O ENKAZLARIN MİMARI SİZSİNİZ (Deprem Yazıları-2)

            Şubat 2001’de Belçika’nın Genk kentindeydim. Bu kentte, belediye meclis üyeliği yapan bir öğretmen arkadaşımla belediye hizmetleri konusunda konuştuk uzun uzun. Ona sordum: “Burada kaçak kat yapılıyor mu?”

Ali Bey, gülümseyerek “Burada kaçak kat yapmak kimsenin usuna gelmez. Bu nedenle böyle bir sorunla karşılaşmayız belediye olarak.” Şaşkınlığımı görünce sürdürdü sözlerini: “Burada evinizde yapacağınız en küçük değişikleri bile belediyeye sormak zorundasınız. Örneğin, balkonunuzu kapatamazsınız. İşinize geldiği gibi tadilat yapamazsınız. Bunların hepsi için izin almalısınız.”

“Almazsak ne olur?” dediğimde ise “Ceza alırsınız, ayrıca yaptığınız her şeyi yıkıp eski durumuna getirmek zorundasınız.”

Bir arkadaşım yeni bir ev almıştı. Evin her yerinde değişiklikler yaptı. Bu değişikler yetmezmiş gibi on yıl içinde evde üç kez değişiklikler oldu. Balkonlar salon ve odalara katıldı. Banyodaki fayanslar, fazla masraf olmasın diye kırılmadı. Üzerlerine yeni fayanslar yapıştırıldı hem de üç kez. Koca banyoda üç kat fayans var. Her fayansın bir ağırlığı var ve yapının belli bir bölümündeki taşıyıcı sisteme ağırlık bindirmekte. Bu değişikliler için ne belediyeden izin aldı ne de bu işi bilen bir mühendise danıştı. Zaten belediye yetkilileri bu tip değişikliklere bugüne dek müdahale ettiğini görmedik. İstanbul’un hangi sokağında, caddesinde yürürseniz yürüyün neredeyse her yapıda benzer değişiklikleri dışarıdan fark edebilirsiniz.

1999 Gölcük depreminde kolonları kesilen yapılar görüp işitmiştik. Bugün İzmir-Bayraklı’ya bakıyoruz. Yine aynı sorun karşımıza çıkmakta. Yıkılan yapıların alt katlarında bulunan işyerlerinin kolonlarının kesildiği söylentisi var. Bakalım doğrulanacak mı bu söylentiler?

Peki, kolonlar kesilirken, yapılarda herkes kafasına göre değişiklikler yaparken belediye yetkilileri ne iş yapıyor? Sulak alanlara, çok katlı yapıların yapılmasına kimler izin verdi? Yıkılan yapıları kimler denetledi? Bu yapıların malzeme kalitesi, yalnızca yapsatçının vicdanına mı bırakıldı?

İzmir’deki yıkım baştan sona derslerle dolu. Öncelikle depremden kaçan kişilerin yolları tıkamasına söyleyecek söz bulamıyorum. Yolların tıkanması nedeniyle yardım ekiplerinin bazıları yıkıntılara ulaşmakta güçlük çekti.

Deprem olmuş. Her yan darmaduman… Sen kaçıyorsun da nereye? Gideceğin yerin güvende olduğunu nereden biliyorsun? Sen kendi derdine düşerken binlerce insanı tehlikeye attığının farkında değil misin?

Telefonların sürekli meşgul edilmesinin açıklaması var mı? Tamam, herkes yakınlarını merak ediyor. Bu haktır. Ancak uzun uzadıya konuşmanın ne gereği var?

Deprem konusunda hazırlıklı değiliz. Yapılaşma konusunda olağanüstü bir biçimde eksiğiz. Deprem sonrasında yapılacaklar konusunda eğitmek gerek yurttaşlarımızı.

İşi olmayan birçok yurttaşın merak duygusunu tatmin için enkazın başında birikip hatta üzerine çıkmasına ne diyelim? Enkazdan insan kurtarmak, bir uzmanlık işi. Enkazın tepesine çıkıp poz vermek niye? Orda ağırlık yaparak yıkıntının altındaki insanların üzerine daha çok ağırlık verme davranışını anlamak olanaklı mı?

Bakanların, siyasal parti temsilcilerin yıkıntılar bölgesindeki gösterişlerine anlam veremedik. Yıkıntılardan siyasal pay çıkarmak niye? Her siyasi kişi, yıkıntıların yanına gittiğinde yanlarında birçok kişi var. Güvenlik güçlerinin bir bölümü bu kişileri korumak zorunda kalıyor. Onların gelmesi sessizliği, kurtarma ekiplerinin işlerine odaklanmalarını bozuyor. Bakanların İzmir’e gitmesi doğaldır. Ancak işlere engel olamadan çalşanlarının eşgüdümünü sağlamak için.

Ey İzmir’de yıkıntılar arasında siyasal çıkar elde etmeye alışan sen, bu işin sorumlusu sensin. Yıllardır oy uğrana göz yumduğun, zaman zaman yüreklendirdiğin yapsatçılığa dayalı kentleşme örneği senin yapıtın.

Sokağa çıksanız önünüze gelen yurttaşa sorsanız “Belediyelerde, devlet dairelerinden rüşvet var mı?” diye ne yanıt alırsınız acaba? Ben söyleyeyim. Halkımızın büyük çoğunluğu rüşvetsiz işlerin görülmediğini söyler size. Hangi partiden olursa olsun belediyelerin yüzde doksanı rüşvet batağında. Peki, son kırk yılda rüşvet nedeniyle görevden alınan belediye başkanı ya da görevlisi var mı? Yok! Demokrasicilik oyunu öyle hale geldi ki, bölücü örgüte her türlü yardımı kanıtlanan bir belediye başkanı bile görevden alınıp yargılandığında bile “Seçimle gelen, seçimle gider.” denerek savunulmakta yapılan kötü iş. Depremde ihmali görülen bir belediye başkanı yargı önüne çıkarılsın, görün particiliğin düştüğü pislik çukurunu. İşitin demokrasi söylevlerini!

Ey hükümet, Türkiye’yi kalkındırmak için üretimi artırmak zorundasın. Dağı taşı betonlaştırma hastalığından vazgeç! Yandaşın değil, yurttaşın çıkarını düşün. Ulusça kalkınalım. Kentleri hurafelerle değil, bilimle yapılaştırıp oluşturalım.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               31 Ekim 2020

 

 

 

 

 

 

ÖLDÜREN DEPREM Mİ? (Deprem Yazıları-1)

 

30 Ekim 2020 Cuma günü saat (bugün) 14.51’de İzmir, AFAD’ın açıklamasına göre 6.6 şiddetinde bir depremler sarsıldı. Kandilli’nin ve başka ülkelerinin açıkladığı depremin şiddetine ilişkin açıklamalar farklı. Ortak nokta, 6.9… Neden? Türkiye’nin depremle ilgili iki farklı kurumunun iki farklı rakam vermesi niye?

Depremin merkezi Ege Denizi’nde Yunanistan’ın Sisam Adası yakınları. Kuşadası’na yaklaşık on yedi kilometre uzaklıkta. Ayrıca İzmir’in Seferihisar İlçesine çok yakın. Depremin merkez üssü, yıkımın olduğu Bayraklı’ya yaklaşık yetmiş kilometre. Depremin merkez üssüne yakın Söke, Kuşadası, Selçuk ve Seferihisar’da yıkılan yapı yok şimdilik! Kurtarma çalışmaları bitince buralarda hasarlı yapı olup olmadığı belirlenecek. Ancak Bayraklı, Bornova’da birçok yapı depreme dayanamadı ya yıkıldı ya da ağır hasar gördü.

Türkiye, bir deprem ülkesi. Özellikle de yerleşimin, kentleşmenin, nüfus yoğunluğunun çok olduğu yerlerin neredeyse hepsi deprem bölgelerinde. Neredeyse her yıl büyük depremlerle karşılaşmaktayız. Buna karşın bu depremlerin yıkıcılığına karşı önlem yok denecek kadar az. Neden? Çünkü merkezi yöneticiler de yerel yöneticiler de depremlerden ders çıkarmıyorlar. Ayrıca inşaatçılığı ülkemizin biricik ekonomik etkinliği olarak görmekteler. Bu nedenle de Türkiye’nin neredeyse her kademesindeki seçilmiş yöneticilerin büyük bir çoğunluğu yapsatçı ve yüklenicilerden oluşmakta. Her meslek kümesi, kendi çıkarlarını korur. Bu da öyle olmakta. Dağ taş ruhsatlı, ruhsatsız yapılarla dolmakta.

Kaçak yapılar, belediyelerin göz yummasıyla yapılır. Yine aynı belediyeler, bu yapıların yollarını yapıp elektrik, su, doğalgaz ve kanalizasyon şebekelerini bağlar. Bu yolla kaçak yapı, kâğıt üzerinden ruhsatlanmasa da yerel yöneticilerce resmiyet kazanır. Ne karşılığında mı oluyor bu iş? Her yasadışı işte olduğu gibi rüşvet, bu işin temelini oluşturmakta. İmardan sorumlu birimlerde sorumluluk alan kişilerin çoğu bu işten nasiplenmekte. Özellikle belediyenin demokratik(!) yollarla seçilmiş yöneticileri aslan payını almakta.

Kaçak yapıların yapılmasında rüşvetin dışındaki nedenlerden biri de oy devşirme. Kaçak yapılara göz yumularak bu yapıları yapanların oylarını alma isteği ağır basmakta. Bu nedenle hangi parti olursa olsun bir belediyeyi kazandığında yandaşlarının kaçak yapı işine göz yumduğu gibi yüreklendirir de. Amaç, bir sonraki seçimi garanti altına almak.

Sonrasında mı ne oluyor? Nasıl olsa merkezi hükümetler, belli aralıklarla “imar affı” ya da imar barışı” adı altında aflar çıkarırlar. Burada amaç, hem hazineye gelir kazandırmak hem de oy devşirmek. Bu arada son çıkan imar barışının TBMM’de iktidar ve muhalefet oylarıyla çıktığını söyleyelim. Bundan da anlaşılıyor ki, iktidarla muhalefetin yapılaşmaya bakış açıları temelde aynı. Son otuz yılda İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinde imar değişiklerine iktidarla muhalefetin genellikle oydaş olduklarını söylemek şaşırtıcı olmaz. AKP döneminde İstanbul’un yağmalanmasına yalnızca Hüseyin Sağ arkadaşımızın muhalefet ettiğini söyleyelim.

Depremde, selde, heyelanda ya da kendi kendine yıkılan yapıların nedeni merkezi ve yerel yönetimlerin pis bir popülizmle uyguladıkları siyasettir. Oy kaygısı, memleket kaygısının önünde. Yandaşı varsıllaştırmak, insanların can güvenliğine üstün gelmekte. Herkes, bir biçimde adamını bulup yasadışı işlerine göz yummasını sağlamakta.

Türkiye’de şu kısacık ömrümüzde tanığı olduğumuz yüzlerce deprem oldu. Bu depremlerin çoğunda yurttaşlarımız yaşamlarını yitirdiler. Öyle depremler var ki ölenleri sayamadık bile.

Peki, karton kutular gibi devrilen yapıları yapan yapsatçılar, yükleniciler, bu yapıların projelerini denetlemesi gereken belediye mühendisleri, ruhsatlarını imzalayanlar, imar değişikliklerini onaylayanlar, kentlerinin yıkıma uğraması suçunu doğaya atan siyasetçilerden yargılanıp hesap verenini gördünüz mü? Gölcük depreminde göze batan bir Veli Göçer yargılanıp ceza aldı. Bunu da belirtelim. Yüzlerce insan ölüyor. İnsanların bin bir emekle sahip oldukları evler başlarına yıkılıyor. Ancak bunun sorumlusu nedense yok ortalarda.

Kentlerimiz merkezi bir planlamayla yapılaşmalı. Doğru düzgün eğitimi bile olmayan yapsatçıların insafına terk edilmemeli ketlerimiz. Kar amacıyla yurttaşın zor durumundan yararlanan yapsatçılık sistemiyle sağlıklı kentler kurulamaz. Bu nedenle bu iş, devlet eliyle yapılmalı. Planlamadan, denetime dek her aşamada devlet olmalı. Devletçilikle kurtulur kentlerimiz. Liberalizmin kokuşmuşluğu, kentlerimizi yok etmekte, insanımızın enkaz altında can vermesine neden olmakta.

Şimdi öldüren kim? Deprem mi, yoksa bu çürük yapıları yapanlar ve bunların yapılmasına göz yumanlar mı? Bu cinayetler, para ve oy uğruna bilerek, planlanarak işlenmekte. Halkımız, bir kısım asalağın varsıllaşması için enkaz altında can vermekte. İzmir depreminde yıkılan yapıların sorumluları “taammüden adam öldürmek” suçundan yargılanmalı. Bakalım, bu yürekliliği gösterecek savcılar çıkacak mı ortaya?

Devletin, belediyelerin asıl görevi felaket olmadan önlem alıp can kurtarmaktır; enkaz kaldırmak değil.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               30 Ekim 2020

EMPERYALİZME KARŞI CUMHURİYET


Cumhuriyet’imiz, dünyada emperyalizme karşı verilen ilk Kurtuluş Savaşı’yla kuruldu. Bu nedenle emperyalizme karşı kurulmasıyla dünyada tektir. Bundan da anlaşılıyor ki Cumhuriyet’imiz antiemperyalist temeller üzerinde kurulmuştur.

Aslında Cumhuriyet’imiz, 23 Nisan 1920’de, Ankara’da TBMM’nin toplanmasıyla kuruldu. 23 Nisan’da halk, emperyalizme teslim olan İstanbul’daki padişah iradesini, yönetimini reddederek Ankara’da önce kendi meclisini, hemen ardından da hükümetini kurdu. Ankara, emperyalizme karşı savaşımda halkın ve onu temsil edenlerin karargâhı oldu. Yüzyıllar sonra bir ailenin yönetim iradesini halk, elinin tersiyle iterek kendi yönetimini kurdu. İşte, 29 Ekim 1923’te 23 Nisan’da edimsel olarak yaşama geçen halk iktidarının adı, Cumhuriyet oldu.

Peki, Cumhuriyet nedir?

Cumhuriyet, tam bağımsızlık demektir. Tam bağımsızlıksa yurt toprakları üzerinde ulus egemenliğinin olmasıdır. Eğer tam bağımsızlık yoksa demokrasi de özgürlük de adalet de yoktur.

Cumhuriyet demek, vatanın bütünlüğünü ve ulusun birliğini savunmaktır. Bu konuda en küçük ödün vermek Cumhuriyet yıkıcılığına hizmettir.

Cumhuriyet demek, Atatürk’ün ölüm döşeğindeki vasiyeti gereğince komşularımıza (Sovyetler Birliği) karşı batı ittifaklarına girmemektir. Ülkemizi yok etmek isteyen Batı emperyalizminden zerre kadar yarar beklememektir. ABD emperyalizmin denetimdeki NATO’dan çıkmak, AB kapısında beklememek, Gümrük Birliği'nden en kısa sürede ayrılmaktır. 

Cumhuriyet demek, emperyalizme karşı dururken ezilen ulusların yanında yer almaktır.

Cumhuriyet demek, “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” karşı savaşmaktır. Hangi nedenle olursa olsun emperyalizmle işbirliği yapmamaktır. Özellikle de günümüzde dünya kapitalizminin dayattığı başta liberal olmak üzere tüm kapitalist ekonomik modelleri reddetmektir.

Cumhuriyet demek, ülkemize yapılan Atlantikçi tüm dayatmalara karşı çıkmaktır. Atlantik boyunduruğundan çıkıp her alanda bağımsızlıkçı politikalar izlemektir.

Cumhuriyet demek, Mavi Vatan’ı emperyalist saldırılara karşı savunmaktır.

Cumhuriyet demek; Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, güney sınırımızda, Azerbaycan’da, Ege’de emperyalizme karşı ulusal çıkarlarımızı ve onurumuzu savunmaktır.

Cumhuriyet demek, “milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine” çıkarmaktır. Emperyalizmin dayattığı kültürel dayatmaların karşısına ulusal kültürümüzle ayakta durmaktır.

Cumhuriyet demek; el âleme avuç açmamak, yurdun dört bir yanında fabrika bacalarının tütmesini sağlamaktır. Tarımda, hayvancılıkta, sanayide ülkemizi bir üretim üssü durumuna getirmektir.

Cumhuriyet demek; iletişim ve ulaşım araçlarının devletleştirilerek millileştirilmesi demek.

Cumhuriyet demek; özelleştirmelere karşı çıkarak devletçi ve halkçı bir anlayışla üretim seferberliği yapmak, kalkınmaktır.

Cumhuriyet demek, varsılın değil; kimsesizin, yoksulun kimsesi olmaktır. Ezilenin yanında, ezenin karşısında olmaktır.

Cumhuriyet demek, dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmaktır.

Cumhuriyet demek; ulusal eğitim anlayışıyla çağcıl eğitim sistemini uygulamaktır. Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamaktır.

Cumhuriyet demek; yüzyıllardır ezilip horlanan, dışlanan, bilgisizliğe tutsak edilen köylü çocuklarının eğitilerek ülkemizi yönetmesi demektir.

Cumhuriyet demek; salgın hastalıkların yurt topraklarından kökünü kazıyıp kendi aşını üretmektir.

Cumhuriyet demek; ülkemizin etnik kökenlere, mezhep farklılıklarına göre ayrıştırılması değil; özgür, eşit yurttaşlık temelinde birlik olması demektir.

Cumhuriyet demek; yöneticilerin batılı emperyalist ülkelere karşı değil, halka karşı sorumluluk duyması demektir.

Cumhuriyet demek; ağacını ormanını, kurdunu kuşunu, dağını, ovanı, akarsuyunu, gölünü, denizini, madenlerini, tarladaki ürününü, toprağını, kentini soygun düzenine karşı korumak demektir.

Cumhuriyet demek; fabrikada üreten işçinin, tarlada alınteri döken çiftçinin, dağda hayvan güden çobanının haklarını kimseye yedirmemek; taşeron sistemine karşı çıkmaktır.

Cumhuriyet demek; ulusu türlü nedenlerle kamplaştırmak değil, iç cepheyi birleştirmektir.

Cumhuriyet demek; tarihine sahip çıkmak, köklerinden kopmamaktır.

Cumhuriyet demek; Kemalizmin ifadesi olan Altıok’u yaşama geçirmektir.

Cumhuriyet demek; ulus kimliğini özgürce haykırmak demektir.

Cumhuriyet demek; insanlarımızı, geçmişin uyuşturucu zihniyetlerinden kurtararak geleceğin aydınlık düşünceleriyle donatmaktır.

Cumhuriyet demek; geçmişin kavgasını yapmak değil, geleceğin ışıklı yolunda hep birlikte yürümektir.

Cumhuriyet demek; devlete karşı yıkıcılığı değil, yapıcılığı öne alarak ülkenin birliğini savunmaktır.

Cumhuriyet demek; adam olmaktır, adam…

Cumhuriyet’i savunmak demek; Amerikancı PKK ve FETÖ’ye karşı savaşıp terörü yok etmektir.

Cumhuriyet demek, Diyarbakır annelerinin evlat nöbetini yüreğinde duyumsamak demektir.

Cumhuriyet’i savunmak demek; halkımız düşüncelerine, kıyafetlerine, etnik kökenlerine, inançlarına, sınıfsal durumuna, cinsiyetlerine göre bölüp dışlamak değil; her yurttaşımızı kucaklamak demektir.

Cumhuriyet’imiz, emperyalizme karşı kuruldu. Cumhuriyet’imizi bugün de emperyalizme karşı korumak zorundayız. Emperyalizme karşı çıkmadan, savaşmadan Cumhuriyet savunulamaz.

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           29 Ekim 2020

 

 

 

“YANLIŞIMI YÜZÜME KARŞI SÖYLEME!”


Atacan (9), tüm karşı çıkmamıza karşın internet oyunlarına başladı. Bu başlama, onu bağımlı yaptı. Peki, internet oyunlarının çocuklarda bağımlılık yapacağını bilmemize karşın Atacan, bu tuzağa bu nasıl düştü?

Öncelikle şunu söyleyeyim ki Atacan, Şubat 2020’ye dek bilinçli ve örnek bir internet kullanıcısıydı. İnterneti bilgilenmek için kullanır, orada oyun oynamazdı. Bu, yaşına göre olağanüstü bir başarı. İnternete girer, bilim videoları, belgeseller izlerdi. Burada da kendince seçimler (ki bu seçimleri çok doğruydu.) yapardı. “Bu video, benim düzeyime uygun değil. Bu film bana göre değil.” biçiminde değerlendirmelerle düzeyine uygun bulmadığı videoları izlemezdi.

Çocuğun interneti bilinçli ve doğru kullanması, onun bilgilenmesini sağladı birçok konuda. Özellikle doğa, tarih, coğrafya, biyoloji, fen, teknoloji tarihi, etnografya, folklor, müzik gibi alanlarda düzeyinin üzerinde bir bilgiye erişmesini sağladı. Bu bilinçli kullanım, veli olarak bizi de mutlu ediyordu.

İnternette, özellikle de akıllı telefonda oyun oynamadığı için bazı arkadaşlarınca dışlanmaya başlandı Atacan. Arkadaşları günün moda deyimiyle ona “ezik” demeye başladı. Bu tavır, çocuğu üzüp etkiledi. Bu konuda ona bazı savunma önlemleri önerip benimsetmeye başlamama karşın eşim, okulun rehberlik öğretmenine gitti. Bu durumu görüştü. Rehberlik öğretmeni: “Çocukların kendi aralarında geliştirdikleri bir internet ve oyun dili var. Bu dille konuşmaktalar artık. Sizin çocuğunuz bu dilin dışında kalamaz. Bu nedenle az da olsa internette oyun oynamalı çocuğunuz.” deyince eşim, o gün oyunlar indirip telefonunu Atacan’a verdi. Çocuk da hiç istememesine karşın oynamaya başladı bu oyunları.

13 Mart’a kadar çok az zaman geçirmekteydi internette. Bağımlılık oluşmamıştı henüz. Doğa ve insan sevgisiyle donanmış bir çocuk vardı kaşımızda. Davranışlarıyla örnek bir adam… Salgın nedeniyle okullar dinlenceye girince evde oturmak zorunda kalan çocuk, internet oyunlarını daha çok oynar oldu. Artık izlediği bilim videoları, belgeseller uçup gitmişti yaşamından. Eskiye göre kitap okuması azaldı. Bizlerle söyleşileri yok olmaya, huyları da değişmeye başladı. İletişim sorunları ortaya çıktı. Sinirli, gergin bir çocuk oldu oyunlar yüzünden. Artık bizimle oturmaz oldu. Odasına çekilip saatlerce oyun oynamakta. Bundan da anlaşılacağı üzere çocuğumuz bizden kopmaya başladı.

Salgın döneminde evde kalmamız sırasında eşimde internetten alışveriş etme alışkanlığı olağanüstü arttı. Buna da fazla ses çıkarmadım üç ay boyunca dışarıya hiç çıkmayan eşimin bu alışverişlerle dışarıyla bir bağlantı kurarak soluklandığını düşündüm. Nisan ayının ortasıydı. Bir de baktım kurye kapımıza bir televizyon getirdi. Alışverişleri yapmak eşimden, kuryelerin getirdiği korona şüphelisi paketleri almak benden… Televizyonu korona önlemelerine uyarak balkona bırakıp sordum: “Bu ne?”

“Televizyon…” dedi.

“Ne olacak bu?”

“Atacan’ın odasına koyacağız.”

Oysa bu düşünceye hep karşı çıktım. Çocukların odalarına konan televizyonların onları, ailelerinden kopardıklarının tanığıydım. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Televizyonu, balkondan sokağa atacak durumum da yok! Çaresizce onu çocuğun odasına koyduk. O da bir elinde televizyon kumandası, diğer elinde telefon koltuğuna yerleşti. Çocuğun yüzünü gören cennetlik olacak neredeyse. Son günlerde çocuğun yemeğini odasına da taşımaya başladı annesi. Böylece bağımlılığı artmaya başladı.

Her şeye karşı Atacan’ı internetteki oyun bağımlılığından kurtarmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Vazgeçmem olanaksız. Çocuğumun olumsuz yönde değişen huylarını gördükçe içim yanıyor. Bu nedenle onu bağımlılıktan kurtarma savaşımımı sürdüreceğim. Bu işten vazgeçmek yok! Milyonlarca çocuk, bu bağımlılığın tutsağı ülkemizde. Bağımlılıktan kurtarma savaşımım başarıya ulaştığında bu konuda önemli bir deneyimin de sahibi olacağım.

Bugün Atacan, yine telefonda oyun oynamaktaydı. Durumuna çok üzüldüm. Kafasını okşayarak “Benim güzel oğlum oyun mu oynuyor telefonda?” dedim.

O: “Yanlışlarımın farkındayım. Yanlışımı yüzme karşı söyleme! Çok üzülüyor um söyleyince…” diye yanıtladı beni.

Söyleyecek bir söz yok! Ben de çocuk da yanlışın farkındayız. Birlikte aşacağız bu durumu. Birlikte kurtulacağız bu bağımlılığın çıkmazından.

Rehberlik öğretmeninin yanlış yönlendirmesini, bağımlılığın yolunu açmasını; eşimin bir öğretmen olarak bu yanlış kararı uygulamasını yeneceğiz çocuğumla.

                                       Adil Hacıömeroğlu

                                       28 Ekim 2020

YUMRUKLARI SIKILI, KAŞLARI ÇATIK ÖĞRETMENLER(!)


Öğretmenlik, kutsal bir görev… İnsanı, toplumu bilgisi ve verdiği eğitimle biçimlendiren insan mimarları… Bir toplumun geleceğini kurmakla görevli özverili bir meslek kümesi… Neden-sonuç ilişkisi kurup çözümleyici düşünmesi gereken sürekli öğrenen düşünce işçileri…

Öğretmenliği bir meslek olarak benimseyip gereğini yapanlar çoğunluktadır. Ne yazık ki her meslek kümesinin içinde olduğu gibi öğretmenlerin içinde de meslek ilkeleriyle uyuşmayan kişiler var. Bu kişiler, öğretmenliği bir meslek olarak değil, ücretli bir iş alanı olarak görenlerdir. Çocukları gereği gibi eğitip öğretmek çok da umurunda değil bu tür kişilerin. Onların ilgilendikleri tek şey, aybaşında alacakları ücretleridir.

Üzülerek söylüyorum ki öğretmen olmanın ilkeleri konmamış ülkemizde. Tıp Fakültesi mezunu olamayan sağaltımcı olamaz. Mühendislik fakültesini bitirmeyen bu mesleği yapamaz. Hukuk bitirmeyen avukatlığın yanından geçemez. Ancak ülkemizde çok değişik alanlarda öğrenim görmüş kişiler öğretmenlik yapabilir ve yapmakta. Bir mesleği yücelten ve ona saygınlık kazandırmanın birinci koşulu; meslek ilkelerinin, sınırlarının iyi belirlenmesi.

Öğretmen yetiştiren kurumlardan mezun olmasına karşın kendini mesleğin tinsel atmosferine kaptırmayanların sayısı az değil. Birçok öğretmen kendini yetiştirmemekte. Düzenli kitap okuyup araştırma yapanlar çok az. Kişi kendini yetiştiremeyince öğrencilerin sorularına yanıt veremiyor. Öğrencileri için farklılık yaratamıyor. Onların merak duygularını karşılayamıyor. Öğrenciye sanatsal, ekinsel, düşünsel, bilimsel zevkler aşılayamıyor. Öğrencilerinin ufku değil de ufkun arkasını görme isteklerini karşılayamıyor.

Sınıfta karşısında oturanların çocuk/genç değil de robotlar olduğunu sanmakta bazı öğretmenler. Neredeyse öğrencilerin tümü, dersi kaynatmak ister. Derste arkadaşıyla konuşmayan öğrenci, parmakla gösterilir. Ödevini yapmayan öğrenci elbet de olacak. İyi, pekiyi alanlar olacağı gibi zayıf da alanlar olacak. Çalışarak sınava girenler çoğunluktaysa kopya çekenler de arada sırada çıkacak bir sınıfta. Kitabını, defterini, kalemini unutan öğrencinin olmaması olanaklı mı? Nasıl anlatılan konuyu anlayanlar varsa anlamayanlar da olacak yanı sıra. Öğretmen ders anlatırken başka şeylerle meşgul olan öğrenciler belki de çoğunluktadır. Öğrenci, öğretmeninden çekindiğinden başka şeylerle meşgul almasa dahi usunda kırk tilki dolaşır. Bu tilkilerin dolaşmasına da kimse engel olamaz. Bir ders saatinin tümünde tüm ilgisini anlatılanlara toplayan öğrenci sayısı çok azdır. Bu da şaşırtıcı değil sanırım.

Öğretmenlerin bazıları, öğrencileri bilgisi, örnek davranışları ve duruşuyla etkileyip onlara ders dinletemediği için sıkılı yumruk, çatılmış kaşlarla derse girer. Öğrencinin dersi bozabilecek en küçük davranışına çok sert karşılık verir. Kişiliği oturmakta olan gencin yüreğinde onulmaz yaralar açılır böylesi davranışlarla. Özgüvenleri ve karşısındaki kişilere güvenleri zedelenir. Azarlandığı, dışlandığı için kendini kötü hisseder. Kendisine ve karşısındakilere saygısını yitirir.

