İNCİR AĞACININ ÖYKÜSÜ


İki gün boyunca süren güz yağmuru sonunda kesildi. Ardından parlak bir ikindi güneşi toprağı ısıtmaya başladı. Saatlerdir yağmurdan korunmaya çalışan kuşlar, kediler, köpekler ortaya çıktı yağmurun dinmesiyle. Onların zaman geçirmeden ortaya çıkmasının nedeni, yiyecek arayışıydı. Çünkü “Can boğazdan gelir.” atasözü gereğince uzun süre açlığa dayanamazdı hiçbir canlı.

Toprakta yaşayan birçok canlı, güneşle toprağın yüzünde kedini göstermeye başladı. Bu sırada Güner; kardeşi Ergün, annesi Gülkut ve babası Günkut’la deniz kıyısında yürüyüş yapmak için çıkmıştı dışarıya. Yağmur sonrası deniz dingindi.

Kıyıdaki yeşil alanların önemli bir bölümü, dolgu alanıydı. Buraya önce büyük taşlar döküldü bir düzen içinde. Ardından taşların üstüne toprak serildi. Doğaldır ki toprak tabakası çok kalın değil. Dolgu alanı, ağaçlandırıldı büyük bir çabayla. Ağaçların altına çim tohumları ekildi. Başta kuşlar olmak üzere birçok canlı burada dirim buldu kendine.

Güner, kıyı boyunca yürürken taşların arasından boy atmış bir incir ağacı gördü. Dibine baktığında çok fazla toprak göremedi. Buna çok şaşırır. Bir ağacın topraksız bir yerde taşların arasında nasıl büyüdüğüne bir türlü bir anlam veremez. Sorar incir ağacına:

“Sen, toprağın olmadığı bir yerde nasıl büyüdün?”

“Dibime balarsan azıcık bir toprak görürüsün. Biz incirler, doğanın güçlü ağaçlarıyız. Taşların üstünde, oyuklarında azıcık bir toprak, çürümüş yaprak ya da birikmiş toz olsa da bizim tohumlarımızın çimlenmesi için yeterlidir bu.” diye yanıtlar çocuğu incir ağacı.

“Peki, seni bir fidanken bu taşların arasına kim dikti?” diye sordu Ergün.

“Beni fidanken buraya kimse dikmedi. İncir meyvesiyle birçok kuş türü beslenir. Ben olgun bir meyvenin içinde küçücük bir tohumken bir kuşun gagasının kıyısına yapıştım. Kuşun karnı doyunca uçtu gökyüzüne doğru. Bu taşların üstünden geçerken gagasından düşüverdim bu taşların arasına. Buradaki çürümüş yapraklar banan yuva oldu.  Bahar gelince çimlenip küçük bir fidan oldum. Yağmurlar ve deniz suyu, bana can oldu. Zamanla büyüdüm. Bulunduğum yer hem çok güneş alıyor hem de susuz kalmıyorum. Bu nedenle kısa sürede boy atıp dal budak saldım. Meyve verdim. Meyvelerimle kuşlar ve böcekler beslendi. Bazı insanlar ise meyvelerim olgunlaşmadan onları toplayıp reçel yaptılar.” dedi incir ağacı geniş ve sararmaya yüz tutmuş yapraklarını kımıldatarak.

Anne Gülkut: “Çok fazla yaprağın var. Bunlar sararmaya başladı bile, döküldüklerinde ne olacaklar?”

“Bazılarını güz yelleri uçaracak farklı yerlere. Önemli bir bölümü ise benim dibime ve çevreme düşecek. Bunlar zamanla çürüyüp toprağa dönüşecek. Dünyanın en verimli toprağıdır bu. Buna bilim adamları, yeşil gübre, derler.” diye yanıtladı anneyi.

Baba Günkut: “Desenize kendi toprağınızı kendiniz üretiyorsunuz.” diyerek söze girdi.

“Doğru diyorsunuz Günkut Bey. Aslında burada çimlenip yaprak açtığım günden beri kendimi besliyorum yapraklarım ve kuruyup yere düşmüş meyvelerimle.” dedi kendi işini yapmaktan duyduğu gururla.  

Ergün: “Yapraklarınız çok büyük olduğu için kısa sürede daha çok yararlı oluyorlar sanırım.” dedi.

İncir ağacı: “Bu saptamanız doğru… Büyük yapraklarım yalnızca bana değil, diğer bitkilere de gübre oluyor. Onların ayakta kalmasına katlı yapıyor.” dedi doğaya yararlı olmanın verdiği özgüvenle.

Gülkut: “Siz, en zor koşullarda bile köklerinize tutunacak bir yer buluyorsunuz. Bu, şaşırtıcı değil mi?” diye sordu biraz şaşkınlıkla.

“Evet, her türlü yerde boy atarız. Terk edilen evlerin duvarları arasında büyüyen incir ağaçlarını görürüsünüz. Bu durum insanları üzer, ancak bizi sevindirir. Çünkü taştan, tuğladan, briketten oluşan ev yıkıntılarını yeşertiriz. O viranelerin yaşam alanı olmasını yolunu açarız.” dedi.

Günkut: “Biz insanlar, ‘Ocağına incir ağacı dikmek’ diye bir deyim kullanırız terk edilen evleri anlatmak için.” dedi biraz da üzülerek.

“Bu deyim aslında insanlar için üzüntü verici. Çünkü türlü nedenlerle evlerini terk ettiklerinden ocakları sönüyor. Burada suç bizim değil, insanların. Onların bırakıp gittikleri, gözden çıkardıkları evler bakımsızlıktan yıkılıyor. Biz de o yıkıntılara dirim veriyoruz. İnsanlar da incir ağaçları gibi topraklarına sahip çıkmalı. Doğup büyüdükleri yeri terk etmemeli.” dedi bilgece.

Gülkut: “Biz insanlar size çok şey borçluyuz. Taşların, kayaların üzerinde büyüyerek buralara dirim veriyorsunuz. Buralarda birçok canlının yaşamasına olanak sağlıyorsunuz. Meyvelerinizle sofralarımıza renk, bedenimize güç katıyorsunuz.” dedi minnet dolu bir sesle.

Güner ve Ergün aynı anda: “Çok sağ olun bize verdiğiniz çok önemli ve değerli bilgiler için… Ayrıca doğamıza kattığınız yaşam ve sofralarımıza getirdiğiniz bolluk da övgüye değer… Sağlıcakla kalın! Dallarınız güçlü, yapraklarınız gür, meyveleriniz bol olsun.” dediler öğrenmenin mutluluğuyla.

Çocuklar, anne ve babalarıyla incir ağacının yanından ayrılmadan sararmakta olan yapraklarını elleyip sevdiler, bedenini okşadılar. Hep bir ağızdan iyi dileklerde bulundular ona.

İncir ağacı, “Uğurlar olsun!” dedi arkalarından dallarında kurumakta olan meyvelerinden birkaç damla bal aktı yapraklarının üstüne. Bir serçe gelip kondu tepe dallardan birine. O da cikcikleyerek selamladı doğa dostu aileyi.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       29 Kasım 2025

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder