17 Ocak 2010 Pazar

BİTMEYEN YALANLAR


Geçen hafta bir taksiye bindim. İstanbul’da genellikle trafik yoğun, sıkışık. Sık sık bindiğimiz taksilerde şoförlerle çoğu zaman söyleşiriz. Ahbap olduklarımız bile var. Bu tür tanışma ve söyleşilerin en merak edilen bilgisi ise yolcunun ne iş yaptığıdır. Bunda merak duygusunun etkisi olduğu kadar, bir fırsat yaratma düşüncesi de vardır. İşsizliğin ve geçim sıkıntınsının hat safhaya ulaştığı ülkemizde herkes iyi bir iş fırsatını kollama, yakalama peşinde. Yolcu etkili, kalburüstü biriyse bir olanak yaratır düşüncesi ağır basıyor.

Neyse, biz taksicimizle söyleşi konumuza dönelim. Benim ne iş yaptığımı soruyor taksici. Öğretmen olduğumu söylüyorum. Branşımı, hangi okulda çalıştığımı merak ediyor. Ben de yanıtlıyorum sorularını. Memuriyetimin az olduğunu, daha çok özel sektörde çalıştığımı anlatıyorum. Kendi kardeşinin de öğretmen olduğunu, Anadolu’nun bir kentinde dershanede (Kurumun adını verince bir cemaatin yan kuruluşu olduğunu anlıyorum.) çalıştığını; ancak devlet memurluğuna alınmadığını, bunun da büyük bir haksızlık olduğunu heyecanla ve mağdur bir tavırla ifade ediyor. Memuriyete neden alınmadığı sorduğumda ise, kardeşinin imam hatip mezunu olduğu yanıtını veriyor. Ben, memur olmak için öncelikle KPSS’ye girip kazanmasını; ayrıca öğretmen olmak için de öğretmenlik bölümü mezunu olması gerektiğini, yoksa pedagojik formasyonunun bulunmasının zorunluluğunu ayrıntılarıyla açıklıyorum. Bu arada, sözü edilen kişinin öğretmenlikle ilgisiz bir bölümden mezun olduğunu da öğreniyorum. Kardeşinin yalan söylediğini, böylece kendilerini aldatarak laik devlet düzenine karşı düşmanlık duymalarına zemin hazırladığını, bunun da namuslu bir kişiye, iyi bir Müslüman’a yakışmayacağını, yalan söylemenin ( bu yalanın bir iftirayı da içerdiğini) büyük bir ayıp olduğunu sabır ve sükûnetle anlatıyorum ona. Şaşkınlıktan gözleri büyüyerek buğulanıyor, sesi değişiyor, en yakını tarafından aldatılmış bir insanın hayal kırıklığıyla dudakları titriyor ve şu sözler boğuk bir ses tonuyla ağzından dökülüyor: “Cemaat, kardeşime öğrenciyken çok yardım etmişti, demek ki beynini yıkamışlar, lanet olsun. İnsan, devletini böyle adice suçlar mı hiç?”

Geçen yıl, doğup büyüdüğüm köyümde yaşamını sürdüren bir yakınımı telefonla arayıp hal hatır sorayım, dedim. Çocuklarının neler yaptığını sorunca, büyük oğlunun astsubay okulu sınavlarına girdiğini; ancak okula alınmadığını bana öfke içinde anlattı. Nedenini merak ettim. Çocuğun annesinin köyde başörtülü olmasını neden olarak gösterdi. Telefonu kapatarak hemen oğlunu arayıp birkaç cümleden sonra astsubay okulu sınavlarının sonucunun ne olduğunu, sordum. O da: “Yeterli puan alıp kazanamadım” yanıtını verdi. Ben de: “Babana söyle, insanlara yanlış bilgi vermesin, yaptığı çok ayıp!” diyerek uyardım, bu genç yakınımı. Tekrar babasını arayarak söylemlerinin ülkemiz için ne kadar zarar verici olduğunu anlatıp böyle yalanların / iftiraların kendisi içinde ahlaksızca olduğunu söyledim.

Yine geçen hafta içinde bir televizyon kanalında bir tartışma programında iktidar partisinin türbanlı bir bayan yöneticisi; laikliğin, halkımızın inançlarına nasıl zarar verdiğini(!) anlatıyor. İlgiyle dinlemeye başladım. Laiklikle birlikte insanların ibadetlerini yapamaz duruma geldiklerini(!) hışımla vurguluyor. Sonunda da insanların yasaklar nedeniyle Kuran okuyamadıklarını, okumak isteyenlerin tavuk kümeslerinde okuduklarını söylüyor. Ben hayretler içinde, şaşkınım. “Yalanın bu kadarı da olmaz.” diye isyan ediyorum, kendi kendime. Bu, açıkça bu ulusla da devletle de dalga geçmektir. Bu tür yalanları televizyonlarda bilgi diye anlattırmak da ihanetin su katılmamışıdır.

Çocukluğum dindar bir çevrede geçti. Evimizin başköşesinde, ocağın (şöminenin) kaşında Kuran dururdu. Evde hiç kimse abdestsiz tutamazdı kutsal kitabımıza. Babam, Cumhuriyet döneminde din hocalarından ders alarak hafız olmuş; daha sonra da köy enstitüsünü bitirerek bir Cumhuriyet öğretmeni olarak yurduna hizmet etmişti. Yine çevremde 1910’lu, 1920’li yıllarda doğmuş birçok imam vardı. Bunların hepsinin de dönemlerinin ünlü hocalarının Kuran kurslarında eğitim gördükleri bilinirdi. Hiç kimseden bu hocaların kümeslerde gizlice eğitim aldıklarını duymadım. Duyana da rastlamadım.

Yalan, öyle bir şeytani sözdür ki, söylenen yalan yaygınlaşıp kabul gördüğünde söyleyen bile bu yalana inanır. Bilgisiz ve sorgulayıcı olmayan toplumlarda yalan, her zaman taraftar bulur. Unutulmamalıdır ki yalanın çok olduğu toplumlarda ahlaksızlık da artar. Yalan söylemek, önemli bir ahlak düşkünlüğüdür, zavallılıktır.

Peki, Cumhuriyet döneminde din adamı kisvesindeki bazı kişilere neden bir takım yasaklar getirildi ya da suçlular için cezalar verildi? Bu, çok açıktır. “Gece silahlı, gündüz külahlı” olan ve dini kendi art niyetleri ve çıkarları için kullananlar dışlanmıştır, bu da doğrudur. Ulusumuz, kan ve ateş çemberi içinde yedi düvelle savaşırken emperyalistlerle işbirliği yapanlar, işgalcilerin kışkırtmalarıyla ayaklananlar mahkemelerce cezalandırılmıştır. Ortaçağı hortlatmak isteyen ve bu amaçlarını da işgalcilerle gerçekleştirmek isteyen kurumlar kapatılmıştır. Cumhuriyet döneminde işbirlikçilerin cezalandırılmalarını dine karşı göstermek de ahlaki değildir. Dinin en büyük buyruğunun; yalan söylememek, iftira atmamak olduğu ne çabuk unutuldu?

Tanık olduğum üç dikkat çekici yalan / iftira örneğini yukarıda anlattım. Bunlara benzer yalanların yüzlercesini, hatta binlercesini türlü ortamlarda işitmekteyiz. Bunun nedeni nedir, niçin bunca yalan / iftira söylenip yayılmaktadır? Cumhuriyet, bir gerçekle kuruldu; halkın, ulusun, yaşamın gerçeğiyle. Bunu başka bir gerçekle yıkamazsınız, çünkü ülkemiz açısından başka bir gerçek yok. Cumhuriyet ve aydınlanma gerçeğine karşı başvurulacak tek silah da işte bu yalanlar oluyor. Gerçeği, doğruyu, hakkı ve haklılığı olmayanların; başkalarının gizli amaçları uğruna mücadele edenlerin sarılacakları tek silah yalan / iftira, uydurmalardır.

Yalanın balçığıyla güneşin aydınlık gerçeğini örtmek mümkün müdür? Gerçeğin ışığı, er geç yalanın yarattığı yapay karanlığı dağıtacaktır. Işığın gücüne bugüne kadar kim dayanabildi ki…

Adil Hacıömeroğlu
13 Ocak 2010
Not: 18 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

12 yorum:

  1. Okuldaki başarısızlığa bir mazeret gösterebilmek için birtakım yalanlara başvurulması bizim de öğrencilik yıllarında çevremizde gördüğümüz gibi oldukça yaygındır. Bu çoğunlukla "sorular ilgisiz bir yerden çıktı" benzeri bahanelerle geçiştirilir. Fakat bunu , laiklik tartışmalarının yoğun olduğu günümüzde dini gerekçelere , bilerek veya bilmeyerek bağlamak oldukça zarar vericidir.
    Çevremde ibadetini yaparken zorlananı , baskı altında kalanını görmedim . Bunların arasında akşama kadar tesbih çekip , dua ederek ibadetlerini istediği şekilde yapanlar olduğu gibi , çalıştıkları için ibadet saatlerini dinimizin gösterdiği kolaylıklara göre ayarlayıp yerine getirenler de var. Sadece din ve dünya işini birbirinden ayrı tutmak yeterli oluyor. benim evimde birkaç tane kur'an var , aslı var türkçesi , meali , tefsirleri hepsi mevcut . İstediğim zaman , istediğim şekilde ibadetimi yapabiliyorum ,kendi kendime öğrendiğim arapça ile kur'anı heceleyerek , türkçe mealini ve tefsirini de ayrıca öğrenmek için okuyorum.teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  2. hocam merhaba,,,ben metin...
    evet bitmeyen yalanlar malesef bitmeyecek de... abartı gelecektir belki ama özgür bir ülkedeyiz... her ne kadar kemale ermemiş olsa da fikir hürriyeti bugün her konuda insanlar yazabiliyor ifade edebiliyor... eskiden farklı fikir sahiplerinin bir platformda buluşup fikir teatisinde bulunması nerdeyse hayaldi bugün ise bu mümkün.... uzağa gitmeyelim siz ve ben herkonuda aynı fikre sahip değiliz zaten herkonuda anlaşmış olmayı da cidden istemezdim... sonuçta herhangi bir konuda anlaşamasak da önce saygım sonra da sevgim olacaktır... müşterek payda bulma uğraşının insani olduğu kanaatindeyim... hiçbir paydamızın olmaması ciddi manada insanlık adına hayal kırıklığı olurdu. ki neticede mutluyum ki var ve olacak da...
    yazınızda abartıların habbeyi kubbe yapan sığ düşünce sahiplerinin varlığından bahsetmişsiniz... çok doğru... eğer bugunkü şartlarda bir şahıs çıkıp dinimin gerekliliklerini yerine getiremiyorum derse cidden komik olur... ama bu yaşıma geldim şunu öğrendim... asla köşeli düşünmemeli fikir ve ifadelere sınır çizilmemelidir... bir yakınması olan şahısı memlekette laiklik var özgürlük var herkes yaşıyor inancını sen nasıl yaşayamazsın şeklinde susturamayız... neden? çünkü şahıslar toplumca değil bireysel bakarlar olaylara işçi konumunda olan bir şahıs işverenin keyfi tasarrufu ile baskı altına alınabilir... sadece o şahıs açısından bakıldıgında belki de veryansın edişinde haklılık payı bulunabilir... ama ifade ettiğiniz gibi şartlar kanunlar ve içtimai yapımız olumsuzlukları değil olumlu yönüyle öne çıkan bir renk ve ses cümbüşüdür... haksızlık etmemeliler...
    belki v. hügo belki de goethe'ye ait... insanları birleştiren duygular ayıran ise fikirlerdir... bugün hiç durmadan fikir ide ya da felsefe konuşacağımıza daha çok duygusal başlıklar bulur isek kavga daha az olacak içerisinde kaos yaşamayan bir kişinin gözlerinin parlaması ve güne gülümseyerek uyanması gibi millet ve onun teşekkülü devletimiz de yarınlara iç huzurla ve güvenle gülümseyerek bakacaktır...
    ve yine; gerçeğin üstünü ne kadar ağır yalanlarla da örtseler o ağırlığın altından gerçeğin fısıldaması bile yetecektir yalandan örülmüş duvarların yıkılmasına yığınların un ufak olmasına...
    ayrıca kahve için teşekkür ederim;) en kısa zamanda size kahve ısmarlayarak sohbetinizi istirham edicem... saygı ve sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  3. "Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve [isterse] üstüne yalan, Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasiyle, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!" der."

    Peyami Safa
    (Dokuzuncu Hariciye Koğuşu)
    hocam dün son bölümde bölük pörçük yazmaya çalıştığım cümlelerin orjinalini ekliyorum...(metin)

    YanıtlaSil
  4. Bu yalanların gerçeklik payı olmayabilir. Ancak bu uydurulan yalanlara bugün on kişi inananırsa, bir süre sonra bu sayı yirmiye çıkabilir. Yalanları uyduranlar şanslarını deniyor olsa gerek. Çünkü mantıklı,okuyan, düşünen ve de fikir beyan edebilen medeni insan sayısı her geçen gün azalmakta. Bakalım gelecekte bizleri neler bekliyor olacak.MUZO

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Elinize sağlık Adil Bey,

      Ben de 2. Paragrafta belittiğiniz türde hem suçlu hem de güçlü olup sonra da laik devleti suçlayanınına rastladım ve sizinle benzer diyalogları yaşadım. Demek ki benim memurum işini bilir düşüncesi şaha kalkmış benim vatandaşım işini bilir gerekirse yalan söyler ve istediğine ulaşamadığında da Laik devleti suçlayarak rahatlar, hattan o şekilde rahatlamaz ise haksız olarak hak elde etmek için laiklik karşıtı partilere oy verir. Sonra da o partide bundan güç alara Bir milleti millet yapan temel unsurları tek tek dinamitleyerek yok eder. Önce eğitim sistemini devşirir. Sizin de belirttiğiniz gibi pedagojik formasyonu olmayan ama tek meziyeti imamhatip mezunu olması olan kişileri okul müdürü yaparlar. Hatta Atatürk'ün kazandırdı tüm ekonomik üretim gereçlerini fabrikaları işletmeleri satarlar sonra da Atatürk'ün kurduğu kurumları kadrolarıyla değiştirirler ve sonra da özel askerleri (bir nevi İran devrim askerleri gibi) özel ordular kurarlar. Hepsinin bir gerekçesi vardır. Bir şey dediğinizde cevap "ileri demokrasi"dir. Ama blmezler ingilterede seçimleri kazanmış bir başbakan adayı Kraliçe'den hükümeti kurması için onay alır. Demek ki bazı kurumlar var ki devletleri devlet yapıyor. Çadır devletine dönüştürüldüğümüz şu günlerde bir gün Libya'dan ne farkımız kaldı dediğimizde, cevap :"hiç bir farkımız yok" olacaktır. Libya'yı gidip görmüş birisi olarak şunu söyleyebilirim. Libya geçmişi ile hiç bir bağ kurmamış. Bir geçmişi anlatan müzeleri bile yok. Tarih bilmeyen insanlar topluluğu haline getirilmiş durumda. Benzeri ülkemizde yapılır oldu.
      Söylenecek söz var ama kime söyleyeceğiz ? kulakları tıkamış ağızı ayran budalası bir halka mı anlatacağız ?Açık ağızla "büyüklerinin" söylediği sözleri dinliyorlar ve hepside onun papağını oluyor...Hipnotik bir durum...

      Demek ki ülkemiz böyle bir tarihi dönemide yaşayacakmış...
      Sağlıcakla kalınız.

      Sil
  5. Bre zındık hoca; sen bilmez misin ki, amaca ulaşmak için her yol mübahtır. Ben demokrasiyi bile araç olarak kullanırken yalandan mı sıkılıcam. Bi de kalkıp bir sene önce yayınladığın yazıları tekrar tekrar yayınlamakla ne yapmak istersin. Fitneci Hoca. Bizim basında seni bi hedef gösterirsem görürsün sonra. Sen kim olursunda bizim yolumuza taş koymaya kalkarsın. Hııııııııı ona göre bundan böyle ayağını denk alasın... ADNAN YİĞİTER

    YanıtlaSil
  6. Ben olaya yalancı değil yalancılığı öğrenme gözüyle bakıyorum.Hayatında hiç yalan söyleyemeyen,söylemeyen kişiler artık her şeye din üzerinden bir kulp bulmaya çalışıyor.Laikliği dinsiz olarak gösteren iktidar ve dinsizliği de başörtüsüz türbansız olarak gösteren zihniyet öyle mazeretlere sebebiyet vermiştir ki artık her başarısız ve her işi yolunda gitmeyen kişilere güzel bir mazeret olmuştur.Buradan fetullahın okullarında ve dershanelerinde,yurtlarında okuyanların gerçekte işe alınmada hiçbir işe yaramadığı gözüküyor.Demek ki fenfaatleri icabı oralara gidip okumanın hiç bir özelliği kalmıyor.Zor okuyayım aç kalayım bir odayı birkaç arkadaşla paylaşayım sıcak suyum hazır yemeğim olmasın ama bağımsız okuyayım sonucu çıkıyor.Onlar bir tarafa bizler bir tarafa..ne güzel ben anladığımı anladım çok sevindim.İyi ki mücadelemiz hala devam ediyor,edecek biz kazanacağız.

    YanıtlaSil
  7. Size 3 tane emekli müftü ismi vereceğim, devletin memuru olmuş, her kademesinde olumlu sicil almış ve en sonunda 1. dereceden emekli olmuş minumum 25 sene devlet hizmeti olmuş kişiler, onlara bakıp karar verin.
    1-Cemalettin Kaplan : Emekli Adana Müftüsü Halife hazretleri federe İslam devleti kurucu başkanı?
    2-Şevki Yılmaz : Emekli Rize Müftüsü, eski Rize Belediye Başkanı, RF eski Milletvekili ...
    3-Hasan mezarcı : Emekli Düzce Müftüsü, eski RF milletvekili, Halife hazretleri...?
    Bunlar bilinip tanınanlar.... Birde bunlara Fetullah Gülen adında emekli vaizi ekleyelim.. Bunlara şimdi Diyanet İşleri Başkanı olan Devlet memuru olan şahıs (şimdiki tevhidi tedrisatı bitiren ve laik cumhuriyetin sonu olan 4+4+4 uygulamasını militanca savunan yobaz) ve tanımadığımız bilmediğimiz devlet görevlileri dahil değil..
    Demek istediğim, bu insanlar ve karşı devrim merihten gelmedi, devlet kendi içide barındırdı bunları ve bilhassa 12 Eylül 1980 faşizminden sonra ve onla beraber yol verilip desteklendi.. Haddizatında devletin 1945'den beri deriiin kırmızı kitabının adı Türk-İslam sentezidir, ve karşı devrim bunun ışığında bugüne kadar bununla biçimlenip kurumlaşmıştır..
    Düzelir mi? bilmiyorum... Günlük politikalarla ve parlamenter siyasetle oluşan süreçlerde olmaz gibi.. Devrim meslesi olarak çıkıyor ortaya..
    Sevgi ve saygılar... Serdar Çamurlu.

    YanıtlaSil
  8. son derece akıcı bir dille yazılmış nefis bir yazı... Adil bey kaleminize sağlık... cemaat okullarıyla ilgili kısım özellikle ilgimi çekti...

    YanıtlaSil
  9. Hep yalanlarla halk kandırılmıyor mu Adil bey? Yazınız çok güzel olmuş. Elinize, yüreğinize sağlık.

    YanıtlaSil
  10. Aklını imanının gerisinde bırakanlar, hep yalan söylemek zorundadırlar; başka türlü inandırma şansları var mı? Talip Zeki OKUR

    YanıtlaSil
  11. Daha 4+4+4=0;daha tartışılırken okullara cubbeli sahtekarları sokanların,çarşafla sarık arasında sıkıştırılmış birer M.Ö nin yaratıkları değilmi.Bu Ülkede inancıyla ilgili sıkıntı yaşayanlar olsaydı evvela bu inançsızlar yaşardı.İ.AKYÜZ.

    YanıtlaSil