Kurban
Bayramı tam da karakışa rastladı. Bayram sabahı uyandıklarında kış, iyice
şiddetlenmişti. Hava buz gibiydi. Eskişehir ovalarında göz gözü görmüyordu kar
yağışından. Böylesi soğuk bir havada dışarı çıkmak neredeyse olanaksızdı. Sular
donduğundan hem köy enstitüsünde sular akmıyor, hem de buz parçaları Seydi
suyunun kanallarını kapattığından elektrik santrali de çalışmıyordu. Bu yüzden
birkaç gündür elektrikler de yanmıyordu. Bu nedenle ısınmak ve günlük gereksinmeleri
karşılamak olanaksızdı.
Elektrikler
yanmadığından akşamları kitap okuyamıyordu öğrenciler birkaç gündür. Bayram öncesi
yapılan derslerde herkes üşümemek için pelerinleriyle oturuyordu sınıflarda. Öğrenciler,
okulun suyu akmadığında ellerini ve yüzlerini yıkamak için yakınlardaki dereye
gidiyorlardı kar kıyametin altında. İçme suları da yoktu.
Bayram
izni için köyleri yakın olanlar evlerine gitti. Ancak öğrencilerin çoğunun
köyleri, çok uzaktı. Evlerine izne gitmek isteseler bile bu karda kışta
gitmeleri olanaksızdı.
“Bayram
sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler. Başımızı gözümüzü sararak,
büzülerek çıktık. Müdürümüz Rauf İnan merdivenlerde bizi bekliyordu. Üstünde
palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağız
çehresi ile bir heykel gibiydi. Yere atlayacaktı sanki. Savrulan karlardan
gözlerini kırpıştırıyordu. O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını
indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık.
‘Arkadaşlar!’
diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin
zararlarını anlattı. Korkan insanın kesinlikle yenileceğini ve korktuğuna
uğrayacağını söyledi. ‘Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz.’ dedi.
Olduğumuz yerde birkaç kere sıçramamızı ve kuvvetli kuvvetli tepinmemizi
istedi. Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.
‘Bugün
bayram’ dedi. ‘Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var;
ya içeri girip tekrar sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü
böyle yararsız hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna
içlenmek. Üstelik üşümek. Yahut da kazmayı küreği alıp yurdunu düşmandan
kurtarmaya koşan bir asker coşkusu ile santral kanalını temizlemeye gitmek.
Emin olun, gidenler kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü inanarak çalışan insan
ne soğukta üşür ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten kuvvetli kılan bir
heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır. Onu hiçbir karşı kuvvet
yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan, yaptığı işin gereğine inansın. Bakın
size bu savaşta geçen bir olayı anlatayım. Görün ısınmış insan gücü neymiş…
Biliyorsunuz Alman birlikleri Norveç’i istila ettiler. Fakat Almanlar hiçbir
yerde Norveç’teki kadar kuvvetli bir tepki görmediler. Çünkü Norveçliler
yurtlarını seven insanlar. Hürriyetleri uğruna canlarını esirgemezler.
Ve
sıfırın altında 40 derece soğukta iki Norveçli askerin akıl almaz
kahramanlığını anlattı.
‘Onlara
bunu yaptıran güç yurtseverlikti, aldıkları göreve bağlılıktı. Bir memleket
işte böyle insanlar sayesinde kurtulur ve böyle insanların omuzunda yükselir.’ diye
bitirdi.
‘Ben
şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum. Çünkü kanal açılınca
elektriklerimiz yanacak. Elektrikler yanınca okulun işleri yoluna girecek.
Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularımız akacak,
yıkanabileceksiniz. Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız yurdumuzu bu
gerilikten, bu karanlıktan kurtardığımız gün başlayacaktır. Şimdi bize düşen
milletçe çalışmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: Bayramda çalışırız
bayramlar için! Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.’
Heyecanlanmıştık.
Üşümemiz geçmişti.
‘Hepimiz
geleceğiz’ diye bağırıştık.
‘Bayramda
çalışırız, bayramlar için!’
‘Bayramda
çalışırız, bayramlar için!..’
Altı
yüz kişi böyle bağırdı. (Talip Apaydın, Köy Enstitüsü Yılları, Literatür
Yayınları, Yedinci Basım, Kasım 2023, s. 64-65)” Bu konuşmada verilen çalışma
ruhu, Kurtuluş Savaşı’ndaki özgüvenden kaynaklanmakta.
Okulun
müdürü de öğrencilerde aynı kumaştan dikilen boz renkli, giysileri giymekte.
Hep birlikte çalışılmaktalar ayrım olmadan. Bu nedenle eşitlikçi bir düzen okula
egemen. Okul müdürü, kazmayı küreği alarak en önde gidiyor. Sağa sola buyruklar
vererek başkalarını işe koşmuyor. İlk kazmayı kendisi vuruyor. İşini inanarak
yapıyor. Bu da herkese güven ve işi başarma inancı veriyor. Başarı, bir kişinin
değil; herkesin oluyor. Bu da yardımlaşmayı, dayanışmayı, imece yapmayı gerekli
kılıyor. Başarı ortak olunca herkes severek koşuyor işe inançla. Hep birlikte kışla
savaşmak için yarışa giriyor öğrenci ve öğretmenler.
“Santral
havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik. Çıplak Hamidiye
Ovası ayaz. Kırkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.
Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor. Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları
fırlıyor. Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi
kazacağız belli bile değil. Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört
dönüyorlar. Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana. Öyle çalışıyoruz ki boyunlarımızdan
buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleşip çıkarıyoruz kıyıya.
Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalarla tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal
boyunca. Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar. Böyle
çalışmamıza alışkınlar, ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza
şaşıyorlar. Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi –köyü yakın olduğu için izinli ya-
bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda
kapışıyoruz. (Aynı yapıt, s. 66)”
Yan
gelip yatarak olumsuzlukların ortadan kalkmasını, yaşadıkları sorunların
kendiliğinden çözülmesini beklemedi Çifteler Köy Enstitüsünün müdürü,
öğretmenleri ve öğrencileri. Yaşadıkları dönemin sorunları çok, koşullar oldukça
olumsuzdu. Savaş yıllarıydı. Ekmek aslanın ağzında değil, midesindeydi. Bu
koşullarda üretmek, kendi işini kendin yapmaktan başka çare yoktu.
Türkiye,
1911’de Trablusgarp Savaşıyla başlayan ve 9 Eylül 1922’de düşmanın denize
dökülmesiyle sona eren savaş döneminin yaralarını sarmaya çalışıyordu tüm
gücüyle. Böyle bir dönemde enstitülüler kendi sorunlarını kendi olanakları ve
emekleriyle çözmek zorundaydılar.
Çifteler’de
imece coşkuyla sürdü. “Bayramlarda çalışırız, bayramlar için!” savsözünü
(sloganını) her kazma vuruşta hep birlikte haykırdılar. Bu, onların işlerine
odaklanmasını sağlarken içgüçlerini (morallerini) yükseltiyor, başarma
isteklerini artırıyordu. Arada bir Köy Enstitüsü Marşı’nı hep birlikte
söylüyorlardı. Marşı ve savsözü haykırdıklarında sanki ayaz kesilip ortalık
günlük güneşlik oluyordu.
“O
gün kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde uzun, derin bir
çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün ta bende kadar tamamladık. Sonra
merasimle suyu saldık. Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek türküler,
marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamandı, santral havuzuna döktük. Sonra bir
baktık, okulumuzun balkonuna çakılı ‘Ç. K. E. (Çifteler Köy Enstitüsü)’ yandı.
O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı. ‘Yaşa,
var ol!’ seslerimiz ufukları kapattı. Dünyanın en içten gelen, en coşkun
bayramı oldu belki. Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. ‘Aferin
ulan eller’ diyordu, ‘bu elektriğin yanmasında senin de payın var, yaşasın.’
Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı.
Müdürümüz
bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı kutladı. Her nokta koyuşta ‘sağ
ol!” diye bağırıyorduk.
‘Şimdi’
dedi, ‘depomuza su dolacak; banyoyu yakacağız. Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların
huzuru içinde uyuyun. İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır! Bu
heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz.’
‘Yükselteceğiz’
diye bağırdık’
‘Bayramda
çalışırız, bayramlar için!’
Bayramda
çalışırız, bayramlar için!..’
İçeri
girdik, musluklardan şakır şakır sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk.
Unutulmaz
bir bayramdı. (Aynı yapıt, s. 66-67)” Bu çalışma, aslında büyük bir yaşam
dersiydi. Bu da ancak enstitülerde olabilirdi.
Bayramlar
için bayramda çalışanlar, Doğanın olumsuzluklarına, karakışa karşı verdikleri
savaşı imeceyle kazandılar. Bu imece, yalnızca kolların gücünün birliğiyle
değil, yüreklerin de birlikte çarpmasıyla amaca ulaştı. Ülkemiz tarihinin en
üretken, yaratıcı eğitim sistemi ne yazık ki yok edildi Atlantikçilerin buyruğu
ve feodal derebeylerin kışkırtmalarıyla. Olan yoksul halka ve onun çocuklarına oldu.
Bundan en büyük zararı da ülkemiz gördü.
Adil
Hacıömeroğlu
29
Ağustos 2025
Kalemine Efendi Kalan , Değerli öğretmenim ,
YanıtlaSilAnlatımınıza çok duygulandım, yüreğim sızladı.
Soğuk sadece fiziksel değil, ruhsal bir hal olarak da yansımış satırlara. Elektrik kesintisi, donmuş sular, karla kaplı yollar… Bunlar birer teknik arıza gibi görünse de, aslında insanın doğayla, imkansızlıkla ve kendiyle verdiği sessiz bir savaşın göstergesi.
En çok da pelerinlerine sarılarak ders yapmaya çalışan öğrenciler kaldı aklımda. Çocuklukla olgunluğun iç içe geçtiği o yaşlarda, sıcak bir sınıfa, bir bardağa, biraz aydınlığa muhtaç olmaları… Sadece öğretmenleri değil, müdürleriyle birlikte hayata karşı direnmeleri, bana unuttuğumuz bazı değerleri hatırlattı: dayanışma, sabır ve inanç.
Köy enstitülerinin ruhunu, yaşanmışlıklarla bu kadar sade ama etkili aktaran bir anlatımı okumak, bir dönemi hissetmek gibiydi. Soğukta donan bir santral değil, aslında yavaş yavaş unutulan bir zihniyet, bir yaşam biçimi de anlatılıyor. Ve belki de en acıtan, artık bu tür manzaraların bize çok uzak oluşu…
Yüreğinize sağlık. Bu yazı bir anıdan fazlası; bir hatırlatma, dayanışma , özverli çalışmak gençlik ruhunu bize aktardığınız için sağolunuz.👏👏💐📚❤️Usta Kaleminiz vsr olsun siz hep yazın biz okuyup bilgilenelim🙏🏻
Fulbritge Eğitimde İşbirliği Anlaşmasıyla yok edilen işte bu ruhtu, bu ülkü dolu bilinçti. Allah'ın arkasına saklanan Allahsizlar, bu okullarda dinsiz ve komünist yetiştiriliyor, diyerek Türklüğün aydınlanma ocaklarına Amerika'nın casusları olarak son veriyorlardı.
YanıtlaSilÇok anlamlı ve başta zilli Eğitim Bakanı olmak üzere herkesin okuması gereken bir yazı. Gönlüne sağlık can dost.
Devamlarini bekliyoruz. KUTLARIM