Günümüz
çocuklarının sınırları hiç belli değil. Ne isterlerse yapılıyor. Ailelerinin
ekonomik ve sosyal olanakları onların hiç umurunda bile değil. Yoktan
anlamıyorlar. Kendilerine “hayır” denmesinden hiç hoşlanmıyorlar. Dedikleri yapılmadığında
önce küsüyor, sonrasında kırıp döküyorlar acımasızca. Çocuklar, önce evlerinde
şiddete başvurmakta. Sinirlendiklerinde kardeşlerine, daha çok da annelerine
şiddet uygulamaktalar. Peki, neden anneler?
Son
yıllarda babalar, birçok konuda devre dışı bırakıldı evlerde. Birçok anne,
çocuğunun yanında yerli yersiz babayı aşağılayıp küçümsemekte. Kimi zaman bu
tavır, eş dost yanında da olmakta. Bunu da bir beceri sanmakta çoğu kadın.
Yasalar ve son yıllardaki toplumsal gelişmeler, kadınları ailenin egemen gücü
durumuna getirdi. Zaten neoliberalizmle başlayan süreçte amaç, aileyi
dağıtmaktı. Aileden önce erkek dışlandı. Çünkü yasalar bu doğrultuda yapıldı. “Kadının
koruması” adı altında eşler arasındaki eş olma, yani eşitlikçi yaklaşım birinin
lehine değiştirildi. Eve egemen olan anne, disiplinsiz çocuklar büyütmeye
başladı. Çünkü anne de çocuk da otoriteden uzaklaştı. Otoritenin yerine,
sınırsızlık geçti. Çocuk, annesini yönetmeye başladı tüm sınırsızlığıyla ve yok
olan duygudaşlığıyla. Bir evin yöneticisi çocuk olur mu hiç?
Boşanmaları
kolaylaştıran ve karı-kocadan birini peşinen suçlu sayan bir toplumda aile
ayakta kalabilir mi? Neymiş efendim, AB’ye uyum yasaları çıkarıyoruz. O AB
dediğiniz toplulukta, bu yasalarla toplumsal çürüme başlamadı mı? Genç erkekler
evlenmiyor özellikle. Çünkü küçük de olsa bir olasılıkla boşanma söz konusu
olduğunda mal paylaşımında başına geleceği biliyor gençler. Ondan sonra doğum
oranları azaldığı için nüfusumuz yaşlanıyor, diye feryat figan ediyor ülkemiz yöneticileri.
Bu yasalarla evlilik de olmuyor dolayısıyla nüfus artışı da.
Bir
evde baba, baba; anne, anne; çocuk da çocuk gibi olmalı. Kimse kimseden rol de
sorumluluk da çalmamalı.
“Özgürlük”
kavramının kamuoyunda yeniden tartışılmasını ve sınırlarının belirlenmesini
önermekteyim uzun zamandan beri. Özgürlük, sınırsızlık değil. Bir kişinin
akılına estiği gibi davranması hiç değil. Bir kişinin çevresindeki herkese
zarar vererek ve onların haklarını çiğneyerek özgürlüğünü kullandığını düşünmek
kadar yanlış bir şey yok! Ne yazık ki evlerde kırıp dökmeden bağırıp çağırmaya
dek uzanan bir alanda özgürlük(!) kullanmakta çocuklar. Bu nedenle kişisel
özgürlüğün sınırlarının nereye kadar olacağı çok küçük yaşta çocuklara
öğretilmeli görgü kuralları bağlamında.
Çocuklar,
zaman yönetimi konusunda çok savurgan. Burada da sınırları belli değil. Zamanı
kullanma konusunda bir izlence yapmaları söz konusu bile olmuyor. “Ben özgürüm,
istediğim kadar telefonla oynayabilirim.” ya da “Ben dinlenme özgürlüğümü
kullanıyorum, bana kimse karışamaz.” demekteler. Sabahtan akşama dek hiçbir iş
yapmadan telefonla oynayıp arada bir amaçsızca dolaşarak ya da odasında uzun
süre yatarak zaman geçirmekte birçok çocuk. Bunu yaparken de özgür olduğunu
söylüyor çocuklar. Kimileri ileri giderek velilerine “Yaşam benim, siz niye
karışıyorsunuz. Zamanımı istediğim gibi kullanmak benim hakkım.” demekte.
Çocukların
önemli bir kısmı, okula gittiklerinde evdeki durumlarını sürdürmekte. Ne
öğretmenlerini dinliyor ne de arkadaşlarının haklarına saygı gösteriyorlar.
Kendi odasında, evinde ne yapıyorsa sınıfında da aynı şeyi yapıyor. Sanıyor ki
her yerde onun taşkınlıklarına göz yumacak anneleri var. Çünkü o; toplum içinde
nasıl davranılacağını, insanların özel alanlarına saygı duyulması gerektiğini
öğrenmediğinden içselleştirememiştir bunu. Onun anlayışına göre dünyada
yalnızca o vardır. Gerisi olmasa da olur. Çünkü evinde ona, bu öğretilmiştir. Çocuk
da kendisine öğretileni yapmakta.
En
iyi ve kalıcı özgürlük, sınırları belli olan özgürlüktür. Sınırsız olduğu
sanılan özgürlük ise aslında tutsaklık... Kimin mi? Kendi şişkin benliğinin…
İnsan, bir toplumsal varlık… Başka insanlar olmadan ne özgürlüğün ne de yaşamın
tadı çıkar. Başkaları bizim haklarımıza, varlığımıza, duygularımıza,
düşüncelerimize ne denli saygı duyarsa o denli özgür oluruz. Paylaşmanın,
toplumsal bir varlık olarak değer bulmanın sağladığı özgürlük gibisi var mı?
Çocuklarımıza
sınırsızlığı değil, sınırlarını öğretmeli. Onlara, başkalarının hak ve
özgürlüklerine saygı duyduğunda kendi özgürlüğüne kavuşacağı anlatılıp
öğretilmeli. Özgürlükte sınırsız olduğunu sanan çocuklar, yaşamları boyunca
zamanını da doğal kaynakları da çevresindeki insanları da sorumsuz ve
sınırsızca tüketir. Bu da hem insanlığın hem de dünyanın geleceği, varlığı için
en büyük tehlike değil mi?
Adil
Hacıömeroğlu
16
Nisan 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder