Günümüz
insanının kendini toplumdan soyutlayarak daracık kabuğuna çekilip mutlu olmaya çalıştığını
görüyoruz. Kendi kabuğuna çekilen insanın doğasından koparılıp küçücük bir kafeste
tutsaklaştırılan bir kuştan ne farkı var?
“Bülbülü
altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş” atasözünü zaman zaman anımsarım kendini
toplumdan soyutlayanları gördükçe. Bireyin vatanı, içinde doğup büyüdüğü toplum
ve doğadır. Bir canlının tek başına yaşaması olanaksız bir şey. Hele insan gibi
sosyal bir varlığın toplumdan soyutlanması kabul edilir bir şey değil.
Kafesteki bir kuş, ona doğanın verdiği en büyük yetenek, beceri ve güç olan
uçma yeteneğini zamanla yitirir. Onun yeri doğası... Orada diğer kuşlarla
gökyüzünün maviliklerine özgürce kanat çırptığında, doğanın sofrasında istediği
gibi beslendiğinde, eşini kendi seçtiğinde kuş olur.
Çoğu
kişi, benden sonrası tufan, der. Bencil bir yaşamın güzelliğini(!) anlatmak
için bu deyimi kullanır. Ya da… “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” atasözünü
sıkça işitiriz çevremizdeki bazı kişilerden. Bugün başkasını sokan yılan, yarın
seni ya da en yakınlarını sokup zehirleyecek. Bu söz gereğince davrananlar
duygudaşlıklarını[1]
çoktan unutmuş kişiler. Bir insan yüreği, başka birinin acı çekmesi ya da
öldürülmesi karşısında duyarsız kalabilir mi? İnsanı insan yapan yüreği,
duygudaşlığı, kendi dışındaki olay, durum ve olgulara ilgili, duyarlı olması
değil mi?
İnsan
eğni[2] ve tiniyle insandır. Tinsiz
bir eğin, et yığınından farksızdır. O, düşünce ve duygularıyla var. Duygu ve
düşünce birbirini tamamladığında insan ortaya çıkıyor.
İnsan,
toplum ve doğadan beslenir hem eğinsel hem de tinsel olarak. Tek başına kaldığında
hem öksüz hem de yetimdir. Çünkü doğa onun anası, toplum ise babasıdır. Bu iki
güçten yoksun kalmak büyük bir eksiklik değil mi?
Atatürk,
17 Mart 1937’de kendisini ziyarete gelen Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu ile
söyleşirken şu önemli sözleri söylüyor: “Milletleri sevk ve idare eden adamlar,
tabii evvela ve evvela kendi milletinin mevcudiyeti ve saadetinin etkeni olmak
isterler.
Fakat
aynı zaman da bütün milletler için aynı şeyi istemek lazımdır.
Bütün
dünya hadiseleri bize bunu açıktan açığa ispat eder. En uzakta zannettiğimiz
bir hadisenin bize bir güm temas etmeyeceğini bilemeyiz. Bunu için insanlığın
hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu saymak icap eder. Bir vücudun
parmağının ucundaki acıdan diğer bütün uzuvlar etkilenir. (Atatürk’ün Bütün
Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 29, Birinci Basım: Mayıs 2011, s. 167” Atatürk’ün
bu bakış açısı hem siyasette hem de toplumsal yaşamda bize yol göstermekte. Bu
sözleri söyledikten iki yıl sonra milyonlarca insanın toprağa düştüğü, birçok
ülkenin yerle bir olduğu II. Dünya Savaşı başladı. Büyük Önder, bu sözleriyle
çıkacak olan savaşın bütün insanlık için bir yıkım olacağını vurguluyor ilgi
çekici öngörüsüyle. Bu savaştan ama az ama çok tüm ülkeler ve insanlık
etkilendi.
Atatürk’ün
dediği gibi insanlığın hepsini bir vücut, bir ulusu da o vücudun uzvu saydığımızda
bir ülkedeki yoksulluğu, karışıklıkları, savaşı, çekilen acıyı görmezden gelmek
olanaklı mı? İnsanın hangi organında acı, ağrı varsa canı ordadır. Tüm eğni
bitkin düşer, tinsel çöküntü yaşar, bir şey yapacak gücü kalmaz. Hatta bir iş
için parmağını oynatacak durumu olmaz. Demek ki kişi, içinde yaşadığı toplumdan,
uluslar da parçası olduğu insanlık ailesinden kendini soyutlamamalı.
Adil
Hacıömeroğlu 13 Ağustos 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder