RTE NE YAPTI, İHSANOĞLU NE YAPMADI?


Seçimlerde propaganda dönemi öncesi yapılacak plan, program ve süreç boyunca izlenecek strateji önemlidir. Yine seçim süreci içinde yapılacak taktik değişikleri başarı için gereklidir.

AKP, bizce gerici bir partidir. Ancak seçimlerde çağdaş yöntemlerle propaganda çalışmaları yapmaktalar. Oysa çatı adayının ve onu destekleyen partilerden çağdaş yöntemlere uygun bir propaganda biçimiyle seçmeni etkilemelerini beklerdik. Ne yazık ki bunun tersi oldu.

AKP ve Erdoğan, seçim stratejilerini “seçmene milli çağrışımlar yaptırmak, mutlu ve yükselen bir Türkiye algısı yaratmak, halkla bütünleşmiş bir aday duygusu yaratmak” üzerine kurguladılar. Şimdi, konuyu biraz açarak ele alalım.

Erdoğan’nın ilk başta “İstiklal Mücadelesi” söylemi gelişi güzel ortaya atılmış bir söylem değil. Halkın büyük çoğunluğunun Atatürk ve Cumhuriyet’e bağlılığı ortadadır. AKP, on iki yıllık iktidarında halkın bu bağlılığını yok edememiştir. Bu gerçek karşısında seçime başlarken “İstiklal Mücadelesi” vurgusuyla Erdoğan mitinglerine Samsun ve Erzurum’dan başladı. RTE’nin hiç hakkı olmadan propaganda için kullandığı bu değeri, CHP ve MHP’nin sahiplenmiş olmasını beklerdik; ama ne yazık ki olmadı. Oysa “İstiklal Mücadelesi” CHP önderliğinde gelişen bir kurtuluştu.

“İstiklal Mücadelesi” vurgusuyla kendine tarihsel kök uydurmaya çalışan RTE, ikinci aşamada “Yeni Türkiye” dedi. Bundan kasıt durağan olmayan, sürekli değişen, yenileşen Türkiye algısını yaratmaktı kamuoyunda. Oysaki bu altı oktaki devrimcilik ilkesiydi. CHP, bu konuda daha gerçekçi bir propaganda zemini üretebilirdi. AKP, siyasal yaşamı boyunca inanmadığı, gelecekte de inanmayacağı bir ilke üzerinden oy devşirdi.

Bir sonraki aşamada RTE, “Milletin Adamı” sloganıyla çıktı ortaya. Bu kucaklayıcı, kendini halktan gösteren bir algı yaratma yöntemiydi. Seçkinciliği reddetmek amacıyla bu slogan seçildi. Halk çocuklarının devlet yönetimine gelmesi Atatürk’le olmuştur, bu da halkçılık ilkesiyle anlatılmıştır. Her yurttaşın sınıf, zümre, köken farkı olmaksızın eşit kabul edilmesidir. CHP’nin ambleminde bulunan altı okun birisi de halkçılıktır. Eee, sen partinin adını YCHP yaparsan eloğlu gelir, senin yüz yıllık ilkenden propaganda malzemesi çıkarır.

Propaganda çalışmalarının son haftasında AKP/RTE, “Türkiye’nin Yıldızları” başlığında bir algı yönetimine geçildi. Tarihsel vurgularla ve ulusal değerler üzerinden kapsayıcı bir görüntülü reklam çalışmasıyla halkta devinim yarattılar. Hem de seçim yasaklarını delerek... Seçim çalışmalarında kullanılmaması gereken simgeler kullanıldı bu propaganda filminde. Ancak AKP’yi can havliyle tarihsel ve toplumsal değerlere yönelten şey neydi? Bölünme tehlikesi (Oysa bölünmeyi hızlandıran da AKP açılımlarıdır.) tüm yurdu kapsarken ve çevremizdeki ülkeler iç çatışmalarla yanarken RTE, kazanmak için tarihe sarıldı. Hem de hiç hakkı olmadığı halde... Tarih yaratan, tarih yazan CHP kendi yazdığı tarihi sahiplenemedi. Cumhurbaşkanlığı forsundaki on altı Türk devletini bir mutluluk kaynağı kabul eden MHP, bu davranışının sözden öteye gitmediğini gösterdi.

AKP, hem CHP’nin hem de MHP’nin değerleriyle onların çatı adayını yenme stratejisini kurdu. CHP ve MHP mi ne yaptı? Ne olduğunu anlamadan yalnızca izlediler. Önceden hazırlıkları yoktu. Seçim çalışmalarını üzerine oturtacakları bir stratejileri olmadı.

AKP tüm örgütleri ve üyeleriyle seçime asılırken CHP ve MHP kendiliğinden gelişen, plansız, programsız bir çalışma yolu tutturdular. Erdoğan’ın seçim çalışmalarına, saldırılarına karşı alelacele bir şeyler ortaya attılar. Ortaya attıkları şeylere kendileri de inanmadılar. Nasıl mı?

Önce “Ekmek için Ekmeleddin!” dediler. Her yönüyle aceleyle bulunmuş bir slogan. Büyük bir olasılıkla da demode, ufuksuz birinin ayaküstü uydurduğu bir söz bu. Daha sonra bu sözden hareketle “Sevgiyi ekmek için Ekmeleddin!” dendi. Tabi, bu sözler de tutmadı, toplumun belleğinde yer etmedi.

RTE, il il mitinglerde gezerken çatı adayı, adı olan ama etkinliği olmayan sivil toplum örgütleriyle söyleşmeyi yeğledi. Ne yazık ki CHP ve MHP yönetimleri bu konuda adaylarına gerekli alt yapıyı oluşturarak destek olmadılar. Geniş kitlelerle bulaşamayan bir adayın Türkiye’de seçim kazanmasını beklemek saflıktır.

AKP/RTE, kazanmak için yasal sınırları da aşan bir propaganda stratejisi uyguladı. CHP-MHP ise yapabilecekleri çok basit çalışmaları bile yapmadılar. Adeta seçim alanlarını Erdoğan kazansın diye AKP’nin egemenliğine bıraktılar. Kendi kuruluş ilkelerine, tarihine sahip çıkmaktan aciz CHP ve MHP yöneticilerinin bu durum karşısında seçim kazanmak diye bir amaçlarının olduğu söylenebilir mi?

Adayların belirlenmesi, propaganda süreci, izlenen stratejiler göz önüne alındığında muhalefetin, cumhurbaşkanlığını Erdoğan’a altın tepside sunduğunu söyleyebiliriz. Çankaya, CHP ve MHP yöneticilerinin siyasal yetersizlikleri yüzünden Erdoğan’a armağan edilmiştir. Cumhuriyet’in en önemli orununa, Cumhuriyet’i yıkım memurunun getirilmesini Türk Ulusu bağışlamayacaktır. Tarih, bu aymazlığın hesabını er geç soracak.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Ağustos 2014





EKMEL BEY ÇOK MUTLU, YA SİZ?


Seçimden sonra adayların ve siyasal parti yöneticilerinin değerlendirmeleri önemlidir. Hele seçimlerin sonuçları karşısında bir adayın duygularını ifade etmesi çok anlamlıdır. Bir de bu duygular seçmenle bütünleşirse gelecek için güzel şeylerin olacağının muştusunu verir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra siyasal parti yöneticileri düşüncelerini paylaştılar. Adayların da düşünce ve duyguları merak konusuydu. Çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu hemen seçimlerin ertesinde evinden çıkarken gazetecilerin sorularını yanıtladı.

“Dün söyleyeceklerimin hepsini beyan ettim, bende laf bitti. Halkımıza, oy verenlere, vermeyenlere teşekkür ederim. Ben çok mutluyum.” dedi İhsanoğlu. Seçim sonrasında söylenen bu sözler ilginçtir.

Ekmel Bey’in lafı bitmiş. Neden acaba? Bu sözüyle ne demek istedi? Çatıdaki siyaseti noktaladığını anlatmakta. Seçim oldu, kazanan kazandı, bundan sorası için konuşmayacağını söylemekte üstü kapalı olarak.

Ekmel Bey çok mutluymuş? Neden acaba? Erdoğan; Çankaya’ya çıktı, diye mi? Kendisinin de RTE’nin seçilmesine katkı yapması mı onu çok mutlu etti. Cumhuriyet güçlerini parçaladığı için mi çok mutlu yoksa? Erdoğanlı açılım süreci, tüm hızıyla süreceği için mi mutlanmakta?

Belki de babasının Türkiye’yi terk etme nedeni olan Atatürk’ün koltuğuna, Vahdettin sever biri oturduğu için midir bu çok mutluluğu?

Türk Ulusunun yarıdan çoğunun mutsuz olduğu bir günde, seçimi yitirmiş muhalefetin adayı nasıl mutlu olur? İnsanlar gelecek kaygısıyla kan ağlarken siz neden bu kadar çok mutlusunuz Ekmel Bey? Söyleyin de bilelim...

Ekmel Bey çok mutlu... Siz Kemal Bey! Siz Devlet Bey! Sizler de çok mutlu musunuz? Ne olur söyleyin!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ağustos 2014


AKP GÜNDEMİYLE ÇATICILARA KORUMA


Cumhurbaşkanlığı seçimi bitti. AKP’nin yıkılma sürecine girildiği bir dönemde Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli tarafından Çankaya’ya çıkarıldı. Muhalefet liderleri, seçimde başarı kazandıklarını söyleseler de sonuç tam bir hezimettir CHP ve MHP için.

Normal koşullarda CHP ve MHP’nin örgütlerinin ayağa kalkarak bu hezimetin hesabını parti yönetimlerinden sorması gerek değil mi? Evet, tabi ki... Ancak eleştiriler, karşı çıkışlar uç vermeden 11 Ağustos günü gündeme AKP tartışmaları damgasını vurdu. Yandaş ve merkez medyanın AKP’nin geleceği ile ilgili tartışmaları gündeme oturtması anlamlıdır.

“Efendim Gül’ün durumu ne olacakmış?” Yahu, ne olursa olsun, kime ne?

“Gül ve Erdoğan’dan karşılıklı hamleler yapılmış.” Ne hamlesi kardeşim? Onlar satranç oyuncusu değil ki bilip düşünerek hamle yapsınlar. Onlar satranç taşı... Başoyuncu onların hangi karede olacağına karar verir.

“Erdoğan sonrası AKP ne olacakmış? AKP’nin yeni lideri kim olacakmış? O, şunu demiş...” AKP, sanki demokratik parti... Genel başkanlığa aday olacaklar eşit bir biçimde yarışacakmış gibi ortalık kızıştırılıyor. Kamuoyunda heyecan ve beklenti yaratılıyor.

Oysa RTE’nin koltuğuna kimin oturacağı çoktan belli. Biat kültürü çerçevesinde işler halledilir. Halledilmese ne olur? Yeni bir parti kurulurmuş. Kurulacak yeni parti, Cumhuriyet değerlerini mi savunacak? Hırsızlığa, yolsuzluğa karşı mı çıkacak? Ortadoğu’daki ABD güdümlü politikalara hayır mı diyecek? Özelleştirmeden vaz mı geçecek? Sıcak para ekonomisini bırakıp üretim ekonomisini mi uygulayacak? Haziran Direnişinde yitirdiğimiz canların hakkını mı arayacak? Mahvolan tarımı mı canlandıracak? Açılım politikasına son vererek ulusun bütünlüğünü mü sağlayacak? Sınav yolsuzluklarına “Dur!” mu diyecek? On iki yılda yitirilen devletin saygınlığı mı kazanılacak?

AKP bölünürmüş. Kolay kolay bölünmez. Yağlı kuyruk ellerinde. Bırakırlar mı yağlı kuyruğu? Masa da kasa da avuçlarında...

AKP genel başkanı kim olursa olsun ne değişir? Gül, Davutoğlu, Arınç, Kurtulmuş, Babacan, Akdoğan... ne fark eder? Aynı politikalar sürdürülür. Kamuoyunu bu adlarla oyalamaktaki amaç başka... Halka, geleceğiniz AKP’nin elinde... İktidara aday yeni bir parti oluşumu olsa da bu, yine de AKP’den çıkar algısı yaratılmakta. Diğer siyasal oluşumların iktidar seçeneği olamayacakları kazınmakta belleklere.

Tabi, dört bir koldan AKP’nin geleceğinin konuşulması, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye yönelecek eleştirileri görmezden gelme amacı taşımakta. Kamuoyu yapay gündemle oyalanırken asıl gündemi unutturmak istemekte medya patronları ve AKP. Bir nevi CHP ve MHP yönetimlerini korumaya almış durumdalar. Muhalefetin uğradığı hezimeti tartışma gündemi yapmamak için uğraşmakta iktidar partisi. Çünkü yandaş muhalefet liderlerine çok gereksinimleri var. Onların sayesinde kazanılacak seçimler var ileriki zamanlarda.

Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, İhsanoğlu’nu çatı adayı yaparak RTE’ye Çankaya yolunu açtılar. Erdoğan bu iyiliğin altında kalır mı? Kalmaz tabi ki... O da yapay gündemle yandaş muhalefeti koruma altına alıyor. Onların koltuklarını korumaları için omuz veriyor ki sevgili muhalifleri dursunlar durdukları yerde.

İleri demokrasiye bakın. Türkiye’nin en önemli seçimini yitiren muhalefet korunuyor medyaca. RTE’nin kafasının içinde yer alan ve çoktan belirlenmiş AKP genel başkanı olacak kişi için günlerce fal bakılmakta. Gereksiz yorumlar yapılmakta kamuoyunu uyutmak için. Peki, halk bu demokrasinin neresinde?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           12 Ağustos 2014


HALKI SUÇLAMAK MI, İKNA ETMEK Mİ?


            Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Beklendiği üzere RTE kazandı. Ne yazık ki siyasal partilerden hiçbiri, seçimde yenildiğini kabul etmiyor. Seçimden sonra CHP ve MHP genel başkanlarının seçim yenilgilerinin sorumluluğunu “boykotçulara” yüklemeleri ilginçtir.
           
         Siyaset; halkı ikna etme, kitleleri yönetme, insanları bir amaca yöneltme sanatıdır. Bir siyasal parti, politikalarını halka sabırla anlatmalı ve onu yanına çekmeli. Siyasetçi başarıya ulaşmak istiyorsa halka güvenmeli. Başarısız olduğunda halkı suçlamak, azarlamak bilgisizlik kokan tipik bir şark kurnazlığı ve sorumluluktan kaçmaktır.
            
       Dünyada hangi işi yaparsanız yapın başarısız olduğunuzda öncelikle başarısızlığınızın nedenlerini bulmalısınız. Başarısızlığını, türlü bahaneler yaratarak örtbas edenlerin yaşamları süresince başarıya ulaşmaları olanaksızdır. Bahane üretmeyeceksin, iş üreteceksin.
           
        “Efendim, tatilciler gelip oy kullanmamış.” Yaylacılar döndü mü? Tatilde olamayanlar sandığa gitti mi? Tatilcileri, yaylacıları, evinde oturup yanı başındaki sandığa gitmeyenleri oy kullanmaya ikna edecekler kimlerdir? Elbette siyasetçiler... Sen, halkı ikna edemiyorsan, onun güvenini kazanamıyorsan suç yurttaşın mı, yoksa senin midir?
           
          Ekmeleddin İhsanoğlu için bir miting düzenlemeyen CHP ve MHP yöneticilerinin halkı suçlamaları anlamsız, ve haksızdır. İhsanoğlu, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli bir mitingde el ele halkın karşısına çıktılar mı? CHP ve MHP yöneticileri, gösterdikleri adayın bile arkasında duramadılar. Onun kazanması için gerekli çabayı göstermediler.
         
         Sen, eğer halkın homurtusunu işitmezden gelirsen, bangır bangır bağıran aydınları hiçe sayarsan, yaşamı boyunca CHP’nin kapısından geçmemiş Atatürk düşmanlarının sözünü dinleyerek politikalar oluşturursan Tayyip’i Çankaya’ya “tıpış tıpış” çıkarırsın. Bu durumun ortaya çıkınca da halkın suçlama, sorumluluğunu seçmene yükleme!

CHP ve MHP başarılı olmayı istediler mi acaba? Bence istemediler. Eğer başarılı olmayı, kazanmayı isteselerdi, kazanırlardı. Çünkü koşullar, AKP ve RTE’nin kaybetmesi için uygundu. AKP tabanında da bile Erdoğan itibar yitirmekteydi. Halk nezdinde güvenilirliği hızla azalan Erdoğan’a Çankaya yolunu açmak, ancak muhalefetin acemice davranmasıyla olurdu ve böyle de oldu.

Adaylık süreci başlamadan önce, hemen yerel seçimler sonrasında, bir dizi yazı yazdım. Olası yanlışlar için uyarı görevimi yaptım. Türkiye’nin birçok aydını da aynı duyarlılığı gösterdi. Kısacası araba devrilmeden önce yol gösterildi, ama bu yol ısrarla görülmedi. Özellikle CHP yönetimi, eleştirilere ve uyarılara kulak asmadı.

İhsanoğlu, aday gösterildikten sonra da birçok köşe yazarı, demokratik kitle örgütü yöneticisi çekincelerini belirtti. Çatı adayının halkta karşılık bulmadığını açık yüreklilikle dile getirdik. Ne yazık ki Kılıçdaroğlu bu eleştiri ve uyarılara kulaklarını tıkayıp “Ekmel Bey’i tanıdıkça seveceksiniz.” ya da “Herkes tıpış tıpış sandığa gidecek.” biçiminde söylemlerle seçmeni sandığa gitmemek için adeta kışkırttı. Halka saygı göstermeyen, onu kapıkulu gibi gören bir zihniyet, seçim başarısızlığının en büyük sorumlusudur.

30 Mart seçimlerinde de birçok hata yaptı CHP yönetimi. Çok eleştirildiler. Yerel seçimler başarı gibi gösterildi rakam oyunlarıyla. Oysa 30 Mart’ın sağlıklı bir özeleştirisi yapılmış olsaydı parti organlarında, 10 Ağustos’ta RTE Çankaya’ya çıkamazdı.

“Ben yaptım, oldu.” anlayışı feodal bir tavır. Sen, halkın istemediği kişileri aday yap. Halk da zorunluluktan, yani AKP kazanmasın, diye oy versin. Göreceli bir başarı kazan. Sora bundan ders almayıp her sefer aynı despotizmi uygula. Halk oy vermeyince de seçmeni suçla! Sen, necisin, niye oturuyorsun o koltukta o zaman? Tayyip’e Çankaya yolunu açmak için mi CHP’nin genel başkanlık koltuğunu işgal etmektesin?

Öncelikle bir konuda kamuoyu aydınlatılmalı. Kılıçdaroğlu, şu soruya dürüstçe yanıt vermeli. Belki de yaşamı boyunca CHP’ye yapacağı en büyük hizmet olur bu. Ey Kılıçdaroğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını kulağına kim ya da kimler fısıldadı? Bu soruyu Bahçeli’de yanıtlamalı. Türkiye, en yaşamsal seçimine giderken Cumhuriyet güçlerini, kimlerin oyuna getirdiğini bilmek her yurttaşın hakkıdır.

Ey Kılıçdaroğlu! Ey Bahçeli! Başarısızsınız. Cumhuriyet’e, Atatürk Devrimine, ulusal bütünlüğümüze, dünyadaki saygınlığımıza zarar verdiniz. Halkı kandırarak Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkardınız. Artık işgal ettiğiniz koltuklardan kalkın. Kalkın ki önümüzdeki genel seçimlerde Türk Ulusu, AKP belasından kurtarsın kendini. Yoksa siz o koltuklarda oturmayı sürdürürseniz, başımıza yeni Tayyipler bela edeceksiniz.

Gidin de Türkiye’yi eşbaşkanlardan, Ortaçağ özentilerinden, yağmacı asalaklardan, düzenbaz şeytanlardan kurtaralım.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           11 Ağustos 2014



ABD, IŞİD’İ NEDEN VURDU?


IŞİD, Suriye’de doğup büyüyen bir örgüt. Esat yönetimine karşı ABD, Katar, Suudi Arabistan ve AKP tarafından desteklendi. Kendisine bu ülkelerce umut bağlandı, Esat’ı yıkar diye.

IŞİD’çiler, önceleri El Nusra içindeydiler. Fazla dikkat çekmediler. Sonradan kafa kesme, öldürdükleri kişilerin kalplerini, ciğerlerini çiğ çiğ yemeleriyle herkesin ilgisini çekmeye başladılar. Yaptıkları vahşet, o kadar korkunçtu ki anlatılır gibi değildi. Bu vahşeti izleyenlerin kanı dondu. İnsanlık adına utanç duydu IŞİD’in videolarını izleyenler.

IŞİD’in Musul’u işgal etmesiyle tüm dikkatler bu örgüte çevrildi. Suriye’de yaptıkları vahşeti, Irak’ta da yaptılar. Kafa kesme, sivilleri kurşunlama, ölenlerin eş ve kızlarını cariye alma, işgal ettikleri yerlerdeki insanların mallarına el koyma gibi eylemleri hayretle izlendi.

Musul’u ele geçiren IŞİD, önce Bağdat’a doğru genişletti etki alanını. Sonra Kuzey’e yöneldi. Şiileri kesti, doğradı. ABD’den ses yok! Türkmenleri sürdü, öldürdü. ABD’den tek sözcükle protesto yok! İslam’ın kutsallarını dinamitle havaya uçurdular. Hem ABD hem de İslam dünyası dilini yuttu. Hani inançlara saygı vardı? Iraklı Hıristiyanlara saldırdı IŞİD. Yaktı, yıktı, öldürdü. ABD’den “Tıs!” yok! Yezidileri yerle bir etti. Öldürdüklerinin eş ve kızlarını cariye aldıklarını duyurdular bütün dünyaya... ABD’nin umurunda olmadı.

Ne zaman ki IŞİD, Barzanistan’ın sınırlarını aştı, PKK kamplarına yaklaştı. Peşmerge denilen sözde savaşçıların ödlekçe dağıldıklarını gördü ABD... İşte, tam bu sırada IŞİD’e “Dur!” dedi. Neden mi?

ABD, Barzanistan’ın (yani ikinci İsrail’in) yıkılıp dağılacağını düşündü. Çünkü ABD’nin Ortadoğu’da asıl müttefikleri İsrail ve Kürtçülerdir (Kürtler değil.). Ilımlı İslamcı örgütler, siyasetçiler ABD’nin asıl amacına ulaşmak için kullandığı araçlardır. Araçlar, işleri bitince terk edilir. Ya da çizmeyi aştıklarında kulakları çekilerek onlara ne oldukları anımsatılır. Kısacası, hadleri bildirilir. Emperyalizmin aleti olan örgütler, efendilerinin izin verdiği ölçülere göre davranmak zorundalar. Ölçü aşılmamalı, çizgiler geçilmemeli.

ABD, IŞİD’i bombalayarak kendisiyle iş yapan İslamcı gruplara açıkça kullanıldıklarını söylemiştir. ABD denetimindeki Kürtçü grupları ezilenlerin savaşımını veren kahramanlar(!) olarak gören bir kısım solcunun da gözlerini açma uyarısıdır bu. Unutulmamalı ki, emperyalizmin kolları arasında halk hareketi olmaz.

Ortadoğu’da ABD’nin iki savaşı var: Birincisi enerji kaynaklarını elinde tutmak... İkincisi ise İsrail’i yaşatmak... Bu nedenlerle yeni İsrailler yaratmak... Ortadoğu halkları; mutlu, huzurlu, barış içinde yaşamak istiyorsa öncelikle ABD’nin bu planını bozmalıdırlar. Emperyalizmin etnik ayrılıkları ve inanç farklılıklarını körükleyen politikalarına alet olunmamalı.

IŞİD de AKP de diğer örgütler de ABD çıkarları için savaşım vermekteler, İsrail ve Barzanistan’ın varlığı için çalışmaktalar. Bunun içindir ki, Ortadoğu’da çağdaşlık adına ne varsa İslamcı örgütlerce yerle bir edilmekte. Çünkü bölgedeki çağdaş oluşumlar, ABD’ye köleliği reddeder, ulusal varlıklarına ve kaynaklarına sahip çıkar.

Artık uyanma zamanı gelmedi mi? Oynanan oyun ne zaman fark edilecek? Ortadoğu paramparça olduğu zaman mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           10 Ağustos 2014

OBAMA’YI GİZLİ NUMARADAN ARASAYDIN YA...

                        
Ortadoğu karıştı. İsrail, Gazze’ye saldırdı. Dünya lideri Erdoğan şaşkına döndü. Çünkü Ortadoğu’da Hamas lideri ve Barzani’den başka konuşabileceği kişi neredeyse kalmadı. Kişi, dünya lideri olunca sorumlu hissediyor kendini.

İsrail’e “Dur!” deyince durdurması gerek. Bağırıyor, çağırıyor, köpürüyor miting alanlarında. Dinleyen yok! İsrail’e ağzına geleni söylüyor, kimse ciddiye alıp da tek sözcüklük yanıt vermiyor. O köpürdükçe alanlarda onu dinleyenler, şimdi gidip İsrail’i yutacak sanıyor; ancak işin aslı öyle değil.

Alıştığı üzere ABD’nin kapısını çalıyor RTE. Günlerce ABD Başkanı Obama’ya telefonla ulaşmak, konuşmak istiyor. Ne yazık ki telefonuna yanıt veren yok!

Burada Obama’nın büyük ayıp ettiğini de söyleyelim. Böyle seçim arifesinde insan eşbaşkanının telefonuna çıkmaz mı? Adam Ortadoğu’da senin için uğraşsın. Sen kalk telefonlarına yanıt verme! Çok ayıp, çok...

Obama yanıt vermeyince telefonlarına... Aklına yeni bir kurnazlık geliyor. Zaten onun işi kurnazlık. Kaç seçimdir kurnazlıkla kazanmadı mı? Dün ak dediğine, bugün kara demedi mi? Hem de nasıl... Yolsuzluk kayıtları ortaya saçıldığında bile kurnazca yalanlarla sıyrıldın bu işten.

RTE; kendisi Obama’ya ulaşamayınca Cumhurbaşkanı Gül’den ABD Başkanını aramasını istiyor. Obama saf ya... Anlamayacak Gül’ün niye aradığını. “Pat!” diye açacak telefonu. Aslında bu senaryoda bir şey eksik. Erdoğan, Gül’ün yanında hazır beklemeliydi. Obama, telefonu açar açmaz RTE, Gül’ün elinden telefonu kapıp konuşmalıydı. Tabi “Van minit dinle, Obama kardeş!” demeyi de unutmamalıydı.

RTE, kırk renge girdiği Danıştay toplantısında Gül’ü bir işaretle peşine takıp götürdü ya... Eee, Obama’yı ara deyince,  arar sandı. Gül, işin farkında... Bozum olmamak için aramadı tabi ki...

Sakın şaşırmayın Erdoğan’ın bu isteğine. Ülkemiz insanının, özellikle ergen gençlerin sevgilileri ve arkadaşlarıyla konuşmak için çokça başvurduğu bir yöntemdir bu. Telefona çıkmıyorsa karşındaki, aratırsın yanındakilerden birine...

Ancak Erdoğan sanırım sinirden olacak bir şeyi eksik yaptı. Gizli numaradan aramalıydı Obama’yı. Hani, ülkemizde ergen gençlerin sık sık başvurdukları bir yöntemi denemeliydi. Belki Obama yerdi bu numarayı... Şaştım buna işte... Benim bildiğim RTE, arardı gizli numaradan, neden aramadı ki? Erdoğan, kurnazlık konusunda gerilemeye mi başladı ne?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           6 Ağustos 2014
                                                          


AKP Mİ, CEMAAT Mİ?


AKP ile Cemaat uzun süredir çatışmakta. Başlangıçta kamuoyundan saklanarak verilen güç savaşı, yerel seçim öncesi açıkça ve her iki tarafın tüm olanaklarını kullanmasıyla sürdürülmekte. İktidarın iki ortağının bu savaş için uzun süredir yığınak yaptığı da gözlerden kaçmamakta.

AKP ve Cemaat, 2002’den beri iktidar ortağıdırlar. Cumhuriyet yıkıcılığını, birlikte yaptılar. TSK’ya kumpası, birlikte kurdular. Cumhuriyet aydınlarını, birlikte tutsak ettiler. Laik eğitim sistemini, birlikte mahvettiler. Yargıyı, birlikte siyasallaştırdılar. Polisi, suçsuz kişilere tuzak kurma aracı durumuna birlikte getirdiler. Haksız rekabetle iktidar olanaklarını kullanarak birlikte varsıllaştılar. Türkiye’nin emekçi halkını, birlikte yoksullaştırdılar. BOP eş başkanlığında birlikte görev yaptılar. Ortadoğu’da oluk gibi kan akarken ellerini birlikte ovuşturdular ve bir damla gözyaşı dökmediler. Türk tarımını ve hayvancılığı, birlikte çökerttiler. Yerli sanayiyi, birlikte ortadan kaldırdılar. Kamu mallarını, birlikte eşe dosta peşkeş çektiler. Yeşil aklanları, birlikte yağmaladılar. Türk bilim yaşamını el birliğiyle mezara gömdüler. Merkezi sistemle yapılan her türlü yansızlık ilkesini birlikte bozdular. Sınav sorularını birlikte aşırdılar. Yazıyı uzatmamak için her şeyi sayamayacağım. Toplumdaki ahlak çöküntüsünün nedeni de ikisidir. Eğer toplum, hırsızlıkları kanıksamaktaysa suçlusu AKP ve Cemaat’tir. Bu yolsuzluk, hırsızlık düzenini birlikte oluşturdular. Bugün yaşamımızda ne kadar olumsuzluk varsa hepsini birlikte yaptılar. Birini, ötekinden ayırmak olmaz. Çünkü suç ortağıdırlar, topluma hesap vermelidirler.

AKP ve Cemaatten birisinin yanında yer alan kim olursa olsun yanlış yapar. Her ikisinin de suçu aynıdır. Birinin günahı, diğerinden bir gram bile eksik değil. İkisi de masum değil. Ama ikisi de zalimdir. İkisi de yalandan beslenmekte. İkisinin de kökü dışarıdadır. İkisi de halkı kandırmaktadır. Yok, birbirlerinden farkları.

Dünün zalim kumpasçıları, kalkmışlar bugünün masumu olmaya çalışmaktalar. Sanki TSK’ya ait kozmik oda bilgilerini çarşıya pazara düşüren onlar değilmiş gibi. Suçsuz yere tutsaklaştırılanlar, onların yüzünden hapishanelerde ölmemiş gibi kuzu postuna sarılmaktalar. Ergenekon ve Balyoz tutsakları sahte delillerle tutukevlerine dolduranlar onlar değilmiş gibi kamuoyu desteği istemekteler muhalefetten.

Bazı dostlarımız, AKP iktidarının Cemaat’ten hesap soramayacağını söylemekteler. Haklıdırlar... Devlet içinde yuvalanmış Cemaat’ten hesabı AKP değil, halk soruyor, halk... Son yıllarda gittikçe yükselen halk hareketleri olmasaydı, AKP-Cemaat kavgası başlar mıydı? Bu kavga batmakta olan iktidar gemisinin mallarını paylaşma kavgasıdır. Her şey düzgün giderken neden kavga çıkarsınlar ki?

AKP iktidarı döneminde hukuk ayaklar altına alındı. Yargı, İktidarın (AKP-Cemaat) isteği doğrultusunda siyasallaştırıldı. Ama yine Türkiye’de, Cumhuriyet’i koruyacak savcılar, vicdanıyla hareket edecek yargıçlar var. Bu savcı ve yargıçlar iktidar istese de istemese de şu anda sürdürülen hukuksal sürecin içine girecekler.

AKP’liler, Cemaat’i neyle suçlamaktalar? RTE ve bakanların telefonlarını izinsiz dinlediklerini söylemekteler. Peki, dinleme kayıtları ortaya çıktığında ne demişti AKP’liler? “Bu kasetler montajdır, dublajdır...” gibi sözlerle yalanlamışlardı. Adında “bilim” sözcüğü olan AKP güdümlü kuruluş “kasetlerin hece hece montajlandığını” sözde raporla açıklamıştı.

Kısacası AKP’liler, iki seçenek arasındalar. Ya eski düşüncelerinde diretip “Montajdır.” deyip Cemaatçi polislerin suçunu ortadan kaldıracaklar... Ya da dinleme kayıtları doğrudur diyerek bu polisleri hapsedecekler. İkinci seçeneği yeğlediklerinde, o zaman dinleme kayıtlarındaki rüşvet ve yolsuzluk konuşmalarının da gerçek olduğunu kabul etmiş olacaklar. Böyle bir durumda harekete geçecek bir savcı çıkmaz mı? AKP’nin “paralel devlet” konusunda atacağı her adım, kendisini de sanık sandalyesine yaklaştıracaktır. Hele kavga biraz daha derinleşsin, bakalım. Ortaya ne kirli çamaşırlar çıkacak göreceğiz.

AKP’nin memurları, “paralel devleti” örgütlerken hükümet ne yapıyordu? Memurun işlediği suçta, amirin hiç mi sorumluluğu yok?

Muhalefet partileri, “paralel devlet” soruşturmasının derinleştirilmesini istemeliler. Destek olmalılar bu soruşturmalara. Eğer AKP’yi yıkmak istiyorlarsa bu yoldan gitmeliler. İşin eninde sonunda AKP’ye dayanacağını görmeliler. Suç ortaklıkları açıkça ortada olanlardan birinin, yargıdan sıyrılması olanaksızdır.

“Paralel örgüt” davasının mahkeme süreci başladığında asıl cümbüşü o zaman izleyeceğiz. Bu işin ciddiyetini anlayan polislerin kendilerini kurtarmak düşüncesiyle yapacağı itiraflarını işiteceğiz hayretle. O zaman göreceğiz AKP-Cemaat işbirliğinin ne haltlar karıştırdığını? İktidar (AKP-Cemaat) soruşturulsun da neresinden soruşturulursa soruşturulsun, ister istemez tüm suçluların sanık sandalyesine oturacağı bir bataklık ortaya çıkacaktır.

“Cemaat, hukuksuzluğa uğruyor.” düşüncesiyle soruşturmaların derinleşmesini önlemek, başta RTE olmak üzere Cumhuriyet yıkıcılığı ve yolsuzluk yapmış AKP’lilerin yargıdan kaçmasının yolunu aralar. Aman dikkat! AKP ve Cemaat’i yargılanmadan kurtaracak adımları atmayın ey muhalefet!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           5 Ağustos 2014

HAMSİ KOKAN KÖY



Doğu Karadeniz köylerinde sonbahar güzel ve hızlı geçer. Mısır, fasulye, kabak, elma ve kış armutları çabucak toplanır. Çünkü yağışların en uzun sürdüğü mevsimdir. Toplanan ürünler ivedilikle yerleştirilir.

Güz rüzgârları insanı esrikleştiren bir ılıklık taşır. Rüzgâr, en güzel kokuları getirir. Kurumuş sebze, meyve ve ot kokusu insanın başını döndürür.

Kış hazırlıkları bitime yaklaşırken güz yağmurları başlar. Hava kapanır, günlerce açmaz. İnsanlar güneşe özlem duyarlar. Yağmur; tembel tembel, acelesiz yağar. Yağmurların kesintisiz yağması, havayı ılıklaştırır. Hava yavaşça soğumaya başlar. Kış, göz kırpar muzipçe. Bacalar daha yoğun tütmeye başlar. Kışlık giysiler, çıkarılır elma kokulu sandıklardan.

Dağlar, sırt sırta vermiştir adeta. Güneye doğru bakıldığında dağlar, sanki boy sırasına girmiştir. Alçaktan yükseğe doğru sıralanırlar. Dağlardan inen akarsular, evimizin bahçesine oturulunca fark edilirdi. Sular, koyu yeşil örtüyü elleriyle yırtmış gibi sevgilisi denize koşar akar, akar, akardı.

Üç mevsim yemyeşil olan dağlar, kış geldiğinde beyaza bürünür. Kar, önce en arkada kalan, en yüksek dağın tepesine yağar. Gökyüzüne değen başı, ak duvakla örtülür. Ak duvak, onu daha gururlu yapar. Duvağın yanlarından iki kol çıkar ortaya. Önündeki dağı kucaklar, sarılır ona aşkla. Hele kaçamak bir güneşin ışıltısında oluşan ak bulutlar da gelip oturdu mu dağın üstüne görünüm eşsizleşir. Ak duvak büyür, daha da heybetlenir. Aklık, yeşili soğuktan koruyan bir yorgan gibi yayılır tepelerin üstüne...

Bir haftaya kalmaz, kar aşağıdaki tepelerin üstüne de konar ak güvercin gibi. Birkaç hafta sonra dağların tepelerinde ak güvercinler kanatlanır. Arkada bulunan yüksek dağlar tamamen beyaza kesilir. Yaylalar, kar altındadır artık.

Biz çocuklar, her sabah erkenden uyanıp cama koşardık ilk yağan karı görmek için. Bu, bir yarıştı. Karı gören çocuk, zamanın erken olduğuna bakmaz avazı çıktığı kadar karı muştulardı ev halkına. Karın yağması, bir bayram havası estirirdi. Sevinç ve heyecan doruğa çıkardı. Bu bayrama büyükler de katılırdı. İlk yağan karla kartopu oynanırdı eller şişip dudaklar morarıncaya kadar. Ayaklar mı? Onların yazgısı hep aynı olurdu. Ayakkabılar su çekerdi, ayaklar soğuktan uyuşurdu.

Kartopu oyunu bittikten sonra herkes aşhananın başında toplanırdı. Kalabalık ailelerde ateşe sokulmak zorlaşırdı. Küçükler, büyüklerin bacaklarının arasından ellerini, kollarını uzatırlardı ateşe. Az sonra ateşe yakın olanların üzerinden buharlar çıkardı. Keten kokusu yayılırdı ortalığa. Islanan giysiler, böylece kururdu.

Bir şeyler yiyip dinlendikten sonra kardan adam yapmak için dışarı fırlardık. Kardan adam yapılıp bitince kardan kaymak için herkes ne bulursa getirirdi: Leğen, ağaçtan yapılan çamaşır teknesi, talika, muşamba, peyke örtüleri, okul çantası...

Çocukluğumda çay bitkisi yaygınlaşmamıştı daha. Mısır, fasulye tarlaları kışın bomboş olurdu. Kar altında kalan karalahanaların oluşturduğu tümseklere takılırdık kayarken kimi zaman. Çoğu zaman hızını kontrol edemeyen aile bireylerinden biri, tarlanın aşağısından geçen küçük dereye düşüverirdi. Buz gibi sudan çıkarılan kişi, hızla ocağın başına oturtulur, ısınması sağlanırdı. Yaş giysiler hızla çıkartılır. Buz gibi sudan çıkarılan kişinin çenesi takır takır takırdardı. Dişlerin hızla takırdaması yüzünden konuşamazdı bile.

Kış gelince doğaldır ki hamsi de çıkardı piyasaya. Kışın tarımsal ürünü kıt olan bir bölgede, hamsi çok önemli bir besin kaynağıdır. Köyümüzün yolu kışın çoğu zaman kapalıydı. Zaten köyün tek taşıtı da kamyondu. Kamyonun çamurlu yolları aşması oldukça güçtü.

O zamanlar camilerde hoparlör yoktu. Duyurular, caminin tahta minaresine çıkarak yapılırdı. Gür sesli biri “Yalı’ya hamsi geldi.” diye bağırırdı. Duyan, duymayana haber verirdi. Tepelere, vadilere mısır tanesi gibi serpiştirilmiş evler çabucak işitirdi hamsinin geldiğini. Dağınık yerleşim olmasına karşın, iletişim çok hızlı olurdu. Bir haber, evden eve kuş olur uçardı. Köyün bir başından öteki başına anında ulaşırdı haber kuşu.

Genç kızlar, gelinler; delikanlılar, ayağından takati kesilmemiş orta yaşlı erkekler yola koyulurlardı hemencecik. Sepetler, talikalar alınır. Zeytinyağı tenekeleri sepetlerin içine konurdu.

Yalı (Eskipazar) dediğimiz yer nedir ki, topu topuna on, on bir kilometrelik bir yol. Giderken bayır aşağı neşeyle gidilir. Herkes birkaç kasa hamsi alırdı. Kiloyla almazdı kimse Karadeniz’in bu bereketli balıklarını. Kasalar talikalara yüklenir. Sepetle gidenler, hamsi kasasını zeytinyağı tenekesinin içine boşaltır. Hamsiler sırtlanır. Yol uzadıkça yükler ağırlaşır. Çamurlu yokuşlar aşılır teker teker. Evlere ulaşılır akşam kararırken. Hamsiler, bir çırpıda ayıklanır. Evde herkes bir şey yapar. Kendiliğinden bir iş bölümü oluşur.

Nineler, hamsili ekmek yapmak için kolları sıvar. Anneler bakır tavaların içinde mısır unuyla hamsi pişirir. Çocuklar odun taşır ateşe. Yetişkin erkekler, kiremitte hamsi yapmak için bahçede düzenek kurup ateş yakarlar.

Hamsi, pişmeye başladığında kokusu yayılırdı dalga dalga. Bu bir doğa toyudur. Buzdolabı olmadığından hızla tüketilmelidir derya kuzuları. Akşam doyuncaya kadar yenir. Sabahleyin kahvaltıda, akşamdan kızarmış hamsiler ıhlamur ve mısır ekmeği eşliğinde mideye indirilir. Bu nedenledir ki hala bazı sabahlar kahvaltıda balık yerim.

Öğlen olunca hamsili ekmekler çıkar ortaya. Lahana çorbasına arkadaş olur. Lahana yoksa pazarisanın (içyağı ile yapılan bir fasulye yemeği) yoldaşıdır.

Hamsilerin bir bölümü tuzlanarak küplere yerleştirilir yaz için.

Köyde kimin kapısının önünden geçseniz hamsi kokusu kaplar ortalığı. Kış, belki de hamsi yüzünden kazasız belasız atlatılır. İlacın, otacının olmadığı bir yerde hastalıklar uzak dururdu kış mevsiminde insanlardan.

Kışın defalarca Yalı’ya hamsi almaya gidilirdi. İnsanlar hamsiyi taşımaktan da yemekten de bıkmazdı. Her seferinde yeni bir lezzeti tadıyormuş gibi coşkuyla oturulurdu sofralara. Hamsi kokusu, kötü ruhları kovardı sanki köylerden.

Hamsinin karaya vurduğu devirlerdi o zamanlar. Denizler kirletilmemiş, balıklar zehirlenmemişti daha. Balık balık kokardı. Deniz cömert bir ana gibi beslerdi çocuklarını. Poyrazlar delişmen, lodoslar ılıktı. Toprak, kimyasal gübrelerle tanışmamıştı henüz. Geceler uzundu, hem de çok. Ay ışığında yıldızları yakalamaya çalışırdık.

Akşam oldu mu, elektriksiz köylerimiz kış geceleri ay ışığında karın parıldamasıyla aydınlanırdı. Sabah kuşlarla yarışırdık yataktan kalkmak için. Genellikle güneşten önce doğardık sabahlara.

Şimdi ağzımızın tadı mı bozuldu; yoksa balıklar mı eski lezzetinde değil? Koskoca kış geçmekte doludizgin, ağız tadıyla bir hamsi yiyemiyoruz. Hamsiyi kokutmamak için özel çaba göstermekte herkes. Kokarsa kötü bir şey olacakmış gibi köşe bucak saklanmakta hamsiler. Evlerde kızartmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Dışarıda yenildiğinde ise varılmıyor tadına.

Çocukluğumun hamsi kokan köylerini özledim. Dizimizdeki dermanı, beynimizdeki erkeyi veren o hamsiler değil miydi? Karlı, çamurlu dik yamaçları bize aşıran hamsi değil miydi?

Zaman zaman Karadeniz kıyılarına gider dalarım düşlere. Azak’tan kopup gelen hamsilerin sudaki yolculuklarını düşünürüm. İnsanların çölleştirmekte olduğu Karadeniz’e yüreğim yanar derinden derinden. İnsanoğluna bin bir bereketi sunan bu denize yapılan vefasızlığı düşündükçe kahrederim. Ey doğa ana! Ey uçsuz bucaksız umman! Sen çölleşmeyi hak ettin mi?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           4 Ağustos 2014
                                              


BAYRAK, EKMEK, KUR'AN

                                               
Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan, 3 Ağustos 2014 Pazar günü Kocaeli’nde miting yaptı. Miting sonrası Türk bayrakları, toplantı alanındaki çöp yığınlarına, yol kıyılarına atılmış. Bu durum, çoğu kişiyi şaşırtmadı. Çünkü yıllardır AKP mitinglerinde alıştığımız bir durum bu. Her AKP mitinginden sonra yerdeki bayraklar yurtseverlerin yüreğini sızlatmakta.

AKP mitinglerinde bayraklar, yalnızca çöpe ya da yerlere mi atılmakta? Hayır, tabi ki... Ayakta durmaktan yorulan AKP’lilerin pantolonlarının kirlenmemesi için bayrağı yere sererek üzerine oturduklarını onlarca kez gördük. Anlaşılacağı üzere pantolonun kıç tarafı temiz kalacak, ama bayrak yerde kirlenecek. Bu da AKP anlayışı işte...

Halkımız üç şeye çok değer verir, kutsal kabul eder: Bayrak, ekmek ve Kur'an.

Bayrak, ekmek ve Kur'an; kazayla olsa bile yere düştüğünde saygıyla yerden alınarak öpülüp yükseğe konur. Ele alınıp taşındıklarında belden aşağı olmamalarına özen gösterilir.

Bayrağı, miting sonrası çöpe atan kafanın bayrak sevgisi içten değil, göstermeliktir. Sevgi içten olsa o bayraklar eve götürülüp başköşeye konurdu.

AKP, 2007’deki Cumhuriyet mitinglerinden sonra toplantılarında bayrak bulundurmaya başladı. Bu, zoraki bir durum. Akıllarınca bayrağı ulusalcılara kaptırmamak için başvurdukları bir yol. Yıllarca Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı aşılanmış kişilerin eline bayrak verirsen ya üzerine oturur ya da işi bitince çöp kutusuna atar.

AKP’lilerin gözden kaçırdığı bir şey var. Cumhuriyet mitingleri dâhil olmak üzere, Atatürkçülerin yaptıkları toplantılara yurttaşlar bayraklarını evlerinden getirmekteler. Oysa AKP toplantılarında bayraklar parti örgütlerince dağıtılmakta.

Kocaeli mitingi gösterdi ki AKP, öncelikli olarak üyelerine bayrak sevgisini aşılamalıdır. Tabi bu konuda bir gereksinim duyuyorlarsa...

Sen Türk bayrağını çöp yığınlarına atarsan, PKK’da gönderden bayrak indirir. Bu yapılan iki şeyin birbirinden ne farkı var?

Bayrağı sevip saymayan; ekmeği, Kur'an’ı, vatanı, milleti, insanı sevebilir mi? Toplumun değerlerine saygı göstermeyenler, topluma hizmet edebilirler mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       4 Ağustos 2014

CAMİ BOMBALAYANLAR

                                               
Camiler... Müslümanların ibadet yerleri... Kutsallıkları nedeniyle her Müslüman’ın saygıda kusur etmediği yapılar...

Siyasetin okul ve kışlayla birlikte girmemesi gereken yerlerdir camiler. Siyasal İslamcıların ortaya çıkışıyla politika yuvalarına dönüştürüldü bu kutsal çatılar ne yazık ki. Günlük siyasal çıkarlar, kutsallığı gölgeler duruma getirildi.

IŞİD, ABD, AKP, Katar, Suud güdümlü İslamcı bir örgüt... Musul’u işgal ediyor, tantanalı bir gösterişle. Bir Şii camisini bombalayıp havaya uçuruyor. Ardından Hz. Yunus’un türbesi hedef oluyor IŞİD’in bombalarına. Dünya sessiz...

İsrail, Gazze’ye saldırıyor. Çoluk çocuk demeden öldürüyor hunharca. Filistin kan ağlıyor. Dünyanın vicdanlı insanlarının yürekleri parçalanmakta... Dünya sessiz...

İsrail, öfkeden kudurmakta. Öfkelendikçe de saldırmakta Filistin’in her şeyine. Tüm dünyanın gözleri önünde yaşam kaynakları kurutulmakta bir halkın. Dünya sessiz...

İsrail, Gazze’de BM okulunu bombalıyor. Oraya sığınanlar can veriyor. Dünya sessiz...

İsrail, Han Yunus’ta cami bombalıyor. Dünya sessiz...

“İslam” deyince mangalda kül bırakmayan ABD güdümlü politikacılar sessiz...

Camiler bombalanıyor, AKP’nin her şeye maydanoz sözcüleri dut yemiş bülbül gibi. Ses seda yok!

Camiler bombalanıyor, Ortadoğu’nun kelli felli liderleri suskun. Suudi Arabistan’ın vakur(!) kralı yok ortalarda. Krallığın para harcama görgüsüzlüğünde sınır tanımayan prensleri yitik...

Camiler bombalanıyor, Körfez’in biçimsel İslamcıları dillerini yutmuşlar sanki... Nerede Kuveyt, Katar, Bahreyn, BAE, Umman?

Camiler bombalanırken Yemen nerede? Sudan, Ürdün, Münafık Kardeşler nerede?

Sahi, yukarıda saydıklarımın sessini duyan oldu mu? Bir satır olsun IŞİD ve İsrail’e karşı açıklamalarını işiten var mı? IŞİD’e, İsrail’e “Camilerimizi bombalayamazsın!” diye rest çekeni gördünüz mü?

Akşam türbanla yatıp sabah türbanla kalkan eşbaşkan ve ekibinden bir söz işittiniz mi? Camiler, türbeler ABD destekli IŞİD ve İsrail tarafından havaya uçurulurken neredesiniz AKP’nin cengâverleri? Yoksa camiler, sizin için bir anlam ifade etmiyor mu?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                         3 Ağustos 2014