29 Mayıs 2017 Pazartesi

KUSTURAN ISRAR

                                               
Güzel, ılık, günün yorgunluğunu yok eden bir bahar ikindisi… Mayıs ayının en güzel günlerinden biri… Atacan’ı, çocuk yuvasından ben alıyorum. Parka gidiyoruz. Arkadaşları da geliyor parka ve çocuklar doyasıya bir oyunun içindeler. Bir saat geçtikten sonra eşim de geliyor. Atacan, bir saat daha oynuyor arkadaşlarıyla. Bazı veliler, akşam serinliği çökünce ılıklığın üstüne telaşla çocuklarını çağırıyorlar. Çocuklar, gönülsüzce velilerinin isteğine boyun eğiyorlar. Çocukların aklı parkta ve arkadaşlarında, velilerinse evlerinde…
Çocuklar teker teker azalırken kalan velilerle anlaşıp parktan ayrılma kararı verdik. Atacan, her zamanki gibi oyuna doyamamış bir biçimde son dakikaya dek arkadaşlarıyla oynayarak peşimizden arabaya doğru geliyor. Bir saniye bile onun için çok önemli. Oynamalı, oynamalı, oynamalı…
Uzun süredir bir şeyler yemedi, ama oyun isteği açlığı bastırmakta. Arabamıza biniyoruz.
Atacan, çok iştahlı bir çocuk değil. Ancak aç da gezmiyor. Türk annelerinin çoğu gibi eşim de oğlunun yemek yemesi için kaşık ve tabak elinde dolaşıyor. Atacan nereye, o da oraya peşinden… Bu durum, anne-oğul arasında bitmeyen kovalamacalara, tartışmalara yol açmakta. Zaman zaman aşırı ısrar, çocuğu üzüp ağlatmakta. Çocuğa zorla yedirmek, onun bütün eğlenceli yanını yok etmekte. Kısa süreli de olsa bir mutsuzluğa yol açmakta. Ben de istiyorum ki,  zorlayarak değil, güzellikle olsun yemek.
Arabaya biner binmez konu, Atacan’ın ne yiyeceğine odaklanıyor. Atacan elimi tutup “Ne yiyelim Adil?” diye soruyor bana. Güzel bir taktik… Tartışmayı savuşturma isteği… Ben de ona birkaç tene yemek adı söylüyorum, içlerinden birini seçmesini istiyorum. O da seçiyor.
Evin önüne geliyoruz. Atacan’la annesi eve çıkıyorlar. Ben, alışveriş yapmak için yollanıyorum. Alışverişimi tamamlayıp eve dönüyorum çabucak. Mutfağa geçip küçük kahramanımızın isteği doğrultusunda yemekler hazırlıyorum. Eşim de zaten kendince bir hazırlık içindeydi. Elbirliğiyle hazırlıkları tamamlayıp sofrayı kuruyoruz. Yemek masasına oturduk. Herkes çok neşeli... Bunda baharın, işbirliğinin etkisi var.
Atacan’ın önüne tabağını koyuyorum, o da çok seviniyor. Çatalı elinde, yemeğe girişecek aç kurtlar gibi. O da ne? Annesi, bir tas çorba getiriyor. Çocuk, itiraz ediyor. Annesi, direniyor çorbayı içirmek için. Kaşığı alıyor ve Atacan’ın tüm direncine karşın ona çorbayı içirmeye başlıyor.  Çocuk, üzgün bir ifadeyle içmeyeceğini söylemekte. Ama dinleyen kim? Tabi, çorba içme faslı yavaş ilerlemekte. Bunu, Ata da fark ediyor. “Çorba içerken okulda hızlıyım, evde neden yavaşım? “diye soruyor.  Yerden göğe dek haklı… Aslında işin özeti, anadüşüncesi bu. Eşim duymuyor bile… Bu haklı saptamayı anlamak istemiyor. Çorba içirme işini sürdürmekte. Birkaç kaşık sonra bir öğürtü ve Atacan içtiği çorbaları, önündeki tasa boşaltıyor. Hepimiz ayaklanıyoruz. Peçeteler ellerimizde… Çocuk, haklı olarak kızıyor annesine. “İstemediğim halde niye içiriyorsun bana bunu?” diyor kızgın, ağlamaklı bir sesle.
Ata’yı kucaklıyorum. Balkona çıkıyoruz. Birlikte dikip bakımını üslendiğimiz biber, salatalık, domates, maydanoz, çilek, roka, nanelere bakıyoruz. Beş dakika geçmeden yeniden içeri girip sofraya oturuyoruz. Tabağını önüne koyuyorum. Keyifle yemeğe başlıyor. Kocaman tabak bitiyor. Ardından “Meyve yiyelim mi?” diyorum. “Yiyelim!” yanıtını veriyor. Birlikte mutfağa girip mevsim meyvelerinden üç tabak hazırlıyoruz yardımlaşarak. Meyvelerini zevkle yiyor. Bu arada doğa belgeseli izlemekteyiz. Meyveler bitince sofrayı birlikte kaldırdık. Tabi eşim de yardım etti. Koltuğa oturup bilgisayarımı elime aldım ki, Atacan’ın elinde bir kitap… “Okuyalım mı Adil?” “Okuyalım Atacan!”
Koltuğa sıkıştı. Kitabı okuduk ve sorularına yanıt vermeye çalıştım. Atacan’a uyku saatinin geldiğini söyledi eşim. Kalktık, Ata dişlerini fırçaladı ve yatağına yattı. Haftada beş gün ona yatmadan önce masal ve öykü anlatmaktayım. Konuyu, Ata söylüyor. Öykü ya da masal olacağına da o karar veriyor. Bu akşamki öykümüzün konusu “Ev ve Araba”. Öykü bitti. Sarılıp öpüştük, iyi uykular diledik karşılıklı. Yorganı boynuna doğru çekti. Gözlerini yumdu. Aradan birkaç dakika geçmişti ki uykuya daldı. Odanın alaca karanlığında onu biraz seyrettim. Eğildim, yavaşça öptüm. Saçını okşadım. Odadan çıkıp bilgisayarın başına oturdum.
Yaşam çocukla, çocuklarla çok güzel… Onların mutluluğundan daha önemli bir şey var mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Mayıs 2017


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder