24 Mayıs 2017 Çarşamba

ATACAN OKULA BAŞLIYOR

                                               
Atacan, önümüzdeki 8 Eylül’de altı yaşını dolduracak, yedi yaşından gün almaya başlayacak. İki yıldır gittiği çocuk yuvası dönemi bitecek, ilkokula başlayacak.  Birkaç haftadır Atacan’a bunu anlatmaya çalışmaktayız. Çünkü çocukların bir kişiden, benimsediği bir kümeden, alıştığı bir ortamdan, aidiyet duyduğu bir yerden ayrılması epeyce zor. Bu durumun çocuk üzerinde tinsel bazı sorunlar yaratacağı kesin.
Atacan’a, artık büyüdüğünü söylüyoruz anne ve baba olarak. Büyüdüğü için de yeni bir okula başlaması gerektiğini anlatıyoruz uygun bir dille. Ailesinin dışında ilk bütünleştiği topluluk, eğitimini sürdürdüğü anasınıfı. Arkadaşlarıyla olağanüstü duygusal bağları var. Çocuklar, kırk yıldır birlikteymişler gibi kendi aralarında çok iyi bütünleşmişler.  Dilerdim ki bu bütünlük bozulmasın, gelecek eğitim aşamalarında da sürsün. Ancak bu olanaksız bir şey… Her ailenin kendisine göre bir eğitim, okul tercihi var. Bu tercihlerde ailelerin sosyoekonomik durumlarının etkisi çok büyük.
Eşimle düşündük taşındık bir okul belirledik Atacan’ın okuması için. Ama bu konudaki kararımıza çocuğumuzu da ortak ettik. O da konuşmalarımıza katıldı. Onun da görüşünü aldık. Sonunda okulu görmek için 20 Mayıs 2017 günü yola çıktık.
Eşim, arabayı kullanıyor. Atacan’la ben arka koltukta oturuyoruz. Kayıt olacağı okula gittiğimizi biliyor ufaklık. Az da olsa heyecanlı, ama bunu belli etmek istemiyor. İşi, eğlenceye vuruyor.
Atacan’a: “Okuyacağın okulda hangi özelliklerin bulunmasını istersin? Biraz sonra okula varınca nelere dikkat edelim? Senin için ne önemli?” sorularını soruyorum. Meğer bizim afacan çoktan bu soruyu bekliyormuş gibi yanıtlarını peş peşe ağzından dökülen tümcelerle veriyor.
“Okul sağlam mı, duvarları renkli mi?” diyor ilk olarak. “Sağlamlığı anladım da duvarların renkli olmasının yararı ne?” diye soruyorum ona. O: “Duvarların renkli olması canlılık belirtisi Adil.” diyor. Susuyorum.
“Müdüre soralım, çocukları seviyorlar mı?” tümcesi kulaklarımı dolduruyor. “Tamam, bunu sen sorarsın, olur mu?” diyorum. Gözlerini yol kıyısındaki ağaçlara dikip “Olur.” diyor.
“Okulda hayvan besliyorlar mı, ona bakalım.” diyor tüm ciddiyetiyle. “Tamam…” Benim yanıtımı beklemeden “Okul bahçesinin çevresinde ağaçlar var mı? Odalarda çiçek bulunuyor mu?” sorularını ortaya attı. Ben de: “Sen okula mı gideceksin, doğa parkına mı? Ne yapacaksın hayvanı, ağacı, çiçeği, böceği?” diye karşılık veriyorum ona. O: “Olur mu Adil, doğayı sevmeyen çocukları sever mi? Canlılar çok önemlidir çok…” diyor bilmiş bilmiş.
“Oyun alanı var mı, geniş mi?” Buna da bakalım diye mırıldanıyor. Annesi: “Sen ders öğrenmeye mi, oyun oynamaya mı gideceksin okula?” deyince Ata, şu yanıtı veriyor. “Çocuklar oynayarak büyür anne. Ders de olacak oyun da.” Annesi de ben de susuyoruz bir süre.
“Kütüphanesi, spor alanları olup olmadığına bakalım.” diyor Ata. “Çünkü çocuklar kitap okumalı, spor yapmalı. Bunlar yoksa kayıt olmayalım.” diye ekliyor.
“Evimize uzaklığını göz önüne alalım. Çok uzaksa kayıt olmayalım. Binanın depreme dayanıklı olup olamadığını da soralım. Okulun kaç katlı olduğuna bakalım.” diye sıralıyor isteklerini. “Tamam, anladık hepsini de okulun kaç katlı olduğunun önemi ne?” diyorum. O: “Birinci sınıfların kaçıncı katta eğitim göreceklerini öğrenmek için bunu öğrenmeliyim.” diyor.
Eşim, Atacan’a unuttuğu bir şeylerin olup olmadığını soruyor. O, tam da annesinin içini okuyor. “Yemekhanesi güzel mi? En çok hangi yemekleri pişiriyorlar?” diye soralım diyor. Eşime göre oğlu iştahsız(!) bir çocuk… Yemek söz konusu olunca annesi rahatlıyor.
“Yangın çıkarsa hangi önlemleri alıyorlar? Okulda elektrikler kesilince ne yapıyorlar?” Evet, yüz yıl düşünsem usuma gelmezdi bu iki soru. Atacan, resmen veli eğitimi yapıyor okul yolunda.
“Ha, unutmayalım Adil! Yazı tahtasının rengine de bakalım.” Otuz yedi yılı bitirdim öğretmenlikte. “Yazı tahtasının rengini” merak eden ilk kişi oluyor Ata. “Ne yapacaksın yazı tahtasının rengini, sen oraya yazılanlara bak!” diyor annesi. “Olur mu?” diyor. “Siyah olursa yazı tahtası, öğrenciler sıkılır.” Yanıtı bizi şaşkına çeviriyor.
“Sınıfa girip sıralara bakalım. Sıralar çocuklara göre mi?” diye bir isteğini daha söylüyor. Evet, güzel bir düşünce… Yıl boyunca oturacağı sıranın nasıl olduğuna bakmak onun hakkı.
Okulun bulunduğu caddeye girdik, karşıdan okul göründü. Birkaç saniye sonra vardık hedefimize. Eşim, arabayı park etti. Hepimiz indik araçtan. Ortamıza geçti, ellerimize yapıştı Atacan.  Okulun bahçesine girdik. Durdu, bizi de durdu. “Bir sınıfta kaç kişi var? Kız-erkek sayısı eşit mi?  Bunu da soralım.” dedi. Son soru, günümüzün anlam ve önemine çok uygundu. Atacan cinsiyet ayrımı konusunda duyarlı. Arkadaşlıklarında cinsiyet ayrımı söz konusu değil. Ben, gülümseyerek “Kızlar olmasa olmaz mı?” diyorum. “Olmaz.” diyor. “Sayılar eşit olmalı.” Diyecek söz bulamıyoruz.
Okula giriyoruz. İyi bir karşılama var. Önce oturup birer çay içiyoruz. Ardından yanımıza bir mihmandar veriyorlar ve okulu gezdiriyor bize. Mihmandarımız genç bir kız, işini seviyor. Dersine iyi çalışmış. Durmadan anlatıyor, okulun her özelliğini bize tanıtıyor. Anlatıyor, diyorum; ama anlatamıyor. Çünkü Atacan, sorularını sıralıyor. Mihmandarımız şaşkın… Sorular çalışmadığı yerlerden… Soruları, kendince yanıtlamaya çalışıyor. Atacan, bıkmadan sorularını sürdürüyor. Okulun her köşesini görmek istiyor. Neyse gezmemiz bitti. Okulu tanıdık. Kayıt bürosuna geldik. Bir yorgunluk kahvesini hak etmiştik. Kahvelerimizi içtikten sonra Ata’nın kaydını yaptırdık.
Okulu biz seçtik, kayıt olmaya Atacan karar verdi. Memlekete, millete hayırlı olsun!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24 Mayıs 2017