AĞUSTOS BÖCEĞİ İLE KARINCA


Dinçer ve Esin, Muğla’nın bir köyünde yaz dinlencesini geçirmekteydiler. Bir gün annesi, babası, ninesi, dedesi ve komşularıyla kır gezisine çıktılar. Komşu çocukları da gelince gezi daha da neşelendi. Gittikleri yer, çam ormanıydı. Sık ağaçlı, koyu gölgeli bu yerde yelin esintisini duyumsayıp yaz sıcağından biraz olsun kurtulmaktı amaçları. Serin bir yerde konakladılar.

Büyükler, yaygıları yere yaydı. Yiyecekler, sepetlerden çıkarıldı. Çocuklar da büyüklerine yardım ettiler. Elbirliği, yardımlaşma olunca işler kolaylaştı. Büyükler, yaygılara oturdular. Çocuklar ise ormanın güzelliğiyle büyülendiler. Bu nedenle ormanı tanımak ve ağaçların, burada yaşayan canlıların dilini, özelliklerini öğrenmek için gezintiye çıktılar.

Dinçer, ilk kez böyle güzel bir ormana geliyordu. Bu nedenle de çok heyecanlıydı. Önce kuş seslerine kulak kabarttı. Kuşlar, bir yandan öterken diğer yandan da daldan dala uçup konuyordu. Onların bu devinimleri, çocuğun ilgisini çekti. Kuşları izlemek ayrı bir mutluluktu onun için. Her yan böcek doluydu.

Çocuklar bir yandan çamların yere düşmüş kozalaklarını topluyorlar, diğer yandan da söyleşiyorlardı gördükleri canlılarla ilgili. Hiç durmadan öten bir böcek korosu Dinçer’in ilgisini çekti. O, çocuklara sordu bu güzel ezgiyi söyleyen böceğin adını. Duygu, gülümseyip yanıt verdi ona: “Bu böceğin adı, ağustosböceği…” dedi. “Yaz boyunca saz çalıp en güzel ezgileri söyler ormana.” diyerek sürdürdü sözlerini.

Dinçer, Duygu’ya: “Sağol!” dedi tüm içtenliğiyle.

Esin: “Ben, bu ağustosböceğinin adını duymuştum. Annem bana bir kitap almıştı. Orada ‘Ağustosböceği ile Karınca” öyküsünü okumuştum. Kitabın yazarı da anımsadığıma göre La Fontaine idi. Yaz boyu saz çalıp ezgiler söylediğinden ve çalışmadığından kış için yiyecek biriktirememişti. Bu yüzden kışın soğuk günlerinde acıktığında karıncadan yiyecek istemeye gitmişti.” dedi. Çocukların çoğu, onun bu anlatımını destekledi. “Biz de okumuştuk ağustosböceğinin bu acıklı öyküsünü.” dediler hep bir ağızdan.

Çocukların konuşmasını dinleyen yanında durdukları ağacın kabuğu üstündeki bir karınca, ağzında taşımakta olduğu yiyeceğini ön ayaklarıyla tuttu düşmemesi için: “Dedikleriniz doğru değil!” dedi. “Size, bunu yanlış anlatmışlar. Ağustosböceği, hiçbir zaman kışın yiyecek istemek için benim kapımı çalmadı. Zaten onun toprak altındaki beslenme kaynağıyla benim yuvamdaki yiyecekler çok farklı.” dedi konuyu aydınlatmak için.

Çocuklar, karıncaya verdiği bilgi nedeniyle teşekkür ettiler. Ancak tam olarak aydınlanmadılar Bu nedenle konuyu ayrıntılarıyla öğrenmek istediler. Görkemli bir ağacın dibinde durdular. Ağacın neredeyse her dalından bir ağustosböceğinin büyüleyici sesi işitiliyordu. Sesler, hep aynı ezgiyi seslendiriyordu. Seslerin uyumu, olağanüstüydü. Bu da çocukları ve ormandaki tüm canlıları büyülemekteydi.

Dinçer, bir süre can kulağıyla dinledi ağustosböceği korosunu. Ardından başını yukarı kaldırıp: “Ağustosböceği kardeş, karıncanın az önce seninle ilgili bize anlattıkları doğru mu?” diye sordu.

Ateşböceği yukarıdan: “Evet, doğru… Karıncanın söylediklerinin fazlası yok, eksiği var.” dedi.

Çocuk: “Çok sağol! Benim adım Dinçer, sizin adınızı öğrenebilir miyim?” diye sordu.

Ateşböceği: “Benim adım, Derin Sevi… Sizinle tanıştığıma çok mutlu oldum.” diyerek yanıtladı onu.

Esin: “Benim de adım Esin… Dinçer’le kardeşiz. Sizi tanıdığıma çok sevindim.” dedi gözleri parlayarak.

Duygu da kendini tanıttı sevinçle.

Esin: “Adın niye Derin Sevi; bunun bir anlamı var mı?”

Derin Sevi: “Olmaz mı adlarımızın anlamı hiç? Nasıl sizin adlarınızın bir anlamı ve aile geleneklerinizle bir bağı, dünya görüşleriniz açısından bir önemi varsa bizim adlarımızın da yaşamımız, yaşama biçimimiz, doğduğumuz yerle ilgili bir anlamı var.”

Esin: “Peki, senin adının Derin Sevi olmasının nedeni ne?”

Derin Sevi: “Adımın konmasının nedenini anlatayım sizlere.”

Çocuklar gözlerini dört, kulaklarını on dört açarak dinlemeye başladılar.

Derin Sevi: “Annemiz Yüce Özveri, yumurtalarını yumurtlama borusuyla ağaçların taze sürgünlerinin yarıklarına bıraktı. Altı hafta sonra yumurtalardan ben ve kardeşlerim çıkmaya başladık. Ben ve kardeşlerim topluca doğduğumuz ağaç gövdelerinden aşağı indik. Toprağı kazarak içine girdik. Burada ağaç köklerinin özsularını emerek beslendik yıllarca.”

Duygu: “Yıllarca, dediniz. Uzun süre toprağın altında mı kaldınız yoksa?” diye sordu merakla.

Derin Sevi: “Evet yılarca toprağın altındaydım. Tam tamına dört yıl toprağın altında yaşadım. Dünyanın bazı yerlerinde ağustosböcekleri daha uzun süre kalıyorlar toprağın altında. Örneğin, Amerika’daki türdeşlerimizin toprağın altında yaşama süreleri on yedi yıl… Toprağın altında kaldığımız süre içinde yalnızca ağaç köklerinin özsularıyla beslendim. Sabırla toprağın üstüne çıkacağım zamanı bekledim. Bu süre içinde güneşi, yağmuru, fırtınayı duyumsamadım doğru düzgün.”

Dinçer: “Peki, bu kadar uzun süre niye kaldın toprağın altında?”

Derin Sevi: “Büyüyüp yetişkin olmayı bekledim. Olgunlaşıp sevgilime, eşime kavuşmak için sabrettim orada.”

Dinçer: “Toprağın altından çıkış zamanını nasıl anlayıp ayarladın?”

Derin Sevi: “Büyüdüğümü fark ettim doğal olarak. Ergenlik dönemini geçirdim ve yetişkin oldum. İçim, içime sığmıyordu artık. Yüreğimi bir sevi doldurdu. Sanki ağaçlardaki dişi ateşböcekleri bizi çağırıyordu. İçimde durdurulamaz bir devinim başladı. Bu devinimin getirdiği yüreklilikle ağaç gövdesinden tırmanarak kendime uygun bir dala çıktım ve ötmeye başladım türümüze özgü bir ezgiyle.”

Esin: “Söylediklerinizden anladığıma göre bu dallarda dünyanın en güzel ezgilerini söyleyenler erkek ateşböcekleri, doğru mu?”

Dal Güzeli, atıldı saklandığı yaprak kümesinin altından: “Evet, bu ezgileri seslendirenler erkek ateşböcekleri. Bu ezgileri biz dişiler için söylüyorlar. Bu güzel sesler, sevi ezgileridir. Bu ezgilerle bizim gönlümüzü kazanıp yüreğimize girmeye çalışıyorlar. Bize ne denli sevi duyduklarını anlatmaktalar durmaksızın. Günlerce yalvarıp yakarırlar bize. En sonunda biz, inanırız onların sevilerine. Ben, Derin Sevi’nin sesine, söylediği sözlere hayran oldum ve onu eş olarak seçtim bile.” dedi heyecanla.

Dinçer: “Peki, Derin Sevi’yi seçtiysen neden bekletiyorsun onu. Niye şu yaz sıcağının altında ona, bunu söylemiyorsun da sürekli ötüyor? Yazık değil mi ona?”

Dal Güzeli: “Derin Sevi, benimle birlikte olduktan sonra yaşamayacak daha. Yaşamı boyunca bir kez çiftleşecek ve yavruları yaşasın diye kendini feda edecek. Ben ne denli naz yapıp birlikteliğimizi ertelersem o, o kadar çok yaşayacak. Hem de bu zaman içerisinde tatlı ezgileriyle hem ormana hem de siz insanlara mutluluk verecek.” dedi üzüntüyle ve az sonra yıllardır beklediği sevisini yitirecek olmanın verdiği acıyla.

Esin: “Ne kadar acı bir durum… Demek ki Derin Sevi, kendi yavrularının doğmasını sağlamak ve sevisine kavuşmak için canını verecek öyle mi? Bu nasıl bir sevi böyle?”

Derin Sevi: “Öterken aynı dalda ya da ağaçta kalmayız. Biz uçucu böceklerden olduğumuzdan ağaçtan ağaca uçarak uygun eş ararız. Boyumuz, üç ile beş santim arasındadır. Bundan da anlaşılacağı gibi küçük böceklerdeniz. Boyumuza göre sesimiz çok güçlü çıkar. Bu gücü de yüreğimizde yıllardır besleyip büyüttüğümüz seviden alırız. Bizim için sevi çok önemli…”

Dinçer: “La Fontaine adında bir yazar ateşböceklerini, tembelliğin simgesi olarak gösteriyor. Bence bu doğru değil!”

Toprak dile geldi konuşulanlar karşısında: “Ateşböcekleri tembel olur mu hiç? Yıllarca benim koynumda ağaçların özsularıyla beslenip sevisini beklemek ne kadar zor ve sabırlı bir iş. La Fontaine, doğayı iyi gözlemlememiş sanırım. Karınca, biyolojik atıkları toplayarak kışın onlarla beslenir. Oysa ağustosböceği, ağaçların özsularıyla yaşamda kalır. İkisi de benim yavrum… Karınca çalışkanlığın, ateşböceği de sevinin simgesi.  İkisini de koynumda büyütürüm. Birini, diğerinden ayırmam.” dedi mutluluk duyarak.

Çam ağacı söze girdi biraz da ivedilik gösterek: “Hem karınca hem de ateşböceği gezinir dallarımda, gövdemde. Karınca gövdemdeki zararlıları toplayıp beni sağlığıma kavuştururken, ateşböceği de güzel ezgilerle bana mutluluk verir. Özsularımı emerek biyolojik dengemin sağlanmasına yardım eder. Üstelik o, bana zarar verecek özsuyu alır köklerimden. Tıpkı siz insanların kimi zaman yaptığınız gibi... Arada sırada kan verirsiniz değil mi? Kan vermeyi, bir bedensel yenilenme olarak görürsünüz siz.”

Dinçer, ağaca da toprağa da teşekkür etti verdikleri yararlı bilgilerden ötürü. Karıncaya, Derin Sevi’ye, Dal Güzeli’ne minnet duydu çocukların hepsi. Yıllardır yanlış bildikleri bir konunun doğrusunu öğrendikleri için çok mutluydular. Bu mutluluklarını paylaşmak için koştular anne, baba, nine, dede ve komşularının oturdukları gölgelik alana.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               30 Temmuz 2025

 

ORMAN YANGINLARI CAN ALIYOR


Yurdumuzun dört bir yanında, yaz mevsimiyle başlayan orman yangınları hız kesmeden, neredeyse aralıksız sürüyor. En son Sakarya’da başlayan yangın, Bilecik’e sıçradı. Ardından Eskişehir-Seyitgazi’de alevler sardı ormanlarımızı. Ne yazık ki bu yıkımlara başka illerimizdeki yangınlar eklendi. Yeşil vatanımız, cayır cayır yanıp elimizden kül ve duman olup uçuyor.

“Orman”, Türkçemizin anlamı derin sözcüklerinden biri. Bu sözcüğün kökü “or”. “Or: Yer; oturulan, yaşanan durulan yer.” anlamında. “-man (-men)” eki, geldiği kök ya da gövdelere kişi anlamı veren ad soylu sözcükler türetir. Demek ki “orman” kişilerin yaşadığı yer. (Sözcükte zamanla anlam genişlemesi olduğu kesin…) Bu kişiler, kimler? İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler… Atalarımız, ormanda yaşayan tüm canlıları insana eşdeğerde görmüş. Her canlının yaşam hakkını kutsal saymış. Ne güzel ve doğa korumacı bir anlayış değil mi?

Halkımız, küçük ormanlara “koru” adını vermiş. “Koru” sözcüğü, “korumak” eyleminden gelir. Bu sözcük, “korunan, görevliler dışında kimsenin giremeyeceği yer” anlamında. Demek ki korulara/ormanlara herkes, elini kolunu sallayarak giremez. Buralar; mangalın yapılacağı, eğlencenin olacağı yerler değil. Bu alanlar, herkesçe korunmalı. Çünkü buralarda her türlü canlı birlikte yaşamakta. Her canlının değeri, varlığı doğa için vazgeçilmez önemde. Böyle olunca da ormanlarımızın korunması, atalarımızca yaşamsal bir durum olarak belirlenmiş.

Ülkemizdeki orman yangınlarının yüzde doksanından fazlası insan kaynaklı. Demek ki yurttaşlarımızda ormanlarımızı koruma bilince tam anlamıyla oluşmamış. Yaptıkları küçük hatalar, koskoca ormanın içindeki tüm canlılarla yok olmasına yol açıyor. Tüm uyarılara karşın, ormanlarda mangal yapmak nasıl bir aymazlık?

Yangınların en önemli nedenlerinden biri de anız yakmak. Eskiden toprak, öküz ya da atla sürüldüğü için çok derim kazılamazdı. Bu nedenle anız, sürülen toprağın altında kalıp çürümezdi. Bu da üretimi olumsuz etkilerdi. Oysa günümüzde öyle mi? Artık tarlalar traktörle sürülüyor. Sürülen toprak iyice altüst oluyor. Anızlar da toprağın altında kalıp çürüyerek doğal gübreye dönüşüyor. Bu nedenle anız yakmak geçmişten gelen kötü, zararlı bir gelenek. Bunu sürdürmenin anlamı, gerekliliği anlaşılmaz bir durum.

Türkiye’nin orman alanları genellikle kıyı bölgelerindeki illerde. Bu illerimizde, yazlıkçılık olağanüstü artmış durumda. Bu nedenle buralara yaz mevsimin gelmesiyle sürekli toplu gidişler var. İnsanlar, arabalarında yiyip içiyor, kimi zaman yol kıyılarında duraklayıp dinleniyorlar. Bu yolculuklar sırasında yol kıyılarına, duraklanan yerlere çöpler atılıyor. Bu çöplerin arasında cam şişeler de var. Bunlar, orman yangınlarının bir başka nedeni. Yolculuk sırasında taşıtında sigara içenlerin bir kısmı, sigarayı söndürmeden rastgele atıyor yola. Ardında, büyük bir yangını bıraktığının farkında bile değil bu kişiler. Ayrıca yazlıklar, birçok ilimizin toplumsal yapısını değiştirdi. Tüketime yönelik bir anlayış egemen oldu buralara. Bu nedenle tüketim alışkanlığı, orman alanlarımız da tüketiyor. Mangal yapmayı eğlence sanan bu kişiler, yangınlara neden olabiliyor.

Ağacı, ormanı, doğayı insan korur. İnsan da yok eder. Ormanlarımızın korunması, orman köylüleriyle başlar. Orman köylülerinin geçimi, yaşamı ormanlara bağlı. Bu nedenle ormanlar, onlar için yaşamsal önemde. Bunun bilincinde olan bu köylüler, ormana gelip gidene dikkat eder. Gelenlerin ne yaptıklarını gözlemler. En küçük kıvılcım gördüklerinde ilk müdahaleyi onlar yapar. Yangının büyümesini önlerler.

Otuz ilimiz büyükşehir oldu. Bunların çoğu, kıyı illerimiz... Orman alanlarımızın çoğu da bu buralarda… Orman köylerimiz, büyükşehir yasasına göre artık mahalle… Yanı buralarda yaşayanlar, köylü değil; kentli. Bu nedenle orman köylülerinin geçimleri zorlaştı. Bunda ülkemizin genel ekonomik sıkıntılarının da payı var. Ne yazık ki uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle köylünün yüzüne bakan yok! Böyle olunca da köyler boşalmakta hızla, kentler ise niteliksiz ve ucuz iş gücüyle dolmakta. Orman köylüsü göçünce kentlere, yeşil vatanımızın gönüllü koruyucuları da kalmadı ne yazık ki. Ormanlarımız sahipsiz kaldı, bilinçsiz bir siyaset yüzünden.

Orman yangınlarının birçoğunun havai fişek nedeniyle çıktığı bilinmekte. Özellikle otellerde yapılan düğün, kutlama gibi törenlerde havai fişekler atılmakta. Bu da çevredeki ormanları yakmakta. Bu nedenle ülkemizde havai fişek kullanımı ivedilikle yasaklanmalı.

Terör örgütü PKK’nın yıllardır ormanlarımızı ateşe verdiğini biliyoruz. Bu yönüyle terör örgütü, insanları öldürdüğü gibi doğayı da katletti.

Ormanlarımızın yanmasında yukarıda sayamadığım onlarca neden var. Bu konuda, kamuoyu bilgilendirilip yurttaşlar eğitilmeli. Ormanların korunması savsaklanacak bir şey değil. Bu konuda kılı kırk yarmalı, tüm olasılıklar hesaplanarak toplumun tüm kesimlerinin ortak aklıyla önlemler alınmalı.

23 Temmuz 2025 akşamı, çoğu kişi gibi oturmuş haberleri izlerken on yurttaşımızın Eskişehir’deki orman yangınında şehit olduğunu öğrendim. İçim yandı tıpkı ormanlarımız gibi cayır cayır. Kendimi, şehitlerimizin yerine koydum. Bu duygudaşlığım, olayın ne denli korkunç olduğunu az da olsa duyumsamamı sağladı.

Ne yazık ki son yıllarda devlet gücünün; yani yasaların, savcının, yargıcın, askerin, polisin, devlet kurumlarının birçok kişi için caydırıcılığının kalmadığını söyleyebilirim. İnsan yaralamak, hatta öldürmek, hırsızlık ve dolandırıcılık yapmak, ülkemiz kaynaklarını çarçur etmek, kamu malına el uzatmak, çeteleşmek, gece gündüz demeden insanları rahatsız edecek biçimde sokaklarda bağırıp çağırmak, hatta uluorta en galiz küfürleri etmek, hileli besinlerle halkın yaşamını tehlikeye düşürmek, trafikte adam dövüp sövüp saymak sıradan olaylar durumuna geldi. Yasalara saygı azalırken toplumsal kurallara uymak da yok oluyor giderek. Toplumsal bir çürüme almış başını gidiyor, bu nedenle her yan kokuşmakta. Bu nedenle ormanlarımızı yakanların birçoğu da ellerini kollarını sallayarak gezmekte aramızda. Örneğin, içtiği maden suyu şişesini yol kıyısına attığı için orman yangını çıkaran birinin yargılanıp ceza aldığını bugüne dek işiten var mı?

Devlet gücü caydırıcı olmalı. Yasalar eşit uygulanmalı kim olursa olsun. Devlet, adaleti uygularsa caydırıcılığı, saygınlığı artar. Orman yangınlarını önlemek için tüm televizyonlarda aynı anda, eğitici kısa görseller gösterilmeli. Halkı, bu konuda eğitip bilinçlendirmek için yeni yasalar çıkarılmalı. Bu yeni yasalar, orman yangını çıkaranların cezalandırması için de olmalı.

Bir gün önce televizyondan Geyve’de yanan hayvanların seslerini dinlemiştim. Çok etkilendim bu seslerden. Gece oldu, ancak ben doğru dürüst uyuyamadım. İnsan olan bu seslere dayanamaz, yanar yüreği en derinden. Keşke ağaçların yanarken ağlamalarını da işitebilsek. Ağaçların çığlığıyla aramızdaki bazıları insan olduğunu anımsar belki.

Orman yangınları bitkileri, hayvanları insanları yakıp öldürüyor. Eskişehir’de yeşil vatanı korumak için yangına karşı özveriyle gece gündüz savaşan on canımızı yitirdik. Acımız, ulusça çok derin…

Türkiye, ormanlarının yanmasıyla insanlarını, hayvanlarını, ağaçlarını, çalılarını, otsu bitkilerini, kısacası yeşil vatanını, yaşamını, kısacası geleceğini yitirmekte. Her yurttaş sorumluluğunu bilmeli. Özellikle hükümet, gerekli önlemleri önceden almalı. Ormansız bir toprağın vatan olamayacağı gerçeği, kafalara kazınmalı.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               24 Temmuz 2025

 

 

ATACAN VE KARATAVUK


Atacan, doğduğundan beri her yaz zeytin ve üzüm diyarı Şarköy-Mürefte’ye dinlenceye gider. Fırsat buldukça denize girip yüzer. Kimi zaman da gezip dolaşır çevrede anne ve babasıyla. Doğadaki her şey onun ilgisini çeker: bitkiler, hayvanlar, köyler, dağlar, deniz, zeytinlikler, bağlar, özellikle de hayvan ve bitki ilişkileri…

Bir gün Mürefte’nin yukarısındaki Çınarlı Köyünde dolaşırken bir kuşla karşılaştı çalılıklar arasında Atacan. Kuş, çok ürkekti. Çalıların içinde saklanmaya çalıştı bir süre. Çocuğun, onu gördüğünü anlayınca gizlendiği yerden çıkıp kanat çırptı hızla. Yakındaki bir dut ağacına kondu. Yapraklar arasında tüyleri parlıyordu. Kuşun tüyleri, uçuşu ilgisini çekti onun. Kuş, kapkaraydı ve gagası parlak bir sarıydı. Gürültülü bir sesle öttü. Ötüşü çok ilginçti. Çocuk, kuşun yeniden ötmesini bekledi bir süre. Yeniden öttü bir daha. Ötüşünde ona “git” der gibi bir anlam vardı sanki. Bunu anlayan Atacan, onu ürkütmemek için devinimsiz kaldı bir süre.

Çocuktan zarar gelmeyeceğini anlayan kuş, yeniden öttü. Ancak bu kez ötüşünde bir dinginlik vardı. Çocuk, bu ötüşteki dinginliği görünce kuşla tanışıp konuşmaya karar verdi.

“Ben, senin gibi güzel ve devinimli bir kuşu ilk kez görüyorum. Senin türün ne? Bu arada benim adım Atacan, senin adını öğrenebilir miyim?” diye sordu daldaki güzelliğe.

“Benim türüme, siz insanlar ‘karatavuk’ dersiniz tüylerimin rengi nedeniyle. Böyle demekle haksız da sayılmazsınız. Benim adım ise Sarı Gaga…” diyerek yanıtladı onu kuş.

Konuşmaları işiten bir başka karatavuk gelip Sarı Gaga’nın konduğu dalın yanındaki dala kondu. Bunun gagası sarı değil, biraz soluktu sanki. Dikkatle baktı ona çocuk. Onun bakışını gören Sarı Gaga, çocuğa dönüp:

“Yanıma gelip konan kuşu merak ettin sanırım. O, benim eşim Boz Gaga. Yuvamızdaki üç yavrumuz uçmak üzere… Onların uçması için gün içinde arada sırada onları yalnız bırakıyoruz yuvada. Eskisi kadar yiyecek vermiyoruz ki onlara uçsunlar yuvadan. Artık onların kendi kanatları üstünde gökyüzünde durma zamanları geldi. Her yer börtü böcek kaynıyor. Meyve ağaçları, bizlere türlü türlü lezzetler sunmakta. Yavrularımız yuvadan uçarlarsa mevsimin bolluğundan iyice yararlanıp ve çok güçlenerek kışı, sağlıklı bir biçimde karşılarlar. Artık onlar, yetişkin sayılır. Boyuma erişmiş yavrularımız, kendi başlarının çaresine bakmalı değil mi?” dedi Sarı Gaga.

“Onların yuvadan uçmasını istiyoruz, ancak buradan onları gözetim altında tutuyoruz. Yavrularımızı, yuvadan ayrılıncaya dek korumak bizim görevimiz. Onları yalnız bıraktığımızı sanma.” diye konuya biraz daha açıklık getirdi Boz Gaga.

“Sizin anne ve baba olarak çocuklarınıza güvenmeniz, onlara özgüven kazandırmanız çok güzel… Bazı insanlar, sizin yavrularınızı yuvadan uçurmak için çabalamanızı yanlış anlayabilir. Onları, istemediğinizi düşünebilirler. Oysa siz, onlara yaşamda başarılı olmanın yolunu açıyorsunuz.” dedi Atacan düşünceli düşünceli.

“Yazın yiyecek bolluğu var doğada, dolayısıyla bu topraklarda. Doğadaki yiyecek ambarlarımızı keşfetmeli yavrularımız. Yoksa kışı geçirmek çok zor olur onlar için.” diyerek içini çekti Sarı Gaga.

Atacan: “Peki, yavrularınız doğada tek başlarına kaldıklarında neyi yiyip yemediklerini nereden bilecekler?” diye sordu.

“Onlara yumurtadan çıktıkları günden başlayarak bu topraklarda yiyebileceğimiz ne varsa sırayla getirip yedirdik. Yuvada olmalarına karşın, doğadaki yiyeceklerimiz konusunda epeyce deneyim kazandılar. Neleri yiyeceklerini görür görmez tanıyıp anlarlar.” diye yanıtladı onu Boz Gaga.

Atacan: “Yavrularınız yuvadan ayrıldığında dışarıda birçok tehlike ile karşılaşacaklar. Yırtıcı kuşlar, onları her an avlayabilir. Ayrıca kediler, ağaçlara tırmanıp onları yakalayabilir. Yılanlar hem yerde hem de ağaçlarda yavrularınızın yaşamını sonlandırabilir. Yavru kuşlar, yere indiklerinde köpekler büyük tehlike değil mi?”

Sarı Gaga: “Onlar doğdukları andan başlayarak bizler için tehlikeli olan canlılar konusunda uyarılır. Düşmanlarımız, yuvamıza yaklaştığında sessiz oluruz. Kimi zaman da onların dikkatlerini dağıtırız yuvamızın yerini belli etmemek için. Ayrıca yuvaya, yavrularımızın yemesi için getirdiğimiz yiyecekler de onlara dost ve düşman ayrımı konusunda deneyim kazandırır.” diye yanıtladı çocuğu.

“Desenize sizin yuvanız aynı zamanda bir okul, yani eğitim yeri… Orada yavrularınızı eğitiyorsunuz. Hem de verdiğiniz eğitim, yaşamda kalma eğitimi… Ne kadar güzel ve doğru bir eğitim…”

Boz Gaga: “Sizin anne ve babalarınız, size bizimkine benzer bir eğitim vermiyorlar mı?” diye sordu şaşkınlıkla.

Atacan: “Bazı anne ve babalar, çocuklarına çok fazla güvenmeyip yanlarından ayrılmasını istemez. Hele bazıları var ki yetişkin olsa bile çocuğuna güvenmez. Hep yanlarında olmalarını isterler nedense. Kimi anne ve baba, çocuklarının hangi mesleği seçeceğine, hangi spor ve sanat dalıyla ilgileneceğine karar verirler onlara sormadan.” diyerek yakındı.

Boz Gaga: “Böyle yetişirseniz başarısızlık sizin için kaçınılmaz olur.” dedi şaşkınlıkla karışık bir üzüntüyle.

Çocuk: “Zaten arkadaşlarımızın bazıları, şimdiden başarısızlığa tutsak oldular bile.” dedi üzüntüyle.

Atacan, sözlerini tamamladıktan sonra denize dönüp Marmara’nın güzelliklerine daldı bir an. Hava çok sıcaktı. Temmuz, içindeki yangını sanki doğaya püskürtüyordu. Toprak alev alev... Deniz bir buhar kazanı gibi... Karşı kıyılara sanki bir tül perde örtülmüştü. Marmara Adası, dev cüssesiyle ortada endam ediyordu. Yanı sıra Türkeli, Avşa ve Paşalimanı adaları denizin ortasında sıralanmıştı bir gerdanlık gibi.

Köyün alt yanındaki bir bahçede, sebze toplayan karı koca vardı. Belleri iki büklüm yeni olgunlaşmaya başlayan sebzeleri topluyorlardı. Az ilerdeki bir bağın içinde şapkalı biri, üzüm asmalarını kontrol ediyordu. Aşağıdaki zeytinlikte iki kadın, ağaç diplerinde bir şey arıyormuş gibi dolaşıyordu.

Karşıdaki erik ağacına bir karga kondu. Bir süre öttü, sonra çevresine bakındı ilgiyle. Sık dallı, bol yapraklı bir ağaçtan serçe topluluğunun ezgisi işitildi. Karatavuklar da bu ezgiye kulak kesildi Atacan’la.

Tembel bir köpek yanlarından geçti dili neredeyse bir karış dışarda, sıcaktan bunalmış, bitkin… Ne çocuğu ne de daldaki kuşları umursadı. Gitti, ineklerin yalağından dilini şaplatarak bolca su içti. Sonrasında evlere yakın, koyu bir gölgenin serinliğine attı kendini. Gözlerini kapayıp uykuya yattı öğlen sıcağında. Karasinekler; burnuna, gözkapaklarına, kulaklarına kondu. Önünden bir fare yavrusu geçti hızla, görmedi bile. Görse de yerinden kımıldayacak durumu yok!

Evlerin birinden bir horoz sesi işitildi. Ardından komşu evin önünde gölgede pinekleyen bir başka horoz uzun uzun öterek diğerini yanıtladı. Çok geçmeden bir tavuk gıdakladı ev sahibine çağrı yapar gibi. Belli ki yumurtladı.

Atacan, denizi izledi uzun uzun. Neleri düşledi bu sırada kim bilir? Marmara Adasının üstünden hafif bir poyraz serinliğiyle tenini okşadı bir anne şefkatiyle. Ona sıcağın altında soluk aldırdı. Mutlandı poyrazın serinliğiyle. Doğayı düşündü. Onun sayısız canlıya nasıl kucak açıp besleyip büyüttüğüne şaşırdı. Toprağın gücüne hayran kaldı. Tam da doğayla ilgili düşüncelere dalmışken Sarı Gaga’nın sesini işitti.

“Doğanın büyüsüne kapıldın sanırım arkadaşım.” dedi neşeli bir sesle. Ardından öttü tiz sesiyle. Sonrasında kanatlarını açıp kapayarak ve başını aşağıya doğru eğerek selamladı arkadaşını.

“Evet, doğru…” diyerek sürdürdü sözlerini: “Doğanın büyüsüne kapıldım.” deyip doğruladı arkadaşı kuşu Atacan.

Boz Gaga: “Biz de zaman zaman kapılırız doğa ananın büyüsüne. Konduğumuz daldan izleriz her yanı. Kimi zaman işe giden Çınarlı köylülerine bakarız. Onları ötüşlerimiz ve kanat çırpışımızla selamlayıp uğurlarız. Onlar da varlığımızdan, dostluğumuzdan memnun olduklarını gülümseyerek gösterirler bize” dedi kanatlarını açıp kapayarak. Sonrasında gagasını birkaç kez konduğu dala sürttü saygısı göstermek için.

Çocuk: “Siz, nelerle beslenirsiniz?” diye sordu kuşlara.

Boz Gaga: “Biz genel olarak meyve, salyangoz ve böceklerle besleniriz. Böcekleri yiyerek çiftçilere yardımcı oluruz. Bu böcekleri yemesek bu zararlılar, çiftçinin ürününün verimini düşürür. Birçok bitki sayrılığının yayılmasına yol açarlar. Bu nedenle insanların yaşamlarını kolaylaştırırız.” dedi biraz da övünerek.

Sarı Gaga, hafif bir zıplamayla kanatlarını açtı ve çocuğa daha yakın bir dala kondu. Heyecanla atıldı: “Boz Gaga unuttu sanırım. Biz karatavuklar, güz gelip de zeytinler olgunlaştığında bu güzel ve sağlık dolu meyveleri yeriz. Yani anlayacağın olgun zeytinleri bütün olarak yutarız. Sizin gibi çekirdeğini çıkarıp çöpe atmayız. Zeytinlerin etli kısımlarını sindiririz. Ancak çekirdekleri sindirmemiz olanaksız.  Çekirdeklerin sert, odunsu kabuğu, kursağımızda sert asitle ve küçük taşlarla biraz yumuşayıp incelir. İncelince çekirdeğin içindeki öz, rahatlar.  Yeryüzünde yalnızca bu çekirdekler, toprağa düşünce çimlenebilir. Bunun dışındaki zeytin çekirdekleri çimlenmez.” diye anlatırken sözünü kesti Atacan: “Onlar için zeytin ağacı oluyor mu, diyeceksin yoksa?”  

Doğanın çağrısına uyup dışkımızı yapmamız gerektiğinde özellikle geceleri yüksek tepelere, ağaçlara çıkarak içimizdeki zeytin ve başka meyvelerin tohumlarını doğaya bırakırız. Bırakma işini üstünkörü yapmayız. Çekirdeklerin birbirinden uzak noktalara düşmesine özen gösteririz. İşimizi doğru dürüst yapalım diye. Böylece o çekirdekler, zeytin ağacı olarak çiftçinin hizmetine girer. İnsanlar, bu fidelere “delice” der. Gelip aşılarlar onları daha çok verim almak, daha lezzetli zeytinleri üretmek için.” dedi gururlanarak.

Çocuk: “Bundan sonra her kahvaltıda zeytin yediğimde karatavukların tümüne teşekkür edip minnet duyacağım. Dünyanın en iyi, sağlıklı meyvesini üretmede sizin de katkınız var. Aslında siz bu çekirdekleri toprağa bırakırken kendinizin yemesi için de zeytin üretiyorsunuz değil mi? dedi.

“Evet..” diyerek doğruladı onu Boz Gaga.

Güneş boynunu büktü. Öğlen sıcağının etkisi azaldı. Miskince uyuyan köpek yerinden kalkıp havladı uzun uzun. Az sonra birkaç inek göründü otlamak için dışarı çıkan. Başlarında elinde değnekle bir çocuk vardı. Köpek arkalarından seğirtti.

Atacan’ın eve dönme zamanı gelmişti çoktan. Kuşlarla vedalaştı üzülerek. İki dosttan ayrılmanın üzüntüsü çöktü yüreğine. Kuşlar da üzüldü. Kanatları düştü, gözleri daldı. Onlara el salladı çocuk: “Hoşça kalın, yine görüşeceğiz. Fırsat bulursam, annemden ve babamdan izin alırsam sizinle söyleşmeye geleceğim ileriki günlerde.” dedi. Tam bu sırada bir erkek sesi işitti hemen yakınından. Bir adam gülerek yanına geldi. “Ben köy muhtarı Coşkun.” dedi gülerek ve sürdürdü konuşmasını: “Köyümüze gelip de bir tas ayranımızı ya da bir bardak sütümüzü içmeden gitmek olmaz.” diyerek konukseverliğini gösterdi muhtar.

Çocuk: “Benim adım da Atacan… Öneriniz, konukseverliğiniz için çok sağolun. Annemle babam da aşağıdaki ağacın gölgesinde beni bekliyorlar. Onlara bir sorayım.” dedi biraz da üzülerek.

Muhtar: “Sen üzülme yeğenim, onları da çağırırız. Gönlümüzde de evimizde de herkese yer var.” dedi mutlulukla.

Muhtarla gidip anne ve babasını çağırdı Atacan. Hep birlikte vardılar muhtarın evine.

Ev yakındı. Evin önüne konan sandalyelere oturdular. Muhtarın eşi konuklarına birer bardak ayran getirdi önce. Sonrasında ise birer tabak da meyve… Köyden birkaç çocuk da geldi tanışıp kaynaşmak için.

Gün kararmadan kalktılar yerlerinden. Vedalaşıldı istemeden. Atacan, eve geldi. Yatıncaya dek karatavuklarla zeytin ilişkisini düşündü. Gece düşünde karatavuklar, zeytin ağaçlarında daldan dala konuyordu.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

 

 

 

 

 

NİNEMİN TAVUKLARI


Ayçe; kardeşi Aygün, annesi Özge, babası Atalay’la yaz dinlencesinde Zonguldak’ın bir köyünde yaşayan nine ve dedelerinin evine gitmek için yola çıktılar. Yolculukları çok neşeli geçti. Hem Karadeniz’in büyüleyici lacivert dalgalarında hem de Sakarya’nın bitek ovası ve Zonguldak’ın olağanüstü yeşilinde düşsel bir yolculuk yaptılar.

İki çocuk, yol boyunca annelerine sorular sordular. Geçtikleri yerlerin doğal ve tarihsel özelliklerinden söz ettiler. Atalay, çocuklarına köylerini anlattı. Köylerinde yaşayan evcil ve evcil olmayan hayvanların özelliklerini açıkladı uzun uzun. Onlarla nasıl dost olunacağı konusunun üzerinde durdu. Söyleştikçe zamanın nasıl geçtiğini bilemediler. Çok geçmeden köylerine vardılar.

Köydeki evlerinin kapısına ulaştıklarında akşam olmak üzereydi. Nineleri Algül, ekmek yapmak için hamur yoğuruyordu o anda. Dedeleri Duran ise evin aşlığında bulunan kuzine için odun kesiyordu küçük baltasıyla.

Nine ile dede, çocuklarını ve torunlarını görünce çok heyecanlanıp sevindiler. Çünkü onların gelmesini beklemiyorlardı. Tam da akşam olmak üzereyken çıkıp gelmeleri, onlar için büyük bir şaşırtıydı. Onlara ne diyeceklerini, gözlerinin nurlarını nereye oturtacaklarını, nasıl rahat ettireceklerine bir türlü karar veremediler. Oturdukları yere minderler koydular hem oturmaları hem de yaslanmaları için.

Algül nine, hamur yoğurmayı bitirdi. Hamur teknesinin üstüne bir bez örtüp kalktı yerinden. Az önce sağıp kaynattığı sütten hepsine birer bardak doldurup getirdi. Odun kesme işini bitiren dede de bahçelerinde yetişen meyveleri büyükçe bir tabakla getirip önlerine koydu. Özge ve Atalay, onlara yardım etmek istedilerse de “Siz yoldan geldiniz, yorgunsunuzdur. Biraz dinlenin.” diyerek kabul etmediler onların işlerin bir ucundan tutmalarını.

Az sonra içeriden çok güzel bir ekmek kokusu geldi. Hepsi birden koştu kokuya. Ninenin yoğurduğu hamur, dedenin kestiği odunların ısısıyla ekmeğe dönüşmekteydi. Hepsi, heyecanla beklediler ekmeğin önlerine gelmesini. Dede,  torunu Ayçe’nin elinden tutarak dışarı çıkıp folluktan taze yumurta getirdi kaşla göz arasında. Ayçe, iki elinde iki yumurta ile sevinçle girdi aşlığa. Büyük bir iş başarmışçasına mutluluktan havaya uçacaktı neredeyse.

Ekmeğin pişmesi sabırsızlıkla beklenirken nine, kocaman bir bakır sahana kendi yaptıkları peynirden koydu bolca. Bir diğer tabağa da tereyağını koyup getirdi ortaya kurduğu sininin üstüne. Atalay, hemen evlerinin arkasındaki sebze bahçesine giderek biber, domates, salatalık topladı Aygün’le. Onları evin önündeki çeşmede güzelce yıkadılar. Sebzeler de ortadaki siniye kondu. Dedenin demlediği ıhlamurun kokusu tüm aşlığı kaplamıştı bile.

Çok geçmeden nine, ekmeği çıkardı tepsi içinde. Ekmek çıkınca kokusu daha çok yayıldı her yana. Nine, ivedilik göstermeden ekmeği çıkardı tepsiden, bir örtüye sardı. Onu izleyen çocuk ve torunlarına: “Biraz daha bekleyin, ekmek içini çeksin.” dedi. Onlar da sabrettiler kısa bir süre.

Nine, ekmeğin içini çekip yiyecek duruma geldiğini düşünerek üstündeki örtüyü açtı. Bıçağı alarak böldü ekmeği kalın dilimlere. Bu arada dede de sobanın üstüne koyduğu tavaya tereyağlı yumurta yapmıştı bile. Tereyağlı yumurtanın kokusu, ekmeğinkine karıştı. Aşlıkta bir doğal yiyecek toyu vardı. Sıcak ekmeğe, önce yağ sürüp sonrasında peynir banarak yiyorlardı. Taze sebzeyi de eksik etmediler ve bolca yediler onlardan. Bir yandan da ıhlamurlarını yudumladılar. Hele tereyağlı yumurtanın tadına doyum olmuyordu.

Söyleşip gülerek yemek bitti. Söyleşi, nefis ıhlamurla sürdü. Köyden söz edildi bolca. Kır yaşamının özellikleri anlatıldı. Yemekten sonra konu komşu, eş dost, hısım akraba da toplanıp geldiler. Hepsi bağından bahçesinden topladıkları meyveleri getirdiler. Söyleşi koyulaştıkça koyulaştı közde demlenen çay gibi. Ayçe ile Aygün, hiç bilmedikleri şeyleri öğrendiler bu dinleme toyunda. Ellerine ne telefonlarını aldılar ne de tabletlerini. Onları, çoktan çantalarında unutmuşlardı bile.

Gece yarısı olmuştu. Konuklar, izin isteyip kalkıp gittiler. Uyku meleği, hepsinin göz kapaklarına gelip oturmuştu bile. Büyükler, elbirliğiyle yatakları hazırladılar. Çocuklar, ninelerinin sabun kokulu çarşafları ve yastık kılıflarına gömülerek düşlerle dolu bir uykuya daldılar.

Sabahın ilk ışıklarıyla neredeyse ötme yarışına giren birkaç horozun sesiyle gözlerini açtı iki çocuk. Sabun kokulu yataklarından kalkmak istemediler bir süre. Az sonra birden kalkıverdiler yerlerinden horozları görmek için. Evin önüne çıktıklarında anne, baba, dede ve ninelerinin orada söyleştiklerini gördüler. Onların bu kadar erken uyanmalarına şaştılar. Hepsine ayrı ayrı “Günaydın!” dediler. Bununla da yetinmeyip hepsini öptüler yanaklarından.

Nine: “Sizi bekliyorum tavuklarımı yemlemek için. İyi ki uyandınız da kalkıp geldiniz.” dedi. İki torununun ellerinden tutup kümese götürdü. Kümesin kapısı açılınca tavuklar, hızla evin önüne toplandı. Nineleri önceden iki tabağa koyduğu buğdayları torunlarına verdi. “Hadi bakalım, bu sabah tavukları doyurma görevi sizin. Kolay gelsin!” İki çocuk, avuçlarıyla tabaklardaki buğdayları tavuklarının önüne attılar neşeyle. Tavuklar yemek için adeta birbirleriyle yarışıyordu.

Tavuklar tam olarak doymamış olmalılar ki, evin önünden ayrılmadılar bir süre. Ayçe: “Nine biraz daha buğday verelim mi onlara?” diye sordu.

Nine: “Hayır, tam olarak doyurursak onları, bahçemizdeki börtü böceği toplayıp yemezler. Onun için biraz yayılsınlar sağa sola. Bizi zararlılardan korusunlar.” diye yanıtladı onları.

Çok geçmeden tavuklar, horozların liderliğinde avluya yayıldılar. Ardından yan bahçelere gittiler birlikte. Aygül ve Ayçe de onların ne yaptıklarını gözlemlediler sessizce, adım adım. Önce ayaklarıyla toprağı eşeliyor, ardından gagalarıyla adlarını bilmedikleri böcekleri sağa sola çırpıştırıp yiyorlardı. Onları, uzun süre izlediler.

Ayçe: “O, sağa sola çarpıp yediğin böceğin adı ne tavuk kardeş?”

Beyaz tavuk yanıtladı onu: “Bu böceğin adına siz insanlar kene dersiniz. Bahar gelince ortaya çıkar bu böcekler. İnsanların derilerine yapışır, onların kanlarını emer. Sonra da insanları zehirleyerek öldürür. İşte, biz bu böcekleri yiyerek sizleri ölümden kurtarıyoruz. Bir tavuk bir saatte, ortalama altmış kene yiyebilir. Bu, mevsime ve günlerin uzunluğuna, kenelerin üreme zamanına göre değişir. ”

Aygün, girdi konuşmanın arasına: “Evet, akcamda haberleri dinlerken işitmiştim. Keneler, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) sayrılığına neden oluyormuş. Bu sayrılığın çok ölümcül olduğunu da söylemişti haberleri anlatan kişi. Hatta uzmanlar, kenelerden nasıl korunacağı konusunda halkı bilgilendirdi uzun uzun.”

Çil horoz, yıkık bir duvarın taşları arasında kuyruğu kıvrık bir böcek buldu. Böceği, gagasıyla iyice kavrayıp önce yere çarptı, sonra yuttu. Yanına birkaç tavuk geldi, onlar da yıkıntılar arasından aynı böcekleri ayıklamaya başladı. Demek ki burada, bu böceğin yuvası var.

Aygün, çil horoza: “O yediğin böceğin adı ne?

Çil horoz: “Bu böceğin adı, akrep… Zehri çok güçlüdür. İnsanlar, bu böcekten çok korkar. İnsanları soktuğunda ölümlere neden olabilir.” dedi.

Ayçe: “Çok sağol, çil horozum benim. İyi ki yedin akrebi. Yoksa bize zarar verebilirdi.” diyerek sürdürdü konuşmasını: “Akrebin kuyruğu niye kıvrıktı?” diye sorarak.

Horoz: “Kuyruğunun ucunda iğnesi var. İğnesinden zehir akıtır soktuğu canlıya. Onu, ağzıma aldığımda beni sokmaya çalıştı, ancak ben onu yere çarparak etkisiz duruma getirdim. Böylece beni sokamadı.” diyerek yanıtladı onu.

Aygün, horoza ve yaşlı tavuğa sordu: “Siz akrep ve kene yiyorsunuz. Bunlar çok zehirli ve tehlikeli hayvanlar… Size zarar vermiyorlar mı?”

Yaşlı tavuk: “Veremezler… Çünkü bizim sindirim sistemimiz, onların zehirlerini etkisizleştirir. Bu nedenle bize, hiçbir zararları olmaz. Başka zehirli böcekler, biyolojik atıklar da yeriz. Bunlar da bize zarar vermez. Çünkü bizim görevimiz, doğadaki zararlıları yemek. Yalnızca biz tavuklar değil, neredeyse tüm kanatlı hayvanlar bu tür canlılarla beslenir.” diyerek yanıtladı çocuğu.

Çil horoz söze girdi: “Yalnızca biz kanatlılar değil, birçok kemirgen de zehirli böceklerle beslenir."

Ayçe, yaşlı tavuğa döndü: “Yediğiniz böceklerin zehirleri, yumurtalarınıza bulaşır mı? Yani biz, az sonra kahvaltı da sizin yumurtalarınızı yiyeceğiz. Bu yumurtaların sarısında, akında akrep, kene ve diğer böceklerin zehirleri olmaz değil mi?”

Yaşlı tavuk: “Kesinlikle olmaz. Afiyetle yiyebilirsiniz yumurtalarımızı.” diyerek çocuğu rahatlattı.

Bu sırada kahvaltı yapmayı bile unuttular. Annelerinin onları çağıran sesini işitmeselerdi, saatlerce tavukların ardında dolaşıp onları gözlemlemeyi sürdüreceklerdi. İstemeye istemeye avluda kurulan kahvaltı sofrasına oturdular. Usları ve gözleri hâlâ tavuklardaydı. Nineleri yine ekmek pişirdi onlar için sıcak sıcak, taze taze. Tereyağı ve köy peyniri başköşedeydi yine. Taze sebzeler tabaklara dağıtılmıştı. Ihlamur çayı bardaklarda tütüyordu nazlı nazlı.

 

Kahvaltı sırasında peşinde civcivleriyle anne tavuk geldi sofranın önüne. İki çocuk, ellerindeki ekmeklerin içlerini küçük küçük koparak civcivlere attı. Anne tavuk, bulduğu ekmek parçalarını gagasının arasına alıp önce hafifçe ıslatıyor ya da bölüp küçültüyor ardından çağırma sesiyle yanına ilk gelen yavrusuna veriyordu. Yavrular da durmadan “cik, cik” ederek annelerinin yanında dolanıp duruyordu.

Atalay, tavuğa dönerek: “Ekmek parçalarını, niye sen önce ağzına alıp yavrularına yediriyorsun?” diye sordu merakını gidermek için.

Anne tavuk, önce “guluk, guluk” etti, sonra kanatlarını hafifçe açıp kapadıktan sonra: “Civcivlerime neyi yiyip yemeyeceklerini öğretiyorum. Aslında burada yaptığımız uygulamalı, yani yaparak yaşayarak bir öğrence. Bizim eğitimimiz tamamen uygulamalı, deneysel... Bir de onlara neyi, nasıl yiyeceklerini öğretiyorum.”  diyerek yanıtladı genç adamı.

“Çok sağol, tavuk kardeş. Sizin bir eğitim biçiminiz, sisteminiz olduğunu bilmiyordum. Ayrıca civcivlerin doğar doğmaz günlük öğrenceleri olduğundan haberim yoktu. Beni aydınlattınız.” dedi Atalay.

Kahvaltı bitmiş, keyif ıhlamuru içiyorlardı evcek. Bu sırada bir piliç, ağzında bir yılan yavrusunu tutuyordu sıkıca. Ardından onu diğer piliçler kovalıyordu ağzındaki yiyeceği almak için. Kovalama epeyce sürdü. Hepsinin ellerinde ıhlamur dolu bardaklar kalkıp onların ne yapacaklarına bakmak için yerlerinden kalktılar. Nine ile dede ise bu tür yiyecek kavgalarını çokça gördükleri için iskemlelerinden onları izlediler. Onları gözlemlemek için piliçlerin ardından koşturdu Atalay, Özge, Ayçe ve Aygün. Yılan yavrusuyla koşan piliç, bir köşede fırsatını bulup ağzındakini etkisizleştirip yuttu bir anda Böylece kavga da koşturma da bitti.

Özge, pilice: “Siz yılan da mı yiyorsunuz? Onlardan korkmuyor musunuz? diye sordu.

Piliç: “Evet, biz tavuklar, birçok kanatlı hayvan gibi yılanları yeriz. Onlar bizim için çok besleyici bir besin kaynağı. Biz, onları yediğimizden evlerin çevresinde yılanlara pek rastlanmaz. Böylece sizlere rahatlık sağlıyoruz. Yılanların size zarar vermesini önlüyoruz.” diyerek yanıtladı genç anneyi.

Algül nine: “Ah evlatlarım ah…” diyerek içini çekti dertlenerek.  “Son yıllarda insanlar tavuk beslemiyor. Ayrıca kırsal alanda bilinçsiz avlanma ve tarım zararlılarına karşı üstünkörü ilaçlamalar yüzünden kuşlar zehirlenmekte. Bu da kenelerin çoğalmasına yol açmakta. Koca köyde, bizim gibi tavuk besleyen bir ev daha var. Herkes yumurtayı da sütü de marketten alıyor.” dedi sitem dolu bir sesle.

Özge anne, atıldı birden: “Kişi köyde yaşar da niye tavuk beslemez? Bir insan; doğamızın süsü, gönlümüzün varsıllığı olan kuşlara bile bile nasıl zarar verebilir? Hele bağ, bahçe ve tarlalarda bilinçsiz zehirli ilaç kullanımı niye yapılır? Çiftçimiz, niye eğitilip bilinçlendirilmez? Bu çağda üstünkörü, izlencesiz bir çalışma düzeni olur mu? Doğa hepimizin; insanlar, börtü böcek, bitkileri kuşlar ve tüm hayvanlarla. Doğal dengeyi bozarsak geleceğimiz ne olur?” deyip içini döktü.

Duran dede, gözlerini karşıdaki meyve bahçesine dikip dalgın dalgın bakarak: “Bizim gençliğimizde durup dururken bir kuşu, hayvanı öldürmek; gereksiz yere bir ağacı kesmek büyük günah sayılırdı. Bu kişiler, herkesçe ayıplanırdı. Bir çalıyı bile yerinden koparmak insanların vicdanlarını sızlatırdı. Şimdi ise öyle mi? Herkes, farklı düşünüyor. Çoğu kişi, doğanın yok edilmesi karşısında duyarsız kalıyor. Oysa doğa, bizim suyumuz, ekmeğimiz, havamız, kısacası yaşamımız. Bir şeyin ne denli değerli olduğunu, onu tamamen yitirince mi anlayacağız?” diyerek yakındı içinde bulundukları zamandan.

Atalay: “Doğru diyorsun, baba. Bu durumun değişmesi için toplumu bilinçlendirmek gerek. Gözümüzü açmazsak doğa yok olacak göz göre göre.” dedi üzüntülü bir biçimde.

Nine: “Yaşımın iyice ilerlediğine bakmadan iki inek bakıyorum ahırda. Onlarca da tavuğumuz var. Dedeniz bağ, bahçe, tarla işleriyle uğraşırken ben de hayvanların bakımı ve ev işleriyle ilgileniyorum. Sabah ve akşam ineklerimi sağıyorum. O sütleri kaynatıp yoğurt yapıyorum. Ayrıca tereyağı ve peynir üretiyorum sütten. Günlük yumurta yiyoruz tavuklarımız sayesinde. Yumurta, tereyağı ve peynirin çoğunu satıp ev bütçemize katkı sağlıyoruz. Böylece geçim darlığımız yok! Komşulara da göz hakkı olduğu için veriyoruz kimi zaman ürünlerimizden.”

Bardaklarındaki ıhlamur bitti. Elbirliğiyle sofra kaldırıldı. Herkes, bir işin ucundan tuttu. Ayçe ile Aygün, inekleri ahırdan çıkararak sürdüler otlatmak için koruluğun içine. Bu sırada iki çocuk, dedelerinden öğrendikleri bir Zonguldak türküsünü söylemeye başladılar. “Karadır kaşların ferman yazdırır/ Bu aşk beni diyar diyar gezdirir/ Lokman hekim gelse yaram azdırır/ Yaramı sarmaya yâr kendi gelsin” dizeleri dillerinden döküldükçe keyiflendiler. Türkü bittikten sonra her gün nine ve dedelerinden bir türkü öğrenmeye karar verdiler.

Özge anne, çocuklarının türküyü içten söyleşini işitince gözyaşlarına engel olamadı. Atalay ise buğulu gözleriyle çok uzaklara bakıp daldı düşlere. Kim bilir neler geçti usundan?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  16 Temmuz 2025

 

 

KESTANE KARGASI


Özge Engin, bu yıl yaz dinlencesine kardeşi Eralp, annesi Özgün ve babası Ertürk’le ninesi ve dedesinin yaşadığı Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki köylerine gitmeye karar verdiler. Yol boyunca birbirinden güzel doğal görünümlerle büyülendiler. Doğuya doğru gittikçe yeşilin daha da koyulaştığını fark ettiler. Sol yanlarında Karadeniz, masmavi uzanıyordu. Sağ yanlarında ise yeşilin bin bir tonunu barındıran bir doğa yer alıyordu. Bazı yerlerde dağlar, iyice yükseliyor, kimi yerlerde ise Küçük tepeler art arda, küçükten büyüğe doğru sıralanıyordu.

Engin ailesi çoğu zaman hangi yöne bakacaklarını şaşırıyordu. Çünkü bir yana baksalar, diğer yandaki güzellikleri kaçırıyorlardı. Yolda sık sık duraklıyorlardı. Bu duraklamalar, yorulduklarından değil, daha çok doğanın varsıllığının tadını çıkarmak içindi. Özge ve Eralp, özellikle yol üstünde yer alan ağaçtan oluklardan akan içme sularının başında durmayı istiyorlardı. Oluklu bir pınar başı gördüklerinde anne ve babalarına burada durmak istediklerini söylüyorlardı. Arabaları, yolun sağ yanına yanaşıp durduğunda onlar için bayram oluyordu bu. Hemen inip önce ellerini yüzlerini yıkıyorlar, ardından avuçlarıyla kana kana su içiyorlardı.

Yolculukları sırasında acıktıklarında bir ilçe merkezine girdiler arabalarıyla. Orada yöreye özgü yemekler yediler. Ardından yine bölgenin bitek topraklarında yetişen taze çaylardan yapılan mis kokulu çay içtiler. Sonrasında yolculukları, yeniden başladı. Köylerine gittikçe yaklaşıyorlardı. Birden önlerine “Çavuşlu” yazısı çıktı.  Ertürk, sessizce arabayı durdurdu yolun kıyısında. Anne ve çocuklar, sağ yanlarına bakınca ekmek fırınını gördüler. Burada yapılan Trabzon ekmeğinin ünü, tüm ülkeye yayılmıştı. Onlar da indiler arabadan. Hep birlikte fırına girdiler. İki tane büyük ekmek aldılar.

Özge ve Eralp, ekmeğin kokusuna dayanamadıklarını söylediler. Özgün anne de onlara katıldı. Ertürk baba, fırıncıya bir ekmek daha almak istediğini, ancak bunu dilimlemesini istedi. Arabaya biner binmez baba eline gelen ilk dilimi ısırdı iştahla, sonrasında da diğerleri aldı ekmeklerini. O denli lezzetliydi ki ekmek, yanında katık gerektirmiyordu. Özge, babasına sordu: “Bu kadar çok ekmeği ne yapacağız baba?” O: “Birini eve götüreceğiz, Bir diğerini bölüp komşulara dağıtacağız. Üçüncü ekmek de neredeyse bitmek üzere…

Kıyı boyunca sık sık yerleşim yerlerinden geçtiler. Öğleden sonra kıyıdan sağa doğru saptılar. Dere boyunca epeyce gittiler. Sonra yol ikiye ayrıldı. Onlar; sola, güneydoğuya doğru bir tepeye tırmandılar. Az sonra yol, küçük iniş ve çıkışlarla sürdü.

İkindi olmadan geldiler dede-nine evine. İndiler arabadan heyecan dolu bir coşkuyla. Önce koştular hep birlikte nine ve dedeye. Sarılıp öpüştüler. Birbirlerinin kokularını içlerine çektiler. Dedeleri ağaçtan henüz toplanmış karayemiş getirdi tabaklar içinde. Özge, bu meyveyi ilk kez görüyordu. Adını da nasıl yeneceğini de bilmiyordu. Ninesine: “Bu meyvenin adı ne nineciğim?” diye sordu. Ninesi: “Karayemiş… “ dedi. Annesini gözlemleyince kolayca anladı meyvenin nasıl yenmesi gerektiğini.

Kısa bir dinlenmeden sonra arabadaki eşyaları elbirliğiyle taşıdılar eve. Akşamın nasıl olduğunu, zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Erkenden uyku meleğine teslim ettiler kendilerini. Çünkü sabahleyin erken kalkıp doğanın tadına varacaklardı.

Sabahleyin erkenden uyandı Engin ailesi. Önce mıhlama ve diğer yöresel ürünlerle sıkı bir kahvaltı yaptılar ıhlamur çayının eşliğinde. Ihlamurlar, dedesinin bahçesindeki ağaçtan toplanmıştı. Sonrasında hepsi birlikte yakındaki bir koruluğa gittiler. Kuş sesinden başka bir ses işitmek olanaksızdı.  Her yan kır çiçekleriyle bezenmişti. Çiçeklere basmamak için özen gösterdiler. Tam bu sırada çığlık gibi bir ses işitti Eralp. Bakındı çevresine çocuk, göremedi çığlığı atanı. Daha önce böyle bir ses işitmemişti hiç. Sessizce bekledi biraz. Çok geçmeden aynı güçlü çığlığı yeniden işitti. Çığlığın geldiği yeri belirledi kendince. Onu gördü. Başının üstü siyah tüylerle kaplıydı çığlığı atan kuşun. Kanatlarının omuz başına doğru olan bölümü maviydi. Mavinin üstünde kara çizgiler göze çarpıyordu. Mavinin ardı sıra kara bir kuşak içinde aklık vardı. Karnının üst kısımları açık griydi. Sırta çıkıldığında gri az da olsa koyulaşmıştı. Kuyruğu ise karaydı. Çok renkli bir kuştu önünde duran.

Eralp, sordu kuşa: “Senin adın ne? Ben, seni ilk kez görüyorum. Benim adım Eralp, bu arazilerin sahibi benim dedem.”

Kuş: “Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Dedeniz tam bir kuş dostu ve doğa koruyucusudur. Benim türüm, kestane kargası… Bu yörede bize “çiha”, bazı köylerde ise “çisa” derler. Çok renkli olmamızdan ötürü bizim türümüze “alakarga”  adını uygun görürler genellikle. Benim adım ise Sert Ötüş...”

Konuşmayı işiten Engin ailesinin diğer bireyleri de sessizce yaklaştılar Eralp’in bulunduğu yere.

Sert Ötüş, Eralp’in dedesini ve ninesini görünce çok sevindi. Kanatlarını birkaç kez çırptı. Gagasını konduğu dala sağa sola sürttü sertçe. Sonrasında da bir bakış attı dedeyle nineye. Sonrasında: “Hoş geldiniz ninem ve dedem!” dedi.

Çocuk: “Niye böyle çığlığa benzer bir ötüşün var senin?” diye sordu.

Sert Ötüş: “Korunun her yanına, burada olduğumu haber veriyorum. Dostlarım sevinsin burada olduğum için, düşmanlarım da korksun diye böyle güçlü bir ötüşüm var.”

Özge, yaklaştı kuşun konduğu ağaca doğru: “Neyle beslenirsin sen?”

Kuş: “Ben yemek ayrımı yapmam. Önüme ne çıkarsa yerim: böcekler, omurgasızlar, ölmüş hayvanların leşleri, larvalar, meyveler, kuruyemişler gibi birçok yiyecekle beslenirim. Bundan da anlaşılıyor ki ben et de ot da yerim. Yani hepçilim.” diye yanıtladı onu.

Anne: “O zaman sana niye kestane kargası diyorlar o zaman?”

Kuş: “Sonbahar gelip kestaneler olgunlaştığında benim kış hazırlıklarım başlar. Başta kestane olmak üzere bulduğum meşe palamudu, fındık gibi kuru meyveleri toprağa gömerim. Gömdüklerimin üstüne küçük bir taş parçası koyarım gagamla, onları kışın kolay bulayım diye. Siz de bilirsiniz ki kışın yiyecek bulmak epeyce zordur tüm canlılar için. Bu nedenle kışın yiyeceğimizi toprak anaya emanet ederiz. Anlayacağınız kışın tıpkı sizin gibi ben de kestaneyi çok severim.”

Baba: “Sakladığın bütün kestaneleri ya da diğer meyveleri bulabiliyor musun kışın?” diye sordu.

Kestane kargası: “Hepsini bulamıyorum doğal olarak. İşaret olarak sakladığım meyvelerin üzerine koyduğum taşları, bazı hayvanlar itişip kakışırken kaydırır yerinden. Sonbaharda buralara otlamaya gelen inek, koyun, keçi gibi evcil hayvanlar toynaklarıyla ezer benim küçük taşlarımı. Bazılarını bu meyvelerle beslenen kuşlar ya da başka hayvanlar bulup yer.”

Baba: “Bulamadıkların ne oluyor?”

Kuş: “ Bulamadıklarım toprağa gömülü kalıyor. Bahar gelince de her birinden kestane ya da meşe fidanları çıkıyor. Onlar büyüyüp ağaç oluyor. Sonrasında meyve verince bu ağaçlar, ben de onları yiyorum sonraki kışlarda. Anlayacağınız yiyecek kaynağım olan meyve ağaçlarını kendim yetiştiriyorum. Bunu insanlar bildiğinden bana saygı gösterir. Çünkü onların büyük zorlukla yaptıkları meyve fidanı ve çok değerli olan kestaneyi yetiştirme işini, ben yaparım onlar adına. Kestanenin yalnıza meyvesi değil, kerestesi de çok değerli... Çok az kendini bilmez vardır ki bizleri avlayarak öldürür. Bizleri avlayarak kestane ağaçlarının sonunu getirdiklerini ne yazık ki bilmez bu kişiler. Biz hem doğanın hem de çiftçinin dostuyuz.” dedi biraz da üzüntüsünü belli ederek.

Zaman iyice geçmişti. Dede: “Haydin çocuklar davranın bakalım. Yapacağımız çok iş, gezeceğimiz çok yer var.” diye seslendi. Enginler, tek tek vedalaştı Sert Ötüş’le.

Eralp: “Seni çok özleyeceğiz. Verdiğin bilgilerle bizi aydınlattığın için çok sağ ol sevgili arkadaşım. Sana tüm değerlerim üzerine söz veriyorum ki, sizi avlayanlarla gücüm yettiğince savaşacağım. Sizin gibi hem bizlere hem de doğaya sayılamayacak denli yararı olan bir kuşun soyunun var olması zorunlu. Bu nedenle ağaçlarımıza da kestane kargalarına da sahip çıkmamız bizim insanlık görevimiz. Hoşça kal arkadaşım. Çığlığın güçlü, kanatların hızlı, gagan keskin olsun.” dedi. Der demez de gözyaşları oluk gibi akmaya başladı bir dosttan ayrılmanın acısıyla. Onun üzülüp ağladığını gören annesi sarıldı oğluna, bağrına bastı Eralp’ini.

Nine, elindeki fındık değneğine dayanarak: “Üzülmeyin çocuklar… Biz dedenizle yıllardır kestane kargalarını koruduk. Dizlerimizde gücümüz olduğu sürece de korumayı sürdüreceğiz. Bu kuşların bize yaptığı yararlar saymakla bitmez. Tarlamızı kazdığımızda zararlı böcekler çıkar ortaya. En zararlısı da danaburnu... Mısırımız, fasulyemiz, salatalığımız, kabağımız birden kuruyuverir. Neden bilir misiniz? Danaburnu, toprak altında yaşadığından gelir bu sebzelerin kökünü yer de ondan kururlar. İşte, biz tarlamızı belleyip kazdığımızda yeraltında yaşayan zararlıları ardımız sıra toplayıp yer çiha. Böylece ürünlerimiz bu güzel kuşun sayesinde böceklerden kurtulur. Onların bizlere iyilikleri saymakla bitmez.” dedi.

Tüm aile, ağaca doğru dönerek kestane kargasına el sallayıp öpücükler gönderdiler. O da kanatlarını açıp başlarının üzerinde birkaç tur attı. Peş peşe öttü. Çığlıkları her yanı inletti.

Engin ailesi, eve dönerken dallara ve havaya baktılar, belki bir kestane kargası görürüz diye. Tam eve ulaştıklarında kapının önündeki armut ağacında bir çiha gördüler. Öttü uzun uzun sevinçle. Onu tanıdılar Sert Ötüş’tü.

Özge ve ailesi. her kestane yediklerinde alakargaları düşünürler. Uslarına Sert Ötüş gelir. Onu sevgi, saygı ve özlemle anarlar.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  13 Temmuz 2025

 


SİNCABIN ÖYKÜSÜ


Adalmış Barkan; kardeşi İlkuş, annesi Akınay, babası Öktem, ninesi Akkız, dedesi Balkır’la kır gezisi için hazırlık yapmaktaydılar. İlk önce sıkı bir kahvaltı yapar Barkan ailesi. Kahvaltıda ceviz, fındık, badem, kayısı, kuru üzüm başköşededir. Çünkü çok fazla yürüyecekleri için çokça erkeye gereksinimleri olacak. Sofrada yumurta, peynir, zeytin ve süt de vardı..

Bahçedeki kahvaltı masası, sabah serinliğinin hoşluğu içinde sevinç kahkahalarıyla doldu. Akkız nine ve Balkır dede kendi çocukluk anılarını anlattılar mutluluk içinde. Kendi anne, baba, nine ve dedelerini saygıyla andılar. Onların evlerine ve çevrelerine duyarlıklarından söz ettiler. Dayanışma ve yardımlaşmaya ne denli önem verdiklerini vurguladılar gözleri buğulanıp anıların büyüsüne kapılarak.

Anılara dalındığı bir sırada Öktem baba, söz alarak: “Mevsim bahar, ancak nedense bugün hava çok sıcak… Bu nedenle söyleşiyi ormanda yaparız. Sıcak bastırırsa yürümekte zorlanırız. Hemen kalkmalıyız sabahın serinliğinden yararlanarak gideceğimiz yere varalım.” diyerek sofradakileri uyardı. Kahvaltı çoktan bitmişti. Herkes, elbirliğiyle kahvaltı masasını topladı. Vakit yitirmeden hepsi, sırt çantalarını aldı. Baba, evin kapısını kilitlerken herkesin hazır olduğunu görünce mutluluğunu gizleyemedi.

Barkan ailesi, heyecan içindeydi. Çünkü her orman gezisinde yeni bilgiler öğrenip daha önce görmedikleri bir canlıyı tanıyorlar ve özelliklerini bilmedikleri bir varlığını tanıyorlar böylece. Her gezileri, büyük bir bilgi varsıllığı kazandırıyordu onlara. Onlar için doğa gezileri bir okuldu. Böyle bir okulun öğrencisi olmak onlara güç kazandırdığı gibi, onları çok da mutlu ediyordu. Bu nedenle ailenin her üyesi, öğrenmenin ve yeni şeyleri keşfetmenin heyecanı içindeydi.

Serin bir sabahta yürüyerek gittiler ormana. Kahvaltı sofrasında yarım bıraktıklarını anlatıp dinleyerek ve deyip gülerek ormana ulaştılar. Önce ormanın temiz havasını içlerine çektiler. Bunu yaparken sessizliği dinlediler. Arada sırada sessizliğe ses olan kuş ve diğer hayvanların seslerine kulak verdiler. Ağaçların görkemine kapıldılar bir ara. Çalı ve otsu bitkilerdeki rengârenk çiçeklerle büyülendiler. Sanki derin bir düş dünyasındaydılar. Bunca bitkinin, ayrı türdeki sayısız hayvanın anlaşılmaz bir uyum içinde nasıl yaşadıklarına şaşkınlıkla karışık hayranlık duydular.

Ormanın derinliklerine doğru yürüdükçe bu şaşkınlık ve hayranlıkları daha da arttı. En küçük canlının bile bir yaşam alanı vardı. Orman, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm canlılara bir anne şefkatiyle kucak açmış ve onları besleyecek, yaşamda kalmalarını sağlayacak olanağı sunmuştu Barkanlara. Doğa, bir düzen içinde işliyordu. Onun kurallarına, her canlının uyması gerek. Doğanın kurallarını değiştirmeye çalışan insanların aslında kendi yaşamlarını tehlikeye attıkları bilinmeli. Doğanın kurallarına saygı duyulmalı.

Uzaktaki bir ağaçtan “tak, tak, tak…” diye seslere kulak kabarttı Adalmış. Dedesine dönerek: “Dedeciğim, bu ses ne?” diye sordu. Dedesi: “Bu, bir ağaçkakanın sesi. Kuş, ağacı gagasıyla oyup kendine yuva yapıyor.” diyerek yanıtladı onu. Çocuk bu yanıta üzüldü biraz: “Kuşun ağacın bedenini oyması, ağaç için zararlı değil mi?” dedi şaşkınlıkla. Tam da dedesi ona yanıt verecekken önünden geçtikleri ağaçta bir ağaçkakan gördüler işbaşında.

Adalmış, sordu ağaçkakana: “Niye ağaca zarar veriyorsun?” diye. Kuş, işini bırakıp gagasını açıp kapadı birkaç kez gülümser gibi. Sonra çocuğa dönüp: Sen bu ormanın yabancısısın galiba. Üstelik biz ağaçkakanları da tanımıyorsun sanırım. Ben, bir yandan kendime ufacık bir yuva yaparken diğer yandan da ağacın kabuklarını gagamla kaldırıp altlarındaki böcek ve tırtılları yiyorum. Böylece bunların ağaca zarar vermesini önlüyorum. Ayrıca benim burada yuva yapmam, ağacın yararına. Ben de eşim de yumurtalarımdan çıkan yavrularım da ağaçların kabuklarının altlarına yuvalanan zararlıları temizleyeceğiz yıllarca. Bu yolla hem kendimizi besleyeceğiz hem de ağacın kuruyup içten içe çürümesini önleyeceğiz.” dedi kısa bir ötüşle.

Çocuk: “Peki…” sözüyle ağaçkakanı onaylayarak “…bu sert ağaç gövdesini oyarken senin gagan acıyıp kırılmıyor mu?” diye sordu.

Kuş: “Benim gagam acımaz da kırılmaz da…” dedi gururla. Dünya üzerindeki her canlının yaşamda kalması için doğa ana, ona bazı yetenekler, beceriler ve ona göre çalıştıracağı organlar vermiş. Doğa ana, bana bu sağlam gagayı vermeseydi ben ağacı, kabuklarının altındaki böcek ve tırtıllardan nasıl kurtaracaktım? Ayrıca sana çok önemli bir şey söyleyeyim. İnsanları ölüme götüren keneleri yerim afiyetle. Eğer bu gagam olmasaydı ben beslenemez, ölürdüm açlıktan. Keneler de ısırıklarıyla siz insanları, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) ile ölümle karşı karşıya getirirdi. Bu arada unutmadan söyleyeyim, komşum sincap da keneleri yer.” dedi kanatlarını hafifçe oynatıp başını azıcık yukarı kaldırarak.

Adalmış: “Çok haklısın. Senin hakkında bilgim olmadığından doğru düşünememiştim. Çok sağol ağaçkakan kardeş. Sana kolay gelsin yaptığın iş, gagan sivri ve keskin olsun, hiç ağrımasın! Yuvanda da güle güle otur. Sağlıklı yumurtalar yapın bu yuvada! Yavrularınızı sağlıkla büyütün! Görüşmek üzere sağlıcakla kal!” dedi.

Kuş, kanatlarını çırptı, gagasını ağaca vurarak ritmik bir ezgi çıkardı. Böylece çocuğa: “Güle güle, uğurlar olsun!” dedi.

Barkan ailesi, doğanın büyüsüne kapılmış bir biçimde yürürken İlkuş’un ilgisini bir hayvan çekti. Merak ve heyecanla seslendi ninesine: “Bu hayvanın adı ne Bilge ninem? Bunu ilk kez görüyorum.”

Ninesi: “Bu güzel hayvan, sincaptır benim güzeller güzeli kızım.” Sincap, toprağı kazıp sanki bir şey saklıyormuş gibi geldi onlara. Yok, saklamıyordu bir şey, Tersine sakladığı yiyecekleri ağzına doldurmuştu. Çünkü yanakları şişkindi. Durup izlediler onu bir süre. İşini bitiren hayvan, hızla yakınındaki bir ağaca tırmandı. Bir yandan da ağzındakileri hızla çiğniyordu yutmak için. Ağacın yüksek dallarının arasındaki bir oyuğa saklandı. Bir süre, orada görünmez olduktan sonra kafasını çıkardı oyuğun deliğinden. Ağzındakileri çiğneyip yutmuştu bile. Ön dişlerini gösterdi gururla. Ardından gözlerini kırptı birkaç kez. Sonrasında İlkuş’a bakarak sordu: “Niye orada durup beni izliyorsun?” diye.

Çocuk: “Seni ilk kez gördüm yaşamımda. Sincap olduğunu yeni öğrendim. Benim adım, İlkuş… Senin adın ne?” diye sordu?

Kemirgen sincap: “Benim adım, Hızlı Ayak… Tanıştığıma çok memnun oldum.” dedi ön dişlerinin arasından. “Ben de çok memnun oldum seninle tanıştığıma sincap kardeş Hızlı Ayak…”

Anne Akınay: “Aşağıda bulup yediğin neydi?” sorusunu sorarak söze girdi.

Hızlı Ayak: “Geçen yıldan kalan iki meşe palamudunu bulup yedim.” yanıtını verdi.

Anne: “Ben bir yerde okumuştum. Sizler kış için toprağa meyveler gömersiniz.” diye.

Kemirgen: “Evet doğrudur. Biz, kışa hazırlık için güzün toprağa fındık, ceviz, meşe palamudu ve türlü meyvelerle tohumlar gömeriz.”

“Peki, kışın toprak kar altındayken nasıl bulacaksın o gömdüklerini orada?” sorusuyla konuşmayı sürdürdü anne.

Sincap: “Yalnız bir tane palamut gömüp saklamıyorum toprağa kış için. Güz mevsimi boyunca dur durak bilmeden çalışırım. Neredeyse soluk bile almam. Palamut, ceviz, fındık gibi meyveleri gömerim toprağa kışın yemek için. Kış gelip de her yer karla kaplandığında yiyecek bulmak epeyce zorlaşır. İşte, kışın acıktığımızda o gömdüğümüz meyveleri bulup çıkarırız yerinden yemek için.”

Akkız nine: “Demek ki toprak sizin kileriniz…” diyerek girdi söze.

Sincap: “Doğru…” diyerek onayladı onu.

Balkır dede: “Kışın toprağa gömdüğünüz fındık, ceviz, meşe ve diğer meyvelerin hepsini bulabiliyor musunuz?” diye sordu Hızlı Ayak’a.

O: “Hayır, hepsini bulamıyoruz. Zaten böyle bir şey olanaksız…”

Adalmış: “Bulamadığınız meyveler ne oluyor?” sorusunu sordu.

Tam bu sırada ağaca tırmanan ve Hızlı Ayak’ın eşi olan Keskin Diş, yanıtladı çocuğu: “Bulamadığımız meyveler, bahar geldiğinde çimlenir. Yaz olduğunda fidan olur o gömüp unuttuklarımız. Birkaç yıl içinde onlar da meyve verir. Her yıl büyüyerek kocaman ağaç olur hepsi. Ormanda büyüyen fındık, ceviz ve meşe ağaçlarının neredeyse hepsi biz sincapların toprağa gömdüğü meyvelerden çoğalmıştır. Biz olmasak orman; fındık, ceviz ve meşeden yoksun kalır. Ayrıca birçok ağacın tohumlarını da yayarız toprağa.” dedi gururla.

Çocuk: “Sincaplar yalnızca ülkemizde mi yaşar Keskin Diş kardeş?” diye sordu.

O: “Hayır!” deyip “Bizim iki yüze yakın türümüz var. Avusturalya ve Antarktika dışında dünyanın neredeyse her yanında yaşarız. Tüylerime bak iyice. Tüylerimin rengi kızıl… Bu nedenle bize kızıl sincap der siz insanlar. Ancak kış yaklaştığında tüylerimiz koyulaşır griye döner rengimiz.” dedi iç geçirerek.

“Çok aydınlatıcı bilgiler verdin bize, çok sağol sincap kardeş.” dedi çocuk.

Keskin Diş, zaman geçirmeden yuvasına girdi, yavrularıyla özlem gidermek için. Az sonra Hızlı Ayak çıkardı kafasını yuvadan, İlkuş’la göz göze geldi. Çocuk, sincaba yuvada kaç yavrusunun olduğunu sordu.

Hızlı Ayak: “Yuvamızda üç yavrumuz var. Yavrularımızı bu bolluk zamanında hızla büyütüp sonrasında yeniden yavrulayacağım. İşlerimiz iyi gittiğinde yılda iki kez yavru dünyaya getirip büyütürüz.” dedi tüm annelik şefkatini takınarak.

Öktem: “Siz kuş uykusuna yatar mısınız sincap kardeş?” sorusuyla girdi söze.

Sincap: “Hayır! Ağaç sincapları kış uykusuna yatmaz. Ancak bir de bizim toprakta kazdığı oyuklarda yaşayan türdeşlerimiz var. Onlar, kış uykusuna yatar. Kış boyunca tortop oldukları toprak inlerinden çıkmaz toprak sincabı. Bahar gelince kış uykuları da biter.” dedi.

İlkuş merakla: “Niye yuvandan çıkıp gidiyorsun?” diye sordu.

Hızlı Ayak: “Yavrularımı iyi beslemem için iyi beslenmem gerek. Şimdi çıkıp çevrede meyve arayacağım ya da geçen güzün gömdüklerimden bulabilirsem bir iki tane fındık, ceviz ya da palamut onları yiyeceğim. İyi besleneyim ki sütüm çoğalsın da yavrularımı güzelce besleyeyim. Şimdi izninizle…”

İlkuş: “Sana bol şans dilerim yiyecek bulman için. En iyi yiyecekler senin olsun.” dedi.

Barkanlar, sincap ailesine veda ettikten sonra oradan ayrıldılar. Belgrat Ormanı’nı dolaşarak evlerine ulaşabilecekleri en yakın çıkıştan yuvalarına dönmeye karar verdiler.  Güneş, boynunu eğmişti ufka doğru. Barkanlar da iyice yorulmuşlardı. Üstelik evde yapacakları işleri vardı. Çocuklar, ertesi sabah erkenden okula gideceklerdi. Anne ve baba Barkan da işlerine yetişmeleri gerekiyordu. Nine ile dedenin ise haftanın ilk gününde arkadaşlarıyla toplantıları oluyordu. Zamanında eve gidip hepsi, bir sonraki gün için hazırlık yapmalıydı.

Güzel bir pazar günü geçirmişlerdi ailecek. Eve dönüş yolunda hepsi çok düşünceliydi görüp yaşadıkları karşısında. Sessizliği, Balkır dede bozdu: “Sevgili ailem, hepiniz sağolun öncelikle. Birlikte güzel bir gün geçirdik. Küçücük bir sincabın doğamıza ne denli yararlı olduğunu hep birlikte gördük. Demek ki doğada var olan hiçbir canlı gereksiz değil. Her canlının var olmasının bir nedeni var. Her canlının adına doğa dediğimiz o büyük ve olağanüstü bedende bir görevi var. En küçük canlı yok edildiğinde dünyamızın o büyük bedeninin bir yanı aksıyor. Çünkü doğada var olan her canlının yaşamı, varlığı birbirine bağlı. Bu nedenle geleceğimiz için her canlıyı korumak gerek sonsuza dek.” dedi tüm ciddiyetiyle.

Akkız nine: “Oğlum Öktem, iyi ki bu doğa gezisini düzenleyip bize derslerle dolu bu güzel günü yaşattın. Bunun için çok sağol. Akınay kızım, sen de çok hazırlık yaptın bizler için. Dileğim odur ki evinizin uyumu, ağzınızın tadı hiç bozulmasın.” diyerek mutlu, erinç dolu bir gülüşle eve doğru yürümeyi sürdürdü.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            12 Temmuz 2025