TOPRAK KOVGUNLARI


Toprak Kovgunları… Kemal Ateş’in H2O Kitap’tan çıkan bir romanı… Hani denir ya, bir solukta okunan bir yapıt… Ben de bir solukta okudum Toprak Kovgunlarını.

Kemal Ateş’le henüz yüz yüze tanışamadık. Ancak sosyal medya üzerinden tanışıyoruz sayılır. Onun yıllarca Aydınlık gazetesinde dil üzerine yazdığı günlük yazılarını okudum zevkle. Ayrıca Saklı Sözlük ve Dil Hurafeleri kitaplarını da okumuştum daha önce. Sayın Ateş, iyi bir dilci ve Türkçe sevisiyle donanmış bir yazar öğretmen.

Toprak Kovgunları, iyi kurgulanmış, yaşanan olaylar iyi gözlemlenmiş. Ülkemizin kentleşmesiyle başlayan gecekondulaşma sorunu anlatılmakta kitapta. Köylerinden kopup gelen yoksul insanların kentlerin dışında kurdukları ve başlarını soktukları derme çatma evlerde verdikleri yaşam savaşımı anlatılmakta. İnsanlar, kentlere göçerken oradaki alışkanlıklarını, dar düşüncelerini, tutuculuklarını, geleneklerini de getiriyorlar birlikte. Küçük çıkar hesapları yüzünden kavga gürültü eksik olmuyor gecekondu mahallelerinde. En küçük çıkar çatışmasında birbirine giriyor yoksulluğun pençesinde kıvranan kentin yeni sakinleri. Kısacası “Bir karış yer yüzünden, bir teneke su için” kavgaya tutuşuyorlar.

“Öyleydi köy yeri, ırgat tutacakları adamın yediği içtiği bile hesap edilirdi. Çalışması, sigarası, gevezeliği, insanlığı, boğazı, her şeyi hesaplanırdı.” sözü, yoksulluğun ne denli derin olduğunu anlatmakta.

Toprak Kovgunları’nda anlatılan olay, Ankara’da yeni kurulan bir gecekondu mahallesinde geçiyor. Köyden gelenlerin çoğu niteliksiz işgücü kent için… Ne iş bulursa yapıyorlar. Çünkü yaşama tutunmak zorundalar. Sürekli işi olan çok az… Çoğunluk, ustalık gerektirmeyen işlerde çalışıyor.

Gecekondu mahallesinde herkes yerdeşleriyle bir arada yaşamaya çalışıyor. Yerdeşler arasında dayanışma çok önemli… Kitapta; Kamanlılar, Keskinliler, Çankırılılar, Yozgatlılar kendi aralarında birlik kurmaya çalışıyor. Ancak yerdeşler arasında da kavga, çekememezlik eksik olmuyor.

Gecekonducuların neredeyse hepsi bireysel kurtuluş peşinde koşarken romanın önemli kahramanlarından Münir, sistemle kavga ediyor. Münir, üniversitede hukuk okuyor. Bu nedenle komşularına, akranlarına göre bilinç sıçraması var onda. İçinde yaşadıkları koşulları, yaşadıkları yoksulluğu, aralarındaki bitip tükenmez olayların nedenini bozuk düzene bağlıyor. Bu nedenle de düzenin değişmesiyle sorunların ortadan kalkacağını düşünüyor ve bunu savunuyor. Zaman zaman düşüncelerini çevresiyle de paylaşıyor. Münir’in okul yılları 1968 dönemi… Devrimci savaşımın yükseldiği bir dönem…

Burada sözü, Münir’in babası Bakkal Remzi’ye verelim: “Gençler yakalanıyor, suç belgesi olarak da kitapları alınıyor. Radyodan, gazeteden böyle haberler duyuyorum. Korktum bizim oğlandan. Bizim çekemeyenimiz çok. Biri ihbar eder, alıp götürürler. Dayanamadım, sordum: Oğlum okul bitti, sınavlar bitti. Bunlar anladığım kadarıyla ders kitabı değil. Ne veriyor bu kitaplar sana? ‘Ne mi veriyor baba?’ dedi. ‘Bak, dinle. Eskiden durumumuz pek iyi değildi. Sınıfı geçince sana şunu alacağım, bunu alacağım, diye bir sürü vaatte bulunurdun. Hiçbirini almazdın. Bugün bu kitapları okuduktan sonra seni suçlamıyorum. Kitaplar bunu verdiler bana, yetmez mi? Bana gerçek suçluyu gösterdiler.’ Bizim oğlanın dediği gibi, asıl suçlu yokluk, yoksulluk. Ne anamızı, ne babamızı suçlayalım.” Bu sözlerle bozuk düzenle savaşmayı önceliyor Münir. O, babası Remzi’yi de etkilemiş bu düşüncesiyle.

Romanın önemli kahramanı Ayten, köyde doğup üç yaşında kente göçmüş. Bu nedenle köyün geleneksel tutuculuğuyla kentin özgürlüğü arasında sıkışmış bir genç kız. Bu nedenle yanlış ilişkileri oluyor. Çoğu zaman çıkmaz sokaklarda çıkış arıyor kendine. Köy kaynaklı tutuculukla kentin özgür olanakları arasında bocalamakta gençler. Bu da çoğu zaman kuşak çatışmasına neden oluyor. Zaman zaman da suçlanıyor bu gençler. Bunun romandaki simgesi de Ayten.

Roman, acıklı bir sonla bitiyor. Çoğu zaman kişinin doğduğu günden başlayan olumsuz, kör yazgısı, ölümüne dek yakasını bırakmıyor ne yaparsa yapsın. Hıdır, böyle bir kişi… Yazgının, cahilliğin, bitmez kavgaların kurbanı… İki oda bir sofa bir kondu edinmeyi yaşamının odağına yerleştiren Emin de de bir kurban… Yoksulluk, bilgisizlik nedeniyle birbirine düşen iki komşu… Biri boşu boşuna yaşamını yitiriyor, diğeri de onun canına kıyıyor bir anlık öfkeyle ve tüm yaşamını mahvediyor.

