Sosyal
medyada sanatçı, yazar, edebiyatçı olduklarını söyleyen birçok kişi, bir araya
gelip kümeler oluşturuyor. Buralarda yazılarını paylaşmaktalar. Bu alanlarda
yer alan ve kendini sanatçı gören birçok kişi, apolitik olmayı sanatçı olmanın
bir koşulu saymakta. Bu kişiler, sürekli olarak özgürlük ve demokrasiden yana
olduklarını dile getirmekte. Ancak bu özgürlük ve demokrasi, kendi düşünce
sınırları içinde kalınırsa söz konusu oluyor.
Sanatın
toplumcu gerçekçi olanından yanayım. Yani sanatı öncelikle toplum için yapmak
gerektiğine inanırım. Bir sanatçı, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına sırtını
dönemez. Yaşanan sorunları yok sayamaz. Aslında siyaset yapmıyorum, sanat
yapıyorum; diyen biri bile bal gibi siyaset yapmakta. Onun siyaseti, var olan
siyasal düzeni korumak. Her şeyin kendi düşünce evreni çerçevesinde olmasını
istemek. Farklı ya da karşıt görüşe katlanamamayı da demokrasi ve özgürlük
sosuyla topluma kabul ettirme düşüncesidir bu. Tinbilimdeki örtme yöntemiyle dünya
görüşünde var olan baskıcılığı, tek boyutluluğu saklamak içindir özgürlük ve
demokrasi söylevleri.
Türk
ve dünya edebiyatının büyük yazar ve ozanlarının hepsi siyasetle ilgili
yazmışlardır. Büyük Türk şairi Nazım Hikmet; şiir, yazı ve söyleşilerinde hep siyaset
yapmıştır. Büyük Ozan’ın 1954’te Budapeşte radyosunda yaptığı konuşma, şiir ve
yazılarında olduğu gibi günümüzde bile bizlerin yolunu aydınlatmakta.
Aziz
Nesin, Rıfat Ilgaz gibi birçok yazarımız hem güldürüp hem de düşündüren yapılarıyla
toplumun gönlünde taht kurdu. Onların siyaset düzenine usçu eleştirilerini yok
sayabilir miyiz?
Yakup
Kadri Karaosmanoğlu’nu, Attilla İlhan’ı büyük yazar yapan nedir? Yakup Kadri’nin
her romanında toplumsal düzenin eleştirisi yok mudur?
Köy
enstitülerinden yetişen onlarca yazarımız, Anadolu’nun kara yazgısını Türk
yazınına taşırken siyasal eleştiri yapmamışlar mıydı?
Neyse
örnekler çoğaltılabilir. Biz konumuza dönelim.
Ülkemizin
büyük yazar ve ozanlarının hepsinde kalın çizgilerle siyasal bir duruşu
gözlemlemekteyiz. Ayrıca dünya edebiyatına damgasını vurmuş yazar ve ozanların
da kendilerini siyasetten soyutlamadığını görürüz. Siyaset, insan ve toplum
yaşamının her yerinde vardır. Sanatçı, bu gerçeğe sırtını dönemez.
Fransa’nın
devrim öncesi edebiyatına, sanatına, düşünürlerine bakıldığında Fransız Devrimi’nin
ayak sesleri işitilip görülür. Yine devrim öncesi Rus edebiyatının sayfalarını
çevirdiğimizde Bolşevik Devrimi’nin gelmekte olduğunu fark ederiz. Kemalist
Devrim’in ayak sesleri de dönemin sanatında görülebilir. Bu üç büyük devrim de
sonrasında büyük sanatçıları ortaya çıkarmıştır. Bu sanatçıların hepsi
siyasetin içindedir. Çünkü sanatçı, topluma yol gösterendir.
Türk
ve dünya yazınının doruğuna çıkmış nice yazar ve ozan dönemlerinin siyasal olaylarında,
çekişmelerinde halklarının yanlarında yer aldılar.
Atatürk:
“Sanatçı, alnında ışığı ilk hisseden insandır” diyerek sanatçının toplumu
aydınlatan öncüler olduğunu vurgulamıştır. Sanatçı, ışığıyla toplumu birleştiren kişidir. Kendi aydınlığını çevresine, topluma
yayamayandan sanatçı olur mu? Hele kendi toplumu üzerinde oynanan emperyalist
oyunları duyumsayamayıp göremeyen ya da görüp de dile getiremeyenlere sanatçı
denir mi?
Adil
Hacıömeroğlu
6
Temmuz 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder