OKULLARIMIZA SİLAHLI SALDIRILAR


14 Nisan 2026 günü Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nden devamsızlık nedeniyle uzaklaştırılan 19 yaşındaki bir öğrenci, başarısızlığının ve okuldan uzaklaştırılmasının nedeni olarak gördüğü başta okul müdürü olmak üzere hem öğretmenlerini hem de öğrencileri cezalandırmak için silahlı saldırıda bulundu.

Saldırı, av tüfeğiyle gerçekleştirildi. Saldırı sonunda 16 kişi yaralandı. Saldırgan öğrenci, daha sonra elindeki silahla kendi canına kıydı. Öğrencinin okula yapacağı saldırıyı, daha önce sosyal medyada duyurması, işin ilginç yanı.

Siverek saldırısından bir gün sonra 14 yaşındaki bir öğrenci, Kahramanmaraş’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nu bastı. Bu saldırıda bir öğretmen, sekiz öğrenci yaşamını yitirdi ne yazık ki. Altısı yoğun bakımda olmak üzere toplam dokuz kişide yaralandı. Babası eski emniyetçi olan 8.sınıf öğrencisi saldırgan, okula 5 silah ve yedi şarjörle geldi. İki ayrı sınıfa girerek yalım ateşi açıyor 14 yaşındaki çocuk. Peki, bu çocuk silah kullanmayı nasıl ve kimlerden öğrendi? Daha önce defalarca yazıp söyledik silahlı saldırıda bulunan çocukların çoğu, bu işi telefon ekranlarından öğreniyor. Bazılarının eline silahı ne yazık ki aile büyükleri vermekte. Peki, bir çocuk 5 silah ve 7 şarjörü nerede ve nasıl buluyor? Bu soruların yanıtları verilmeli.

Çocuklar, sosyal medya aracılığıyla oyun oynadıkları bazı sitelerce suça sürüklendikleri bilinmekte. Bu iki baskını yapan saldırgan da bu uygulamalara girdikleri kesin. Eğer onları yönlendiren sanal el, saldırıyı gerçekleştirirlerse oyunlardaki puanlarını yükseltip barajları geçebileceklerini söylüyor. Yani o sanal el, çocuklarımızı ekranlar aracılığıyla bizlerden çalıyor ve onları suç aygıtına dönüştürüyor. !946’dan beri ülkemizi küçük Amerika yapmak için bir kısım siyasetçi uğraşmakta. Ülkemiz okul baskınlarıyla küçük Amerika yolunda hızla ilerliyor.

Okullarımızda işlerin iyi gitmediğini dilimiz döndüğünce söylemekteyiz. Ülküsü, amacı, umudu olmayan öğrenciler var. Ne yazık ki son yıllarda ulusumuzun birleştirici simgeleri hem hükümet hem de Milli Eğitim Bakanlarınca yok sayıldı. Başta Atatürk, Cumhuriyet kurumları ve değerleri olmak üzere tarihimiz, ulus devletimiz, Andımız, Kurtuluş Savaşı’mız, dilimiz, geleneklerimiz, ailemiz siyasal saldırılarla aşındırıldı. Bu birleştirici simgeleri eleştirmek, hatta onlara kara çalmak özgürlük olarak algılandı, algılatıldı topluma. Özellikle kimi AKP’li siyasetçilerin Atatürk’ü yok sayma anlayışı ülkemizin birliğine, varlığına oldukça zarar verdi. Ulusa bayramlarımız ne yazık ki eski coşkusuyla kutlanmıyor. Kutlamalar yasak savmak için yapılmakta.

Aile kurumumuzun çok yönlü saldırı altında olduğunu hep söyledik. Evliliklerin çoğunun boşanmak üzerine kurulduğu herkesçe bilinmekte. Ne yazık ki bazı yasalar da aileyi dağıtmak için önemli bir araç. Bazı mahkemeler eften püften nedenlerle ailelerin dağılmasına ne yazık ki önayak oluyor. Dağılan ailelerin çocuklarının tek kanatla uçamadıkları bilinen bir gerçek. Aileyi güçlendirmeli bir toplumsal seferberlikle.

Ekran bağımlılığının çocukları önce akran zorbalığına, sonrasında yaygın bir şiddete yönlendirdiği önemli bir gerçek. Bir bağımlılığın, başka bağımlılıkları da doğurduğunu biliyoruz. Şiddet, toplumumuzda yaygın bir bağımlılık… Ne yazık ki çocuklarımızı elimizden alan ekran bağımlılığına devlet organları, hükümet yetkilileri köklü çözümleri gerektirecek önlem alma konusunda çok ağır davranmakta. Oysa tehlike sel gibi üzerimize geliyor. “Suça Sürüklenen Çocuklar (SSÇ)” diye bir olgu var karşımızda. Buna karşın olayları, olguları ve gelmekte olan büyük tehlikeyi görmezden gelmekte hükümet yetkilileri. Ne televizyon dizilerine ve gündüz kuşağındaki abuk sabuk izlencelere ne de sosyal medyaya bir çeki düzen vermek için bir girişim yok! Olayları, tehlikeyi görmezden gelerek bu sorunlar yok olmuyor. Tersine tehlike görmezden gelindikçe büyümekte her geçen gün.

Ülkemizin ekonomik durumu uzun süredir kötü. Gelir dengesi, çalışıp üretenlerin aleyhine olumsuzlaştı. İnsanlar bir lokma ekmeği, bir yudum suyu sofralarına getirmekte oldukça zorlanmakta. Tüketim çılgınlığında boğulan halkımızın karnı doysa gözü doymuyor, nefsi körelmiyor nedense. Tüketim çılgınlığının özellikle televizyonlar ve sosyal medyaca körüklendiğini görmekteyiz. Buna da bir önlem düşünülmüyor. Hem iktidar hem muhalefet ulusal soruna dönüşmüş bu konularda işbirliği yapmalı. Ulusun yüksek çıkarlarının korunması için elbirliği yapılmayacaksa niye varsınız ey siyasetçiler?

Ekran bağımlılığı, ulusal güvenlik sorunu durumuna gelmek üzere. Bu sorunu ciddiye almalı. Değişik bakanlıkların baş denetmenlerini olaylar olduktan sonra değil, olmadan önce okullara niye gönderilmez? Siz hâlâ ekran bağımlılığının yarattığı tehlikenin farkında değil misiniz? Son yılarda cana kıyan, canına kıyılan çocukları görmüyor musunuz? Görüyorsanız, bu soruna çözüm bulmak için gecenizi gündüzünüze niye katmıyorsunuz?

Sayın Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, işi gücü bırakmış Atatürk’le uğraşıyor. Okullarımızın bunca sorunu varken Atatürk’le uğraşmak niye? Bu anlayış, ülkemiz için hiç tekin değil. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunda oturan biri, çocuğunu kendi yönettiği devlet okulunda niye okutmaz? Bu da Sayın Bakan’ın kendi yönettiği okullara güvenmediğini gösteriyor.

Son yıllarda ne yazık ki birçok meslek bilerek ya da bilmeyerek değersizleştirildi. Bundan en çok etkilenen de öğretmenlik… Güya demokratikleşmek adı altında öğrencileri dokunulmaz, öğretmenleri dokunulur bir duruma soktu MEB. Okullarda disiplin yok! Öğretmenlerin, okul yöneticilerin yaptırım gücü olmadığından elleri kolları bağlı. Kıyafet özgürlüğü(!) nedeniyle bir okula gittiğinizde kimin öğretmen, kimin veli, kimin okul işgöreni olduğunu anlamak olanaksız. Saçı sakalı birbirine karışmış biri öğrencilere örnek olabilir mi? Öğretmen düşüncesi, konuşması, davranışı, duruşu, giyimiyle örnek olmalı. Ne yazık ki öğrencilere örnek olabilecek öğretmenlik mesleğini kendi eliyle yok etti siyasal iktidar.

Eskiden bizler okula severek, koşarak, deyip gülerek giderdik. Şimdi ise çocukların çoğu, okula ne yazık ki istemeden ve velilerinin zoruyla gidiyor. Okul dinlenceye girsin diye bekliyorlar. Onlar okulun olmasını değil, olmamasını sevmekte. Bunun nedenini araştırmak gerekmez mi? Neden okullarımız, çocukların ikinci yuvası olmaktan çıktı? Eğitim sistemini hallaç pamuğu gibi atan bakanların, hükümetlerin hiç mi sorumluluğu yok bunda?

Üniversiteler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, meslek odaları, üretici birlikleri, aydınlar suskun… Neden? Ülkemiz olağanüstü sorunlarla boğuşurken toplumun ortak aklını kullanamamak büyük bir eksiklik. Her sorunu çözmede birimizin aklı yetmez, ancak hepimizin düşünce ve önerileri bir araya gelirse üstesinden gelemeyeceğimiz bir iş olamaz. “Ben bilirim.” yerine “Biz biliriz.” demenin vakti gelmedi mi daha?

Ne yazık ki ekranlar, kapitalist sömürünün örtbas edilmesi, gelir dağılımındaki dengesizliklerin görülmemesi için kullanılmakta. Bu nedenle de televizyon ve sosyal medyada uyuşturucu etkisi olan diziler, gündüz kuşağı izlenceleri, kısa videolar yayımlanmakta. Artık toplumu çürüten bu ekran bağımlılığından kurtulmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çürüyen uzuvlar zamanla kokuşmaya başlar. Her yandan gelen kokuları da mı almıyorsunuz? Beş duyunuz mu yok oldu, ne?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Nisan 2026

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder