EMPERYALİSTLERİN YÜZ YILLIK PLANLARI
VATANIN BÜTÜNLÜĞÜ, DEVLETİN BAĞIMSIZLIĞI
SANATIN BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ
Not: Elnare Abdullayeva'nın sözünü ettiği türkülerden üçü aşağıdadır.
Elnare Abdullayeva-Cahildim dünyanın rənginə "Neşet Ertaş" (Muqam-Meqami... https://youtu.be/YuJV-kcRQP8 @YouTube aracılığıyla
Elnare Abdullayeva-Gonul dağı (Saray Konsert) https://youtu.be/6z86H7lVAlQ @YouTube aracılığıyla
Elnarə Abdullayeva Ah Yalan Dünya (Neşet Ertaş) Antrakt Verlişi https://youtu.be/zZdosgWwal0 @YouTube aracılığıyla
STRATEJİK MERKEZ, TRABZON
ATATÜRK'Ü, KURDUĞU MECLİS’TEN ATMAK
KAHRAMANLARIN TERFİSİNE KARŞI ÇIKAN MUHALEFET
ÖNCE VATAN
Çankaya…
Falih Rıfkı Atay’ın ölümsüz yapıtı. Daha lise yıllarımda okudum bu ölümsüz kitabı.
Fırsat buldukça göz atarım sayfalarına. Bu kitabı; öğrencilerime,
arkadaşlarıma, yakınlarıma, hatta ilk kez tanıştığım ama bir daha görmediğim
nice insana okutmak için hep öneri de bulunmaktayım. Atatürk’ü yakından
tanıyan, Kurtuluş Savaşı’nı, olayları bire bir yaşayan, o fırtınalı günlere
tanıklık eden birinden her şey öğrenilsin istemekteyim hep. Bu isteğimden bir
an olsun vazgeçmedim. Atatürk’e karşı zerre kadar sevgi ve saygı duyan herkes,
bu kitabı okumalı. Yalnızca bunu mu? O dönemi gerçekçi bir biçimde anlatan
birçok kitabı.
Yine
Çankaya’nın sayfalarını karıştırmaktayım. Günümüzde ders çıkarabileceğimiz
birkaç olayı paylaşayım istedim.
TBMM’nin
yeni açıldığı aylar… İşgal güçleri, bir yandan kutsal vatan topraklarını bir
bir işgal ederken İngilizlerin desteklediği, Padişah Vahdettin ve hükümetinin
kışkırttığı onlarca ayaklanmayla boğuşmakta Ankara. Kimi Kuvayı Milliyecilerin
uygulamaları da bir dert… Bu nedenlerle zor günler yaşanmakta. Bir yandan
direniş için TBMM’ye bağlı düzenli ordu oluşturulmakta... Bir yandan da yeni
kurulan devletin yasaları çıkarılmakta Meclis’ten…
Çiçeği
burnunda devletin Maarif Vekilliği, resim dersini çizgi dersine çevirmişti
dinsel gerekçelerle. Medreseler açılmaktaydı bir yandan da. “Ankara’da
Tanzimat’tan da öncesini hatırlatan bir hava vardı.” Milli Şairimiz Akif, bu
yapılanların destekçisiydi. Trabzon Milletvekili Ali Şükrü de bu yapılanların
en önemli ve ateşli savunucusuydu.
“Cüretkâr
ve atılgan olan Ali Şükrü, bir sağlık kanunu tartışmasında ‘Kadınlarımızdan ne
ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız.’ diye haykırmıştı.”
“İstiklal
Marşı’nın yazarı Şair Akif Meclis’te bir daha ağzını açmıştı: Neden sivil
gazete ‘Hâkimiyet-i Milliye’ ye ödenek verilmiş de Şeriatçı Sebilürreşad
dergisine verilmemiştir, kavgasında bu yardımı esirgeyenlere ‘Dalkavuklar!’
diye bağırmak için!” Oysa Hâkimiyet-i Milliye kurtuluş mücadelemizi dünyaya
anlatan sesiydi Ankara’nın. Bunu bilmez miydi Akif ve arkadaşları?
Osmanlıyı
kırıma uğratan salgın hastalıklar Kurtuluş Savaşı yıllarında da önü alınmaz bir
beladır. Yıllarca salgın hastalıklar önlenemediğinden nüfusumuz kırılmaktadır.
Ne yazık ki Osmanlıyı yönetenler, bu hastalıkları “Yazgı…” deyip geçiştirdiler
yıllarca. İlk Meclisimiz ve hükümetimiz bu salgınların önünü almak
istemektedir. Sağlık Komisyonunda frengi hastalığına karşı önlemler görüşülür.
“Evlenecek kadınların önceden hekimce muayene edilmesini” yasalaştırmak
istenmekteydi işin uzmanı hekimlerce. Gericiler: “Bakire kadın hekime
gösterilemez!” diye ayaklandılar. Hekim yerine bir ebenin muayene etmesini
istediler. Eğer ebe gerekli görürse hekime söyler, o da ilaç yazdırır,
demekteydiler. Anadolu, frengiden kırılmakta. Halk çaresiz… Gencecik
insanlarımız, bu illetten yaşamını yitirmekte. Salgın hastalıklar,
memleketimizi işgal eden düşman kadar tehlikeli. Ama bu gerçeği kavrayamayan
vekiller var TBMM’de, hem de çokça.
Sağlık
Komisyonu Sözcüsü Dr. Emin Bey (Bursa Milletvekili Emin Erkul), frenginin
önlenmesi konusunda kararlıdır. Bu konuda hiç geri adım atmamakta. Bu
tartışmalar sırasında öfkesini kontrol edemiyor ve hocalardan birine tokat
atınca az kalsın linç ediliyordu.
Henüz
1920 yılıdır. II. Mahmut’un Rumlardan taklit ettiği fes için dış ülkelere
milyonlarca lira verildiğini ileri sürerek yerli malından üretilen kalpağın
başlık olarak kullanılması TBMM’ye teklif edilir. Meclis’te kıyamet kopar. Fes
ve kalpak savunucuları hararetli tartışmalara girer.
Trabzon
Milletvekili Ali Şükrü’nün teklifi üzerine “Men-i müskirat” yasası çıkarılır.
Bu içki yasağı yasası, bir şeriat yasasıdır. Fes yüzünden yirmi milyon lirayı
ithalata harcayan yoksul ülkemiz, içki yasağı yüzünden bir yirmi milyonu daha
kaybedeceğini anlatamadı sorumlu yöneticiler. Hoca Vehbi Efendi, “Hadd-i Şeri”
adı verilen dayak cezasını da teklif etti. İçki içenlere bir kadeh için seksen
değnek vurulacaktı bu öneriye göre.
“Bir
milletvekili: ‘Yahu dört kadeh içene dört kere seksen sopa! Nasıl dayanır bir
insan!’ diye haykırdı.”
Atatürk
cephededir… 22 Haziran 1920’de başlayan Yunan ilerlemesi son hızla sürmekte.
Yerleşim yerleri bir bir düşman eline geçmekte. Kuvayı Milliye birlikleri
bozulmakta. Düzenli ordunun kurulup güçlendirilmesi ivedilik göstermekte.
Muhalefet, Yunan ilerlemesiyle azıtmış durumda. Atatürk, cepheden koşup Ankara’ya
geliyor, Meclis dağılmasın, ulusun birliği bozulmasın, diye. Hamdullah Suphi
gibi yakın arkadaşlarıyla bile sert tartışmalara giriyor. Düzenli orduya karşı
çıkanlar çoğunlukta. Birçok kişi kurtuluşun milis güçleriyle olacağını
savunmakta.
Örnekleri
çoğaltmaya gerek yok sanırım. Türkiye bir vatan savaşımı içindedir. Atatürk,
kazanmak zorundadır. “Gerici” diyerek kimseyi dışlayacak durumu yok! Farklı
düşüncede olanlar da kurtuluş mücadelesine omuz vermeli. Önce vatanı
kurtarmalı…
İlk
TBMM: 115 memur ve emekli, 61 hoca, 51 asker, 51 hekim, 49 avukat, 37 tüccar,
26 çiftçi, 8 şeyh, 6 gazeteci, 5 ağa, 5 aşiret reisi, 2 mühendisten oluşmuştu.
Türlü mesleklerden, farklı düşüncelerden oluşan Meclis’in ortak amacı vatanın
kurtuluşuydu.
Yukarıdaki
örnekler günümüze ne kadar da uymakta… Şimdi de bir vatan savaşımı vermekteyiz.
ABD emperyalizmi, tüm gücüyle saldırmakta Türkiye’ye. Böyle bir durumda Atatürk
gibi düşünüp davranmak zorundayız. Çünkü önce vatan! Vatanımızı, emperyalist
saldırılardan kurtardıktan sonra tartışacak çok zamanımız olacak. İç cepheyi
sağlam tutmalı. İç cephe dağılırsa Türkiye kalmaz. Bu nedenle bozguncuları iyi
tanımalı, onların oyunlarına gelmemeli.
Adil
Hacıömeroğlu
25
Temmuz 2019
HDP’YE YAŞAM ÖPÜCÜĞÜ (Seçim Değerlendirmesi-6)
31 MART’TA MHP (Seçim Değerlendirmesi-5)
İDEOLOJİK SAPLANTILI DIŞ POLİTİKA (Seçim Değerlendirmesi-4)
BAŞKANLIK TUZAĞINDA ÇIRPINAN AKP (Seçim Değerlendirmesi-3)
AKP, NEDEN KAYBETTİ? (Seçim Değerlendirmesi-2)
İSTANBUL SEÇİMİNİN İPTALİ (Seçim Değerlendirmesi-1)
31
Mart seçimlerinde AKP, birçok büyükşehirde seçimi yitirdi. Seçim sonrasında en
büyük tartışma ve AKP cephesinde şaşkınlık, İstanbul’daki seçim sonuçlarıyla
oldu.
İstanbul’un
Türkiye’nin lokomotifi olduğunu bilen RTE ve arkadaşları önce suskunluğu
yeğlediler. On yedi günlük seçim sonuçlarına kendi tabanlarını gazı almak için
usulen itiraz ve düşük düzeyde tartışma döneminden sonra Erdoğan: “Dönem kızgın
demiri soğutma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemi.” diyerek
seçim sonuçlarını kabul ettiğini gösterdi. Erdoğan sözlerini: “Demokrasi
şöleniyle havasıyla geçen seçim maratonunu tamamladık. Elbette birtakım
tartışmalar, görüş farklılıkları olmuştur. Ama bu durum demokrasimizin bir kez
daha başarıyla işlediği gerçeğinin teslimine engel değildir.” diye sürdürmekte
konuşmasını. Bu sözlerden anlaşılacağı üzere RTE, seçimi bir “demokrasi şöleni”
olarak görmekte. “Oyların çalındığı(!)” bir seçimin “demokrasi şöleni olması
olanaklı mı?
“Kızgın
demiri soğutma” sözüyle seçim tartışmalarının sona ermesini ve iktidar ve
muhalefet partilerinin önlerine bakmaları gerektiğini belirtmekte RTE. Erdoğan’ın
“kızgın demiri soğutma” isteğine karşın İstanbul’un getiriminden yararlanan AKP
içindeki bazı çevreler, seçimin iptali için çalışmalar yaptılar gizli ve açık
olarak.
Erdoğan:
“Biz, her ne kadar hiçbir zaman seçim ekonomisine tevessül etmesek de
seçimlerin ülke ekonomisinde ağır bir yük oluşturduğu vakadır. Seçim
atmosferinde yükselen siyasi rekabet, toplumumuzun hem sosyolojisinde hem
seçimlerin ülke ekonomisinde gerilimlere sebep olmaktadır. Hamdolsun milletimiz
sandıkların kapanmasıyla beraber bu dönemi geride bırakmıştır.” diyerek seçim
defterinin kapandığını açıkça söylemekte. Üstelik seçimlerin toplumun
bölünmesine, ekonominin olumsuz etkilenmesine neden olduğunu da belirtmekte.
Çökmekte olan bir ekonominin yeni bir seçimi kaldıramayacağı bu sözlerden
anlaşılmakta.
“Ülkemizin
bekasını ilgilendiren meselelerde siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa
koyarak seksen iki milyon hep birlikte Türkiye ittifakı olarak hareket
etmeliyiz. Gençlerimizin, memurlarımızın, çiftçi, sanayici, esnaflarımızın
sorunlarını çözmek, ancak bu şekilde mümkün olacaktır.” sözleri, Erdoğan’ın
ülkemizin ağır sorunlarının çözümü için muhalefete el uzatması olarak
değerlendirildi. Bu çağrı, muhalefetten destek buldu. Başta Kılıçdaroğlu ve
Perinçek olmak üzere demokratik kitle örgütleri, odalar, sendikalardan destek
buldu Türkiye ittifakı çağrısı.
Muhalefet
partilerinin “Türkiye ittifakına” olumlu yaklaşması karşısında Devlet Bahçeli:
“Ülke bazlı bir siyasi ittifak olamaz. Bizim ittifakımız cumhurladır, bizim
ittifakımız AKP’li kardeşlerimledir. Sayın Cumhurbaşkanımızın Türkiye ittifakı
ile neyi kastettiğini elbette bilemeyiz. Ama konunun zillet ittifakı tarafından
istismar edildiğini görüyoruz. Bizim inandığımız cumhur ittifakıdır. Bizim
amacımız milli bekayı sonuna kadar yaşatmaktır. Cumhur ittifakına yönelik
sabotajlara fırsat vermemektir.” diyerek RTE’nin “Türkiye ittifakı” önerisine
karşı çıktı. Üstelik böyle bir düşüncenin “cumhur ittifakına sabotaj olacağını”
belirtti. Bu durumda sabotajı kim yapmış oluyor? “Türkiye ittifakını” ortaya
atan Erdoğan. Şunu da ekleyelim ki İstanbul’da 31 Mart seçiminin sonucunu
Bahçeli baştan beri hiç kabul etmedi. Büyükşehir belediyesi başkanlığı
seçiminin yinelenmesi gerektiğini her fırsatta söyledi Devlet Bey. Bu
açıklamadan sonra Erdoğan Türkiye ittifakı söyleminden vazgeçti, kısacası geri
adım attı.
İstanbul
seçimine itirazlar sürerken sosyal medyada, seçimin iptalinin AKP’ye hezimet
getireceğini sürekli söyledik, yazdık. Çünkü koşullar, AKP’nin aleyhindeydi.
İstanbul gibi ekonomik koşulların ağırlaştığı, iflasların yaşandığı, işsizliğin
çığ gibi büyüdüğü bir kentte iktidar partisinin seçim kazanması olanaksızdı. Bu
konudaki sosyal medya paylaşımlarımıza bazı dostlarımızdan olağanüstü tepkiler
geldi. Hatta bazıları, beni AKP koruyuculuğu ve savunuculuğuyla suçladı.
Yıllar
önce Erdoğan, şiir okudu diye hapsedildi. Bu uyduruk caza ile masumiyet ve
mağduriyet zırhına bürünen RTE’nin yıldızı hızla parladı ve böylece iktidara ulaştı
Tayyip Bey. Şimdi aynı durum, İmamoğlu için sahneye kondu. Asılsız gerekçelerle
İstanbul seçimi iptal edildi. Yıllar önce Erdoğan’ı iktidara taşıyan masumiyet
ve mağduriyet zırhı, İmamoğlu’na giydirildi ve önü açıldı.
İstanbul seçimlerinin iptalinde başı çeken Bahçeli ve inandırıcı olmayan bir karara imza atan YSK üyeleri, seçimin iptaliyle oluşan bunalımdan, ülkemize fazladan binen ekonomik yükten sorumludurlar. Ayrıca siyasal olarak erimeye başlayan HDP/PKK’nın yeniden gündeme oturmasına neden oldukları için de büyük bir vebal altındadırlar. HDP sözcüleri, muzaffer Romalı generaller gibi her gün beyazcamda endam etmekteler. Bunun sorumluları kimlerdir acaba?
Türkiye,
sorunlarını çözmek zorundadır. Ancak bu, benzer siyasetleri savunanlarla
küresel merkezlerin övgüsüne mazhar olan politikacılarla olmaz. Çünkü
yaşadığımız bütün sorunların nedeni, emperyalistler ve onların çözüm
reçetelerini uygulayan siyasetçilerdedir. Sorunu yaratan anlayışla sorunlar
çözülemez.
Adil
Hacıömeroğlu
25
Haziran 2019