Öğrencinin okula gelmesindeki amaç, öğrenmektir. Öğretmenin sınıfa girmesindeki amaç da öğretmektir. Bu amaçları gerçekleştirmede asıl etken öğretmen. Bu nedenle koşullar ne olursa olsun, öğrenci amaç dışı hangi davranışlarda bulunursa bulunsun, koşulları öğrenmeye uygun duruma getirmek öğretmenin görevi. Kolayı herkes yapar, önemli olan zoru başarmak. Öğrenmek istemeyene öğretmek ustalık ister. Doğaldır ki birtakım ruhsal sorunları olan öğrenciler vardır. Bu çocukların sorunlarını sağaltımcılar çözecektir. Ancak böyle kişilerin çok az olduklarını da ekleyelim.

Öğrenciye karşı hoşgörüsünü yitiren öğretmenlerin eğitim sistemimize ve toplumun geleceğine büyük zararları var. Her şey yaptığın işi benimseyip içselleştirmek ve kendini hem mesleki hem de ekinsel olarak geliştirmekle olur. Her meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de kişi kendini geliştirmeli.

Bağırıp çağırmakla çocuk/genç eğitilemez. Adı üstünde “delikanlı” karşımızdakiler. Kanları deli akmakta. O delişmen akışı durdurmak olanaksız. Bu nedenle onların delişmenliğinden yararlanarak onları eğitmeli. Öğrencisine saygı duymayan öğretmenler, mesleklerini gerçek anlamda yapamazlar.

Türkçemizde “halden anlamak” diye bir deyim var. Öğretmenlerimiz halden anlamalı. Çocuğun/gencin yerine kendini koymalı. Kendi öğrencilik yıllarını bir an olsun usundan çıkarmamalı. Sınıfında kızıp bağırdığı öğrencilerinin davranışlarının benzerlerini kendisinin yapıp yapmadığını sorgulamalı.

Herkes zamanla öğrenip olgunlaşmakta süreç içinde. Yanlışları yapa yapa doğruları öğreniyor. Kimseye doğru davranışlar gökten zembille inmiyor. Yaşam bir deneyimler demeti. Deneyimlerim çoğu, yanlışlardan çıkarılan derslerden oluşmakta.  

Dünyada hiçbir şey, hiçbir kişi mükemmel değil. Her şeyin bir olumlu bir de olumsuz yanı olur. Bir şeyi, bir düşünceyi, bir kişiyi değerlendirirken diyalektik bakış açısıyla görmeliyiz karşımızdakini. Karşıtlıklar bir arada olur. Bu nedenle öğrencilerin yanlışları varsa en az bir o kadar da doğruları vardır. Doğruları çoğaltmanın yolu karşımızdaki kişiyi ezip tinsel olarak yok etmek değil, onun doğrularını gerektiği zaman övmekle olur. İnsanları yüreklendirmeden onların başarılı olmasını bekleyemeyiz.

Öğretmenler, sınıfa yumrukları sıkılı, kaşları çatık girmemeli. Kavgaya mı gidiyorsunuz, yoksa karşınızdakilere bir şey öğretmeye mi? Öğretmene yakışan, güler yüzlü olmaktır. Her davranışıyla öğrenciye güven vermelidir. Karşılıklı güvenin olmadığı yerde eğitim amacına ulaşamaz. Güvensizlik insanların içini kemiren bir hastalık. Bu hastalığa yakalanmamalı, yoksa sağaltımı çok zor.

Sınıfa kızgın bir tavırla giren bazı öğretmenler, önyargılıdır. Önyargılı olmak, eğiteceğin kişilerle aranda duvar örmektir. Senden bilgi edinmek isteyen kişilere karşı önyargıyla yaklaşmak ne denli doğru?

Çocuklar, bizim çocuklarımız. Gençler, bizim gençlerimiz. Onlar ülkemizin, insanlığın bir parçası… Onların eğitiminde yapacağımız küçük hataların çok büyük olumsuz sonuçları olur. Her bireyi gereği gibi eğitmek gerek. Eğitemediğimiz kişi, toplum adına bir yitiktir. Bu nedenle eğitim konusunda görevli olanların yüksek bir sorumluluk bilinciyle davranması gerekmekte. Toplumun hiçbir bireyi, kişisel yanlışlara feda edilemez.

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           26 Ekim 2020

 

 

SURİYE İLE BARIŞMAK İÇİN ZAMAN YİTİRMEYİN


AKP Hükümeti, Suriye ile barışma konusunda ayak sürümekte ne yazık ki. Bu ayak sürüyüş, ülkemizin çıkarlarına zararlar vermekte. Bu zararlar, Türkiye’yi uluslararası planda sıkıştırmakta. Yeni bağdaşıklarla çıkarlarını korumasını engellemekte.

ABD ve bağdaşıkları, ülkemizi dört bir yandan kuşatmakta. Ülkemizin bu kuşatmayı yarması için yeni dostlara gereksinimi var. Yeterince düşmanı olan Türkiye’nin yeni düşmanlar edinmesi, komşular ve bölgemiz ülkeleriyle yapay, birçoğu da ABD kaynaklı yaratılan sorunları büyütmesi yurdumuzun çıkarına değil. Komşularımızla bozulan ilişkilerimizin neredeyse hepsi, ABD-İsrail çıkarları doğrultusunda emperyalist ülkelerce yaratıldı. Emperyalistlerce yaratılan bu sorunlar, daha çok Türkiye’nin zararına oldu. Bu nedenle ülkemiz bölgede yalnızlaştı, terörle savaşmak zorunda kaldı, Mavi Vatan’daki çıkarlarını savunmada gerekli dostları bulamadığından kesin sonuca ulaşamadı.

Türkiye’nin ABD kaynaklı ve ülkemizi zayıflatmaya yönelik sorunlardan kurtulmasında kilit ülke Suriye’dir. Suriye ile ilişkileri normalleştiren Türkiye, bir anda birçok sorunu rafa kaldırdığı gibi çözümsüz gibi görünen önemli konularda üstünlük sağlar.

Öncelikle Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanmalı. Türkiye bu konuda elinden gelen her şeyi yapmalı. Körü körüne Münafık Kardeşler örgütünü destekleme ya da örtülü bir biçimde koruma sevdasından vazgeçmeli. AKP yöneticileri, Münafık Kardeşler’in İngiliz yapımı ve sonrasında ABD kuklası olduğunu iyi bilmeli. Arap ülkelerini köleleştirip ulusalcı dalgayı yok ederek petrolün üstüne oturmak isteyen İngiltere-ABD, ne yazık ki dini kullanarak Münafık Kardeşler örgütünün palazlanması için her şeyi yaptı. Bu örgütün emperyalistlerce desteklenmesinin nedenlerinden biri de ABD’nin SSCB’yi kuşatmak ve parçalamak için oluşturduğu Yeşil Kuşak Projesidir. Ayrıca Arap ülkelerinin parçalanması ve birbirleriyle savaştırılması, İsrail’in soluklanmasını sağlamakta. Bu nedenle Batı Asya ülkeleri arasındaki siyasal çatışmaların neredeyse hepsi İsrail’in yararınadır, dolayısıyla da ABD’nin. Bu nedenle AKP hükümeti gördüğü oyuna gelmemeli, Suriye ile zaman geçirmeden ilişkileri düzeltmeli.

Suriye ile barış sağlanıp siyasal ilişkiler kurulduğunda öncelikle ülkemizdeki terör sorunu tarihe gömülür. Terörü besleyen bataklık böylece kurutulmuş olur. Bu durumdan hem Suriye hem de Türkiye büyük bir yarar sağlar.

Güney komşumuzla barışmamız, Doğu Akdeniz’de elimizi güçlendirecektir. İki ülke de Mavi Vatanlarındaki haklarını, ABD ve piyonlarına karşı korumuş olacaktır. Böylece Türkiye’nin Mavi Vatan’da eli güçlenecek. Suriye barışı, Rusya ile ilişkileri de güçlendirecek, böylece Doğu Akdeniz’de dengeler ülkemiz lehine değişecektir.

İdlip, Suriye toprağıdır. Hiç tartışma konusu olmaksızın burada Şam’ın her türlü egemenlik hakları uygulanmalı. İdlip’te Suriye’nin yasal hükümetine silahlı muhalif güçlerin olması hiçbir biçimde kabul edilemez. İdlip’in Rusya ile bir anlaşmazlık konusu edilmesi anlaşılamaz. İçinde yaşadığımız siyasal koşullar, ülkemizle Rusya’yı bağdaşık olmaya itmekte. Yaklaşık yüz yıldır Türkiye-Rusya arasında yazgısal bir siyasal işbirliğini zorunluluğu görülmeli. Bu nedenle Erdoğan yönetiminin bu konuda ısrarı yersiz ve Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır. AKP’nin ülkemize zarar veren bu politikası en kısa sürede terk edilmeli.

Rusya ve Suriye ile aradaki sorunların aşılmasıyla KKTC rahatlayacak. Uluslararası alanda KKTC’yi tanıma, tanıtma hızlanacak ve Rum kesimin bütün kozları elinden alınacaktır. Bu yolla da Türkiye’nin ABD ve yandaşlarınca güneyden kuşatması yok edilecek.

Rusya ile Suriye konusunda işbirliği yaparak aramızdaki en önemli sorunun ortadan kalkmasıyla Azerbaycan’ın Karabağ topraklarına kavuşması hızla sağlanacak. Bu sorun, kalıcı bir biçimde ortadan kaldırılacak. Azerbaycan, böylece savaş durumundan çıkarak ekonomik gelişmesini hızlandıracak. Güney Kafkasya’nın barış ve istikrara kavuşmasıyla Türkiye’nin Orta Asya’daki soydaş ülkelerle ilişkileri ileri bir aşamaya girecek. Böylece “Kuşak Yol” çerçevesinde Çin’le ülkemiz arasındaki karasal bağlantının güvenliği de sağlanacak.

Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini sağlamlaştırmak, güvenilir bir zemine oturtmak için Ukrayna ile ilişkilerindeki diline özen göstermeli. Kırım konusunda Rusya’nın yanında yer almalı, ABD-Ukrayna’nın değil. Abazya’nın bağımsızlığını tanınmalı.

İdlip sorununun halledilmesiyle Rusya ile stratejik ortaklık kurulur. Böylece Türkiye’nin eli, ABD’ye karşı güçlenir. Bu konudaki gecikmeler diğer sorunların halledilmesini de engellemekte.

Suriye ile köklü tarihsel bağlarımız bulunmakta. Bin yılı aşkın bir süredir birlikte yaşayan iki ülke halkı var. Kültürel yakınlığımız, komşuluğumuz, tarihsel bağlarımız bizi bir olmaya zorunlu kılmakta. Erdoğan’ın bu konuda inadı bırakarak Esat’a el uzatması Türkiye’nin yararına; ABD, İsrail, PKK ve FETÖ’nün zararınadır. Siz olsanız ne yaparsınız?

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   21 Ekim 2020

 

 

 

+

KILIÇDAROĞLU’NUN ERKEN SEÇİMİ

            Kılıçdaroğlu erken seçim istiyormuş.

Güzel…

Seçim istemek her siyasetçinin, hatta her yurttaşın hakkı… Bu konuda bir yanlışlık yok! Kılıçdaroğlu da parti genel başkanlığına kasetten çıkan bir paraşütle inse de seçim isteyebilir, istediği kadar.

İyi, güzel de siyasetçiler seçime iktidar olmak için gider. Bunun için halka sunacakları ikna edici bir programları olur. Kılıçdaroğlu’nun böyle bir hazırlığı var mı?

Ben görmedim bir iktidara hazırlık programı. Gören varsa söylesin, bilgisiz kalmayalım. Çünkü bilgisizlik çok kötü…

Bir ana muhalefet lideri seçim istiyorsa demek ki cumhurbaşkanı olup hükümeti kurarak ülkeyi yönetecek sanırım. Bu seçim isteğini, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıklaması olarak mı anlayalım?

Kılıçdaroğlu, eğer bu erken seçim isteğiyle adaylığını açıklamadıysa adayı kimdir? Bunu da açıklamadıysa adaysız mı seçime girecek?

Ekonomi, Doğu Akdeniz, eğitim, sağlık, Suriye, Azerbaycan, Libya, İkinci İsrail, ABD ile ilişkiler, NATO, AB, PKK ve FETÖ konularında ne düşünüyor? Bu görüşlerini de açıklamalı kamuoyuna. Seçim isteyen parti, niye seçim istediğini de anlatmalı.

Az kalsın unutacaktım… İktidara yürüyeceği dostlarını da açıklasın Kılıçdaroğlu. Onları da tanıyalım. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” sözü boşuna söylenmemiş.

Kılıçdaroğlu aday olmayacağı, dolayısıyla iktidar istemediği bir erken seçim istiyor. Acaba neden? Kimlerin iktidarı için bu erken seçim isteği?

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   12 Ekim 2020

 

 

 

İLK ZİL ÇALDI


Bugün okullar açıldı. Yedi aydır salgın nedeniyle okullarından uzakta kalan öğrencilerin bir bölümü haftada iki gün de olsa okullu olacak. Çocukların okulu özlediklerini söyleyebiliriz. Çünkü öncelikle okul, onlar için bir sosyalleşme, oyunlar oynama alanı. Zaten eğitimin de amacı öğrencileri sosyalleştirmek değil mi?

Uzaktan eğitim tamamen öğretimi önceleyen, eğitimi dışlayan bir sistem. Bir öğrencinin öğretmeniyle göz göze gelmesi bile bir eğitimdir. Öğrenciler öğretmenlerinden çok şey öğrendikleri gibi birbirlerinden de öğrenmekteler. Okullarda öğrenme karşılıklı bir eylem olarak sürer.

Okullar, toplumsal değerlerin ve kuralların öğrenildiği yerlerdir. Bu değer ve kurallar içselleştirilerek davranışa dönüşür. Öğrencinin davranışları zamanla olumlu bir yöne doğru evrilir.

Demokrasi eğitiminin başladığı yerdir okul. Farklı kişilerle uzlaşmayı, karşısındaki kişinin haklarına saygı göstermeyi, düşüncesini açıklayan kişiyi sonuna dek dinlemeyi, Söz hakkı almayı, sözün gücünü anlamayı öğrenir öğrenci.

Çocuk, okulda kurallara uymayı algılar. Kurallı bir yaşamın filizlendiği yerdir okul. Tehlikelerden korumayı, korunmayı; tehlikeye karşı önlem almayı öğrenir. Tehlikelere karşı dayanışma ve yardımlaşmanın gücünü fark eder. İşbölümünün yaşam için vazgeçilmezliği belleğinde yer eder. Bilginin gücünü süreç içinde fark eder.

13 Mart’ta kovid 19 salgının yayılmaması için okulların kapatılması olumlu bir karardı. Bugünse kısmen de olsa açılmaları olumlu. Okulların her gün eğitim yapması için virüsün bulaştığı hasta sayısı yüzün altına inmeli. Aslında toplum olarak önlemlere uyma konusunda biraz özen göstermememiz salgını geriletir ve okullar da kazasız belasız eğitimlerini sürdürür.

Önlemlere uyma konusunda çocuklara güvenim ve inancım tam. Büyüklere göre önlemlere, uyulması gereken kurallara daha çok özen göstermekteler. Salgına karşı korunma ve savunmayı eksiksiz uygular çocukların ezici çoğunluğu. Çocuklarına güvenmeyen toplumlar ilerleyemez ve güzel bir gelecek kuramaz. Biz de çocuklarımıza güvenmeliyiz.

Çocukların salgına karşı gösterecekleri özen, dirayet, kurallara uyum büyüklere de örnek olacak. Ey büyükler, çocuklardan öğrenme zamanıdır.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               12 Ekim 2020

 


ÖMER GÜRBÜZ


Ömer Gürbüz’ü ilk kez kayınpederim, dünya iyisi bir adam olan Abidin Özkan’ın cenazesinde tanıdım altı yıl önce. Onunla bir hısımlığımız, akrabalığımız yoktu. Eşimin dayısının oğlu Cengiz’in arkadaşıydı. Cenazenin defni sırasında gösterdiği özveri, içtenlik, yardımseverliği ilgimi çekmişti.

Gömütlüğe varır varmaz gömütün içine atladı. Kayınpederimin cansız bedenini gurbetten dönmüş kırk yıllık dostunu kucaklar gibi sevgi, özen, saygıyla kucaklayıp sonsuza dek yatacağı toprağın kucağına yatırdı. Cenaze töreni, ölüyü gömme işi bitti. Bu güzel insanla tanışma fırsatım olmadı, ama belleğimde silinmez bir yer edindi. Cengiz’e, bu yürekli adamın kim olduğunu sordum. O: “Arkadaşım Ömer Ağabey… Mahallemizin iyi delikanlısıdır.” dedi. İstanbul’un bitmek tükenmek bilmeyen karmaşası, yoğun iş temposu, soluk aldırmayan yaşam biçimi içinde bir türlü görüşüp söyleşme fırsatı bulamadık Ömer’le.

8 Ekim 2020 günü eşimin dayısı Cihan Dımışkı, yakalandığı akciğer kanserine yenik düştü. Bir gün önce sağaltıldığı Yedikule Göğüs Hastanesindeki odasında birkaç saat söyleştik. Dayanılmaz acılarını hafifletmeye çalıştık. Bir soluğun insan yaşamı için ne denli önemli olduğunu gördük o gün. Ölüm haberini akşamüstü alınca Bostancı’daki evimizden sağanak yağmura aldırmadan en kısa ve hızlı yol olan Marmaray’la hastaneye koştuk. Orada Ömer’le karşılaştık mahalle arkadaşlarıyla. Bir gün sonra yapılacak cenaze töreni için tüm hazırlıkları yapmıştı bile. Oradan hep birlikte cenaze evine gittik. Üzüntüyü birlikte paylaştık. Gece herkes evine döndü, bir gün sonra buluşmak üzere.

9 Ekim 2020 günü eşimin dayısı Cihan Dımışkı’yı sonsuzluğa uğurladık. Cenaze, Eski Kozlu Mezarlığında toprağa verildi. Ölüyü yıkama işlemi ve cenaze namazının kılınması gömütlükteki gasilhanede yapıldı. Korona salgını nedeniyle törenler kalabalık tutulmuyor. Zaten kalabalık olsa da gasilhanede alan çok dar ve onlarca ölü var sırada. Ömer burada da her işin başında. Bir cenaze töreni ve defin için gerekli tüm işleri çoktan halletmiş.

Cenaze namazı kılındıktan sonra gömütlüğe gidildi. Ömer, sportmen bir kıvraklıkla çukurun içine atladı. Bir görevliyle sayrılık nedeniyle iyice zayıflamış, bir deri bir kemiğe dönmüş Cihan Dayı’nın bedenini kucakladı kayınpederimi kucakladığı gibi. Cansız bedenin incinmemesi için gösterdiği özen ilgimizi çekti. Kucağında cansız bir yetişkin bedeni değil de yeni doğmuş bir bebek varmışçasına sarıldığı ölüyü kara toprağa yerleştirdi. Avuçlarında ufaladığı yumuşak toprakla kafasının altına yastık yaptı. Cansız bedenin her yanının ezilip zarar görmemesi için olağanüstü bir çaba gösterdi. Kürekle toprak atılırken toprağı elleriyle adeta elekten geçirdi. Atılacak toprak bitince kürekler bırakıldı. Ömer, önce kürekle sonra elleriyle toprağı düzenledi. Toprağı okşayıp sevdi. Bu sevme, Cihan Dımışkı’yı sever gibiydi. Saygı, özen, içten, sevgi dolu… Toprağı okşayıp sevme işi bitince gömütün kazımı sırasında sökülen gül ve sardunyaları özenle dikti. Sıra sulamaya geldi toprağı. Suyu yavaşça toprağı incitmeden döktü. Kuşların içmesi için mermerden su çanaklarını temizleyip su doldurdu. Ardından süpürgeyle gömütün dört bir yanını iyice temizledi. Temizleme işi bitince önceden hazırlattığı mezar taşını yerine yerleştirdi.

Her şey bitip cenaze evine dönünce Ömer’le ilgili sorular sordum arkadaşlarına. Şehremini Mahallesinin yardımsever ağabeyi. Herkesin kara gününde koşturan bir adam. Yalnızca insanların mı yardımına koşuyor? Tabi ki hayır! Yaralanıp hastalanan kedi, köpek, martı, serçe ne varsa canlı olarak onların imdadına yetişmekte. Kazancını insanlara, doğaya harcamakta. Para biriktirmek yerine insan biriktiriyor durmadan.

Ömer yokken güleç eşi Dilek Hanım’a: “Ömer nasıl bir adam? “diye sordum. O: “İnsanların kara günlerinde hep yanında olan, ama iyi günlerinde ortalıkta gözükmeyen bir insan.” diye yanıtladı beni. “Önemli olan insanların kara günleri, iyi günlerinde herkes ortada olur. Kara günde ise insanlar nedense yok olur.” tümcelerini de ekliyor sözlerine.

O sırada öğreniyorum ki Kulaksız gömütlüğünde hayrat olsun diye bir çeşme yaptırmış, ancak adını yazdırmamış. Onun haberi olmadan ustalar, çeşmenin pek görünmeyecek yerine adını yazmışlar.

Ömer, yıkanıp paklanıp temiz giysilerini giyinip geldi. “Gömütlükte toprağı sevip okşayarak ellerinle niye eliyorsun?” diye sordum. O: “Türlü makamları işgal eden beş paralık adamların karşısında eğilip bükülerek ceket ilikliyor birçok kişi. Ben, sevdiğim bir insanı cennete yolcularken Rabbimin önünde diz çöküyorum ki sevdiğim kişinin ruhu erince erişsin.” diye yanıtladı beni.

Ömer’in yaşamında gösteriş yok! Para kazanma hırsı yok! Tek kaygısı dostlarına hizmet etmek. İnsanların yardımına koşmak. Küçük yaşta babasız kalan bu adam gibi adam yetimliğin verdiği acıları, insan biriktirerek geniş bir aileye sahip olarak dindirmekte.

Ömer Gürbüz toplumumuzun vericilerindendir. Gülü, gülle tartar. Kesesinden verir yüreğini varsıllaştırmak için.

Topkapılı Cambaz Mehmetlerin yetiştiği toprakta boy verdi Ömer. Adsız bir kahraman, yüreği evren kadar büyük bir dost insan. Toplumumuzun bunca zorluğu aşmasında, felaketler karşısında dimdik ayakta kalmasında Ömer Gürbüzlerin öncülüğüdür bizi düze çıkaran. Çok yaşa Ömer, senin gibi kocaman yüreklilere o kadar çok gereksinmemiz var ki…

                                                                     Adil Hacıömeroğlu

                                                                     10 Ekim 2020

AYDIN BEY’İN SEDİR AĞACI

     

    Aydın Uzman Bey ile uzun zamandır arkadaşız. 1990’ların ortalarında başladı arkadaşlığımız ve giderek kopmaz bir dostluğa dönüştü. Bu dostluğun oluşmasında düşünsel yakınlığımızın, ülkü birliğimizin, Kemalist olmamızın etkisi çok büyük. 

    Tanışmamız Bakırköy ADD’de (Atatürkçü Düşünce Derneği'nde) oldu. Yaşamın değişik alanlarında sürdü. Farklı zamanlarda benzer yaşam süreçlerinden geçmemizin dostluğumuzun pekişmesinde önemi büyük. 

    Aydın Bey, zeki olduğu kadar nüktedan biridir. Zaten nüktedanlık da zekâ gerektirir. Her konuda yapacağı bir nükte kesinlikle vardır. Her konuyla ilgili de bir şiir bulunur dağarcığında. Seksen yedi yaşına gelmiş bir Cumhuriyet aydını olarak düşünme yetisi, sorunlara çözümleyici yaklaşımı üst düzeydedir. Olayları neden-sonuç ilişkisi bağlamında düşünmesi övgüye değer. Kitap okur. Merak eder, soru sorar düşünür. 

    Gerçek bir mühendistir. Bilgisini uygulamaya döker. Bilgi birikimi, dünya görüşü, olaylara bakış açısı, matematiksel düşünüşü, her şeyde toplumsal çıkarları gözetmesi nedeniyle öngörüleri çok güçlüdür. Bu arada iyi bir briççidir. 

    Aydın Uzman, toplumuzun vericilerindendir. Yüreğinden, malından verir. Özverili kişiliğiyle dünya malına değer vermez. Kefenin cebinin olmadığını bildiğinden bağışlamıştır maddi birikimini toplumsal yarar uğruna. Eski model arabasından kendisinden çok gençler yararlanır. Gençlerin Türkiye sevdası uğruna çalışır araba aylarca. Bir yere gideceği zaman telefon eder, gençlerden biri arabayla gelerek onu alıp istediği yere götürür. Bundan da çok memnundur. "Önemli olan çocukların işinin görülmesidir." der.

    Yaz dinlencelerinde genellikle Mürefte’deyiz. Aydın Bey’de benden önce yıllarca Mürefte’de kaldı. 1979-2005 yılları arasında burada Marmara Sahil Sitesinde dinlendi. Burayı, düşünsel ve duygusal ortamının sığınağı yaptı uzun süre. 1992’de evinin önüne bir sedir ağacı dikmiş. Yan komşusu, ağaç büyürse denizle arama girer, denizin maviliğini göremem diye bir gün kimseye görünmeden ağacın tepesini kesmiş. Aydın Bey, durumu anlamış anlamasına da kesen kişiyle ilgili kanıtı yok elinde. Bir söyleşide isim vermeden sedirin tepesini kesen kişiyi yüzüne karşı eleştirmiş. Çok ağır konuşmamış, ama ileti yerine ulaşmış. Suçlu, suçunu anlamış. Aydın Bey, her yaz sedir ağacına çocuğu gibi bakıp büyütmüş. Yazlığını 2005’te satıp oradan ayrılınca merak eder olmuş sedirini. Her yıl bana sedirinden söz etmekteydi.

    Bu yıl yaz dinlencesinde yine beni arayıp Mürefte’yi, Marmara Sahil Sitesi’ni ve sedir ağacını sordu. 22 Temmuz 2020 günü Aydın Bey’in eski yazlığının önüne gittik ve sediri gördük. Kocaman bir ağaç olmuş. Her yönden fotoğrafını çekip Aydın Bey’e gönderdim. Ayrıca sedirini ve eski evini canlı yayınla ona izlettim. Yeşilyurt’taki evinde, oturduğu koltukta oldukça heyecanlandı. Gurbetteki çocuğuna kavuşmuş bir babanın mutluluğuyla neredeyse bir saat boyunca sedir ağacından konuştuk. Ben sedir ağacının gölgesinde, o evindeki koltuğunda, eşim telefon elinde bizim bağlantımızı sağlamak için ter dökmekte temmuz sıcağında. 

    Birkaç komşu merak edip yanımıza geldi. Ne yaptığımızı sordular. Durumu anlattık. Sedir ağacını diken eski bir site sakinine ağaç hakkında bilgi verdiğimizi anlattım. Hanımefendi burada yeniymiş. Aydın Bey’i tanımıyor, ama anlattıklarımızdan çok da merak etmiş. Onun nasıl da büyük bir ağaç sever, doğa tutkunu olduğunu anlayınca duygulandı kadıncağız. 

    Sedir ağacının görüntülerinden sonra denizi gösterdik ona boydan boya. Yaşulu gözleri seçebilmiş midir bilmem Marmara Adası'nı gösterdik ona uzun uzun. Kimbilir uçmağa varmış sevgili eşiyle yazlık evin balkonuna oturup denizin maviliklerinin sonsuzluğunda Marmara Adası'na bakıp ve poyrazla serinlenirken hangi imgelemlerin, düşlerin fırtınalarını yaşamışlardır. 

    Sedir ağacının önünde kendime söz verdim. Yaşadığım sürece ve Mürefte’ye geldikçe bu sedir ağacını ziyaret edeceğim. O ağaçta sevgili arkadaşımın gülen gözbebekleriyle bakışacağım. Ağacın yeşilini, arkadaşımın gözlerindeki yeşil yerine koyup onun gür ve içten kahkahalarını işiterek orada bulunacağım. Ağabeyim, arkadaşım, büyüğüm Aydın Bey’in elinin değdiği, toprağını avuçladığı, gözleriyle sevdiği ve değer verdiği bir sedir ağacı benim için de çok değerli. 

    Ankara’da bir iğde ağacı için gözyaşı döken Atatürk’le onun izinden şaşmadan giden Aydın Bey’in sedir ağacına bağlılığı bir düşünme biçiminin özgürce anlatımıdır. Yurtseverlik kimi zaman toprağın bağrında, bir çakıl taşında, boz bir tepede, ıssız bir vadide kimi zaman adsız kahramanlarda, insan sevgisinde kimi zaman da bir ağacın bedeninde, dalında, yaprağındadır. 

    Aydın Bey’in bir dikili ağacı var bu dünyada, olmayanlar düşünsün kendi durumlarını. Yüreği sızlamadan yüz yıllık ağaçları yok edenleri düşündükçe “İyi ki varsın Aydın Bey! İyi ki seni tanıyıp dost oldum.” demekteyim. Aydın Beylerin ülkemizde çoğalması dileğiyle…

    Not: 1 Ekim 2020 tarihli Aydınlık gazetesinde "Vericilerin Kıdemlisi: Aydın Uzman" başlığıyla yayımlanmıştır.

Adil Hacıömeroğlu

                                                         23 Temmuz 2020