YÜREĞİME CEMRE DÜŞTÜ


Kış mevsimi, tüm doğaya kendini yenileme ve dinlenme fırsatı verir. Baharın coşkusu, yazın delişmenliği, güzün çalışma ve biriktirme telaşı sona erer. Üç mevsim boyunca çalışıp didinen insanoğlu, kış gelince hazırdan yer. Sabırlı bir dinginlikle kışın geçmesini bekler dinlenip düşleyerek.

Kış günleri geleceğe yönelik düşlerin kurulduğu zamandır. Bu mevsimde, sabrın dingin yolunda sağlıklı düşünme fırsatını yakalar kişi. Elindekilerin değerini bilir, tutumlu olmanın bolluğunu yaşar. Ayağını yorganına göre uzatmayı ilke edinir.

Gün kısa, gece uzundur kış günlerinde. Güneşin, aydınlığın az olduğu günlerde zaman tutumlu kullanılır. Çünkü kişiyi bekleyen uzun geceler vardır. Uzun geceler, evdeki bireyleri daha çok yaklaştırır birbirine. Daha çok zaman geçirirler birlikte. Ekmeği, suyu, evin sıcaklığını paylaştıkları gibi düşlerini de paylaşırlar. Kurulan düşler, hem olumlu hem de umut yüklüdür. Karı kışı eriten yüreklerde filizlenen umuttur. O umuttur, kişiyi geleceğe ve yaşama bağlayan. Soğuk havalarda insan yüreğini ısıtan, umut sobasıdır. O soba hiç sönmez, sürekli yanar yüreklerde. Bu nedenle yürekler üşümez, hep sıcak kalır.

15 Şubat geldiğinde kışın sonu yaklaşır. Gözler, gökyüzündedir hep. Bir yandan da toprağa bakılır umutla. Topraktaki değişim gözlenir. Baharın yolunu gözleyen halkımız bu durumu: “Geldik yüze, çıktık düze!” sözüyle anlatır. Artık cemrenin düşmesi yakındır. İlk cemre, baharın geldiğini muştular.

Cemrenin düşmesi, kökleri çok eskiye dayanan bir Orta Asya geleneği. Batıya göç ederken cemremizi de taşıdık yaşadığımız topraklara yüreğimizle. İlk cemre, bu yıl 19-20 Şubat’ta havaya düştü. İlk cemreyle insanların yüreğindeki baharın umudu çoğalır. Yavaş yavaş kımıldanır insanlar kış durağanlığından. Durağanlık, devinime dönüşür göz açıp kapayıncaya dek. Gökyüzüyle toprak, sevilerini tazeler. Doğayı yeniden canlandırmak, yeni çocukları dünyaya getirmek için gökyüzü güneşi ve yağmuruyla bitmez bir sevgiyle toprağı döller. Toprak bire on, bire yüz, bire bin vermeye hazırdır.

İkinci cemre, 26-27 Şubat’ta suya düştü. Yaşamın kaynağı suyun yavaş yavaş ısınmaya başladığı zamandır bu gece.   Cemrelerin hep geceleyin düştüğü varsayılır. Geceyi aydınlatan sabah, doğaya yeni muştular verir yaşama ilişkin. Donan sularda, buzlar çözülmeye başlar. Bu, suya gözle görülür bir devinim kazandırır. Devinimin olduğu yerde, yaşam vardır. Yaşam suyla başlar her yerde.

Üçüncü cemre, 5-6 Mart’ta toprağa düşer. Toprak, üstündeki ölüm uykusundan silkinip kurtulur. Aylardır toprak altında çimlenmeyi bekleyen tohum canlanır. Tohumların içindeki devinimi, yaşam fırtınasını görmemiz olanaksız. Ancak o devinimi düşlemek olanaklı. Göz açıp kapayıncaya dek toprak yeşile bürünür. Yeşilin her zerresi, ayrı bir dünya, ayrı bir yaşam...

21 Mart’ta günle tün eşitlenir. Bugünden sonra gündüzler uzamaya başlar. Toprak bereketlenir. Göçmen kuşlar, gurbetten sılaya dönmeye başlamıştır bile. Doğa ananın bolluk sofrasından her canlı hakkına düşeni alır. Yaşam, her yanda göverir delicesine. Bahar, tüm coşkusuyla kucaklar tüm canlıları.

21 Mart günü, baharın başlangıcı. Bahar, sevilerin coştuğu bir mevsim... Tüm canlılarla birlikte benim de yüreğime cemre düşer baharın ilk gününde. İçim yeşerir. Gönlüm tazelenir. Yüreğim çarpar delicesine. Düşlerim doruğa çıkar. Umudum çimlenir yüreğimin bitekliğinde. Çimlenen umut tohumları, hızla filizlenip boy atar. Çoğu zaman filizlenip fidan olan umut ağacım, öylesine büyür ki dal budak salar dört bir yana. Sevi, düş ve umut ağacımı saklayamam yüreğimde. Onu haykırmak isterim çoğu zaman. Haykırıp herkese anlatmaktır amacım yüreğimde olanı.

Bugün 21 Mart… Yıllardır olduğu gibi yüreğime bugün de cemre düştü. Cemre düştükçe yüreğime yaşadığımı anlamaktayım. Cemrelerle yaşamım sürecek yıllara meydan okuyarak.

Son cemre mi ne zaman düşecek? Onu düşünmek bile istemiyorum. Düşünürsem ne düşlerim, ne sevim ne de umudum kalır.

Her baharda yeniden doğmuş gibiyim. Yeniden yaşam toprağımda filizlenerek tazeleniyorum. Tazelendikçe de düşlerim sığmıyor evrenin sonsuzluğuna, sevim coşkun bir ırmak gibi gürüldemekte, umudum dağların doruklarına çıkmakta, gecem sürekli aydınlanmakta gönlümdeki ışıkla.

İyi ki bahar gelmiş hem doğaya hem de yüreğime. İnsanın her baharı, başka bahar… Her bahar, çok değerli insan için... Baharı yaşamak her canlının hakkı... Nice baharlarla tutunacağız yaşama. Zaten insanın da diğer canlıların da doğup var olması bir bahar değil mi?

Önemli olan insanın yüreğine cemre düşmesi, gönlüne bahar gelmesidir. Nice cemrelere, baharlara…

                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                  21 Mart 2025

MİLLİ KÜLTÜR MÜ, ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK MÜ?


Türkiye’nin Atlantik sürecine girmesinden sonra hem sağda hem de solda ideolojik sapmalar oldu. Bu sapmalar, iç dinamiklerle değil, Atlantik etkisiyle ortaya çıktı. Türkiye’nin devrimci yönelişini engellemek için başta ABD olmak üzere batılı emperyalistler özel bir çaba gösterdi. Bunu yapmak için de ulus devleti parçalamayı, ilk amaç olarak seçtiler. İç cepheyi bozup parçalama amaçlarına kısa sürede ulaştılar ne yazık ki.

Atlantikçiler, öncelikle Atatürk dönemindeki devrimci atılımların önünü kestiler. Türkiye’nin her alandaki milliyetçi duruşunu değiştirmek için özel çaba harcadılar. Bu süreçte devrimcilikle milliyetçiliği ayrıştırmak için türlü oyunlar içine girdiler. Oysa Cumhuriyet kurucuları hem devrimci hem de milliyetçiydi. Altıok’ta ifadesini bulan bu iki ilkeye emperyalist merkezlerden saldırılar başladı. Çok geçmeden devrimcilerle milliyetçiler iki karşıt görüş olarak saflaştılar. Giderek bu iki kesim çatıştırıldı emperyalistler eliyle. Böylece milli devlet, kan yitirdi. Cumhuriyet’imizin kuruluş ülküsü, Kurtuluş Savaşı’nın yarattığı milli özgüven ve heyecan Atlantik dayatmalarıyla sönümlenmeye başladı.

Özellikle Amerikancı 12 Eylül darbesinden sonra liberalizm, siyasetin tüm kesimlerine “demokratikleşme” adı altında ideoloji olarak dayatıldı. ABD ve AB, Türkiye’de milli devleti çökertmek için toplumsal farklılıkları körükledi. Kemalizm’in toplumsal köklerine ve etkisine, açık savaş ilan edildi. Atatürk’ü diktatör ve özgürlüklere düşman birisiymiş gibi göstermeye çalıştılar. Lozan’da kabul edilmemiş azınlıklar türettiler. Milleti bölmek için Atatürk’ü unutturmayı amaç edindiler. Baktılar ki toplum, Atatürk’ten vazgeçmiyor; liberal soslu, özünden sapmış, kendi çıkarlarına uygun bir Atatürkçülük oluşturdular. Atatürk devrimciliği, yerini batıcı bir ilericiliğe bıraktı.

