NATO ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRİSİ


36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 günü yapıldı. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un beyin ölümünün gerçekleştiğini söylediği ABD güdümündeki sözde savunma, özde saldırı örgütünün yürek atışlarının durması ise çok yakın. Çünkü NATO, yapay solunup çadırında, yoğun bakımda can çekişiyor. Ne yazık ki AKP Hükümeti de yoğun bakımda ölümü bekleyen NATO’ya bel bağlamakta ülkemizin güvenliği için.

Gelenektir her toplantından sonra bir sonuç bildirisi ya da bildirgesi yayımlanır. NATO Zirvesinin bitiminde de üye ülkelerin imzalarıyla bir bildiri yayımlandı. Huylu huyundan vazgeçmiyor hangi koşulda olursa olsun. Ölüm döşeğinde can çekişen NATO da saldırganlığını bırakmıyor elden her şeye karşın. Çünkü NATO’nun efendisi olan ABD’nin ekonomisi, diğer ülkeleri soyarak ayakta duruyor. Soyguna, önce müttefiki olan ülkelerden başlıyor. Onlara salma vuruyor bu ülkelerin güya güvenliğini sağlamak için.

Bildiride ortak savunma amacı taşıyan 5. Maddeye atfen: “Bir müttefike yönelik saldırı, tüm müttefiklere yönelik saldırıdır. Birliğimiz, dayanışmamız ve ortak gücümüz, özgür ve demokratik uluslardan oluşan ittifakımızdaki 1 milyar vatandaş için barış, güvenlik ve refahın temeli olmayı sürdürmektedir. Caydırıcılık ve savunmaya yönelik 360 derece yaklaşımımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz” denmekte. Üyelerden birine, müttefik sandığı bir ülkenin saldırısı karşısında ittifakın ne yapacağı söylenmemiş burada. Ülkemizde terörü, bölücülüğü destekleyip toprak bütünlüğümüzü tehlikeye sokan ABD’ye karşı NATO’nun bir önlemi, caydırıcılığı var mı? Türkiye’ye tehdit, ABD’den gelmekte yıllardır. Böyle bir gerçeği yok saymak kimseye yakışmaz.

“Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ile istikrarına yönelik uzun vadeli tehdidine ve terörizmin devam eden tehdidine karşı koymak amacıyla müttefiklerin Lahey Savunma Taahhüdü’nü hayata geçirdiği” söylenmekte bildiride. Bundan da anlaşılıyor ki NATO’nun baş düşman olarak belirlediği ülke, Rusya. Yanına da ABD destekli terör eklendi sos olarak. Rusya, Türkiye’nin niye düşmanı olsun? Ukrayna ile savaşı kışkırtan ABD ve AB ülkeleri değil mi? Bize zararı olmayan bir ülkeyi düşman olarak bellemek, bellettirmek niye? Üstelik Rusya bizim komşumuz. ABD’nin çıkarlarını korumak adına Rusya’yı düşman görüp bu ülkeyle ilişkileri bozmanın Türkiye’ye zerre kadar yararı yok, ancak sayısız zararı var. Böyle bir bildiriyi imzalayan AKP, ülkemiz çıkarlarını ABD uğruna feda etmiştir.

50 milyarlık tedarik anlaşmasından söz edilmekte bildiride. Bu, iflasa giden ABD ekonomisine soluk aldırmaktan başka bir şey değil. NATO, ABD demek… Her şey bu emperyalist gücün egemenliği için düşünülmekte. Ayrıca, ABD’nin Batı Asya’daki terör devleti İsrail’in varlığı içindir alınan bu kararların hepsi.

Müttefikler, Ukrayna’ya tam destek sözü vermekte bildiride. Bunun için de 2026’da bu ülkeye 70 milya Avro yardım etmeye karar verildi. Emeklisine, iççisine, köylüsüne, ülkesi için büyük özverilerde bulunan ve geçim darlığı çeken yurttaşlarına beş parayı çok gören hükümet, İsrail destekçisi Zelenski’ye savaşı uzatması için para verecek öyle mi. Üstelik bu yardım, 2027’de de sürecek.

Bildiride: “Müttefikler, İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yineliyor ve İran’a Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam anlamıyla saygı gösterme çağrısında bulunuyor” denmekte. Hürmüz Boğazı’nın egemen devletleri kim? İran ve Umman… Demek ki bu suyolunun güvenliği bu iki ülkenin sorumluluğunda. Peki, ABD Hürmüz’den geçen gemilerden hangi hakla geçiş ücreti istiyor? İran’la Hürmüz’ün gelirini paylaşmayı öneriyor açıkça. Bu egemenlik ihlaliyle ilgili bildiride bir madde var mı? Yok… İran’a, İsrail’le saldırıp Hürmüz’ün güvenliğini tehlikeye düşüren ki? ABD… Bildiride yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor. Başta Türkiye olmak üzere diğer ülkeler de yavuz hırsızın eşkıyalığını örtbas edip koruyor.

İsrail gibi bir terör devletinin nükleer silahı var. ABD gibi kitlesel insan kırımı yapmakla sicili bozulmuş, üstelik dünyada ilk kez atom bombası kullanan bir ülkede yüzlerce nükleer başlık bulunmakta. Bu iki ülkenin nükleer silaha sahip olmasına niye karşı çıkılmaz?

NATO toplantısı sürerken ABD’nin İran’a saldırı başlatması çok ilginç. Tayyip Erdoğan, NATO bildirisini imzalayarak dünyanın mazlumları ile zalimleri arasında yıllardır sürmekte olan savaşta zalimlerin yanında yerini aldı. Batı Şeria’da, Gazze’de öldürülen Filistinlilerle İran, Lübnan, Irak, Yemen ve dünyanın dört bir yanında kırıma uğratılan mazlumların karşısına geçti.

NATO Zirvesinde, ABD istediği her şeyi kabul ettirdi. Bu isteklerin yaşama geçirilmesi oldukça güç. Çünkü dünyadaki güç dengesi, somut koşullar, yaşadığımız siyasal olaylar NATO bildirgesindeki kararları uygulanamaz kılmakta. Bu kararlar doğrultusunda AKP, iki komşumuz Rusya ve İran’ı düşman olarak belirledi. Bu nedenle S 400’lerin elden çıkarıldığı söylenmekte. Bundan da anlaşılıyor ki ülkemizin güvenliği ABD’ye, dolayısıyla İsrail’e emanet.

NATO toplantısının en önemli sonucu, Türkiye’nin Erdoğan sayesinde keskin bir siyasal dönüş yapması. Bu siyasal dönüşün faturası hem bize hem de bölge ülkelerine çok ağır olacak gibi görünüyor. Ancak bu dönüşü Türk ulusunun kabul etmesi olanaksız. Bu süreç sonunda AKP’nin iktidarda kalma olasılığı neredeyse yok gibi. Türkiye’nin çıkarlarını yok sayan bir siyasal parti ülkemizi yönetemez.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       10 Temmuz 2026

 

ANKARA’DA, NATO ZİRVESİ


NATO zirvesi, 7 Temmuz 2026 Salı günü Ankara’da toplandı. NATO, ABD’nin dünyadaki çıkarlarını korumak, emperyalist yayılmasını kolaylaştırmak ve onun küresel egemenliğini pekiştirmek için kurulan sözde savunma örgütü. Adında “savunma” sözcüğünün olmasına bakılmasın. Bu sözcük, NATO’nun emperyalist saldırganlığını örtmek içindir.

Üyelerini, dış saldırılardan korumak için var güya. Başta Türkiye olmak üzere birçok üye ülke dış saldırılara uğradı, ne yazık ki bu konuda kılını kıpırdatmadı sözde savunma örgütü. Üstelik ülkemize karşı olan terör saldırılarının arkasında başta ABD olmak üzere bazı NATO üyelerinin parmak izi açıkça görüldü.

ABD-İsrail’in İran karşısında aldığı ağır yenilgiden sonra NATO üyesi ülkelerin bir araya gelmesi çok ilgi çekici. Vashington yönetimi, İran’a karşı NATO üyelerini yardıma çağırdıysa da çoğu bu çağrıya uymadı. Üstelik birçok üye ülkede İran’a savaş açmanın yanlışlığından, haksızlığından söz etti. Bu durum, ABD egemenliğindeki sözde savunma, özde saldırı örgütünün dağınıklığını göstermesi açısından önemlidir. Görüldüğü üzere üye ülkeler arasında amaç, anlayış birliği yok! Üye ülkelerin çoğunun ABD ile çözüm bekleyen güvenlikle ilgili yaşamsal sorunları var. Ayrıca üyelerin çoğunun ABD egemenliğine karşı çıkışları söz konusu.

NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin ilk gününde düzenlenen Savunma Sanayi Forumu’nda Genel Sekreter Mark Rutte’nin konuşması ilgi çekti. Rutte: “Rusya, ulusal bütçesinin yaklaşık yarısını savaş mekanizmasına ayırıyor. Çin, silahlı kuvvetlerini modernize etmeye ve nükleer kabiliyetlerini genişletmeye devam ediyor. Kuzey Kore, nükleer programını genişletiyor ve Rusya’ya tedarik sağlamayı sürdürüyor. İran’ın nükleer kabiliyetine yönelik son saldırılara karşın dikkatli olmayı sürdürmeliyiz. Çünkü bu ülkeler giderek daha birlikte çalışmaya başladılar. Bu, hepimizi endişelendirmeli. Bu zorluklarla mücadele edebilmek için Transatlantik savunma dönüşümüne, devrimine ihtiyacımız var” demekte. Ne yazık ki Rutte’nin bu sözlerini Anadolu Ajansı yayımlamıyor. Bu konuşmayı vermediğinizde Türk kamuoyu bu sözleri öğrenemeyecek mi? Öğrendiğinde Türkiye’nin ABD çıkarları için yeni maceralara sürükleneceğini anlayamayacak mı?

Rutte, konuşmasında açıkça NATO’nun yeni düşmanlarını açıkladı. Bu düşmanlar: Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran… Yani ABD-İsrail’in düşmanları üye ülkelerin düşmanları olarak gösterildi. Düşman stratejisini birçok üyenin kabul etmesi olanaksız. Zaten yaşamın gerçekleri, bu düşman saptamasını reddeder.

Gelelim bizi ilgilendiren asıl konuya. Türkiye, Rutte’nin NATO’nun yeni düşman saptamasını onaylıyor mu? Bu düşmanlar, ABD ve İsrail’in düşmanları değil mi? İran’a düşmanlık yaparak Filistin davası savunulabilir mi? Filistin destekçisi ülkeleri düşmanlaştırarak Batı Şeria ve Gazze’de akan Filistinlilerin kanı durdurulabilir mi? NATO’nun ABD çıkarlarını, İsrail’in varlığını ve yayılmasını sağlayacak yeni düşmanlar stratejisini Türkiye onaylarsa bu, İsrail’le açık bir işbirliği sayılmaz mı?

Öncelikle söyleyeyim ki Türkiye’ye en büyük güvenlik tehdidi ABD’den gelmekte. Ülkemize karşı yıkıcı, bölücü eylemleri yapan birçok terör örgütünü var edip destekledi yıllarca. Yurdumuzun bölünmesi için elinden geleni yaptı, bundan sonra da yapacak. Zaten bu niyetlerini ABD sözcüleri asla saklamıyor. Vashington yönetiminin ulus devletleri yok etme hedefi hâlâ yürürlükte. Bu emperyalist amaçtan vazgeçmesi söz konusu bile değil sözde müttefikimizin.

İsrail’in Türkiye hakkındaki düşmanlık dolu niyetlerini her fırsatta açıklıyor Siyonist yönetim. Güçlü bir Türkiye, Tel Aviv’in bölgesel varlığını, yayılmasını tehlikeye düşürdüğünü sağır sultan biliyor. Ancak bunu ne yazık ki AKP hükümeti bir türlü anlayamıyor. Türk kamuoyunun ve özellikle kendi seçmeninin gözünü boyamak için birtakım hamasi söylemler, gerçekleri gizleyemiyor.

1898’de Alman İmparatoru Wilhelm, Padişah II. Abdülhamit’in konuğu olarak İstanbul’a geldiğinde Osmanlı Devleti bütçesinin onda birini harcamıştı karşılama için. Sokaktaki dilenciler bile toplanıp saklanmıştı konuğa ülkemizi iyi ve güzel göstermek için. Sanki konuk bilmiyordu İstanbul’un durumunu. Bu karşılamanın bedeli ülkemize çok ağır oldu. Bunu kanımız, canımız ve malımızla ödedik.

Amerikan 6. Filosu, İstanbul’a 1967, 68 ve 69 yıllarında üç kez geldi. Bu gelişlerinde dönemin iktidarı, Karaköy’deki genelevinin duvarlarını bile beyaza boyattırdı. 1968’de, devrimci yurtsever gençler ABD askerlerini denize döktü. 16 Şubat 1969’da 6. Filo’nun gelişini protesto için Taksim Meydanı’ndaki gösterilere sağ görüşlü gençler saldırdı. Kanlı Pazar dediğimiz bir kıyım yaşandı o gün. Kanlı Pazar niye mi oldu? ABD’nin çıkarlarını savunmak için…

7 Temmuz 2026’da NATO Zirvesi öncesi Ankara’daki yoksulluk, kentin çirkinlikleri saklandı. Devlet dairelerinin çoğu dinlenceye girdi. Gösteriler yasak… NATO, ABD ve İsrail’e bir çift söz eden gözaltına alınıyor. Niçin bu göz boyama?

Trump, günlerdir R. Tayyip Erdoğan’ı övmekte. AKP yandaşı basın yayın organları, bu övgüler karşısında kanatlanıp uçacaklar sanki. Aralarından biri de çıkıp da: “Düşman, ülkemizin cumhurbaşkanını niye bu denli över?” diye sormuyor. Trump, bu övgüleri bedava yapmıyor, vardır bir karşılığı. Türkiye’den, İsrail çıkarları için önemli bir şey isteyeceği belli. Türkiye’ye uzatılan havuçlara dikkat! O havuçların içi zehir dolu… Evet… Düğün değil, bayram değil bu Trump niye Erdoğan’a bu övgüleri yapıyor? Bu övgüler, alınacak ödünler için…

Emperyalizme karşı verilen tarihin ilk kurtuluş savaşının merkezi ve ezilenlerin umudu olan Ankara, şimdi ezilen ülkelerin başına yeni çoraplar örmek için NATO zirvesine ev sahipliği yapıyor. Trump Efendi, Anıtkabir’e gitmemiş. Niye gitsin ki? Mozolenin önüne gittiğinde altına kaçırır. Pedofili suçlamalarıyla anılan birinin, Türk ve dünya çocuklarına bayram armağan eden bir kahramanın karşısında ne işi var? Düşünce, duygu ve varlığıyla Anıtkabir’i kirletmesin yeter.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       8 Temmuz 2026

 

 


YUSUF TEKİN, HİÇ TEKİN DEĞİL


Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, bakanlık koltuğuna oturdu oturalı ilginç işler yapıyor. Sakın yanlış anlaşılmasın ilginçlik, yaptığı işlerin Milli Eğitim’in temel ilkelerine uymaması, çocuklarımızın geleceğini karanlığa sürüklemesi, ülkemizi belirsizliklerin içine sokması ve özellikle de Cumhuriyet karşıtlığı taşımasıdır. Bir bakan düşünün ulusunun varlığını borçlu olduğu, yurdunun bütünlüğünü sağlayan, ülkesini geri kalmışlıktan kurtarmak için çalışan başta Atatürk olmak üzere onun tüm yapıtlarına karşı savaş açıyor. Peki, Yusuf Tekin bu savaşı kim adına açıyor?

Tekin’in bu savaşı Kurtuluş Savaşı’nda yenilip ülkemizi terk edenler ve yıllardır Türkiye’yi bölüp parçalayıp yok etmek isteyenler adına açtığını söylesem yanlış olmaz. Çünkü yaptığı konuşmalar, bakanlıktaki uygulamaları ne yazık ki ülkemizin düşmanı emperyalistlere hizmet etmekte.

Yusuf Tekin’in AKP’li milletvekilleriyle yaptığı toplantıdaki açıklaması çok ilgi çekici… Bu toplantıda müfredatta yapılan değişiklikleri anlattı Tekin. “Kurtuluş Savaşı” sözünün okul kitaplarından çıkarılacağını, onun yerine “Milli Mücadele” deneceğini söyledi. Bakan Bey: “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı imparatorluğu vardı” diyerek sözlerini sürdürdü.

Tekin’in açıklamaları çok ilginç değil mi? Adında “milli” olan bir bakanlığın koltuğunu işgal eden kişi, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ile “neyden” kurtulduğunu bilmiyor. İlkokula gitmeyen çocukların bile bildiği bir şeyi Sayın Bakan niye ve nasıl bilmez?

Öncelikle söyleyeyim ki Yusuf Tekin’in “Kurtuluş Savaşı” ve “Milli Mücadele” sözlerini, kamuoyuna birbirlerine karşıtmış gibi algılatmaya çalışması büyük bir bilgisizlik. Bilgisizlik değilse bu, art niyet... Bu iki tanım, kavram birbirini içerir. Kavramlarla oynayarak dünyada emperyalizme karşı kazanılmış ilk Kurtuluş Savaşı’nı anlamsızlaştırmak, kimsenin hakkı da haddi de değil. Buna Yusuf Tekin gibilerin gücü yetmez. Çünkü Kurtuluş Savaşı top, tüfek, süngü ve ulusun özveri, dayanışma içinde gösterdiği büyük bir mücadele ile kazanıldı. Bu savaşı, Yedi Düvel önleyemedi de onların adına Yusuf Tekin mi ortadan kaldırıp yok edecek?

Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’nda kimden, “neyden” kurtuldu? Kısaca anlatayım.

Kurtuluş Savaşı ile İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan işgalcilerinden; Rum ve Ermeni çetecileri ile kendi kişisel çıkarları için emperyalistlerle işbirliği yapan ulus düşmanlarından kurtulduk. Kendi tahtını korumak için yaşamı boyunca Kocaeli’nden öte yana geçmemiş, ülkesini tanımayan, halkına yabancı, Osmanlı devletini oturduğu koltuk sanan padişahtan kurtulduk. O padişahın Milli Mücadele’yi engellemek için Anadolu’ya gönderdiği Heyet-i Nasiha’nın işbirlikçiliğinden kurtulduk. Şûra-yı Saltanat’ın mandacılık isteği ve emperyalizme teslimiyetinden kurtulduk. Ülkemiz işgale uğrayıp halkımız hunharca katledilirken susanlardan kurtulduk. Yurdumuzun dört bir yanını saran misyoner okullarından kurtulduk. Camilerimizi yakanlardan, topraklarımız üzerinden ezanı susturup Türklüğü ve Müslümanlığı silmek isteyenlerden kurtulduk. Her şeyden önce de adlarımızın “Yorgo, Eleni, Kirkor, Maria…” olmasından kurtulduk. Ey Yusuf Tekin, bunlardan memnun ve mutlu değil misin? Kısacası her türlü düşmandan kurtulduk Kurtuluş Savaşı ile Sayın Bakan.

Sayın Bakan, sizin “neyden” kurtulduğumuzu anlamınız için yukarıdaki örnekler yeterli mi? İsterseniz örnekleri çoğaltabilirim. Ancak bu örnekleri anlamayanın diğerlerini anlaması olanaksız.

Yusuf Tekin, talihsiz açıklamasıyla İzmir’i Yunanlılara altın tepside sunan Kambur İzzet’in, İngilizlerin her isteğini yerine getiren Damat Ferit’in, Türklükten istifa eden Mustafa Sabri’nin, işbirlikçiliği meslek edinmiş Ali Kemal’in, İşgalcilerin isteği ile yurtsever Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i astıranların, sömürgecilerin çil çil altınlarını alarak askerimizi arkadan vuranların safına düşüyor. Her şeyden önce de dünyanın tüm ezilen uluslarına örnek olan Kurtuluş Savaşı’mızdan esinlenerek sömürgeciliğe/emperyalizme başkaldırarak bağımsızlıklarını kazanmış dostlarımızın mücadelelerine sırtını dönüp onların savaşlarını da yok sayıyor.  

Kurtuluş Savaşı’mızı anlamayan birinin Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunda oturması ülkemiz ve geleceğimiz açısından büyük talihsizlik. Dünyanın örnek aldığı bir zaferi içselleştiremeyen birinin eğitimin başında olarak çocuklarımızın milli değerlerimizi öğrenmesinde zerre kadar katkısı olmaz. Bu nedenle Sayın Bakan’ın zaman yitirilmeden görevinden alınması ulusumuzun geleceği için çok olumlu olacaktır. Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı’nı anlamayanlar, “neyden” kurtulduğumuzu bilmeyenlerin ülkemize yararı değil zararı olur. Kurtuluş Savaşı’nda “neyden” kurtulduğumuzu anlamayan biri, işgalcilerin amaçlarına hizmet etmez de ne yapar?

Kurtuluş Savaşımıza karşı çıkan, onu yok sayanların en son durumlarını 9 Eylül 1922’de İzmir’de gördük. Kurtuluş Savaşı’mızı okul müfredatlarından çıkaracağını söyleyen ve böylece Büyük Zafer’in yok sayılacağını sanan Yusuf Tekin, hiç de tekin değil.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Temmuz 2026

SANATÇI APOLİTİK MİDİR?


Sosyal medyada sanatçı, yazar, edebiyatçı olduklarını söyleyen birçok kişi, bir araya gelip kümeler oluşturuyor. Buralarda yazılarını paylaşmaktalar. Bu alanlarda yer alan ve kendini sanatçı gören birçok kişi, apolitik olmayı sanatçı olmanın bir koşulu saymakta. Bu kişiler, sürekli olarak özgürlük ve demokrasiden yana olduklarını dile getirmekte. Ancak bu özgürlük ve demokrasi, kendi düşünce sınırları içinde kalınırsa söz konusu oluyor.

Sanatın toplumcu gerçekçi olanından yanayım. Yani sanatı öncelikle toplum için yapmak gerektiğine inanırım. Bir sanatçı, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına sırtını dönemez. Yaşanan sorunları yok sayamaz. Aslında siyaset yapmıyorum, sanat yapıyorum; diyen biri bile bal gibi siyaset yapmakta. Onun siyaseti, var olan siyasal düzeni korumak. Her şeyin kendi düşünce evreni çerçevesinde olmasını istemek. Farklı ya da karşıt görüşe katlanamamayı da demokrasi ve özgürlük sosuyla topluma kabul ettirme düşüncesidir bu. Tinbilimdeki örtme yöntemiyle dünya görüşünde var olan baskıcılığı, tek boyutluluğu saklamak içindir özgürlük ve demokrasi söylevleri.

Türk ve dünya edebiyatının büyük yazar ve ozanlarının hepsi siyasetle ilgili yazmışlardır. Büyük Türk şairi Nazım Hikmet; şiir, yazı ve söyleşilerinde hep siyaset yapmıştır. Büyük Ozan’ın 1954’te Budapeşte radyosunda yaptığı konuşma, şiir ve yazılarında olduğu gibi günümüzde bile bizlerin yolunu aydınlatmakta.

Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz gibi birçok yazarımız hem güldürüp hem de düşündüren yapılarıyla toplumun gönlünde taht kurdu. Onların siyaset düzenine usçu eleştirilerini yok sayabilir miyiz?

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu, Attilla İlhan’ı büyük yazar yapan nedir? Yakup Kadri’nin her romanında toplumsal düzenin eleştirisi yok mudur?

Köy enstitülerinden yetişen onlarca yazarımız, Anadolu’nun kara yazgısını Türk yazınına taşırken siyasal eleştiri yapmamışlar mıydı?

Neyse örnekler çoğaltılabilir. Biz konumuza dönelim.

Ülkemizin büyük yazar ve ozanlarının hepsinde kalın çizgilerle siyasal bir duruşu gözlemlemekteyiz. Ayrıca dünya edebiyatına damgasını vurmuş yazar ve ozanların da kendilerini siyasetten soyutlamadığını görürüz. Siyaset, insan ve toplum yaşamının her yerinde vardır. Sanatçı, bu gerçeğe sırtını dönemez.

Fransa’nın devrim öncesi edebiyatına, sanatına, düşünürlerine bakıldığında Fransız Devrimi’nin ayak sesleri işitilip görülür. Yine devrim öncesi Rus edebiyatının sayfalarını çevirdiğimizde Bolşevik Devrimi’nin gelmekte olduğunu fark ederiz. Kemalist Devrim’in ayak sesleri de dönemin sanatında görülebilir. Bu üç büyük devrim de sonrasında büyük sanatçıları ortaya çıkarmıştır. Bu sanatçıların hepsi siyasetin içindedir. Çünkü sanatçı, topluma yol gösterendir.

Türk ve dünya yazınının doruğuna çıkmış nice yazar ve ozan dönemlerinin siyasal olaylarında, çekişmelerinde halklarının yanlarında yer aldılar.

Atatürk: “Sanatçı, alnında ışığı ilk hisseden insandır” diyerek sanatçının toplumu aydınlatan öncüler olduğunu vurgulamıştır. Sanatçı, ışığıyla toplumu birleştiren kişidir. Kendi aydınlığını çevresine, topluma yayamayandan sanatçı olur mu? Hele kendi toplumu üzerinde oynanan emperyalist oyunları duyumsayamayıp göremeyen ya da görüp de dile getiremeyenlere sanatçı denir mi?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Temmuz 2026

 

PKK’NIN VAZGEÇMEYECEĞİ DÖRT ŞEY


PKK, ilk eylemini 15 Ağustos 1984’te eş zamanlı olarak Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerinde yaptı. Bu baskınlar, zamanın hükümetini de şaşırttı. Dönemin başbakanı Turgut Özal, PKK’lıları “bir avuç eşkıya, üç beş çapulcu” olarak tanımladı. Ne yazık ki Özal, ülkemizin başına bela olacak olan bir terör örgütünü doğru anlayamadı. Gelmekte olan tehlikeyi görmedi.

Zamanla PKK yaptığı eylemlerle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun önemli bir kısmında yaşayan halkımız üzerinde baskı kurdu. Yılgınlığa, korkuya kapılan halkın önemli bir bölümü terör örgütüne teslim oldu. Bu teslimiyet zamanla sempatiye ve desteğe dönüştü. Dönemin hükümetleri 12 Eylül darbesiyle başlayan ABD’ye teslimiyet politikasını sürdürmekteydi. Atlantik’ten liberal yellerin sert ve güçlü estiği yıllardı. Bu nedenle emperyalist siyasetlere teslimiyet özgürlük olarak sunuluyordu halkımıza. Böyle olunca terörün ciddiyeti yeterince kavranmadığından PKK’ya karşı gerekli önlemler alınmadı.

1984’ten günümüze dek geçen 42 yıl boyunca bölücü terör örgütü binlerce yurttaşımızın canına kıydı. Binlerce insanımızı yaralayıp sakat bıraktı. Halkımızı ve devletimizi ekonomik olarak zarara uğrattı. Ülkemizin varlığını tehlikeye düşürecek eylemleri, yıllar içinde tırmandı. Türk siyasetinde önemli kırılmalara neden oldu. Solun önemli bir kısmı ABD’ye göbeğinden bağlı PKK’nın siyasetine teslim oldu. Sağ partilerin birçoğu popülizm yapma adına terör örgütüne şirin görünme yarışına girdi. Bu da siyasetçilerin önemli bir kısmını ulusal çizgiden kopardı. Böylece emperyalizmin dayatmalarını “yenilik, özgürlük, demokrasi” diye benimsemelerine yol açtı. Ne yazık ki siyasal partilerin çoğunun Türkiye’nin tam bağımsızlıkçı kuruluş felsefesinden kopup emperyalizmin hizmetine girdiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle söyleyeyim ki PKK’nın varlığını sonlandırıp terör eylemlerini bitirmesinden çok mutlu olurum. Böyle bir şeyin ülkemizi, bütünleştirip emperyalizmden uzaklaştıracağının da farkındayım. Ancak terör örgütünün vazgeçmeyeceği olmazsa olmazları var. Zaman zaman bunları DEM’in bazı yöneticileri dile getirmekte. Bunların başında Anayasa’mızın ilk dört maddesinin değiştirilerek “Türklük” tanımından vazgeçilmesi. Örgütün sözcülerinin tümünün birincil vazgeçilmezi bu. “Türklük” tanımının ortadan kalkması, ülkemizin önüne çözümü zor büyük yaşamsal sorunlar çıkarır. Devletimizin varlığı, ülkemizin toprak bütünlüğü, ulusumuzun birliği tehlikeye girer.

PKK’nın, ikinci önemli isteği, anadilde eğitim… Bu konudan vazgeçmeleri, varlıklarını yadsımaları demek. Çünkü yıllarca örgüt olarak ayakta kalmalarının ve kitleselleşmelerinin nedeni anadilde eğitimin gerçekleşmesi. Çünkü bunun kendilerine ulusal bir kimlik ve özgüven kazandıracağının farkındalar.

Yıllarca gerek PKK gerekse TBMM’deki uzantısı olan siyasal partilerinin sözcüleri ısrarla vurguladıkları konu, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. Bunun yaşama geçmesinin özerk yönetimlerin oluşmasının yolu açılacak. Bu ülkemizin gevşek bir federasyona gitmesinin önemli bir adımı. Gevşek federasyonun son durağı ise ayrılma… Bu konu örgütün olmazsa olmazlarında üçüncüsü…

PKK/DEM’in vazgeçmeyeceği dördüncü istek ise Abdullah Öcalan’ın salıverilmesi ve tutukevindeki militanlarına geniş kapsamlı bir af çıkarılması. Silah bırakmalarının önemli ön koşulu bu.

Türklük tanımının değiştirilmesi ve anadilde eğitim konusunda Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesini kamuoyuna kabul ettirmek epeyce zor. Bu konuda geçici çözüm olarak Anayasa’nın 42 ve 66. maddelerinin değiştirilmesi düşünülmekte.

PKK’nın vazgeçmediği dört isteğinin yerine getirilmesine olanak var mı? Peşinen söyleyeyim ki halkımızın bu istekleri kabullenmesi oldukça zor. Ancak siyasal ortam bu isteklerin yerine getirilmesine yeşil ışık yakacak gibi. Ankara’da NATO ülkeleri toplanıyor. AKP hükümeti NATO’ya yanaşmış durumda türlü gerekçelerle. Ülkemizin Çin, İran ve Rusya ile ittifak kurmasına karşı sessiz. Zaten ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta utangaç, çekingen bir destek söz konusu oldu Tahran’a. Hükümet, Rusya-Ukrayna savaşında tarafsız davranıp denge politikası izlediğini söylese de baştan beri Kiev’in yanında olduğunu sağır sultan bile biliyor.

İslamcıların öteden beri batıya karşı gibi görünüp batıcı oldukları ise yalın bir gerçek. AKP iktidarı, ABD ve AB’den bir türlü kopamadığından Asya’nın yükselişini bir türlü kavrayamıyor ya da işine gelmiyor. Hükümetin dış politikasını oluşturanlar, tamamen batı merkezli düşünmekte. Utangaç, çekingen, tabanıyla çelişkiye düşse de AKP yöneticilerinin kurtuluş umudu batıda.

Ana muhalefet partisi CHP’ye gelince… Parti toz duman… Bir türlü Ekrem İmamoğlu vesayetinden kurtulamıyor. Gerek İmamoğlu gerekse Özgür Özel ikide bir ABD ve AB basın kuruluşlarına NATO’cu, batıcı olduklarını yüksek sesle söylüyorlar. Bu ikilinin emperyalizme teslimiyeti Atatürk döneminin Hasan Rıza’nın Sosyal Demokrat Partisi’ne çok benziyor. O da İngilizlere bağlamıştı tüm umudunu. Özel ve İmamoğlu’nun umudu, dayandığı güç de batı. Yani emperyalizmle yol yürümekteler.

TBMM’de bulunan partilerin çoğu batıcı, yani NATO’cu. Bu nedenle batıdan gelecek isteklere direnebilmeleri zor. Ancak halkımızın ezici çoğunluğu ABD/NATO’ya ve batının dayatmalarına karşı. Şu anda Batı Asya’da ve dünyanın dört bir yanında ABD/NATO yeniliyor. Tarih boyunca görülmemiş bir ABD karşıtlığı ve nefreti var tüm dünyada. Bu nedenle ABD dayatmalarını halkımıza kabul ettirmek olanaksız.

Değişen dünya koşullarında ABD’ye yaslanmış PKK gibi örgütlerin yaşaması, ayakta kalması zorun zoru. Bu gerçeğin en çok da bu örgüt farkında. Somut siyasal koşullar usçu bir biçimde değerlendirilerek kararlar verilmeli. Türkiye dünyanın dışında değil. Eninde sonunda olması gereken Avrasya’da olmak zorunda. Bu zorunlu gerçeği değiştirecek hiçbir güç yok! Avrasya’da yer alan bir Türkiye’de PKK gibi sırtını emperyalizme dayamış örgütler de olamaz zaten.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               5 Temmuz 2026