15 Aralık 2025
Canımın İçi Oğulcuğum, Ayaktaşım,
Epey
zamandır sana mektup yazamadım. Birkaç aydır sayrıevlerine koşturmaktayım.
Böyle bir zamanda, sana mektup yazmayı uygun görmedim. Çünkü mektup yazmam için
gerekli içgücüm olmadı. Usum henüz belirlenemeyen bir sayrılıkla meşgulken
kendimi toparlayıp mektup yazmama epeyce güç olurdu. Bir de benim derdimle
dertlenmeni istemedim.
Seni,
derdimle üzmek istemedim. Bilirsin ben kolay kolay dertlerimi açık etmem.
Sıkıntı ve sorunlarımla ilgili kimseye yakınmam. Bunun bana zararının dokunduğunun
farkındayım. Çok küçük yaştan beri sorunlarımı, tek başıma çözmeye çalışırım.
Anlayacağın, kendi göbeğimi kendim keserim.
Sağaltımcım,
dost biri… En küçük ayrıntıları, en küçük olasılıkları bile göz önüne alıp ona
göre araştırmalar ışığında bir sağaltım yapmakta. Neyse yüzdük yüzdük kuyruğuna
geldik işin. Bu hafta sonunda bir kez daha sayrıevine gideceğim. Sağaltımcım,
en az olasılıkları bile değerlendirmekte.
Son olarak mideme bakacak. Dileğim odur ki bundan da tertemiz çıkarım.
İnsan,
yaşlandıkça yaşama daha sıkı sarılıyor. En küçük sağlık sorunu, onu korkutuyor.
Bir de kişi, yolun sonuna yaklaştıkça yapacağı çok fazla işi olduğunu
düşünüyor. İşleri yapacak zaman azaldıkça kendini daha çok çalışmak zorunda
duyumsuyor. Bu nedenle ben de yolun sonuna gelmeden gerçekleştirmek istediğim
işlerimi, ulaşmak istediğim amaçlarımı yaşama geçirmek istemekteyim. Böylece
dünyaya geliş amacımı da gerçekleştiririm. Neyse asıl konuya geçeyim.
Sayrıevine
koştururken evimizden deniz kıyısına inerken kaldırımda, hani çok sevdiğimiz
armut ağacının altında eski kitap satan bir el arabası vardı ya oradan bir
kitap aldım geçtiğimiz günlerde. Kitabın adı; Musa’nın Gecekondusu, yazarı ise
Hasan İzzettin Dinamo… Dinamo’nun ilk okuduğum kitabı, Savaş ve Açlar’dı.
Lisedeydim bu kitabı okuduğumda. Beni çok etkileyen kitaplar arasındaydı o.
Daha sonra Kutsal İsyan (5 cilt) ve Kutsal Barış’ını (4 cilt) okudum
yazarımızın. Bu kitapları da çok sevmiştim. Hasan İzzettin Dinamo, bana çok şey
öğreten ve ufuk açan bir yazar olmuştu genç yaşımda.
Yazarımız
Dinamo’dan biraz söz etmeliyim mektubumun bu bölümünde. O, ülkemizde 1810
yılında işgale karşı ilk halk direnişini yapan Trabzon-Akçaabat’ın Kavaklı
Köyünde 1909’da doğdu. Babası ve ağabeyi, I. Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde
şehit oldu. İki kız kardeşiyle yetim kaldı küçük Dinamo. Çok geçmeden annesi de
bu dünyadan göçünce yetimliğinin üstüne bir de öksüzlük bindi. Üç kardeş,
Samsun Öksüzler Yurdu’na yerleştirilir. Yaşamı, yetimhanelerde geçer. Yatılı
okullarda okur. Önce Sivas Öğretmen Okulu’nu bitirir. Sonrasında üniversiteye
girse de bitiremez siyasal olaylar yüzünden. Yetimliğin, öksüzlüğün getirdiği
olumsuz koşullarla boğuşurken yurt sorunlarına kayıtsız kalmaz. Ne yazık ki ülkemiz,
ABD’ye yaklaştıkça doğru söyleyeni dokuz köyden kovmakla kalmaz siyasal
iktidarlar, Türk aydınına yaşamı zindan ederler. Yedi yabancı dil bilen
Dinamo’nun iki yakası bir araya gelmez bir türlü. Burada, bir konuya ilgini
çekmek isterim. Cumhuriyet’in öksüzler yurdundan kalan ve yatılı okullarında
okuyan bir çocuğun/gencin yedi yabancı dil öğrenmesinin bugün düşü bile
kurulamaz. Bu da Atatürk döneminde uygulanan eğitim sisteminin ne denli yararlı,
ülkemizin gelişme amacına uygun olduğunun bir göstergesi.
Gelelim
Musa’nın Gecekondusu’na… Okuduğum güzel, etkileyici kitaplardan biri... Romanın
kahramanı Musa, aslında yazarın kendisi... Musa’nın başına gelenler, pişmiş
tavuğun başına gelmedi, diyebilirim.
Musa,
çok sevdiği Zarife ile evlenir. Zarife de Musa’ya derin bir sevi duyar. Bir de
kızları olur: Adını, Işıl koyarlar. Zarife, bir laboratuvarda çalışır büyük
zorluklar içinde. Musa, siyasal açıdan sakıncalı olduğundan hiçbir işte dikiş
tutturamaz. Polisin onu sürekli izlemesi söz konusu. Bir lokma ekmeği erinç
içinde yiyemezler. Kızları Işıl, anneannesi Ferhunde ile yaşar. Musa, polis
baskısından kurtarmak için Küçükçekmece’de tek göz bir gecekondu satın alır.
Ancak burada da ona rahat yoktur.
1945’ten
sonra Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasıyla siyasal baskı, aydınlar üzerinde
yoğunlaşır. Solcu avı başlar resmen. Ne bir gazetede yazı yazabilir ne kaleme
aldığı kitapları yayımlanabilir ne de çevirilerini kendi adıyla basabilecek bir
yayınevi bulabilir. Baskılar, her geçen gün artar. Çok partili siyasal yaşama
geçilir. Halkın bazı kesimleriyle birçok aydında bir umut ışığı belirir.
Demokrat Parti seçimleri kazanıp iktidar gelir 1950’de. Halk giderek iki
siyasal kampa bölünür. Her iki kesim birbirini yok etmek niyetindedir. Bölünmüşlükle
suçsuz günahsız insanların başı belaya girmeye başlar asılsız iftira ve
ihbarlarla. İnsanlar, karşıtını yok etme savaşına girişir. Doğal olarak
sağduyulu davrananlar da vardı aralarında.
Her
iki kesimin de hedefinde CHP ve DP’yi de eleştiren sol aydınlar vardı. Bu
nedenle Musa, rahat yüzü görmez. Kimseye kin gütmez. Hep birleştirici davrandı siyasal
bölünmüşlüğe karşın. Zorluklara aldırmadan yaşam savaşını sürdürür. Türlü işler
yapar, Tavuk ve hindi yetiştiriciliğini dener bir süre. Gecekondu mahallesinin
köpeklerine bakar. Bir de köpek edinir. Tavuk ve hindi yetiştiriciliği,
başarısızlıkla sonuçlanır. Yayıncılar, onu açıkça sömürür. Takma adlarla
yaptığı çevirileri üç kuruşa basarlar. Bu sömürüye karşı duramaz Musa. Çünkü üç
beş kuruşa çok gereksinimi vardır yaşama tutunmak için. Mahalledeki en iyi
dostu, Ahmet Usta’dır. Onunla dünya görüşleri aynıdır.
İktidarlar
değişir, ancak aydınlara bakış, davranış değişmez. Bu konuda Hasan İzzettin
Dinamo’ya kulak verelim. “…halk, particiliği, çıkarlarını korumaya yarayan bir
araç olarak düşünmekten çok, bir din olarak düşünüyor. Bu yüzden de
İslamiyet’in ilk günlerindeki gibi DP’den olmayan herkes gibi bizler de birer
müşrik olarak görüleceğiz. (Hasanın İzzettin Dinamo, Musa’nın Gecekondusu,
Tekin Yayınevi, s. 95)” Yazarın bu saptaması, günümüzde de geçerliliğini
sürdürmekte. Ne yazık ki partilere gönül verenlerin önemli bir kısmı çok iyi
bilmedikleri ideolojilerini din gibi eleştirilemez, sorgulanamaz görmekte.
Yazarın
kitapta, ülkemizdeki siyaset düzenini anlatmak için bir Çinli tutsakla ilgili
anlattığı öyküyü, biraz kısaltarak anlatmaya çalışayım.
Bir
gün Avrupalı bir gezgin, gezmek için Çin’e gider. Bir pazar yerini gezerken bir
ağaca bağlanmış belden yukarısı çıplak, kızgın güneşin altında işkenceyle ölüme
terk edilmiş bir adam görür. Binlerce sinek, adamın çıplak ve yaralı bedeninde
kan emmektedir. Ancak halk, bu konuya duyarsız kalır ve adamı görmezden gelir. Gezgin,
adamın üstündeki sinekleri kovalar. Böylece hem kayıtsız halka bir ders vermek
hem de adama iyilik etmek ister. Sinekler uçup gidince adam, gezgine söverek
bağırır. Sövgüleri işiten gezgin ise tutsağa, bu işkenceyi hak ettiğini
haykırır.
Adam:
“Arkadaşım, sen bana iyilik değil, kötülük ettin. Şundan ki benim gövdemin
üzerinde dinlenen sineklerin hepsi toktu. Şimdi, onların yerine aç sinekler
gelirse ben nasıl dayanacağım. (Aynı yapıt, s. 96)” der. Sonrasında da şu saptamayı yapar yazar:
“Particilik, din halinde yozlaştırılırsa burada hepimiz tehlikeye gireriz.
Yalnız biz değil, bütün yurt tehlikeye girer. Mahkûmun sırtına konan yeni aç
sinekler, geride kalan çok kalabalık aç sinek sürülerini türlü din
bağnazlıklarına benzer yalanlarla avutarak korkunç bir sömürüye girişmişlerdir.
(Aynı yapıt, s. 97)” Evet, biz çok partili yaşamın (Demokrasi demiyorum.) en
çok kayırmacılığını, kamu kaynaklarının parti aracılığıyla yağmalamasını sevip
benimsedik ne yazık ki.
ABD
kışkırtmasıyla 6-7 Eylül olayları olur. İstanbul’da yaşayan azınlıkların
canlarına kıyılıp malları yağmalanır hükümet yanlısı yobazlarca. Menderes
hükümeti, kendi suçunu örtmek için bu işi, komünistlerin yaptığını öne sürer.
Oysa özellikle suçladığı aydınların bu işle uzaktan yakından ilgisi yoktur.
Üstelik sol, etnik köken üzerinden yapılacak bir sürgüne, kıyıma düşünsel
olarak karşıdır. Musa da bu suçlamadan nasibi alır. Gözaltına alınır,
işkenceden geçirilir. Günlerce ondan haber alınamaz, nerede olduğu bilinmez.
Uzun bir süre sonra salıverilir. O, işkencelerde direnirken en yakın arkadaşı
Enver, onun çevirdiği kitabı kendi adına yayımlatır. Enver, işkencelerden geçip
salıverildiğinde Musa’nın gecekondusuna sığınmış, onun sağlığına kavuşması
burada olmuştu. Bu dost kazığı, ona çok ağır gelir. Ancak bu, onun yaşama
tutunmasını, insan sevgisini azaltmaz.
Musa,
bunca sorunla uğraşırken kaynanası Ferhunde, başına bela olur. Onu, karısından
ayırmak için elinden geleni ardına koymaz. Zarife, bu baskılara dayanamayıp
annesinin evine taşınır. Bu dönemde tinsel sağlığı bozulur. Bu, bedenini de
etkiler. Evliliklerin çelikten teli sevi, Zarife’yi iyileştirir. Çünkü bu dar
zamanda onun yanında Musa vardır. Her şeye karşın bir an olsun karısını yalnız
bırakmaz. Hem de kaynanasının tüm saldırıları ve yaptığı çirkinliklere karşın.
Zarife, iyileştikten sonra gecekondularına döner. Ne yazık ki kızları Işıl
eğitimini istenen biçimde sürdüremez bu hır gür içinde. Erkenden evlenir.
Can
Parçam Oğulcuğum, burada en ilginç olanı ne biliyor musun? Yedi dil bilen
Musa’nın bir işe yaramayan biri olduğunu düşünür kaynanası. Çünkü Ferhunde’nin
bir işe yarama ölçüsü, kişinin kazandığı paranı çokluğu. Musa’daki cevheri
kaynanası göremez. Ancak derin bir seviyle bağlı olduğu karısı ve gecekondu
mahallesindeki dostları fark eder onun içindeki cevheri. Ben, bunu La
Fontaine’in Horoz ile İnci fablına benzetirim.
Yazarın
kaynanasının kendine düşmanlığı için: “Gözünü kin bürümüş bir kadın, yeryüzünün
en korkunç canavarlarından biri olmaya adaydır.” saptamasına katılmamak elde
değil. Şu kısacık yaşamımda bunu deneyimledim ne yazık ki.
Yazarın:
“Kendinize on erkek düşman edinin de bir tek kadın düşman edinmeyin.” sözü,
birçok erkeğin yaşamına ışık tutmalı. Sen de bu konuda duyarlı davranmalısın.
Kadınların düşmanlığı kötü, sevileri çok iyidir. Bu nedenle kadınların
sevgisini kazanmalı yaşın ne olursa olsun.
Musa,
ikide bir tutuklanıp evi aranırken yazdığı ve çevirdiği kitap taslakları da
alınıp götürülür polis merkezine. Ne yazık ki götürülenlerin hepsi yitiverir.
Bunların arasında beş ciltlik Kutsal İsyan ile dört ciltlik Kutsal Barış da
var. Oturur yazarımız başka kitaplarının yanı sıra bu dokuz cildi de yeniden
yazar. Bu dokuz ciltlik kitap, Kurtuluş Savaşı’mızla devrimlerimizin en güzel
anlatımıdır. Yazarımızın başarma azmine, amacına ulaşma inadına, yazma isteğine
saygı duymak hepimizce örnek alınmalı.
Musa’nın
Gecekondusu’nu okurken bazı bölümlerde kendi yaşamımdan bölümler bulmadın desem
yalan olur. Aslında ülkemizde her dönemde aydınların yazgısı aynı. Benzer
olayları yaşamaktalar farklı dönemlerde ve farklı biçimlerde. Ülkemizde aydın
olmanın en büyük cezası da geçim sıkıntısı olsa gerek ülkemizde.
Sevgili
Dirimcanım, sözü çok uzattım sanırım. İnsan yaşamını böylesine etkileyen ve
gerçekleri tüm yalınlığıyla anlatan kitaplar, el üstünde tutulup okunmalı.
Senin de Musa gibi istenci sağlam, amacına ulaşmak için kararlı ve inançlı
olmanı dilerim.
Senin
mutluluğun, benim mutluluğum demek. Onun için sen, yaşamın boyunca hep mutlu
ol. Sağlıcakla kal!
Seni yüreğine
sığdırmış olan baban
Ha Dirimcan ha bütün canlar...
YanıtlaSilKalemine Efendi Kalan Adil öğretmenim,
YanıtlaSilMektubunuz, bir babanın oğluna samimi, derin duygularla yazdığı duygu yüklü bir iç döküş gibi. “Bu mektup, bir babanın yürekten oğluna uzanan sessiz sevda çağrısıdır.”Babalık duygusunu yürekten hissediyoruz.Gözyaşlarıma hakim olamadım , yüreğimi acıttı, duygulanarak okudum.
İçtenlikle oğula olan özlemi dile getiriyor. Bu, baba-oğul arasındaki güçlü bağın göstergesi. 
Kendi sıkıntılarınızı, duygusal ve fiziksel zorluklarını saklamadan anlatmanız oğlunuza gerçek bir insan olarak hitap etmemiz çok değerli. Dirim canım; nefesim daraldığında içime dolan umut, yolum karardığında önüme düşen ışıksın sözü anlamlı..Bu, sadece bir bilgelik değil, aynı zamanda açık yürekliliktir.Okuduğunuz kitaplardan, yaşadığınız süreçlerden örnekler vererek oğula yaşam tecrübelerinizi aktarmanız ona sadece sevgi değil aynı zamanda bir yol gösterici olma isteğini de gösteriyor.Bu mektup yalnızca bir bilgilendirme değil; bir baba olarak oğluna doğruyu, samimiyeti, dayanıklılığı ve sevgiyi aktarma çabasıdır. Oğul ve babaya birlikte mutlu, sağlıklı günler dilerim….🙏🏻Böyle bir mektup, okuyan herkesi hem duygulandırır hem de insanın kendi ilişkilerini yeniden düşündürür.
Yüreğinize sağlık👏👏❤️Kaleminizin izi silinmesin 🙏🏻💐📚🍀
Güzel. Ve anlamlı bir makale olmuş
YanıtlaSil