28 Kasım 2016 Pazartesi

ATACAN’IN ÇÖZÜMÜ

                                                   
Atacan, yedi aylık doğduğundan beş yaşını henüz iki ay yirmi gün (Bu onun kronolojik yaşıdır. Biyolojik yaşı, kronolojik yaşını iki ay sonradan izler.) geçti. Her konuyu, dinleyip anlamaya çalışır. Oyuna daldığında dinlemez göründüğü konularda bile fikir yürütmek onun işi.
Atacan, bebekliğinden beri çözüm bulma ustasıdır. Zorda kaldığında yardım istemek yerine çözüm seçenekleri oluşturur.
Hakkını arama konusunda kararlılık gösterir. Kolay kolay boyun eğmez.
Kitaplarla dostluğu doğuştan gelir. Kendisini “kitap kurdu” olarak niteler. Kitaplarla dostluğu ayrı bir yazı konusu.
Sözü uzatmadan konuya gelelim. Günümüz anne ve babalarının çoğunun bir saplantısı var. Bu saplantı, otanamaz bir durum almakta. Anne ve babalar; yaşamlarındaki beceri, kültür, sanat… eksikliklerini çocukları üzerinden gidermeye çalışmaktalar. Bu nedenle herhangi bir müzik aleti çalamayan veliler, çocuklarının yaşlarının ne olduğuna bakmadan kurslara göndermekteler. Resim yapamayanlar resim kursuna… Yaşamı boyunca sahne tozu yutmayanlar, drama kurslarına…  Yabancı dil bilmeyenler, çocuklarını yabancı dil kurslarına… Yüzme, bale, yoga, karate, futbol, jimnastik… şu anda usuma gelen ve çocukların yoğun olarak gittikleri kurslardan bazıları.Oysa çocuklar bu yaşlarda oyun oynamalı. Hem de doyasıya. Çocuk oyunla büyüt, oyun içinde öğrenir. Çocuklarımız oyuna hasret büyümekteler ne yazık ki…
Veliler, çocuklarını gece gündüz demeden götürdükleri kurslarla ilgili ne yazık ki bilinçli seçim yapamamaktalar. Genellikle bu kurslara katılım daha çok annelerin kendi aralarında örgütlenmesiyle seçilmekte. Annelerin çoğunun bu konuda bir yarış içinde olduklarını söyleyebiliriz. Küçücük çocukların her alanda başarılı olmaları istenmekte. Onların hangi alanda yetenekli oldukları düşünülmemekte bile.
Çocuklar, kreş ve okullarından arta kalan zamanlarda kurslar arasında mekik dokumaktalar. Özellikle hafta sonları annelerince çekiştirilerek kurslara götürülen çocuk görüntülerine sıkça rastlamak mümkün. Kurstan kursa koşan çocuk görüntüleri çoğu zaman görenlerin içlerini burkar.
Atacan, henüz kreşte. Geçen yıl drama ve ritmik oyun kurslarına gitti. Yaşamı tiye almayı sanat edinen Atacan, bu kurslardan sağ salim çıktı. Bu yıl resim kursuna başladı. İki haftada çözüm bulundu ve kurs bitti.
28 Kasım Perşembe günü yoğun yağış altında geçen bir günün sonunda eve geldim. Her yanım ıslanmıştı şemsiyeye karşın. Ayakkabılarımın içi su dolmuştu. Eve gelirken birkaç markete uğrayıp bir şeyler aldım. Apartman kapısını anahtarımla açtım, merdivenlerden hızla çıktım. Evimizin kapısına geldim soluk soluğa. Kapıyı, sessizce açtım ve Atacan koşarak geldi. Elimdeki poşetlerin bir bölümünü alarak mutfağa taşıdı. Ardından kucağıma atladı ve beni öptü. Gözleri çok şey anlatmaktaydı. Mutluluk sarhoşuydu. Giysilerimin ıslak olduğunu söyledim ona. Böyle ıslak kalırsam hastalanabileceğimi söyleyip izin istedim ondan. Çabucak pijamalarımı giydim. Salona geldiğimde sofra hazırdı. Oturduk yemeğe. Atacan, benden önce yediğinden kucağıma yerleşip durmadan konuşmakta.
Yemek bitti, biz Atacan’la masadayız. Atacan’ın annesi, yeni bir grupla İngilizce kursuna katılımın peşinde. Kursa eşim değil, Atacan katılacak sınıf arkadaşlarıyla. Ben, dinlediklerime aldırmıyorum. Yersiz bir tartışmanın, tatsızlığın fitilini ateşlemek istemiyorum. Eşim, Atacan’ın bir arkadaşının annesiyle konuşmakta. “İngilizce kursunu cumartesiye mi, pazar gününe mi ayarlayalım?” diye soruyor. Diğer anne, yanıtlıyor soruyu: “Cumartesi müzik, pazar yüzme dersi var.”
Atacan atılıyor: “Bu çocuk ne zaman İngilizce dersine gidecek, zamanı mı var?” diyerek arkadaşını savunuyor. Arkadaşının zapt edilmekte olan ruhuna bir el uzatmakta. Ben bu durum karşısında içimden kahkahalar atmaktayım. Çözümü, Atacan buluyor; beni annesiyle gereksiz bir tartışmadan kurtarıyor.
Eşim, Atacan’ın yanıtı karşısında afallamış durumda. Yolundan dönmemekte de kararlı. “Bak Atacan!” diyor. “İngilizce çok önemli öğrenmelisin.”
Atacan, birden ciddileşiyor. “Biz, neden İngilizce öğreniyoruz? İngilizler, Amerikalılar Türkçe öğrensinler. Türkçe de çok önemli…” diyor. Ben, içten bir gülümsemeyle küçük dev adamı bağrıma basıyorum. Kucaklıyorum onu tüm içtenliğimle… Eşim şaşkın… Az sonra şaşkınlığı geçiyor. Atacan’a yanıt yetiştirmeye çalışıyor, ama nafile…
Atacan, çözümü yine buldu. Tereyağından kıl çeker gibi konuyu halletti. Ama şimdilik… Eşim ve diğer anneler kurs, ders hastalığından kurtulacak gibi değil. En iyisi, onlara kurslar, dersler bulmalı. Bulmalı ki çocukların yakalarından düşsünler…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           28 Kasım 2016