Toplumların
yaşadığı koşullara, onu oluşturan kişilerin ilişkilerine bağlı olarak birtakım gelenekleri
oluşur zaman içinde. Gelenekler, aslında toplumsal uzlaşmayı, bireylerin günlük
yaşamdaki uyumunu sağlamak için herkesçe benimsenen yazısız kurallardır. Çünkü
kurallar olmasa toplumsal uyum olmaz. Kuralsızlık, toplumsal kargaşayı ve
bireyler arasında çatışmayı getirir. Bireylerin kuralsız davranması, sürekli
kendi aralarında çatışması toplumdaki mutluluğu, güveni, erinci, dayanışmayı,
sevgi ve saygıyı yok eder.
İnsanların
bir arada güvenle yaşaması için yazılı ya da yazısız kurallar çok gerekli. En
küçük toplumsal birlikler oluşmaya başladığı günden başlayarak kurallar ortaya
çıkmış bireyler arasında. İlk başta bu kurallar yazıya geçirilmemişti. Kuşaktan
kuşağa, dilden dile bu kurallar geçer ve benimsenirdi. Kurallar böylece gelenekselleşirdi.
Gelenek giderek inanca dönüştü. İnanca dönüşen geleneğin uygulanması büyük
zorunluluktu. Çünkü inanca dönüşen kuralların uygulanması tanrının isteğiydi.
Kurala karşı gelmek, tanrıya karşı gelmek demekti.
Dünyanın
tüm toplumlarında gelenekler var ola geldi tarihin en eski zamanlarından beri. Yeni
dinler ortaya çıktıkça bu gelenekler, yeni dinlerin içine karıştı. Yeni dinin bir
parçası, kuralıymış gibi insanlar ona inanmayı sürdürdüler. Böylece gelenekler,
inanca dönüşerek yaşamlarını binlerce yıldır sürdürmekte.
Doğu
Karadeniz’in bir köyünde doğup büyüdüm. Geleneklerini, kültürünü benimseyip
içselleştirdim. Birçok geleneği, yıllarca kentte yaşamama karşın hala yaşatırım
belleğimde ve davranışlarımda. Köyümde öğrenip benimsediğim birçok gelenek,
yaşamımım bir parçası oldu. Onları içselleştirdiğim için yüreğimde inanca dönüştüler
sanki. Geleneğe aykırı davrandığımda büyük bir yanlış, bağışlanmaz bir suç işlemişim
gibi oluyorum.
Çocukken
ıslık çalmayı büyük bir uğraşın sonunda öğrendim. Her çocuk gibi ıslık çalmayı
öğrenmem, benim için önemli bir başarıydı. Sabahtan akşama dek fırsat buldukça bildiğim
türküleri çalıyordum ıslıkla. Çocukken köyümüzde elektrik yoktu. Gaz lambasıyla
aydınlanırdı evimiz. Konuklarımız gelince lüks lambasını yakardı babam. Işıl
ışıl yanan lamba, gazyağını daha çok tüketirdi. Bu nedenle de her zaman
yakılmazdı. Ben, geceyi aydınlatan çoğu zaman on numara, arada sırada on dört
numara gaz lambasının alaca karanlığında ıslıkla türkü çalarak gezinirdim evin
içinde. Kimi zaman da oturduğum yerde dalıp giderdim ıslığın peşi sıra.
Islık
çaldığımı işiten ninem: “Tüüü, tüüü… Bu uşak şeytanları topladı eve. Başımıza büyük
uğursuzluk gelecek bu yüzden.” deyip beni sertçe uyarırdı ıslık çalmamam için.
Islığı keserdim. Büyük suç işlemişim gibi durgunlaşır, bir yana çekilirdim.
Ninem, ellerini açıp dualar ederdi evimizden şeytanları kovmak için. Bu
durumlar çokça yinelendiği için evde ıslık çalmamaya başladım geceleyin. Hatta
bununla da kalmayıp ıslık çalanları da uyarmaktan geri kalmadım.
Eskiden
elektrik olmayan evler gecenin karanlığına gömülürdü. Ay ışığı olmadığında kapkara
bir gökyüzü ile birkaç metre ötesini göremediğin toprağın arasında yaşamını
sürdürürdü insanlar. Yaşanan yerlerde motor gürültüleri de yoktu. Ayrıca
karanlık bir gecede kimse dolaşmazdı dışarda. Bazı hayvan seslerinin dışında ses
olmazdı çevrede. Bir de yağan yağmurun, esen yelin sesi işitilirdi çoğu zaman
ürpertiyle. Evde konuşmanın dışında çalınacak ıslık, dışarıdan gelecek uğursuz
seslerin işitilmesini engelleyebilirdi. Ya da… Islık, bazı yabani hayvanlarca
çağrı olarak kabul edilebilirdi. Böylece vahşi hayvanlar evin çevresini mesken
tutabilirlerdi. Bu vahşiler, insanlara ve evcil hayvanlara zarar verirdi. Bu
gelenek/inanç bu nedenle ortaya çıkmış diye düşünmekteyim bugün.
Nedendir
bilmem bugün de ıslık çalmam evde geceleri. Şeytanların toplanmasını istemem
evimin içinde. Ne yazık ki yaşadığımız kentin caddeleri, sokakları,
dinlençleri, alanları, kimi zaman komşu evler iki ayaklı şeytanlarla dolu.
Gerçi, bu şeytanların ıslığı işitip gelmeleri de söz konusu değil. Olsun… Ben
yine de önlemimi alıp geceleri ıslık çalmayayım.
Adil
Hacıömeroğlu
24
Şubat
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder