USTALIK, TARİHE Mİ KARIŞIYOR?


Bir işin ustası olmak, tarih boyunca toplumuzda saygı gördü. Ustalık, bir beceri ve yetenek işi olduğundan saygıyı hak eden bir meslekti. Tarihin en eski zamanlarından beri toplumsal yaşamın içinde yerini aldı ustalar. Onların yaptıkları iş, birçok kişinin günlük yaşamını kolaylaştırdı. Özellikle ustaların aktöresi, toplumun sevgisini, saygısını perçinlerdi.

En başta insanların başını soktukları evler, işlerini daha kolay yapmaları için gerekli araç ve gereçler ustaların yapıtları. Ayrıca her ustanın yaptığı işe göre bir aleti vardır. O aleti de tasarlayıp bulan yine ustalardı. Binlerce yıldır toplumsal yaşamın başköşesine oturtulmuştur ustalar. Yaşımı kolaylaştırmaları, onların saygı görmesinin bir başka nedeniydi.

Ustalık, zamanla kazanılan bir şey. Belli bir eğitim süreci gerekiyor bir işin ustası olmak için. Bu eğitimin kuramsal yanı vardır. Ancak eğitimin ana gövdesi, uygulamalardan oluşur. Bir başka deyişle usta olmak için ilk adımını atan çırak, “İnsan göre göre, hayvan süre süre.” atasözünün gereğince eğitilir. Ustanın kılavuzluğunda eğitim süreci sürüp gider. Zamanı geldiğinde ufak tefek işlerde sorumluluk alır çırak. Giderek sorumluluk alması artar, böylece kendi başına iş yapar. Kendi kanatlarıyla uçacak çırağa ustası el verir. El vermek günümüzün diplomasıdır.

Usta yetiştirme işi, yıllarca usta-çırak ilişkisiyle yürümüş. Zamanla usta yetiştirmek, devletin grevi olmuş. Ülkemizde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı meslek okulları bu işi üstlendi. Böylece ustalık, daha bilimsel duruma getirildi. Ayrıca çağcıl tinbilime uygun eğitim sisteminden geçmekte ustalar. Ne yazık ki ülkemizdeki meslek okullarının sayısı yeterli değil. Genel liselerin çokluğu, mesleksiz yurttaşların yetişmesine neden oluyor. Ayrıca üniversite sayısındaki artış, gençlerin meslek öğrenmesinin önünde en büyük engel. Bu da genç insan işsizliğini oldukça yükseltmekte. İşsizlik yükselirken usta sayısı da azalmakta. Bu da ustaların yaptıkları iş karşılığında oldukça yüksek paralar almasına neden oluyor.

Usta çırak ilişkisiyle usta yetiştirme işi, genellikle amaca uygun olmuyor. Bir süre çıraklık yapan kişi; gerekli zamanı tamamlamadan, yani ustasından el almadan, işini öğrendiğini sanarak ustalığa başlıyor. Çoğu kişi, bu yolla bozup yaparak işini öğrenmeye çalışıyor. Bu da büyük sorunlara yol açmakta. Ustaların bir bölümü işini doğru yapıp yurttaşın sorununu giderirken, bir bölümü ise sorunu daha da büyüterek işi yapmış gibi gidiyor dükkânına. Hem yeni sorun yaratıyor hem de üstüne para alıyor iş bilmez sözde ustalar. Çoğu ustanın dükkânı yok. Adresleri belli değil bunların. Telefonla iş görmekteler. Yanlış iş yaptıklarında onlara bir daha ulaşmak ne yazık ki olanaksız. Toplumsal çürümenin ustalığı da etkilediğini üzülerek söylemeliyim.

Başımdan geçen iki olayı burada paylaşmak isterim. İlk olay beş altı yıl önceydi. Eşim, arabası için bir radyo aldı. Radyoyu yerine takmayı biz beceremedik. Evimize yakın oto sanayi sitesine gittik. Önceden tanıdığımız bir oto elektrikçiye uğradık radyoyu takması için. Saatlerce uğraştı bu iş için. Sonunda bitirdi işi. Borcumuzun ne kadar olduğunu sordum. Radyoya verdiğimiz paranın neredeyse üç katı bir para söyledi. Bu, beni şaşırttı. “Biraz fazla istemedin mi bu iş için.” dedim. “Yok…”deyip “Çok fazla uğraştım radyoyu takmak için.” diyerek sürdürdü sözlerini. Güler misin, ağlar mısın bu savunmaya?

“Bak ustam, senin bu işe çok zaman ayırdığın doğru. Ancak çok zaman ayırman işin büyüklüğünden, çokluğundan değil; işi bilmemenden kaynaklı. Nerdeyse her yıl taşıtların teknolojik özellikleri değişiyor. Ancak ne yazık ki sanayi çarşısındaki ustalar, eski teknolojik bilgileriyle kaldıkları için yeniliğe uyum sağlayamıyorlar. Örneğin; sanayi sitenizin yönetimi, yeni teknolojileri öğrenmeniz, yenilikler euyum sağlamanız için hizmet içi kurslar açıyor mu? Sizlerin eğitimi için bir çalışması, çabası var mı?” dedim. Bu doğrultuda sözlerimi sürdürdüm. Karşımda elleri cebinde duran usta, renkten renge girdi. Titreyen bir sesle “Haklısınız ağabey!” dedi.

Yukarıdaki sözleri söylerken üzüldüğümü söyleyebilirim. Üzülsem de bir kara düzenin çürümüşlüğünü dile getirmeliydim. Çünkü bir insanlık, yurttaşlık görevi olarak benimsemiştim kara düzenle savaşımı. Bir süre karşılıklı sustuk Eşim yanımda, suskun ve şaşkın. Sonrasında cüzdanımı çıkardım. Bunu gören usta, “Para istemez Hoca’m!” dedi. “Yok, hakkını almalısın.” dedim. O, almak istemese de hakkı olabileceğini düşündüğüm parayı, iş önlüğünün cebine soktum. “Sağol Usta’m” deyip iyi günler dileyerek ayrıldık oradan.

İkinci olay ise son aylarda yaşandı. Bir yıl önce bizim banyodan su aktı alt kata. Tesisatçı çağırdık. Kendince bakıp etti, onardı güya akan yeri. Neyse parasını ödedik. Alt katın tavanını da yaptırdık. Bir ay önce yeniden aynı sorun ortaya çıktı. Birkaç tesisatçı çağırdım. Kendilerince sorunu giderdiler. Ancak sorun giderilmedi. Alt kat komşumuz da bizi bu sorunla ilgilenmedik diye mahkemeye verdi. Üstelik yapımızdan karot alınmış, çok geçmeden de çürük raporu çıkmıştı. Komşumuz, bu durumu fırsata çevirmek peşindeydi ne yazık ki. Komşuluk ilişkilerinin geldiği düzeyi anlamak bakımından bu çok çarpıcı bir örnek. En sonunda işten anlayan bir usta bulduk, çözdü sorunu kaşla göz arasında. Hem de önceki ustalardan daha az para aldı onarım için.

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi hem usta bulmak zor hem de işi bilen usta sayısı giderek azalmakta. Bu durum, toplumumuzun geleceğini tehlikeye düşürmekte. Bu da meydanı fırsatçılara bırakmakta. Son yıllarda usta azlığı nedeniyle usta olmayan kişiler ortaya çıktı “ustayım” diye. Bu, çok üzücü bir durum…   

İşini gerektiği gibi hakkıyla yapan usta sayısı gün geçtikçe azalmakta. Güvenebileceğimiz ustaları, zamanla tarihin sayfaları arasında bulacağız sanırım böyle giderse.

Ülkemizdeki usta yetiştirme sorunu ivedilikle çözülmeli. Yetiştirilen kişilere meslek aktöresi öğretilmeli. Ustalık, yeniden eski saygın durumuna getirilmeli. “Alet işler, el övünür.” atasözümüzü, yeniden söylenir duruma getirilmeli.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevi okullardan mesleksiz, işsiz kitleleri toplumun içine salmak değil, elinden iş gelir kişileri topluma hizmet etmek için yetiştirmektir. Bunu yaşama geçirmek için de çağa, toplumun gereksinmelerine uygun bir eğitim sistemi benimsenmeli.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       17 Kasım 2025

TRABZON’DAN ÇIKTIM BAŞIM SELAMET


Birinci Dünya Savaşı’nın en acıklı, en üzüntü verici öyküsüdür Doğu Karadeniz Bölgesindeki muhacirlik. Yıllarca belleklerde capcanlı kaldı muhacirlik anıları. Dedeler ve nineler torunlarına anlatırdı bu anıları. Anlatanlar, aynı acıyı yaşıyormuş gibi yüreklerinde o derin acının sızısıyla hep gözyaşları içinde, sözcükleri bir üzüntü denizinde dile getirirlerdi. Gözyaşlarına, seslerindeki titremeye, kimi zaman gözlerinin dalıp gitmesine bakarak yüreklerindeki yangının ne denli büyük olduğunu anlardık.

Ninem, anlatırdı fırsat buldukça muhacirlik anılarını gözlerindeki pınar, yanaklarında sele dönüşürdü bu sırada. Muhacirliğe çıkıldığında çok gençti. Yakınlarının birçoğu yolda açlıktan, sayrılıktan ya da çetelerin ve düşmanın kurşunuyla yaşamını yitirmişti. Nerdeyse çoğunun gömüldüğü yer bile belli değil. Onlara ağlardı ninem sık sık. Ağlayarak anlattığında o acı yıkım günlerini yeniden yaşar gibiydi.

Artvin, Rize ve Trabzon’un işgaliyle topraklarından kopan halk, batıya doğru göç etti türlü zorluklar ve olanaksızlıklar içinde. Arkada düşman, önde açlık, sayrılık ve azınlıkların çeteleri vardı. Yıllarca komşuluk yaptığımız, ekmeğimizi ve suyumuzu paylaştığımız gayrimüslimlerin çoğu çeteleşip arkadan vuruyordu Türk halkını. Her türlü ihanetin düşmanla kol kola girdiği yıllardı savaşın sürdüğü dönem.

Muhacirlerin bir bölümü, iç kısımdaki dağlık ve ormanlık bölgeden göç ediyordu. Bu kişiler, sarp yamaçları aşıp derin vadileri geçiyorlardı. Daha çok keçi yollarını yeğliyorlardı yürümek için. Doğanın sert koşullarına yenilip toprağa düşenler çoktu. İkinci bölüm, sahilden yürüyordu. Belki bir deniz taşıtı bulup binmek umuduyla. Üçüncü bölüm ise bulabildikleri derme çatma deniz taşıtlarıyla göç ediyordu batıya doğru. En çok kırılanlar, deniz yoluyla gidenler oldu. Rus savaş gemileri, yoksul ve çaresiz insanları taşıyan deniz taşıtlarını bombalayarak denize gömdü çoğu zaman. Sahiden yürüyenler de zaman zaman düşman gemilerinin ve karadan yürüyen askerlerinin hedefi oldu.

Muhacirler, aç ve susuz yürüyorlardı kilometrelerce yolu. Yürüdükleri yerlerde buldukları kimi otlar ve yabani meyvelerle açlıklarını bastırmaya çalışıyorlardı. Gün boyu bir lokma bir şey yemeyenler çoktu.

Deniz kıyısından yürüyen muhacirler, Eynesil’i geçip Görele’ye doğru ilerlerken tam da Eynesil-Kekiktepe Köyü’nün sahilinde yolları kesildi Rus askerlerince. Muhacirler, kıyıdaki kumsalda dizildiler işgalcilerce. Ellerine kazma ve kürek verilerek kumsalda insan boyu derinliğinde uzun bir hendek kazdırıldı. Muhacirler, hendeğin kıyısına dizildi Rus askerlerince. Aralarında çevre köylerden olanlar da vardı. Düşman askerleri, gözlerini kırpmadan çoğu kadın ve çocuk olan silahsız, yorgun muhacirleri kurşuna dizdiler. Vurulan, hendeğe düştü. Çevre köylerden birinden olan bir yurttaşımız yaylım ateşi başlayınca vurulmadan attı kendini hendeğe. El ayak çekilince gidip köyüne haber verdi olan biteni. O gün Karadeniz’in suları şehitlerin kanlarıyla kızıla kesti. Yıllar sonra bile bu kumsaldan, denizden kadın saçları insan kafatasları çıktı. Muhacirlerin düşman kurşunlarıyla kırıma uğradıkları yerin Aralık Köyü’nden denize kavuşan dereden başlayarak Şirinali ile Durmuşlu derelerine kadar uzanan kıyı kesiminde olduğunu Öğretmen, Merhum Fahri Şirin’den öğreniyoruz.

Kekiktepe’de yapılan insan kıyımı üzerine halk, bir türkü yakar. Bu insan kıyımını anlatan “Trabzon’dan çıktım başım selamet/ Çavuşlu’ya vardım koptu kıyamet” türküsüdür. Bu türküyü her dinlediğimde içim yanıp kül olur. Karayoluyla memleketim Trabzon’a her gidişimde ya da sıladan dönüşümde Kekiktepe’den geçerken deniz kızıla keser, gözlerimden akan yaşa egemen olamam. Muhacirliğe gidip de dönemeyen yakınlarımı, komşularımı, yerdeşlerimi düşünürüm. Keşke burada şehitlerimizin anısına bir anıt yapılsa ve gelecek kuşaklar bu insanlık dışı insan kıyımını öğrenebilse...

Düşman askerleri büyük bir utku kazanmışçasına batıya doğru yürüyüşlerini sürdürürler. İki Rus taburu, Çavuşlu Deresi’ni sallarla geçmek yerine, yatağından yürüyerek geçmeye başladıklarında Türk direniş çeteleri ile askerlerimiz birden ortaya çıkar. Birden yaylım ateşi başlar. Düşman, tuzağa düşürülmüştür. Günahsız muhacirlerin öcü alınmaktadır artık. Rus taburları, çok sayıda askerini yitirir burada. Bunun üzerine Rus Komutan Aleksandır, Çavuşlu’nun yakılması buyruğunu verir. Çavuşlu günler, geceler boyu yanar. Bu yangında evler, dükkânlar, ahırlar, damlar, fındık ve buğday ambarları yanıp kül olur.

Çavuşlu yandıktan sonra düşmanın karşısına bir kadın kahramanımız çıkar. Adı, Gülüşan Hanım’dır. Önce halka eziyet eden çetelerle savaşır yanındaki kahramanlarla. Sonrasında arkadaşlarıyla düşmanla çatışmaya girer ve 18 yaşındayken 18 Rus askerini tutsak eder. Bu haberi alan bölge komutanı Trabzonlu Albay Hacı Hamdi Bey (Pirselimoğlu), çağırır düşmanı tutsak alan kahramanları. Gülüşan’ı karşısında gören Hamdi Bey: “Bu da askerimiz olsun, dokunmayın, dursun burada.” der. Bundan böyle Gülüşan Hanım’ın adı Dursun Çavuş olarak kalır. Keşke doğup büyüdüğü köye ya da bir okula, önemli bir yere bu kadın kahramanımızın adı verilse.

Trabzon’a gidiş gelişlerde otobüsler Çavuşlu’da ekmek molası verir. Türkiye’nin en güzel ekmeklerinden biri pişer burada. Ekmeği her aldığımda Çavuşlu’da yanan buğday ambarları gelir gözümün önüne. Gülüşan Hanım’ı (Dursun Çavuş’u) düşünürüm saygı içinde. Keşke bu güzel beldemizde Dursun Çavuş’un kahramanlığını anlatan bir anıt ya da yazıt olsa... Çavuşlu Deresi’ni düşmana mezar eden kahramanlarımızla ilgili bir bilgilendirme yapılsa…

Ninem: “Çok çalışın hem kendiniz hem de memleketimiz için. Bir daha o kötü günleri yaşamasın bu millet. Allah, bizi bir daha toprağımızdan koparmasın, bu millet bir daha muhacirlik görmesin!” derdi. Bu duasını, ölünceye dek yaptı. Düşmanın bir yandan, yoksulluk ve yoksunluğun öte yandan kendilerini nasıl çaresiz bıraktığını anlatırdı.

Muhacirlik, büyük acılara neden oldu. Birçok ocak sönüp gitti. Ne yazık ki bu konuda derinlemesine araştırmalar yok! Genç kuşaklar, tarihi öğrensin ki ondan ders alsın. Bir toplum, tarihten aldığı derslerle geleceği kurar. Bu da unutulmaya…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       13 Kasım 2025

 


SPORCUNUN ZEKİ, ÇEVİK VE AHLAKLISI


Atatürk: “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” sözüyle sporcunun nasıl biri olması gerektiğini açıklamış yıllar önce. Sporcu, başarılı olmak için öncelikle verilen görevi layıkıyla yapacak zekâya sahip olmalı. Zeki kişi, yaşamın tüm alanlarında başarının yollarını açar ve geniş kitlelere örnek olur. Zekâ, aynı zamanda sporcunun takım arkadaşları, kulüp yöneticileri ve onu destekleyen yandaşlarıyla olumlu ilişkiler kurmasını sağlar.

Çeviklik, her sporcunun sahip olması gereken bir özellik. Bu da onun başarıya giden yolda sahip olduğu bedensel bir yetenek. Her spor dalının kendine göre kuralları, yapılması gereken devinimleri var. Farklı spor dallarında etkinlik gösteren sporcuların değişik vücut yapıları ve göstermesi gereken devinimleri gerekir. Bu da doğal özelliklerin çalışarak geliştirmesiyle olanaklı. Sporcu, çevik olmasa başarıya ulaşması olanaksız olur. Bunun için de çevikliğini artırmak zorunda.

Sporcu ahlaklı olmalı. Sporun kurallarına, ilkelerine uymalı. Bedenini eğitip geliştirdiği gibi nefsini de terbiye etmeli. Sporu, yasadışı kazanç yolu olarak kullanmamalı. Sporun kurallarını, üç beş kuruşluk haksız kazanç için çiğnememeli. Spor, onun için bir ülkü, erdem, aktöreli bir amaç olmalı. Sporun kurallarına uymak, sporcuyu erdemli yapar.

Futboldaki bahis soruşturması gittikçe büyüyerek geniş bir kesime yayılmakta. Ne yazık ki birçok genç oyuncunun bahis oynaması, üzücü bir durum. Önündeki başarılı bir geleceğin engin ufuklarına koşmak yerine, kısa yoldan ve haksız para kazanama yoluna girmeleri, sporun aktöresine uymuyor. Bu da sporcuların yetiştirilmesinde önemli eksikliklerin olduğunun göstergesi. Sporcu, yalnızca kaslarını güçlendiren kişi olmamalı, beynini de varsıllaştırıp güçlendirmeli.

Ne yazık ki altyapılardan yetişen sporcuların kaslarını güçlendirip çevikleşmeleri sağlanırken duygu ve düşünce gelişimleri ihmal edilmekte. Onların kişilikleri de kaslarına koşut olarak geliştirilmeli. Ahlak; onlar için soyut bir kavram olmaktan çıkarılıp yaşamın, sporun vazgeçilmez bir gereksinimi, zorunluluğu durumuna getirilmeli. Bu, savsaklanmayacak bir durum sporcular için.

Bahis soruşturması yasal bahis üzerinden derinleşmekte. Oysa yasadışı bahis konusu incelenirse işin ne denli büyük olduğu anlaşılır. Bu iş dudak uçuklatıcı şike olaylarına uzanırsa hiç şaşırmam. Çünkü ülkemizde kuralsızlığı kural, haksızlığı hak olarak benimsenmiş kimi kişi ve kurumlarca. Başkalarının sırtından geçinmek, emeği sömürmek, alınterini hiçe saymak, eşit koşullarda yarışmamak ne yazık ki kimlerince hak olarak bellenmekte. Ülkemizde birçok alanda olduğu gibi sporda da haksızlıklara çokça rastlanmakta. Bunun önlenmesi için toplumsal bir arınmaya ivedilikle gereksinim var.

Toplumsal aktöreye uygun davranan sporculara, yöneticilere, hakemlere gereksinim var. Her sporcuya, topluma karşı sorumluluğu olduğu bilinci kazandırılmalı. Bu konuda onlara eğitimler verilmeli. Ahlaksız davranışla sporculuk yan yana gelmemeli.

Bahis soruşturmasının derinleştirilmesi ve toplumsal bir arınmanın yolunun açılması için “Nereden Buldun Yasası” ivedilikle çıkarılmalı. Yoksa haksız kazanç elde eden kişi ya da kurumları belirlemek oldukça zor. Herkes, kazancının kaynağını kanıtlamalı. Bunun için siyasal partiler ve TBMM üstüne düşen görevi yapmalı. Çünkü başka Türkiye yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Kasım 2025

ATATÜRK, BÜYÜDÜKÇE BÜYÜYOR


Bugün Atatürk’ün sonsuzluğa göç etmesinin 87. yıldönümü… Bu nedenle sabahleyin hava ışımadan ayağa kalktım. Çünkü Türk’ün Ata’sını anmak, O’nu saat 09.05 geçe yeniden içimde tüm varlığıyla duyumsamak için heyecan içindeydim. Sabahın köründe Atatürk’le ilgili kitaplar karıştırdım bir süre.

Kahvaltımı, her sabah aksatmadan yaparım olağanüstü bir şey olmasa genellikle aynı saatte. Ancak bu sabah, önce Atatürk’e karşı saygı duruşu görevimi yerine getirdikten sonra kahvaltımı yaptım. Çünkü heyecanlıyım.

Saat, dokuzu beş geçe yaşam durdu adeta. Sirenler ötmeye başladığında Kadıköy’ü Pendik’e bağlayan Emin Ali Paşa Caddesi sessizliğe gömüldü. Yalnız siren ve arabaların düdük sesleri vardı. Kuşlar bile kondukları yerden kıpırdamadılar. Arabalarından inen yurttaşlar, saygı duruşuna geçtiler. Camlarda, balkonlarda kadınlı erkekli yurttaşlar dimdik durdular. Evlerin içine üzüntü yüklü siren sesleri doldu. Tarihin derinliklerine kök salmış koca bir ulus; Ata’sına, kurtarıcısına sonsuz saygısını gösteriyordu. Arabalarının yanında, balkonlarında, evlerinin pencerelerinde saygı duruşunda bulunanlardan bazıları gözyaşlarına egemen olamadılar. Saygı duruşu bitince eller önce gözlere, sonra yanaklara gitti ıslaklığı silmek için.

Sayıları az da olsa saygı duruşunda bulunmayıp kaldırımda yürüyen, taşıtlarının gazlarına yüklenerek Türk halkının ulusal selinde boğulmamak için kaçanlar gözümden kaçmadı. Ne yazık ki bu kişiler, 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize dökülen düşmanın ardılları. Onlara söylenecek sözüm bu kadar…

Atatürk’ü ne yazık ki onu savunanların büyük çoğunluğu da ona kaşı çıkanlar da doğru olarak anlayamadı. Bu nedenle Kemalizm, her iki kesim için de batıcılık demek. İki kesim birbirilerine karşıt görünseler de ideolojik kaynakları emperyalizm.  Oysa Atatürk, yaşamı boyunca batıyla savaştı. Batı emperyalizmine karşı ilk utkuyu kazanıp dünyanın ezilen uluslarına yol gösterdi.

Atatürk, 27 Mart 1933’te şunları söylüyor: “Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum.

Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelik olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve engellere rağmen manileri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir.

Size bu sözleri söyleyen Cumhurreisi değil, sadece Türk milletinin bir ferdi olarak Mustafa Kemal’dir. Bu hususa bilhassa nazarı dikkatinizi çekerim. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 26, Birinci Basım: Kasım 2009, s. 144)” Burada görüldüğü gibi Atatürk, Doğu’nun tüm ezilen uluslarının bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşmalarını istemekte, bunu ülkü olarak benimsemekte.

Atatürk, yukarıdaki konuşmasında dünyanın barış, mutluluk, erinç, uyum içinde yaşaması için emperyalizmin dünya üzerinden yok olmasını istemekte, bunu kendine ve tüm ezilen uluslara amaç olarak göstermekte. Demek ki O’nun savaşılması gereken düşman olarak gördüğü emperyalizmdir. Emperyalizm de batının dünya halkalarını sömürme aracıdır.

Günümüzde, emperyalizme karşı konumlanamayan birinin Atatürk’ü anlayıp içselleştirmesi oldukça olanaksız.

Dünya büyük yıkımlara sürüklenmekte. Nerdeyse yeryüzünün her köşesinde emperyalizm, sömürüsünü artırmak için insan kıyımları yapıp ülkeleri yakıp yıkmakta. İşte, yıkım karşısında ezilenler, Atatürk’ün yol göstericiliğine sığınmaktalar.

Ne yazık ki ülkemizi yönetenler, Atatürk’ün çizgisinden ayrılıp emperyalizmin buyruğuna girdiler yıllarca. Bu ulusal sanayimizi, tarımımızı, eğitimimizi, savunmamızı çökertti. Yaşamın her alanına egemen oldu emperyalizm, yerli işbirlikçileri yardımıyla. Buna karşın yurttaşlarımız kurtuluş için Atatürk’ü keşfediyorlar yeniden. Gerçek Atatürk’ü öğrenmek için büyük bir çaba var.

Atatürk, hem ülkemizde hem de emperyalizmin boyunduruğu altında inim inim inleyen ezilen ulusların halkları arasında gittikçe büyüyor.

Büyük Kurtarıcı, ulusumuz ve dünyanın ezilenleri için büyük bir umut. O umut, gittikçe büyümekte yüreklerde. Atatürk, emperyalizmin tüm olumsuz çabalarına karşın büyüdükçe büyüyor. Önümüzdeki yıllarda ezilen ulusların emperyalizme karşı büyük utkusunun kılavuzu, önderi olacağı kesin. Çünkü ezilenlerin Atatürk’ten başka kurtuluşları, yönlerini bulduracak kutup yıldızları yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       10 Kasım 2025

 

 

 

 

Oğluma Mektup 8

                                                                            9 Kasım 2025 Pazar

Ruh İkizim, Yürektaşım,

Oğulcuğum, son günlerde mektuplarımı her gün yazamıyorum. Bu nedenle seni unuttuğumu sanma! Günün her anında yüreğimde duyumsadığım kişisin. Senin varlığın, bana yaşama gücü veriyor. Çünkü ben geçmiş, sense geleceksin. İnsan geleceğin umuduyla yaşama tutunur. Bugün keyifle okuyup bitirdiğim bir kitaptan söz edeceğim sana.

Kitabın adı, Musa’nın Gecekondusu… Yazarı, Hasan İzzettin Dinamo… Yazarımız Dinamo, yerdeşimiz... Trabzon’un Akçaabat ilçesinin Kavaklı köyünde doğmuş. Kavaklı deyince usuma 1810’da Doğu Karadeniz Bölgesi’ni işgale gelen Rus donanması geliyor. 1810 Yılında Rus donanması, henüz gün ışımadan Kavaklı köyü önünde görünür. Sabah ezanı okunmuş, köyün erkekleri namaz kılmak için camiye gitmişlerdi. Tam bu sırada evinin camından dışarıya bakan yaşlı bir kadın, fark eder düşman donanmasını. Bağırıp komşularına haber verir tehlikeyi. Kazmasını, küreğini, baltasını, tahrasını, tüfeğini kapan kadın ve çocuklar dikilir düşmanın karşısına. Çatışma başlar. Camide namaz kılmakta olan erkeklere de haber salınır. Onlar da koşup gelir. Direniş şiddetlenir. Çevre köy ve ilçelerden koşar halk Kavaklı’ya yardım için. Derken Ruslar geri püskürtülür çok sayıda ölü bırakarak. İşte ülkemizde, işgale karşı ilk halk direnişini yapan Kavaklılıdır Hasan İzzettin. Kanında işgale, haksızlığa direniş vardır.

Yazarımız, beş yaşındayken Birinci Dünya Savaşı başlar. Babası ile ağabeyi Doğu Cephesi’ne gider yurdumuzu korumak için. İkisi de şehit olur. Ardından annesi uçmağa varır. İki kız kardeşiyle ortada kalırlar. Kız kardeşleriyle Çocuk Esirgeme Kurumu’nun farklı yurtlarında koruma altına alınırlar. Yurtta eğitimini sürdürür. Araştırıp öğrenir, kitap okur. Haksızlıklara karşı durur küçük yaşına karşın. Farklı okullarda sürer eğitimi. En sonunda Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Resim İş bölümüne girer. Yedi yabancı dil öğrenir. Genç yaşta “Faust” ve “Werther’in çevirilerini yapar. Toplumcu düşünceleri savunup haksızlıklara karşı çıktığı için genç yaşta yargılanır ağır suçlamalarla. İşinden gücünden olur. Ne yazık ki yaşamı boyunca doğru düzgün bir işi olmaz. Devletin güvenlik birimleri, işi gücü bırakıp onu izler. Erinç içinde bir yaşam sürdüremez bir türlü.

Geçinmek için takma adlarla zaman zaman da arkadaşlarının adıyla çevirileri yayımlanır. Ne yazık ki dost sandığı arkadaşları da ona kazık atar. Arkadaş bildiği yayıncılar, onun siyasal sakıncasını bildikleri için sömürürler onun emeğini acımasızca ve utanmazca.

Çok sevdiği bir kadınla evlenir. Eşi de çalışmaktadır. Bir de çocukları doğar. Romanda anlatılan Musa aslında yazarın kendisi. O yıllarda gecekondulaşma başlamıştır İstanbul’da. O da Küçükçekmece’de bir gecekondu satın alır. Zamanla bir odaya birkaç oda ekler. Ne yazık ki çok partili yaşama geçilmiş, siyasal ortam çok gergindir. İnsanlar, inandıkları partinin siyasetlerini din gibi görür. Halk, ikiye bölünmüştür karpuz gibi. İki kesim, birbirine düşman gibi bakar. Kavgalar, dövüşler olur aralarında. Musa, iki siyasal kesime de yaklaşmaz. Ancak iktidardaki Demokrat Partililer, onu çok tehlikeli bulur. İkide bir karakola şikâyet ederler bu yetenekli yazarımızı. CHP’liler de bağrına basmaz Musa’yı. O ise yaşamda kalabilmek için tavuk, hindi yetiştirmek olmak üzere her türlü işi yapar. Amacı, ekmek parası kazanmak. Nedense ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranır.

Musa’nın bir başka baş belası da kaynanası… İki de bir gelip kavga eder damadıyla. Ona göre damadı beceriksizin biri. Çünkü çok para kazanamıyor. Bu kavgalar da Musa’ya, eşine ve kızına çok zarar verir. Kaynanası, kızı Zarife’yi Musa’dan ayırmak için olağanüstü çaba gösterir. Hepsine, yaşamı zehir eder. Musa, siyasetçilerin zulmüne karşı direnirken bir de kaynanasının yıkıcılığıyla uğraşmak zorunda kalır. Bu yüzden kızının eğitimi yolunda gitmez. Eşinin sağlığı bozulur. Oysa Musa, başarı yolunda ilerlemektedir. Ancak bunu anlayıp fark etmek de bir us işi. Musa’nın kaynanası, La Fontaine’nin Horoz ile İnci masalındaki horoz gibi incinin değerini bilmiyor. Çünkü insanların değerini, yeteneklerini anlayacak yetkinlikte değil.

Musa, gecekondu mahallesinin yıkılmaması için uğraşıyor dişiyle tırnağıyla. Bu nedenle gecekonducuların birlik olmasından yanadır. Siyasal düşmanlığın, bölünmüşlüğün herkese zarar vereceğini anlatır. Bu yolla komşularının kendisini “sakıncalı komünist” damgasıyla onu dışlamalarının önüne geçmek ister. Savaşımı çok zordur. Çünkü halk kişisel çıkarını, toplumsal çıkarın üstünde tutmaktadır. Sınıf bilinci oluşmadığından siyasal iktidara karşı kendi çıkarını korumaktan da acizdir nerdeyse gecekonducuların çoğu. Musa, yılıp bıkmadan ve sabırla köylerinden gelip tek göz derme çatma bu kulübelere sığınmış insanları birleştirmeye, ortak bir savaşımın içine sokmaya çalışır.

Burada Musa’nın bir konuşma sırasında verdiği örneği seninle paylaşmak isterim Yürektaşım, Oğulcuğum.

Eskiden bir Avrupalı gezgin, Çin’e gezmeye gitmiş. Gittiği kentte gezerken belden yukarısı çıplak bir Çinliyi işkence edildikten sonra bir direğe bağlandığını görür. Zaten yakıcı güneşin altında direğe bağlanması da işkencenin sürdüğünü göstermekte. Binlerce sinek, bu kişinin yaralarının üstüne konmuş kanını emmektedir. Nedense oradan geçenler, işkence altındaki bu kişiyle ilgilenmiyorlardı. İşkenceye uğrayan kişi, oldukça bitkindi. Onun durumuna acıyan gezgin, karasinekleri kovar. Sinekler bulut gibi yükselir yukarıya doğru. Amacı, hem bu zavallıya iyilik yapmak hem de böylesi bir işkenceye duyarsız kalan oradan gelip geçenlere bir ders vermektir.

Sineklerden kurtardığını sandığı kişi, birden ağız dolusu küfürler savurur gezgine. Gezgin doğal olarak bu küfürlere çok şaşırmış.

“Yahu, demiş, sen gerçekte bu cezayı hak etmiş birisin. Ben, sana iyilik ettim. Sense bana sövüp sayıyorsun.”

“Arkadaşım, sen bana iyilik değil, kötülük ettin. Benim gövdemin üzerinde dinlenen sineklerin hepsi toktu. Şimdi, onların yerine aç sinekler gelirse ben nasıl dayanacağım?” der. Bu örnek, günümüze ne denli uyuyor değil mi?

Bilinçsiz halk, çoğu zaman sömürüldüğünün farkındadır, ancak çaresizdir. Alıştığı düzenin sürmesinden yanadır.

Ruh İkizim, Oğulcanım, Hasan İzzettin Dinamo’nun yazdığı kitapların çoğunu daha basılmadan polisler alıp gitti evindeki aramalar sırasında. Bir daha da geri vermediler onları. Hele Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı Kutsal İsyan ile devrimlerimizin romanı olan Kutsal Barış’ın dokuz ciltten oluşan yazmaları yitiverdi ne yazık ki. Yazar üşenmeden yazdı bu dokuz cildi yeniden. Bu, işkence değil de nedir?

Musa, en sonunda halkı birleştiriyor ve gecekondular kurtuluyor. Ancak bu sırada yüreği yara bere içinde kalıyor. Türk aydınının bitmez çilesidir Musa’nın çektikleri. Tüm baskılara, dışlanmaya, suçsuz yere günlerce tutuklanmalara karşı durdu Musa, diğer Türk aydınları gibi.

“Musa’nın Gecekondusu” kitabını, okumanı isterim. Sonrasında ise benim lisede okuduğum Savaş ve Açlar gelsin. Kutsal İsyan ve Kutsal Barış ise başköşede bulundurulmalı ve ivedilikle okunmalı.

İnsanın bir çilesi vardır çekecek. Ne yazık ki yetenekli, bilgili, donanımlı olmak yetmiyor başarılı olmak için. Birçok engeli aşmak gerek başarıya giden yolda. Kimi zaman en yakınların önüne engel kurup seni tökezletir.

Oğulcuğum, yaşam bir engelli koşu… Engelleri aşarak, dikenli yolları geçerek, tuzaklardan kurtularak ulaşır ülküsüne kişi. Bu nedenle engelleri görünce yılıp vazgeçme. İnsan usu, azmi, istenci her türlü zorluğu, engeli aşacak güçte.

Engellere takılmayacağın, zorluklardan korkmayacağın, olumsuzluklardan umutsuzluğa kapılmayacağın güzel günler senin olsun. Sağlık, erinç, mutlulukla kal!

Yüreğinin derinliğindeki sırça köşkünde seni pamuklara saran baban…

 

Oğluma Mektup 7

 

                                                             2 Kasım 2025 Pazar

Canım, Yüreğim, Dirimim,

Kasım ayındayız artık. Güz mevsimi, yavaş yavaş kışa dönmekte. Özellikle geceleri, serinledi iyice. Gündüzleri parlak, aydınlık, sıcak bir güneş olsa da akşama doğru serin havayı duyumsuyoruz her yanımızda. Gün içindeki ısı değişikliği insan bedenini de çok etkilemekte. Bu değişim, türlü sağlık sorunlarına neden olmakta. Bu nedenle havaya aldanıp sayrılığa yakalanma. Sayrılıklar, bu mevsimde salgına dönüşür genellikle.

“Havaya aldanmak”tan söz ettim mektubumun girişinde. Havaya aldanmak, yalnızca değişen iklim koşullarına bağlı değil kuşkusuz. Bir de değişen toplumsal, tinsel, içinde yaşadığımız koşulların sürekli olarak değiştirdiği hava vardır. Bu hava, birçok kişiyi, aldatıp peşinden sürükler. İşte, kişiyi yolundan saptırıp yanlışa götüren bu havaya aldanmadır. İnsan, kimi zaman çok güvendiği kişilerin yanlış yönlendirmesi, göz boyayıcı sözleri ve yalanı egemen kılmasıyla aldanır.  İyi niyetli, yaşama olumlu bakan, gerçekçi olmayı ilke edinen insanları bile kandırmayı başarır bu aldatıcılar.

Kişi, havaya aldanmamak için söylenen, yapılan her şeyi akıl süzgecinden geçirmesi gerekir. Akıl süzgecinden geçmeyen davranışlar ve düşünceler insanın içini kemiren kurt gibidir. Tene ve tine giren kurt, kişiyi içten içe kemirip yok eder. Yalancı, iftiracı, kandırıcı, ikiyüzlü kişiler çevresindekileri aldatmada kendince başarılıdırlar. Bu başarı, geçicidir aldatıcı bulutlar gibi. Gökyüzüne bakıldığında yağmur getirmeyen aldatıcı bulutlar görülür. Çoğu kişi, bu bulutları gördüğünde havanın bozacağını sanır. Oysa bu bulutların ömrü, güneş çıkıncaya kadardır. Güneşin aydınlığı, bu yalancı bulutları yok eder ve böylece gökyüzü ışıl ışıl olur.

Önemli olan insanın geçici, aldatıcı durumlara kanmaması. Sabır göstermeli kişi, gerçeğin ortaya çıkması için. Üstelik gerçeğin ortaya çıkması için savaşmak da gerekir. Dünyanın önemli bir kuralıdır, gerçek geç de olsa ortaya çıkar. Gerçeğin ışığı, her zaman güçlüdür. Onun karşısında hiçbir yalan bulutu sonsuza dek gökyüzünü kaplayamaz.

Dirimcanım, sanma ki yalnızca insanlar havaya aldanır. Toplumların da havaya aldandıkları tarih boyunca görülmüştür. Birden toplumu değiştiren bir hava çıkar ortaya, her yanı kaplar. Toplum; yazı, kışı, baharı, güzü unutur. Bundan böyle, havanın aldatıcı etkisiyle mevsimlerin egemenliği ustan çıkıp unutulur her şey. Mevsimlerin kendilerine özgü güzellikleri belleklerden siliniverir anlaşılmaz bir biçimde. Değişen hava, koca toplumu güzün sararıp solan ve kurumaya yüz tutmuş yaparak gibi dalından koparır. Dalından kopan solgun yaprak, esen yelin gücüne kaptırır kendini. Havada sallanıp savrularak sağa sola yalpalayarak yere düşer. Yere düştüğünde de farklı canlıların ayağının altında kalır. Çoğu kişi, bu yaprağın rengârenk güzelliğini görmezden gelir, yalnızca onun ayağının altında çıkardığı hışırtıya kulak verir. İşte, havaya aldananların sonu ayakaltında hışırdayan yaprak gibi olur. Bu nedenle hışırdayan yaprak olma, kendi toprağında köklenip boy atan ağaç ol!

Havaya aldanan toplumların büyük yıkımlar yaşadığına tanık olunmuştur tarih boyunca. Bu aldatıcı havayı yaratanlar, genellikle ortalama zekânın altındaki lider görünümlü yalancılardır. Yalanın süsüyle toplumu kandırırlar. Ayrıca bu yalancılar, topluma bol keseden vaatlerde bulunurlar. Bunlar, kişisel çıkarı, toplumsal çıkarın önüne koyan vaatlerdir. Yarını düşünmek gibi insana özgü bir nitelikten yoksundurlar. Geleceği düşünmeyen bu kişilerin en büyük özelliği, durmadan yakınmaları. Böylece toplumsal dayanışmayı, yardımlaşmayı da ortadan kaldırırlar.

Toplum; gerçeği, geçmişini, kültürünü, onu var eden değerleri bir anda unutuverir. Köklerinden kopar anlaşılmaz bir biçimde. Geçmişini, atalarını, ülkesinin kurtuluşu için emek verip özveri gösterenleri belleğinden çıkarıverir. Köksüz ağacın kuruması gibi bu toplumlar da parçalanıp yok oluşa doğru giderler.

Dirimcanım, Yüreğim, senden isteğim odur ki havaya aldanma! Suyun akışına kapılma! Hangi koşulda olursan ol, olayları kendi istencinle yönlendir. Her söylenene, her yapılana inanma! Sana söylenen sözleri, aldatıcı davranışları aklın süzgecinden geçir. Aklın kabul etmeyeceği bir şeyi, yüreğin de kabullenmesin. Akıl ve yürek bir olduğunda insan, insan olur.  Aklını kullanmayıp sürü gibi davranan toplumların ve kişilerin sonu yıkımdır. Bu toplum ve kişiler, giderek kimliklerini, kişiliklerini, istençlerini yitirirler.

Bebekliğinden beri akıl süzgecini ustalıkla kullanan sen, değişen havaya aldanmazsın. Senin akıl süzgecin gerçekle yalanı iyi süzer. Yalan ne denli kabul görse de sonunda gerçeğin yengisi büyük olur.

Gerçekle, akılla, yürekle dolu; yalanın, iftiranın, aldatmanın olmadığı mutlu, erinçli, sağlıklı ve başarılı bir yaşam senin olsun oğulcuğum.

Seni, yüreğinde sönmez bir güneş olarak yaşatan baban…

 

 

ÇOCUKLARA DİSİPLİN KAZANDIRMALI


Disiplin, yaşamda başarılı olmanın temelini oluşturur. Disiplinli olan kişi, aynı zamanda yaşamını planlar. Disiplinli kişinin bir zaman diliminde neyi, nasıl yapacağı bellidir. Yaşam disiplini olan kişiler, yaşamına egemendir; kendini zamanın akışına bırakmaz; yaşamını esen yelin yönüne, mevsimin rengine göre ayarlamaz. Başkalarının onu olumsuz yönde yönlendirmesine izin vermez. Yaşamdaki seçimlerini kendi istenciyle yapar.

Çocuk, disiplinli olmayı önce evinde öğrenir. Bu, ilk olarak yatıp kalktığı, zamanının önemli bir bölümünü geçirdiği odasından başlamalı. Sabah uyandığında yatağını toplamalı öncelikle. Ardından odasını düzenlemeli. Eşyalarının yerli yerinde olmasına özen göstermeli. Okula götüreceği ders araç ve gereçleriyle kitaplarını çantasına akşamdan yerleştirmeli. Okulla ilgili her türlü araç ve gerecin yeri belli olmalı. Ayrıca oyuncaklarını düzenli olarak yerleştirmeli. Yine okuldan döndüğünde okul giysilerini temiz ve düzenli olarak uygun yere koymalı.

Çocuklar, küçük yaşlarından başlayarak özbakım becerilerini kazanmalı. Kişisel temizliğini, büyüklerinin yardımı olmadan yapmalı. Doğaldır ki özbakım becerilerinin tümü, önceleri büyüklerince onlara öğretilecek. Çocuğun bu konudaki yetkinliği, becerisi gözlemlendiğinde onun bu işleri tek başına yapmasına izin verilmeli. Bu konuda çocuklara güvenmeli. Elbette ilk başta bazı yanlışlar, eksikler yapacaklar. Bu, çok olağan… Örneğin, yıkanırken sağı solu ıslatıp kirletecekler. Böyle bir durumda onlara kızıp bağırmak, daha işin başında çocukları beceriksizlikle suçlamak çok yanlış. Böyle bir davranış onları yapamayacakları yönünde bir koşullanmanın çıkmazına sürükler. Bu, onların özgüvenlerini zedelediği gibi iş yapma becerilerini de geriletir. Bu nedenle çocuklar, bir işi yaparken yüreklendirilmeli.

Bir çocuğun çok küçük yaşlardan başlayarak yemeğini kendisinin yemesine izin verilmeli döküp saçarak yese de. Özellikle ev dışında yemeklerde, onun yemeğini anne ya da babasının yedirmesi; çocuğun iş yapma isteğini azaltacağı, el becerilerinin gelişimini önleyeceği, özgüveninin gelişmesini engelleyeceği gerçeği göz ardı edilmemeli. Çocuğun kişisel disiplininin gelişmesi için ona güvenmeli.

Çocukların evde, sonrasında okulda ve yaşamın diğer alanlarında işlerini yapması onlara kişisel disiplin kazandıracaktır. Kişisel disiplinin gelişmesine en çok yardım eden ise çocuklara sorumluluk vermektir. Sorumluluğunu yerine getirirken ona karışmamak gerekir.

Çocuklara kazandırılması gereken ikinci disiplin ise duygusal ve düşünsel alanda olmalı. Bu da ona sorumluluk duygusunu kazandırmakla olur. Öncelikle yaptığı işlerde aceleci olmaması anlatılmalı ona. Acele yapılan işlerde yanlış yapma olasılığı yüksektir. Bu nedenle bir işi yaparken önceden düşünüp taşınması, bir planlama yapması gerektiğini bilmeli geleceğin büyük işlerine imza atacak bireyi. Yanlış yapmanın dünyanın sonu olmadığını, bunun bir yenilgi olarak düşünülmemesi gerektiğini bilmeli. Her yanlışın bir doğruyu getireceği gerçeğini iyi kavramalı. Yanlışlardan öğrenmenin büyük bir fırsat olacağını bir yaşam anlayışına dönüştürmeli. Bu nedenle yanlış yaptığında öfkelenip vazgeçmemeli. Yanlışından öğrenerek yeniden denemesi gerektiği disiplinini, alışkanlığını edinmeli.

Her çocuk, bir akademik disiplin edinmeli. Bu, öncelikle planlı bir ders çalışma alışkanlığı kazanmakla olur. Ders çalışması gerektiğinde hiçbir şey, onu engellemeli. Ne işi olursa olsun, bazı yaşamsal sorunların dışında, önceliğinin dersleri olduğu bilinci üstün gelmeli. Hangi derse nasıl çalışacağını bilmeli. Ders araç ve gerecini nasıl kullanacağını bilmesi, onun işini kolaylaştıracaktır.

Ödev yapma alışkanlığı, onun akademik başarısını artıracağı gibi gelecekte atılacağı iş yaşamında çocuğa kolaylık sağlayacak. Hangi konuyu, hangi kaynaktan nasıl bulacağını bilmeli. Kaynaklardan doğru biçimde yararlanma alışkanlığı, öğrencide bir yaşam disiplinin gelişmesini sağlar. Bu da onun okul başarısını olumlu yönde etkiler.

Çocuklar için sosyal disiplin vazgeçilmez. Öncelikle çocuğa, toplumsal yaşamı paylaştığı kişilerle dayanışma ve yardımlaşma anlayışı kazandırılmalı. Bu, giderek bir sosyal disipline dönüşmeli. Sosyal yaşama uyum sağlamanın yolunun toplumsal kurallara uymakla olabileceği gerçeğini bilmeli çocuk. Toplum içinde her dilediği davranışı, işi yapamayacağı konusunda farkındalık oluşturmalı.

Sosyal yaşamda özgürlüklerin sonsuz, sınırsız olmadığı gerçeğini küçük yaşlarda başlayarak öğretmeli onlara. Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde onun özgürlüğünün bittiğini kavratmalı. Toplumsal yaşamda çocuğa başkalarının hakkına saygı göstermesi gerektiği gerçeği, iyi kavratılmalı. Her çocuk, toplumda yalnızca onun yaşamadığını bilmeli. Bu da ona, toplumsal bir sorumluluk kazandıracaktır.

Çocukların disiplinli olması, planlı çalışması onu başarıya götüren en önemli etmen. Bu da küçük yaşlarda kazandırılmalı ve davranışa dönüştürülmeli. Bu nedenle çocuklara güvenmeli anneler, babalar, öğretmenler ve diğer büyükler. Çocuklara fırsat vermeli öğrenmek, iş yapmak, el becerilerini geliştirmek ve disiplinli olmak için. Onların her şeyini büyükleri yaparsa kendilerini nasıl geliştirecekler? Onlara fırsat vermediğimizde nasıl öğrenecek, kendi ayakları üstünde nasıl duracaklar?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       7 Kasım 2025

 

TOPLUMSAL ÇÜRÜME VE BAHİS


Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, 27 Ekim 2025 günü bombayı patlattı. Yaptığı açıklamada, Federasyon bünyesinde düdük çalan 571 hakemden 371’inin bahis hesabı olduğunu, 152’sinin ise bahis oynadığını söyledi. Aslında futbola meraklı olanların tahmin ettiği bir sorundu bu. Çünkü son yıllarda futbol maçlarında olmadık sonuçlar alınıyordu hakem kararlarıyla.

Hacıosmanoğlu’nun açıklamasından sonra savcılık harekete geçti ve soruşturma, çok yönlü olarak yapılmaya başlandı.

Toplumumuz, yanlış yönetim yüzünden çürümeye başladı uzun zamandan beri. 24 Ocak 1980 sosyoekonomik kararlarının 12 Eylül Amerikancı darbesiyle uygulanmasıyla başlayan süreç, Türkiye’nin tüm toplumsal kodlarını değiştirdi. Geleneklerimizi, toplumsal değerlerimizi yok etti. Bizi biz yapan değerler ortadan kaldırıldı dış kaynaklı bir el tarafından bilerek.

Hangi yoldan kazanılırsa kazanılsın insanların çoğu, paraya tapınmaya başladı. Para, meşru ya da gayrimeşru yoldan ulaşılması gereken amaç oldu birçok kişi için. Buna koşut olarak insanlar üretmekten çok, tüketime özendirildi.  Çok tüketmek; varsıllığın, gücün simgesi durumuna getirildi. Haksız yoldan, halkı soyarak varsıllaşanlar saygın işadamları olarak sunuldu topluma. Bu sırada devletin denetim mekanizması çalıştırılmadı. Böyle olunca da başta devlet kurumları olmak üzere, belediyeler, KİT’ler ve yurttaşlar soyulmaya başlandı. Akıl almaz dolandırıcılık yöntemleriyle hem yurttaşlar hem de resmi kurumlar soyuldu. Ne yazık ki devlet hem kendini hem de yurttaşını bir avuç soyguncuya karşı savunup koruyamadı.

24 Ocak kararlarıyla başlayan liberal sistem, toplumu çürüttükçe çürüttü. Kendi ekonomik anlayışına uygun bir kültür ve toplumsal yaşam biçimini de oluşturdu. Bu iş için önce televizyonlar kullanıldı, sonra ise devreye internet ve sosyal medya girdi. Toplumsal çürümenin nasıl yaygınlaştırıldığını anlamak için televizyon dizilerini izlemek yeterli. Nerdeyse çoğu dizide, varsılların nasıl güç elde ettikleri anlatılmakta.

“Hakem, hâkim, hekim” sözcükleri Arapçadan dilimize geçmiş. Bu üç işi yapanlar yansız olmak, adaletli davranmak, kim olursa olsun ayrımcılık yapmamak zorundalar. Çünkü yaptıkları iş bunu gerektiriyor. Görevlerini yaparken işlerine leke sürmemeliler.

Futbolda bahis olayı yalnızca hakemlerle sınırlı değil. Bunun içinde kulüp yöneticilerinin, oyuncuların, çalıştırıcıların,  takımların diğer çalışanlarının olması güçlü bir olasılık. Bahis olayı, tek başına ele alınacak bir konu değil. Bunun bir şike soruşturmasına dönüştürülmesi gerekli. Çünkü maçlarda yapılan haksızlıklar, danışıklı dövüşlerin tanığı yurttaşlarımız. Yurttaşlar arasında bir sormaca yapılsa ezici çoğunluğun, futbolun temiz olmadığını ve şikenin yaygın olduğu gerçeğini söyler.

Herkese mavi boncuk dağıtıp toplumu her alanda kutuplaştırarak kurulmuş bir siyaset düzeni var. Bu nedenle şikecileri, bahisçileri, görevini haksız kazanç kapısı olarak görenleri genellikle siyasetin içinde görmekteyiz. Bunların çoğu, siyaset şemsiyesi altında adaletten korunmakta. Bu, toplumun temizlenmesini önlemekte.

TFF Başkanının açıkladığı hakemler, yasal bahisçiler… Bir de yasadışı bahis oynayanlar var. Yasadışı bahis, toplumun her yanını sarıp sarmalamış. Her yaştan kişi oynamakta yasadışı bahsi. Bunun hükmettiği para, bilinenin çok üstünde. Yasadışı bahis konusunda da araştırma, inceleme yapılmalı. Toplumsal çürümeye izin verilmemeli.

Yasadışı yollardan varsıllaşan kişilerin ortaya çıkarılmasının en kestirme yolu Nerden Buldun Yasasının ivedilikle çıkarılması. Bu yasa, yürürlüğe girmeden toplumsal çürüme ve kokuşma durdurulamaz. Buna koşut olarak siyasal partiler ve seçim yasaları da değiştirilmeli. Siyasal partilerin gelirleri açıkça bilinmeli. Bu gelirler, toplumdan saklanmamalı.

Toplumun çürümesini önlemenin yolu, siyasetin temiz olmasından geçer. Haksız kazanç, devletin ve yurttaşın soyulması ulusal güvenlik sorununa dönüştü ne yazık ki. Bin bir emek, büyük özveriyle kurulan devletimizi bir avuç çıkarcıya feda etmeyelim. Toplumsal düzeni sağlamlaştırmanın yolu, haksızlıkları ve gayrimeşru işleri önlemekten geçer. Böyle bir savaşıma halkımızın tam destek vereceğine inancım tam.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       6 Kasım 2025

 

 

TOPRAĞIMIN ELMALARI


Doğu Karadeniz Bölgesi’nin kendine özgü meyve, sebze ve tarım ürünleri var. Bu sebze ve meyveler, bölgenin toprağından beslenerek yöreye özgü mineralleri içinde saklar. Bölgenin iklim özelliklerine göre yetişip olgunlaşır. Yetiştiği iklimin özelliklerine uyum göstererek dayanıklılığı oluşur. Nemli havaya dayanıklıdır bu meyveler ve diğer tarım ürünleri.

Doğu Karadeniz Bölgesi’nin kendi toprağına, suyuna, havasına, iklimine uygun elmaları var. Ne yazık ki bölgedeki tarım üretimindeki değişiklikler, bu elmaların bazılarını ortadan kaldırdı. Tarih boyunca toprağı süslemiş, burada yaşayan halkın besin kaynağı olup geleneği, tarihi yaşatan elma ağaçları bir bir yok edildi. Bu da bölgenin simgesi olan, tatları damaklarda kalan elmaları yeni kuşakların tanıyamamasına yol açtı.

Çocukluğumda evimizin çevresinde, el kadar küçük bahçemizde, tarlaların kıyılarında, fındıklıkların içinde elma ağaçları olurdu. Elma ağaçları, baharda gelin gibi süslenirdi apak çiçekleriyle. Çok uzaktan da baksanız elma ağaçlarını, çiçeklerinden fark edersiniz. Onun top top dallara yapışan çiçekleri, insana tinsel bir varsıllık katar. Çiçekler öyle çok, öyle sıktır ki bakınca dalları göremezsiniz. Bu çiçekler, başta balarıları olmak üzere birçok böceğin, kuşun beslenme kaynağı.

Kaç yaşında olduğumu anımsamıyorum. Ancak çok küçüktüm. Bir gün yere doğru eğilmiş bir elma dalını sarıp sarmalamış çiçekleri koklamak istedim. Dalı, biraz daha eğip burnumu çiçeklere yaklaştırdım. Çiçeğin özsuyunu emen arıyı görmemiştim. Burnum çiçeğe değdiği anda bir acı duyumsadım. Arı, burnumun ucunu sokmuştu. Korkup ağlayarak evin yolunu tuttum koşarak. Annem ve ninem, arının iğnesini çıkarıp soğuk suyla yıkadılar burnumdaki arının soktuğu yeri. Yine de burnumun ucu şişmişti. Birkaç gün şişkin bir burunla evin çevresinde dolanıp durdum.

Elma çiçekleri, kısa sürede meyveye dönüşür. Meyveler, toplu iğne başı kadardır ilk başta. Büyümek için ivedilik göstermez meyveler. Mevsimin, iklimin, toprağın, havanın ve güneşin gücüyle yavaş yavaş büyür her meyve kendi dalında. İlk olgunlaşan şeker elmasıdır. O, tatlıdır. Zaten adını tadından alır. Şeker gibi tatlı olduğu için yörede bu adla anılır. Güz gelmeden toplanır. Bu elma, çok dayanıklı değildir. Bu nedenle kışa kalmaz.

Yazılı elma, yöremizin sevilen bir meyvesi. İlk bakışta pembeye çalan kırmızı rengi göze çarpar. Kırmızılığın içine doğru giren sarıya çalan yeşil ve toprak rengindedir. Renklerin iç içe girmesi yazıyı andırdığından ilgi çeker. Bu elmaya, görünümü nedeniyle “yazılı elma” adı verilmiştir yöre halkınca. Bu yazıya benzeyen renkler, daha çok Arap abecesini andırır. Halk, çevresindeki varlıkları adlandırırken benzerlikleri, onların işlevini düşünür. Bu da varlıkların adları söylendiğinde kişilere anlama, kavrama, bellekte canlandırma kolaylığı sağlar. Yazılı elma, kış için saklanır. Durdukça lezzetlenir ve kokusu artar. Hafifçe mayhoştur. Güz sona erip kış başladığında bu elmalar, ilk tüketilen meyvelerdendir. Odalar sinen kokusu; kişiye hoşluk ve yaşama sevinci verir.

Köyümüzün en önemli elma türlerinden biri, kuyu elmasıdır. Çok iri değildir. Rengi toprağı andırır. Güz geldiğinde toplanır. Toplandığında yenmez; çünkü olgunlaşmamıştır daha. Toplanmadan önce bir kuyu açılır. Toplanan elmalar, kuyuya doldurulur. Meyvelerin üstü toprakla örtülür. Kış geldiğinde elmalar, toprağın gücüyle olgunlaşır. Bu sırada elmalar, toprakta kaldıkları sürece türlü minerallerle beslenir. Bu meyve, kış boyu yenir. Yiyenleri; sayrılıklardan, salgınlardan korur.

Doğu Karadeniz Bölgesi’nin simgesi sayılan elmalardan biri de demir elması. Adını, toplandığında demir gibi sert olmasından alır. Ayrıca adlandırılmasında kışın yendiğinde insanları, soğuğa karşı demir gibi yapmasından da kaynaklandığını düşünmekteyim. Bu meyve de kışın yenir. Dalından toplandığında adı gibi serttir ve yutulmaz. Yutmak isteyenlerin boğazında kalır. Demir elması, sonbaharda toplanır. Kilere, sandıklara, torbalara konur. Bekledikçe olgunlaşır. Olgunlaşıp yendiğinde ağızda dağılır. Ekşidir. Ekşiliği, ayrı bir damak tadı ve lezzet. Onu, bu duruma getiren; insanların sabrı, kışın serinliği ve havanın nemidir. Demir elmasını kışın yiyenler demir gibi olur. Kış boyunca çürümeden saklanması, dayanıklılığı onun “demir” sanını almasında bir etken olduğunu söyleyebilirim.

Yöremizde yetişen bir diğer elma ise üstübü elması. Bu meyve de kışın yenir. Kar yağıncaya dek dalda kalır bu güzel elma. Kar yağınca toplanır. Kar suyunun elmaya tat verdiğine inanılır. Ayrıca kar, üstüne yağdığında elmayı olgunlaştırdığı da söylenir. Kışın damakları şenlendirir.

Kilerlerde, ninelerin ve annelerin çeyiz sandıklarında saklanırdı elmalar eskiden. Bu nedenle elmaların saklandığı yerin kokusu insanları büyülerdi. Bu elmaların kışın yenmesi doğa ananın yavrularına bir toyu, koruması. Kışın soğuğuna karşı ısınma olanaklarının yetersiz, beslenmenin tekdüze, evlerin kalabalık olduğu kış mevsiminde elmalar, insanlara dayanıklılık, kışın olumsuzluklarına karşı bedensel direnç verirdi. Birbirinden farklı tatları, olgunlaşma süreçleri olan bu elmalar, birbirlerinin tamamlayıcısıydı sanki. Bir toprağın insanı, aynı toprağın mineralleri ve aynı yerin havasıyla oluşan meyveleri yerse doğayla uyumlu olur. Bağışıklık sistemi güçlenir.

Günümüzde yöremizin simgesi, geleneksel lezzeti olan elmaların çoğu ne yazık ki yok! Bölgemizde her yanı kaplayan çaylıklar, elma ağaçlarını yuttu. Bunda tarımsal ürünlerin pazarda değer bulmaması önemli bir etken. Ne yazık tarlasında, bahçesinde sürekli üreten köylü, hak ettiği karşılığı alamıyor. Böyle olunca da getirisi yüksek ürünleri yetiştirmeyi öncelemekte. Bu meyvelerin yok oluşunda köylerden kentlere doğru yaşanan göçler de bir başka neden. Yöre belediyeleri, üniversiteler ve ziraat müdürlükleri yitip gitmekte olan bu elma ağaçlarını yeniden doğamıza kazandırmalı, üretilmelerini sağlamalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Kasım 2025

 

 

DEMİR ELMASI


İhsan Keleş’le sosyal medyada tanıştık. İki yıla yakın sosyal medyadan yazıştık onunla. Telefonla görüştük uzun süre. Bu süreçte kırk yıllık arkadaş gibiydik. Sonrasında benim “Babalar da Çocuk Bakar” kitabım yayımlandı. Kitabın yayımlandığını öğrenen sosyal medya arkadaşım İhsan, halkımızın geleneksel dayanışması gereğince 24 kitap alacağını bildirdi bana. Bu kitapları da okusunlar diye arkadaşlarına anmalık olarak vereceğini söyledi.

İhsan Bey’in istediği kitapları kargoyla göndermek olmazdı. Ben de bunu yüz yüze tanışmanın bir fırsatı olarak gördüm. Kalktım gittim kitaplarla verdiği adrese, Çağlayan’a. Kolayca buldum işyerini. Hoş, sevinçli ve mutlu bir karşılaşma oldu. İşyeri, genişçe bir yer… Bir apartman katı... Çalışan sayısı, çok değil. Ekonomik bunalım çıkmadan önce elli kişiye yakın işçisi varmış. Dış pazar olanakları kısıtlanınca üretimleri de epeyce azaldı. Şimdilerde dört beş kişiyle üretim yapıyorlar. Eşi ve kendisi de işçilerle üretime katılmakta. Abiye giysiler üretiyorlar kadınlar için. Bu giysileri iç pazarda sattıkları gibi, yurtdışına da gönderiyorlar.

İhsan Keleş, işini çok seviyor. Ürettiği giysileri tek tek gösterip bilgilendirdi beni. Ne yazık ki ben, bu konuya çok yabancıyım. Ürettiği giysilerle, sanırım yanlış söyledim sanat yapıtları olmalı doğrusu, gurur duyuyor. Onları evlat gibi görmekte neredeyse.

Sayın Keleş’le oturup çay içtik, söyleştik uzun süre. Hoşsohbet biri… İçten, sıcak bir insan… İş içinde kendini yetiştiren biri… Yani alaylı… Akşam olunca ayrıldım işyerinden.

İhsan Keleş, ekim ayı sonunda doğup büyüdüğü Sürmene’ye gitti. Oradan beni aradı. Kardeşi, önemli bir sağlık sorunu yaşadığından uçağa atlayıp apar topar gitmiş memlekete. Çok üzgündü. Bir süre ayrılmadı Trabzon’daki bir sayrıevinden. Bekledi kardeşinin ayağa kalkmasını. Kardeşi, sayrıevinden ayrılınca sevinçle aradı beni. Üzerinden önemli bir yük kalkmıştı. Aradığında günlerden salıydı. Salı günü, Sürmene’de pazar kurulur. O, belki de çocukluk anılarını tazelemek için pazarı gezmekteydi. Bana pazarı anlattı uzun uzun. Sonrasında demir elması satan bir köylü satıcının yanına gitti. Bana “Demir elmasını biliyor musun?” diye sordu. “Bilmez miyim, her derde devadır.” diyerek yanıtladım onu. “Kendime de sana da demir elması alıyorum.” dedi mutlulukla. Ben: “Alma, zahmet etme! Sen sağ salim gel yeter. Senin derdin başından aşkın.” dedimse de anlatamadım. Alıp gelmiş elmaları.

3 Kasım Pazartesi günü gittim elmaları almaya işyerine. Gittiğimde ikindi vaktiydi… Yine derin söyleşilere daldık. Akşamın karardığını anlamadık bile. Ağırca bir mukavva kutu vardı sehpanın üzerinde, abiye kumaşlardan yapılan iplerle sıkıca bağlanmış. Birlikte çıktık işyerinden. Israrıma karşın o aldı elma kutusunu. Beni metrobüse dek getirdi. Amacı yol boyunca da söyleşmek. Ayrıca ulusal geleneğimiz olan konuğu uğurlayıp geçirmek kuralını yerine getirmekti.

Metrobüsün Çağlayan durağına gelince vedalaştık dostça. Kutuyu alınca epeyce ağır olduğunu anladım. İçindeki elmalar dört kilodan az değildi. Kalabalık taşıtta zor da olsa oturacak bir yer buldum. Eve gelip üstümü değiştirdim. Ardından kutuyu açtım. Bu da ne? İçinden bir koku yayıldı ortalığa. Bu koku, çocukluğumu getirdi bana. Ninemin elma dolu sandığından gelen koku bu… Kışın bizi sevindirmek için verdiği demir elmasının kokusu.

Demir elması, güzün dalından toplandığında yenmez durumdadır. Zor ısırılır, bir parçasını yutmaya çalıştığınızda boğazınızda düğümlenip kalır, yutamazsınız. Demir gibi serttir. Saklandığında olgunlaşır, lezzetine doyum olmaz. Ağzınızda kum gibi dağılıverir. Onu olgunlaştıran; insanların sabrı, güz havasının getirdiği nem ve serinlik, sandıkların ya da doğal liflerden yapılmış torbaların gücü.

Kutudan iki elma alıp yıkayıp tabağa koydum. “Armudu soy ye, elmayı say ye.” atasözünün gereğince soymadan yedim elmaları. Üstünde ne zirai ilaç var ne de yapay gübre… Doğanın tadı ve gücü var bu meyvede.

İhsan Keleş, bana elma getirmedi; ata topraklarının, çocukluğum kokusunu getirdi. Elmaları yemeye kıyamıyorum. İstiyorum ki onların kokusunu içime çekip çocukluğumu yaşayayım.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Kasım 2025

                                                      

 

 

MADAM BOVARY


1 Kasım 2025 Cumartesi günü, Tuzla Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin değerli başkanı Cevher Kılıç’ın çağrılısı olarak söyleşi yapmak ve yeni çıkan kitabımı okurlarıma imzalamak için gittim Madam Bovary’ye. Bu güzel ilçemizin seçkin yeiçi, Madam Bovary’yi kolayca buldum. Öncelikle çağrılılarla sabahın temizliğini, serinliğini soluyarak kahvaltı ettik. Bir yandan kahvaltımızı yaparken diğer yandan da masamızdaki dostlarla söyleştik.

Yeiçin adı, Gustave Flaubert’in Madam Bovary romanı olunca ilgimiz arttı. Burayı işleten Zemzem Çelik Hanım... Bu adı, kız kardeşi bulmuş. Alışılmadık bir ad konmuş buraya. Bir romanın ve bu romanın kahramanının adı, ister istemez yazın dostlarının ilgisini çekiyor. Doyumevinin adı tescillenmiş.

Madam Bovary’yi sanırım lise sonda okumuştum. O yıllarda Fransız ve Rus klasiklerini soluksuz okumaktaydım. Bu arada Türk roman ve öyküleri de başucumdaydı hep.

Madam Bovary’nin konusu, ilgi çekici. Konu, günümüzde de rastlanan bir olay. Madam Bovary, yani Emma, romantik biri. Romantikliğini kullanarak sınıf atlamak, varsıllaşıp yüksek sosyeteye girmektir amacı. Bu amacı nedeniyle yaşamın gerçeklerinden uzaklaşıp düş dünyasının büyüleyiciliğine kaptırmıştır kendini. Emma, orta sınıf bir ailenin oğlu olan Doktor Charles Bovary’e kaptırmıştır gönlünü. O da genç kıza ilgi duymaktadır. Bu sevi, evlilikle sonuçlanır çok geçmeden. Ancak Emma, istediği varsıllığa kavuşamayıp düş kırıklığı yaşar. Bu da onu, bunalıma sürükler. Roman, bu doğrultuda türlü olaylarla sürüp gider.

Zemzem Hanım, güler yüzlü biri. Yorulmak nedir bilmiyor. Bir masadan diğerine koşuyor. Kimsenin önünden hiçbir şeyi eksik etmiyor. Çaylar bittiğinde anında yetişiyor. Ekmek tükendiğinde, eksikliğini duyumsatmıyor bile. Burayı, 2023’te açmış. 2021’e dek beyaz eşya satan bir aile dükkânının ortağıymış. Ortaklıktan ayrılmasının nedeni, ev yemekleri pişirip satmakmış. Önce internet üzerinden satışlara başlamış. Adı sanı, ellinin lezzeti tanınıp bilinince kendi dükkânını açmaya karar vermiş. İyi de yapmış. Yine internet üzerinden satışlarını sürdürmekte.

Kahvaltı tabakları dopdolu. Sunum, çok güzel... Masalar, iç açıcı olarak düzenlendiğinden insana iç ferahlığı vermekte. Dükkânın her yanında kadınların el emeği ürünleri var. Reçel kavanozları, tülbentler, işlemeler her yanı süslemekte. Bu da insanın göz zevkini okşamakta.

Zemzem Hanım, adını taşıdığı su gibi. Eli bol… Üç çocuk annesi… Çocuklarını kendi emeği, alınteriyle büyütmekte. Anneliğinin getirdiği özveriyle işini kutsal bilen biri. Konuklarını mutlu etmek için adeta çırpınmakta. Genellikle tek başına çalışmakta dükkânında. Kalabalık günlerde bir kadın arkadaşı geliyor kendisine yardım için.

Madam Bovary’de genellikle ev yemekleri yapılıyor tatlısıyla tuzlusuyla. Sulu yemekler başköşede… Zeytinyağlılar, salatalar, mantı var günün her saatinde. Ortam sıcak… Bir aile ortamının erincini duyumsamakta karnını doyuranlar. Çünkü her şeye anne eli değdiğinden insanı sarıp sarmalayan bir yer burası. Özellikle çayı çok güzel…

Deniz görünümlü Tuzla Port’ta bulunuyor Madam Bovary. Deniz kokusu ve esintisiyle dolu bir yer… Burada karın doyurmak, söyleşmek çok güzel ve mutluluk verici. İstanbul’un gürültüsünden, bunaltıcılığından sıkılanlar için her gün gidilecek güzel bir doyumevi. Hem sağlıklı beslenmek hem de kafa dinlemek için gönül rahatlığıyla oturulacak bir yeiç.

Elinize, gönlünüze sağlık Zemzem Hanım; konukseverliğiniz için çok sağolun. İyi ki gelmişiz Madam Bovary’ye. Bu güzel yeri tanımışız.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       3 Kasım 2025

 


YAŞAMDA, HER ŞEY ZAMANINDA OLMALI


Her insanın yaşına, yaşadığı koşullara uygun olarak yapması gereken işleri ve davranışları, gerçekleştirmek istediği düşünceleri, onun yüreğinde fırtına koparan duyguları vardır.

Her şey zamanında olmalı. Her davranışın, her duygunun yaşama geçirileceği bir dönem vardır. Bunu “Vakitsiz öten horozun başını keserler.” atasözü çarpıcı bir biçimde anlatır. Her sözün söyleneceği bir zaman ya da dönem vardır. Bir söz, anlam ve değer bulduğu bir yerde, zamanda söylenmeli ki dinleyen bu sözün verdiği iletiyi doğru algılayıp anlasın. Yani taş, gediğini konsun. Erken ya da geç söylenecek bir sözün değeri olmaz. Çoğu kez zamansız söylenen söz, söyleyen kişiye zarar verir. Uygun olmayan yer, zaman ve koşullarda usuna geleni söyleyen kişi, çoğu zaman toplumdan dışlanıp cezalandırılır.

Bazı kişileri, çoğu zaman duyguları yönetir. Hele insanoğlunun kimi dönemleri vardır ki duyguları usuna egemen olur. Bu dönem, genellikle ergenlikle başlayan gençlik dönemidir. Bu dönemde kişinin başında kavak yelleri eser. Gençliğin deli kanının damarlarda dolaştığı bu dönemde, kişinin ülküleri, amaçları, düşünüp yapmak istedikleri büyüklerine gerçek dışı gelir. Bir gencin gerçekleşmeyecek şeyleri düşünmesi yaşı gereği çok olağan. Çünkü o, düşlerini yaşama geçirecek yüksek bir ülkünün sahibidir. Her buluşun, her yeniliğin bir düşü olmalı. Düş kurmadan yenilikler ortaya çıkmaz. Anne, baba ve diğer yakın akrabalar; gençlere düşleri nedeniyle “uçarı” damgasını yapıştırırlar kendi gençliklerini unutarak.

İnsanların gençlik dönemi, dalgalı ve fırtınalı bir denizi andırır. Dalgalar, önüne kattığı birçok yabancı maddeyi alıp kıyıya yığar. Böylece deniz, dalgaların gücüyle temizlenir. Dalgalar, denizin sularını iyice karıştırır. Dalgalar kıyıya vurdukça çakıl taşları kuma dönüşür. Kumu oluşturan, dalgaların gücü. Denizde yaşayan canlılara gerekli olan kıyıdaki organik maddeler, dalgalarca suyun içine çekilir. Fırtına diner, dalgalar görünmez olur. Zaman, dalgaların da zamanın da ilacı olmuştur. Dingin deniz, insanın olgunluk dönemini andırır. Davranışlarda taşkınlık yok! Her şey düşünüp taşınıp hesaba kitaba uygun yapılır. Ancak denizin durulması için, önce dalgalanması gerek. Deniz, dalgalanmadan durulmaz. İnsan da delikanlı olmadan olgunlaşamaz.

Ergenlikle başlayan duygusal patlamalar, görülür kişide. Karşı cinse karşı olağanüstü bir ilgi, yürek çarpıntısı söz konusudur. Gencin yüreğini dolduran duygular ılık ılık akar eğnine. Akan duygular koca bir deniz olur, sığmaz içine. Deniz taşmaya başlar coşkun akışlı, sık çağlayanlı bir ırmak gibi karşı cinse doğru. Çoğu zaman bu coşkun ve sık çağlayanlı ırmak aktığı yeri sele çevirir. Bunaltır, kimi zaman da boğar sevgili adayını. Çünkü ırmağın akışı coşkuludur, kimi zaman taşkınlar oluşur. Bu taşkınları büyükler, gençlerin taşkınlıkları olarak niteler. Coşkun bir duygu ırmağı akarken taşkınların oluşması doğal değil mi?

Genç erkekler, delikanlılık döneminde neredeyse günün her anında kızları düşünür. Bu çağdaki kızlar da süslenip püslenir, erkeklere güzel görünmek için uğraş verir. Her iki cinsin de delikanlılık döneminde bakışı, gülüşü, yürüyüşü, her türlü davranışı değişir doğal akış gereğince. O uslu çocuk gitmiştir artık. Onun yerine çatışmacı, beğenileri farklılaşan, büyüklerince uyumsuz damgası yiyen genç birey gelmiştir artık. Çoğu anaatalar (ebeveynler), gençlerden sürekli yakınırlar, onların uyumsuzluklarını öne çıkararak. Oysa ortada bir uyumsuzluk yok! Olması gereken doğal bir gelişim var. Tıpkı baharda doğanın yeşermesi, ağaçların çiçeklenmesi, dağlarda biriken karların eriyip sele dönüşmesi gibi. Dayanç gösterirsek yeşeren doğa içgücümüzü, sevincimizi ve mutluluğumuzu artıracak, çiçekler meyveye dönüşecek, sel suları toprağa can verecek. Bu doğal değişimi engellemek ne denli yanlışsa genci doğal gelişimini baskılamak da o denli yanlış ve olanaksız.

Gençleri bırakalım yüreklerinden geldiği gibi sevip sevilsinler. Karşı cinse şiirler, şarkılar yazıp söylesinler. Çünkü dalgalar durulduğunda şiiri, şarkıyı yazıp söyleyecek zaman ve güç bulunamayacak. Bir genç erkeğin lise önlerinde kız beklemesinden daha doğal ne var? Çünkü kız da düşlerini süsleyen kahramanının beklemektedir apak bir at üzerinde. Dayanç gösterilirse her şey olağan akışında gerçekleşir. Baskı kurarsak doğal olanı değiştirip felakete neden olunur.

Yaşı kemale ermiş, torun torba sahibi olmuş kimi erkekleri görürüz gülünç giyimler ve süslenmelerle çocukları, hatta torunları yaşındaki kızların peşinde koşarlar. Çoğu zaman ayıplarız onları. Aynı biçimde oğlu ya da torunu yaşındaki erkeklerle el ele dolaşan ninelere rastlarız sağda solda. Bu kişilere kimi zaman acır, kimiz zaman da güleriz. Oysa onlara ne acımalı ne de gülmeli. Onlar, gençliklerinde yapamadıkları davranışları türlü nedenlerle erteledikleri için yaşululuklarında yaşama geçirmekteler. İnsanlar bazı duygularını baskılayabilir, kimi davranışlarını erteleyebilir; ancak bunları yok edemez. Zamansız bir anda bu duygu ve davranışlar ortaya çıkar gülünç görünmek, acınası duruma düşmek pahasına.

Gençliğinde lise önlerinde kız peşinde koşmayanları, saçı sakalı ağardığında kız peşinde görürsek şaşırmayalım. Onlara sapık da demeyelim. Çünkü onlar, yıllardır baskılayarak erteledikleri duygularını yaşıyorlar. Çünkü onların denizi yeni dalgalanıyor zamansı bir biçimde.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       2 Kasım 2025