BİR YIL DAHA GİTTİ ÖMRÜMÜZDEN


Bir yılı daha hır gür içinde, kimi zaman mutlu, kimi zaman de üzüntülü bitirdik. Ekonomik bunalım halkımızın çoğunun belini büktü. Kaza bela toplumumuzdan ve dünyadan eksik olmadı.

2025 yılında insanlık iyi sınav vermedi. Dünyanın egemen güçleri ve onların işbirlikçileri, insan eti yiyip akıttıkları kanları içerek semizleşti. Paraya tapınan egemenler, yoksullara bir solukluk yaşamı bile çok gördüler. Filistin, Venezuela, Sudan, Somali, Nijerya ve dünyanın birçok yerinde emperyalistlerin kışkırtmalarıyla savaşlar çıkarıldı. İnsanların suçsuz yere boğazlanmasına, uygar(!) dünya ne yazık ki gözlerini yumdu. 2025’te, dünya insanlık sınavından sınıfta kaldı.

Dünya kapitalizmi, bunalımlardan beslenip semizleşmekte. Milyarlarca insan, bir avuç kapitalisti doyuramıyor. Karınları doysa bile gözleri hep aç… Elleri yoksulun cebinden bir türlü çıkmıyor nedense. İnsanlık kan ağlarken onlar nasılsa mutlu olmakta.

Yılbaşı olmadan neredeyse bütün televizyonlar, ağız birliği etmişçesine kış dinlence merkezleriyle ilgili haberler yaptılar. Buralara ne kadar kar yağdığını muştuladılar izleyenlerine. Kayakla kayanların görüntülerini paylaştılar. Konaklama yerlerinin geceliğinin kaç lira olduğunu söylediler. İzleyicilerin buralara gitmesi için yoğun çaba gösterdiler.

Televizyonlar, günlerdir yılbaşı alışverişi yapanları gösterdi. Nelerin alınması gerektiği konusunda yayınlar yapıldı. Kuruyemişlerin ederlerini gösterdiler sık sık. Yılbaşı çamları, hindiler, tavşanmemesi (Nedense yabancı dilden olan kokinayı kullanıyorlar.) buketlerinin, bu güne özgü giysilerin kaç lira olduğu anlatıldı görüntülerle. Büyük kentlerin farklı ilçelerine ve Anadolu’nun önemli merkezlerine bağlantılar yapılarak alanlarda nasıl eğlenceler düzenleneceği anlatıldı ballandıra ballandıra. İnsanları belli şeyleri yapmak zorundaymışlar gibi koşullandırdılar. Sanki evde ailecek alçak gönüllü bir kutlama yapılsa yılbaşı gelmeyecekmiş gibi bir hava yaratıyorlar.

Ülkemizde yılbaşı kutlamaları yüzyıllardır yapılır. Atalarımız, bu kutlamaları Asya bozkırlarında da yapıyordu. Yeni yıl, toplumuzda hep heyecanın, umudun, güzelliğin simgesi oldu. Kötülük, umutsuzluk, üzüntü, acı, yoksulluk defterlerini kapatıp iyilik, umut, mutluluk, sevinç, varsıllık sayfası açılır yılın ilk günüyle. İnsan, umut etmezse ve unutmazsa yaşama dört elle sarılabilir mi? Yeni yılın gelmesiyle insanın yüreğinde, umut tohumu yeşerip boy atar. Bir kişinin geleceğe yönelik umudunun olmasının kime, ne zararı var?

Bizler ulus olarak böyle umutlu günlerin gelmesini hep evimizde kutlamaya alışığız. Çünkü böyle günleri en geniş ailemizle ya da konu komşu, eş dostla kutlarsak umudumuzu çoğaltacağımıza inanırız. Aile, toplumumuzun çelik çekirdeği… Şimdi kalkmış televizyonlar, bu çelik çekirdeği parça parça edip bir yerlere götürmek için uğraşmaktalar. Yine tüm özel günlerde olduğu gibi yılbaşını da bir avuç kapitalistin daha çok para kazanmasına alet ediyorlar. Tüketimi artırmak sanki televizyonların üstüne vazife. Bir de halkımızın ezici çoğunluğu ekonomik sıkıntılar içinde zorluk çekmekte. Alan var, alamayan var. Herkesin kesesi bir mi?

İster istemez televizyonların bu yayınlarını izleyen aile üyelerinin canları çekiyor gördüklerini. “Başkaları şuraya gidiyor, şunları alıyor, biz neden evde oturuyoruz? Niye yılbaşı alışverişi yapmıyoruz?” soruları soruluyor. Çocuk durdan, yoktan anlar mı? Anlamaz… Birçok evde yılbaşı sorunlarla geliyor. Küslükler oluyor nedensiz. Televizyonların insanları tüketim yapmaya kışkırtan yayınları, aile birliğine darbe vuruyor bilerek ya da bilmeyerek.

Toplumumuz, ideolojik bölünmelerle kültürel açıdan geriliyor. İdeolojik saplantılı bakış açıları, bilgisizliği artırıyor. Yeni yıl kutlamaları da bu saplantılı bakış açısından payını alıyor. Bilgisizlik yüzlerce yıllık bir geleneğimizi bir yana itiyor. Yılbaşı çamı süslemenin Asya’nın göbeğindeki Türk yurdundan çıkıp dünyanın her yanına yayıldığını farkında değil kimileri. Oysa sende olana sahip çıkarsan büyürsün her alanda.

Yılbaşı yaklaşırken Yalova’da Amerikancı yobaz terörün toprağa düşürdüğü üç canımız, polisimiz yüreğimizde büyük bir acı. Bu acıyla biraz buruk giriyoruz 2026’ya. İçimiz yanıyor şehitlerimizin acısıyla. Dileğim, yeni yılda can yitiklerimizin olmaması.

Aslında giden yıl değil, ömürdür. Yaşamımızın geride kalanını yararlı, gönençli, mutlu geçirmektir amacımız.

Yeni yılın ulusumuza dirlik düzen, sağlık, mutluluk; dünyaya da barış, erinç ve işbirliği getirmesini dilerim. 2026, kapitalizm ve emperyalizm belasının bütün dünya üzerinden yok olduğu yıl olsun.

                                               Adil Hacıömeroğlu

 

SÜREKLİ SUÇLAMAK NİYE?


Çevremizde sıkça karşılaştığımız kişiler vardır sürekli birilerini suçlarlar. Onlar için birini suçlamanın bir nedenin olması gerekmez. Karşısındakinin insan olması yeterlidir onu suçlanması için. Bu tür kişiler kimi zaman çok yakınımız, arkadaşımız, komşumuz, uzaktan tanıdığımız, ilk kez karşılaştığımız biri olabilir. Bu kişinin kim olduğunun önemi yok; ancak kişiliğinin, yaptığı davranışın önemi çok büyük. Neden mi?

Herkesi suçlayarak insanları kırıp döküp bir şey yaptığını sanan biri, peşinen söyleyeyim ki tinsel sağlığı bozuk biri. Çocukluğundan başlayarak yaşamının bir döneminde sürekli ve önemli tinsel sarsıntılar (travmalar) geçirmiştir, bu kişi. Geçirdiği tinsel sarsıntılar, onun dengesini bozmuş, toplumsal algıları değişmiştir. Bu durum, çocukken daha çok anne, baba, dede, nine, öğretmen, arkadaş ya da onun yakınında bulunan bazı kişilerce uygulanan şiddete, aşağılamaya, tinsel baskıya bağlı olabilir. Bu tinsel sarsıntılar, onu derinden etkilemiş, insanlardan nefret etmeye dönüşmüştür. Çünkü o, toplumdaki herkesin kendisine eğinsel ya da tinsel şiddet uygulayacağını sanmakta. Bu sanı, onu saldırıya geçmesi için dürtmekte. Bilinçaltındaki bu şiddet izleri durdukça onun kendi başına tinsel olarak düzlüğe çıkması çok zor. Bu nedenle bu kişilerin yardıma gereksinimi var.

Çocukluğunda uğradığı eğinsel ya da tinsel sarsıntıları, saldırıları unutmadığı için o da kendince insanları sürekli suçlayarak intikam almaya çalışmakta herkesten. Çünkü yaşamının önemli bir bölümünde, çevresindeki insanlardan hep saldırı, suçlama, aşağılama gördüğünden bu işte suçu olamayanların da ona saldıracağını düşünmekte. Kendi çevresindeki kişilere özgü bir davranışı, herkes yapmış gibi algılamakta. Yani özel olan bir şeyi, genele mal etmekte. Bu bakış açısı birçok kişiye yanlış gelebilir. Ancak tinsel saldırıyla dengesi bozulmuş kişinin bunu anlaması oldukça zor. Onun için kendisine saldıran, aşağılayan kişilerin kimliği önemli değil, onları “insan” kimliği altında toplayıp nefretini, düşmanlığını bütüne yayıp genelleştirmekte. Bunun için de herkesi suçlamakta.

Diyelim ki insan, tanıdıklarını suçlar da hiç tanımadıklarını niye suçluyor? Bu kişiler; sokakta ilk kez gördüğü birini, işyerine gelen tanımadığını, alışveriş yaptığı dükkânda karşılaştığı başka bir müşteriyi suçlar yanında bulunanlara. Suçlamasının nedeni mi ne? Bunun geçerli bir nedene dayanması önemli değil. Karşılaştığı kişinin yürüyüşü, ses tonu, konuşması, gülüşü, bakışı, giyimi, eğinsel özellikleri, erkekse saçı sakalı, kadınsa süslenme biçimi, bir insanın usuna gelebilecek her şey onun için suçlama konusu olabilir. Çünkü o, yaşadığı tinsel sarsıntı nedeniyle tüm insanlardan intikam almak peşindedir. Üstelik bu tür kişiler, uğradıkları tinsel ve eğinsel şiddeti herkesin bildiğini sanmakta. Onlara kininin nedeni, uğradığı olumsuzluklara neden engel olmadıkları içindir. Bunun bir başka nedeni ise kendisinin yaşadığı olumsuzlukları, herkesin yaşadığını düşünmesidir.

Suçlayıcı kişilerin en önemli özelliklerinden biri de karşısındaki kişilere olmadık suçlamalarda, iftiralarda bulunmaktır. Böyle bir durumda vicdan tartısı şaşar, insanlık erdemleri yok olur, toplumsal değerlerin yanından bile geçilmez. Çünkü bu kişinin asıl amacı, karşısındakini suçlayıp üzerek rahatlamaktır. İnsanları üzmekten çok derin zevk duyar böyleleri. Kendisi, zamanında çok üzüldüğü için başkaları üzüldüğünde kendi üzüntüsünün geçeceğini sanır.

Başkasını suçlamayı, beceri sanıp davranışa dönüştüren kişi, akıl almaz senaryolar yazar karşısındaki kişiler hakkında. Olmadık düşünceler atar ortaya. Zaten bu kişi, insanların iyi yanlarını pek görmez. Herkesin bir olumsuzluğunu, yanlışını, açığını arar. Bu nedenle karşısındaki kişilerden çok olumlu, güzel, başarılı davranışlar, işler görse de övgüde bulunmaz onlara. Eğer övgüde bulunursa kendisinin ezileceğini, küçük düşeceğini ya da başarısız kılınacağını düşünür.

Suçlayıcı kişinin, çocukluğunda hiç övülmediği söylenebilir. Övgünün çocukluk döneminde kişiliğin gelişmesi için önemli bir iletişim dili olduğunu belirtelim. Bu kişilerin içten bir sevgi görmedikleri de söylenebilir. Sevginin, saygının, güvenin olmadığı bir aile ortamında geçen bir çocukluk; saldırgan, nefret dolu bir yetişkinliğe dönüşür. Yani yetişkin olunca kişi, çocukluğunda gördüğünü yapar ve insanları sürekli suçlar. Çünkü çocukken hep suçlanmıştır o, suçlama sırası kendine gelmiştir artık.

Anne ve babalar, çocuklara sevgi, saygı ve güvenlerini eksik etmemeli. Onlara gösterecekleri olumsuz davranışlar, çocuklarının yetişkinlik dönemlerini berbat edebilir. Sonrasında da yaşamı berbat olan kişi, aynı davranışları kendi çocuğuna gösterir. Böylece bu tinsel sayrılık kuşaklar boyu sürebilir.

Aslında önüne geleni suçlayan kişilerin çoğu; kendilerindeki sayrılığın, davranış bozukluğunun farkındadır. Yapması gereken biraz yüreklilik gösterip bu olumsuz durumdan kurtulmak için adım atmak. İlk adım atıldığında gerisi de gelecektir. Bu nedenle bu kişilerin yakınlarına da büyük iş düşmekte. Onları yüreklendirip yardımcı olmalılar. Dünyada olmuşla ölmüşün dışında çaresi olmayan hiçbir şey yok! Yeter ki olumlu yönde değişmeyi, değiştirmeyi isteyelim.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       28 Aralık 2025

 

 

ÇOCUKLARI EKRANA TESLİM ETMEYİN


Birçok veli, evde sessizlik istediğinden ve evde rahatça davranmak için çocuğunun eline telefon, tablet veriyor ya da televizyon izlemesine sınır koymuyor. Böylece çocuğunu, kendi eliyle ekran bağımlısı yapıyor. Büyüklerin gözü ya telefonda ya da televizyonda... Böyle olunca da ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı oluyor. Çocuklar da büyüklerinin yaptığını yaparak onların izinden gidiyor.

Ne yazık ki birçok anne ve baba, çok bencil... Çocuğu için özveride bulunmak, birçok anne ve babaya zor geliyor. Bazı veliler, çocukları için: “Koskocam adam, her şeye aklı eriyor. Baksın başının çaresine.” Sözlerini sık sık dile getiriyorlar. Oysa çocukların kendi başlarının çaresine bakmaları için yiyecekleri çok ekmek, alacakları çok yol var. Bu nedenle çocuklarının evde oynamasını istemiyorlar. Oyun sırasında çocukların seslerini, gürültü yapmak olarak algılamaktalar. Zaten velilerin birçoğu da boş zamanlarında ekran başında olmayı, çocuklarıyla birlikte olmaya yeğlemekte. İşte, bunun için çocuklarının kendilerini rahatsız etmesini istemiyorlar. Kimi zaman çocukların ne yaptıkları, neyle ilgilendikleri umurlarında değil bu tür anne ve babaların.

Anne, baba, dede, nine ve diğer yakın akrabalar gezmeye gittiklerinde ya da arkadaş toplantılarında; çocukların ellerine telefon, tablet verip kendi keyiflerine bakıyor. Büyükler, bir yanda yiyip içip söyleşirken çocuklar, bir köşeye çekilmiş birbirleriyle konuşmadan ekrana kilitleniyor. Büyüklerin kendi aralarında söyleşmesi kısa tümcelerle ara sıra oluyor bu toplantılarda. Genellikle onlar da ellerindeki telefonu hiç bırakmıyor. Aslında elleri ve usları sanal dünyada, gözleri arkadaşlarında. Kısa olan söyleşilerde de genellikle sanal dünyadaki bir konu hakkında konuşup tartışmaktalar.

Veliler, çocuklarının eline telefon ya da tablet verdiğinde onların beyinlerinin ayarlarını bozduklarının farkında bile değiller. Bu davranışla onların bütün düşünme, duyumsama, üretme, yaratma yeteneklerinin ayarı bozuluyor her adımda. Çünkü gerçek dünyadan uzak, ışıklı ve görüntülerin sürekli aktığı bir dünyaya alışıyor.  Çocuk, sanal dünyanın içine gömüldüğünde tüm yaşamın buradan ibaret olduğunu düşünüyor. Elindeki sihirli ekranı bırakıp dışarı çıktığında gerçek yaşama alışmakta zorluk çekiyor. Yürüyüşü, bakışı, çevresinde gördüklerini algılayışı farklılaşıyor. Gerçek yaşama uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu çocuklar, dışarıda zaman geçirmeyi çok sıkıcı bulurlar. Dışarıda ne yapacaklarını şaşırıyorlar.

Ekran bağımlısı olan çocukların okuma alışkanlığı kazanması oldukça zor. Çünkü ekranda, kısa videolar izlemeye alışmış birinin kitaba odaklanması çok olanaksız. Çünkü kitaplar, izlediği videolar kadar kısa değil. Ayrıca kitaptaki yazılar, videodaki görsellikle akıp gitmiyor gözünün önünden. Onun beyni ayarları bozulduğundan sürekli ses, farklı renkler ve devinim içeren ekranlara alışmış. Bunların hiçbiri, gerçek yaşamda yok! Ekran dışındaki her şey sessiz, renksiz ve devinimsiz… Oysa doğada ve yaşam alanlarında o kadar çok ses, renk ve devinim var ki onları algılamak; bağımlı çocuk için olanaksız oluyor ne yazık ki.

Sabırsızlık ve öfkeli olmak, ekran bağımlısı çocuğun en belirgin özelliği. Büyüklerinin ona, birlikte yapmak için önerdikleri her şeyi geri çevirirler. “Niye dışarı çıktık? Bakın dışarıda yapılacak hiçbir iş yok! Her şey çok sıkıcı ve anlamsız…” diyerek eve dönmek ister. Ya da telefonun alıp bir köşeye çekilmek için fırsat kollar. Dışarıdan eve dönüp ekrana ulaşmak için elinden gelen bütün huysuzlukları yapar. Ekran yorgunu olan çocuğun dışarıya uyum sağlayamaması çok olağan. Bu durum karşısında veliler kaygılanır. Çocuklarında davranış bozukluğu olduğunu düşünüp psikiyatristlere götürürler onu. Zaten okuldan da bu yönde öneriler gelir. Oysa yapılacak iş, onu olduğunca ekrandan uzaklaştırmak. Bu bağımlılığı azaltırken onun yerine yeni bir düşkü, uğraşı koymak gerek.