Batılı emperyalistler, milli devletimizi yok etme amacına ulaşmak için yeni bir dil yarattı. Bu yeni dilin kendine özgü kavramları ortaya çıktı. Bunlardan biri de “çok kültürlülük”… Birçok kişi, çok kültürlülüğü toplumsal varsıllık sanmakta. Bu da Atatürkçülük olarak düşünülmekte. Ne yazık ki günümüz Atatürkçülerinin çoğu; Kemalizm’i birincil kaynaklardan öğrenmek yerine, kaynağı pek belli olmayan duyumlarla algılamaya çalışmakta. Bu da onları Atatürk’ten, milli devletten uzaklaştırıyor.

Evet, Atatürk çok kültürlülükten mi yanaydı? Bunu anlamak için Onuncu Yıl Nutkuna göz atmak yeterli. “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.” Burada Atatürk, Türk kültüründen söz etmekte. Tıpkı “Alman, Fransız, İngiliz, İtalyan, İspanyol, Amerikan, Arap, Fars, Rus, Çin, Yunan… kültürü” söyleyişinde olduğu gibi. “Türk kültürü” vurgusu, onun millet tanımıyla da örtüşmekte. Atatürk: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Demekte. Bu tanımla üst kimliğimiz dile getirmiştir. Bunun dışındaki bakış açıları, milli devleti ortadan kaldırdığı gibi, düşmana da hizmet eder.

Onuncu Yıl Nutkuna dönelim yeniden. “Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” tümcesindeki “milli kültür” vurgusu, ABD ve AB’nin dayattığı çok kültürlülüğü reddeder. Ülkemizde yaşamakta olan tüm alt kimliklerin binlerce yıldır yarattıkları kültürel değerler, milli kültür anlayışı içinde kaynaşarak üst kültürümüzü oluşturdu.

Yalnız alt kimlerin kültürleri mi? Doğaldır ki hayır… Binlerce yıldır etkileşime girdiğimiz birçok toplumla karşılıklı kültürel alışverişte bulunduk. Bu alışveriş de milli kültürümüzün önemli bir varsıllığı.

Tarih öncesinden beri bu topraklarda yaşamış uygarlıkların tümünün kültürel mirasçısıyız. Onların bıraktığı değerler de milli kültürümüzün oluşmasında pay sahibidir. Bunun en iyi göstergesi de Atatürk’ün Cumhuriyet’ten sonra kurulan Etibank ve Sümerbank’a topraklarımızda yaşayan en eski iki uygarlığın adını vermesi.

ABD, kendi milli kültürünü alt kimliklere bölmüyor. Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, İspanya kendi milli kültürlerini bir bütün olarak ele alırken, niye bize çok kültürlülüğü dayatıyorlar? Bu sorunun yanıtını neden düşünmüyoruz? Bu emperyalistlerin amaçlarını niye sorgulamıyoruz? İnsan, kimi zaman düşmanından öğrenir doğruyu. Düşmanın niyetini anladığınızda karşıtını düşünüp doğru yolu bulursunuz. Zaman; düşmana ve söylemlerine, dayatmalarına karşı uyanık olma zamanıdır.

                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                  11 Mart 2025

 

 

 

ULUS DEVLETİN ÖNÜNDEKİ BÜYÜK ENGEL


2024’ün son çeyreğinde, ABD’de başkanlık seçimi yapıldı. Başkan adayları seçim kampanyası boyunca siyasal çalışma yapmak için gittikleri farklı etnik kökenlerden, dinlerden ve mezheplerden insanlar eyaletlerde, kentlerde, kasabalarda seçim konuşmaları yaptılar. Konuşmalarına “İngiliz, İrlanda, Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, Hollanda, Yunan, Ermeni, Maruni, Yahudi, Küba, Afrika, İskandinavya, Çin, Kore, Japonya, Vietnam, Hindistan, Arap, Türk, Kızılderili, Slav; Hıristiyan, Müslüman, Musevi, Budist, Şinto, Hindu, Protestan, Katolik, Ortodoks, Şii, Sünni…” gibi alt kimlikleri sıralayarak başlayan bir seslenişlerini duydunuz mu?

Ya da…

Avrupa’da İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, İsveç’in devlet adamlarının, siyasetçilerinin uluslarını oluşturan insanların alt kimlikleri üzerinden bir seslenişlerini, bu alt kimlikler üzerinden bir ulus tanımı yaptıklarını göreniniz, duyanınız oldu mu?

ABD ve Avrupalı emperyalistler, kendi ülkelerinin anayasalarına etnik ve dinsel kimlikler üzerinden bir tanımlama, ayrıştırma maddeleri koyarlar mı? Böyle bir şeyi, düşünenleri ne yaparlar?

Ne yazık ki ABD ve Avrupalı emperyalistler, ülkemizden ya da Asya, Afrika, Latin Amerika, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden söz ederken alt kimlikleri sıralayarak söz başlarlar. Hatta olmayan alt kimlikler üretirler. Niye?

Bir ülkeyi bölmenin, ulusu parçalamanın yolu ulus kimliğini yok etmekten geçer. Bu da alt kimlikleri kalın çizgilerle ön plana çıkarmakla olur.

Ulus kimlik, birleştiricidir. Çünkü halkı oluşturan farklı etnik köken ve inançlardan gelen toplulukların ortaklıkları üstüne kurulur ulus devlet. Alt kimlikler üzerinden ülke politikaları oluşturduğunuzda etnik kökenleri ve inançları farklı topluluklar giderek birbirlerine düşmanlaşır ve ulus bölünmeye, ülke parçalanmaya başlar. İşte, batılı emperyalistlerin kendi ülkelerinde uygun görmedikleri ve siyasetçilerin ağızlarına almadıkları etnik ve inanç ayrımcılığı söylemlerini bizim gibi ülkelerde yüksek perdeden seslendirirler.

Batılı emperyalistler, kendi anayasalarına almadıkları etnik köken ve inanç ayrılıklarını, bizim gibi ülkelerin anayasalarına girmesi için özel çaba harcarlar. Bunu da “özgürlük, demokrasi, iç barış” adı altında halka kabul ettirirler.

İşin en kötüsü nedir biliyor musunuz? Batılı emperyalistlerin ulus devleri dağıtmak için ortaya attıkları etnik köken ve inanç ayrımına dayalı söylemleri bizim gibi ülkeleri yönetenlerce de kolayca benimsenir. Şöyle ki ülkemizde hem iktidar hem de muhalefette yer alan siyasetçiler neredeyse her konuşmalarında sözlerine: “Aleviler, Sünniler, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Gürcüler, Araplar, Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Boşnaklar…” diye sözlerine başlayıp bu tekerlemeyle bitirirler konuşmalarını. Bu tekerlemeyi onların belleklerine mıh gibi çakan emperyalistlerdir.

Emperyalistler, etnik köken ve inanç ayrımı söylemleriyle yakın zamanda Yugoslavya’yı, Çekoslovakya’yı, Sudan’ı, Irak’ı böldü. Kurtuluş Savaşı sürerken ve Cumhuriyet’imiz kurulduğunda emperyalistlerin etnik köken, inanç temelinde kışkırttıkları siyaset yüzünden çektiğimiz sıkıntıları anımsamak gerek. Yine Türkiye, NATO sürecine girdikten sonra bu ayrımcılık yüzünden nice canlarını toprağa düşürdü. Ekonomik alandaki zararın hesabı bile yok!

Nedense Türk siyasetçisi geçmişte yaşadıklarımızdan ve çevremizde olanlardan ders almadı. Çünkü ulus kimliğinin gücünün farkında değiller. Onlar alt kimliklerle dar görüşlü, küçük siyasetleri büyüklük sanmaktalar. Ders almadıkları için de komşumuz Suriye’deki çatışmaları, kökleri tarihin derinliklerinde bulunan bir ulusun göz göre göre yok oluşunu hızlandırıcı söylemlerde bulunmaktalar. Nasıl mı? “Sünni Araplar, Aleviler, Kürtler, Hıristiyanlar, Dürziler…” diye söze başlamaktalar. Söze böyle başladığınızda zaten Suriye’yi bölüyorsunuz söyleminizle. Böylece hem ABD’nin hem de İsrail’in ulaşmak istediği amaca hizmet ediyorsunuz. Bu yolla ülkedeki bölünmeyi hızlandırıyorsunuz bilerek ya da bilmeyerek.

Bölücü dil, mezhepçi siyaset Lazkiye’de Alevi sivilleri gözünü kırpmadan öldürmekte. Bunu, dinsel bir görev olarak düşünmekte. Bu anlayışın, eylemin kendi ulusunu kırıma uğrattığının farkında bile değil. İsrail sevinip ellerini ovuşturmakta Suriye’nin yok oluşu karşısında. Bu yangına, ne yazık ki Müslüman olduğunu söyleyen bazı ülkelerin siyasetçileri de benzin dönmekte.

Ulus devleti savunmak niye usunuza gelmez? Bir ulusun farklı alt kimliklerin varlığıyla güçlü olacağını niye düşünemiyorsunuz? Suriye’nin bölünüp parçalanması ülkemizi de tehlikeye atar. Komşunun evi yanarken izlemeyin bu felaketi. Yangını söndürmeye çalışın! Unutmayın ki komşu evdeki yangın sizin evinizi de yakar.

Not: Suriyeli Aleviler konusunda Atatürk’ün görüşlerini içeren aşağıdaki yazım okunabilir.

ULUSU BÖLEN İHANET, MEZHEPÇİLİK https://adiladalet.blogspot.com/2024/12/ulusu-bolen-ihanet-mezhepcilik.html?spref=tw

 

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         10 Mart 2025

 

ATATÜRK VE ANADOLU KADINI


Atatürk, 21 Mart 1923’te Konya Hilali Ahmer Kadınlar Şubesi’nin Çayında kadınlara şöyle sesleniyor: “Bu dakikada Konya’nın çok güzide kıymetli hanımlarıyla, çok muhterem aydın hemşirelerimizle ve kendilerine refakat eden arkadaşlarıyla hep bir arada bulunmaktan çok memnun ve mütehassisim. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 15, Kaynak Yayınları, Birinci Basım: Şubat 2005, s. 244)” Konuşmanın yapıldığı dönemde, kadınlarımızın okuma yazma oranı yüzde birin bile altında. Ancak Atatürk, oradaki kadınlara seslenirken “aydın” diyor. Bu da Türk kadınına verdiği değeri göstermekte. Günümüzde diplomalara bakarak kişinin aydın ya da bilgisiz olduğuna karar veren sahte Atatürkçüler, bilmiyorum bu seslenişten etkilenip düşüncelerini, bakış açılarını değiştirirler mi?

“Bu son senelerin inkılap hayatında, hummalı fedakârlıklarla yüklü mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak kurtuluşa ve bağımsızlığa götüren azim ve faaliyet hayatında milletin her ferdinin mesaisi, gayreti, himmeti fedakârlığı geçmiştir. Bu arada en ziyade himmet ile yâd ve daima şükran ile tekrar edilmek lazım gelen bir gayret vardır ki, o da Anadolu kadınının göstermiş olduğu çok ulvi, çok yüksek, çok kıymetli fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üzerinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha çok çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim’ diyemez. (Aynı yapıt, s. 245)”

Atatürk, Anadolu kadınının çalışkanlığını, özverisini açık bir dille gönülden anlatmakta. Kadınlarımızın yurdun işgalden kurtarılması için nasıl büyük bir özveriyle çalıştıklarını vurgulamakta. Ulusun geleceği için gözünü kırpmadan, gece gündüz demeden göreve atıldı Anadolu kadını. Atatürk, Türk kadınını dünyanın diğer uluslarının kadınlarından daha üstün görmekte taşıdığı nitelikleriyle.

“Kadınlarımız aslında toplumsal hayatta erkeğimizle her vakit yan yana yaşadılar. Bugün değil, eskiden beri, uzun zamanlardan beri, kadınlarımız erkeklerle baş başa, mücadele hayatında, ziraat hayatında, iş hayatında erkeklerimizden yarım adım geri kalmayarak yürüdüler. Belki erkeklerimiz memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında varlıklarını ispat ettiler. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketimizin mevcudiyet vasıtalarını hazırlayan, kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin hayat kabiliyetini tutan, hep kadınlarımızdır. Çift süre, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren mahsulatı pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimmatını taşıyan, hep onlar, hep o ulvi, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur. Dolayısıyla hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz [ululama] ve takdis [kutsama] edelim. (Aynı yapıt, s. 245)”

Atatürk’ün yukarıda belirttiği gibi tarih boyunca toplumumuzda erkeklerle kadınlar birbirinden ayrılmamış, soyutlanmamışlardır. Yaşadığımız topraklarda kadınla erkek arasında kaçgöç olmamış, toplumsal yaşamda işbirliği yapmak gelenek olmuştur. Ne yazık ki son yıllarda batıl inançları, din sananlarca bu sosyal yapı bozuldu. Kadınla erkeğin binlerce yıllık birlikteliği kötü niyetli kişilerce yozlaştırıldı.

Anadolu’da imeceler, kadın ve erkeğin katılımıyla birlikte olurdu. Halk oyunlarımız el ele, kol kola, omuz omuza oynanırdı. Türkü, mâni atışmaları karşılıklı yapılırdı. Günlük yaşamdaki her iş, elbirliğiyle başarılırdı. Toplumsal sorunlar, büyük felaketler kadın ve erkeğin dayanışmasıyla aşılırdı. Kadın erkeğin yardımlaşmasıyla zor, kolay kılınırdı. Hatta yurdumuzdan düşmanı kovarken eli silahlı kadın askerler, çeteciler görmekteyiz erkekle yan yana savaşan.

Kadını yücelten bir öndere sahibiz. Onun yolundan giderek toplumuzda kadını hak ettiği yere getirmek de her yurttaşın görevi. Kadınlarımızı yalnızca yılda bir gün değil, üç yüz altmış beş gün anımsayarak değer vermek en güzeli.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         8 Mart 2025

 

 

 

 

TARİH BİLMEYEN ZELENSKİ


Zelenski’nin siyasal geçmişi yok! Hukuk eğitimi almış. Sonrasında oyunculuğa yönelmiş. Yazıp oynadığı oyunlarla halkın gönlünde yer etmiş. Ünlü olduğu Halkın Hizmetkârı oyununun adıyla siyasi parti kurdu. 20 Mayıs 2019’da girdiği seçimde, Ukrayna cumhurbaşkanlığına seçildi.  Bu arada Yahudi kökenli olduğunu da belirtelim.

Cumhurbaşkanlığı sırasında Batı yanlısı ve Rusya’ya karşı bir politika izledi. 24 Şubat 2022 günü Rusya ile Ukrayna savaşı başladı. Zelenski, bu savaşta AB ve ABD’yi arkasına aldı. Bu iki emperyalist güce dayandı. Böylece Rusya’yı yeneceğini düşündü. Oysa dünyanın hiçbir yerinde emperyalistlere sırtını yaslayarak utku kazanan bir ülke yok bugüne dek. Emperyalizmin “kullan, at” anlayışından haberi yok. Bu savaşta ülkesi önemli, varsıl topraklarını Rusya’ya kaptırdı. On binlerce Ukraynalı can verdi. Yüz binlercesi de başka ülkelere göçtü yurttaşlarının. Ekonomisi yerle bir oldu. Savaşı sürdürmek için batılı ülkelerden çok fazla borç aldığından Ukrayna’nın geleceğini ipotek altına aldırdı.

Ukrayna’yı savaşta destekleyen başta ABD olmak üzere birçok batılı ülke, Zelenski’nin savaşı yitirdiğini anladı. Bu nedenle yitirilmiş bir savaşa yatırım yapmayı gereksiz gördüler. Savaşın bitmesi için çaba göstermeye başladılar. ABD’nin yeni seçilmiş başkanı Trump, verdiği paraların karşılığını istedi Ukrayna’dan. Ukrayna’nın en büyük varsıllığı olan nadir toprak elementlerinin işletim hakkını istedi tümüyle. Zelenski, sürekli borç istemekte batılılardan yenilgisine karşın. Üstelik Ukrayna’nın yenilgisi kesin olduğu apaçık görüldüğü halde Zelenski, savaşı başta ABD olmak üzere AB üyesi ülkelerin desteğiyle sürdürmek niyetinde. Neredeyse batılı emperyalistlerin kapısında dilenci oldu.

ABD ile nadir toprak elementlerinin ABD’ye verilmesi konusunda anlaşma yapmak için Washington’a gitti. Beyaz Saray’da iyi karşılanmadı. İlk kez dünyada görülen bir durum ortaya çıktı. İki başkan, kameralar önünde görüşmeye başladılar. Ayrıca görüşme baş başa değildi. Her iki ülkenin bazı yöneticileri ile gazeteciler de yanlarındaydı. ABD yöneticileri ve bir gazeteci dört bir yandan saldırmaya başladı Zelenski’ye. Bu yolla adeta linç edildi. Bugüne dek böyle bir görüşme biçimi ne görüldü ne de işitildi.

Zelenski, tarih bilseydi Oval Ofis’te hem kendini hem de yönettiği ülkeyi aşağılatıp küçük düşürür müydü? İlk seçildiği günden başlayarak çekilmekte olduğu emperyalist tuzağı fark eder ve bu rezil faka basmazdı. Tarih bilgisinden ve siyasal deneyimden yoksun birinin bir ulusun başına getirildiğinde yarattığı büyük felaket Ukrayna örneğinde apaçık ortaya serildi Beyaz Saray’da.

Zelenski, tarih bilseydi Yunanlıların İngiliz emperyalizminin kışkırtmasıyla başladığı ve sonunda Küçük Asya felaketiyle biten işgal girişimini görürdü. Bir küçük ülkenin kendisinden oldukça büyük ve güçlü bir ülkeyi işgal giriminin ne denli aymazlık olduğu konusundan ders çıkarırdı. Ermenilerin emperyalist kışkırtmalarla Türk topraklarında giriştikleri insan kırımından sonra yaşadıkları yıkımdan ders çıkarırdı. Yakın zamanda ABD’nin Afganistan’ı işgale son verirken oradaki işbirlikçilerin havaalanındaki rezaletinden gözünü açacak uyarılar alırdı Kiev Yönetimi. Tarihte bu konuda onlarca örnek var. Tarih, ders almaya yarar. Bu nedenle tarih bilmeli siyasetçi.

Zelenski’nin Beyaz Saray’da yaşadığı rezaleti yaşamak istemeyen siyasetçiler, bu durumdan ders çıkarırlar. Emperyalizmle işbirliği yapmanın ne denli tehlikeli olduğunu bu canlı örnekle kavrarlar.

Zelenski’den üstün bir tarih bilgisi beklemiyorum. Yalnızca ülkesinin karşı kıyılarında yer alan Türkiye’de, Atatürk önderliğinde emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nı bileseydi, Atatürk’ü azıcık tanısaydı ABD’nin tuzağına düşmezdi. Böylece ülkesine bunca zararı vermezdi. Böylece Atatürk sayesinde ülkesini kurtarırdı dünyanın birçok ülkesinin yaptığı gibi.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         4 Mart 2025

 

 

 

YARDIM AYI, RAMAZAN

Ramazan ayı başladığında insanların yardımlaşma, dayanışma duyguları doruğa çıkar. On bir ay boyunca gözü yoksulu görmeyen varsılların yokluk içinde yaşayanlara üzülme, onlara acıma duyguları ortaya çıkar birden. Varsıl kişi ve kurumlar arasında neredeyse yoksullara yardım yarışı başlar. On bir ay boyunca yoksulların ne yiyip içtiği ve nasıl geçindiğiyle ilgilenmeyenler birden yardımsever olur.

24 Ocak kararlarıyla ülkemizde sanayi ve tarım alanında çalışanların sayısı hızla düştü. Bu nedenle yaygın bir işsizlik ve buna bağlı yoksulluk başladı toplumumuzda. Giderek üretimden uzaklaşan siyasal iktidarlar, işsizliğe ve yoksulluğa çözüm bulamadılar. Sorunu örtbas etmek için sosyal yardımları devreye soktular. Gün geçtikçe sosyal yardımlarla geçimini sağlayan yurttaş sayısı artmakta. Nedense iktidardakilerin usuna bir türlü üretime yönelerek el eline bakan bu yoksul kitleyi çalışma yaşamının içine çekmek gelmiyor.

İktidarın bu sosyal yardım kervanına, son yıllarda muhalif belediyeler de katıldı. Onlarda üretmek yerine, yoksullara ölmeyecek kadar sosyal yardım vererek bu kanayan yarayı depreştirmekteler. Yoksulluk, iktidarın ve yerel yönetimlerin eliyle kalıcı duruma getirilmekte. Bu yolla insanları ekmek paralarını emek harcayarak, alınteri dökerek kazanmalarının gururundan yoksun bırakmaktalar. Çalışıp emek harcayarak evini geçindiren kişi, özgüvenli ve yurttaşlık bilinci gelişen insandır. Böyle birisi, yurttaşlık ödevini de vicdanının sesini dinleyerek yerine getirir, kimseye boyun eğmez. Hem kişiler hem de devletler için ekonomik bağımsızlık, kendi yağıyla kavrulmak, ayaklarının üstünde durmak onun düşünsel bağımsızlığını da oluşturur. Bu da siyasetin üretime yönelmesiyle olanaklı. “Üretim” sözünü ağzına almayan siyasetçilerden ülkemize yarar gelmeyeceğini belirtmeliyim.

1999-2004 arasında Bakırköy Belediyesi’nde meclis üyesiydim. Kurban Bayramı’nı geçirmek üzere Ankara’ya annemin yanına gitmiştim. Bayramın ikinci günü öğleden sonra konuklarımız gelmişti annemle bayramlaşmak için. Hem konuklarımızla söyleşip hem de karşımızdaki açık televizyona göz atıyordum. Birden tanıdık bir yüz çıktı karşıma o dönemde belediye başkan yardımcısı olan arkadaşım, kurban eti dağıtmaktaydı yoksullara Osmaniye Mahallesi’nde. Et dağıttıkları kişilerin hepsi kadınlar. Birden telefona sarılıp başkan yardımcısını aradım. Önce bayram kutlaması yaptık karşılıklı. Sonrasında “… Bey, yoksul insanlara birkaç kilo et veriyorsunuz ve bütün Türkiye’ye duyuruyorsunuz bu iyiliğinizi. Bu insanların yoksulluğunu dünya aleme duyurmak zorunda mısınız? Et alan kadınların nasıl utandığını fark etmiyor musunuz? Yapılan yardımı televizyonlarda yayımlatmak niye?” Bu doğrultuda sözler söylüyorum. Karşımdaki kişinin sesi titredi. Yapılan işin yanlışlığını anladı. “Tamam Adil Bey, bu işi geleneklerimize uygun yapacağız. Uyarınız için çok sağolun!” dedi. O dönemde Bakırköy Belediyesi yönetimi ANAP’taydı, benim de DSP’den meclis üyesi olduğumu belirteyim.

Son zamanlarda AKP hükümetiyle sosyal yardım yarışına giren İBB’nin reklam panolarındaki görsellerine takılıyor gözüm. Para yardımı yapılan kişilerin fotoğrafları ve adları var. Üç kuruş para veriyorsunuz, yoksula. Onu da tüm İstanbul’a duyuruyorsunuz. Bu anlayışın ülkemizdeki öncüsü ANAP iktidarı ve belediyeleri. Bunu yaygınlaştırıp sistemleştiren ise AKP... Ne yazık ki muhalefet belediyeleri de bu sisteme uydu. Böyle olunca birbirlerinden siyasal ve ekonomik anlayış, uygulama bakımından bir farkları kalmadı.

Yardımların bir başka yönü ise yardım edilen yoksulların kendi istedikleri gibi beslenmeye yönlendirilmesi. Ramazan yardım paketlerinin içinde neredeyse hep aynı ürünler var: birkaç tür makarna (kelebek, düdük, çubuk…), bulgur, pirinç, şehriye, ayçiçeği yağı, mercimek, kuru fasulye ya da nohut, küçük bir paket çay, şeker… Oruç tutan yoksul ramazan boyunca hep makarna mı yiyecek? Arada bulgur ve pirinç pilavıyla bayram mı edecek mideleri?

Yoksulları belli, ucuz yiyeceklerle beslenmek zorunda bırakmak insanca mı? Hangi yoksulun ramazan boyunca neye gereksinimi olduğunu bilmek gerekmez mi yardımın amacına uygun olması için? Yardım etmeden önce kişilerin gereksinmeleri belirlenmeli. Elden geldiğince bu yardımlar, para vererek olmalı. Belki de yaşamı boyunca güzel bir yerde, ailecek iftar etmeyi düşlemiştir yoksul kişi. Onun bu düşünü gerçekleştirmek kadar iyi bir yardım olur mu? Yardım yapılacak kişinin düşsel, tinsel, sosyal durumunu göz önünde bulundurmalı.

Atalarımızın söylediği: “Bir elinin verdiğini öbür elin görmesin.” sözü gereğince davranmalı yardım ederken. Yoksula üç kuruşluk yardım ederken onu çevresine ve topluma rezil etmek, yoksulluğunu yüzüne vurmak vicdanları rahatsız etmez mi? Güya tardım ediliyor yoksula, ancak yardım ederken insanlık ayaklar altına alınıyor bu yardımı herkese duyurarak. Yoksullara yardım, siyasete alet edilmemeli. Üstelik bu yoksulluğun nedeni de üretim ekonomisinden uzaklaşan siyasetçiler. Siyasetçinin en büyük yüzsüzlüğü kendi yarattığı yoksulluktan siyasal çıkar elde etmesi.

Ramazan, yardım, dayanışma ayı… İnsanların sofralarda lokmasını; hısım akraba, konu komşu ve tanımadığı kişilerle paylaştığı güzel bir zamandır ramazan. Oruç, kişinin başkalarıyla duygudaşlığını doruğa çıkarır. Bu nedenle gösteriş, ramazana yakışmaz. Göz hakkının önemsendiği bir ayda yapılan görgüsüzlüğün insanca açıklaması olamaz. Nefsine egemen olamayan kişilerin orucu bahane ederek insana yakışmayan davranışlarda bulunması bağışlanamaz.

Ramazan ayı dayanışmamızı, yardımlaşmamızı, duygudaşlığımızı artırsın, göz hakkını önemsetsin. Gösterişten uzak tutsun herkesi. Ramazanla yitirmekte olduğumuz tutumluluğumuzu yeniden anımsayıp savurganlıktan kurtaralım kendimizi. Bu ay tutumluluğun simgeleştiği bir dönem olmalı hepimiz için.

Hoş geldin ramazan! Bize tutumluluk, soframıza bolluk getirdin.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  2 Mart 2025

 

 

YUMURTALI RAMAZAN PİDESİ

Yaklaşmakta akşam

Az kaldı ezan vaktine

Olacak ramazanın ilk iftarı

Dağılmakta her yana pide kokusu

Orucun olmazsa olmazı

Yumurtalı pide koltuk altımda sımsıcak

Akşamın ayazına karşı

 

Yalnızlık dolu evin kapısı

İçeride ne ayak sesleri ne bağrışma

Ne yemek kokusu ne gülüşme

Ne de iftar saatinde demlenen çay kokusu

Oysa pidem nasıl da sıcak

Masada dizilen peynir, zeytin tabakları

Kalmış geçmişin düşlerinde

 

Olsun bugün de geçsin çaysız

Soframda tek başıma yapayalnız

Müezzin aceleyle ezan okumakta

Segâh makamı bozuldu gibi

Belli ki açlığa dayanamamakta

Ne acelen var be adam

Oysa ben uzun uzun dinlemek isterdim ezanı

Dalmak isterdim geçmişin düşlerine

 

Yumurtalı pidem masamda

Ne kokusu koku ne tadı tat

Peynir, zeytin de bozuldu mu ne

Yoksa yitti mi ağzımın tadı

Geçti mi ömrün baharı

Sol mememin altı mı soldu

Yüreğimi sıkmakta demir pençe

 

Bir tutam erinç için kavga ettim durmadan

Kucak dolusu sevgi verdim sormadan

Martılar kavgada karşı çatıda

Ben pideme bakmaktayım masamda

Böldüm parçalara pidemi

Cam önünde denizlikte parça parça

Martılar kavgayla yuttu pidemi

Mutlandım onlarla sonsuzca

                                      Adil Hacıömeroğlu

                                      1 Mart 2025

 

 

 

TRUMP GAZA


Dün sabah bir video paylaşıldı görsel medyada. İzledim görüntüleri içim ürpererek, kanım donarak. Video, yapay zekâyla yapılmış bir Trump yapıtı. Görüntülerde üç sözde kahraman var: Trump, Netanyahu ve Elon Musk… Bu üç kahramanın ortak özelliği para tanrısına tapınarak insan kanı içip insan etiyle beslenmeleri.

Video, bugünkü yanmış yıkılmış Gazze ile başlıyor. Sokaktaki yıkıntılar arasından bombalardan, mermilerden kaçışan çocuklar, kadınlar var. Sokağın ortasında çaresizce yere oturan bir çocuğun başını okşayan, güya ona şefkat gösteren işgalci askerler görülmekte. Ardından dansöz giysileriyle oynayan kadın ve erkek Filistinliler ilgi çekmekte. İşgale karşı ölümüne savaşıp kendi topraklarını savunan Filistin halkını dansöz gibi oynatmak hem aktöresizlik hem de utanç değil mi? Yaşamının hiçbir döneminde insan olamayanlar, insanlığın direnişini anlaması zaten beklenemez.

Yeni Gazze’nin orta yerinde, altın renginde devasa bir Trump yontusu yer almakta her şeye egemenmiş gibi görünen. Peşi sıra yol boyunca dizilmiş, altın renginde Trump yontuları oturmuş durumda. Bu, normal bir oturuş değil; Gazze’ye çökmenin, el koymanın gösterisi. Bir egemenlik düşünü, dünyaya duyurma, kabul ettirme görüntüsü. Yontuları izlerken yaldızlı ışıltısıyla Trump Gaza yazısı beliriyor bir gökdelen otelin önünde. Sonrasında gökten para yağarken ikinci kahraman(!) Elon Musk görünüyor Gazze sokaklarında sağa sola bakınırken. Oturuyor yemek masasına karnını doyurmaya başlıyor. Çatal, bıçak yok; eliyle girişiyor yemeğe. İnsan kanı ve etiyle beslenen insanlık düşmanlarının uygarca yemek yemesi beklenir mi?

Musk’ın mide bulandırıcı yemek sahnesinden sonra üçüncü kahraman(!) Gazze Kasabı Netanyahu, Trump’la yan yana uzanıp güneşlenmekte ellerinde içecekleriyle. Sonrasında Trump’ın mikrofon başında konuştuğu görüntü çıkıyor karşımıza. En sonunda da Filistinlilerin yıkıntılar arasındaki topluca göçü gösterilmekte.

Çürüyüp kokuşan emperyalizm ve kapitalizmin efendilerinin tanrısı para. Parayı kazanmak için de hiçbir insanlık kuralını tanımamaktalar. İnsanlığın binlerce yılda oluşturduğu insanlık erdemleri, toplumsal aktöre hiçe sayılıyor onlar tarafından. İnsanlığın yüzyıllardır inandığı kutsal değerlerin onlar için bir önemi yok! Ne yazık ki emperyalist efendiler, parayı insan yaşamından üstün tutmakta. Üç kuruş için binlerce insanın yaşamına son vermek, yaşam alanlarını yakıp yıkmak, doğayı yok etmek onlar için çok olağan bir iş. Çünkü onların beyinlerinde paradan başka bir düş, gözlerinde dolardan başka görüntü yok!

Trump’ın yapay zekâya yaptırdığı video, bir insanlık ayıbı. İnsanlığını, paraya değişen zavallılığın dışa vurumu. Bu video yayımlandığı gün, Gazze de altı çocuk sokakta uyumak zorunda kaldıkları için soğuktan donarak öldüler. Paraya tapınma dinine inanan Trump, Netanyahu ve Musk’ın bu çocukların acısını duyumsadıklarını hiç sanmıyorum. Paraya tapınan insanların en büyük özellikleri duygudaş olmamaları. Çünkü duygudaşlık, insana özgü bir özellik...

Trump, Hitler’in kötü bir kopyası… Ayrıca çürüyerek kokuşmuş emperyalist sistemin temsilcisi. Sözcük dağarcığı elliyi geçmeyen biri... En çok “Aptal, harika, para, iyi iş çıkarmak…” sözlerini kullanmakta kurduğu iki tümceden birinde. Bir kişi, yaşamı boyunca yalnızca parayı düşünüp ona odaklanırsa duygudaşlığı da bilgisi de insanlık ülküsü de gelişmez. Bu tür kişilerin “insan” diye bir gündemleri, düşünceleri yok! İnsana özgü her şeye yabancıdırlar. Çünkü onlar insan ve tüm varlıkları para olarak görmekteler. Eğer içlerinde zerre kadar insanlık kırıntısı olsaydı Gazze ve Batı Şeria’da yapılan insan kıyımını duygusuzca izlerler miydi?

Atatürk, 13 Eylül 1920 günü TBMM’ye Halkçılık programını sunuyor. Programda vurgulanan bazı bölümleri anımsamanın, herkese anımsatmanın zamanıdır.

“2. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti hayat ve bağımsızlığını kurtarmayı yegâne ve mukaddes gaye bildiği halkı emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtararak irade ve hakimiyetin hakiki sahibi kılmakla gayesine ulaşacağı inancındadır.

3. Türkiye Büyük Meclisi hükümeti, milletin hayat ve bağımsızlığına suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzlerine karşı müdafaa ve harici düşmanlarla işbirliği yapıp milleti aldatmaya ve ifsada (fesada uğratma, karışıklık çıkarma-AH) çalışan dahili hainlerin tedibi (cezalandırma, haddini bildirme-AH) için orduyu sağlamlaştırmayı ve onu milli bağımsızlığın dayanağı bilmeyi borç sayar. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 9, Kaynak Yayınları, Birinci Basım: Ekim 2002, s. 323-324)” Görüldüğü gibi ülkemizin kurucusu Atatürk Kurtuluş Savaşı öncesi Türkiye’nin asıl düşmanının emperyalizm ve kapitalizm olduğunu açıklamakta. Günümüzde de durum değişmemiştir. Türk ulusunun da başka ulusların da emperyalist saldırganlığa karşı durması bir insanlık görevi olarak karşımızda durmakta.

Trump Gaza’ya karşı gaza yapmak tüm insanlığın insanlık görevi değil mi?

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         27 Şubat 2025

 


YABANCI HAKEM


Bu akşam oynanacak (24 Şubat 2025) Galatasaray-Fenerbahçe maçını, Slovenyalı Slavko Vincic yönetecek. Orta hakem Vincic’in yardımcılıklarını da yine aynı ülkeden Tomaz Klancnik ve Andraz Kovacic yapacak. Şimdi bazı okurlarımızın “Türk hakemlerinin suyumu çıktı?” diye sorduklarını işitir gibiyim. Evet, Türk hakemlerinin suyu mu çıktı?

“Hakem” sözcüğünün anlamı TDK Türkçe Sözlük’te: “Tarafların arasındaki anlaşmazlığı çözmek için yetkili olarak seçtikleri ve üzerinde anlaştıkları kişi; yargıcı.” diye açıklanmakta. “Hakem” sözcüğü, “hâkim (yargıç) le aynı kökten gelir, anlamları da aynı sayılır. Bu kafayla yarın mahkemelere yabancı savcı ve yargıçlar atansın, dense şaşırmam. 85 milyonluk bir ülkede bir futbol maçını yönetecek bir hakem bulunamaz mı ya da bugüne dek yetiştirilemez mi?

Eğer bugüne dek önemli maçlarımızı yönetecek hakem yoksa bu, Türkiye Futbol Federasyonu’nun suçu. Birisi kalkıp “TFF yöneticileri de yabancı olsun.” derse ne diyeceksiniz?

Akşamleyin oynanacak Galatasaray-Fenerbahçe maçında, başta İstanbul olmak üzere ülkemizin neredeyse tümünde yaşam duracak. Maç başladığı anda sokaklarda kimse kalmayacak Kimi ekran başında, kimi ise radyolardan ya da değişik yayın kanallarından maçı izleyecek. Esnafların çoğu, erkenden kepenk indirecek. Maçtan sonra kazanan takımın yandaşları, sevinçlerinden yeri göğü inletecekler.

Bana sorulacak olursa yabancı hakemler, pek iğreti durmayacak bu akşamki maçta. Neden mi? Çünkü iki takımın da oyuncularının birkaçı dışında hepsi yabancı. Yani yabancı oyuncuların çoğunlukta olduğu iki takımın maçını yabancı hakemler yönetecek. Yabancı ülkelerdeki bazı takımlarda bizimkilerden daha çok Türk oynamakta neredeyse. Süper Lig’de yer alan takımların hepsinde durum aynı. Genç nüfusuyla övünen bir ülkede futbol takımlarında oynayacak yerli oyuncu yetiştiremiyor anlı şanlı takımlarımız. Uluslararası maçlarda başarısız olduklarında ise bin bir gerekçe üretmekteler. Genellikle yenilgilerinin nedenini hakeme bağlarlar. Sanki kulüp yöneticileri her şeyi doğru yaptılar da hakem onların haklarını yedi.

Osmanlı döneminde kapitülasyonlar vardı. Sömürgeci ülkelere verilen bu ayrıcalıklardan az çekmedik. Adli kapitülasyonlar nedeniyle yasadışı iş yapan yabancı uyruklu kişileri yargılayamazdı bizim yargıçlarımız. Bu nedenle tebaamız olan özellikle azınlıklardan birçok kişi yabancı ülkelerin yurttaşlığına geçerlerdi. Suç işlediklerinde o ülkenin pasaportlarını gösterir ve Osmanlı yargıçlarının kendisini yargılayamayacağını söylerlerdi. Böylece adaletin elinden kurtulurlardı. Osmanlı ülkesi, adli kapitülasyonlar nedeniyle neredeyse suç cennetine dönmüştü. Bağımsızlığımız, egemenliğimizi ayaklar altına alan kapitülasyonları kaldırmak için çok uğraş verdik. Lozan’da en çok tartışılan konu bu. Yabancılara tanınan iktisadi, adli ayrıcalıklar kalktıktan sonra topraklarımız üzerinde egemen olduk.

Yabancı hakemle kapitülasyonlar hortlatılıyor sanki. Bazı takımlarımızın yöneticileri uzun zamandır yabancı hakem konusunu dillendirmekteler. Bunda Türk’e, kendi yurttaşına ve ülkesine güven yok! Yabancı firmalarının temsilcisi olarak onların mallarını pazarlayarak varsıllaşmış kişiler, Türk’e güvenmeyip yabancıya güveniyor. Üretmek, marka yaratmak yerine tüketmeyi seçiyorlar yabancıların yararına. Ekonomide, tüm spor dallarında üretmeli Türkiye. Üretirsen kazanırsın.

Futbolcusu, antrenörü, hakemi yabancı olan takımların başkanları da yabancı olsun oldu olacak. Nedir bu yabancı hayranlığınız?

Atatürk, hastalığının ağırlaşması üzerine: “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.” demişti. Sözde Atatürkçü geçinen futbol takımlarının yöneticileri, siz takımlarınızı niye Türk hakemlerine emanet edemiyorsunuz? 

Not: Yazıyı tamamlayıcı nitelikteki aşağıdaki yazıların okunmasında yarar var.

1)   CEVİZ DE SALATALIK DA FUTBOLCU DA İTHAL https://adiladalet.blogspot.com/2015/01/ceviz-de-salatalik-da-futbolcu-da-ithal.html      

2)   ATATÜRKÇÜLÜK MÜ, AMERİKANCILIK MI? https://adiladalet.blogspot.com/2024/01/ataturkculuk-mu-amerikancilik-mi.html                   

Adil Hacıömeroğlu

                                                                  24 Şubat 2025

 

KEMALİZM’E DÖRT KOLDAN SALDIRI

 

Kemalizm, Türk ulusunun batı emperyalizminin ülkemizi işgaline karşı bağımsızlık savaşında ortaya çıktı. Demek ki Kemalizm; batıcılığa, emperyalizme, işgale karşı direnişin, savaşın ideolojisi. Mustafa Kemal Atatürk, tüm yaşamı boyunca batı emperyalizmiyle savaştı. Bu savaşında, hep ezilen ulusların yanında oldu emperyalizme karşı. Hiçbir zaman batılılardan buyruk almadı. Yaptığı her şeyi ulusuyla yaptı.

Kemalizm, yalnızca Türk ulusuna bağımsızlık yolunda kılavuz olmadı; sömürgeciliğe, emperyalizme karşı ayağa kalkan tüm ezilen ulusların esin kaynağı oldu. Bu nedenle emperyalistler, oldum olası Kemalizm’i ülkemizden, dolayısıyla dünya üzerinden yok etmek için olağanüstü bir çaba göstermekte. Özellikle birinci açılım döneminde, AB-ABD dayatmalarıyla bol bol demokrasi masalı dinledik. Bu süreçte en çok ilgimizi çeken şey, AB ve ABD sözcülerinin demokrasiye geçmemiz için döne döne yineledikleri “Kemalizm’den vazgeçin!” sözüdür. Çünkü ülkemizde Kemalizm’in kırıntısı bile olsa Türkler teslim alınamazdı. Türkleri teslim almanın, tarih sahnesinden yok etmenin tek yolu, onun bağımsızlık ruhunu oluşturan Kemalizm’i yok etmekti. Yok etmek de yeterli değildi onlar için. Türk halkını Kemalizm’e düşman yapmaktı asıl amaçları.

Dünyanın tüm ezilen uluslarına örnek olan Kurtuluş Savaşı’mızı hangi koşullarda, kimlere karşı, nasıl kazandığımızı çok tez unutturdular bize. Dün savaş alanlarında bizi yenemeyenler; “demokrasi, özgürlük, barış” şekerine sarılı Kemalizm düşmanlığı zehrini yedirdiler birçok kesime. Emperyalist boyunduruklarını, Kemalizm düşmanlığını yayarak yenilgilerini yengiye dönüştürmek istemekteler.

Emperyalizmin hizmetindeki PKK/DEM, her fırsatta Kemalizm’e saldırmakta. Kemalizm’in demokrasimizi yok ettiğini dile getirmekteler tıpkı emperyalist efendileri gibi. Kemalizm’e, dolayısıyla Cumhuriyet’imizin kurucu değerlerine küfretmeyi alışkanlık durumuna getirdiler. Buna koşut olarak Atatürk’e, batı emperyalizminin kışkırtmasıyla karşı çıkmış Cumhuriyet düşmanlarına da övgüler söz konusu.

PKK/DEM Atatürk’e, Cumhuriyet’e saldırır da HÜDA PAR geri durur mu? Bu feodal yobaz parti, geçenlerde Diyarbakır’da bir toplantı yaptı. Toplantıya Kemalizm karşıtlığı, düşmanlığı damgasını vurdu. HÜDA PAR “Kemalist zihniyetin ürünü darbe anayasası değiştirilmeli.” isteğini dile getirdi bu toplantıda. 12 Eylül Amerikancı darbesinin ve bu darbecilerin yaptığı anayasanın Kemalizm’le uzaktan yakından ilişkisi yok! Atatürk’ün vasiyetini değiştiren darbecileri, Kemalist olarak görmek/göstermek bilgisizlikten öte kötü niyettir.

“Kemalist resmî ideolojinin dayatmaları neticesi çıkan ve binlerce ölüme yol açan şiddet çözüm enstrümanı olamaz.” demekte HÜDA PAR. Devlet yönetiminde Kemalizm mi kalmış da dayatması olacak?

“Şeyh Said-i gibi Kürt alimlere yapılanlar için özür dilenmeli, mezar yerleri de açıklanmalıdır.” Şeyh Sait alimmiş… Peki, İngiliz desteğiyle ayaklanan Şeyh Sait ve kışkırtıcılarının yok yere öldürdüğü Kürtler, devlet görevlileri için kim özür dileyecek?

HÜDA PAR Gaziantep Milletvekili Faruk Dinç: “Kemalizm illeti bu memleketten çıkartılmadığı müddetçe bizim birlik ve beraberliği muhafaza etmemiz imkansızdır.” dedi. Kemalizm’e “illet” diyor AKP listesinden TBMM’ye giren vekil. Doğru diyor aslında… Kemalizm, batı emperyalizmine göre illettir. Sırtını emperyalizme dayamış feodal düzen artıklarının böyle düşünmesi de olağan.

Devlet Bahçeli’nin girişimiyle ikinci açılım dönemi başladı. DEM Eşbaşkanlarından Tülay Hatimoğulları ağzındaki baklaları çıkardı bir bir. Amaçlarının demokrasi değil, özerk yönetimler olduğunu söyledi. Bu özerk yönetimlerin Suriye’de de uygulanmasını önerdi. Bölücü parti, özerk yönetim ister de Kemalizm’e saldırmaz mı? Saldırır tabi ki… Çünkü ulus devleti yok etmek için Kemalizm’i ortadan kaldırmak gerek. Kemalizm, ulus devletin birleştirici harcı…

AKP içindeki bir kısım dinciler de sabah akşam Kemalizm’e yüklenmekteler, özellikle sosyal medyada. Bu kişilerin Kemalizm konusundaki bilgisizliklerine mi, bilgisiz değillerse kötü niyetlerinin ülkemize ihanete dönüşen düşüncelerine mi kızmalı bilmiyorum. Ne yazık ki AKP sözcüleri ne HÜDA PAR’ın ne de PKK/DEM’in bölücü söylemlerine karşı çıkamıyor. Çünkü HÜDA PAR’lılar, TBMM’ye onların listelerinden girdiler.

Atatürk’ün kurucusu olduğu CHP yöneticileri DEM’in bölücü söylemlerine kulaklarını tıkamış durumdalar. Çünkü seçim kazanma stratejileri tamamen DEM’in desteğine bağlı. Özgün bir seçim izlenceleri yok!

İktidar partisi AKP yazgısını HÜDA PAR’ın desteğine ve PKK/DEM’le yapacağı açılıma bağlamış. İktidar seçeneği gibi görünen CHP ise PKK/DEM politikalarına teslim olmuş durumda. Ayrıca iktidarı ne yazık ki Brüksel ve Washington’da aramaktalar. Kör bir batıcılığın pençesindeler. Her iki parti de Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi Cumhuriyet düşmanlarına karşı anlayış(!) içindeler. Kemalizm hedef alınmış, Cumhuriyet değerleri ortadan kaldırılmış umurlarında mı?

PKK/DEM ve HÜDA PAR’ın Atatürk’e saldırılarına AKP de CHP de kör, sağır ve dilsiz… Niye acaba?

Ya bağımsızlık için savaşan Atatürk’ün ya da emperyalizmin desteğiyle antiemperyalist Cumhuriyet’e karşı ayaklanan Şeyh Saitlerin, Seyit Rızaların yanında olacaksın. Bunun orta yolu yok! 

Emperyalistlerin, Türkiye düşmanlarının dört koldan saldırıya geçtiği Kemalizm’e ülkemizdeki bazı siyasetçilerin düşmanlığı, bazılarının da suskunluğu niye? İnsan, kendine sormaz mı "Bu emperyalistler, yüz yılı aşkındır Kemalizm'e niye saldırıyor?" diye.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  23 Şubat 2025

 

 

BİR ÇOCUK, BÜYÜKLERİNİ NE ZAMAN DİNLER?


Anne, baba, öğretmen ve birçok yetişkinin yakınma konusudur çocukların büyüklerini dinlememesi. Dinlemek, yaşı ne olursa olsun insanların öğrenme ve topluma uyumu konusunda çok önemli. Özellikle çocuklar, çevresindekileri dinlediklerinde daha çok öğrenir ve deneyim kazanır. Burada yakınılan “dinleme” konusu, daha çok öğütlere kulak asmamaktır. Bu yakınma, aslında çocuklarla büyüklerin ilişkilerindeki kopuşu da dile getirir.

Peki, büyükler ne yaparsa çocuklar onları dinler? Ya da kendilerini onlara dinletmek için neleri yapmamalı büyükler?

Büyükler, çocuklara bir şey anlatırken öncelikle kızmamalı. Kızgınlıkla söylenen sözler, çocukların belleklerini kavurup yakan bir od olur. Bu od, bellekleri yakarken anlamanın yerini, büyüklere karşı savunma dürtüsü alır. Çocuklara kızarak bir şey anlatmak, onların beyinlerine akıtılan bir ağı. O, beyni de algıyı da anlamayı da ağılayıp felç eder. Kızgın kişi, aynı zamanda azarlar da karşısındaki çocuğu. Kızgınlıkla azarlama; çocuğa dışlanma, sevilmeme, varlığına saygı duyulmama, istenmeme, değer verilmeme duygusunu uyandırır. Bunu yapan büyüğünün kendisini sevmediğini, düşman gibi gördüğünü düşündürür ona. Böyle bir durumda, çocuğun büyüğüne kulak verip dinlemesi olanaksız. Çünkü büyüğü, karşısındaki çocuğa bir şey anlatmak için onunla tüm köprüleri atmıştır. Köprüsü olmayan coşkun ırmaklara girecek çocuğun önünde boğulmaktan başka bir seçenek bırakmıyor bu yolu seçen büyüğü.

Bazı büyükler, çocukların diledikleri gibi davranmadıklarında, kendi sözlerini dinlemediklerinde onlara küserler. Bu, en tehlikeli bir ilişki, aslında ilişkisizlik türü.

Çocuğa küsmek ne demek? Bu, çocuğa verilen en büyük ceza… Çocuklar, büyüklerinin sevgi, saygı, şefkatlerine gereksinim duyar. Bu duygularla kendilerini güvende görürler. Onlara küsmek, onların güven duygularını zedeler. Böylece tutundukları yaşam dalı kırılıverir onların gönlünde. Bu da özgüven kazanmalarını engeller. Özgüvensiz birinin yaşam savaşımında başarılı olması olanaksızlaşır. Kısacası çocuğumuzu, kendi elimizle başarısızlık çukuruna atarız.

Çocukların yaptıkları ufak tefek yanlışları abartmamak gerekir. Büyük olsun küçük olsun her insanın yanlış yapabileceğini düşünmeli. Yanlış yapmayan kişi, doğruyu da yapamaz. Doğru da yanlış da yaşamın olağan akışı içinde birliktedir, tıpkı gece gündüz gibi. Bir varlığın, kavramın, davranışın karşıtı yoksa kendisi de yoktur. Çünkü dünyada her şey karşıtıyla var. Yaşam karşıtların birliği ve onların iç savaşımıyla var olur. Yanlışları, çocuğun öğrenmesi ve ders alması için fırsatlar olarak görmeli. Büyükler; pireyi deve yapmak yerine, deveyi pireye dönüştürmeli ve bunun için çaba göstermeli. Çocukların yanlışlarını abartmadan düzeltme yoluna gidilmeli. Bazı ufak tefek yanlışları da görmemek gerek.

Büyüklerin çocuklara karşı yaptığı en büyük yanlış, onları sürekli suçlamaları. Üst üste gelen suçlamalar, geleceği kuracak olan insan yavrusunun hem beyninde hem de yüreğinde derin yaralar açar. Bu yaraları iyileştirmek oldukça zor. Bir kişiyi suçlarken onu dışlayıp aşağıladığımızın da farkına varmalı. Her suçlamanın altında “Sen bir işe yaramazsın.” düşüncesinin yattığını da belirtmeliyim. Karşısındakini sürekli suçlamak, onunla ilişkiyi tamamen koparır. Gönüller arasındaki köprü yıkıldığında ortada ne sevgi ne saygı ne de güven kalır. Karşısındakine sevgi ve saygısını yitirmiş bir çocuğun bu kişinin söylediği sözlere inanması beklenemez.

Çocukları suçlamak yerine, onları anlamaya çalışmak gerek. Çocukların niye yanlış yaptıklarını, sorumluluklarını niçin yerine getirmediklerini, derslerine neden düzenli bir biçimde çalışmadıklarını anlamalı. Bunları yapmamalarının nedenlerini iyi belirlemeli. Bu nedenleri ortadan kaldırmak için elbirliğiyle savaşmalı. Bu konuda özne, çocuk olmalı. Anne, baba ve öğretmenler ise bu savaşta çocuğa yardım etmeli, destek olmalı. Sorunların çözülmesi için iyi niyetli yardım ve destekler, çocuğa güç katar yaşam yolculuğunda.

Çocuğumuzu anlayarak sorunlarını çözeriz. Anlamadığımız bir insanın sorunlarını da anlayamayız. Anlayamadığımız sorunu çözmemiz de olanaksız. Bir sorunu anlamak, o sorunun çözümü için çıkış noktası. Büyükler, çocuklarını anlamak zorunda. Bu konuda başka bir seçenekleri yok!

Bazı anne, baba, öğretmen ya da geniş aile büyükleri sürekli söylenirler çocuklara. Bu söylenmeler, bıktırıcı, sıradan bir durum alır kısa zamanda. Böyle olunca da çocuk, söylenenlere kulak asmaz. Çünkü büyüklerinin ağızlarını açtıkları anda neler söyleyeceklerini bilir. Aynı şeylerin sürekli yinelenmesi, söylenenleri değersizleştirir. Bu da çocukla büyükleri arasındaki ilişkiyi koparır.

Çocuklar, en değerli varlıklarımız... Onların eğinsel ve tinsel gelişmeleri hem aileler hem de toplum için çok önemli. Bu nedenle onlara değer vermeli, her türlü gelişmelerini önemsemeli büyükler. Çocukların da bir birey olduğu düşüncesi bir an olsun ustan çıkarılmamalı. Çocuğa saygı duymayan büyüklerin sevgisine de göstermeliktir. Bu gerçek hiçbir zaman unutulmamalı.

Yukarıda büyüklerin yaptığını belirttiğim yanlışlar ortadan kalktığında çocuklar da büyüklerini can kulağıyla dinler. Her söylenen de kulaklarına küpe olur.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  23 Şubat 2025

 

ÇOCUĞUNUZ ÖDEV YAPMIYOR MU?


Öteden beri çocukların düzenli ödev yapmaması hem öğretmenleri hem de anne ve babaları için önemli bir sorun. Bir öğrencinin ödev yapmaması aslında kendisi için büyük bir eğitim eksikliği. Ödevlerini düzenli yapmayan öğrencinin öğrenmesi yavaşlayıp giderek de azalır. Böylece onun öğrenmesi yavaşladığı için okuldaki verimi düşer.

Ödev hem derste öğrenilen bilgilerin yinelenmesi hem de disiplinli bir çalışma alışkanlığının edinilmesidir. Ödev yapma alışkanlığı kazanan öğrenci, kendi başına araştırma yapmayı, bilgiye ulaşma yollarını öğrenir. Bu da onun tüm yaşamı boyunca başarılı olmasını sağlar. Ayrıca ödev yapma alışkanlığı kazanan öğrenci, özgüven kazanır. Özgüven, kişinin yaşam başarısında önemli bir etken. Özgüvensiz birinin çok başarılı olması neredeyse olanaksız.

Yaşam, bir disiplin ve düzen gerektirir. Disiplin ve düzenin oluşması için de kurallar edinilmeli. Kuralsız, ilkesiz bir yaşam başarı getirmez. Ayrıca insanda sağlam bir kişiliğinin oluşması epeyce zor.  Düzensiz, disiplinsiz birinin de başarıya ulaşması, çalışma yaşamında erinç bulması, sorumluluklarını zamanında yerine getirmesi çok zor. Bu nedenle kişi, öğrencilik döneminden başlayarak ödev alışkanlığını edinerek disiplin, düzen, sorumluluk kazanmalı. Bu da kişiye bir izlenceye uyarak çalışma kültürünü geliştirir. İşte, bunun için ödev yapmak çok önemli.

Çocuk, ödevlerini sürekli erteliyorsa zaman yönetimini bilmiyor demektir. Bu da başarısızlığın asıl nedenlerinden biri. Ödev yapma alışkanlığı edinen çocuk, zaman yönetimini öğrenir. Zaman yönetimi, başarıya giden yolda önümüze çıkan engelleri yok etmede kişiye yardım eden en büyük etken. “Vakit, nakittir.” atasözünü yaşama uygular.

Ödevlerini yapmayan çocuk hem öğretmenleri hem de anne ve babası tarafından kolayca fark edilir. Bu durum, fark edildiğinde öğretmenler, anneler ve babalar hemen harekete geçmeli. Birkaç basit dokunuşla bu sorun kolayca halledilebilir.

Çocuk, ödevini yapmıyor ya da erteliyorsa öncelikle yapılacak iş, ona bir düzen ve izlence oluşturmak. O, okuldan gelip biraz dinlendikten sonra ödevlerine başlayacağı bir zaman belirlenmeli. Bu konuda onun da görüşü alınmalı. Unutmamak gerekir ki ortak alınan kararların uygulanması hem sorumluluk gerektirir hem de uygulanma olasılığını çok yükseltir. Ortak karara çocuğun da katılımı söz konusu olduğundan işi üstlenmesi daha kolay olur onun için. Bu nedenle karalar, üstten inmeci sert buyruklar yerine, çocuğun da görüşlerinin alındığı süreçler olmalı.

Çocukla alınan karar doğrultusunda belli saatlerde ödevlerini yapması sağlanmalı. Bu, ona hem sorumluk hem de disiplin kazandıracaktır. Böyle bir fırsatı çocuklarımız için yaratmak velilerin elinde. Yeter ki bunu istesinler.

Her çocuğun kendine göre ders dışında çok sevdiği ve yapmaktan hoşlandığı etkinlikleri vardır. Bu etkinlikleri, ödevlerini bitirdikten sonra yapmasını önermeli. Bu, onun ödevlerini çabucak yapmasını sağlar. Çünkü bir an önce etkinliklerini yapmak isteyecektir. Böylece onun yapacağı türlü etkinliklere karşı olmadığımızı da ona bu uygulamayla anlatırız.

Günümüz çocuklarının çoğu; telefon, tablet ve bilgisayarlarda oyunlar oynamakta ya da sanal ortamda arkadaşlarıyla söyleşmekte. Ne yazık ki çocukların çoğu; bahçede, sokakta oynama fırsatına sahip değiller. Bu nedenle arkadaşlıklarını sanal ortama taşımaktalar. Sanal ortamı tamamen yasaklamak çözüm değil. Ancak bunu bir disiplin içinde yapmasını sağlayabiliriz. Bu nedenle ödevlerini yaptıktan sonra sanal ortama girmesine izin verebiliriz. Bu da ödevlerini bir an önce yapıp bitirme isteğini kamçılar.

Yukarıda belirtildiği gibi çok basit bazı uygulamalarla çocuklara ödev alışkanlığı kazandırılabilir. Onların sürekli ödevlerini ertelemesi önlenebilir. Önemli olan çocukları anlamak ve onlarla doğru ilişkiler kurabilmekte. Çocuklar çok değerlidir. Toplumun geleceği çocukların elinde, onların geleceği de büyüklerin. Bu nedenle onları kırıp dökmeden ödev alışkanlığı kazanmalarını sağlamak büyüklerin savsaklanamaz görevi.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  19 Şubat 2025