükler için bir şölen, doyulmaz bir lezzet. Çocukları, meyvelerin olgunlaşmaya başlamasıyla ağaç dallarında görebiliriz. Kimi kuş gibi kanatlanır dallar arasında. Kimi ise sincap çevikliğinde dolaşır ağacın bedeniyle dalları arasında. Bazı çocuklar, meyve ağaçlarına tırmanma konusunda çok başarılı değildir. Çoğu zaman dalların üstündeki kardeşlerine, arkadaşlarına dil dökerler kendilerine bir meyve atsınlar diye.

            Dallardaki çocuklardan bazıları, dalların gücünü yanlış hesaplayıp dalın kırılmasıyla yere düşer. Kiminin elleri kayar yaş dallardan ve kendini yerde bulur. Düşerken dallar çizer yüzlerini, kol ve bacaklarını. Kimi zaman kol ve bacaklar kırılır, başlar yarılır, burunlar kanar. Her meyve mevsiminde Kırığı çıkığı olan çocuklar görmek olanaklı. Çoğu zaman bu kırık çıkıklar, zamansız olduğundan il ve ilçe merkezlerindeki sayrıevlerine gidilemez. Bu nedenle köylerde alaylı kırık çıkıkçılardan umar beklenir. Bu kişiler, deneyimlidir. İşi, yaparak yaşayarak öğrenmişlerdir. Olanaksızlıklar içinde sağlatım yaparlar. Kimi zaman kırılan kol ya da bacakların kırık yerlerini denk getiremezler tam olarak. Bu nedenle kol ve bacaklar eğri, çarpık olarak tutturulur. Dirsekten başlayan eğri kollar görürseniz, bilin ki köylerdeki kırıkçı çıkıkçıların işidir bu.

            Köylerde her meyve, her bahçede yetiştirilmez. Bazı komşular, komşu çocuklarının bahçelerindeki meyve ağaçlarından meyve yemelerine karşı çıkmaz, tersine onları bu konuda yüreklendirirler bile. Doğaldır ki her komşu bir olmaz. Bazıları, çok az sayıda olsalar bile, meyve ağaçlarına başka çocukların çıkıp yemesinden hoşlanmaz. Bu konuda sorun çıkarıp yakınırlar. Bu yakınmalar, kavgaya dönüşür kimi zaman. Kavgalar, bazen büyür; düşmanlıklara yol açar. Bu, istenmeyen bir durum…

            Ülkemizin köylerine gittiğinizde eğer ev kapılarında tavuklar göremez, seslerini işitemezseniz bilin ki orada bu konuda kavgalar yaşanmıştır. Komşuların ortak kararıyla tavuk beslememe kararı verilmiştir. Yine bir köyde meyve ağaçları yoksa orada komşuluk ilişkilerinin iyi olmadığını, hoşgörünün bulunmadığını, komşular arasında anlaşmazlıkların olduğunu anlayabilirsiniz.

            Bir yerleşim yerinde bulunan tavuklar, meyve ağaçları oradaki hoşgörünün, insanlar arasındaki anlayışın, dostluğun, yardımlaşmanın, ortak iş yapabilme gücünün, sevginin, köydeki erincin, kişiler arasındaki saygının göstergesi. Aslında yaşamımızdaki bazı hayvan ve bitkiler; toplumun sosyal ilişkileri, kişilerin tinsel durumları hakkında bizlere bilgi verir.

Toplumsal yaşamda paylaşmaktan, dayanışma içinde olmaktan daha güzel bir şey var mı?

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   11 Şubat 2024

           

DEPREM ANITLARI


Ülkemizde bugüne dek olan deprem ve salgınlarda en çok tartışılan ve üzerinde anlaşılmayan konu, ölü sayısıdır. Yaşamım boyunca birçok büyük depremin tanığı oldum. Korona salgınında evlere kapanıp birçok kişinin yaşamdan kopuşunu görüp işittik. Her felaket sırasında ve sonrasında hep ölü sayısı tartışıldı. Ben de “Türkiye’de her şey saklanır, ancak ölü saklanmaz.” diyerek bu karşı çıkışlara karşı durmaya çalıştım.

Kahramanmaraş merkezli depremler sırasında en çok yıkıntılarda yitirdiğimiz insanlarımızın sayısı tartışıldı. Depremden epey sonraydı. Bir arkadaşımla baharı solumak için Marmara Denizi kıyısında bir çay bahçesindeydik. Konumuz, depremdi. Konuşma sırası, depremdeki ölü sayısına geldi. Arkadaşım: “En az iki yüz bin kişi öldü. Bunun yüz bini Hatay’da.” dedi. “Bu konuda bir kanıtın var mı?” dedim. “Yok…” deyip sürdürdü konuşmasını. “Bu, benim tahminim ve sosyal medyada okuduklarımdan edindiğim bilgiler.”

Arkadaşımın gözlerine baktım. “Ülkemizde her şey saklanır, ancak ölü saklanmaz.” dedim. Yıllardır bu konularda sıkça söylediğim gibi. “Çünkü insan ölüsü ağırdır, ayrıca hızla kokar.” diye sürdürdüm sözlerimi. “Yurdumuz insanının bir huyu var. Diriyi arayıp sormaz, ancak ölüsünün peşini bırakmaz. Ne eder, eder ölüsüne karşı görevini yapar.” sözleri döküldü dilimden. Gerçekten de böyle değil mi? Çoğu zaman aile bireylerimiz, akrabalarımız, komşularımız, arkadaşlarımız ve tanıdıklarımızın değerini yaşadıklarında pek bilmeyiz. Ancak onları yitirdiğimizde içimizde fırtınalar kopar. Onlara son görevimizi yapmak için çırpınırız. Onların başına bir gömüt taşı dikmek, bizim erince kavuşmamızı sağlar.

Kahramanmaraş merkezli depremlerde yitirdiğimiz insan sayısı: 53.537… Bu sayıya, ölüsü der dirisi de bulunamayan yitikler eklenmemiş. Arkadaşıma: “Şu gördüğün kıyı boyunca elli üç bin beş yüz otuz yedi kişiyi dizsek akşama dek hepsini sayabilir misin?” diye sordum. Şaşırdı birden. Düşündü bir süre. “Sanırım zor sayarım.” diyerek yanıtladı beni.

“Gümüşhane ya da Korkuteli’ne gittin mi hiç?” diye sordum. “Korkuteli’ne gittim.” dedi. “Sokaklarında yürümüşsündür sanırım. Bir an düşün! Korkuteli’nin ilçe merkezi ve köylerindeki insanların tümü yok oluyor birden. Az mı bu insan sayısı?”

“Orta büyüklükte bir kent yok oluyor. Çok bu sayı…” dedi düşünceli düşünceli.

Büyük deprem felaketinin etkilediği on bir ilde deprem anıtı yapılmalı. Bunun için kentlerde simgeleşen yıkıntılar var. Bence onlar kaldırılmamalı. Bu yerler kamulaştırılarak anıta dönüştürülmeli. Ayrıca kent caddeleri boyunca depremde yaşamını yitirenlerin ad, soyadları, doğum tarihleri, kısa özgeçmişleri yazılı fotoğrafları asılmalı. Bu yollarda yürüyenler, ister istemez bu kişilerin gözlerine bakıp derin üzüntü duyacaklar. Bu derin acı, onlarda bir deprem bilincinin oluşmasını sağlayacak. Halkı kandırarak, yurttaşın gözünü boyayarak ve imar cambazlıklarıyla kesesini doldurarak oy avcılığı yapan siyaset simsarlarının peşinden kimse gitmez o zaman. Çünkü insanlar, fotoğraflarla her göz göze geldiklerinde kendi kendilerine: “Burada benim fotoğrafım da asılı olabilirdi.” diye içinden geçirecek. Bu da kişisel ve toplumsal duyarlığı artıracak depremlere karşı. 

Evet, yüreği yeten bir belediye başkanı, vali, kaymakam, bakan varsa yıkıma uğrayan kentlerimizde deprem anıtları yapar. Yıkıntılar altında can veren yurttaşlarımızın fotoğraflarını kent alanlarına ya da caddelerine asar. Bu iş için yürekli, yürekli olduğu kadar da işini hakkıyla yaptığına inanan yöneticiler gerekli. Çünkü o fotoğrafların gözlerine en çok yöneticiler bakacak, doğaldır ki bakabilirlerse…

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  8 Şubat 2024

 

6 ŞUBAT’TA YIKILAN KENTLERİN BELEDİYE BAŞKANLARI


6 Şubat büyük depremi on bir kentimizde etkili oldu. Bazı kentlerimiz yerle bir oldu. Can ve mal yitikleri anlaşılır gibi değil. Tamam, deprem çok büyük ve şiddetli… Buna karşın kent, kasaba ve köylerimizdeki yapılar da oldukça dayanaksız. Ne yazık ki kentleri yöneten, imar izinlerini veren, yapılaşmayı planlayan belediye başkanları; depremin yıkıcı etkisini öngöremediler. Öngörmeyi bir yana bırakalım, var olan imar yasalarını bile uygulama, uygulatma gücünü bile gösteremediler. İmara aykırı bir sürü yapının olmasına göz yumdular ya da kitabına uydurdular bu bilim dışılığı.

Deprem bölgesindeki il, ilçe, belde belediye başkanları depreme dayanıklı sağlam yapılaşmayı yaşama geçirmek yerine, çürük yapılaşmayı uzaktan izlediler. Yapıların yapım aşamasını denetleyemediler. Denetlemek bir yana imara aykırı yapılaşmayı, türlü nedenlerle desteklediler. Peki bu nedeneler ne?

Belediyeleri yöneten siyasal partilerin yandaşları, istedikleri gibi davrandılar. Onlar için denetlenme, projeye uyma, depreme hazırlık, yurttaşın can güvenliği söz konusu bile olmadı. Ayrıca ülkemizdeki belediyelerin, birkaçı dışında, hemen hepsinde yapsatçı dalanları bulunmakta. Bu yolla her türlü kolaylık gösterilmekte yapsatçılara. Belediyelerin çoğunda bir çürüme söz konusu. Bu çürümenin nedeni, bal tutanın parmağını yalaması.

Bugün ülkemizde hızla varsıllaşanlar kamuoyunun ilgisini çekmekte. Siyaset alanı öylesine kör dövüşüne döndü ki neredeyse partilerin çoğu “Benim hırsızım iyidir.” savunmasına yöneldiler. “Ne olursa olsun partilimi savunmalıyım.” görüşü, birçok kurumu aktöresel olarak çürütmekte. Oysa partiler, yalnızca yönettikleri kurumları değil; kendi partilerini de aktöresel olarak çürüttüklerini görerek “kendi hırsızlarını” açığa çıkarıp dışlamalı. Dışlamakla da kalmamalı, ona yargı yolunu açmalı. Bu iş, böyle olmadığı sürece sistem, kendini zor temizler. Bu yolsuzluk sisteminin kökten düzelip temizlenmesi için devrim gerek. Çünkü sistemin kendini temizleme yeteneği, becerisi, düşüncesi, niyeti yok!

On bir ilimizi etkileyen, birçoğunda yerleşim yerlerini yerle bir eden depremde belediye başkanlarını sorumsuz saymak son derece yanlış. Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis, Malatya, Osmaniye, Şanlıurfa illerimizde çöken yapılar, kimlerin izniyle yapıldı? Bunlara hangi belediye yöneticileri imza attı? Bu yapıları denetleyenler kimlerdi? Bütün bunlar araştırılıp soruşturulsun. Depremde yıkılan konutlarda ihmali bulunun her kimse ortaya çıkarılsın ve bu kişilerden hesap sorulsun. Türkiye’nin yargısı, depremde yaşamını yitiren kendi yurttaşının hesabını sormayıp da ne yapacak? Birkaç günah keçisi bularak, bütün suçu onların sırtına yükleyerek asıl sorumluların yaptıkları yanlış işlerden sıyrılmalarına olanak verilmemeli.

Haksızlık, ihmal, suistimal yaparak yurttaşın canını ve malını tehlikeye atanlar, yaptıklarının hesabını vermeli ki bundan sonra herkes üstlendiği görevleri doğru, kurallara, yasalara uygun yapsın. Böylece ülkemizde iş aktöresi gelişip yerleşsin.

Hatay yerle bir oldu. Peki, bu kentimizde üç dönemdir belediye başkanlığı yapan kişinin hiç mi suçu yok? Bu kişiyi siyaseten ak pak edip yeniden aday göstererek halkın önüne çıkarmak nasıl bir aymazlık?

Gaziantep’te özellikle Nurdağı ve İslâhiye ilçeleri neredeyse haritadan silindi. Bu Gazi kentimizin diğer yerlerinde de yıkımlar oldu. Bu kentin büyükşehir belediye başkanlığını on yıldır sürdüren Hanımefendi’nin yeniden aday yapılması Gazianteplere, yerle bir olan İslâhiye ve Nurdağılılara karşı ayıp değil mi?

AKP yöneticilerine birkaç sözüm var. Kahramanmaraş, Malatya, Adıyaman, Kilis belediye başkanlarını yeniden aday göstermediniz, neden? Yine deprem bölgesinde birçok ilçe belediye başkanı da aday gösterilmedi. Demek ki bu kişilerin depremde sorumlulukları var. Peki, AKP yönetimi depreme karşı önlem almayan bu belediye başkanları için yargı yolunu açar mı? Bana göre açmaz. Neden mi?

2019 yerel Seçimleri öncesi AKP yönetimi başta Ankara ve İstanbul olmak üzere bazı kentlerimizin belediye başkanlarını görevden el çektirdi. Bu konuda kamuoyu yeterince bilgilendirilmedi. Kadir Topbaş, Melih Gökçek ve diğerlerinin görevlerinden el çektirilme nedenlerini hiçbir zaman öğrenemedi kamuoyu. Herkes, kendince bir gerekçe buldu. Benim gerekçelerim de şunlar: Bu belediye başkanları ya büyük rüşvet olaylarının öznesi oldular ya da FETÖ ile ilişkileri vardı. Böyle büyük ve bağışlanamaz suçları yoksa niye görevlerini kuzu kuzu bıraksınlar? Demek ki açıkları büyük… Peki, bu seçeneklerden biri gerçekse niye yargı yoluna gidilmedi. Yani yargılamayı, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yönetimi yaptı. Oysa suçluluğun belirleneceği yer, mahkemeler… AKP, kendini mahkeme yerine koyup kendi belediye başkanlarını görevlerinden alarak akladı kendince.

Açık çağrımdır: AKP, CHP ve diğerleri deprem bölgesinde kendi partilerinden seçilen belediye başkanları için suç duyurunda bulunsunlar. Onları yeniden aday yapmayı düşünmeleri bile depremde, insan ihmalinden kaynaklı cinayetlere ortak olmaktır. Bu nedenle partiler temiz toplum, depreme dayanıklı kentler istiyorlarsa öncelikle yapacakları iş, partilerini temizlemek. Bunun dışında yapacakları her şey halkı kandırıp gözünü boyamaktan öteye gidemez.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  7 Ocak 2024

 

 

BÜYÜK FELAKETİN BİRİNCİ YILI


6 Şubat depreminin üstünden tam tamına bir yıl, 365 gün geçti. Sabaha karşı 04. 17’de Kahramanmaraş’ın Pazarcık İlçesi merkezli 7.7 şiddetindeki depremle uyandı sıcak yataklarında uyuyan yurttaşlarımız. Kimi kaçmayı başardı, yıkıntıların içinden yara bere içinde, kimi ise yıkıntıların altında umudunu yitirmeden saatlerce bekledi. Tam da ne olduğunu anlamaya çalışırken depremden kurtulanlar ve yıkıntılar altında umutla bekleyenler. Bu kez de 13.24’te Elbistan merkezli 7.6 büyüklüğündeki bir depremle sarsıldı on bir kentimiz. Peş peşe gelen iki büyük yer sarsıntısı, ülkemizi yüreğinin orta yerinden vurdu.

İnsanlarımızın bazıları kurtarılıp yaşama yeniden döndü. Ancak birçok insanımız, canımız düşleriyle yaşamdan kopup gitti.  Yıkıntılarda can verenlerle tüm Türkiye öldü. Onların acısı, her yurttaşımızın yüreğinde kapanmaz bir yara açtı. Bu yara, kolay kolay kapanmaz; yıllarca kanayıp duracak, gözyaşlarımızla buluşarak.

On bir ilimizi etkileyen depremde, 53 bin 537 kişi yaşamını yitirdi. Kendisinden haber alınamayan yitik kişiler de var. 53 bin 537 kişi… 53 bin 537 can, insan, hepsinin kendisine göre öyküleri, düşleri, amaçları, yapacak işleri olan anne, baba, nine, dede, eş, çocuk, kardeş, abla, ağabey, yenge, teyze, hala, dayı, amca, akraba, komşu, yerdeş, yurttaş, gezegenimizin gülleri, çiçekleri… Hepsi dallarından kopup gitti. Soldu yaprakları, eğinleri; kokuları, sesleri, adları kaldı toprağımızda, gökyüzümüzde. Hepsini saygıyla anıyorum yüreğim kan ağlayarak.

İçimiz yandı yanmasına da ders aldık mı yüzyılın felaketinden? Yüz yıldır canlarımız düşmekte toprağa depremlerle. Depremlerde bunca yıkım, binlerce can yitimi, yıkıntılar altında ölümün kucağına atılan onca insan, yıkılan kentler, yok olan anılar, yerle bir olan tarih, boşa giden zaman, çarçur edilen bunca alınteri, bin bir emek ve parayla oluşturulan yaşam alanları bir anda yok oluyor; ancak bunlardan ders almayan ülke yöneticilerimiz var. Depreme dayanıksız çürük kentleri oluşturmak için birbirleriyle yarışan yerel yöneticilerimiz bulunmakta.

İnsan, bunca felaketten ders almaz mı? Devleti yönetenler hem ekonomimizi hem de insanımızı kırıma uğratan afetlerden bir şeyler öğrenip niye bilimin buyruğuyla davranmaz? Yerel yöneticiler, bile bile yurttaşa seçim rüşveti olarak neden çürük yapılar yaptırmayı bir iş sanırlar?

Yapıları gereği gibi denetlemeyen sorumlular, şantiyelere uğramayan şantiye şefleri, sık sık imar değişiklikleri yapan ve kaçak katlara göz yuman belediyeciler, ikide bir imar affı çıkaran devlet yöneticileri niye hesap vermez? Bunca canımızı toprağa düşüren çürümüş sistem ve onun kokuşmuş yöneticileri neden sorgulanmaz?

İnsanlarımız yıkıntılar altında kaldığında ağlaşan, kara gözlüklerle üzüntülü maskeler takan, Tanrı’ya yakaran, yapıların bulunduğu arsaların niteliğini suçlayan, depremin büyüklüğünde kusur arayan yöneticilerin, sorumlu sorumsuzların suçlarını örtbas etmek için böyle davrandıklarının farkındayız.

Depremlerden sonra ihmali bulunan, görevini savsaklayan, bilimin sesine kulağını tıkayan her düzeydeki yöneticinin yargılanıp hesap vermesi gerekmez mi?

Elli bini aşkın yurttaşımızın can verdiği bir depremde yargılanan bir devlet yöneticisinin, ölüme yol açan kentlerin oluşmasına neden olan belediye başkanlarının, önüne gelen her şeyi siyasal ya da parasal kaygılarla imzalayan belediye meclis üyelerinin, gereği gibi denetim yapmayan sorumluların, yapı alanlarına uğramayan şantiye şeflerinin, projelere uymayan yapsatçıların kaçı yargılanıyor acaba?

Görevini gereği gibi yapmayan sorumlulardan hesap sorulmadığı sürece, ulus olarak doğal afetlere çok kurban veririz gelecekte bu kafayla. Ne yazık ki olaylardan, başımıza gelenlerden, felaketlerden ders alınmadığı sürece aynı şeyleri yine yaşarız. Atalarımız: “Deli bile düştüğü çukura iki kez düşmez.” demiş. Ne güzel söz… Yöneticilerimiz, sorumluluk orunlarında oturanlar deli mi ki düşülen çukura çokça düşmekteler?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  6 Şubat 2024

NURİ DEMİRAĞ ORTAOKULU


Nuri Demirağ, Türkiye’de 1250 kilometre demiryolu yapma rekorunu elinde bulunduran memleket ülküsüyle yanıp tutuşan bir girişimci. Bu işlerden kazandığı parayı, ülkemizde uçak üretimi için kullanan bir özverili yurtsever. Yapı yüklenicisi ve sanayici…

Nuri Bey, varsıllaşınca doğup büyüdüğü toprakları unutmadı. Divriği’deki yerdeşlerine sırtını dönmedi. Cumhuriyet güneşinin ışığının Divriği’yi aydınlatması için elinden geleni yaptı. Ülkemizin birçok ilçesinde ortaokul yokken o, Divriği’ye ortaokul yaptırdı. Bu okula da kendi adını veriyor doğal olarak. Okul, 1937’de kapılarını Divriğili çocuklara açıyor. Burada aynı zamanda ülkemize genç havacıların yetiştirilmesi için açılan Gök Okulun da eğitim yaptığı bir yerdi.

Yıllarca Bakırköy’de yaşadım. Orada güzel dostlar edindim. Bu dostlarımın hepsi yaşamımın ışığı oldu az ya da çok. İnsan; kimden, ne zaman, ne öğreneceğini bilemez. Kimi zaman öyle bir bilgi öğrenirsiniz ki o, yaşamınıza renk katıp yön verir.

Bakırköy’de tanıdığım dostlarımdan biriydi Emekli Kurmay Albay Nedim Arat. Onu, Atatürkçü Düşünce Derneği Bakırköy Şubesinin kuruluşundan hemen sonra tanıdım. Derneğimizin başkanlığını da yaptı. İlk tanıştığımız günden başlayarak ısındık birbirimize. Aramızda epeyce yaş farkı vardı. En önemli özelliği, hangi yaşta olursa olsun herkese saygı göstermesiydi. Haftada birkaç kez görüşürdük. Kısa gezilerimiz, uzun söyleşilerimiz oldu onunla. Çok alçakgönüllü, beyefendi, ince, birikimli, sevgi dolu ve güler yüzlüydü. Dernekte her işe koştururdu. O, kimi zaman anılarını anlatırdı bana. En çok sevdiğim de onun anılarını dinlemekti. Çünkü onun anılarında ülkemizin tarihi vardı.

Nedim Bey, 1924 doğumluydu. O da Nuri Demirağ gibi Divriğiliydi. Demirağ’ın 1937’de eğitim ve öğretime başlayan ortaokulunun ilk öğrencilerindendi. Okula başladığı anı, gözleri parlayarak anlatırdı. Anlatırken renkli gözleri gri yeşil bir bulut kümesine dönerdi. Kimi zaman dudakları titrerdi. İlçelerinde ortaokul yaptıran Nuri Demirağ’dan saygı ve minnetle söz ederdi. Demirağ, onun için Cumhuriyet’e açılan bir kapı, bir önder, bir ışık, yol gösteren bir kutup yıldızıydı.

İlk yıl, Nuri Demirağ Ortaokulu’na altısı kız olmak üzere 44 öğrenci kaydolur. Zaman içinde bazı öğrenciler, okuldan ayrılır. Bazıları büyük kentlerdeki okullara giderler parasız yatılı olarak. Son sınıfa gelindiğinde 21 öğrenci diploma alır. Bu bilgileri özveriyle bana veren Divriği Naci Demirağ Anadolu Lisesi Müdürü Sayın Ahmet Aygün’e teşekkürü borç bilirim. Erinmeden arşivlere girdi Müdür Bey. Ahmet Öğretmen hem Divriği hem de eğitim aşığı biri. Memleket ülküsü eksilmesin, soluğu kesilmesin.

Nedim Arat’ın belleğimden hiç silinmeyen bir anısını paylaşmak isterim okurlarımla. Ortaokulun birinci sınıfı bitmişti. Yıl sonunda öğrencilerin hepsine bir örnek takım elbise diktirir Nuri Demirağ. Öğrencilerin yaşamlarında giydikleri ilk takın elbisedir bu. Yoksulluğun diz boyu olduğu ülkemizde bırakın yeni giysiyi, kırk yamadan oluşan bir ceketle pantolonu bulmak bile ayrıcalık sayılmaktaydı o devirde. Tepeden tırnağa giydirir tüm öğrencileri. Hepsini trene bindirir. Ankara, İstanbul, Bursa ve Edirne’ye götürür Divriğili çocukları. Onlara Osmanlının üç başkentiyle Türkiye’nin kalbini gezdirir. Oraların tarihlerini ve doğasını tanırlar. Tüm masraflar, Demirağ tarafından karşılanır. Bu kentleri ilk kez gören öğrenciler çok mutludur. Nedim Bey: “Bizim bilgimiz, görgümüz artsın diye bu geziyi düzenledi Nuri Bey.” derdi mutlulukla. Gezinin sonunda İstanbul’a geldiklerinde Nuri Bey’in konutunun bahçesinde bir akşam yemeği yerler. İşte, Nedim Bey’in yaşamı boyunca unutamadığı bir yemektir bu. Masanın baş köşesinde Nuri Demirağ vardır. Divriğili çocuklar, ilk kez ak masa örtülerinin üstünde çatal, bıçakla yemek yerler hem de Boğaz’ı seyreyleyerek. Onlarla söyleşir yemek boyunca Demirağ. Onlara değer verir. Bu davranışı, çocukların özgüvenlerini artırır.

Gezi, bir düş gibi geçip gider. Trene binip geri döner çocuklar Nuri Demirağ’ın onlara verdiği armağanlarla ilçelerine. Hepsi çok mutludur. Yıllarca bu gezi konuşulur, dilden dile yayılır gezi anıları. Çocuklarına, torunlarına anlatır bazıları, kimileri de dostlarına.

Nedim Arat Bey, çoktan uçmağa vardı. Trenle yaptıkları başkentler gezisi, o günkü gibi usumda onun sesiyle. Güler yüzü gözümün önünde… Keşke yurdumuzda daha çok Nuri Demirağ gibi varsıllar olsaydı da yurdumuz, Atatürk güneşiyle daha çok aydınlansaydı. Daha çok Nedim Aratların anıları kulaklarımızda, belleklerimizde kalsaydı. Ne güzel olurdu değil mi?

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         3 Şubat 2024

 

 

NURİ DEMİRAĞ’IN ÜLKESİNE ADANMIŞLIĞI


Nuri Demirağ, varlığını da yokluğunu da ülkesine adamış koca yürekli, özverili, ülkesine adanmış bir yurtsever… Türlü işlerde kazandığı paraları varsıllaşmak için değil; ülkesini kalkındırmak, doğup büyüdüğü toprakları yaşanır duruma getirmek için harcayan biri. Para; onun için amaç değil, araç. Memleket hayrına iyi işler yapmanın aracı…

Nuri Bey, çocukluğundan beri kendini yetiştirmek için çok uğraştı. Meraklı biriydi. Okuyup araştırma yapmak, öğrenmek onun için sonsuz bir seviydi. Tükenmek bilmeyen bir öğrenme isteği vardı. Onun için boş zaman yoktu. Yaşamının her dakikasını çalışmaya, öğrenmeye adamış bir adamdı.

Demirağ, önce devlet memurluğunda çalışır. Görevi sırasında devletin bir kuruşunu ziyan etmemek için büyük çabalar gösterir. Onun işini iyi yapması, üst yöneticilerin ilgisini çeker. Ödül olarak Beyoğlu Varidat Kalemi Muamelat Memurluğuna terfi eder. Burada büyük sorunlar karşısına çıkar. Sorunlar karşısında devletin, kamu çıkarlarının yanında yer alır.

“Konu Taksim Kışlası’dır. O dönemde bölgenin en muazzam binası olan kışlanın gayet düşük bir fiyat biçilerek, hatta arsa fiyatı bir miktar karşılığı bir Fransız firmasına satılması olayı gündemdedir. Demirağ, bu satışa karşı çıkar ve engellemek için elinden geleni yapar. Herkesin dikkat ve hayretle izlediği mücadelesinde başarısız da olmaz. Satışı önleyemez. Ama kışla, 425 bin lira gibi bir değer bulur. Nuri Demirağ, böylece görevden alınır ve yerine imzaya yetkili bir başkası atanır. Ancak onu bölgeden de uzaklaştırmazlar. (Nuri Demirağ, Hayallerini Uçuran Adam, İstanbul Ticaret Odası Yayınları, 2. Baskı, 2019, s. 53)” Görüldüğü gibi Nuri Bey, ülkemizin gözbebeği bir mülkün yok pahasına yabancılara satışına karşı çıkıyor. Yabancıların değil, Türkiye’nin kazanmasını istiyor. Devletçiliği, yurtseverliği memuriyetine damga vurmakta.

“Bu arada Darülfünun adına verilen konferansları sürekli izler. Yeni kurulan Maliye Mektebi’nde kendini sürekli yenilemeye çalışır. Vakit buldukça uğradığı mekân ise eğlence merkezleri değil, Umumi Kütüphane’dir. Sonradan hafızasını daima saf ve kuvvetli olmasının kaynağının okuduğu kitaplar olduğunu söyleyecektir. (Aynı yapıt, s. 53)” Demirağ, memuriyeti sırasında bir yandan da Maliye Mektebi’nde eğitimini sürdürür. Arta kalan zamanlarında kütüphanede araştırma, öğrenme peşindedir.

1918’de müfettişi olarak Kurtuluş’taki (Tatavla) Maliye Müdürlüğünü denetlerken işgalcilerin hakaretine uğrar. Bunun üzerine memurluktan ayrılır. Artık kendi kanatlarıyla uçma zamanı gelmiştir. Elindeki tüm birikimi 56 altındır. “Türk Zaferi” adlı sigara kâğıdı üretmeye başlar. İki ay yıldız, ürettiği sigara kâğıdının simgesi olur. Bu zamana dek sigara kâğıdı üretimi yabancıların ve gayrı Müslümlerin elindeydi. Böylece bu alandaki tekelleşmeyi kırar. Anadolu’ya uzanır satışları. Üç yıl içinde seksen dört bin liralık bir birikimi olur.

Nuri Demirağ’ın ilk iş girişiminde markasına “Türk Zaferi” adını vermesi, sanki yaklaşmakta olan Türk Kurtuluş Savaşı’nın büyük utkusunu önceden görmesidir. Bir yandan sigara, sigara kâğıdı üretimini hızla sürdürürken diğer yandan da Maçka Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin de başkanlığını yürüttü. 

7 Mayıs 1925’te Vakıfnamesini yayımlayarak parasını hayırlı işlerde kullanacağını açıklar. Kurtuluş Savaşı bitmiş, Cumhuriyet yönetimi kurulmuştur. Ulusal sanayi desteklenmektedir. Büyük bir kalkınma atılımı başlamıştır Cumhuriyet’le.

Nuri Demirağ, işyerinin duvarlarına çalışma ilkelerini ve amaçlarını içeren yazıların yer aldığı levhalar asar. “Her şahsi servet, Milletin fert elindeki bir emanetidir. Her emanet gibi bunu da suistimal bir cürümdür. (Kötü kullanmak bir cinayettir.) diyecektir birinde. Bir diğerinde milletine olan inancını vurgularken, çalışanlarını da motive eder: İnsan gücünün yarattığı her şeyi Türk de yaratabilir. Bir başka levhada yazılan ise onun vizyonunu da sergiler. Zafer; artık süngünün ucunda değil, tayyarenin kanadındadır. (Aynı yapıt, s. 58)” Artık o, uçak üretmeyi kafasına koymuştur. Bundan sonra kolları sıvar ve yitirecek zamanı da yoktur.

Farklı ülkelere geziler yapar. Bu gezilerdeki amacı yiyip içmek, hoşça zaman geçirmek değil doğal olarak. O, bu gezilerde yanında eş dostu değil, uzmanları götürür.

Nuri Demirağ: “Benim bütün servetim, ben, çocuklarım hep devletin malıyız. (Aynı yapıt, s. 94)” diyerek devletçiliğini, toplumsal ülküsünü, yaşama amacını açıkça ortaya koymakta. Günümüzde kaç varsıl kişi; bu sözü söyleyebilecek özveri, cesaret ve ulusuna adanmışlık duygusuna sahiptir acaba? Bugün de bizim Demirağ gibi ulus ülküsünü, ülke kalkınmasını amaç edinen varsıllara gereksinmemiz var. Ulusun parasını, ulusa harcayan işadamlarını mercekle aramaktayız günümüzde. Kendini ulusuna adamış Nuri Demirağ, özverili bir yaşamı yeğlediğinden büyük adamdır. Çocuklarımıza, gençlerimize örnek olmalı.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  1 Şubat 2024