SAYGIYA SAYGISIZLIK

Gazeteleri okurken ilginç bir haber ilgimi çekiyor. Okuyunca içim "Cızzz!" ediyor, bir şeyler kopup gidiyor benden. Yıllarca görgü, terbiye, alçakgönüllülük, erdemli olmakla ilgili öğrendiklerimi, bildiklerimi bir bir düşünüyorum. Hiçbir şeye uyduramıyorum, yani hafifletici neden bulamıyorum.

Olay şu: Manisa'nın Yağcılar Beldesi'nde hayırsever yurttaşımız Nebahat Ölmezoğlu'nun yaptırdığı ilköğretim okulunun açılış törenine geç kalan AKP Milletvekili Mehmet Çerçi için, 85 yaşındaki Mehmet Yağcılar'dan yerinden kalkması istendi. İsteyen kim? Eski TBMM başkanı Bülent Arınç'ın danışmanı. 85 yaşındaki dedeyi ayakta bırakacak davranış, dünyanın neresinde hoş görülebilir ki? Protokol denen zevattan bir "Müslüman" çıkıp da dedeye yerini verme nezaketini gösteremedi mi? Yaşlısına, yurttaşına saygı göstermek insan olmanın gereği değil mi? Çocukluğumuzdan beri bize öğretilen, şimdi de bizim öğrettiğimiz: toplu taşım araçlarında yaşlılara, hamilelere, hasta ve özürlülere, kadınlara yer vermek gerektiği değil midir? Toplumun önünde bulunanlar, topluma doğru örnek olmalıdırlar. "Alçak uçan yüce konar, yüce uçan alçak konar." atasözümüzü hiçbir zaman unutmamalıyız.

Türkiye bu protokol komedisine bir son vermelidir. Obama'nın yemin töreninde Eski, yeni ABD başkanlarının, başkan yardımcılarının, bakanlarının... eşleri ve çocuklarıyla ayakta içten söyleşilerini izledik. İçlerinde asık suratlı olanını, duracağı yeri (oturacağı yer değil) beğenmeyenini gördünüz mü? Hepsinde özgüvenli, kendiyle barışık insan tavrı vardı. Demek ki el alem dünyayı yönetme becerisini protokol koltuklarından almıyor. Kişiyi büyüten koltuk değil, aklı ve yüreğidir. Eğer kişi büyükse oturduğu koltuğu değil,kırık dökük sandalyeyi bile dağ gibi yapar.

Yemekli toplantılara, açılışlara ... katılıyoruz zaman zaman. Toplantıya katılan zevatın anons edilmesine başlanıyor; dakikalar, saatler alıyor. Adı okunan, kalkıp el sallıyor davetlilere. "... Bey gecemize katılarak bizi onurlandırdılar." Aynen böyle anonslar yapılıyor. O bey katılmasaydı aramıza, mahvolacaktı onurumuz öyle mi? Hele birisi unutlagörsün, kıyamet kopar. Şiddetle protesto edilir düzenleyiciler. Toplantıyı terk etmeye kadar vardırılır eylem. Adının okunması için türlü düzenbazlıklar da yapılır. Örneğin, sunucunun cep telefonuna ileti gönderilerek adının okunması istenir. Çağdaş, ilerici, cumhuriyetten yana dernek ve kuruluşlara bu konuda bir önerim var. Toplantılarda bir tek anons yapılmalı, şöyle denilmeli: "Cumhuriyetin eşit yurttaşları hoş geldiniz. Birlikte olmaktan; cumhuriyet yurttaşı olmaktan onurluyuz." Buna benzer sözler... Neden eşit yurttaş, özgür birey olmak bizi tatmin etmiyor? Yoksa, dilim varmıyor söylemeye ama, yüzyılların kulluğunu, ezilmişliğini içimizde koruyup özgüven eksikliğimizi, kendimizi birilerinden üstün göstererek mi maskelemek istiyoruz?

Karşımızdakine saygı göstermek zorunluluktur, insanlık görevimizdir. Yalnızca insana değil, doğadaki tüm canlılara saygı göstermeli. İnsanı insan yapan, yüreği ve aklıdır. Yüce gönüllü, erdemli insanlarla insanlık anlam kazanır. Bu topraklar Yunus'la, Mevlana'yla, Hacı Bektaş Veli'yle, Köroğlu'yla,Dadaloğlu'yla, Karacaoğlan'la, Pir Sultan'la, Atatürk'le, Nazım'la, Yaşar Kemal'le... anılıyor. Yani evreni yüreklerine sığdıranlarla. Koltuklarla büyüyenleri, yaşlı başlı yurttaşlarına el öptürenleri, gönlüne sevgi yerine para dolduranları, üç kuruş vergiyi almak için halkına zulmedenleri anımsayan var mı? Sahi, anımsayanınız var mı?

Adil Hacıömeroğlu
09.02.2009

YOLSUZLUĞUN İNANILMAZ BOYUTU

Yerel seçimler yaklaşırken kamuoyu inanılmaz yolsuzluk söylentileriyle çalkalanıyor. Yolsuzluk; toplumun değerlerini, umudunu, moralini ve geleceğini zehirli bir örümcek ağı gibi sarmış durumda. Her şeyimiz (maddi-manevi) fütursuzca yağmalanıyor. Ne Moğal istilasında ne de Haçlı seferlerinde bu topraklar böyle yağma gördü. Böylesine büyük yağma karşısında toplumun suskunluğu ise, yolsuzluğa karşı duyarlı yurttaşları şaşkına çeviriyor.

Son otuz yılda tüm ekonomik sistem neredeyse dışarıdan alınan borçlara dayandırıldı. Üretim küçümsendi, yok sayıldı. Üreten desteklenmedi,kösteklendi. Üretmeden tüketen toplumlarda yolsuzluk artar; yasalar önemini ve ağırlığını yitirir. Yolsuzluklara karşı yargının bir şey yapamaması da ilginçtir. Çünkü yasalar, çıkarılan ekonomik aflarla yolsuzluğa adeta prim vermektedir.

Yolsuzluğun en çok yapıldığı yerler de ne yazık ki belediyeler. Peki, belediyelerde yolsuzluklar nasıl yapılır? İmar planlarında değişiklikler yapılarak fırsatçılara yeni kazanç kapıları yaratılır. Yaratılan bu rant; rantiyeci, bu değişikliğe imza atan başkan ve meclis üyelerinin bir bölümü (Bazı meclis üyeleri iş bilmezliğinden, bazıları sürüden ayrılmamak adına, grup kararına uymak için...oy verir.) tarafından paylaşılır. Bu yasadışılığa "Hayır" diyen meclis üyeleri inanılmaz baskı ve karalamalarla suçlanır. Kentin kalkınmasını istemediği, sermaye düşmanlığı ve uyumsuzluk başta gelen suçlamalardır. Ayrıca burada yazamayacağım mafyavari tavırlar işin vazgeçilmez yanı. Bu "uyumsuz" meclis üyesi ne olur? Olasıdır ki bir seçim sonra aday yapılmaz ve seçilemez. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, 2004-2009 döneminde beş bin imar değişikliği yaptı. Bu değişikliklerle yaratılan haksız kazanç yaklaşık iki yüz elli milyar Türk lirası. Ülkemizin tümü düşünüldüğünde korkunç rakamlarla karşılaşabiliriz. Yasalara uygun davranan kentini,dolayısıyla ülkesini koruyan belediyeler yok mu? Var, ama çok az.

Yolsuzluğun en çok yapıldığı ikinci alan ise belediyelerin ihaleleridir. Yani kaldırımların / yolların yapılması; park ve bahçelerin düzenlenmesi, bakımı; inşaatların yapımı; temizlik hizmetleri...gibi. Bire yapılacak işler, yirmiye yaptırılır. Aradaki fark malum yerlere!.. Neden iki de bir kaldırımların sökülüp yapıldığını anladınız mı?

Belediyelerde diğer bir kazanç kapısı da mal alım satımıdır. Belediyelerin gayri menkulleri yok pahasına satılır. Satmakta gerekçe hep aynıdır: Borcumuz var, ödememiz gerekir. Alımlarda ise hep eş dost kollanır. Onlara inanılmaz kazançlar sağlanır. Devlet ihale kanunu zaten kuşa çevrilmiştir. Alımlarda açık eksiltme, satımlarda açık artırma pratikte pek uygulanmaz. Her şey bir "düzen" içinde halledilir.

Yukarıda anlattıklararımıza ekleyeceğimiz birçok alan daha var,yazımızı uzatmamak adına en çarpıcı olanları yazdık. Hesapsız harcamalar, belediyeleri ödenemeyecek borçların altına sokuyor. İBB, 2004'te nerdeyse borçsuzdu. Bugün ise borcu beş milyar Türk lirasını aşmıştır. Bu borca İstanbul'daki ilçe ve belde belediyeleri dahil değildir. Ülkemizin tümü düşünüldüğünde borçlanmanın, geleceğimizi nasıl ipotek altına aldığını görürüz. Belediyelerde bunlar olurken merkezi yönetimlerde olanları siz tahmin edin.

Eğer belediyelerdeki yolsuzluklar önlenirse, kaynaklar doğru yerlerde kullanılırsa, savurganlık son bulursa kentlerimiz cennete döner. Türkiye'nin dış borçlarının beş yüz milyar dolar olduğu düşünülürse savurganlığın boyutu anlaşılır.

Bu yağma düzeni yalnızca akonomik değerlerimizi mi yağmalıyor? Hayır! Asıl yağmalanan: insanlığımız, kültürümüz, tarihimiz, doğamız, zevklerimiz, umudumuz, geleceğimiz, dayanışma ve yardımlaşma duygumuz, onurumuz, ulusal bilincimiz... Bu değerlerimizi nasıl onaracağız? Toplumsal çözülmemize nasıl "Dur!" diyeceğiz?

"Ecdat" diye diye yok ettiğimiz ecdat yadigarlarını nasıl geri getireceğiz? Sadakayla gururunu kırdığımız insanımızın, moral değerlerini yeniden kazandırmak kolay olmasa gerek. Yok ettiğimiz doğal varlıklar ne olacak? Birkaç tane görgüsüz varsıl yaratma adına harcadığımız insalık değerlerimizi nerede bulacağız?

Önümüzdeki yerel seçimlerde tüm partilerin bu durumu görüp ona göre davranmaları gerekir. Günü değil, Türkiye'yi kurtarmanın planını yapmalı herkes. Adaylar, kendini değil; ülkeyi düşünmeli. En büyük görev CHP'ye düşmektedir. Çünkü devleti ve demokrasiyi kuran partidir. Bu nedenle sorumluluğu büyüktür. Eserlerine sahip çıkmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; açlığın kol gezdiği, yasadışılığın yasa haline geldiği toplumlarda demokrasi olmaz. Böyle bir durumda Cumhuriyet değerleri de korunamaz. Tarihten ders çıkarmalıyız. Çöken, yok olan, parçalanan devletlere baktığımızda rüşvet ve yolsuzlukların ayyuka çıktığını görürüz. Yedi düveli yendik. Herkesi şaşırtan Cumhuriyet devrimini başardık. Biz bu beladan da kurtulacağız. Sıkıntılarını aşan Türkiye'yi gönençli, mutlu bir gelecek beklemektedir.
Adil Hacıömeroğlu
08.02.2009

BEKLEYİŞ


Güzelin esiriyim, kolay mı sanıyorsun

Kalbindeki ateşi söner mi sanıyorsun

Özveriler çığlar gibi büyürken

Verdiğin acıları geçer mi sanıyorsun

 

Yıllardır bekliyorum, yüreğimde büyüdün

Nice fırtınalarda peşin sıra sürüdün

Güce gündüz demeden bir emeli ararken

Çoğu zaman yolunda tek başına yürüdün

 

Bunca vakit severim, yine de seveceğim

Dağlar geçit vermezse gonca gül sereceğim

Aşkıma kavuşmayı sabırsızca beklerken

Mazinin defterini topyekûn sileceğim

                        4 Şubat 2009

 


DAVOS "FATİH"İ

Başbakan Erdoğan'ın Davos'ta diplomatik kuralları hiçe sayarak yaptığı tribün şovu, herkes gibi ben de ilgiyle izledim. Bu davranışın; Türkiye'ye ve AKP'ye ne kazandırıp kaybettireceği merak konusu.

Diplomatik saygı, incelik yoktu ortada.Mahalle kahvesi üslubu egemendi konuşmalara. RTE, bir yandan muhatabına "Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın..."diyerek yaşına saygı gösterdiğini belirtiyor,bir yandan da "sen (2.tekil kişi)" dili kullanıyor. Hangi koşulda olursa olsun muhataba "sen" diye seslenmek doğru değildir. Şu da unutulmamalıdır ki; saygı gösteren, saygı görür. Türkiye ve onu temsil eden kişiler hakarete ve saygısızlığa uğradığında, elbette tepki gösterilecektir. Ama bu tepki, külhanbeyi edasıyla değil; diplomatik zekânın inceliğiyle olmalıdır.

Erdoğan, neden Gazze konusunda bu kadar duyarlı? Irak'ta öldürülen bir milyonu aşkın kişi Müslüman değil miydi? Daha doğrusu insan değil miydi? Irak'ta camilerde, pazar yerlerinde, düğünlerde, iftar sofralarında sivil, günahsız insanlar bombalanarak öldürülürken neredeydiniz? Bir kurban bayramı öncesi, arife günü, devrik diktatör Saddam, idam edilirken ve de bu görüntüler tv'lerde yayımlandığında nerdeydiniz? 2002'de iktidara geldiniz. Yedi yılda kaç şehit verdik teröre, anımsıyor musunuz? Türk askerinin başına çuval geçirildiğinde niçin öfkelenmediniz? Hocalı'da Azerilerin katledilmesini unuttunuz mu? Ermenistan'la futbol muhabbetlerinin arttığı bu dönemde, spora politika mı bulaştırmak(!) istemiyorsunuz? O zaman neden Gazze? Çünkü Gazze 'de Hamas var. Radikal İslamcı bir örgüt, yani duygusal yakınlık. Bir de 29 Mart'ta mahalli seçimler...

Keşke atasözümüz doğru çıkmasa, öfkeyle kalkan zararla oturmasa...

Türkiye'nin, İsrail'in kuruluşundan itibaren Ortadoğu'da izlediği politika tarafsızlıktır.Ayrıca Ortadoğu bataklığına batmama, bulaşmama siyaseti başarıyla uygulanmıştır.Bir yandan Arap ülkeleri ve Filistin'le dengeli ilişkiler yürütülürken, öte yanda İsrail'le işbirliği ve saygıya dayalı dostluk sürdürülmüştür. Hangi gerekçeyle olursa olsun İsrail'in sivillere karşı şiddeti hoş karşılanamaz, kınanmalıdır; ama diplomatik kurallar çerçevesinde.

İsrail'le PKK terörüne karşı işbirliği önemlidir. Hatta A.Öcalan'ın yakalanma sürecinde İsrail'in yardımları unutulmamalıdır. Arap "dost"larımızın ise PKK konusundaki tutumları da ortadadır. RTE'nin bu davranışından sonra terör örgütünün eylemlerinde bir tırmanma olursa şaşırmayalım. Ayrıca ABD Kongresinde, hemen hemen her yıl gündeme gelen "Ermeni soykırımı yasa tasarısının, Yahudi lobisinin baskıları sonucu yasalaşmadığını herkes bilir. Eğer bu konuda olumsuz bir gelişme yaşanırsa sorumlusu kim olacaktır?

Yılların siyasal deneyimlerinden geçerek oluşturulan ve partizanlıktan uzak tutulan dışişleriyle "monşerler" diyerek dalga geçip küçümsemenin ülkemize bir yararı var mıdır? Yılların birikimini bir kalemde silip atmak devlet (laik cumhuriyet) kurumlarını çökertme planının bir parçası mıdır? "Danışan dağlar aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış." atasözünü unutmamak gerek.
Ne yazık ki dış politikamız tamamen Hamas ekseninde yürütülüyor. Ortaasya, Kafkaslar, Balkan politikamız yok. Kardeş Türk cumhuriyetleriylele ilişkilerimiz durağanlaştı. Bu durum, Türkiye'yi uluslararası ilişkilerde yalnızlaştırıyor. Türkiye'nin yalnızlaşması, radikal akımların gelimesine ortam hazırlar. Bu da ülkemizdeki sorunların artmasına yol açar.

İşin ilginç yanı bu davranışın, Atatürk'ün ulusal onuru koruyan duruşuna benzetilmesidir. Bop eş başkanıyım diyerek, emperyalistlere avuç açarak, onların önerdiği ekonomik-siyasal programları uygulayarak, ABD ile gizli anlaşmalar imzalayarak, varını yoğunu özelleştirme adı altında yabancılara satarak... ulusal onur korunmaz. Nasıl korunur? Atatürk'ün yaptığı gibi korunur. Emperyalistleri ve işbirlikçilerini denize dökersiniz, ekonomik değerlerinize sahip çıkarsınız, el âleme el avuç açmazsınız, komşularınızla saygıya, güvene dayalı dostluklar kurarsınız...

Bu işten Türkiye zarar görecek; ancak AKP kazanacak. Ekonomik çöküşün hızlandığı, yolsuzlukların ayyuka çıktığı böyle bir dönemde RTE'nin, gündemi değiştirecek konulara çokça gereksinimi olacak. Yerel seçimlerdeki olası bir başarısızlık AKP'yi hızla çöküşe götürebilir. Bu nedenle halk yardakçısı kahramanlıklar RTE'nin can simidi oluyor. Türkiye zarar görmüş kimin umurunda?

Adil Hacıömeroğlu
03.02.2009

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN

29 Mart yerel seçimleri için yasal süreç başladı. Ülkemizin yaşadığı olağanüstü koşullar, iç ve dış sorunların ağırlığı, toplumsal yozlaşma; yozlaşmanın getirdiği toplumsal çözülme, halktaki umutsuzluk siyasal partilerin sorumluluğunu daha da artırmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki yerel seçimler, demokrasimiz ve ulusal egemenliğimiz için çok önemlidir.

Laik, demokratik Cumhuriyet'imiz; bölücülerin, irticacıların ve işbirlikçi liberallerin saldırılarıyla zayıflatılmaktadır. Buna koşut olarak da AB ve ABD'nin akıl almaz dayatmalarıyla köşeye sıkıştırılmaktadır. Ekonomik güçlükler, güvenlik ve yargı zaafiyetleri, kültürel yozlaşma toplumsal umutsuzluğa neden olmaktadır. Devlet kurumlarına bilinçli yapılan saldırılar, devlet otoritesini ortadan kaldırmakta. Toplum gittikçe ahlaki çürüme bataklığına saplanmaktadır. Peki, bizi bu duruma getiren nedenler nelerdir?

12 Eylül 1980 darbesinden sonra ülkemizin tüm siyasal dengeleri alt üst oldu. Özal'la birlikte Türkiye; siyasal görgüsüzlük, talan, rüşvet, arabesk yaşam, türedi zenginler, bu zenginlerin ölçüsüz harcamalarıyla tanıştı. Devlete ve kaynaklarına aç kurtlar gibi saldıran bir güruh, her gün basın yayın organlarında boy gösterdi. Toplumsal büyük ülkülerin yerini, kişisel çıkarlar aldı. Devleti soyup kısa sürede zengin olmak, büyük başarı olarak sunuldu topluma. Magazinel bir yaşamın çekiciliğine sürüklendi insanlar.

İdealist olmak, kitap okumak, sanatla ilgilenmek, bilimsel çalışmalar içinde bulunmak, ince zevk ve derin düşünüş boş işlermiş gibi göseterildi halka. "Büyüyünce ne olacaksın?"sorusuna, ilköğretim çocukları: "siyasetçi,futbolcu,şarkıcı,mafya lideri.."gibi yanıtlar verir oldu. "Neden siyasetçi?"denildiğinde çocuklar: "Beleşten geçineceğim." diyorlar. Çocuklarımızı bu duruma getiren nedir?

Sorumluluk bilmeyen aymaz siyasetçi, böylesine kötü bir imge yarattı belleklerde. Özalizm sağcı-solcu demeden tüm siyaset alanını; ama az, ama çok etkiledi. Son yirmi beş yılda kurulan hemen her hükümet döneminde inanılmaz yolsuzluk olayları oldu. Yerel yönetimlerde ise yolsuzluğa bulaşmayan yönetici parmakla gösterilecek duruma geldi. Yolsuzluk yapıldıkça da halk yoksullaştı, gelir dağılımı daha da adaletsiz duruma geldi. İşte bu yolsuzluk ve yoksulluk bataklığında BOP'un eş başkanıyım diyebilen; laik, demokratik sistemle kavgalı olduğunu saklamayan kişiler iktidar oldu?

Bu olumsuz koşullar altında yerel yönetimler için adaylık süreci başladı. Belediye başkanlıklarına, belediye meclis üyeliklerine inanılmaz ölçüde talep var. Bu görevlere seçilmek için inanılmaz yatırımlar var. Çalışanlar(Aralarında devlet memurları da var.), görevlerinden ayrılıp meclis üyesi olmak için çaba gösteriyor. Hiç kimse şunu sormuyor: "İnsan maaşlı işini bırakır da maaşı ve düzenli geliri olmayan bir görev için niçin uğraşır?

İşsizlerin, yaşamları boyunca asalak yaşamış kişilerin tek umudu meclis üyeliği. Her siyasal partide işi, siyaset olan ve hiçbir işle uğraşmayan profesyonel politikacılar (az ya da çok) var. Bunların tek geçim kaynağı siyaset. Aday olmak isteyenlerin bir bölümü de toplumsal statü peşinde koşan, egosunu tatmin etmek için uğraşan kişilerden oluşuyor. Bu arada işi gücü bozulan bir kısım kişilerin umudu, meclis üyeliğinde. İşinde başarılı, ülkesine hizmet için aday olmak isteyenlerse gölgede kalıyor. Çünkü başarılı, idealist, dürüst insan gururludur, yalvarıp yakarmaz kimseye. Adaylar belirlenirken: adayın projeleri, kültürü, sanat zevki, bilime ilgisi, yeteneği, yaratıcılığı; sanata, doğaya, siyasal olaylara duyarlılığı, bakışı; mensup olduğu siyasal partinin ilkelerine, tüzüğüne, programına, tarihsel misyonuna uygunluğu neredeyse önemsenmiyor. Önemsenense parti yöneticilerine yakınlık! Onun içindir ki aday adayları şu günlerde parti yöneticilerini yakın markaja aldıklarından parti binaları dolup taşıyor. Kişiler dünya görüşlerine tamamen zıt bir partiden aday olabiliyor.

Yolsuzluklar, yanlış uygulamalar sonucunda siyaset mezarlığına gönderilmiş partilerin, şaibeli yöneticilerine adaylık ilgisinin artması da çok ilginç. O partiler, bu meşhur(?) yöneticileri yüzünden siyasal arenadan silindiler. Onların yanlış uygulamaları ülkemizi yolsuzluk ve yoksulluk bataklığına sürükledi. Bu arada "Minareyi çalan kılıfını hazırlıyor." yasal boşluklar iyi değerlendiriliyor. Bazı eski yöneticilerin hakkında yargı kararının olmaması, onların temiz oldukları anlamına gelmez. Halkın vicdanında aklanmak siyasal açıdan önemlidir.

Namuslu, idealist, birikimli insanların adeta cezalandırıldıkları bir süreçten geçiyor Türkiye'miz. Tabi "Görünen köy kılavuz istemiyor." Gelecekteki yerel yöneticilerin neler yapabilecekleri şimdiden belli gibi.

Yolsuzluklar, halkın siyasetçiye güvenini sarsıyor; demokrasimiz yara alıyor. Bunu düzeltecek olan da yine siyaset makamı olmalıdır. Parti yöneticileri ülke çıkarlarını korumada cesur ve özverili davranmalıdır.

Unutmamak gerekir ki; laik Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük düşmanı; yolsuzluk, yoksulluk ve ikiyüzlülüktür. İrtica da, bölücülük de, liboşluk da bu bataklıkta üreyip gelişmektedir. Bu nedenle tüm siyasal partilerimizi ulusal, vicdani sorumluluğa davet ediyorum. "Ben" değil,"biz" diyebilecek bir siyasal anlayışın egemen olmasını diliyorum.

ÇANAKKALE

ÇANAKKALE

Turgut Özakman'ın yazdığı "Diriliş-Çanakkale 1915" adlı romanı okuyorum. Zaman zaman kanım çekiliyor, nutkum tutuluyor. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının inanılmaz kahramanlıkları var kitapta. Birçok adsız kahramanın, vatan uğruna canını esirgememesi...Sömürgeci devletlerin,bir ulusu yok etme çabaları...Bu çabaları boşa çıkaran, yürekleri vatan sevgisiyle dolu Mehmetçiklerimiz... Bu kitabı kesinlikle okuyalım, okutalım. Çocuklarımız, gençlerimiz, hatta büyüklerimiz tarihsel gerçeklerimizi, öğrenmeli; bağımsızlığımızın, varlığımızın nasıl kazanıldığını bilmeli.
Çanakkale'den Dumlupınar'a giden acılı ve kahramanlıklarla dolu bir yolun bizi getirdiği en büyük değerse Cumhuriyet'tir. Dünyada emperyalizme ve ortaçağın kör karanlığına karşı savaşılarak kurulan dünyadaki tek cumhuriyet. Yaklaşık yüz yıldır ezilen ve modernleşmek isteyen tüm ezilen ulusların model aldıkları tek yönetim biçimi.
Son yıllarda sömürgeci dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin Cumhuriyet'imizi yıkmak için niçin yarıştıklarını anlamak hiç de güç değil. Dünya uluslarına model olan antiemperyalist bir oluşum ulusal bilinci olmayanları çok rahatsız eder çok.

YOLSUZLUK

Cumhuriyet'imizin en büyük düşmanı yolsuzluk ve yoksulluktur. 1920'li 30'lu yıllardaki sanayileşme, tarımda üretim artışı sağlama, örgün ve yaygın eğitimi geliştirme; bilim, sanat, tarih, dil ... alanlarındaki çalışmalar, ortaçağın en büyük kalıtı olan, adeta ulusumuzun yazgısıymış gibi gösterilen yolsuzluk ve yoksulluk bataklığının yok edilmesi içindir. Çünkü bu bataklıkta; işbirikçiler, bölücüler, irticacılar...çoğalır.
Yolsuzluk, yoksulluk bataklığını kurutalım; bırakalım ulusumuzun güzel insanları, rengarenk çiçeklerle dolu,güneşli cumhuriyet bahçesinde sonsuza dek mutlu yaşasınlar.

AH GÜZEL İSTANBUL

İstanbul,dünya yüzündeki kentlerin en güzelidir. Üstüne bu kadar şiir söylenip şarkı bestelenen, insan yüreğini bir başka çarptıran bir başka kent var mıdır acaba?Doğal, tarihsel, kültürel değer ve güzelliklerin böylasine çokça bulunduğu bir başka yeri düşleyemiyorum bile.
Peki,böylesine güzel bir kente bizler nasıl danranıyoruz? Bu kenti yönetenler,bu değerin farkındalar mı? Bence değil. Dillere destan Boğaziçi'mizde balıklar yerine çöpler yüzüyor. Hele bir lodos esmeye görsün, denizde mavi görmek olası değil.
* * * *
Bazı dereler ıslah edildi, dere yataklarındaki atıklar temizlendi.Fakat maalesef,bir yıl geçmeden bu derelerimizin yanına kötü kokulardan yaklaşılmıyor. Dereleri besleyen kaynaklarda(?) arıtma yapılmadığından büyükşehir belediyesinin trilyonları boşa gidiyor.
* * * *
Hemen her ilçede sokaklar çöpten geçilmiyor. Yiyen içen, yediğinin içtiğinin atıklarını sokağa atıyor. Bunun bir nedeni sokak ve caddelerde yeterince çöp kutusunun olmaması; diğer nedeni ise halkımızın eğitimsizliği. Eğitimsizlik deyip kestirip atamayız. İletişim ve basın-yayın organlarının böylesine geliştiği günümüzde davranış konusunda halkı eğitmek oldukça kolay.
Ayrıca belediye zabıtaları yalnızca esnafla mı ilgilenir?Kenti kirletenlere karşı uyarı görevi yok mudur?
* * * *
Bir de çöplerin gelişigüzel sokak ve caddelerin bir köşesine bırakılması var. Zaman zaman sokak köşelerinde çöpten tepeler oluşuyor. Bu da insanlarımız için tehlikeler ve geçim kapısı oluşturuyor. Görüntü içler acısı... 21. yüzyılın Türkiye görünümü bu olmamalı.
* * * *
Geçen yaz İstanbul'da susuzluk tehlikesi baş gösterdi. Önlemler hep geçici ve günü kurtarmaya yönelik.S orunun esasına kimse eğilmiyor. Yok edilen ormanları yeniden geri kazanmak için çalışmalar yapılmıyor. Kent içinde az da olsa kalan ağaçlar, bir takım kişilerce en küçük fırsatta yok ediliyor. Yöneticilerimiz, işlerinin(?) yoğunluğundan kentle ilgilenemiyorlar.

İstanbul'un fatihi 2.Mehmet: "Yaş kesenin, başını keserim." dememiş miydi? Unutmayalım ki Ankara bozkırındaki bir iğde ağacının kesilmesi karşısında gözyaşlarına engel olamayan bir Mustafa Kemal'imiz var. İyi bilinmelidir ki İstanbul bizlere Tanrı'nın bir armağanıdır.

* * * *
Erguvanların tomurcuklandığı bu günlerde tüm okurlarıma,dostlarıma erguvan güzelliğinde bir bahar diliyorum.

Boğaziçi erguvanla süslenir
Manolyalar sevda ile beslenir
Mimozalar Adalar'a yaslanır
İstanbul'um eşin var mıdır senin

Adil Hacıömeroğlu
18 Mart 2008

HAMDOLSUN


Bugün her şey bambaşka

Gök masmavi

Deniz lacivert

Bir martı kanadında

Albatros gagasında

Havalanıyor, havalanıyorum

Hamdolsun ki sen varsın

Güneş öyle parlak

Öyle sarı ki

Kamaşır gözlerim bakamam

Her yanımı ateş basar

Yanar, yanar, yanarım

Hamdolsun ki sen varsın

Toprak dingin, ağaç sarı

Gövdeler saklamakta özsuyu

İsketeler uçar, serçeler konar

Yüreğimin güvercini kanat açar

Uçar, uçar, uçarım

Hamdolsun ki sen varsın

                        Adil Hacıömeroğlu

                        6 Aralık 2006

 

 

GÖNÜL


Muradı- şahanem sorar halimi

İyi olmayıp da neylesin gönül

Merakı çoktur ki sabırsızlanır

Onu unutur mu aşığı gönül

        Gün boyu düşünüp düşler kurarım

        Seni görmek için neden ararım

        Her türlü düşümü hayra yorarım

        Sensiz yataklarda uyur mu gönül

Karşımda suretin bakar, bakarım

Göğsüne gülleri takar, takarım

Bakışın ne güzel erir, akarım

Seni görmeyince kanar mı gönül

Adil’im ömrümüz geçip giderken

Mevsim-i hazanın sonu gelirken

Dağımda buzullar hızla erirken

Seni sarmayınca susar mı gönül

                        Adil Hacıömeroğlu

                        17 Ocak 2006

 

 

 

YAZIKLAR OLSUN


Bunca yıl bekledim, çok sevdim seni

Verdiğim emeğe yazıklar olsun

İnatçı davrandın, hep üzdün beni

Çektiğim acıya yazıklar olsun

Gündüzde güneştin, gecede aydın

Bir yıldız misali elimden kaydın

İyiyi bilmedin, kötüyü saydın

Çaldığın ömrüme yazıklar olsun

On yıldır tinime girdin derinden

Bağladın kendine yaşam yerimden

Hayalin, gerçeğin gitmez serimden

Böyle kurallara yazıklar olsun

Adil’im yüreğin zayıf düşünce

İnsan sevmeyenler ermez bilince

Bu normal değil ki ayrı düşünce

Böyle insanlığa yazıklar olsun

                        Adil Hacıömeroğlu

                        21 Aralık 2005

 

 

NAZ ETME


Seni sevmek neşe idi canıma

Eridin, inceldin, aktın kanıma

İsterdim hep otursan yanıma

Naz etme esmerim, bekletme beni

Türlü bahaneler çoğalıp artar

Derdimi büyütür, mislini katar

Yüreğim narindir içine atar

Naz etme esmerim, tüketme beni

Ateşsin içimde yanar tütersin

Zaman olur beni yana atarsın

Vakit tamam oldu elim tutarsın

Naz etme, esmerim özletme beni

Adil’im düşüncem uludur benim

Maralın gidişi yolumdur benim

Kekliğim solumda kolumdur benim

Naz etme, esmerim çıldırtma beni

                        Adil Hacıömeroğlu

                        21 Aralık 2005

 

 

 

SEVDANIN BEDELİ


Seven insan sevdiğine küser mi?

Rüzgâr olup ters taraftan eser mi?

Öfkelenip selamını keser mi?

Sevdalanmak dünyalara bedeldir

Dünya büyük türlü türlü insan var

Kimileri güneş olur, kimi kar

Yiğit eri gönül yorganına sar

Sevdalanmak dünyalara bedeldir

Aşk borandır, herkes anlayıp bilmez

Ferman gelse yüreklerden silinmez

Kör gözlere hiçbir yerde görünmez

Sevdalanmak dünyalara bedeldir

Adil der ki nazlım canım gibidir

Kardelen çiçeğim kanım gibidir.

Adımdan ayrılmaz sanım gibidir

Sevdalanmak dünyalara bedeldir

                        Adil Hacıömeroğlu

                        20 Ekim 2005

 

 

 

       

 

 

 

 

KÖŞEYE SIKIŞTIRILMIŞ TÜRKİYE

Irak Savaşıyla ülkemiz büyük bir alt üst oluşun eşiğinde. Yıllar sonra bölgede ülke sınırları tartışılıyor. Ortadoğu’daki birçok Arap ülkesinin sınırları, 1. Dünya Savaşı sonrası batılı büyük devletler tarafından çizilmişti. Yine bugün bu sınırlar büyük devletler tarafından biçimlendirilmeye çalışılıyor.
Halkın gücüyle, ulusal iradeyle çizilmemiş sınırlar, o uluslar tarafından korunamıyor.
Bölgede ulusal iradeyle sınırlarını çizen, emperyalist devletlerin tüm engellemelerine karşın ulusal bağımsızlığını kazanmış ülke, Türkiye’dir. Ayrıca Türkiye; bağımsızlığını laik, demokratik yönetim biçimiyle de taçlandırmıştır. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’nın model ülkesiyiz. Bu nedenle Türkiye’miz büyük bir kuşatma altındadır. Bizi ayakta tutan değerlerimiz ve ulusal çıkarlarımız saldırı altındadır. Laik devlet yapısı değiştirilmeye çalışılıyor. Atatürkçü değerlere karşı sinsi bir savaş var içerden. Dışardan ise ulusal bütünlüğümüzü parçalamaya yönelik çalışmalar hızla sürüyor. Maalesef her dönemde olduğu gibi ülkemizde de emperyalist işbirlikçiler cüretkâr bir tavır içindeler.
Ermeni ve Kıbrıs sorunu ise başka bir dert. Bu kadar sorun karşısında bizi yönetenler ne yapıyor peki? Herkes gibi izliyorlar olayları; çünkü inisiyatif tamamen başkalarında, dışarıda. Koca bir aslan ordusunu ceylanlar yönetiyor.
Acaba birileri Lozan’ın rövanşını mı almaya çalışıyor?

FENER’İN ŞAMPİYONLUĞU
Fenerbahçe futbol takımı 2004- 2005 sezonu şampiyonu oldu. Şampiyonluğun ezeli rakip Galatasaray yengisiyle olması Fenerliler için başka bir tat.
Derbi maçın bitimiyle birlikte sahada sevinç gösterileri vardı. Her yer sarı-lacivertti. Bir kişi hariç. O da Fener’in ünlü yıldızı Alex’ti. Brezilyalı yıldız, kendi ülkesinin bayrağıyla renk kattı kutlamalara.
Brezilya, farklı etnik kökenlerden gelen rengârenk bir ülke. Futbol ve samba, ulusal birlik için önemli bir payda. Ve gurbetteki oyuncu ulusal simgesiyle seviniyor. Ne kadar güzel!
Parti, dernek kongrelerinde, ulusal günlerde, gösterilerde şanlı Ay yıldızlı bayrağımıza yer vermeyenler izlediler mi acaba Alex’i.
Ders aldılar mı genç bir ülkenin, genç bir futbolcusundan?

BAKIRKÖY’DEN MANZARALAR
Yıllardır Bakırköy’de seyyar satıcılar yoktu ve ilçemiz bu durumuyla çağdaş bir kent görünümündeydi.
Ne yazık ki son aylarda Bakırköy’de seyyar satıcılar artmaya başladı. Sokaklar yavaş yavaş işgal ediliyor. Bir önceki yönetim tarafından başlatılan büfe salgını sürüyor. Cadde, sokak boşluklarına büfe kondurmada bir önceki yönetimle yarışılıyor adeta.
Florya’daki imar rezaletini yaza yaza bıktık. Ne yazık ki kimsenin umurunda değil. Bakırköy’ü kimlerin yönettiği merak konusu…
Bakırköy’ün göbeğindeki kaldırım işgallerini göremeyen ve onları önleyemeyenler Florya’yı mı görecekler?
* * * *
İstanbul’un en kötüsü, trafik. Denizi en çok kent, denize uzaktan bakıyor. Ulaşım alanında hiç mi hiç yararlanılmıyor denizden. Tabi ulaşım alanında denizi fark edemeyen kent; denizin diğer nimetlerini de göremiyor. Çünkü kent imar edilirken adeta insanlarla deniz arasına duvarlar örüldü. Denize kapalı bir kent oluşturuldu.
Deniz kenarında halka açık dinlenme alanları o kadar az ki! Olanlarda cüzdan yakıyor.
Yeşili, maviyi duyumsamayan; betonlar arasında sıkışmış insanların ruhsal durumları nasıl olur ki? Yeşil ve mavi demokrasidir, yaratıcılıktır.
Bir de neden Bakırköy’den Beşiktaş’a, Üsküdar’a, Boğaz’a…. Deniz otobüsleri, vapurlar çalışmaz?
* * * *
İstanbul güzel bir bahar yaşıyor. Erguvanlarla başlayan güzellikler dizisi tüm hızıyla sürüyor. Yakında manolyalar açacak. Yani kentimiz tellenip duvaklanacak.
Erikler meyvelerini taşıyamıyor. İlk fırsatta Adalar’a gidip erikleri tatmak isterim. Ne güzeldir Adalar’da bahar!
Her sabah erkenden yürüyüş yapıyorum. Fırsat buldukça da çeşitli semtlerde (özellikle de Boğaz manzaralı olanlarda) ve İstanbul’un korularında, ormanlarında yürüyerek geziyorum.
Akasyalar, iğdeler, ıhlamurlar…öyle baygın kokuyorlar ki? Yüreklere aşk iksiri. Böyle havalar, böyle doğa, böylesine güzel bahar insanı deli ediyor.


Adil HACIÖMEROĞLU
30 MAYIS 2005
YEŞİL MARMARA DERGİSİ