NATO’NUN TÜRKİYE’Yİ İŞGAL TATBİKATI


NATO, üyesi olan bazı ülkeler ve İsrail’in Yunanistan’ın Dedeağaç bölgesinde askeri tatbikatı var. Tatbikat, 26 Mayıs 2025 günü başladı. NATO üyesi olan Türkiye, bu tatbikata çağrılmadığı için yok! Çünkü bu tatbikatın amacı, ülkemizi olası işgal girişiminin bir çalışması. Daha önce bunu benzerleri; ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın katılımıyla yapıldı. Bu tatbikatlarda Türkiye’ye meydan okundu. Ne yazık ki Ankara’da iktidar koltuğunda oturanlar da muhalefet sıralarını işgal edenler de ses çıkarmadı bu hainliğe.

Dedeağaç tatbikatında nehir geçişi yapılıyor. Geçilecek bu nehir hangisi? Yunanistan’la sınırımız olan Meriç Nehri... Türkiye’yi işgal etmek için Meriç’i geçmek gerekir. Bunun çalışması yapılıyor Dedeağaç’taki bir akarsuda. Düşman, ülkemizi işgal tatbikatı yapıyor, Ankara ise iktidar ve muhalefetiyle kış uykusunda. Sanki başka bir ülkenin işgal provası var orada. Başka bir ülkenin işgalinde bile ayağa kalkmak gerekmez mi?

Dedeağaç askeri tatbikatı, ABD öncülüğünde yapılıyor. ABD’nin ülkemize karşı düşmanlığı dur durak bilmiyor. Ülkemizi bölüp parçalama amacından hiç vazgeçmiyor. Batı emperyalizmi, Sevr’i hortlatmanın peşinde. Bunu uygulamak için elinden gelini yapıyorlar. Ne yazık ki iktidar ve muhalefet, yapay gündemlerle bu emperyalist saldırıyı görmezden geliyor. Üstüne üstlük hâlâ ABD ve AB dostluğundan medet umanlar var. Suriye yanıyor. Bu yangın, sınırlarımıza dayanmış durumda. Komşu ülke parçalanıp yok ediliyor gözümüzün önünde. Parçalayanlar, batı emperyalizmi ve İsrail…

Filistin yok ediliyor insanlığın gözü içine baka baka. AKP iktidarı sözde Filistin’in destekçisi. Filistin’in yanında olan, ABD ile ilişkilerini ilerletebilir mi? Filistinlilerin çoluk çocuk öldürülmesine destek olan ve bir halkın binlerce yıldır yaşadığı topraklardan sürülmesini açıkça söyleyen Trump’a “Dostum” diyebilir mi bir devlet yöneticisi? Ülkemize açıkça düşmanlık yapan bir ülkenin R. Tayyip Erdoğan’ı övmesindeki içtensizliği, gizli amacı anlamıyor musunuz? İnsan, kendi kendine “Düşman beni niye övüyor?” diye sormaz mı?

Ülkemizin işgali karşısında ayağa kalkan halkımızın yurdunu kurtarmak için örgütlendiği Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin devamı olan CHP’nin yöneticileri niye kış uykusunda? Türkiye’yi işgal tatbikatına neden ses çıkamayıp yapay gündemler üretiyorlar?

Güya milliyetçi partiler, ülkemizi işgal etmek isteyen ve Sevr’i uygulama peşinde olan emperyalistlere karşı niye sesiniz çıkmıyor? Sizin milliyetçiliğiniz hep sözde mi kalıyor?

Türkiye’yi işgalin provası yapılan askeri tatbikatı protesto etmek ve bu hain girişimi halkımıza anlatmak için Vatan Partisi ve TGB’nin öncülüğünde Edirne’de; yürüyüş, miting yapıldı 24 Mayıs 2025 Cumartesi günü. Bu yürüyüş ve mitinge ben de katıldım. Bu yürüyüşe ve mitinge katılmak, bir yurtseverlik göreviydi onu yerine getirdik. Bu arada aylar sonra yeniden Edirne’ye gitmenin, bu tarihsel kentimizi görmenin heyecanını da yaşadım.

Yürüyüşümüz, Eski Cami önünden başladı. Yürüyüş kolunu oluşturmak az da olsa zaman aldı. Yürüyüş kolunun arkalarındaydım. Coşku olağanüstü, katılım yüksek… Cami’nin karşısında beklerken güler yüzlü bir adam, bize lokum ve kurabiye ikram etti. “Niye?” diye sordum. O: “Konuklarımız gelmiş uzaktan, güneşin altında bekliyorlar. Onun için bu ikram.” Dedi. Biz de: “Sağolun, eksik olmayın.” deyip “Hayırlı işler, bol kazançlar…” diledik.

İkram ettikleri arasında en çok beğendiğim narlı lokum. Şeker katılmamış içine. Çok söyleşemeden ayrıldık dükkânın önünden, yürümeye başladık Mustafa Kemal’in askerleriyle miting alanına doğru. Esnaf ve halk, durup bizleri izlediler. Bazılarıyla kısa da olsa söyleşme olanağı buldum. Çoğunun tatbikattan haberi yok! Çünkü televizyon ve gazetelerin neredeyse hepsi konudan söz etmiyor nedense. Bir tek Ulusal Kanal ile Aydınlık gazetesi yer verdi bu hain emperyalist kışkırtmaya. Onlara ayaküstü anlatınca işittiklerine şaşırıyorlar. Bir işgal girişimin ilk yakıp yıkacağı kentimiz Edirne.

Miting alanına vardık. Kürsüde VP Genel Başkanı Doğu Perinçek var. Niye burada olduğumuzu anlatıyor. Dükkânların önünde sıralanan esnaf ve Edirneliler şaşkın. Böylesine ciddi ve yaşamsal konuyu çoğu, ilk kez duyuyor. Anlı şanlı televizyonlarımız yapay gündemlerle halkı uyutmakta. Burnumuzun dibindeki tehlikeyi görmezden geliyorlar. Bu, düşmana hizmet değil de nedir?

Sayın Perinçek; uzun sürmeyen, dinleyenleri sıkmayan, sıcak havayı da göz önüne alarak herkesin anlayacağı bir dille konuşmasını yaptı. Konuşmanın en vurucu tümcesi: “Meriç nehrinden yalnız onların ölüleri geçebilir, dirileri geçemez.” idi. Bu tümce ile Türk’ün emperyalistlere topraklarını çiğnetmeyeceğini vurguladı Doğu Bey. Bu sözlerle ulusumuzun kararlılığını haykırdı.

Miting bitti. Dönüş hazırlıklarımız başladı. Arkadaşım Yılmaz Şekeroğlu ile yürüdük bize lokum ve kurabiye ikram eden Arslanzade lokum dükkânına doğru, tattıklarımızdan alalım diye. Güler yüzlü, iyi yürekli adam bizi karşıladı kapıda. Yine ikramlarda bulundu. Bu gönül erinin adı: Arif Usta (Meriç)… Adı gibi arif… Her dükkâna bir Arif Usta gerek, çağdaş reklamcılara taş çıkartan biri. Türk’ün ikram geleneğiyle ürününün tanıtımını yapan bir koca yürek. Alışverişimizi yaptık. Niye burada olduğumuzu anlattık ona. Güldü. Bizi içeri götürüp duvardaki bayrağımız ve Atatürk’ü gösterdi. Böyle bir işgal girişiminin olanaksız olduğunu belirtti.

Yunanistan, ne yazık ki tarihten ders almıyor. 1919’da emperyalistlerin oyununa gelerek ülkemizi işgale kalkıştı, mahvoldular. Yüz yirmi bin genci, ülkemizde toprak oldu. Yine aynı suda yeniden yıkanmaya çalışıyorlar. Tarih, insanların ders çıkarması için var. Emperyalistler sizi kışkırtır. Zorda kaldığınızda bir dönüp bakarsınız ki sizi kışkırtanlar toz olup uçmuşlar. Siz de kötü yazgınızla baş başa kalırsınız.

Türkiye’de Mustafa Kemaller yenilmez. O ruh bu topraklarda yok edilemez. Bu nedenle olanaksız düşler görenlerin gerçeği görmesi için gençlerinin toprak olması mı gerekiyor?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  27 Mayıs 2025

 

 

 

ÇOCUKLAR İÇİN TELEFON MU, ÖZGÜRLÜK MÜ ÖNEMLİ?


Köroğlu: “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.” demiş. Zamanın değişimini anlatan ne güzel bir söz bu. Her teknolojik gelişim, eskiyi tarihe gömerken toplumun yerleşmiş birçok kuralını, geleneğini, alışkanlığını yok eder. Yeni bir yaşam biçimi, düşünüz, alışkanlık, insan ilişkisi, toplumsal kuralları ortaya çıkarır. Kimi zaman değişim olumlu yönde olurken kimi zaman da bu, birçok alanda sorunları yanı sıra getirir. Büyük değişimler, toplumsal yaşama birden girdiğinden, önceden değişimin yaratacağı sorunlara karşı önlem düşünülmez. Bu sorunları aşmak için bir altyapı oluşturulmaz.

Yaşamımız boyunca birçok teknolojik yenilikle karşılaştık. Bunların çoğu, insanoğlunun daha rahat yaşamasına yaradı. Bu yolla kişi, zamanı daha iyi kullandı. Böylece günlük yaşam kolaylaştı. Yaşamımıza giren birçok teknolojik araç olmadan, çok küçük sayılabilecek işlere bile çok uzun zaman ayırmak zorundaydık. Teknolojinin gelişmesi yaşamımıza girmesi zamanı tutumlu kullanmamızı sağlar. Doğaldır ki her şeyin bir iyi, yararlı yanı olduğu gibi zararlı yanları da var. Önemli olan teknolojik araçları, yararlı işlerde kullanmak değil mi?

Başlığımızda belirttiğimiz gibi günümüzde çocukların sağlıklı, yararlı bir biçimde gelişip yetiştirilmesi için: “Çocuklarımız için telefon mu, yoksa onların özgürlükleri mi önemli?” ya da “Çocuklarımıza telefon mu, özgürlük mü daha gerekli?” sorularının yanıtları onların eğitimleri, tinsel ve eğinsel gelişmeleri için yol gösterici olacaktır.

Yukarıdaki soruların yanıtlarını önceden söyleyeyim. Çocuklarımızın sağlıklı gelişimi, doğru yetiştirilmeleri için onlara vereceğimiz en önemli ve değerli şey, onların özgürlüğü. Çocukları ergenlik öncesi yaşamlarında telefondan, tabletten ne denli uzak tutarsak onların özgürce gelişimleri o denli sağlıklı olur. Doğal gelişim, en büyük özgürlük çocuklar için. Bu özgürlüğü, telefona tutsak etmek, onun uğruna harcanmasına göz yummak anne ve babaların büyük yanlışı. Kendi elleriyle çocuklarının özgürlüğüne, doğal gelişimlerine zincir, boyunduruk vurmaktalar. Özgür düşünme yerine, telefonlar aracılığıyla bir merkezden yönlendirilen oyun ya da bilgilerle körpe beyinlerin koşullandırılması son derece yanlış.

Özgür beyinler, üretken ve yaratıcı, özgün düşüncelerin boy attığı yerlerdir.  Çocuğu, telefona tutsak ettiğimizde koşullanmış olarak her gün neredeyse aynı şeyleri yapar. Neredeyse her günü, diğerinin yinelenir böylece. Özgün düşünme alışkanlığı, üretme, farklılıklar yaratma, kişisel beceri ve yetenekler, ortaya koyma alışkanlığı giderek azalır. Böylece çocuğun gelişimini, onu telefon bağımlısı yaparak engelleriz. Onun en değerli şeyi olan özgürlüğünü elinden alırız bu yolla. Oysa çocuğun gelişme çağında en çok özgürlüğe gereksinimi var. Özgürlüğü sayesinde evreni keşfedecek, yeni düşünceleri ortaya atacak, olgunlaşacak, yeteneklerini ve becerilerini fark edecek. Bu yolla özgün bir kişiliğe sahip olacak.

Çocukluk dönemi her şeyden bağımsız, dış etkilerin yıkıcılığından uzak olarak yaşadığı dönemin doğal akışı içinde geçmeli. Sanal dünyanın düşleriyle değil, yaşadığı dünyanın gerçekleriyle yaşamasını sağlayalım. Böylece kuracağı düşler de gerçek dünyanın koşullarına uygun olsun.

Çocuklara, liseye girmeden önce telefon verilmemeli. Bu yaşa dek sosyal medyadan uzak durması sağlanmalı. Sosyal medya aracılığıyla çocuğun belleği kirletilmemeli. Onun umudu, olumlu düşünme doğallığı, yapıcı olma özelliği, merak ederek öğrenmesi, bilgiye ulaşma isteği, yardımlaşma anlayışı yok edilmemeli.

Çocuk, oyunla öğrenir. Bu nedenle çocukluk döneminde bolca oyun oynamasına fırsat verilmeli, buna ortam hazırlanmalı. Oyun yerine, ekrana bakan çocuk doğal gelişiminden uzaklaşır. Öğrenme süreci yavaşlar, giderek yok olur öğrenmesi.

Çocukluk döneminde üstlenilecek sorumluluklar, çocuğun gelişimi ve iyi yetişmesi için çok önemli. Sorumluluk, kişiye hem görev bilincini verirken hem de onu olgunlaştırır. Bu yolla çocuğa öz disiplin kazandırılır. Sorumluluk bağımsız davranma gücünü artırır.

Bazı anne ve babalar, çocuklarının arkadaşlarından dışlanmaması için ellerine telefon vermekte. Nereye gideceği belli olmayan bir sürü psikolojisi anlayışıyla davranmaktalar. Böylece çocuklarını, kendi elleriyle ateşe atıyorlar bilerek ya da bilmeyerek. Doğruyu yapalım da varsın çocuğumuz dışlansın. Bu dışlanmayı, anne ve babalar olarak onarabiliriz. Çocuğumuzun dışlanacak sandığımız bir davranışıyla örnek olup doğru gelişiminin fark edilmesiyle arkadaş kümesinin merkezinde olabileceği olasılığı da çok güçlü. Çünkü her anne ve baba; çocuklarının doğru gelişimi, sanal bağımlılık bataklığına düşmemesi için arayış içinde. Çaresizliğin arttığı böyle bir dönemde, bu anne ve babaların doğru örnek aramaları çok olağan. İşte, dışlanacak sandığımız çocuğumuz doğru davranışı ve özgürce çocukluğunu yaşaması nedeniyle örnek olabilir arkadaşlarına.

Çocuklarımız sosyal medyanın, sanal dünyanın tutsağı olmasın. Sosyal medya ve sanal dünya çocuklarımızın buyruğuna girsin. Çocuğun en büyük özgürlüğü, kendi yaşamına dış etkilerden uzak yön vermesi değil mi?

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         26 Mayıs 2025

 

 

ESNAF DİLİNDEKİ OLUMLULUK (Pazar Yazıları)


İnsanımızı, binlerce yıldır tarihin derinliklerinden bugüne dek getiren birçok erdemleri var. Bu erdemler, insanımızın uluslaşmasında, sağlam bir topluluk olarak yaşamasında çok önemli etken. İnsanlık erdemleri kişiye; umut, olumlu düşünme, gönüllere girme, sağlam ve uzlaşmacı insan ilişkilerini davranış olarak benimsetir. Böylece erdemli bir toplumun oluşmasının yolu açılır.

Toplumun oluşmasında esnaf kültürünün, davranışının çok önemli bir yeri var. Öncelikle esnaf, güvenilir kişi olmalı. Sözünün eri, vicdanın sesi, güzel davranışın örneğini benliğinde var etmeli. Esnafın tartısı şaşmamalı, eli hileye varmamalı. Gözü, onu ayakta tutan müşterisinin cebinde hiç olmamalı. Açgözlülük, bir esnafın kitabında yazmamalı.

Hangi dükkâna girerseniz girin herkesin görebileceği bir yerde “Müşteri velinimettir.” yazar. Peki, “velinimet” nedir?

“Velinimet” sözcüğünün TDK Türkçe Sözlük’te anlamı: “Bir kimsenin iyiliğini gördüğü, birçok şeyini ona borçlu olduğu kimse, ana” olarak açıklanmakta. Demek ki esnafın iyilik görmesini sağlayan, onu var eden müşterileri. Onlar, birçok şeyini müşterilerine borçlular. Böyle olunca da müşteri kırmayan, olumlu bir esnaf dilinin olması da olağan.

“Velinimet” aynı zamanda “ana” anlamındadır. “Ana” doğurgandır. Müşteri de sürekli esnafa para kazandırır. Bu ekonomik açıdan bir doğurganlık değil mi?

Türk esnafı, alışverişe gelen müşterisine istenen mal elinde olmasa bile “Yok!” demez. Girersiniz dükkândan içeri. Önce selam verip “Hayırlı işler” dilersiniz. Esnaf selamınızı oturduğu yerden kalkarak alır. İyi dileğinize de “Sağol” sözüyle yanıt verir.

“Zeytinyağı alacaktım bir kilo…” dersiniz.

O: “Kalmadı…” der. Bakınız “yok” demedi, “kalmadı” dedi. Çünkü “yok” demek olumsuzluk, uğursuzluk, kısmetsizlik…

“Bir şişe ispirto istiyorum.”

Esnaf: “Kalmadı, en son şişeyi az önce sattım. Yarın öğleden sonra gelir, size ayırırım bir şişe.” Yine “yok” demedi o. Belki de ispirtoyu uzun zamandır bulundurmamıştır raflarında. Ancak ne de olsa karşısındaki velinimeti... Onun memnuniyeti önemli ve öncelikli. Ne yapıp edip istenen mal bulunmak zorunda.

Esnafın dilinde “yok” yoktur. Yoksa bulma zorunda… Yokluk yıllarında bile dükkânın eşiğinden adım atan müşteriye “yok” demedi esnaf. Hep “kalmadı” sözüyle anlattı rafında olmayan malı. Çünkü “yok” sözü, yokluğu ve çaresizliği çağrıştırır, onun topluma kök salmasına yol açar. Bu büyük bir çöküş, tükeniş, olumsuzluk… İnsanlar; olumsuz düşünmeye, çaresiz bırakılmaya, onları umutlarını tüketmeye alıştırmamalı. Onların bilinçaltlarına umut kırıcı sözler yerleştirilmemeli. Umutsuzluk, olumsuz düşünme, çaresizlik davranışa dönüşmemeli.

Dünyanın hiçbir yerinde esnafımızın “yok”u yok eden diline rastlayamazsınız. Bu dil, bize özgü. Bilmeyenlerin bu dile alışmaları, “kalmadı” demenin altında yatan erdemi anlamaları epeyce zor.

Son yıllarda vahşi kapitalizmin gereği olarak tekelleşme söz konusu. Ülkemizin her yanına yayılan marketlerde artık esnafın “yok yerine, “kalmadı” diyen tatlı dilli, sıcak gülüşlü yüzünü göremiyoruz. Marketler, mahalle bakkalını ve diğer esnafı yok ederken umutsuzluğu toplumdan silen bir dili de ortadan kaldırıyor.

Yakın bir zamanda istediğimiz malın olmadığı dükkânlarda biz “yok” yerine “kalmadı diyen esnafları görmeyeceğiz artık. Vahşi kapitalizm, yaşamımızdan değer verdiğimiz her şeyi bir canavar gibi yok ediyor. Toplumsal erdemlerin yok olması da sosyal çürümeye neden oluyor. Giderek yardımlaşma ve dayanışma alışkanlığımız da bu nedenle zayıflamakta.

Önlüğüyle müşterisini ellerini önüne saygıyla bağlayıp gözleriyle gülerek karşılayan esnafımızın “kalmadı” diyen sesini çok özleyeceğiz.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  25 Mayıs 2025

 

19 MAYIS 1919 PAZARTESİ


Mustafa Kemal ve arkadaşları, 16 Mayıs 1916 günü İstanbul’dan Samsun’a gitmek için Bandırma Vapuru ile hareket ettiler. Vapur, Kız Kulesi önünden demir aldığında bu zor yolculuğa çıkanların yüreklerindeki umut da büyüdü. Kurtuluşa olan inanç, herkesin yüreğini kapladı bir anda.

“Bandırma vapuru, İtilaf Devletleri’nin koyduğu rejim gereği Kız Kulesi önünde muayene olunmak üzere durdurulmuştu.

Vapura birtakım yabancı zabit ve neferleri girip çıktı.

Mustafa Kemal, vapurun hareketten alıkonulacağını sezerek kaptana şu emri verdi:

‘Bütün süratinle Karadeniz’e!’

Vapur kalktı. Boğaz geçildi. Karadeniz’in yüksek ve azgın dalgaları arasında ilerlemeye başladı.

Vapur Karadeniz’e açıldıktan sonra Mustafa Kemal bir aralık kaptanın [İsmail Hakkı Durusu-A.H] yanına çıktı ve vapurun takip ettiği yolu sordu.

Tam Efendi Baba, deryadil bir kaptan, takip edeceği yolu tahminle, kesin kararlaştırmadan tespit edeceğini söyledi. Çünkü yeni memur olduğu vapurun pusulası bozuk; paraketesi yoktu…

Bunun üzerine Mustafa Kemal, kaptana şu talimatı verdi: ‘Sahile yakın bir rota çiz ve hep buna göre vapuru yürüt!’

Bu rota üzerinde hep sahil boyunca yol alan Bandırma vapuru; bin zorluk ile ve bata çıka, üç günde Sinop’a varabildi.

…..

Dalgalar arasında yuvarlanarak sonunda 1919 senesi Mayıs’ının 19. günü; Türk tarihinin bu en büyük kutsal günü, salı [Bu, pazartesi olmalı. A.H.] sabahı Samsun’a varıldı. (Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, Derleyen: Turgut Gürer. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Basım, Nisan 2018, İstanbul, s. 117-118)” Cevat Abbas Gürer, Atatürk ve arkadaşlarının İstanbul’da ayrılışını ve Samsun’a varışlarını kısaca böyle anlatmakta.

“19 Mayıs 1919 sabahı saat 6’da güzel bir havada Samsun’a geldik. İşte bugün Kurtuluş Savaşı’nın ve devrimin başlangıcıdır. (Hüsrev Gerede’nin Anıları Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler, Hazırlayan Sami Önal, Literatür Yayıncılık, Altıncı Basım, Haziran 2022, s. 27)”

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul hükümetince Samsun’a yurdu kurtarmak için değil, İngilizlerin isteğiyle Karadeniz Bölgesi’ndeki azınlıkların korunması için gönderildi. İngilizler, bölgedeki Türklerin Rumlara saldırdıklarını öne sürerek buradaki Hıristiyan halkın korunmasını istedi. Atatürk, bu amaçla Samsun’a gönderilse de önceden planladığı gibi ülkemizin kurtuluşu için bir fırsata dönüştürdü bu görevlendirmeyi.

Hüsrev Gerede, bölgedeki Pontus etkinliğini şöyle anlatmakta: “Samsun’da, Amasya, Samsun ve yöresinin ünlü komitecisi, eşkıya Rum Metropoliti Yermanos, Pontus Rum Hükümeti propagandası yaparak örgütlenme peşinde koşuyor. (Aynı yapıt, s.27)” Metropolit, çekincesiz olarak Pontus devletinin temel taşlarını döşerken İstanbul Hükümetinin bunu görmemesi çok ilginç.

19 Mayıs 1919’da birliğinden terhis edildiği için Samsun’da buluna Recep Ünal (Kürt Recep) Metropolitin yıkıcılığının tanıklarından biri. “…Bir gün kahvede oturuyorduk. Rumlar, 3-5 kişilik gruplar halinde dolaşıyorlardı.

Nedenini sorduk, biri İstanbul’dan Bandırma Vapuru ile şehzade geliyormuş, dedi. Onu karşılayacaklardı. Biz de gidelim, görelim dedik.

Gittik. İskelenin üstü Rum dolu idi. Arkadaşım rahmetli Fehmi Ali ile idik. Gelen şehzade Rum mu ki, her taraf dolmuş, dedim. Denizden duman göründü. Bir yaygara koptu. Limana gelen İngiliz zırhlısı idi. Bir filika indi. Ne görelim 2 metreye yakın boyu, sakalı göbeğinde, Musa gibi asası elinde, 30 santim kadar haçı göbeğinden sarkan bir adam indi. Papaz Yermanos. Kimi elini öpüyor, kimi sakalını. Bu mu şehzade diye güldük. Akşamüzeri Frenk Kilisesinden bir uğultu geldi, bağırıyorlardı: ‘Kahrolsun Türkler…’ (Belge ve Tanıklarıyla Samsun’dan Ankara’ya, Baki Sarısakal, Samsun Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Birinci Kitap, Mayıs 2008, Samsun, s. 295)” Pontus Devleti kurma çabası içindeki Metropolit, İngiliz zırhlısıyla geliyor Samsun’a.

Atatürk’ün 19 Mayıs sabahı Samsun’da Tütün İskelesi’nin tanıklarına kulak vermeli burada. Açıkta demirleyen Bandırma Vapuru’ndan Paşa’yı almaya gitmek için altı gencin kürek çektiği üç çifte kayık çıkmıştı. Bunlardan birinde dümenci olarak bulunan Karakaş Mustafa’nın anlattıkları çok önemli.

“19 Mayıs sabahı saat sekiz. Sert poyrazlı bir hava. Altı gemici ve ben, hafif çırpıntılar içinde sallanan sandalımızda hep birden, gözlerimizi bir noktaya dikmiş bekliyorduk. İşte Fener Burnu’nda ufak bir gemi göründü: bu Bandırma idi. Mustafa Kemal geliyordu. Bandırma süzüldü ve demirledi. Geminin güvertesine çıkıncaya kadar geçen zamanı hatırlamıyorum. Yalnız onun mavi gözleri hala gözlerimin önündedir. Yanında altı kişi vardı. Kim olduklarını halen de bilmiyorum.

Sandala bindik ve sahile doğru yol aldık… Sahile gelmiştik. Tütün İskelesine çıktık. Belediye Reisi yok. Mutasarrıf yok. Neden bilmiyorum. Bunların hepsi kaybolmuştu.

Mustafa Kemal Paşa’yı şehir adına Boşnakzade Süleyman Bey ile Mavnacılar Cemiyeti Reisi Hacı Molla Dursun çıktığımız meydanda ürkek nazarlarla karşıladılar ve hoş geldiniz dediler.

Karakaş, Cumhuriyet Meydanı’nı işaret ederek:

-Buraları o zaman mezarlıktı. Gazi’yi buraya kadar getirdim. Ara sokaktan geçtik. Onu Mıntıka Palas Oteli’ne yerleştirdik. (Aynı yapıt, s. 294)” Bu anlatımdan da anladığımız gibi Osmanlının kentteki yöneticileri, sanırım İngilizlerin ve Rum çetelerinin korkusundan olacak Atatürk’ü karşılamaya bile gelememişler.

Atatürk’ü ve yanındakileri karaya çıkaran sandallardan birinin sahibi, İsmail Yurtsever’di. O zaman Paşa’yı tanımadığını söylüyor. İstanbul’da askerken terhis edilip Samsun’a döner. Mesleği olan sandalcılığa başlar. Bir gün merkez kumandanlığından kente bir subayın geleceği söylenir onlara. Bunun için de iki kayık hazırlanması istenir onlardan. 18 Mayıs’ta gece boyunca beklerler. Bandırma gelmez.

“Sabah oldu. Yani 19 Mayıs günü yine gelmemişti. Artık bu vapur herhalde gelmeyecek diye evlerimize gitmek istedik. Kara Samsun’un üzerine vapuru gözlemeye çıkan subaylar, vapuru açıklarda dalgalarla boğuştuğunu ve Samsun’a doğru da gelmekte olduğunu görürler. Hemen iskeleye geldiler, bizlere vapurun açıktan geldiğini söylediler. Biz de tabii bekledik.

Vapur geldi. Küçücük Bandırma Vapuru. Vapurun kaptanı Samsun Limanı’nı iyi bilmediği için Kalyon Burnu dediğimiz şimdiki rıhtımın başına demirledi. Vapura gittik Mustafa Kemal Paşa’yı ve arkadaşlarını vapurdan aldık. Bizim yolcu iskelesi sığ olduğu ve dalgalar yardığı için bir tehlike olmasın diye Merkez İskelesi’ne [Eski Tütün İskelesi] çıkardık.

İskele başında ilk mebuslardan Boşnakzade Süleyman Bey ve Mavnacılar Kâhyası Hacı Molla Dursun Efendi şehir namına hoş geldiniz dediler. İşte Mustafa Kemal Paşa’yı bu şekilde çıkarmış olduk.

Atatürk’ü sandalda ve Samsun’da iken geniş yakalı lejyon kaputu ve başında kalpakla gördüm. (Aynı yapıt, s. 294)”

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığında görgü tanıklarının anlattıklarına bakılırsa kısıtlı bir resmi karşılamanın dışında önemli bir şey olmamış. Zaten Atatürk, asıl amacını Havza’da açıklayacaktır.

Atatürk’ün Samsun’a gitmesi, ülkemiz için büyük bir umut yarattı. Sonrasında bu umut, yürek yürek büyüyerek Türkiye oldu. Bugün bir yurdumuz varsa onu, Atatürk’e borçluyuz. Bu nedenle ona ne denli minnet duysak azdır. Bunun bilinciyle 19 Mayıs’ta, Samsun’da başlayan Kurtuluş Savaşı’mızın 106. Yılı kutlu olsun.

Not: Anlatılanları desteklemek açısından Havza Genelgesi başlıklı yazımı https://adiladalet.blogspot.com/2023/05/havza-genelgesi.html okuyabilirsiniz.                                                                         

Adil Hacıömeroğlu

                                                                  19 Mayıs 2025

 

KIRMIZI BUĞDAY


“Kırmızı Buğday” türküsü, son yıllarda çok sevilip söylenir oldu. Birçok kişinin dilinden düşmüyor bu Manisa türküsü. Ezgisi ve sözleri, söyleyeni de dinleyeni de çok etkilemekte. İnsanın içine işleyen türden bir türkü. Peki, bu türkünün ortaya çıkması nasıl oldu? Halkımız, hangi koşullarda yüreğimizi yakan böylesine güzel bir türküyü yaktı?

Türkünün öyküsü, aslında Yunanlıların 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgaliyle başlar. Bu sırada Manisa Cezaevi’nde gardiyanlık yapan yürekli bir adam vardır: Adı, Parti Mehmet Pehlivan. Yurt sevgisiyle yanıp tutuşan bir adamdır Parti Pehlivan. İşgalin genişleyeceğini öngörerek yurdun savunulması için sorumluluk duyar. Sorumluluğunun, yurtseverliğinin gereğini yapmak için kolları hemen sıvar. Cezaevinde yatan tutuklu ve mahkûmlara işgale karşı direnişe katılmaları durumunda özgür kalacaklarını söyler. Bu güzel öneriyi kabul eder tutuklu ve mahkûmlar hem de düşünmeden. Yurt savunması söz konusu olduğunda uzun boylu düşünülecek ne var?

Parti Mehmet Pehlivan, özgürlüklerine kavuşturduğu mahkûm ve tutukluları silahlandırıp bir akıncı birliği oluşturur. Bu akıncı birliğinde biri vardır ki kısa sürede herkesin ilgisini çeker yurtseverliği, yürekliliği, gözü pekliği ve savaşçılığıyla. Bu yiğidin adı, Ali Osman Efe’dir. Efe, Aslen Bergama’nın Alibeyli köyünden. Çok esmer olduğu için ona, işgalciler Yunanca “kara” anlamına gelen “Mavro” adını vermişler. Ali Osman Efe’nin Arap olduğu söylenir. Çünkü ülkemizde Afrika kökenli zenciler, ten renklerini belirtmek için “Arap” adıyla anıldı yüzyıllarca. Mavro’nun yardımcısı da Afrika kökenli bir yurttaşımızdı. Bu nedenle bu iki kahramandan, işgalciler “mavrolar” diye söz ederlerdi.         

Parti Mehmet Pehlivan müfrezesi, bir yandan işgalcilerle çarpışırken diğer yandan da adam ve yardım toplamak için yerleşim yerlerine gidiyorlardı. Menemen çevresi ile Manisa’nın merkez köylerine uğruyorlardı bu amaçla. Bir gün Manisa’nın Sümbüller Köyü’ne gittiler. Halkı, köy meydanında toplayıp amaçlarını anlattılar. Halkın arasında çevrede “Şeyh” olarak tanınan Derviş Mehmet de vardır. Parti Pehlivan, söze şöyle başlar: “Menemen’i Yunan vurdu. Ezan sustu; mala cana, ırza tecavüz ediyorlar. Buralara da gelirlerse aynı şeyleri yapacaklardır.” diyerek direnişi güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Parti Pehlivan, sözünü bitirmek üzereyken Derviş Mehmet: “Ayağınızı denk alın!” diyerek araya girer. “Ben Yunt Dağı’na kadar bu köylerin tarikat şeyhiyim. Bizim tarikatımız kurşun atmayacak.” der. Mehdi gelmeden kimseyle savaşmayacaklarını da belirtir Derviş Mehmet. Bu sözlerle Yunan işbirlikçisi olduğunu da açıkça dile getirir.

Derviş Mehmet’in yurda ihanet dolu sözlerine, akıncılar büyük tepki gösterir. Ali Osman Efe, silahını Derviş’e doğrultarak: “Bundan başlayalım, belli ki gâvurla anlaşmış.” der. Amacı, bu haini temizlemektir. Parti Mehmet Pehlivan, kızanlarına silahlarını indirmeleri için işaret eder. “Sizin tarikatınız gâvur tarikatı mıdır ki, gâvura kurşun atmaz, ne biçim laf edersiniz?” der.

Akıncılar müfrezesi, bu ihanete karşı nefret duyarak köyden ayrılır. Böylece Derviş Mehmet de canını kurtarır yeni ihanetler için.

Ali Osman Efe’nin kurşunlarından kurtulan Derviş Mehmet, yıllar sonra yeniden sahneye çıkar. 23 Aralık 1930’da Öğretmen Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ve bekçilerimiz Hasan ile Şevki’nin şehit olmasına yol açan Cumhuriyet’imize karşı ayaklanmanın başını çeker. Sonrasında mahkeme kararıyla idam edilir. Eğer Efe, onu orada vursaydı Kubilay olayı belki de olmayacaktı.

Ali Osman Efe ve kızanları, Menemen Ovası’ndan ayrılarak Bergama’ya gelirler. Burada baskın yaparak işgalcilere önemli yitikler verdirirler. Efe’nin kızanları gittikçe çoğalır. Ünü, dört bir yana yayıldı. İşgal güçlerine karşı önemli saldırılar yaptı çete. Yunanlılar, Ali Osman Efe’yi tuzağa düşürmek için olağanüstü çaba gösterdiler. Efe’nin başına 300 bin Drahmi ödül koydular. Buna karşın Efe, her fırsatta işgalcilere ağır darbeler indiriyordu. Bergama’dan Soma’ya geçer Ali Osman Efe. Cinge cephesinde Yunanlılara karşı büyük kahramanlıklar gösterir. Böylece ünü daha da yayılır. Onun yiğitliği; dostu sevindirir, düşmanı üzerek kinlendirir.

Cinge cephesinde direniş tüm hızıyla sürerken Mavro Efe, Yunanlılarca pusuya düşürülür. Çapraz ateşe tutulan Efe, ağır bir biçimde yaralansa da kendini pusuya düşüren Giritli Sarı Yüzbaşı ile üç Yunan erini düştüğü yerden vurarak öldürür.

Ali Osman Efe’nin yaralanarak düştüğü yer, buğday tarlasıdır. Efe’nin kanı buğday saplarını, başaklarını kana boyar. Sarı buğday kırmızıya döner. Ayrıca heybesinde bulunan buğday kavurgası da kan içinde kırmızıya kesmiştir. Halkımız, bu yiğidi unutmaz. Onun bu kahramanlığını dizelerde yaşatır. Dizeleri söyleyen unutulur. Ancak bu sözleri, Ayaskent İmamı Ali besteler ve güzel bir türkü ortaya çıkar.

Türkünün ilk sözleri şöyle:

“Kırmızı buğday ayrılmıyor hadülen kanından

Can bulaşmış Ali Osman Efe’nin hadülen canından

Kurşun girmiş Efe’mizin hadülen dört bir yanından

Yürü serbest yürü beyaz Aşe’m örme saçlar sürünsün

Açıver ak gerdanını Aşe’m hadülen sinen görünsün

 

Göçbeyli altından selamet geçtim hadülen sağ geçtim

Sarıcalar deresinde pusuya düştüm kendimden geçtim

Aklımı zor topladım hadülen Cinge’ye dar kaçtım

Yeğitler yeğidi Ali Osman Efe’m yerde yatıyor

Heybesinde buğdaylar hadülen kanıyla yatıyor

 

Kırmızı buğday ayrılmıyor hadülen aman saçımdan

Mevla’m bana versin beyaz Aşe’m güzellerin gencinden

Kim ayrılmış ki hadülen ben ayrılem Aşe’m eşimden

Serbest yürü beyaz Aşe’m örme saçları sürünsün

Aç beyaz gerdanını da Aşe’m hadülen sinen görünsün”

Görüldüğü gibi türkünün sözleri iyice değiştirilmiş. Bugün söylenen biçimiyle bir sevi türküsü olmuş. Oysa düşmana karşı savaşırken yaralanmış bir efenin ölümcül bir biçimde yaralanmasını anlatıyordu. Keşke bu türküyü, özgün sözleriyle dinleyebilsek.

Ali Osman Efe’nin yaraları iyileşir. Öldü denen bir yiğidin kolayca iyileşmesi destanlaşır ve yukarıdaki dizelerde yaşatılır kahramanlığı. İyileşir iyileşmez cepheye koşar. Bu kez düzenli orduya katılır. Soma-Cinge cephesi komutanı Yüzbaşı Kemal Balıkesir’in komutası altında yiğitçe savaşır düşmana karşı. Düşman, İzmir’den denize dökülünce Efe’ye Atatürk tarafından İstiklal madalyası ve Alibeyli Köyü’nde altmış dekarlık bir arazi verilir. 1951’de sonsuzluğa göçer Bergama’da. Bu güzel ilçemizde toprağa verilir.

Türkülerimizin hepsinin tarihsel bir öyküsü var. Bu öyküleri bildikçe türküler anlam kazanır. Hem de türküler aracılığıyla tarihimize köprü kurarız. Ulusumuzun varlığı için tarihten ders çıkarmalı. Türkülerimizle yaşayalım, onları yaşatalım.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               18 Mayıs 2025

.

 


AKRAN ZORBALIĞININ NEDENLERİ


Akran zorbalığı doludizgin gitmekte. Ortaokul yıllarında başlayan zorbalık, lisede doruğa ulaşıyor. Bazı ilkokullarda da akran zorbalığı az da olsa gözlemlenmekte. Bu, öğrenilen bir şiddet türü. Peki, kimlerden öğreniliyor bu şiddet yüklü zorbalık?

1980’den başlayarak ülkemizde hızlı, düzensiz, plansız bir iç göç var. Köylerden kentlere akıyor insanlar bir dilim ekmek için. Yıllarca dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olduğumuzla övündük. Tarımsal üretimimiz, nüfusumuzun çok üstündeydi. Yurttaşlarımızda aç kalma, işsiz olma gibi bir düşünce yoktu. Bu da yurttaşlarımızın yarınlara güvenle bakasını sağlıyordu. İnsanımız, karınca kararınca üretirdi. Kendi ürettiği besinle beslenirdi genellikle. Besin dışındaki günlük gereksinmelerinin önemli bir bölümü de elbirliğiyle sunulurdu günlük yaşama. Halkımız, namerde muhtaç olmamak için üretmeyi bir namus, aktöre, ülkü olarak görürdü. Üretmeyen, çalışmayan, başkalarının sırtından geçinene adam (insan demek) değeri verilmezdi.

24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesiyle ülkemizin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel dengesi değişti. Üretimin yerini, tüketim aldı. İçinde bulunduğu ekonomik koşullara aldırmadan çılgınca bir tüketim yarışı başladı toplumda. İletişim organlarının gelişmesiyle geleneksel kültürden uzaklaşma başladı. Özellikle son yıllarda sosyal medyanın toplum yaşamını, tepeden tırnağa düzenlediğini görmekteyiz. Böyle olunca çocuklar, anne ve babaların denetiminde uzaklaşmaktalar hızla.

Uzlaşma, hoşgörü, duygudaşlık, erdem, aktöre, ülkü, yardımlaşma, dayanışma, elseverlik toplumun gündeminden çıkmaya başladı. Bireysellik, ev içinde bile kendini duyumsatmaya başladı. Kişisel çıkara dayalı yaşam biçimi, aynı çatı altında yaşayan kişileri bile birbirinden koparıyor. İnsanlar birbirlerini dinlemez, anlamaz duruma geldi. Hatta birçok evde yaşayanlar kendi aralarında konuşamıyorlar bile. Yapılan konuşmalar da üstünkörü, yasak savmak için. Evdeki bireyler arasında sağaltımı zor ve derin duygusal kırılmalar yaşanmakta. Duygunun yerini, kişisel çıkar almakta. Bir evde anne ve baba birbirine saygı duymuyor. En küçük şeyde ağzına gelenleri saydırıyorlar karşılıklı olarak. Aynı yastığa baş koyan kişilerin bu denli sorumsuz davranması çok ilginç. Bu davranışın altında gittikçe büyüyen “ben” duygusu var. Karı-koca birbirini bir eş olarak değil, düşman olarak görmekteler birçok evde. Evler, küçük çıkar hesapları ya da eften püften sorunlar yüzünden dağılıyor. Akran zorbalığını yapanlar ve bu şiddete uğrayanlar böyle bir ev ortamında yaşayan, yetişen çocuklar.

Televizyonu açıyorsunuz. Siyasetçiler ağzına gelini sayıyor karşıtına. Karşıtını, düşman olarak görüyor. “Karşıt” ve “düşman” sözcüklerinin anlamlarını bile doğru düzgün bilmeyen siyasetçiler var iktidarıyla muhalefetiyle. Toplumumuzda en çok karıştırılan ise “eleştiri” ile “küfür ve hakaret ederek çamur atma” sözlerinin anlamları. Eleştiri yapıyorum diye insanları aşağılamak sıradanlaştı. Oysa eleştiri, yapıcıdır. Küfür ise yapıcı değil, kavga nedeni ve çok yıkıcı.

Televizyon dizilerinde hep anlamsız bağırmalar, gereksiz sinirlilik ve kavgalar var. Mafya, ağa dizileri en çok izlenenler… Dizilerin her bölümünde birçok insan dövülüp onlarca kişi öldürülmekte. Bu dizilerle insanların dövülmesi, öldürülmesi günlük yaşamın sıradan olayları durumuna getirilmekte.

Sosyal medyada hakaretin, küfrün bini bir para… Eleştiri, anlayış, saygı, hoşgörü hak getire. Karşımızdaki kişiye olduğu gibi kabullenme yok! Onu kendimiz gibi yapmak için olağanüstü bir çaba var. Kişinin düşüncesine, farlılıklarına saygı göstermeyen biri; onun varlığına saygı gösterir mi?

Çocuklar, zamanlarının önemli bölümünü internette oyun oynayarak geçirmekteler. Sanal dünyanın albenisine kapılıyorlar ne yazık ki. Bu durum, onları günlük yaşamın gerçeklerinden uzaklaştırıyor. Sanal dünya, onların duygularını örseleyip çevresindeki kişilere duygusal bağlılıklarını azaltıyor. Çoğu zaman sanal dünyayı; arkadaşlarına, kardeşlerine, anne ve babalarına, en yakınlarına yeğlemekteler. Bu saptamamın okuyucularımın içlerini acıttığını, onları şaşırttığını biliyorum. Ancak bu gerçekle yüzleşme zamanı geldi de geçiyor bile. Bu duygusal kırılmanın ilerde hangi felaketlere neden olacağını bilip ona göre önlemler almalı.

Ev içinde yaşanan günümüzün en büyük sorunlarından biri, disiplin yokluğu ve otorite boşluğu. Ev içinde anne ya da babadan biri ya da ikisi, çocuğuna şirin gözükmek için yanlışı bile bile yapıyor. Bu, çocuğu, evden uzaklaştırmakta. Onun evine duygusal bağlılığını yok ediyor. Böylece derin bir kuralsızlığın, ilkesizliğin kör kuyusuna yuvarlıyoruz çocuklarımızı. Ülkemizde ebeveyn eğitimi ivedilik göstermekte. Bilgisiz kişi, bilmediğini bilmez. Yarım yamalak bilgileriyle yaşama yön vermeye çalışır. Bu da hem kendi hem de toplum yaşamında onulmaz yaralar açar.

Çocuk, her şeye öykünerek öğrenir. İyi bir kopyacıdır. Ne yazık ki gördüğünü yapıyor. Saygısızlığı, küfrü, şiddeti, zorbalığı, zorbalığa uğramayı, boyun eğmeyi, susmayı, uyumsuzluğu, anlayışsızlığı, saldırganlığı, geçimsizliği, duygusuzluğu, erdemli olmamayı, aktöreye uymamayı, amaçsız yaşamayı, dünyanın maddi varlıklarına tapınmayı, kişisel çıkarı için yakıp yıkmayı, düşüncesizliği, özverisizliği,  duygusal kopuklukları, sosyal uyumsuzluğu genellikle büyüklerinden öğrenir. Üzülerek söyleyeyim ki çocuklarımızı, başta akran zorbalığı olmak üzere birçok yanlışın içine biz büyükler sürüklüyoruz. Ondan sonra da yakınıp dövünüyoruz. Yakınmayı bırakıp özveriyle çocuklarımızı anlamaya çalışmalı. Onları gerçekçi bir düzlemin içinde yaşama hazırlamak her anne ve babanın başlıca görevi değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       13 Mayıs 2025

ANNENİN GÜCÜ


Yeryüzünün neresinde, hangi canlı olursa olsun annelik söz konusuysa kendine özgü bir gücü vardır. Bu gücü, ona veren, annelik duygusu. İnsan olsun hayvan olsun canlıların büyük çoğunluğunda annelik duygusu birinci sırada. Bir anne, yavrusunun yaşaması ve onun iyiliği, sağlığı, geleceği için elinden geleni yapar. Bu da doğanın annelere kazandırdığı büyük bir üstünlük ve güç.

Annelik bir sezgi ve öngörü işi… Anneler, yavrusunun başına gelebilecek olası tehlikeleri görür, yüreğinde duyumsar. Tehlikeyi sezdiği anda, bir savunma oluşturur kendince. Bu savunma, yavrunun korunmasına yöneliktir. Anneler, yavrularını ölümleri pahasına savunur. Evladının yaşaması için her an canını vermeye hazırdır. Çünkü onun asıl canı, yavrusundadır. Yavrusu aracılığıyla sonsuza dek canının var olmasını ister.

Dünyanın hiçbir nimeti ve varlığı, annelik duygusunun önüne geçemez. Çünkü bir annenin en büyük nimeti yavrusudur. Yavrusunu yitiren anne için yaşamıyor diyebiliriz. Çünkü yavrusunu yitiren anne yaşıyormuş gibi görünen bir ölüdür aslında.  Annelik, evlatla var olan bir durum. Bir anne, yavrusunun kötü bir yaşama tutsak olmasını, tek kanatlı ya da kanatsız kuş gibi uçmasını istemez. Çocuğunun gönlünün kırık, içinin yanık, yüreğinin yaralı olmasına rıza göstermez.

Eğer bir dişinin inadı, saplantıları, kini, öfkesi annelik duygusunun önüne geçerse bu durum çok sağlıklı sayılmaz. Çünkü bir dişi, yavrusu olduğunda bambaşka bir kimlik kazanır. O da annelik… Anne olduktan sonra yürüyüşü, bakışı, ses tonu, hoşgörüsü değişir. Artık onun yaşamının odağında yavrusu vardır.

Çocukluğumda tanık olduğum bir annelik öyküsünü burada anlatmak isterim.

Çok sayıda tavuğumuz vardı çocukken. Bunların bakımından sorumlu sayılırdım. Yüzü aşkın tavuğun yemlenmesi, gübrelerinin temizlenmesi, kuluçka olanların altına doğru yumurtaların konması, civcivlere özen gösterilmesi ve onların yiyeceği korkotun (mısırın iri bir biçimde öğütülmüş biçimi) el değirmeninde öğütülmesi önemli işlerimin arasındaydı. En önemlisi de tavukların çakallardan korunmasıydı. Çakal, sinsi bir hayvan… Çalılar, mısır tarlası içinden sessizce gelip gözünüzün önünde tavuğu kapıp gider. Yumurtadan çıktığı ilk günden başlayarak özenle gözünüz gibi baktığınız tavuk, bir anda çakala yem olur. Çok üzülürdük bu duruma.

Tavuklarımızı çakallardan korumak için köpek beslerdik. Kimi zamanlar köpeğin dalgınlığından yararlanarak yine tavuklarımıza saldırırdı bu hırsızlar.

O yıllarda Hin horozu beslerdik. Doğaldır ki Hint tavuğumuz da vardı. Bu tür, güçlü ve dövüşkendi. Hint tavukları fazla yumurtlamazdı. Yılda elli civarında yumurta yapardı bir Hint tavuğu. Sık sık kuluçkaya yatardı. Bu nedenle onun bu özelliğinden yararlanırdık. Anneliği olağanüstüydü bu tavuğun. Yavrularına aşırı bir özeni vardı. Ayrıca onun civcivlerine ne çakallar ne de yırtıcı kuşlar saldırabilirdi. Ölümüne savunurdu yavrularını.

Hint tavuğumuz, peşinde on beş civciviyle mısır tarlasında dolaşıyor, karınlarını doyuruyorlardı bir yaz günü. Köpeğimiz de evin önünde miskin miskin uyuyordu. Anne tavuk eşeleniyor; bulduğu yiyecekleri, genellikle toprakta bulduğu börtü böceği, yavrularına yedirmek için “Guluk guluk!” diye onları çağırıyordu. Civcivlerde “Cik cik!” diyerek peşinden koşturuyordu. Biraz zaman geçtikten sonra tavuğumuzun ve civcivlerin sesi duyulmaz oldu. İçime bir şüphe düştü. Ardından tavuğumuzun canhıraş bağırtısını işittim. Anında bağırarak koşmaya başladım o yöne. Yanı sıra köpeğimizde havlayarak koşuyordu.

Olay yerine gittiğimizde çakal kaçmıştı. Köpeğimi onun peşi sıra saldım. Ben anne tavukla civcivleri evin yanına doğru sürmeye başladım. Civcivler tamamdı. Yere baktığımda anne tavukla çakal arasında bir boğuşmanın olduğu belliydi. Tavuğun birkaç tüyü duruyordu yerde. Tavuğun gagasında çakalın kıllarını gördüm. Çimenlerle kaplı toprağa bakınca kan lekeleri ilgimi çekti. Hemen tavuğu yakalayıp baktım. Yarası beresi yoktu. Bu arada anne tavukları yakalamanın büyük tehlike içerdiğini de söyleyeyim. Kafasını serbest bırakırsanız ummadık bir yaralanmaya neden olabilir. Anne tavuk, civcivlerini korumak adına çakala saldırmıştı ve onu yaralamıştı.

Az sonra köpeğimin beni çağıran havlamalarını işittim. Koşup gittim yanına. Vardığımda gördüm ki köpeğimiz çakalı boğmuş. Çakalın yüzüne baktım dikkatlice. Ne göreyim? Çakalın sol gözü yok ve kan içinde. Bunu, anne tavuğun yaptığı çok belliydi. Zavallı çakal, tavuğu ya da civcivlerini yiyip karnını doyurmak için avlanmaya çıkmıştı, ancak gözü anne tavuğa yem olmuştu. Ayrıca zavallı hayvanın yüzü kan içindeydi. Bunları köpek yapmış olamazdı. Çünkü o, avının doğrudan boynuna saldırır.

Köpeğimi severek eve geldim. Ona ödülünü verdim. Anne tavuk ve civcivlerin önlerine de mısır kırmaları serptim. Karınları doyunca civcivler cikcikleyerek tavuğun altına girdiler uyumak için öğlen güneşinde.

Anne tavuğa, çakala saldırma yürekliliğini veren annelik duygusuydu. Çünkü onun için en değerli olan, yavrularıydı, Ölümüne bir savaşa girdi ve kazandı. O gün orada bir annenin gücünün ne denli büyük olduğuna tanıklık ettim. Bu, benim için önemli bir öğrenceydi.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       11 Mayıs 2025

                                              

 


DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI YUTTURMACASI


Atatürkçü olduğunu söyleyen bazı arkadaşlarımız, demokratik değerleri yaşatmak, insan haklarını savunmak amacıyla Türkiye’nin Atlantik’ten kopmaması gerektiğini söylemekteler. Gerçekten doğru mu bu düşünce?

ABD, İngiliz ve Fransız devrimlerinin batıya demokrasi ve insan hakları alanında önemli katkılar yaptığı yadsınamaz. Ne yazık ki batı ülkeleri, emperyalizm çağına girdikten sonra devrimci değerler önemini yitirmeye başladı. Bu ülkeler, hızla gericileşti. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda demokrasi ve insan hakları hiçe sayıldı. Emperyalizm çağında ABD ve Avrupalı emperyalistlerin döktükleri kan okyanusları doldurur. Kanları dökülen kişiler, insan değil miydi? Bu kişilerin insan hakkı yok muydu?

Günümüzde dünyanın dört bir yanında demokrasi ve insan hakları pazarlayan emperyalistlerce insan kırımı yapmakta. Milyonlarca kişi, para ve çıkar uğruna toprağa düşmekte. Yıllardır yoksul, yurdundan kovulmak istenen Filistin halkını kimler öldürüyor? Bu insan kıyımına göz yumup ses çıkarmayanlar kimler? Üstüne üstlük İsrail’e bu inşan kırımı için silah yardımı ve satışı yapan hangi ülkeler? Boşu boşuna öldürülen Filistinli çocukların, kadınların ve erkeklerin insan haklarından yararlanma hakları yok mu?  

Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da on binlerce insani yok eden ABD ve Avrupa emperyalizmi değil miydi? Bu insanların insan hakları niye kimsenin usuna gelmedi?

Afrikalı, Afganistanlı, Pakistanlı, Suriyeli ve daha birçok ülkeden Avrupa’ya giden göçmenleri Akdeniz’e gömen bu demokrasi ve insan hakları şampiyonları değil miydi? Göçmenleri kara sınırlarında tekmeleyenler, dövenler demokrasi ve insan haklarını niye uslarına getirmediler?  

Afganistan, batılıların bombalarıyla Taş Devri’ne döndürülürken demokrasi ve insan haklarını neden unuttu dünyanın baş belası emperyalistler?

Gelelim kendi ülkelerinden demokrasinin ve insan haklarının nasıl uygulandığına… Almanya’da 1968 sonrası RAF içinde örgütlenen Baader-Meinof örgütü için demokrasi ve insan hakları niçin işlemedi? Örgüt üyelerinin hepsi tutukevlerinde kimlerce öldürüldü? Bu örgütün üyeleri, insan değil miydi? Yine aynı dönemde İtalya’da Kızıl Tugayların başına aynı şeylerin gelmesi rastlantı mı?

Avrupa ülkelerinde her türlü sapkın görüşü savunabilirsiniz sistemle çatışmadığınız sürece. Ancak sistemi değiştirmeye çalıştığınızda demokrasi, insan hakları ve düşünce özgürlüğü anında unutulur.

Ülkemizde ne yazık ki Tanzimat sonrası oluşan batıcı bir akım var. Bu kişiler, batıya hayrandır. Bu kişiler, emperyalizmin demokrasi ve insan hakları şekerine sardıkları zehirleri yuta yuta Avrupa zehrine karşı bağışıklık kazanmışlardır. Emperyalizmi açıkça övemediklerinden AB güzellemeleri yapar bu güruh.

Batıyı demokrasinin kalesi olarak görürken gelişmekte olan Çin ve Rusya gibi ülkeleri otoriter görürler. Bu otoriter yaftalaması da ABD ve AB söylemi. Çünkü onların kıblesi emperyalizm...

Günümüzün önemli konusu, Çin’in Kuşak Yol projesi... Kuşak Yol’un metni, ÇKP’ce hazırlandı. Metin, ÇKP’nin ülke çapındaki tüm mahalle, köy birimlerine gönderildi. Buralarda konu tartışıldı. Metne eklemler, çıkarmalar yapıldı. Sonrasında ilçe örgütlerine geldi sıra. Aşağıdan yukarı bir tartışma ve sonrasında metnin olgunlaşması sağlandı. Ardından binlerce delegenin katıldığı genel kurultayda tartışılıp son biçimi verildi Kuşak Yol’a. Böylece katılımcı demokrasi dediğimiz halkın düşünsel katılımıyla Çin önemli bir projeyle çıktı dünya sahnesine. Bu tartışmalar bir yıldan fazla sürdü. ÇKP’nin bu yaptığı uygulama, Atatürk’ün ölümüne dek CHP’nin düzenlediği kurultaylara ne denli çok benziyor değil mi? Bu arada Çin’i yalnızca ÇKP yönetmiyor. İktidarı farklı görüşten partilerle paylaşıyor.

Şimdi soralım batıcı sözde demokrasi havarilerine… AB ülkelerinin hangisinde, ülkelerinin önemli bir kararı aşağıdan yukarı bir tartışma ve görüş alışverişiyle tartışılıp karara bağlanıyor? Bu ülkelerin halkları Filistin’deki insan kıyımına karşı çıkarken yönetimleri niye halkın sesine kulak asmıyor? Bu durum, sözde batı demokrasilerinin ve göstermelik insan hakları savunuculuğunun bir gereği olsa gerek.

AB’yi Türkiye’ye amaç ve örnek olarak gösterenler, emperyalizme bağımlılıklarını böyle göstermekteler.

Not: Konunun iyi anlaşılması için BİZE İNSANLIK ÖĞRETENLERE BAK https://adiladalet.blogspot.com/2009/10/bize-insanlik-ogretenlere-bak.html ve IRKÇILIK VE ATRIMCILIK KİMLERİN İŞİDİR https://adiladalet.blogspot.com/2009/10/irkcilik-ayrimcilik-kimlerin-isidir.html yazılarımın okunması yararlı olur.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       9 Mayıs 2025

 

 

 

 

 

 

 

TÜRKİYE’NİN FIRSATI, KUŞAK YOL


Son günlerde Hindistan’la Pakistan arasında yaşanan gerilimin nedeni Çin’in Kuşak Yol projesi. Kuşak Yol, iki komşu ülkeyi savaşın eşiğine getirdi. Çünkü Kuşak Yol, ABD’nin dünya egemenliğini ve sömürüsünü engellemekte. Bu nedenle de uluslararası bir işbirliği amacı taşıyan Kuşak Yol’u engellemek için elinden geleni ardına koymuyor ABD.

Kuşak Yol, uluslararası işbirliğini nasıl sağlıyor? Kuşak Yol’da hem Çin hem de projenin uygulandığı ülke kazanıyor. “Kazan-kazan” anlatımında yer aldığı gibi Çin ve Kuşak Yol’un uygulandığı ülke, kazancı yarı yarıya paylaşıyor. Bu eşitlikçi anlayış, yıllarca emperyalizmin acımasız sömürüsüyle yoksullaşan dünyanın geri kalmış ülkelerini kendine çekmekte. Bu yolla ulusal geliri artmaya, yoksulluğun pençesinden kurtulmaya başlayan onlarca ülke var. Bunun en çarpıcı örneklerine geçtiğimiz aylarda tanık olduk. Batı Afrika ülkeleri, Fransa’yı Kara Kıta’dan kovdu. Bu kovma, sömürüden kurtulma çabası.

Çin, Kuşak Yol gereğince Pakistan’ı kuzeyden güneye boydan boya geçip Gvadar kentinde Umman Denizi’ne ulaşmakta. Bu demiryolu, çok kestirme ve kısa. Böyle olunca hem zamandan hem de ulaşım ederinden kazanılıyor. Bu yol, ülkemizin de çıkarına. Neden mi?

Türkiye; 22 Nisan 2024 tarihinde Irak, Katar ve BAE (Birleşik Arap Emirlikleri) ile Kalkınma Yolu projesi anlaşmasını imzaladı. Kalkınma Yolu Projesi ile Irak’ın en güneyindeki FAV Limanı’ndan başlayıp Londra’ya kadar uzanan bir demiryolunun yapımını amaçlamakta. Bu yolun, Gvadar Limanına bağlantılı çalışması, ülkemizin jeostratejik önemini artırırken önemli bir lojistik üs olmasını da sağlar. Bu, ülkemiz için önemli bir fırsat.

Kalkınma Yolu’na koşut olarak Türkiye, doğrudan Çin’e bağlanacak olan Kuşak Yol kapsamında demiryolu projesini zaman geçirmeden uygulamaya sokmalı. Bu yol, Şanghay Limanı’ndan başlayıp Trabzon Limanı’na ulaşmakta. Gelen mallar, Trabzon’dan denizyolu ile Tuna üzerinden yapılan suyolu ile Avrupa’nın neredeyse tüm ülkelerine ulaştırılma olanağı sağlamakta. Şanghay’ı Avrupa’ya bağlayacak en kestirme, kısa yol bu. Bu nedenle bu yolun yaşama geçmesiyle başta Trabzon ve çevre iller olmak üzere ülkemizin tümü önemli bir kazanca kavuşacak. Bu konuda AKP Hükümeti kararlı duruş göstermeli. ABD ile Asya arasında yalpalamayı bırakmalı.

Dünyanın ağırlık merkezi Asya’ya kaydı. Atlantik büyük bir gerilemenin içinde. ABD ve AB’den medet ummak zaman yitimi. Bu nedenle Türkiye, rotasını Asya’ya çevirmeli kararlılıkla. Çünkü ülkemizin geleceği, Asya ile işbirliğine bağlı. Şanghay-Trabzon demiryolu, ülkemiz için önemli fırsatların kapısı. Bu fırsat kapısını açmak, ülkemize önemli olanaklar sağlayacak bir projeyi sürüncemede bırakmak Türk hükümetlerine yakışmaz.

Bölgemizde ve dünyanın birçok yerinde yaşanan savaşların, anlaşmazlıkların arkasında hep emperyalizm var. Bu nedenle dünyada barışı sağlama her ulusun başlıca amacı olmalı. Pakistan da Hindistan da dünyanın ezilenleri. Yıllarca emperyalizmin sömürüsü altında yaşadılar. Onların savaşması, ulusal kaynaklarını yok etmesi en çok ABD’ye yarar. Bu nedenle savaşmak yerine, işbirliği yapmak zorundalar ulusal çıkarları için.

Not: Yazının iyi anlaşılması açısından STRATEJİK MERKEZ TRABZON https://adiladalet.blogspot.com/2019/11/stratejik-merkez-trabzon.html başlıklı yazım okunabilir.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Mayıs 2025

KAPANMAZ YARA, KEŞMİR

 

Hindistan, Pakistan ve Bangladeş yüzyıllarca birlikte yaşadılar. Bu geniş kıtanın adı Hindistan’dı. Hindistan adı, “İndus” sözcüğünden türetildi. Günümüzde Pakistan ve Hindistan arasında anlaşmazlık konusu olan İndus Nehri, tüm coğrafyaya adını verdi. Muson yağmurlarının bolluk getirdiği topraklardır burası. İndus sözcüğünden Hint’i türeten Yunanlılar… Hindistan adı ise Farsçadan gelmekte.

Kral Bharat adından esinlenerek Hindistan’a, “Bharat” der yerli halk genellikle. “Baharat” sözcüğü de buradan gelir. Bir ara hem de yakın bir zamanda Hintliler, ülkelerinin adını “Baharat” olarak değiştirmek istediler. Hindistan yıllarca hep “baharat ülkesi” olarak anıldı. Baharat yoluyla batı ülkelerine taşındı bin bir türlü lezzetli baharatlar. Coğrafi keşiflerin başlamasında asıl amaç, Hindistan’a ulaşmaktı. Çünkü Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı ele geçirmesiyle Baharat Yolu, Osmanlıların denetimine girdi.

Hindistan bir süre Türklerin egemenliğinde kaldı. Türk (Babür) egemenliği, Portekizlilerin ülkeyi keşfetmesiyle sarsılmaya başladı. Giderek yok oldu. Sonrasında Büyük Britanya’nın egemenliğine girdi bu topraklar. Yıllarca Büyük Britanya’nın sömürüsü altında kaldı bu topraklar. Gandi önderliğindeki uzun ve sabırlı bir mücadelenin sonunda 1947’de bağımsızlığına kavuştu bu dev ülke. Bu bağımsızlıkta Atatürk etkisi yadsınamaz. Ancak bağımsızlığına kavuşurken üç parçaya ayrıldı dinsel temelde. Pakistan ve Bangladeş koptu Hindistan’dan. Pakistan batı, Bangladeş ise doğu Pakistan adıyla anıldı bir süre. Doğu Pakistan, 1971 yılında “Bangladeş” adını alarak bağımsızlığına kavuştu.

İngilizler, Hindistan’dan çıkıp giderken çekildikleri her yerde yaptıkları gibi önemli bir sorunu artlarında bıraktılar. Nüfusunun ezici çoğunluğu Müslüman olan Keşmir’in önemli bir bölümünü Hindistan’a bıraktılar. Hindistan ve Pakistan arasında 1947’den beri sürüp giden anlaşmazlık konusu oldu bu bölge. İki ülke zaman zaman savaştı Keşmir için. Keşmir sorunu, dünya üzerinde egemenlik kurma amacı taşıyan emperyalist ülkelerinin kendi çıkarları için kullandıkları bir fırsat oldu. Her iki ülkeyi, bu sorun üzerinden kışkırttılar yıllarca.

İngilizlerin ünlü Kaşmir kumaşı, Keşmir’de üretildi. Yıllarca kıta büyüklüğündeki bir ülkenin kanını emdi İngiltere. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin yerini ABD aldı. Bu emperyalist ülke, Hindistan-Pakistan anlaşmazlığını hep kışkırttı. İki ülkeyi kendi çıkarları için çatıştırdı. Son günlerde depreşen anlaşmazlığın altında da Amerika var. ABD, Çin’i kuşatıp yaşam damarlarını kesmeye çalışmakta. Son yıllarda Pakistan’ın Çin’le ilişkileri çok iyi ve üst düzeyde. İki ülke arasında ekonomik, siyasal, askersel işbirliği söz konusu. Çin, ABD denetimindeki Malakka Boğazı yerine, Pakistan üzerinden geçirdiği demiryoluyla Umman Denizi kıyısındaki Gvadar limanını kullanmak için kolları sıvadı. Bu yol, Mallakka Boğazına göre oldukça kısa. Limanın geliştirmesi için Çin, büyük yatırımlar yaptı. Bu liman, Pakistan’ın Belucistan eyaletine bağlı. İran’ı bölmek için elinden geleni yapan ABD, İran’ın Güneydoğusundaki Belucileri kışkırtmakta. Amacı Pakistan ve İran’daki Belucileri birleştirerek bir uydu devlet kurdurmak. Böylece bölgede, yeni çatışmaların yolunu açmak.

ABD, Çin’in Gvadar limanına inmesini önlemek için Hindistan’ı kışkırtmakta. İndus’u oluşturan kollar, Hindistan’ın denetimindeki Keşmir bölgesinde. Bu kollardaki suları, sututarlarla kendi topraklarında kullanmak istiyor. Amacı Pakistan ekonomisinin temelini oluşturan tarımı engellemek. Ayrıca suyu azalan İndus, iklim değişikliği de oluşturacak. Böylece Pakistan’a diz çöktürülecek. Diz çöken bir ülkenin bölünüp parçalanması da kolay olacak.

Pakistan-Hindistan çatışması, dünyayı büyük tehlikelerin eşiğine getirecek. Hindistan’ın başlıca destekçileri ABD ve İsrail. AB ülkelerinin önemli bir kısmı da ABD’nin yanında. Bu olası savaş, Türkiye’yi de etkileyecek. Çünkü ulus devletimizi yok etmek hala ABD’nin palanları arasında. Hem komşu hem de dost ülkedeki yangın izlenmez. Bu yangın izleyeni de yakar. Bu nedenle yangını baştan söndürmek gerek. Emperyalist saldırganlığa, kışkırtmaya baştan karşı çıkmalı. Bu saflaşmada Türkiye’nin yeri, Kurtuluş Savaşı ve 1974’te Kıbrıs Harekâtı sırasında kayıtsız, koşulsuz her şeyiyle ulusumuzun yanında duran Pakistan’ın yanı olmalı.

Dünya egemenliğini yitirmekte olan ABD, dört bir yandan yangın çıkarıp ülkeleri kundaklamaya çalışmakta. Bu saldırganlığa karşı dünya ülkeleri birleşmeli. Çünkü ABD’nin hedefinde dünya insanlığı var. İnsanlığı yok etmek isteyen dünyanın baş belası ABD emperyalizmini geriletmek, herkesin görevi olmalı

Emperyalizmin dünyada açtığı yaralar sürekli kanamakta. Keşmir sorunu da bunlardan biri... Bu kanamayı durduracak olan dünyadaki tüm ezilen ulusların bir olması değil mi?

Not: Yazıyı desteklemesi açısından “Pakistan, Yeni Bir Afganistan mı?” başlıklı yazım okunabilir. https://adiladalet.blogspot.com/2011/03/pakistan-yeni-bir-afganistan-mi.html

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Mayıs 2025