Kemal Ateş, Türkçe ustası bir yazar…  Romanın dili çok akıcı ve yalın… Olay örgüsü sürükleyici…  Yöresel olarak kullanılan birçok sözcük, deyim ve atasözü kullanılmış kitapta. Bunların Türkçemize kazandırılması, dilimizin varsıllaşmasını sağlar. Bu nedenle Kemal Ateş, övgüyü hak ediyor.

Sayın Ateş’i böyle güzel bir romanı, dil ustalığını konuşturarak Türk edebiyatına kazandırdığı için kutluyorum. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Kalemi, usu sağ olsun.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               6 Ocak 2026

 

DALGALARIN GÜCÜ

    

Uzun süren soğuklar ve kar yağışından sonra güneşin az da olsa göründüğü, ılık ılık güney yellerinin estiği bir sabaha uyandı Ergen ailesi. Soğuk günlerden sonra gelen ılıklık, onları canlandırmış, içlerini yaşam sevinciyle doldurmuştu. Bu nedenle içi içine sığmıyordu hiçbirinin. Bir an önce dışarı çıkıp bulutların arasından görünüp yiten güneşin, ılık güney yelinin tadına varmak istiyorlardı. Zaman geçirmeden elbirliğiyle kahvaltıyı hazırladılar.

 Baba, çayı demleyip yumurtaları haşladı her zamanki gibi. Anne, yıkadığı sebzeleri üleştirdi eşitçe tabaklara. Alus, peynir ve zeytini, sebzelerin bulunduğu tabaklara koydu. Çatal, bıçak ve dolu tabaklarla haşlanmış yumurtaları yemek masasına götürme işini de Sevgi üstlendi. Herkes masaya geçti. Babaları ince belli bardaklara doldurduğu çayları getirip herkese dağıttı. Sonrasında kendisi de masaya oturdu. Türlü konuları konuştular kahvaltıda mutluluk içinde. Düşünce alışverişinde bulundular. Kimi zaman tartıştılar bazı konular üstüne. Bir ara kahvaltı yapmanın yararından söz etti anne.

Alus, dışarı çıkmak için ivedilik gösteriyordu. Sevgi, kahvaltıyı bitirmeden bir yere gitmelerinin doğru olmayacağını söyledi. Baba, deniz kıyısında yürümeyi, sonrasında da kıyıda bir çay bahçesinde oturmayı önerdi. Hepsi kabul etti bu güzel, iç açıcı öneriyi. Sevgi, kıyıda salep içmek istediğini söyledi. Alus da kış günü bozasız olmaz, dedi gülerek. Anne, babaya dönerek biz de çaylarımızı yudumlarız Dirimcan’ım, dedi büyük bir içtenlikle.

Kahvaltı bitti. Birlikte kaldırdılar sofrayı. Herkes giyindi, çıkmak için hazırdılar. Deyip gülerek çıktılar kapıdan. Yürümeye başladılar deniz kıyısına doğru. Sert ve ılık bir rüzgâr esiyordu deniz yanından. Saçları başları dağılıyordu rüzgârın etkisiyle. Sevgi, rüzgâra: “Niye bu kadar sert esiyorsun?  Neredeyse beni yere yıkacaktın, yoksa biri mi kızdırdı seni?” diye sordu.

Rüzgâr: “Kimseye kızgın değilim. Çok uzaklardan geliyorum, taşıdığım yük çok ağır. Bu denli sert esmesem yükümü taşıyamam.” diyerek yanıtladı onu.

Alus: “Çok uzaklardan geldiğini söyledin. Neresi geldiğin yer? Ayrıca kış günü niye ılıksın bu kadar?”

Rüzgâr: “Afrika’da Büyük Sahra Çölü var. Oradan kopup geldim. Akdeniz’i aşıp buralara ulaştım. Ilık esintimin olmasının nedeni sıcak bölgelerden gelmemdendir. Ayrıca Akdeniz’in üzerinden geçerken havadaki buharları toplayıp getiriyorum buralara kadar. İşte, ağır olan yüküm bu.”

Anne: “Senin adın ne?”

Rüzgâr: Bana, insanlar lodos der. Güneybatıdan eserim sürekli.”

Anne, baba, Sevgi ve Alus hep bir ağızdan: “Sağ ol lodos kardeş, tanıştığımıza çok mutlu olduk. Soğuk günlerde esmeni hep dört gözle bekleriz biz, ılıklığın havayı ısıtsın diye.”

Lodosla konuşurken Ergen ailesi çoktan kıyıya gelmişti. Dalgalar, kıyıya doldurulan taşları aşıp yürüyüş yoluna çarpıyordu sertçe. Dalgalar, denizde yükseliyor, sonrasında sert bir biçimde kıyıdaki taşları aşım yola “şap diye vuruyordu. Sular, her yana dağılıyordu o hızla. Dalgalar, kıyıya her çapışında taş ve odun parçaları, plastikler, naylon torbalar, türlü atıkları yola atıyordu insanların önüne. Dalgaların kıyıya attıkları arasında çakıl taşlarının olmaması, yalnızca kıyıya yığılan kayaların parçalarının olması babanın ilgisini çekti. Tam bu sırada büyük bir dalga gelip Ergen ailesinin tüm üyelerini ıslattı. Şaşırdılar buna.

Baba: “Niye bizi ıslattın deniz?” diyerek sordu büyük su kütlesine.

Deniz: “Ben, sizi ıslatmak için yapmadım bunu. Benim doğal bir davranışım bu. Siz insanlar, önüme kayalar yığdınız. Bu nedenle özgürce devinemez oldum yerimde sıkışıklıktan. Ayrıca içime bir sürü çöp atıp suyumu kirlettiniz. Suyumda yaşayan balıklarla diğer canlılar çoğu zaman soluklanamıyorlar bile. İçimdeki canlıların çoğu yok oldu bu nedenle. Balık türlerinin çoğunun soyu tükendi. Balıklar tükenince onlarla beslenen birçok deniz kuşu gelmez oldu buralara. Oysa ben, onlarla mutlu olurum.

Anne: “Peki dalgalarınla dışarıya attığın taşlar, kıyıya yığılan kayaların parçaları. Niye çakıl taşları yok bunların arasında?”

Deniz: “Çakıl taşları, bana ait varlıklar. Onlar, benim parçam… Onları niye dışarı atayım ki? Ancak şu kıyıda yığılı kayalar sonradan getirildi buraya. Özgürce dalgalanamaz oldum bu nedenle. Burada önceden kumsal uzanırdı boylu boyunca. Bu kumsalda birçok deniz canlısı yaşardı. Ayrıca bahar gelince birçok deniz kuşu kumların üstüne yuvalanırdı. Onların yavruları, kumsalda gözlerini açardı. Kumsal yok olalı yuva bulamaz oldu deniz kuşlarıyla diğer canlılar. Ben, şimdi bu kayaları dalgalarımla parçalayıp koparabildiğim o küçük taşları dışarı atıyorum, kumsalımı geri almak için. Ben kötü bir şey yapmıyorum, benim olanı geri almak için savaşıyorum.”

Anne: Çok sağ ol, bizi çok aydınlattın. Bilmediğimiz bir şeyi öğrettin bizlere.” dedi biraz düşünceli.

Ergen ailesi, bir süre susarak yürüdü kıyı boyunca. Dalgalardan kaçmak için biraz iç kısımdan gidiyorlardı. Bir dönemeçten kıvrılırken dalgaların üstünde keyifle yüzen martı sürüsü ilgilerini çekti.

Alus kıyıya yanaşarak: “Martı kardeşler, siz niye korkmuyorsunuz dalgalardan?” diye sordu.

Martılar, bu soruyu gülünç bulduklarını belirtmek için hep bir ağızdan bağıdılar. Kıyıya en yakın noktadaki gümüş martı, kafasını döndürdü çocuğa. Sonrasında ucu sarı gagasını birkaç kez esnetip açıp kapayarak: “Öncelikle söyleyeyim ki bizim su kuşu olduğumuz unutmuşa benziyorsun. Su varsa biz varız. Yani anlayacağın su sayesinde yaşıyoruz biz. Su, bize zarar vermez. Dalgalar, suyu altüst ederken içinde birçok canlı yüzeye çıkıyor. Biz de onları mideye indiriyoruz dalgaların üstünde durarak. Böyle havaları severiz biz. Deniz durulduğunda biz böyle kalabalık olmayız su üstünde.” dedi.

Sevgi, lodosa dönüp: “Akdeniz’den getirdiğin bunca buhar ne olacak, onları ne yapacaksın?” diye sordu.

Lodos: “Bu getirdiğim buharlar havada kısa bir süre kalacak. Hava yıldız-karayele dönünce soğuk başlayacak. Yıldız tam kuzeyden, karayel de kuzeybatıdan eser. Onlar, bu buharları yağışa dönüştürecek.  Eğer çok soğuk eserse bu yeller, kar yağacak. Çok soğuk olmadığında yağmurlu havalar gelecek önümüzdeki günlerde. Bunun için bana insanlar: “Gözü yaşlı lodos” derler. Çünkü sert estiğimde sonun da yağış gelir. O yağışlar, benim gözümün yaşı. Anlayacağınız ben de ağlarım sırası geldiğinde. Ayrıca ağaçları devirir, çatıları uçururum sert esintimle.” dedi.

Alus: “Yazın de eser misiniz?”

Lodos: “Yazın da eserim. Yine su buharını, Akdeniz üstünden toplayıp getiririm. Yoksa yaz yağmurları nasıl yağacaktı buralara. Bu yağmurlar, toprağa bolluk getirir. Ancak kimi zaman da buhar yerine çöl tozu taşırım kanatlarımın üstünde. O tozlar, kimi zaman evlerinizi, arabalarınız kirletir. Bu, doğaldır ki benim düşüncem değil, siz insanların düşüncesi. Oysa getirdiğim o tozlar, sizin erozyonla yoksullaştırdığınız toprağı besler. Toz dediğiniz toprağın en küçük parçası değil mi? Toprak, hiçbir yeri kirletmez. Çünkü dünya üzerindeki canlıların çoğu, topraktan var olmuştur. Toprak olamasaydı siz yiyeceklerinizi nereden edinecektiniz?

Anne: “Demek ki hiçbir doğa olayının bizlere zararı yok! Zararlı gibi görünenler de biz insanların yanlışları nedeniyledir.”

Lodos ve deniz birlikte: “Evet, doğru diyorsunuz. Biz doğamız gereğince davranıyoruz, siz de öyle yapın. Bakın o zaman yaşam nasıl güzel olacak?” dediler.

Baba: “Çok sağ olunuz hepiniz. Bize, çok değerli ve önemli, yaşamsal bilgiler verdiniz. Yaşamımızı sürdürmek için doğadaki tüm varlıklar birbiriyle uyumlu yaşamalı. Yoksa yaşam olmaz gezegenimizde.” dedi iç çekerek.

Akşam olmak üzereydi. Ergen ailesi denize, lodosa, martılara veda ettiler birlikte. Eve dönerken yol boyunca ne kadar çok şey öğrendiklerini söylediler birbirlerine. Uygun zaman bulduklarında doğa gezilerini daha çok yapmaya karar verdiler. El ele tutuşarak “Deniz Üstü Köpürür” türküsünü söyleyerek evlerine geldiler.

Eve girince hepsi birden: “Yaşamak ne güzel! Hele doğayla konuşup öğrenmek daha da güzel!” dediler.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       5 Ocak 2026

                                                      

EMPERYALİST HAYDUTLUK


2025’i geride bırakıp 2026 yılına girdiğimizde dünyanın her yanından iyilik, savaşların bitmesi ve barış istekleri, mutluluk dilekleri yükseldi. Eski yılda çok sayıda insan emperyalizmin çıkarları uğruna öldürüldü. Dünyanın dört bir yanında kan ve gözyaşı vardı. Birçok kişi, 2026’da kan ve gözyaşının, emperyalist saldırganlığın biteceğini umuyordu. Oysa dünya siyasetini yakından izleyenler, yeni yılın eski yıldan daha kötü olaylara sahne olacağını bilip söylüyordu.

Donald Trump, ikinci kez ABD başkanlığına geldiğinde birçok kişi, ona umutla bakmaktaydı. Bazıları Trump Amerika’sının kendi içine döneceğini söyledi. Ülkemizdeki kimi siyasetçiler, gazeteciler, öğretim üyeleri, televizyon yorumcuları ise Trump’ın Türkiye dostu olduğunu vurguladılar. Onlara göre ABD bölgemizden çekilecekti. Özellikle Batı Asya’da İsrail saldırganlığının sona ereceğini, terörün biteceğini dile getirdiler. Bu doğrultuda bir kamuoyunun oluşturulduğunu da söyleyebiliriz.

Trump, göreve başlar başlamaz Kanada, Grönland ve Panama’nın ABD’ye bağlanması gerektiğini söyledi. Bu söylem bile ona bel bağlayanları uyandırmadı. İsrail’in Filistin’de yaptığı insanlık dışı soykırıma tam destek verdi. İran’a saldırdı. Birçok ülkeyi tehdit etti.

ABD Başkanı, ikide bir “sekiz savaşı bitirdiğini” söylemeye başladı. Oysa bitirdiği savaş yoktu. Tersine savaşlarda mazluma karşı zalimin yanında durdu hep. Yeni savaşları körükledi. Emperyalizmi iyi tanıyanlar, ABD’li yöneticilerin “barış, demokrasi, özgürlük” sözcüklerini çokça kullanmalarının yeni bir savaşı başlatacağını çok iyi bilir. Bu sözcükleri kullanarak yapacağı kötülüklerin üstlerini örtmeye çalışır emperyalizm. Çünkü kendisi dışındaki hiçbir ülkenin mutluluğunu, erincini, gönencini, varlığını, haklarını umursamaz. O, timsah gözyaşlarıyla sömüreceği ülkeleri sever görünür. İşbirlikçilerinin ağzına bir parmak bal çalar. İşbirlikçiler de bir parmak balla karnın doyduğunu sanıp mutlu olarak uşaklıklarını sürdürür.

ABD’nin eninde sonunda Venezuela’ya saldıracağı beklenmekteydi. Çünkü ABD ekonomisi çöküşte. Bu nedenle Venezuela’nın petrolüne ve madenlerine gereksinimi var. 3 Ocak 2026 günü Venezuela’ya askeri harekât düzenledi. Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Caracas’taki konutundan emperyalist haydutlarca kaçırıldı. Kaçırılmasının nedeni, sözde uyuşturucu kaçakçılığı yapması. ABD emperyalizminde yalan çok… Bu suçlama da öteden beri söyledikleri yalanlardan, iftiralardan biri…

Trump, aylardır Venezuela’nın ABD’nin petrolünü çaldığını savladı. Venezuela, dünyada petrol rezervi en çok olan ülke. ABD yöneticileri, Venezuela’nın petrolünü sahiplenmekte. Zaten Maduro’nun haydut yöntemleriyle kaçırılmasından sonra Trump, amaçlarını anlattı. Artık Venezuela petrolünü ABD şirketlerinin çıkaracağını söyledi. Uyuşturucu bahane, petrole haydutça el koymak şahane…

Venezuela’da petrolün yanı sıra başta altın olmak üzere elmas, titanyum, çinko, kömür, nikel, demir, bakır ve boksit madenleri bolca var. Ayrıca ülke, lityum varsılı… ABD, bu yeraltı varsıllığını gördükçe salyaları akıyor. Ayrıca bu ülke, Amazon havzasında olduğundan tarım üretimi açısından çok verimli topraklara sahip.

Trump konuşmasında Kolombiya, Küba, Meksika ve İran’ı işgalle tehdit etti. Sırada başka ülkeler de var. ABD tehdidinin hedef ülkelerinden biri de Türkiye. Bu nedenle ülkemiz siyasetçileri, bu gerçeği görüp ona göre önlem almalı ve iç cepheyi güçlendirmeli.

Maduro, ABD’nin Türkiye’ye işgal giriminde bulunduğu 15 Temmuz 2026 darbe kışkırtması sırasında ülkemizin yanında ilk yer alan dünya siyasetçilerinden biri. Sonrasında ülkemize gelip görüşmeler yaptı. Ülkesinin altınlarını Türkiye’ye emanet etti. FETÖ’cü kalkışma, başarılı olsaydı aynı şey Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın başına gelecekti. Bu gerçeği yadsıyıp unutmak çok kötü…

Yazımızı kaleme aldığımız ana kadar Erdoğan, konuyla ilgili bir açıklama yapmadı. Dışişleri Bakanlığının “tarafları (Yani ABD ve Venezuela’yı) itidale çağırması çok ilginç (ölçülülük, soğukkanlılık). Kurt, kuzuyu boğuyor, siz itidalli olmayı öneriyorsunuz kuzuya. Bu açıklama, ABD’nin yaptığı haydutluğu desteklemek değil de nedir. AKP sözcüsü Ömer Çelik ise yaptığı açıklamada ne Maduro’nun ne de ABD’nin adını geçirdi. Anlaşılacağı üzere ne şiş yansın ne kebap açıklaması yaptı. Bu da haydutluğu onaylamak... AKP’nin II. Abdülhamit’ten esinlenerek uygulamaya çalıştığı “denge politikası” ülkemizi zora sokuyor. Dün II. Abdülhamit, bu politikayla emperyalistlerin oyuncağı olup koca Osmanlıyı batırmıştı. (Konuyla ilgili DENGE POLİTİKASI https://adiladalet.blogspot.com/2022/03/denge-politikasi.html yazım okunabilir.)

AKP’li, Mehmet Uçum, Süleyman Soylu ve Bülent Turan’ın açıklamalarını alkışlıyorum. Çünkü emperyalist haydutluğu görüp tavır aldılar.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklaması Özel’ce bir düşünce. Resmen ABD’nin yanında Özgür Özel. Dünyada emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’na öncülük etmiş bir partinin bu durumlara düşmesi, tarihine ihanet değil de nedir? Bu arda CHP’nin önceki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun haydutlukla ilgili açıklamasını olumlu bulduğumu söylemeliyim.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 15 Temmuz’la ilişkili açıklaması ise tarihsel önemde. Zalimin eylemini örtbas etmedi, zalimin yanında durdu. Bu açıklamasıyla ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehdidi de anlamayanların gözüne soktu Bahçeli.

Yandaş ve candaş medya ise Maduro’nun diktatörlüğüne her fırsatta vurgu yapması Amerikancılıklarının itirafı niteliğinde. Bazı ünlü televizyon kanallarının güya Venezuela’da yaşayan Türkler adı altında FETÖ’cüleri canlı yayına bağlamaları ise tam bir aymazlık. Yandaş ve candaş televizyonlarda Venezuela halkının suçlanması ise bilgisizliğin ötesinde ABD’ye hizmet yarışı. 4 Ocak akşamı her iki kesimin televizyonları, halkının Maduro için sokağa çıkmadığını anlattılar uzun uzadıya. Bu yolla ABD’nin haydutluğuna haklılık kazandırmaya çalıştılar. Oysa aynı saatlerde Ulusal Kanal, Venezuela’dan canlı yayındaydı. Halk, alanlara sığmıyordu. Venezuela’nın hükümet üyeleri de gösterilerin en önündeydi. Halk, başkanına sahip çıkmıştı. Ne yazık ki yandaş ve candaş medya, gelişmeleri ABD medyasından aktarıyordu. Bu da ihanetin bir başka biçimi…

Maduro’nun haydutça ABD’ye kaçırılması önemli bir ders tüm ezilen ülkeler için. ABD’ye güvenip onunla işbirliği yapmakta olan ülkelerin yöneticileri; kendi varlıklarına, geleceklerine ve ulusal çıkarlarına en büyük ihanet. Bu nedenle ABD emperyalizminin dünyadaki haydutluklarını engellemek için ezilenlerin en geniş ittifakı kurulmalı. Bunun için gecikmek ABD’yi güçlendirir

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               5 Ocak 2026

 

 

 

BEBEKLERE KİTAP YERİNE, TELEFON


Bir bebek, doğduğu andan başlayarak çevresindeki her şeyi algılamaya, anlamaya başlıyor. Görüp işittiklerini, birbirinden ayırt ediyor. Bu konuda, onun en büyük yardımcısı beş duyusu…  

Sakın bebek deyip geçmeyin. O, çok hızlı öğrenir her şeyi. Öğrendikleri arasında ilişki kurma konusunda ustadır. Öğrenme hızı, düzeyi, sınırsızlığını birçok kişi ilk bakışta anlayamaz. Bu nedenle bebeklerin öğrenmesine yardımcı olmalı büyükler. Üzülerek söyleyeyim ki günümüz anne ve babalarının önemli bir bölümü, bebeklerin öğrenmesini engellemekte bilerek ya da bilmeyerek. Engellemekle kalmıyor, onların beyinsel gücünü zayıflatacak bir teknolojik eyleme kalkışıyorlar üstelik.

Bebeklere, doğdukları günden başlayarak ilgi göstermeli anne ve baba. Onlara, bazı şeyler anlatmalı. Sakın, “Çocuk anlamaz?” demeyin. Anlar… Anlatılan her şeyi belleğinde biriktirir. Zamanı gelince belleğinde biriktirdiklerini dile getirir.

Bebekler hızlı büyüyüp gelişir. Her gün değişir aslında büyükler ayrımında olmasa da. Doğduğu günden başlayarak çevresindeki her şeye tepki verir ama az, ama çok. Tepkilerini görmek olası… Birkaç ay geçtikten sonra çevresindeki seslere ve renklere tepkisi belirginleşir. Annesinin, babasının, varsa kardeşlerinin seslerinin ayırdına varır. Onları, seslerinden tanımaya başlar. Renkleri de birbirinden ayırt eder, ancak konuşamadığı için anlatamaz gördüğünü. Renklerin değişiminin ayırdına varır.

Bebeklere özgü renkli kitaplardan onlara bir şeyler okuyabilir anne ve baba. Yine onlara kısa masallar, öyküler anlatılabilir. Bu nedenle bebeklere özgü kitaplar yayımlanmalı. Ne yazık ki ülkemizde bebeklere özgü yayın çok az. Bir ülke, çocuklarının zihinsel gelişimine, onların eğitimine özel önem vermeli. Bebek ve çocuklara yönelik yayınlar devletçe desteklenmeli. Çünkü bir çocuk, üç yaşına dek zihinsel gelişimini neredeyse tamamlar. İlkokula gidinceye dek zihinsel gelişim doruğa çıkar. İşte, bu dönemde onların zihinlerini geliştirip güçlendirecek yayınların basımı çok önemli. Çocuklarının gelişmesine önem vermeyen, emek harcamayan toplumların ayakta durması olanaksız.

Kitapçıların hepsinde bebek kitapları bölümü olmalı. Bu bölümler, onlara özgü düzenlenmeli. Bebeklerin ilgisini çekecek görseller olmalı her yanda.

Günümüz anne ve babaları, zihinsel gelişimin en hızlı olduğu bebeklik döneminde çocukların eline telefon veriyorlar sussun diye. Bunun bir başka nedeni de ona yemek yedirmek... Telefonla oynayan çocuk, ne yediğini bilmiyor. Ağzına ne verirsen yiyor. Böyle olunca damak tadı gelişmiyor. Ne yediğini bilmiyor. Önemli olan yemesi onlara göre… Böylece telefon bağımlılığın yanı sıra obezite de ortaya çıkıyor. Yani çocuğun hem tinsel hem de eğinsel (bedensel) sağlığı bozuluyor aile eliyle.

Kitap, çocuğun zihinsel gelişimini hızlandırıp geliştirirken, telefonla oynaması onun zihinsel gelişimini yavaşlatıp giderek de geriletiyor. Ayrıca onu, ekran bağımlılığının kıskacına düşürüyor anne ve baba kendi elleriyle.

Eline telefon verilen çocuk, içinde yaşadığı dünyanın, yaşamın gerçeklerinden kopar. Varlıklar arasındaki ilişkiyi kavrayamaz. Olayların gelişim sürecini anlayamaz. Neden-sonuç ilişkisi kurarak çözümleyici düşünmeyi başaramaz. Konuşması gelişmez. Sözcük dağarcığı daralır. Anadilinin inceliklerinin, gücünün ayrımına varamaz. Dinlediklerine odaklanamaz. Bu nedenle evde konuşulanlara katılmaz çoğu zaman. Bu da onu, giderek ailesinden koparır. Duygusal bağlılığı yaralanır.  Duygusal kırılma ve uzaklaşma başlar. Böylece anne ve baba, sorunlu bir çocuğa sahip olur.

Bebeklere uygun kitapların yayımlanması için toplum seferber olmalı. Onların evde eğitimi için izlenceler düzenlenmeli. Bu izlencelerle ilgili veliler bilinçlendirilmeli. Bilinçlendirilmeli ki, bebekler, daha kundaktayken ekran bağımlılığının kucağına itilmesin. Çocuklarına değer vermeyen toplumların ileri gitmesi, gelişmesi, hatta varlığını sürdürmesi olanaksız.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Ocak 2026

EMPERYALİSTLER, ATATÜRK’E NİYE DÜŞMAN?


Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı kapitalist-emperyalist dünya, ulus devletimizi yıkmak ve Atatürk’ü halkımızın belleğinden silmek için olağanüstü bir çaba göstermekte. Ne yazık ki bunu yaparken de içerde işbirlikçileri kullanmakta. Bu işbirlikçilerin çoğunun iktidara gelmiş ve Türkiye’yi yöneten kişilerin olması ise çok düşündürücü.

Ne yazık ki Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra, adım adım onun yaptıklarının altı oyulmaya başladı. Onun kapitalist-emperyalist sisteme karşı tam bağımsızlıkçı duruşuyla devrimci ülküleri, halka unutturulmaya çalışıldı. Bunların yerine, kapitalist-emperyalist dünyanın batıcılığı getirildi. Üstelik bu batıcılık da Atatürkçülük diye topluma kabul ettirildi. Üzülerek söyleyeyim ki kendini, Atatürkçü olarak görenler de Atatürk’e karşı bir yerde konumlananlar da batıcılığın Atatürkçülük olduğunu sanmakta. “Ağacın kurdu içindedir.” der atalarımız. Evet, Atatürk’ün ideolojisi olan Kemalizm’i yok etmede önemli görevi de onu batıcı sanarak Cumhuriyet Devriminin içini bir kurt gibi kemirenlerdir. Atatürk’e karşıt olanlar ise zaten emperyalist sistemin yıkıcı propagandasının gönüllüleridir öteden beri.

Peki, şu soruyu sormak niye kimsenin usuna gelmiyor: Kapitalist-emperyalist sistem niye Atatürk’e karşı? Niye Atatürk’ün yapıtlarını yok etmek istiyor batılılar ve onların yerli işbirlikçileri?

Atatürk’ün devletçi ekonomisinin yıkılması için kapitalist sistem düşmeye bastı. Devletçiliğin modasının geçmiş olduğu düşüncesi yayıldı topluma. Resmen halkın beyni yıkandı. Sonunda devletin bin bir emekle kurduğu başta fabrikalar olmak üzere bütün kuruluşlar yok pahasına satıldı. Satılanların büyük çoğunluğu üretim yapmayı sürdürmedi. Çoğunun yerine, AVM’ler ya da pahalı konutlar yapıldı. Böylece ulusal ekonomimiz dışa bağımlı duruma getirildi.

Evet, kapitalist-emperyalistler niye Atatürk’e düşman? Çünkü o, bu sisteme karşı bir Kurtuluş Savaşı yaptı ve kazandı. Bu savaş, bütün ezilen uluslara örnek oldu. Düşmanlıklarının asıl nedeni bu.

Atatürk, 20 Temmuz 1920’de Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yazdığı başyazıda şunları söylüyor: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne de filen millettir; bilakis bu, adeta dünya çapında bir […]hudi (Sözcüğün ilk hecesi okunamadı, bizce sözcük ‘Yahudi’ olacak. AH) saltanatı halinde bütün dünyaya hâkim olan ‘kapitalizm’ afeti ve onun çocuğu olan ‘emperyalizm’dir. (Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi/Hâkimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, s.79)”

Türkiye, henüz işgalden kurtulmamış, emperyalistler ve onların piyonlarınca parçalanmaktaydı. Düzenli ordunun kurulması için önemli hazırlıklar yapılıyordu Ankara’da. Yurttaşlarımızın çoğu kurtuluştan umudunu kesmişti. İstanbul hükümeti kayıtsız koşulsuz teslim olmuştu işgalcilere. Düşman her gün yurt topraklarından bir başka yeri işgal etmekteydi. Bu olumsuz koşullara karşın Atatürk, kapitalizm ve emperyalizmi baş düşman olarak göstermekte hem ulusumuza hem de bütün dünyaya. Bir “Yahudi saltanatı”ndan söz etmekte. Gazze için içten ya da sahte gözyaşı dökenler, Atatürk’ün bu ideolojik duruşundan haberdar mıdırlar acaba? Gazze’yi savunurken Atatürk’e küfretmek, Siyonistlerin denetimindeki kapitalist-emperyalist sisteme hizmet değil de nedir?

“Bugünlerde başımıza musallat edilen Yunan, bütün düşman âleminin parçasından başka bir şey değildir. Daha doğrusu, kapitalizm saltanatının mazlum milletlere karşı gönderebileceği son kuvvet, son ordudur! Nitekim bundan evvel üzerimize ordular[ile-AH] saldırmış olan düşmanlar yine böyle kapitalizm saltanatının ordularından başka bir şey değildi. Moskof orduları, İtalyan orduları, Bulgar ve Yunan orduları, kısaca bütün düşmanlarımız tamamen ‘kapitalizm’ tarafından ayaklandırırlardı. Bir zamanlar, tarihin eski devirlerinde dünya birtakım despot hükümdarların istibdatları altında ezilirdi. Sonraları milletler bu istibdadı yıktılar.  Fakat bu defa da onun yerine paranın, sermayenin zulmü geçti. Sermaye, bugüne kadar dünyada yapılmış olan bütün fenalıkların yegâne etkeni, yegâne mesulü idi; bugün de odur; eğer bütün dünyayı süratle istila eden kapitalizm aleyhtarlığı olmasaydı, bu zulüm yarın da devam edecekti. Çok şükür, zulüm devrinin son günlerindeyiz. Kapitalizm sade falan filan milletin düşmanı değildir. Bilakis bütün dünyanın, bütün milletlerin müşterek düşmanıdır: Milletleri birbirine düşüren kuvvet o, kardeş kanları döktüren fesatlar ondan, dünyayı kaplayan sefaletin müsebbibi, özetle bütün insanlığı inleten zulmün yegâne zalimi odur. (Aynı yapıt, s. 79-80)”

Atatürk, yukarıdaki sözleriyle günümüze ışık tutup bizlere yol göstermekte. Hem kapitalizmi uygulayarak hem de emperyalistlerle kol kola girerek mazlumlara yapılan zulüm durdurulamaz. Önce düşmanını saptayacaksın. Sonra da mazlumlarla sırt sırta vereceksin. Kapitalistlerden borç dilenerek, onları çürümüş sömürü sistemini uygulayarak ülke egemenliğini onlarla paylaşmayacaksın. Bu konuda, tarihten ders çıkaracaksın.

“Memleketimize bakınız: Rejiler, Duyunu Umumiye’ler, kapitülasyonlar, şimendiferler, limanlar, gemiler, bankalar, ticaret evleri, bütün müesseseler, Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için senelerden beri kullandığı iblisane bir makinenin parçalarıdır. Sade bizim memleketimizde değil, yeryüzünde bu makine devam ettikçe sade biz değil, bütün dünya zulüm altında ezilecek, sefalet arşa çıkacak, insan felaketten felakete yuvarlanacaktır. (Aynı yapıt, s. 80)” Bu sözleri her yurttaşımız özellikle de kapitalizmin dışında başka bir seçeneği düşünemeyen siyasetçiler defalarca okumalılar. Belki bazı siyasetçiler emperyalizmle işbirliğinden vazgeçip ülkemizin yararına işler yaparlar. Emperyalizmle kol kola yürüyerek onun yıkımına karşı savaşılamaz.

“Zenginlerimizi dolandıran o, fukarımızı soyan o, mal ve mülkümüzü çalan, haysiyet ve namusumuzu mahveden, bizdeki faziletleri şeytan gibi birer birer iknaya çalışan, bizi birbirimize düşüren hep odur. (Aynı yapıt, s. 80)”

Ülkemiz, yıkıcı bir ekonomik bunalımdan geçmekte. Nedeni de dışa bağımlılık… Ne yazık ki bunu dile getiren yok! Uyuşturucu, almış başını gidiyor, toplumu tutsak ediyor. Yolsuzluklar, önlenecek gibi değil. Bahis soruşturmalarının ardı arkası gelmiyor. Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlerimiz tutsak etmekte. Emperyalizmin buyruğundaki terör örgütleri askerimizi, polisimiz, yurttaşlarımız öldürmekte. Ne yazık ki başımıza gelen bu toplumsal felaketleri kapitalizm-emperyalizm belasına bağlayan kişi sayısı çok az. Bataklığı kurutmak yerine, sinekleri tek tek öldürmekle kurtulacağımızı sanıyoruz. Oysa bataklığı kurutmalı..

İktidarda ya da muhalefette olsun siyasetçilerin çoğu, hâlâ batıya yürüyerek sorunların aşılacağını düşünmekte ne yazık ki. Oysa kurtuluş, Atatürk’te ve onun tam bağımsızlıkçı düşüncesinde…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       30 Aralık 2025

BİR KAHRAMAN GEMİ, RÜSUMAT-4


İnsanın olur da geminin kahramanı olmaz mı? Karadeniz’de kısıtlı olanaklara ve düşman kuşatmasına karşın Batı Cephesi’nde savaşan askerlerimize silah taşıyan Rüsumat-4 gemisi kahramanlığıyla Türk tarihinin altın sayfalarında çoktan yerini aldı. Onun ölüme meydan okuyan kahraman gemicilerine ne denli minnet duysak azdır.  

“Rüsumat-4, çeşitli taşıma hizmetleri ve başarıyla yerine getirdiği tüm görevlerinde pek çok kahramanlıklara imza atmış olan bir Osmanlı gemisiydi. Ortalama 30 metre boyunda ve 6 metre civarında bir genişliğe sahipti. İngiltere’de 1891 yılında inşa edilmişti ve balıkçı gemisi olarak kullanılıyordu. 1913 yılında Osmanlı Gümrük Dairesi gemiyi satın almıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında askerden teçhizata, kömürden gıdaya çeşitli seyrüsefer görevlerinde bulunmuş, ayrıca kurtarma çalışmalarında da yer almıştı. Savaş bitiminde imzalanan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nden sonra [6 Kasım] Rüsumat Müdüriyeti’ne devredilmiştir. (Mevlüt Kaya, İşgalden Kurtuluşa Görele-Eynesil ve Rüsumat-4, 1. Baskı, Aralık 2023, İstanbul, s. 68)” Yaşamına bir balıkçı teknesi olarak başlayan bir gemiden kahraman bir deniz aracı çıkarmak, ancak Türk yurtseverliğiyle olur.

24 Ağustos 1920’de, Ankara ile Sovyetler Birliği arasında Yardım Antlaşması imzalanır. Almanya ve Sovyetler Birliği’nin ülkemize göndermek istediği silah, cephaneleri taşımak için gemiye gereksinim vardır. Ankara Hükümeti’nin elinde az sayıda gemi bulunuyordu. Bunlara, bir de Rüsumat-4 de katılır.

“Nakliyat-ı Bahriye Komutanlığı’nın kurulduğu sırada Karadeniz sularında bulunan Rüsuma-4 Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı. Bir balıkçı gemisinden dönüştürülmüş, 6 mil sürat yapabilen 85 tonluk gemi mürettebatıyla birlikte büyük kahramanlıklara imza atmıştı. Rüsumat -4, ‘Anadolu donanmasının ilk deniz nakliyatını yapmak şerefini kazanan iki gemiden’ biri olmuştu… (Aynı yapıt, s. 68)”

Gazal ve Rüsumat, görevi alır almaz işe koyuldular. Kurtuluş’a giden yolda silah ve cephane taşımaya başladılar. Rüsumat-4, Sovyetler Birliği’nden aldığı silah ve cephaneyi Trabzon limanına taşıyordu. Geminin komutanı Yüzbaşı Mahmut (Gökbora) idi. 16 Ağustos 1921’de gemiye, Batum limanından bu kentte yaşayan Türklerin yardımıyla cephane yüklendi. Yunan gemileri, ABD ve İngiliz gemileriyle Karadeniz’deki limanlarımız kontrol, kuşatma altında tutuyorlardı. Rüsumat-4, yükünü alarak Trabzon’a çevirdi rotasını.

“Sabah, Trabzon’a ulaşmış ve burada düşman hakkında istihbarat alındıktan sonra Rüsumat-4 yoluna devam etmişti. 17 Ağustos 1921 akşamı Rüsumat-4 Ordu’ya varmıştı. Bu sırada düşman gemilerinin Ereğli’de Baba Burnu açıklarında doğu istikametinde seyir halinde olduğu bilgisi alınmış ve gemi sahile demirlenmişti. Ordu’da geminin korunması için büyük önlemler alınmış ve gerekli hazırlıklar yapılmıştı. 19 Ağustos 1921 sabahı Yunan donanmasından panter sınıfı bir muhrip ile Dafni torpidobotunun Ordu Limanı’na doğru yaklaşmakta olduğu gözlemlenmişti… Gelişen süreçte taktik gereği gemide gazyağı ile yangın çıkarılmıştı. Düşman gemileri, Rüsümat-4’ü alevler içinde ve yarı batık vaziyette görmüşlerdi… (Aynı yapıt, s. 69)”

Yunan savaş gemileri gittikten sonra yangın hemen söndürüldü elbirliğiyle. Rüsumat-4’ün önemli kısımları yanmamış olduğu belirlendi. Belediye yetkilileriyle halkın ve gemi personelinin üstün çalışmalarıyla gemi yeniden yüzdürüldü. Görev beklemezdi. Gemi yeniden Trabzon limanına yöneldi. Buradan da Batum’a gitti. Ruslar geminin onarımı için çok fazla para isteyince halk, yanan yerleri onardı imeceyle. Yanmış olan direği kesildiğinden tek direkli olarak denizde kendini gösterdi.

Rüsumat-4, 26 Eylül 1921’de mühimmat alarak hareket etti. 28 Eylül 1921 günü Samsun’a ulaştı. Yükünü sağ salim boşattıktan sonra Trabzon’a dönmek üzere yola çıktı. Tirebolu önlerine geldiğinde sert bir rüzgâr ve yoğun sisle karşılaştı. Bu nedenle görüş alanı daraldı. Çevrede bulunan düşman karakol gemilerini göremedi bu nedenle. Eynesil önlerinde düşman gemileri, Rüsumat-4’ü fark etti. Düşman gemileri, ateş etmeye başladı. Bu sırada gemi, baş kısmından tamamen karaya oturtuldu.

14 Ekim 1921 günü düşman gemileri karaya oturmuş olan Rüsumat-4’e yeniden ateş açtı ve bu gazi gemi, kullanılmaz duruma getirildi. Gemi personeli, 20 gün boyunca Eynesil’de konuk edildi. Sonrasında Trabzon’a döndü kahraman geminin kahraman askerleri.

Rüsumat-4, cansiperane silah ve mühimmat taşıdığında, düşmanla Sakarya Savaşı’mız tüm hızıyla sürmekteydi. Bu ölüm kalım mücadelesine, silah ve cephane taşıyan Rüsumat-4’ün kahraman personeli de Karadeniz’de her türlü tehlikeyi göze alarak cephedeki askerlerimizi muzaffer kılmak ve yurt toprağını düşman çizmesinden kurtarmak için savaşıyordu.

Rüsumat-4, bir süre deniz kıyısından bakılınca fark ediliyordu. Zamanla dalgalar, fırtınalar onu tamamen suyun altına gömdü. Yıllar sonra bölgenin önemli araştırmacısı öğretim üyesi Mevlüt Kaya, bu kahraman gemiyi gündeme getirdi. 1 Temmuz 2020’de Kabotaj Bayramı kutlamalarına Rüsumat-4’ü anma da eklendi. O günden beri de bu anmalar sürdü. Bu anmaların kesintisiz sürmesi en büyük dileğimiz. Böylece bu kahraman gemimiz, halkımıza tanıtılarak gelecek kuşaklara anlatılacak. Eynesil halkının kadın erkek demeden yaptığı özveri ve kahramanlık da tarihin altın sayfalarında yerini alacak.

Başta Rüsumat 4’ün komutanı Yüzbaşı (Daha sonra Yarbay) Mehmet Gökbora olmak üzere gemi personelinin tümünü saygıyla anıyorum. Onlar, özverileri ve yurt toprakları uğruna canlarını esirgemeyerek bizlere özgür ve bağımsız bir ülke bıraktılar. Kurtuluş Savaşı’mızda anıtlaştılar. Onlara ulusça çok şey borçluyuz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Ocak 2026