Kitap okuyan, doğayla içli dışlı olan, oyun oynayan bir çocuğun beyni özgürce gelişir. Bu çocuk; çevresindekilerle uyumlu, üretken, yaratıcı, sorumluluklarını bilen, zaman yönetimini yapan, ilkeleri olan, toplumsal kuralları önemseyen, ne yaptığını bilen biridir. Kitap okuyan çocuğun beyni gelişir. Düşünür, duyumsar, üretir, düş kurar, tasarımlar yapar. Kitap okumayanın ise beyni düşünmez, algılamaz, üretmez, tasarlayamaz. Bir insan, bu durumu bile bile çocuğunu sanal bağımlılığa tutsak eder mi hiç?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       28 Aralık 2025

 

EKRANA BAĞIMLISI İLE BAĞIMLI OLMAYAN ÇOCUK ARASINDAKİ FARKLAR


Öğretmenler, veliler, ekran bağımlılığı üzerinde çalışan uzmanlar, tinbilimciler, okulların rehberlik öğretmenlerinin çocuk ve gençler üzerinde önemli gözlemleri ve bu gözlemlerle ilgili çarpıcı saptamaları var. Zaten sınıflarda, günlük yaşamın içinde ekran bağımlısı çocukla ekran bağımlısı olmayanlar kolayca fark ediliyor. Bağımlılık arttıkça bu farklar daha belirginleşmekte.

Ekran bağımlısı çocukların en ilgi çekici özelliklerinden biri, ilgilerinin kolay dağılması. İnsanlarla konuşurken ya da sınıfta ders dinlerken anlatılanlara gerekli dikkati toplayamıyor. Ne anlatılırsa anlatılsın konuya odaklanamıyor bağımlı çocuk. Bu da anlatılanları, ne yazık ki anlamamasına neden oluyor. Derste anlatılanlara odaklanamayan ve uzun süreli dinleyemeyen bağımlı, bu yüzden başarısız oluyor. Çünkü sürekli ekrana bakan bağımlı; ekrandaki çok renkliliğe, sürekli kayan görüntülere, elektronik ortamdaki yapay mekanik sese alışıyor zaman içinde. Bu nedenle karşılıklı konuşmaya, öznesi insan olan bir anlatıma ve iletişime yabancılaşıyor. Bu nedenle anlatıcı da anlatılanlar da onun ilgisini çekmiyor.

Ekran bağımlısı, yalnızca anlatılanlara değil; deneylere, uygulamalı derslere de odaklanamıyor. Örneğin; resim yaparken, bir müzik çalışmasında, el becerisini kullanması gereken alanlara da odaklanamıyor. Bu da ona, beceriksiz damgasının vurulmasına neden oluyor.

Ekran karşısında az zaman geçiren çocuk, doğuştan getirdiği doğal özelliklerini yitirmediğinden ekranla değil, daha çok insanlarla iletişim içinde oluyor. Bu nedenle insan sesiyle anlatılanlar, onun ilgisini çekiyor. Derste ve toplumsal yaşamda anlatılara kolayca dikkat kesilebiliyor. Anlatılanları içselleştirip dinledikleriyle ilgili sorular sorabiliyor. Soru, onun konuyu daha iyi anlamasını sağlıyor. Bu da onu başarılı kılmakta.

Bağımlı, yaptığı her işten çabuk sıkılıyor. Bu da onu, çoğu zaman maymun iştahlı yapıyor. Başladığı bir işi bitirmekte zorluk çeker. Bu nedenle bitiremediği işler, bitirdiklerinden çok fazladır. Ondan, sıkça “Bu çok sıkıcı…” sözü işitilir ne yazık ki.

Ekran bağımlısı olamayan çocuk, başladığı işi bitirmek için çok emek verir. Bir işi bitirmek, onun için başarıya giden yolda önemli bir adımdır. Yaptığı işten zevk alır. Bir işi bitirmemeyi, başarısızlık olarak görür. Bunu kendine yediremez. Bir işi başlayıp bitirmek için kendince bir izlence oluşturur. Planlı çalışmayı sever. Yalnız derslerinde değil, ders dışı işlerinde de onun iş disiplini kolayca fark edilir. Sabırlı, sebatkâr, düzenlidir.

Bağımlının sosyal iletişim becerileri kısıtlıdır. Kalabalıklara girmek istemez. Aile, arkadaş ya da farklı toplulukların olduğu ortamlarda söyleşilere çok fazla katılmaz. Sorulan sorulara kısa (Bu yanıtlar çoğu zaman evet ya da hayırdır.), geçiştirici, yasak savıcı yanıtlar verir. Böyle bir ortamda bulunduğu için sıkıldığını her tavrıyla belli eder. Zaten bir süre sonra telefonunu çıkarıp ekrana kilitlenerek oynamaya başlar. Kendini soyutlar bir arada olduğu kişilerden.

Ekranda çok az zaman geçiren çocuk, sosyal ortamlarda sıkılmaz. Çevresindekilerle söyleşir, konuşulanlara katılır. Kimi zaman topluluk içinde yönlendirici olur. Kalabalıkta olmaktan keyiflenir. Ailesi, arkadaşları, öğretmenleri ve tanımadıklarıyla iletişimi sağlıklıdır. İletişimi, etkin olarak kullanır.

Bağımlının düş gücü zayıftır. Düş kurmak, kafasında imgelemler yaratmakta yetersizliği ilgi çeker. Bu da onun üretkenliğini, yaratıcılığını, bağımsız iş yapabilme gücünü, öncü olma olanaklarını kısıtlar. Örneğin, bu çocuklara resim yaptırdığınızda figürler neredeyse hep aynı, ayrıntılar çok az, çizgileri çok basit ve neredeyse aynı çizgileri hep yineler. Düş gücünün zayıflığından kaynaklanan yaratıcılığının gelişmemesi yüzünden daha çok gördüğü resimleri ya da varlıkları kopyalar. Bu nedenle özgün yapıtlar ortaya çıkaramaz.

Ekranda az zaman geçiren çocuk, düş gücü gelişmiş, hatta sınırsızdır da diyebiliriz. Çoğu zaman düşler kurar. Düşlerini yaşama geçirmek için uğraşır. Düş gücünün varsıllığı, onu üretken ve yaratıcı yapar. Gördüklerini kopyalamaktan kaçınır. Onun için özgün düşünceleri dile getirmek çok önemli. Ayrıca resimlerinde düş gücünden kaynaklanan özgünlük, açıkça belli olur. Meraklı olduğu için her şeyi öğrenip araştırmak ister. Merakı, onu her alanda geliştirir. Oysa ekran bağımlısı çocuğun merakı törpülendiği için öğrenme, araştırma, bulma isteği azalır.

Ekran bağımlılığı, çocukları başarısızlığa sürükleyen büyük bir tehlike. Bu nedenle çocukları, yani toplumumuzun geleceğini bu tehlikeden kurtarmak gerek. Bu bağımlılık, başka bağımlılıklara da yol açtığı için ulusal güvenlik sorunu olmadan gerekli önlemleri almak hem ailelerin hem yurttaşların hem de resmi kurumların görevi. Çok geç olmadan herkes görevini yapmalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Aralık 2025

 

 


ARMELİT’İN BAŞ DÖNDÜREN DÖNEMEÇLERİ


1978’de, Karadeniz sahil yolu ulaşıma açılıncaya dek kullanılan bir yoldu Armelit Dağı. Ben de çocukluk ve gençlik dönemimde bu tehlikeli, yolculara korku salan keskin dönemeçli yoldan defalarca geçtim.

Armelit’ten ilk geçişim bebeklik dönemimde oldu. Bu nedenle ilk geçişimi anımsamıyorum. Babam Trabzonlu, annemse Denizliliydi. Bu nedenle her yaz, Denizli’ye giderdik annemin doğup büyüdüğü topraklara özlemini gidermek için. Babam, çocuklarının Karadeniz kültürünün yanı sıra Ege kültürünü, geleneklerini de öğrenmesini isterdi. Bu nedenle yaz dinlencelerinde Denizli’ye gidişimiz düzenliydi.

Benim Armelit’i, hayal meyal anımsadığım ilk geçişim 1962’de oldu. Bu geçişimizde üç yaşındaydım. Babam, askerliğini yedek subay olarak Amasya’da okuma yazma taburunda yapıyordu. Bizi de götürdü oraya. Yaklaşık bir yıl Amasya’da kaldık. Bu geçişimden usumda kalanlar, otobüstekilerin telaşı, bir de “Armelit” sözcüğü.

Aklım ermeye başlayınca Armelit’in nasıl bir yer olduğunu kavramaya başladım. Of’tan otobüse binerdik ailece. O yıllarda otobüsler çok konforlu değildi, ancak sürücüleri yaptıkları işi hakkıyla yaparlardı. Sorumluluk duyguları, her davranışlarından belli olurdu. Otobüse binen ailelerin çoğu, yiyeceklerini yanlarındaki çantalarda taşırdı. Çünkü yollar kötü ve insanların başına nelerin geleceği pek belli değildi. Düşünülmeyen bir nedenden ötürü yolda kalmak olağandı o yıllarda. Bu nedenle yolda kalınca hiç olmasa aç kalınmamalıydı.

Otobüse binmeyi çok severdik çocuklar olarak. Hele cam kıyısına oturup sağımızda boylu boyunca uzanan Karadeniz’i izlemek bizim için büyük zevkti. Her yolculukta yeni yerler gördüğümüzden düşlerimiz, bilincimiz varsıllaşıyordu. Farklı insanlar, yerler tanıyorduk. Bu da bilgi ve görgünün artması demekti.

Yolculuğumuz Espiye’ye dek neşeli geçerdi, yolun bozukluğu ve kimi zaman da arabanın arızalanması gibi bazı olumsuzluklar yaşasak da. Espiye’ye geldiğimizde yolcular arasında bir kaygı baş gösterirdi. Bu demekti ki, Armelit’e yaklaşmışız. Espiye’yi geçip 5 km sonra sola dönüp tırmanışa geçtiğimizde yolcuların kaygısı, korkuya dönüşürdü. Yağlıdere’nin üstündeki köprü geçildiğinde keskin dönemeçler başlardı. Annemle çoktan uçmağa varmış kız kardeşim Hürriyet’i araba tutardı. Onlar, kendi dertleriyle ilgilenirdi. Ben, ayağa kalkıp yüzümü cama dayayarak doğayı izlerdim hayranlıkla. Birbirinden güzel vadiler, dereler, köyler görür düşler kurardım kendimce. Sis bulutları, düşlerimi süslerdi.

Otobüsler, keskin dönemeçleri bir defada dönemezdi. Bu nedenle dönemeçte yavaşlayan arabanın muavini takozu alıp dikkatle inerdi aşağıya. Sürücü, burada ustalığını gösterip ileri geri birkaç manevra yapıp geçerdi bu dönemeci. Muavin, sürücüyü bağırarak yönlendirirdi. Otobüs geri gittiğinde kaymasın diye arka tekerleğe takoz koyardı. Bu, her dönemeçte yinelenirdi. Bu dönüşlerde yolcuların çoğu, korkudan dışarı bakamazdı. Bu ileri geri manevralar, yolcuları çok sarsardı; neredeyse bütün tinsel ve biyolojik dengeleri altüst olurdu. Yolcuların çoğunu, araba tuttuğu için içleri dışını çıkıp kusardı. Çıkışta yapılan manevralar, inişteki dönemeçlerde de yapılırdı. Bu sırada yolcuların neredeyse hepsi bildiği bütün duaları okurdu içtenlikle.

Yol çok dardı. Çoğu yerde, iki araba yan yana geçemezdi. Geçiş üstünlüğü, genellikle yokuş çıkan arabanındı. Tırmanan ya da inişte olan sürücüler karşı yandan gelen arabayı fark ettiklerinde yolun bazı yerlerinde olan çıkıntılara yanaşıp beklerdi karşıdan gelen kolayca geçsin diye. Çünkü bu tehlikeli yolda arabaların geri geri gitmesi çok zordu. Bu anlayışlı kural, her iki yandan gelen sürücü için geçerliydi.  Çıkış ve inişteki demir köprüler tek şeritti. Bu nedenle bir araba geçerken karşı yönden gelen beklerdi sırasını. Bu zor yolda, tüm sürücüler birbirini tanısın tanımasın birbirine yardımcı olurdu. Bu, o dönemin meslek aktöresiydi. Bu yardımlaşmaya çoğu zaman yolcular da katılırdı. Arabalar çamura saplanabilirdi, kimi zaman otobüs, kamyon otomobiller kayar, bir tekerleği ya da iki tekerleği yoldan çıkardı. İşte orada herkes, elinden geleni yapardı. Yardımlaşma, dayanışma ve duygudaşlığın erdem olduğu o yıllarda zorluklar böylece aşılırdı elbirliğiyle.

Armelit’in doruğuna (Rakım, 624 metredir burada) çıkılınca bir rahatlama gelirdi herkese. Otobüsler soluklanmak için kısa bir mola verirdi. Burada bulunan bakkallardan helva ekmek alınıp yenirdi. Bu lezzetin tadını yıllardır hiçbir şeyde bulamadım.

Kısa moladan sonra inişe geçerdi otobüsümüz. Yine aynı tehlike ve kaygılarla yol alırdık. Yolculuğumuz, gece de gündüz de olsa cam önünden ayrılmazdım. Aşağıya indiğimizde Yolağzı görünürdü önce. Bu, tehlikenin geçtiğini muştulardı yolculara. Burada sağlı sollu dükkânlar vardı, bir de hiç unutamadığım ekmek fırını. Bu ekmeğin lezzeti, kokusu bir başkaydı. Ayrıca Yolağzı’nı geçtikten sonra önünde durulan bir fırında ise ünü yurtdışına taşmış Abacı Bükü ekmeği alınırdı. Bu ekmeği yerken ne Gâvur Dağı’nı tırmanmanın zorluğu ne de Armelit Boğazı’nın arkasında kararak uzanan sis bulutları kalırdı uslarda.

Deniz kıyısına inildiğinde herkes, bir “Oh” çeker, Allah’a şükrederdi bu 22 kilometrelik zor yolu kazasız belasız geçtikleri için. Keşap’ın içinden geçerdik, ancak hiç kimse bu küçük ilçeyi fark etmezdi bile. Çünkü büyük bir engeli aşmanın, sağ salim yolculuğu sürdürmenin zafer sarhoşluğuyla Keşap’ı görecek durumu yoktu hiç kimsenin. Hele otobüsümüz, Giresun’a girmeden önce Aksu’da mola verince mutluluktan havalara uçasımız gelirdi. Bu yarım saatlik mola herkes için korku ve kaygıdan kurtulmanın sağaltımıydı adeta. Sürücülerimizle arabanın muavini bu büyük zaferin komutanları gibiydi. Yüzleri gülerdi çoğu zaman. Çok seyrek de olsa bu dönemeçlerden dereye uçan arabaları işitir, çok üzülürdük.

Artık Armelit’ten gitmiyor kentler arası çalışan otobüsler. O becerikli sürücüler, yönlendirici buyruklarla onca insanın can güvenliğini sağlayan muavinler yok! Onlar, kır atlara binip göklere ağdılar. Armelit, artık bizler için unutulmaz bir anı… Ah bir de dili olsa da konuşsa kim bilir neler anlatırdı.

                                                        Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Aralık 2025

 

 

 

 

 

İŞGALCİLERİN ACIMASIZ YIKIMI


Osmanlı Devleti, Sarıkamış’ta yenilince Rus ordusu, yurdumuzu işgal etmeye başladı. Önce Erzurum düştü (16 Şubat 1916). Sonrasında işgalciler, kıyı kesimine yöneldi. 26 Şubat 1916’da Rize düşman çizmesiyle çiğnendi. Böylece Of topraklarına dayanan Ruslar, yirmi gün süren büyük bir direnişle karşılaştı. Rus donanması, kıyı kesiminden başlayarak iç kısımlara dek bombalamaya başladı her yanı. Sonunda direniş kırıldı ve işgal başladı. Düşman, 15 Mart 1916’da Of’a girdi. Ne yazık ki 18 Nisan 1916’da Trabzon, işgal güçlerince ele geçirildi. Ardından düşman adım başı yapılan direnişleri kıra kıra, zor da olsa batıya doğru ilerledi ve Harşit çayına dayandı.

İşgalin başlamasıyla Müslüman halkın önemli bir bölümü batıya doğru göç etmeye başladı. Halkın göç etmesinin nedeni, işgal güçlerinin ve işbirlikçi azınlıkların yaptığı eziyetlerdi. Düşman; insanları hiçbir neden yokken öldürüyor, evleri ve tarlaları yakıyor, halkın beslediği hayvanları kesip yiyordu. Halkın kilerindeki yiyeceklere el koyuyordu işgalciler. Ayrıca mezarlıkları yakıp yıkarak halkın topraklarıyla tarihsel bağlarını koparmaya çalışıyordu. Ağaçlar kesilip fındık bahçeleri yok ediliyordu. Fındık depoları, kışlık yiyeceklerin konduğu seranderler yakılıyordu düşman askerlerince. Tüm yaşam olanakları ortadan kaldırılan halk, çok çaresizdi. Doğu Karadeniz’in bu özverili, yürekli, çalışkan insanları canını kurtarmak için emeğiyle var ettiği, alınteriyle suladığı topraklarını bırakıp gitmek zorunda kaldı.

Göç sırasında açlık ve düşmanla amansızca savaştılar. Çünkü çoğu zaman işgalcilerin yakıp yıktığı yerlerden geçmek zorundaydılar. Gittikleri her yerde toprak talan ediliyordu düşman tarafından. Ulaştıkları köy ve kasabalarda yaşayanlar, bir dilim ekmeklerini onlarla paylaştı. Ancak bu, onları doyuramıyordu. Yol uzadıkça sorunlar artıyordu. Yolda düşman saldırısı, açlık ve salgın hastalıklardan ölenler; ivedilikle toprağa veriliyordu. Çoğunun nereye gömüldüğü ne yazık ki bilinmedi. Samsun’a dek uzanan topraklarda onlarca insanımız yurdunun bilinmez yerinde toprağında sonsuz uykusuna yattı.

Toprağa vereni olmayan muhacirler de vardı. Toplu olarak öldürenlerin cenazelerini kaldıracak kimse yoktu ne yazık ki. Muhacirler, batıya doğru ilerlerken yol boyunca ölülerini bıraktılar bu nedenle. Ölenlerin çoğunu gömecek fırsatı bile bulamadı çoğu. Arkalarından gelen farklı muhacir kafileleri, yol kıyısındaki ölüleri gördükçe içleri yandı. Tanımadıkları soydaşlarının bu acı dolu durumları karşısında duygudaşlık yapmaktan başka seçenekleri yoktu. Çünkü aynı son, onların da kapılarını çalmaktaydı. Arkada düşman, her yanda çeteler, önlerinde açlık ve salgın sayrılıklar vardı.

Muhacirlerin en acımasız düşmanlarından biri, salgın hastalıklardı. Devlet otoritesinin çöktüğü, iletişimin koptuğu bu zor günlerde salgın hastalıklarla savaşmak olanaksızdı. Karnını doyuramayan, soğuk ve yağmurun altında gecelemek zorunda kalan muhacirlerin zaten bedenleri çok güçsüz düşmüştü. Böyle bir durumda salgınlarla savaşmak oldukça güçtü.

Harşit Çayı, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin en çok su taşıyan akarsularından biri. Çayın doğu kıyısına kuzeyden güneye doğru binlerce muhacir birikti karşıya geçmek için. O yıllarda karşıya geçecek köprü yok! Ulaşım “kelek” denen derme çatma sallarla geçiliyor. O dönemin koşullarında tek tük kelek gidip geliyor çay boyunca. Karşıya geçmek için açlıktan, salgın hastalıklardan ayakta duramayacak durumda olan birçok anne, ölmek üzere olan çocuklarını suya attılar. Nedeni de çocuklarının düşman eline geçmesini önlemek ve gözlerinin önünde açlıktan ölmesini görmek istememeleri Çünkü düşman yakaladığı çocuklara acımıyor, canlarına kıyıyordu. Canlarına kıymak bir yana, akla hayale gelmeyecek işkenceler yapıyorlardı küçük büyük demeden. Bir anne ve babanın hiç görmek istemediği bir şeydir çocuklarının işkence yapılarak öldürülmesi.

Dünyanın en acı ve üzüntü verici bir durumuyla karşı karşıyadır muhacir anneler. Bir lokma yiyecek bulamadıkları için çocukların çoğu, açlıktan ölmek üzeredir. Gözlerinin önünde eriyip giden ve ölmek üzere olan çocuklarının acısına her dakika, her saat dayanmaları oldukça zor. İşte, burada bir annenin yaşamı boyunca verebileceği en zor kararla karşı karşıya kaldılar. Çocuklarını dereye atmalarının nedeni; onların açlıktan, sayrılıktan acı çekerek ölmesini önlemek. İkincisi de düşman elinde işkence görmesine yüreklerinin dayanamayacağını bilmeleri.

Düşman bir değil, çoktu. Bu düşmanların hepsiyle başa çıkmak için olağanüstü bir dayanma gücüne gereksinim vardı. İşte, muhacirler bu dayanma gücünü içlerinde yaşatarak ve bunu büyüterek yaşamda kaldılar. Dayanma güçleriyle düşmanlara karşı güç topladılar. Bu güç, onların ayakta kalmasını sağladı.

7 Kasım 1917’de Rusya’da Bolşevik (Ekim) Devrimi olur. Devrimciler, emperyalistler arası paylaşım savaşını haksız bulur ve savaştan çekilir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti ile Sovyetler Birliği arasında 18 Aralık 1917’de Erzincan Ateşkes Antlaşması imzalanır. Böylece Doğu Cephesinde savaş bitti. Savaşın bitmesinden sonra Ruslar, geri çekilmeye başladı. Böylece işgal sona erdi.

İşgalin sona ermesiyle muhacirler, geri dönmeye başladı. Bir bölümü geri dönmedi, gittikleri yerlere yerleştiler. Geri dönenlerin çoğu, canlarının yarısını bırakarak ve içleri yangın yerine dönerek memleketlerinin yoluna düştüler. İçlerindeki yaşama umudu, içlerindeki yangına karşı yengi kazandı. Ancak o yangın, hiç sönmedi bu dünyada soluk alıp verdikleri sürece.

Memleketlerine dönenleri, büyük sorunlar bekliyordu. Öncelikle çoğunun evleri yakılıp yıkılmıştı. Yakılıp yıkılmayan evler soyulup soğana çevrilmişti. Kent ve kasabalara gelenlerin önemli bölümünün işyerleri yerinde yoktu. Köylerine dönenlerin bahçeleri bakımsız kalmış, buralardaki meyve ağaçlarının çoğu kesilmişti düşman tarafından. Tarlalar, birkaç yıldır ekilip biçilmediği için çoraklaşmıştı. Ellerinde ne tarlaya ekilecek bir avuç tohum ne de bahçelere dikilecek bir meyve fidanı vardı. İmece ile sorunları çözmeye çalıştılar. Halkımızın dayanışma ve yardımlaşma geleneği devreye girdi ayakta durmak, aşama tutunmak için. Devlet, kısıtlı olanaklarıyla yardıma koştu.

Muhacirler, evlerine dönükten sonra da açlık ve ölümcül salgınlarla savaştılar. Bu nedenle kıt kanaat geçinmeyi yaşam biçimi olarak benimsediler. Bu acılara dayanarak çelikleşmiş istençleri, onları güçlü kıldı yaşam savaşımında. Onlar çok tutumluydu. Savurganlığın onların yaşamında yeri yoktu. Tutumluluklarını günümüz insanının anlaması olanaksız. Ekmek kırıntısını bile atmayan bir davranışları vardı.

Zaman zaman muhacirlik dönemini anlatan ninem gelir gözümün önüne. Çektiklerini anlatırken feri sönmüş gözlerinden akan gözyaşları, birer inci tanesiydi benim için sanki. O incilerde nelerin saklı olduğunu, hangi acıların, yitiklerin dışavurumuydu kim bilir? Onun ağlayışındaki gizemi, derin acıyı hep anlamaya çalıştım. Anladım desem de yalan olur. Bu nedenle tarihimizi, çocuklara, gençlere, hatta yetişkinlere doğru olarak anlatıp öğretmeli. Öğretmeli ki bir daha aynı acılar yaşanmamalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Aralık 2025

 

 

ÜŞÜRÜM


Her 21 Aralık’ta üşürüm

Günler uzamaya başlayıp

Zemheri soğukları bastırdığında

Hem de çok üşürüm

Sensizlikten, terk edilişlerden

 

Deli poyraz içimi titretip

Tenimi ürperttiğinde

İliklerime dek üşürüm

Sensizlikten, yalnızlıktan üşürüm

Seni düşündükçe daha çok üşürüm

 

21 Mart baharı muştuladığında

Üşürüm canlanan doğaya bakarak

Çiçekler dağı, ovayı kapladığında

Kuşlar en içten sevi şarkılarını söylediklerinde

Üşürüm ellerim buz keserek

Sensizlikten, yalnızlıktan

 

21 Haziran’da yaz başladığında

Benim kışım başlar, içten içe üşürüm

Apaydınlık bir günde

Kapkaranlık bir gece düşünüp

Üşürüm

Güneşli en uzun günü yaşasam da

Isınamam bir türlü üşürüm

Sensizlikten, kimsesizlikten

 

23 Eylül gündönümünde

Güz ılıklığında üşürüm

Ilık lodoslar ekinlere vurduğunda

Harman kokusu kurdu kuşu

Börtü böceği kanatlandırdığında

Ben çok üşürüm

Sensizlikten, hiçlikten

 

Mevsimler değişse de durmadan

Yeller esse de türlü türlü

Güneşte de yağmurda da karda da

Üşürüm

Isınmam bir türlü yatağımda

Çok üşürüm

Sensizlikten, amaçsızlıktan

 

Dört mevsim üşürüm

Yaz ortasında donarım da kimse anlamaz

Baharda bakamam doğa tansığına

Üşürüm

İnsan bulamamaktan, vefasızlıktan

 

Gece olup karanlık basınca

Aysız gecelerde

Yıldızsız göklerde

Üşürüm

Sensizlikten, uğursuzluktan

 

Gündüzün kalabalık içinde

Yapayalnızken

Sesler işitip irkilir

Üşürüm

Sensizlikten, umutsuzluktan

                                       Adil Hacıömeroğlu

                                       21 Aralık 2025

 

 

BOĞAZİÇİ’NDE ÖRNEK CUMHURİYET KUTLAMASI


Evet, “Orda bir köy var, uzakta/ O köy bizim köyümüzdür/ Gezmesek de tozmasak da/ O köy bizim köyümüzdür” dizelerini usumuza getiren bir köy Boğaziçi. Ne zaman, nerede olursa olsun ülkemizdeki bir köy söz konusu olduğunda Ahmet Kutsi Tecer’in bu unutulmaz dizelerini düşünür, farkında olmadan söylemeye başlarım yalnız başıma olsam bile. Gerçi son yıllarda çıkarılan Büyükşehir Yasası ile köylerimizin çoğu, bağlı oldukları kentlerin mahallesi oldu. Bir köye, mahalle deyince mahalle olmuyor. Kâğıt üzerinde mahalle, ancak günlük yaşama ve yer aldığı kırsal kesime bakınca ülkemizin bir köyü Boğaziçi.

Boğaziçi, Denizli’nin Baklan içesine bağlı bir köy… Daha önce Baklan gibi Çal’a bağlıydı, Buranın eski adı, Çalkebir… Yani büyük ya da ulu Çal anlamında köyün adı… Bu adlandırmadan hareketle bakıldığında Çal’ın ilk merkezi olduğu savı düşünülebilir.

Denizli’den çıkıp Afyon-Ankara yoluna girersiniz. Çok geçmeden yol ikiye ayrılır Kaklık’ta. Uşak yoluna sapmak gerekir buradan. Eskiden gidenlerin kimi zaman zevkle kimi zaman da bin bir eziyetle çıktığı Zıpır Yokuşu’nun yokuşu kalmadı artık. Yeni yapılan yoldan kısa sürede ulaşırsınız Baklan Ovası’nın başladığı yere. Burada yol, ikiye ayrılır. Bu kez sağa, Çivril-Uşak yönüne doğru gideceksiniz. Çok süremeden Baklan ayrımına ulaşırsınız. Bu yola girdikten hemen sonra sağınızda Boğaziçi tabelasını görürsünüz.

