Ekran
bağımlılığı; aileye, eşe, hısım akrabaya, yıllarca yaşanan mahalleye, doğup
büyüdüğü topraklara, gidilen okula, mesleğe, kişiyi duygusal ve düşünsel açıdan
kişiyi besleyen topluma aidiyeti ortadan kaldırıyor. Ne yazık ki bağımlı kişi,
kendini bir yere ait duyumsamıyor. Onun her şeyi ekran oluyor. Ekranın soyut
ortamı, onun kendini ait olarak gördüğü yer.
Aidiyet
olmayınca çevresindeki kişilere, toprağına, kültürüne, toplumsal değerlerine,
duygusal bağ kurması gereken varlıklara, tarihine, kendi amaç ve ülkülerine
(Çoğu zaman bu kişilerde amaç ve ülküye rastlamak olanaksız.) ve de ailesine
bağlılığı yok oluyor. Kısacası ekran bağımlılığı, aile bağlarını ortadan
kaldırıyor. Bağımlı için anne, baba, eş, kardeş ya da yakın akrabalar bir anlam
ifade etmiyor. Çünkü onun annesi, babası, kardeşi, eşi ekran ve ona olan bağımlılığı.
Bağımlı
kişinin en önemli özelliği, insan ilişkilerinin sürekli olmaması. Bugün çok
içten arkadaşlık kurduğu birini, yarın en küçük anlaşmazlıkta düşman olarak
görebilir. Çünkü onun ilişkileri insancıl değil, ekrancıl değerler üzerine
kurulu. O, insanların hata yapabileceğini düşünmez. Yanlışlar yapılmadan
doğruların olmayacağı düşüncesi, onun kitabında yazmadığından yaşamında da yer
almaz. Yanlışı bağışlama, karşısındakine olumsuz davranışı olumluya çevrime
olanağı verme gibi bir yüce gönüllülük yoktur onda. Çünkü yüce gönüllülük ile
bağımlılık yan yana durmaz. Ekran bağımlılığı, onun yüce gönüllülüğünü ortada
kaldırmıştır çoktan.
Günümüz
gençlerinin sevgililerinden ya da eşlerinden kolayca bıkmalarının nedeni, karşısındakine
aidiyet duymaması. Kendini, karşısındakiyle özdeşleştirip bütünleştirme
anlayışı ne yazık ki ekran bağılılarında görülmüyor. Çünkü onların bilincini
biçimlendiren ekran, sürekli değişerek renkten renge girer. Sanal dünyanın
kendine göre ilkeleri, kuralları, düşünceleri, hepsinden önemlisi de duyguları yok!
Aidiyet ve bağlılık, bir duygu işi… Birine bağlanmak, kendini bir topluluğa ait
olarak görmek duygu gerektirir. Duygunun olmadığı bir yerde ne aileye, ne eşe
ya da sevgiliye, ne de parçası olunan bir topluma aidiyet de bağlılık da duymaz
kişi.
İnsanı,
diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, düşünmesi ve duyumsaması… Bağımlı kişi, beynini ve yüreğini ekranın buyruğuna
vermiştir. Onun düşünce ve duygusu, ekranın ışıltıları arasında yitip gitmiştir.
Beyin ve yürek, özgür olunca sever ve sevdiğine aidiyet duyup bağlanır. Bu,
insan olmanın en büyük erdemi ve aktöresi...
Bağımlılığın
kişide, asıl yok ettiği erdem ve aktöre... İnsanı insan yapan bu önemli iki
özellik, kişinin toplum içinde erinç içinde yaşamasını sağlar. Kişisel ve
toplumsal erinci, kişilerin erdemi ve aktöresinin oluşturduğu tartışma
götürmez. Zaten mutluluğun temelinde de erinç yok mudur?
Bağımlı
kişiler, yaşamın her alanındaki seçimlerinde maymun iştahlıdır. Eş, arkadaş, iş
seçiminde değişkendirler. Bugün birini sever, yarın ondan kolayca vazgeçer. Bu
durum, giyim ve yemek seçiminde de kendini gösterir. Bir giysiyi ya da yemeği beğenmemek
için onlarca gerekçesi vardır. Onun beğenileri anlık ve değişkendir. Bu konuda ilkesi,
kuralı yok!
Aidiyetsizlik
ve duygusal bağlılıktan yoksun olmak başta aile kurumu olmak üzere toplumsal
düzeni temelden sarsmakta. Aile ilişkileri hızla kopmakta bu yüzden. Buna koşut
olarak boşanmalar artmakta. Bu boşanmalarda uygarca davranış aramak boşuna. Yıllarca
aynı yastığa baş koymuş eşler, birbirini düşman olarak görmekte. Çocuklar, anne
ve baba arasında pinpon topuna dönmekte. O da kendince bu ayrılık üzerinden
anne ya da babasını kullanmaya çalışmakta. Bu durumdan vazife çıkarmakta. Böylece
ekranda daha çok süre geçirecek bir ortam oluşturmakta kendine. Bu da onun
aidiyetini, anaatalarına bağlılığını kökünden koparmakta. Köksüz ağacın
çürümesi nasılsa toplum da benzer bir biçimde çürüyüp kurtlanıyor. Ardından da
hızlı bir kokuşma başlıyor. Bu çürüme ve kokuşma, toplumun her yanına yayılıyor
bir salgın gibi.
Çocuk
ve gençlerin aidiyet duygularını geliştirmenin yolu, onları ekran
bağımlılığından kurtarmak. Bu konu, hafife alınacak gibi değil. Kişisel ve
toplumsal erdemleri, aktöreyi, erinci, sevgiyi, mutluluğu yok etmekte olan bir
bağımlılıkla savaşarak geleceğimizi kurtarabiliriz. Başka bir seçeneğimiz var
mı bundan başka?
Adil
Hacıömeroğlu
4
Şubat 2026
Değerli Adil Öğretmenim,
YanıtlaSilÇok güzel ve derinlikli bir metin kaleme almışsınız. Yazınız, aidiyetin yalnızca psikolojik bir ihtiyaç olmadığını; bireyin toplumsal dokusuyla kurduğu derin ve yaşamsal bağın zemini olduğunu güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Ekran bağımlılığı gibi çağımız bağımlılıkları, bireyin bireyliğini beslemek yerine ona sahte bir kimlik ve yapay bir “ait olma” duygusu sunarak gerçek bağları nasıl aşındırdığını çarpıcı biçimde gösteriyorsunuz: aileyi, kültürü, tarihi, insanı… Oysa bunlar, insan olmanın temel taşlarıdır ve onların yitimi, varoluşsal bir kayba dönüşür.
Bu perspektiften bakıldığında aidiyet, geçici bir duygu değil; insanın kendi benliğiyle toplum arasında kurduğu hayati bir köprüdür. O köprü zayıfladığında birey zamanla yalnızlaşır, yüzeyselleşir ve hem zihinsel hem de sosyal bağlarını yitirmeye başlar. Yazınız, teknolojik dünyanın bu derin ve çoğu zaman görünmez kalan sorunsalına dikkat çeken, düşündürücü ve uyarıcı bir bakış sunuyor.
Kaleminize ve emeğinize teşekkür ederim. Duyarlılığınız yine farkınızı gösteriyor. 👏📚💐
Var olunuz.
Sayın Adil Hacıömeroğlu,
YanıtlaSilKaleme aldığınız "Aidiyeti Yok Eden Bağımlılık" başlıklı metin, modern insanın içine düştüğü ontolojik boşluğu ve toplumsal dokunun nasıl bir "dijital korozyonla" eridiğini fevkalade bir berraklıkla ortaya koyuyor. Bir sosyolog ve felsefi kaygıları olan bir gözlemci olarak ifade etmeliyim ki; tespitleriniz, günümüzün "akışkan toplumu" içerisinde insanın kendi özüne ve çevresine yabancılaşmasını adeta bir neşter gibi kesip açıyor.
Zikrettiğiniz "ekrancıl değerler" kavramı, aslında insanın binlerce yıllık kültürel birikimiyle inşa ettiği "anlam dünyasının" yerine, sığ ve geçici bir "görüntü rejimi" ikame edilmesidir. Ekran, doğası gereği süreksizdir; oysa aidiyet, süreklilik ve hafıza gerektirir. Sizin de vurguladığınız üzere, ekranın o devingen ve uçucu yapısı, bireyi bir "mekânsızlık" ve "zamansızlık" sarmalına itmektedir. Bu durum, sosyolojik anlamda toplumsal çimentonun çözülmesi, felsefi anlamda ise "etik öznenin" kaybı demektir. İnsan, bir yere veya bir kimseye ait olma vasfını yitirdiğinde, artık ahlaki bir sorumluluk da taşımaz hale geliyor. Çünkü sorumluluk, ancak bir "bağ" kurabildiğimiz yerde filizlenir. Bağın koptuğu yerde, sadece "tüketilen nesneler" ve "anlık hazlar" kalır ki bu da bizi işaret ettiğiniz o derin toplumsal çürümeye ve kokuşmaya götürür.
Özellikle genç kuşaklardaki "maymun iştahlılık" ve ikili ilişkilerdeki tahammülsüzlük, dijital dünyanın "kullan-at" mantığının insan ruhuna sirayet etmesinden başka bir şey değildir. Yüce gönüllülüğün ve affetme erdeminin yerini, ekranın soğuk ve mekanik tepkilerinin alması, insanlık onuruna indirilmiş ağır bir darbedir. Sizin de belirttiğiniz gibi, "köksüz ağacın çürümesi" kaçınılmazdır; zira aidiyet duygusu insanın manevi gıdası, kökü ise toprağa, aileye ve kültürel mirasa olan bağlılığıdır. Bu bağlar koptuğunda, geriye sadece ekranın ışıltısında kaybolmuş, iradesini ve yüreğini teslim etmiş bir "gölge varlık" kalmaktadır. Geleceğimizi bu dijital nihilizmden kurtarmak için önerdiğiniz o "erdem ve aktöre savaşı", sadece bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Bu kıymetli uyarılarınızın toplumun her kesiminde bir yankı bulması en büyük temennimdir.
İnsanları bir araya getirip aile-toplum-ulus yapan gizem, değerler toplamıdır. O değerler, yerini degersizliklere bırakırsa insanda erdem kalmaz, aile lalmaz, toplum kalma, ulus kalmaz.
YanıtlaSilEğitici yazılarınız çok yararlı.
Kutluyorum can dost.