Uzun
süren soğuklar ve kar yağışından sonra güneşin az da olsa göründüğü, ılık ılık
güney yellerinin estiği bir sabaha uyandı Ergen ailesi. Soğuk günlerden sonra
gelen ılıklık, onları canlandırmış, içlerini yaşam sevinciyle doldurmuştu. Bu
nedenle içi içine sığmıyordu hiçbirinin. Bir an önce dışarı çıkıp bulutların
arasından görünüp yiten güneşin, ılık güney yelinin tadına varmak istiyorlardı.
Zaman geçirmeden elbirliğiyle kahvaltıyı hazırladılar.
Baba, çayı demleyip yumurtaları haşladı her
zamanki gibi. Anne, yıkadığı sebzeleri üleştirdi eşitçe tabaklara. Alus, peynir
ve zeytini, sebzelerin bulunduğu tabaklara koydu. Çatal, bıçak ve dolu tabaklarla
haşlanmış yumurtaları yemek masasına götürme işini de Sevgi üstlendi. Herkes
masaya geçti. Babaları ince belli bardaklara doldurduğu çayları getirip herkese
dağıttı. Sonrasında kendisi de masaya oturdu. Türlü konuları konuştular
kahvaltıda mutluluk içinde. Düşünce alışverişinde bulundular. Kimi zaman tartıştılar
bazı konular üstüne. Bir ara kahvaltı yapmanın yararından söz etti anne.
Alus,
dışarı çıkmak için ivedilik gösteriyordu. Sevgi, kahvaltıyı bitirmeden bir yere
gitmelerinin doğru olmayacağını söyledi. Baba, deniz kıyısında yürümeyi,
sonrasında da kıyıda bir çay bahçesinde oturmayı önerdi. Hepsi kabul etti bu güzel,
iç açıcı öneriyi. Sevgi, kıyıda salep içmek istediğini söyledi. Alus da kış
günü bozasız olmaz, dedi gülerek. Anne, babaya dönerek biz de çaylarımızı
yudumlarız Dirimcan’ım, dedi büyük bir içtenlikle.
Kahvaltı
bitti. Birlikte kaldırdılar sofrayı. Herkes giyindi, çıkmak için hazırdılar.
Deyip gülerek çıktılar kapıdan. Yürümeye başladılar deniz kıyısına doğru. Sert ve
ılık bir rüzgâr esiyordu deniz yanından. Saçları başları dağılıyordu rüzgârın
etkisiyle. Sevgi, rüzgâra: “Niye bu kadar sert esiyorsun? Neredeyse beni yere yıkacaktın, yoksa biri mi
kızdırdı seni?” diye sordu.
Rüzgâr:
“Kimseye kızgın değilim. Çok uzaklardan geliyorum, taşıdığım yük çok ağır. Bu
denli sert esmesem yükümü taşıyamam.” diyerek yanıtladı onu.
Alus:
“Çok uzaklardan geldiğini söyledin. Neresi geldiğin yer? Ayrıca kış günü niye
ılıksın bu kadar?”
Rüzgâr:
“Afrika’da Büyük Sahra Çölü var. Oradan kopup geldim. Akdeniz’i aşıp buralara
ulaştım. Ilık esintimin olmasının nedeni sıcak bölgelerden gelmemdendir. Ayrıca
Akdeniz’in üzerinden geçerken havadaki buharları toplayıp getiriyorum buralara
kadar. İşte, ağır olan yüküm bu.”
Anne:
“Senin adın ne?”
Rüzgâr:
Bana, insanlar lodos der. Güneybatıdan eserim sürekli.”
Anne,
baba, Sevgi ve Alus hep bir ağızdan: “Sağ ol lodos kardeş, tanıştığımıza çok
mutlu olduk. Soğuk günlerde esmeni hep dört gözle bekleriz biz, ılıklığın
havayı ısıtsın diye.”
Lodosla
konuşurken Ergen ailesi çoktan kıyıya gelmişti. Dalgalar, kıyıya doldurulan taşları
aşıp yürüyüş yoluna çarpıyordu sertçe. Dalgalar, denizde yükseliyor, sonrasında
sert bir biçimde kıyıdaki taşları aşım yola “şap diye vuruyordu. Sular, her
yana dağılıyordu o hızla. Dalgalar, kıyıya her çapışında taş ve odun parçaları,
plastikler, naylon torbalar, türlü atıkları yola atıyordu insanların önüne. Dalgaların
kıyıya attıkları arasında çakıl taşlarının olmaması, yalnızca kıyıya yığılan
kayaların parçalarının olması babanın ilgisini çekti. Tam bu sırada büyük bir
dalga gelip Ergen ailesinin tüm üyelerini ıslattı. Şaşırdılar buna.
Baba:
“Niye bizi ıslattın deniz?” diyerek sordu büyük su kütlesine.
Deniz:
“Ben, sizi ıslatmak için yapmadım bunu. Benim doğal bir davranışım bu. Siz insanlar,
önüme kayalar yığdınız. Bu nedenle özgürce devinemez oldum yerimde
sıkışıklıktan. Ayrıca içime bir sürü çöp atıp suyumu kirlettiniz. Suyumda yaşayan
balıklarla diğer canlılar çoğu zaman soluklanamıyorlar bile. İçimdeki canlıların
çoğu yok oldu bu nedenle. Balık türlerinin çoğunun soyu tükendi. Balıklar
tükenince onlarla beslenen birçok deniz kuşu gelmez oldu buralara. Oysa ben,
onlarla mutlu olurum.
Anne:
“Peki dalgalarınla dışarıya attığın taşlar, kıyıya yığılan kayaların parçaları.
Niye çakıl taşları yok bunların arasında?”
Deniz:
“Çakıl taşları, bana ait varlıklar. Onlar, benim parçam… Onları niye dışarı
atayım ki? Ancak şu kıyıda yığılı kayalar sonradan getirildi buraya. Özgürce
dalgalanamaz oldum bu nedenle. Burada önceden kumsal uzanırdı boylu boyunca. Bu
kumsalda birçok deniz canlısı yaşardı. Ayrıca bahar gelince birçok deniz kuşu
kumların üstüne yuvalanırdı. Onların yavruları, kumsalda gözlerini açardı. Kumsal
yok olalı yuva bulamaz oldu deniz kuşlarıyla diğer canlılar. Ben, şimdi bu
kayaları dalgalarımla parçalayıp koparabildiğim o küçük taşları dışarı atıyorum,
kumsalımı geri almak için. Ben kötü bir şey yapmıyorum, benim olanı geri almak
için savaşıyorum.”
Anne:
Çok sağ ol, bizi çok aydınlattın. Bilmediğimiz bir şeyi öğrettin bizlere.” dedi
biraz düşünceli.
Ergen
ailesi, bir süre susarak yürüdü kıyı boyunca. Dalgalardan kaçmak için biraz iç
kısımdan gidiyorlardı. Bir dönemeçten kıvrılırken dalgaların üstünde keyifle
yüzen martı sürüsü ilgilerini çekti.
Alus
kıyıya yanaşarak: “Martı kardeşler, siz niye korkmuyorsunuz dalgalardan?” diye
sordu.
Martılar,
bu soruyu gülünç bulduklarını belirtmek için hep bir ağızdan bağıdılar. Kıyıya en
yakın noktadaki gümüş martı, kafasını döndürdü çocuğa. Sonrasında ucu sarı
gagasını birkaç kez esnetip açıp kapayarak: “Öncelikle söyleyeyim ki bizim su
kuşu olduğumuz unutmuşa benziyorsun. Su varsa biz varız. Yani anlayacağın su
sayesinde yaşıyoruz biz. Su, bize zarar vermez. Dalgalar, suyu altüst ederken
içinde birçok canlı yüzeye çıkıyor. Biz de onları mideye indiriyoruz dalgaların
üstünde durarak. Böyle havaları severiz biz. Deniz durulduğunda biz böyle
kalabalık olmayız su üstünde.” dedi.
Sevgi,
lodosa dönüp: “Akdeniz’den getirdiğin bunca buhar ne olacak, onları ne
yapacaksın?” diye sordu.
Lodos:
“Bu getirdiğim buharlar havada kısa bir süre kalacak. Hava yıldız-karayele
dönünce soğuk başlayacak. Yıldız tam kuzeyden, karayel de kuzeybatıdan eser. Onlar,
bu buharları yağışa dönüştürecek. Eğer
çok soğuk eserse bu yeller, kar yağacak. Çok soğuk olmadığında yağmurlu havalar
gelecek önümüzdeki günlerde. Bunun için bana insanlar: “Gözü yaşlı lodos”
derler. Çünkü sert estiğimde sonun da yağış gelir. O yağışlar, benim gözümün
yaşı. Anlayacağınız ben de ağlarım sırası geldiğinde. Ayrıca ağaçları devirir,
çatıları uçururum sert esintimle.” dedi.
Alus:
“Yazın de eser misiniz?”
Lodos:
“Yazın da eserim. Yine su buharını, Akdeniz üstünden toplayıp getiririm. Yoksa yaz
yağmurları nasıl yağacaktı buralara. Bu yağmurlar, toprağa bolluk getirir.
Ancak kimi zaman da buhar yerine çöl tozu taşırım kanatlarımın üstünde. O
tozlar, kimi zaman evlerinizi, arabalarınız kirletir. Bu, doğaldır ki benim
düşüncem değil, siz insanların düşüncesi. Oysa getirdiğim o tozlar, sizin erozyonla
yoksullaştırdığınız toprağı besler. Toz dediğiniz toprağın en küçük parçası
değil mi? Toprak, hiçbir yeri kirletmez. Çünkü dünya üzerindeki canlıların çoğu,
topraktan var olmuştur. Toprak olamasaydı siz yiyeceklerinizi nereden edinecektiniz?
Anne:
“Demek ki hiçbir doğa olayının bizlere zararı yok! Zararlı gibi görünenler de biz
insanların yanlışları nedeniyledir.”
Lodos
ve deniz birlikte: “Evet, doğru diyorsunuz. Biz doğamız gereğince davranıyoruz,
siz de öyle yapın. Bakın o zaman yaşam nasıl güzel olacak?” dediler.
Baba:
“Çok sağ olunuz hepiniz. Bize, çok değerli ve önemli, yaşamsal bilgiler
verdiniz. Yaşamımızı sürdürmek için doğadaki tüm varlıklar birbiriyle uyumlu
yaşamalı. Yoksa yaşam olmaz gezegenimizde.” dedi iç çekerek.
Akşam
olmak üzereydi. Ergen ailesi denize, lodosa, martılara veda ettiler birlikte. Eve
dönerken yol boyunca ne kadar çok şey öğrendiklerini söylediler birbirlerine. Uygun
zaman bulduklarında doğa gezilerini daha çok yapmaya karar verdiler. El ele
tutuşarak “Deniz Üstü Köpürür” türküsünü söyleyerek evlerine geldiler.
Eve
girince hepsi birden: “Yaşamak ne güzel! Hele doğayla konuşup öğrenmek daha da güzel!”
dediler.
Adil
Hacıömeroğlu
5
Ocak 2026
Değerli Adil öğretmenim,
YanıtlaSilBu hikâyeyi okurken, dalgaların arasında yürüdüm, rüzgârın sesini dinledim, denizin yüreğime dokunduğunu hissettim. Deniz burada yalnızca su değil, manzara değil, düşünen, konuşan bir bilge, uyaran bir dost, insanı kendine çağıran bir ses olmuş.Rüzgârın sıcaklığı, dalgaların öfkesi ve martıların neşesi yüreğime dokundu. 🌊Dalgaların gücüyle yüreğin sesi birleşmiş, doğa sözcüklere dönüşmüş, satırlar hisle dolmuş.Bu metin okunmuyor, hissediliyor, yürekte yankılanıyor.
Usunuza, ruhunuza, duyarlılığınıza sağlık… “Kaleminiz, yüreğinizin den gelen bu sesi hep yaşatsın..’🙏🏻👏📚🐬💦💙💧🐟
her şeyin anası doğa aslında "her şey" dir.
YanıtlaSil