Boğaziçi, sırtını Beşparmak dağlarına yaslamış. Yani arkası sağlam… Çünkü eski yerleşimler, hep dağ yamaçlarında kurulur. Nedeni de hem selden hem de depremden korunmak... Baklan Ovası’nın batı yanında kurulmuş bir köy… Ovanın bitek toprakları, buraya yüzyıllardır bolluk getirmiş.

Boğaziçi, Selçuklu döneminin ilk yerleşimlerinden... Bayat boyundan uçbeylerinin kurduğu bir köy… Ancak köyün geçmişine bakıldığında çok eski çağlarda da insanların yaşadığı bir yer. Köy ve çevresini gezdiğinizde bu tarihsel köklerin izlerini görürsünüz. Öncelikle arkeologları bekleyen bir höyüğü var köyün. Tarihi çeşme ve sulama için yapılan karızlar, incelendiğinde burada Selçuklular öncesine dayanan Türk izlerini bulmak şaşırtıcı olmayacak. Tarihsel çeşmenin suyu, Karacadağ’dan getirilmiş. Bu nedenle Boğaziçi, ilgi bekliyor.

Çivril’e bağlı Cabar köyünü Yunanlılar işgal eder. Cabarlılar, işgali kabul etmeyip direnir. 2 Nisan 1921 günü, köyde büyük bir insan kıyımı yapar düşman. Erkek, kadın, genç, yaşlı, çocuk ayrımı yapmadan seksen üç kişiyi işkenceler yaparak öldürür. Halktan bazıları, zorda olsa bu insan kırımından kaçarak kurtulur. Bu insan kırımında toprağa düşen Cabarlılar, köydeki şehitlikte yatmakta. İşte, bu büyük insan kırımını önlemek için bölgeye gelmek için yola çıkan Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Altay Paşa, Afyon yanından Cabar’a giderken akşam kararır. Geceyi, Boğaziçi’ndeki tarihsel çeşmenin yanındaki alanda geçirir askerleri ve atlarıyla. Burada Kurtuluş Savaşı boyunca bir askeri karargâhın ve yaralı askerlerimizi tedavi etmek için bir sahra hastanesinin olduğunu söyleyelim. Çeşmenin yanındaki anıt çınar ağacı, Paşa’ya kol kanat gerer. Boğaziçililer, askerleri ve atları doyurmak için seferber olur. Sabah yürüyüşe geçer birlik Çivril’e doğru. Burada Altay Paşa ve süvarileriyle ilgili bir yazıtın olması büyük gereklilik gelecek kuşaklara tarihimizi anlatmak için.

Boğaziçi’nin anıt çınar ağacının, tarihsel çeşmenin suyunun beslediği dere ile bağlantısı kesildi. Dere ıslah çalışmaları yapılırken ağacın önüne toprak yığıldı. Bu toprak, dere ile çınar arasında adeta bir bent oluşturdu. Bu nedenle derenin suları, ağacın köklerini sulayamıyor artık. Tinsel açıdan köyün en gençlerinden biri olan Hüseyin Yalçınkaya, yaz boyu kavak ağacı kurumasın diye onu sulamakta. Yıllara meydan okuyan ağaç, bilinçsiz bir kanal çalışması nedeniyle az kalsın yaşamdan koparılacaktı. Neyse Hüseyin dede, yetişti imdadına. Sayın Yalçınkaya’nın doğaya karşı duyarlılığının, sevgisinin ve saygısının herkese örnek olması en büyük dileğim.

Kökleri tarihin derinliklerinde olan Boğaziçi, kendine özgü bir Cumhuriyet Bayramı kutlaması yapıyor yıllardır. Evlerin duvarlarına Atatürk resimleri çiziyor Ressam Emirkan Yolcu. Resimlerin hapsi birbirinden farklı… Bakınca tarihsel bir bütünlük gösteriyorlar. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı ve devrimler sırasındaki duruşu resmedilmiş. Böylece resimlere bakanlar, tarihsel bir yolculuğa çıkmakta. Böylece bir açık hava resim sergisi gerçekleşiyor burada. Bu da onlara öncülük, üretkenlik, yaratıcılık, özgünlük kazandırıyor. Cumhuriyet’imizin yüzüncü yılında başladı bu kutlama. Bu yıl, komşu Çataloba köyünde de benzer kutlama yapıldı. Yani ikinci açık hava sergisi de Çataloba’da açıldı. Sanatçımız Emirkan Yolcu’yu bu çabası nedeniyle kutlamak gerek. Bu özgün kutlamanın öncüsü ise Çalkebir Kütür ve Dayanışma Derneği… Yöresinin tarihi ve doğası konusunda durmak bilemeyen bir çalışma gösteren ve araştırmalar yapan dernek başkanı Ahmet Akbay’ı kutlamayı unutmamalı.

Boğaziçi köylülerinin gönlünde yer eden öğretmenleri Necati Birgi’nin resmi, bir duvarda öğrencilerine bakmakta tüm sevgisiyle. Yıllar önce okullarında çalışarak köylerine ışık olan öğretmenini unutmayan bir köy, çağcıl uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak için Atatürk’ün devrimci yolunda durmaksızın yürüyor demektir. Boğaziçi, Cumhuriyet’i Atatürk fotoğraflarıyla kutlarken Cumhuriyet’in öğretmenini de unutmuyor.

Denizli büyükşehir olunca Boğaziçi Belediyesi kapandı. Köylüler, bir sabah kalkınca belediyenin önündeki Atatürk Büstünün yerinde olmadığını gördüler. Bu durum, yüreklerine oturdu büyük bir dert olarak. Sayın Akbay ve köylüleri, en kısa zamanda köy alanında Atatürk Yontusu yapacaklarını hedef olarak koymuşlar önlerine.

Köyde son yıllarda kurban bayramının üçüncü gününde festival yapılmakta. Festivalde köylülerin imecesi söz konusu. Bunu gelenekselleştirmek istemekteler. Önümüzdeki yıllarda bağbozumununda festival yapmak düşüncesindeler.

Kökleri tarihin derinliklerinde bulunan bir köyde birçok alanda çoban ateşi yakıldı. Bu ateşin alevleri, karanlık geceleri aydınlatıp ışıl ışıl yapmakta. Çevreye yayılan bu aydınlığın zamanla büyüyüp ülkemizin tümünü kaplayacağı kanısındayım.

Boğaziçi’nde örnek bir Cumhuriyet Bayramı kutlamasına öncülük eden başta dostum Ahmet Akbay’ı ve bu kutlamalara gönül ve destek veren tüm köylüleri yürekten kutlamak da bize düşsün bari.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Aralık 2025

 

 

 

AKRAN ZORBALIĞI SINIR TANIMIYOR


Akran zorbalığı, günümüzün önemli sorunlarından... Nerdeyse her gün, bu zorbalıkla ilgili ülkemizin dört bir köşesindeki yanından haberler işitiyoruz. Akran zorbalığı; ilkokul, ortaokul, lise ayrını yapmadan neredeyse her düzeydeki okulda önümüze çıkmakta. Arkadaşlarını döven çocukların acıma duygusunun neredeyse hiç olmadığını da gözlemlemekteyiz.

Türkiye’nin tarihsel kimliği ve öğrencilerinin niteliğiyle öne çıkan okullarından biri olan İstanbul Lisesi’ndeki akran zorbalığı basına yansıdı ve herkesi şaşırttı. LGS’de, 500 tam puan alan öğrencilerin gittiği bir okul burası. Bu nedenle de ülkemizin gözbebeği okullarından biri. 24 Kasım 2025 günü akşamı 9. Sınıf öğrencilerinin kaldığı yatakhane, 11. Sınıf öğrencilerince basılır. 9. sınıfta okuyan yedi öğrenciyi, zorla sinema odasına götürürler. Buradaki tartışma, kısa sürede kavgaya dönüşür. Muştalar, bıçaklar gösterilir alt sınıftakilere. Dokuzuncu sınıfta okuyan öğrencilerden birinin kulak zarı patlatılır. Bir başkasının vücudunda darp izleri görülür. Bu olay, okullarımızda sürüp giden akran zorbalığını da açığa çıkarır.

Yatakhane basıp okula yeni giren kardeşlerini döven öğrenciler, bıçak ve muştaları bu okula nasıl sokmuşlar? Üstelik Atatürk’ün Millet Mektepleri başöğretmenliğini kabul ettiği 24 Kasım Öğretmenler Günü akşamı, bu saldırının olması çok ilginç. Demek ki bu öğrencilere, 24 Kasım gününün anlam ve önemi yeterince anlatılıp kavratılmamış. Öyle görülüyor ki bu öğrenciler, 24 Kasım’ın anlam ve öneminden çok, muştayla bıçağa odaklanmışlar.

Liselerimizin çoğunda üst sınıf öğrencilerinin alt sınıflara baskı kurduğu bilinen, ancak dile getirilmeyen bir gerçek. Bazı ünlü liselerde, öğrenciler arasında üstten aşağı bir hiyerarşi, otorite var. Üst sınıflar, bu otoriteyi baskıyla kurmakta. Bu baskıya dayalı düzen, ne yazık ki okul yöneticilerinin bilgisi, izniyle olmakta. Hem yöneticiler hem de öğrencilerin çoğu bu baskıcı düzenle övünür anlaşılmaz bir biçimde.

Yüksek puanla öğrenci alan bazı liselerin eğitim sisteminin diğerlerinden çok farkı yok! Bunları farklı kılan, başarılı öğrencileri almaları… Örneğin, bu liseler LGS’de ilk beş yüze girenleri değil de ilk yüz bin arasından öğrenci alsalar aynı başarıyı gösterebilecekler mi? Bu okulların ülkemizde kurulan ilk liseler olması, onları üst sıralara taşıyor. Okuma alışkanlığı, bu okullarda ne yazık öğrencilere kazandırılamıyor. Kişisel yaşamlarında bir farklılık gözlenmiyor bu nedenle. En önemli işlevleri, öğrencilere yabancı dil öğretmeleri.

Ülkemizin her yanında çocuklar kendi aralarında çeteleşiyor. Bu çeteler, hem kızlar hem de erkeklerce kuruluyor. Sekiz on kişi, bir arkadaşlarını aralarına alıp öldüresiye dövüyor. Çocukların çoğu kesici ve delici aletler, taşlar, sert cisimlerle saldırıyor akranına. “Allah can verdi.” demiyorlar saldırıp vururken. Yere düşenin başı tekmelerle eziliyor. Saldırılara bakınca öldürme amacı, açıkça görülmekte. Çocuklar, bu saldırı biçimini kimden, nereden öğreniyorlar diye kafa yormuyor büyükler ve toplumu yönetenler.

Peki, son yıllarda akran zorbalığı niye bu denli çok arttı?

Her düzeydeki öğrencinin ne yazık ki en büyük sorunu ekran bağımlılığı. Bu da onları amaçsız, ülküsüz yapıp gerçeklerden uzaklaştırmakta. Bu çocukların hepsi sanal bağımlılığın yarattığı bir duygusal kırılma içindeler. Başta aileleri olmak üzere çevresindeki kişilerin hepsine karşı bir duygu zayıflığı söz konusu. Duygusal bağların aşınıp kopmaya başladığı zor bir dönemden geçiyoruz. Sanal bağımlılık, bir yandan duygusal kırılmaya yol açarken diğer yandan da onların gerçeklerden uzaklaşmasına neden oluyor. Akrabalık, dostluk, kardeşlik, arkadaşlık onlar için önemli olmaktan çıkıyor. Hele ki kendinden küçük olanı koruma bilinci uçup gidiyor.

Çocukları zor bir sınava hazırlıyor anneler, babalar ve öğretmenler. Onların LGS’de tam puan almalarını sağlıyorlar, ancak muşta ve bıçak gibi öldürücü silahlardan uzak durmayı ne yazık ki öğretemiyorlar onlara. Gencecik biri, muştayla bir arkadaşına nasıl vurur? Evet, bu sorunun yanıtı üzerinde düşünmeli herkes. Öncelikle çocukların vicdanını geliştirmeli. Onlara insancıl olmalarını davranışlarla göstermeli. Eğer onları ekranların insafına terk edersek orada insan yok ki insaflı olmayı öğrensinler! Biri kişi, insancıl olmayı insandan, gerçek dünyadan öğrenir; sanal dünyadan değil.

Akran zorbalığının gittikçe artması, rastlantı mı? Değil... Okuma alışkanlığı kazandırılamayan; bilim, kültür, sanat, spor gibi etkinliklerden uzak duran çocukları, eğitim sistemimiz kendi eliyle sanal dünyanın kucağına atıyor. En iyi bildiğimiz/sandığımız okulda akran zorbalığı böylesine kötü bir biçimde uygulanıyorsa iyi sanmadığımız okullarda kim bilir neler oluyor?

Türkiye, hem sanal bağımlılığı hem de akran zorbalığını önlemek için seferber olmalı. Bu iş, ertelenmeye gelmez. Yarın, her şey için çok geç olabilir.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       20 Aralık 2025

ESKİ DOSTLARLA GÜZEL BİR GÜN


Yaşamın vazgeçilmezlerinden biridir dostluk. Hele dostluğunuz eskiyse daha da vazgeçilmez ve değerli oluyor. Bir de bu eski dostluklara, baba ve dedeye dayanan tarihsellik eklenmişse bunun kişi için önemi satırlara sığmayacak denli büyük oluyor. Çünkü bu tür dostluklar, kuşaklar boyunca yürekten yüreğe geçer. Bu dostlukların kökleri, atalara dayanır. İnsan, nasıl atalarından vazgeçemiyorsa bu dostluklardan da vazgeçemiyor. Çünkü bu dostluklar, insan yüreğine kök salmıştır kopmamak üzere ve ayrıca insanın bütün benliğini sarmıştır.

16 Aralık 2025 Salı günü, daha önce kararlaştırdığımız üzere İşadamı Necmettin Yılmaz’ın Kadıköy’deki işyerine gittim. Sayın Yılmaz; köylüm, komşum, akrabam, baba-dede dostum, ağabeyim, içtenliği ve alçak gönüllüğüyle gönlümde yer etmiş biri. Ne yazık ki İstanbul’un yoğun yaşamı, karmaşası içinde çok sık görüşemiyoruz. Seyrek de olsa görüşmelerimiz genellikle ayaküstü oluyor ne yazık ki. Kendisiyle söyleşmeyi severim. Çünkü onda ortak geçmişimizin anılarını görürüm.

Buluşmalarıma zamanında gitmeye özen gösteririm. Bu da öyle oldu. Saat, tam on üç olduğunda işyerinin kapısındaydım. Beni görünce mutlu oldu Necmettin Bey. Oturduk. Hemen çaylarımız geldi. Çay, söyleşilerin de dostlukların da vazgeçilmezi. Demli çaylar, dostlukları da koyulaştırıyor kendi rengi gibi. Kişisel geçmişimizden, aile tarihimizden, ülke sorunlarından söz ettik.

Bizim buluşmamıza yine köylümüz, komşumuz olan Köksal Çeliköz gelecekti. Biraz gecikince Necmettin Bey aradı onu. Yoldaymış eşiyle. Uzaktan, Tuzla’dan geliyordu. Biz söyleşimizi sürdürdük çay eşliğinde. Bu arada yemek için bir üst kata çıktık. Oturduk masaya. Yemeklerimiz geldi. Tam yemeğe oturmuştuk ki eski arkadaşlarımdan Suat Saral geldi. Zaten bu işyerinde çalışıyor yıllardır. Böyle olunca dostları görmekten oluşan mutluluğumuz daha da arttı. Yemeğimizi yerken de söyleşimiz sürdü. Anılarımız başköşede… İnsan yaşlandıkça anıların değeri daha çok artıyor sanırım.

Suat Saral, Trabzon’un il genel meclisi üyesi olan ilk kadınlardan babaannesinin fotoğrafını ve bir gazetede çıkan açıklamasını gösterdi bana. Arkadaşım gibi onun babaannesiyle ben de gurur duydum. Neyse bu konuyu ayrıca yazacağım.

Yemeğin ardından çaylarımız geldi. İlk yudumumuzu alırken Köksal Çeliköz girdi içeri eşi Ayten Hanım’la. Ayten Hanım da köyümüzün kızı, komşumuz. Köksal Bey, hem meslektaşım hem de asker arkadaşım. Onunla Necmettin Bey hem kapı komşusu hem de akranlar… Söyleşimiz daha da katmerlendi onların gelmesiyle. Onlar da yemeklerini yiyince aşağıdaki salona inip orada sürdürdük özlem gidermeyi.

Necmettin Bey’le ikimiz varken yaptığımız söyleşide günümüz gençlerinden, çocuk yetiştirmeden, evliliklerin pamuk ipliğine bağlı olduğundan söz ettik. O, “Köydeki büyüklerimizin hepsi psikologdu da o zaman farkında değildik. Şimdi bakınca onların ne değerli eğitimci olduklarını anlıyorum.” dedi. Onu onaylayarak: “İçinde büyüdüğümüz geniş ailelerimiz, birer sağaltım alanıydı. Tinsel sorunlarımız evimizde ya da komşularımızda tereyağından kıl çeker gibi çözülürdü.” dedim. Ailenin öneminden söz ettik uzun uzun. Eskinin yardımlaşmacı, dayanışmacı komşuluk ilişkilerini dile getirdik. Kent yaşamının sosyal açıdan bize kaybettirdiklerinden yakındık.

Bir ara bölgemizin yemeklerinden söz açıldı. Necmettin Bey: “İstanbul’da yediğimiz yöresel yemekler, köyümüzdekiler gibi lezzetli değil. Tatları çok farklı...” dedi.

Ben: “Yöresel yemeklerimizin köydekinden farklı olmasında havanın ve suyun farkı vardır sanırım. Ancak köyde, çocukluğumuzda yediğimiz yemekleri lezzetli yapan geniş ailelerimizdi. Mutluluğun, içtenliğin, paylaşmanın olduğu o sofralarda yemekler de çok lezzetli oluyordu. Bugün bile tatları damaklarımızda.” dedim biraz içim burkularak. Onayladı beni. Evet, insanın ağzının tadı olmalı. Dileğim odur ki kimsenin ağzının tadını kaçıracak olumsuzluklar olmasın. Sofrada ne yediğin önemli değil, kimlerle hangi tinsel durumda yediğin önemli.

Söyleşimizin ikinci bölümü Ayten Hanım, Köksal ve Suat Beyler ile sürdü. Bu arada yemekte bize katılan Necmettin Bey’in torunu Oğuz’u da burada anmak isterim. Yüzü gibi içi de tertemiz bir genç… Saygılı ve içten… Yurtdışında sürdürmekte eğitimini. Öğrenmeye meraklı, ancak onunla az söyleşebildik. Onunla biraz eğitiminden, gelecek planlamasından ve yapay zekâdan konuştuk. Bizim söyleşimizden, eskileri anmamızdan sıkılmadı. Zaman zaman katıldı bizlere.

Necmettin Yılmaz, Köksal Çeliköz ve eşi Ayten Hanım ile ben Hayrat’a bağlı Gülderen’deniz. Çocukluğumdan beri tanıdıklarım. Suat Saral ise Of’ta liseye giderken tanıştığım arkadaşım. Genç yaşta uçmağa varmış kardeşi Şeref de arkadaşımdı. Aynı toprağın, aynı geleneğin, aynı kültürün inanıyız hepimiz.

İkindi vakti geldi. İzin istedik ve ayrıldık zor da olsa. Güzel bir gün geçirdik eski dostlarla buluştuğumuz için. Az da olsa bir zaman yolculuğu yaptık. Hepimizin babaları da arkadaştı. Onlar da ülkemizin zor yokluk yıllarında insanlıklarını paylaşmışlardı. Bizlere dostluğun, arkadaşlığın, komşuluğun ne denli önemli ve yaşamsal olduğunu onlar öğretmişti davranışlarıyla. Bizim de yapacağımız onların yolundan gitmek. Çünkü dostluktan ve insan olmaktan daha değerli bir şey yok şu kısacık ömürde.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       18 Aralık 2025

 

EKRAN BAĞIMLILIĞININ YOK ETTİĞİ DİL


Ekran bağımlılığın en çok zarar verdiği alanlardan biri, bizi ulus yapan anadilimiz. Ne yazık ki sanal dünya kendine göre bir dil oluşturmakta. Dil, sanal bağımlılık arttıkça kısırlaşıyor. Konuşmalarda kullanılan sözcük sayısı, oldukça azalıyor. Ekran odaklı yaşayan gençlerde, anadilin varsıllığı giderek yok oluyor. Bu kişiler, anadilin tadını, anlam varsıllığını ne yazık ki unutuyorlar giderek.

Ekran bağımlısı olup düşünsel olarak sanal dünyadan beslenenler; tümce kurmak yerine, daha çok basmakalıp sözcüklerle konuşuyorlar. Bunların çoğu; ünlem, bağlaç ya da belirteç türünden sözcükler… Ne yazık ki bu sözcükler de anlamına uygun kullanılmıyor. Bir sözcüğe, farklı tonlamalar ya da değişik vurgulamalarla birçok anlamda kullanılıyor.

Tümcelerin genellikle kullanılmadığı, onun yerini sözcüklerin aldığı yeni iletişim dilinde el, kol devinimleriyle kaş, göz, dudak, yüzün biçimi belirleyici oluyor. Öyle ki genç kuşağın konuşmalarına tanık olduğumuzda neredeyse tümceleri işitmiyor, ağızlarından çıkan birkaç sözcüğe ve yüzlerine bakmak gerekiyor ne dediklerini anlamak için. Böyle olunca derin bir söyleşiyi onlardan beklemek olanaksız olmakta.

Ekran bağımlıları genç ya da orta yaşta olsun en çok kullandıkları sözcüklerin başında “yani” gelmekte. Bu sözcük, dilimizde bağlaç ve belirteç görevlerinde kullanılmakta. Bağlaç görevinde kullanıldığında “Demek oluyor ki” anlamına gelir. Belirteç olarak ise “Sözün kısası, doğrusu” demek. Günümüzde ise birçok kişi, bu sözcüğü anlamının dışında kullanmakta. Bu kullanım, sözcüğe yeni anlamlar katmıyor. Sözcüğü, farklı tonlayarak ya da vurgulayarak yapılmakta bu iş. Zaten konuşmalara dikkat edildiğinde tümce yerine, karşılıklı sözcükler kullanılıyor.

Konuşmalarda çokça kullanılan sözcüklerden en çok ilgimi çekense “aynen”. Bu sözcük, “Hiçbir değişiklik olmadan, olduğu gibi; aynıyla” anlamında. Oysa konuşmaktan üşenen ekran bağımlıları, anlama uygun olsun olmasın olur olmadık yerde “aynen” sözcüğünü kullanmakta. Bu sözcükle karşısındaki kişinin her sözüne tamamen katıldığını belirtiyor kişi. Bu, bir onaylama sözcüğü oldu günümüzde. Bu sözcüğün bu denli çok kullanılması, kişilerin karşısındakilerin anlattıklarını sorgulamama isteğini belirtiyor. Kişi, karşısındakinin görüşüne katılsın katılmasın onu onaylama gereksinimi duymakta. “Aynen” sözcüğünün bu denli yaygınlaşmasında en önemli etken de bu. Kısacası; tartışma, sorgulama, düşünme, usuna uymayanı kabul etmeme yok! Her koşulda karşısındakini onaylama var. Bu da göstermelik bir uzlaşma gibi görünüyor.

Sanal bağımlıları, inanmadıkları her söz için “yalan” demekte kısaca. Oysa “yalan” sözcüğü, “Doğru olmayan” anlamında. Ancak yeni kullanılan biçimiyle bu anlam kökünden koptu. Kısacası bu moda kullanımıyla doğru ile yalan birbirine karışıyor.

Günümüzün en basmakalıp sözcüklerinden bir de “kanka”. Gelene “kanka” gidene “kanka”… Bu sözcük, “kankardeşi” sözcüğünün kısaltılmışı. Kimi zaman “kanki” olarak da söyleniyor. Sevgi, içtenlik, saygı yürekten kopup gelmediği için bu sözcükle yüzeysel bir içtenlik belirtilmekte. Bir kişinin herkesle aynı düzeyde arkadaş olamayacağı düşünüldüğünde bu sözcüğün konuşulan her insan bir sesleniş olarak kullanılması anlaşılır gibi değil.

Türkçemiz, yabancı sözcüklerin çokça kullanımıyla ne yazık ki kirleniyor. Bu sözcüklerin başında ”net” geliyor. Bu sözcük, dilimize Fransızcadan girmiş. Kısacası “iyi görünen” anlamında. Bu sözcük, “açık” yerine kullanılmakta çoğu zaman. Ancak “net” sözcüğü, daha çok “açık” ile yan yana kullanıyorlar ne yazık ki. Bu da konuşma ve yazı dilinde, tümcede gereksiz kullanım nedeniyle anlatım bozukluğuna neden oluyor. Ne yazık bu kullanım, birçok basın-yayın organında sıkça görülmekte. Hatta bir televizyonda “Açık ve Net” diye adlandırılan bir tartışma izlencesi bile var.

Gençler; “çok gülmek” yerine “patladım”, “çok gülünç” değil de “kopmalık” sözcüklerini yeğlemekte. Anlamı, içeriği boşaltılan sözcüklerden biri de “efsane”. “Efsane” sözcüğü, “Eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları, olayları konu edinen düşsel öykü, söylence” anlamında. Ancak ekrancılar, bu sözcüğü “Çok iyi” anlamında kullanmakta. Böylece sözcük, gerçek anlamından kopuyor. Oysa dilimizde niteleme sıfatları ve azlık-çokluk belirteçleriyle bir şeyi ne denli beğendiğimizi anlatmamız çok kolay.

Ekrandan düşünsel olarak beslenenler; “beğenmek” yerine “like atmak”, “öykü paylaşmak” değil de “story atmak” sözlerini yeğlemekte. Görülüyor ki bir sözcüğün Türkçesi yerine, yabancı kökenli olanı kullanmayı bir beceri saymakta gençlerin çoğu. Ne yazık ki bu dil, birçok televizyon dizisinde de kullanılmakta. Bunlara benzer çokça sözcük var gençlerin dilinde. Ne yazık ki yer darlığı nedeniyle hepsine yer veremiyoruz burada.

Ekran bağımlılığı, yeni bir dil yaratıyor. Bu dil, binlerce yılın imbiğinden süzülerek gelen ve analarımızdan öğrendiğimiz Türkçemizi tehdit etmekte. Türkçe giderse Türkiye de gider. Biraz acı olacak, ancak anadillerini ekranlardan öğrenenlerin kayıtsız, koşulsuz bağlı olacakları ve minnet duyup hakkını ödeyemeyecekleri varlık da ekranlar olacak. Bu ne yazık ki olağan bir son. Bir kişi onu doğuran anasından süt emerek büyür, onun sözlerini öğrenerek de duygu ve düşünce varsıllığı kazanır. Ekran odaklılar ise sanal dünyadan beslenip orada düşüncelerini köreltmekteler. Duygu mu? Onu, sanal dünyada kazanmak çok zor…

Tehlike çok büyük… Ulusumuzu yok edecek bir tehlikenin eşiğindeyiz ne yazık ki…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       17 Aralık 2025