KİTAP YAPRAKLARINI ÇEVİREMEYEN ÇOCUKLAR


Ekran bağımlılığının çocuk ve gençlerde motor becerilerinin gelişmesini engellediği bilim adamlarınca saptanmış. Ekran kaydırmaya alışmış parmaklar, kitap yapraklarını çeviremiyor ne yazık ki. Bu durumu, birçok kişi gözlemleyerek anlayabilir. Bir çocuğun gelişmesinde, el becerilerinin etkisi yadsınamaz. Elleri düzgün bir biçimde kullanamamak, yaşamada birçok şeyi yapamamak demektir.

İngiltere’de çocuklara yardım konusunda çalışmalar yapan Kindred Squared, Birleşik Krallık’ın İngiltere ve Galler bölgelerinde okula yeni başlayan çocuklarla ilgili bir araştırma yaptı. Bu araştırmada, bini aşkın öğretmenin okula yeni başlayan öğrencilerle ilgili gözlemleri değerlendirildi. Bu sormacada öğrencilerin yüzde 30’una yakınının kitapları doğru biçimde kullanamadığı gözlemlendi. Uzmanlar, bunun nedenini çocukların aşırı bir biçimde teknoloji kullanımına bağladı. Bu çocukların davranışların önceki kuşaklara göre çok değişiklik gösterdiği de belirgin olarak görüldü.

Çocukların çoğunun önlerindeki kitabın yapraklarını parmaklarıyla çeviremediği öğretmenlerin ilgisini çekti. Yaprakları parmak uçlarıyla tutup çevirmek yerine, tablet ve akıllı telefon ekranındaki kaydırma devinimini yaptıkları belirlendi. Bu durum, çocukların ekran bağımlılığı nedneiyle ellerini kullanmalarını önemli ölçüde değiştirdiğini ortaya çıkardı. Bu konu, çok yönlü olarak düşünülmeli. Ekran bağımlısı olan çocukların giderek çok basit el becerilerini yitirdikleri bu araştırmada ortaya çıkmakta. Bu durum, çocukların gelişimi ve yaşam başarıları için çok önemli. Çünkü insan eliyle günlük yaşamda çok şey yapar.

Parmaklar tutmak, bırakmak, taşımak gibi önemli eylemleri yaparak insanın yaşamını kolaylaştırır. Bu işlevin çocuklarda bağımlılık nedeniyle ortadan kalkması, insanın geleceği için büyük tehlike. Çünkü yaşam, yalnızca akıllı telefon ve tablet ekranından oluşan bir şey değil. Yaşam, çok yönlü bir eylemler dizisi.

Çocuklarını ekran bağımlılığını, korana salgını sırasında yapılan uzaktan eğitim uygulaması oldukça artırdı. Uzaktan eğitim; çocukları bilgisayar, tablet ve akıllı telefon kullanmaya yönlendirdi. Yalnızca çocukları mı?

Salgın döneminde anne ve babaların çoğu, alışverişlerini internet üzerinden yaptılar. Bu, biraz da zorunluluktan kaynaklandı. Alacakları bir ürünün en ucuzunu ve en iyisini bulmak için saatlerce ekran başında kaldılar. Bu durum, çocuklarıyla iletişimlerini zayıflattı. Anne ve babasını sürekli ekran başında gören çocuk, büyüklerinden gördüğünü yapmaya başladı. “Yavru kuş, yuvada gördüğünü yapar.” atasözünün anlamı, böylece uygulamalı olarak kanıtlandı.

Çocukların ekran bağımlısı olmasının asıl nedenlerinden biri, anne ve babalarının ekran başında çokça zaman geçirmeleri. Salgın dönemi geçti, bu nedenle salgın öncesi yaşam biçimine dönmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Ne yazık ki üzüm üzüme baka baka kararıyor. Bu nedenle çocukları ekran bağımlılığından kurtarmanın yolu, öncelikle anne ve babaların ekranlardan uzaklaşmasına bağlı.

                                                               29 Ocak 2026

 

NİYE UTANMIYORUZ?


“Ekran icat oldu, insanlığımız bozuldu.” demiştim Köroğlu’nun “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.” sözüne gönderme yaparak. “İnsanlığın bozulması” yaşamdaki birçok şeyi de bozar yanı sıra. “İnsanlığın bozulması” evimizdeki musluğun, elektrik düğmesinin, televizyonun ya da tenceredeki yemeğin bozulmasına benzemez. Musluk, elektrik düğmesi, televizyon ustasınca onarılır; tencerede bozulan yemek yenmeyip dökülür. Ancak bozulan insanlığın onarımı çok zor…

Biri, size hak etmediğiniz bir söz söyler ya da davranışta bulunur. Bu, sizin içgücünüzü geçici olarak bozar. Ancak zamanla unutursunuz bu olumsuzluğu. İnsanlığımız bozuldu mu, toplumun her şeyi değişir. Sen, sen olmazsın. İnsan olmanın binlerce yılda oluşturduğu erdemler, değerler yok olup gider. Değerleri olmayan, erdemlerini yitirmiş bir topluluğa, insanlardan oluşan toplum demek zorlaşır. İnsan yalnızca eğniyle değil, erdem ve değerleriyle insandır.

Son yıllarda kişi, en kötü davranışı yapsa da en çirkin sözü söylese de yüz kızartıcı işler yapsa da utanmıyor. Niye?

Evet, niye son yıllarda toplumda utanma duygusu yok oldu? Utanma duygusunu yok eden siyasal, ekinsel, toplumsal koşullar neler?

Ekran bağımlılığıyla toplumsal düzenimiz değişti. Bizi, biz yapan geleneklerimiz neredeyse ortadan kalktı. Toplumsal değerlerimizde aşınma çok hızlı olmakta. Toplumsal ve kişisel aktöre, rafa kaldırılmak üzere. Aktöreye, geleneklere, toplumsal değerlere uymamak hem kişisel özgürlük hem de özgün düşünmek olarak algılanıp algılatılıyor. Kişisel özgürlük, her istediğini yapmak değil. Daha önce de söyledim, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün biter. Kısacası, senin özgürlüğün başkalarının özgürlüğünü engelleyemez, onlara zarar veremez. Toplumsal yaşamın düzenli, barış içinde olması için bireyler arasında uyum, uzlaşma ve birbirlerinin haklarına saygı gerekir.

Ekranlar, aykırı ilişkileri olağanlaştırmakta ne yazık ki. Özellikle küfürlü konuşmalar, sıradan duruma getirildi. Kısa videolarda, eş dost buluşmalarında küfürlü bir dil egemen oldu nedense. Her tümcenin arasına küfür ve cinsellik içeren sözcükler karıştırmak beceri sanılmakta kimilerince. Tartışmalarda, günlük konuşmalarda karşısındakine hakaret etmek, onu aşağılamak üstünlük olarak görülmekte. İnsanı aşağılayarak ezmenin çok yaygınlaştığını üzülerek söylemeliyim.

Kişiler, en gizli olması gereken sırlarını uluorta konuşmakta. Dedikodu, yalan, iftira konuşmaların temelini oluşturmakta. Yalan, olağanlaştı nedense. Çoğu zaman karşınızdaki kişinin yalanı çok açık anlaşılmasına karşın, pişkinliğe veriyor bu durumu. Bunun yaşamın bir parçası olan kendime özgü bir öykü olduğunu söylüyor utanmazca. Olmadık yerde karşısındakine kara çalmak, sıkça görülen bir durum. Bir kişi yalan söylerken ya da birine iftira atarken yüzü niye kızarmaz? Bir kişiyi, olmadık şeylerle suçlayan biri niye zerre kadar utanmaz?

Saygısızlık, toplumsal bir dert… Ne yazık ki insanın insana saygısı yok oldu. Saygısızlığın adına, ne yazık ki özgürlük deniyor. Yapılan saygısızlığın özgürlük kılıfına sokulması ilginç değil mi? Oysa insana, düşünceye, duyguya, varlığa saygı göstermesi insan olmanın gereği değil mi?

Çoğu kişi, bile bile insanlara zarar veriyor. Bu, ona söylendiğinde utanmak yerine, kendini savunuyor pişkince. “Ayıp” sözcüğü, ne yazık ki günlük yaşamın kapsama alanından çıkmak üzere. Kişi, yaptığı davranışın, söylediği sözün ayıp olduğunu biliyor. Ancak buna karşın vazgeçmiyor ayıplı söz ve davranıştan. Çünkü “ayıp” insan ilişkilerinde “kayıp” oldu. “Ar etmek” diye bir deyimimiz vardı. Ne yazık ki bu söz, anımsanmaz oldu. Kötü, ayıplı, utanmazca işler yapanlar için “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz.” sözü, çoktan unutularak tarih sayfalarındaki yerini aldı. Günümüz insanları, ne Allah’tan korkuyor ne de kuldan utanıyor. Çünkü ekran bağımlılığı, Allah korkusunu da kuldan utanmayı da yok etti. Ne yazık ki çoğu kişinin yaptığı kötü davranış ya da söylediği kırıcı söz için yüzü kızarmıyor, yüreği incinmiyor.  

Eşlerin eşlere, çocukların ailelerine, arkadaşların birbirlerine bağlılıkları ortadan kalktı. Bunun da normal bir durum olduğu savunulmakta ne yazık ki. Olumsuz davranışları normalleştirmek, toplumun değerlerini ve birliğini kemiren bir fare.

Toplumumuzda yaygın bir bilgisizlik var. Bunun da nedeni, toplumu asıl besleyen ekinsel kaynağın ekranlar olması. Kişiler; ekranda dinlediklerini, gördüklerini hiç sorgulamadan olduğu gibi kabul ediyor. Buradaki her şeyin gerçek olduğunu sanıyor. Kitap okuma, araştırıp öğrenme ne yazık ki toplumu oluşturan kişilerin çok küçük bir kısmının yaptığı bir iş. Çevremizdeki kişilerin çoğu, ekranlardan öğrendiği yalan yanlış bilgileri yüreklilikle inanarak savunmakta. Bu da özgüven olarak görülmekte.

Toplumuzda çok yaygın bir adaletsizlik var. Nedense kimse hakkına razı gelmiyor. Öyle bir toplumsal düzen kurulmuş ki haksızlık yapmak olağanlaştı. Buna da kurnazlık kılıfı geçirildi. Bir toplumda haksızlığı hak olarak bellemek/belletmek büyük bir yıkım değil de nedir?

Toplum, ekran bağımlılığı yüzünden çözülüp çürüyor. İlgililer, sorumlular yalnızca izlemekte bunu. Kimse, insanlarımızı ekran bağımlılığından kurtarmayı düşünmüyor nedense. Göz göre göre uçurumdan aşağı yuvarlanan toplumu kurtarmak hepimizin görevi değil mi? Unutmayalım ki bir toplum çökerse hepimiz çökeriz. Sorumluluk orunlarında oturanlar da herkesle çöküp yok olur. Bu nedenle toplumu çürüten böylesine büyük bir sorun karşısında duyarsız kalınmaz.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       28 Ocak 2026

 

 

KONUŞMAMIZ YOK EDİLİYOR

 

Köroğlu: “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.” demiş. Ne güzel bir söz… Köroğlu yüzyıllar öncesinden günümüze ışık tutmakta bilgece sözleri ve yüreğiyle dile getirdiği dizeleriyle. Bu özdeyişi, günümüze uyarlarsak “Ekran icat oldu, insanlığımız bozuldu.” diyebiliriz.

Evet… Ekranlar çıktı çıkalı, televizyon ve akıllı telefonlar evimize girdi gireli, insanoğlu sanal dünyanın buyruğuna kapılıp kendi varlığını, gücünü unuttu unutalı insanın insanlığı, varlığı, dirimi, toplumsallığı tehlikeye girdi. Ne olduğu, hangi amaca hizmet ettiği bilinmez bir ekran, bizi yaşamdan koparıp kendine bağladı.

Gününün önemli bir bölümünü ekran karşısında geçiren kişi; konuşmayı unutmak üzere. Oysa doğanın insana verdiği en önemli yetenektir konuşmak. İnsanoğlu; beyninde düşündüğünü, yüreğinde duyduğunu diliyle anlatır. Çevresindeki tüm insanlarla konuşarak anlaşır. Mutluluğunu, sevincini, üzüntüsünü, yüreğini yakan acıyı, gönül kırıklıklarını, sevgisini, saygısını, erincini konuşarak anlatır. Düşüncelerini, isteklerini, tasarımlarını, gördüklerini, duyumsadıklarını, izlenimlerini diliyle aktarır karşısındakilere.

İnsanlar konuşarak karşılıklı bilgi aktarımında bulunurlar. Böylece bilgi çoğalır ve kuşaktan kuşağa akıp gider bir ırmak gibi. Konuşmak, kişinin en önemli gereksinimi. Zaten insanı diğer canlılara üstün kılan konuşması değil mi? O, düşünür, duyumsar ve düşünüp duyumsadığını konuşarak anlatır karşısındakine. Konuşmanın olmadığı bir yerde, insandan söz edilebilir mi?

Ekranlara kilitlenen kişiler, ne yazık ki birbirleriyle zorunlu durumlar dışında konuşmuyorlar. Konuşma dediysem, yanlış anlaşılmasın. Bu konuşmalar, genellikle bir ya da iki sözcükten ibaret. Çoğu konuşmalarda sağlam bir iki tümce yok ne yazık ki. Bu konuşma saydığımız birkaç sözcük vurgusuz, tonsuz ve tinsiz ağızdan zorla çıkarken karşısındakinin yüzüne bakmıyor söyleyen. Göz göze gelmekten özellikle kaçınıyor. Bir insan, karşısındakiyle konuşurken niye göz göze gelmekten kaçınır?

Son yıllarda insanlar, birbirleriyle konuşmak yerine ekranlarla konuşuyorlar sessizce, göz ucuyla. Arkadaş toplantılarında, ailecek gidilen yemeklerde konuşma yok! Onun yerine herkesin gözü ekranlarda. Çoğu zaman ekrana bakmaktan tabağındaki yemeği bile göremiyor birçok kişi. Böyle olunca da ne yediğini bilmiyor. Birbirinizle konuşmayacaktınız da niye yemeğe gidiyorsunuz? Madem ekrandan gözlerinizi ayırmayacaktınız, neden arkadaşlarla bir yerde çay ve kahve içmek için toplandınız?

Son zamanlarda evlere çok seyrek konuk gelmekte. Gelince de hem ev sahipleri hem de konuklar ya televizyon izliyor ya da telefonla oynuyor. O zaman neden konuk çağırıp konuk oldunuz? Yoksa sizin ev sahipleriniz ya da konuklarınız ekranlar mı?

Eskiden baharda, yazda ve güzde balkonlarda sabah kahvaltıları yapılır, akşam yemekleri yenirdi. Kimi zaman bu sofralardan konuklar da eksik olmazdı. Kahkahalar, içten konuşmalar balkondan balkona, sokaklardan mahalleye yayılırdı. Yayılan aslında kahkahalar değil; ailelerin mutlulukları, erinçleriydi. Bu kahkahaları işitmeyeli acaba kaç yıl oldu? Balkonlarımızda kaç yıldır kahvaltı yapmayıp akşam yemeği yemiyoruz anımsayan var mı?

İnsanoğlu, onu insan yapan konuşmayı bir ekran uğruna feda ediyor farkında mısınız? Bu da insanın insan olmaktan çıkması değil de nedir?

                                                        Adil Hacıömeroğlu

                                                       27 Ocak 2026

ÇOCUKLARIMIZ ÇALINIYOR


Ekran bağımlılığı, çocuklarımızı bizden koparıyor. Bu kopuş, öncelikle ailenin varlığını tehdit etmekte. Aileler dağılırken çok önemli toplumsal ve kişisel sorunlarla karşılaşıyoruz. Ailenin dağılması, doğal olarak toplumsal çözülmeye neden olmakta. Toplumsal çözülme ise kültürel çürümeye, tinsel yok oluşa, toplumsal karmaşaya, kişisel çatışmalara, varlıksal sorunlara neden olmakta.

Toplumsal çürümenin en çarpıcı belirtisi, sevgisizlik… Ne yazık ki aynı mahallelerde yaşayan, aynı sokakları paylaşan, hatta aynı evin havasını soluyan kişiler birbirlerini sevmiyor. Sevgi bağının koptuğu bir yerde saygıdan da söz edilemez. Sevgi ve saygının olmadığı bir yerde güvene dayalı insan ilişkisinden söz etmek olanaksız. Bir toplumun temeli, güven üzerine kurulur. Birbirine güvenmeyen insanların oluşturduğu toplumun aynı amaca koşması, aynı ülkü için savaşması düşünülemez.

Ekranların kurduğu dünyada, her şey çıkarlar üzerine kurulu. Sevmek, saymak, güvenmek de kişinin karşısındakinden ne kadar çıkarı varsa o kadar oluyor.

Toplumumuzun geleceği olan çocuklarımızı, elimizden alan ise ekranlar… Düşünün ki bir çocuğun günlük yaşamında neyi, nasıl yapacağına ekranlar karar veriyor. Ne giyeceğini, ne yiyip içeceğini, nasıl konuşacağını, sözcük dağarcığını, neyi sevip sevmeyeceğini, günde kaç saat uyuyacağını, kimlerle arkadaşlık kuracağını, derslerine ne kadar zaman ayıracağını “ekran” denen görünmez bir el belirliyor. Onun yaşamının her anında ekranların parmak izi var.

Çocuklarımızın anne, baba, dede, nine, kardeş ve diğer akrabalarla ilişkisinin hangi düzeyde olacağını ekranlar planlıyor. O, izin verdiği sürece en yakınlarıyla görüşebiliyor. Görüşme dediysem birkaç sözcükten oluşan bir konuşma bu. Çocuk, en yakınlarıyla göz göze bakarak konuşamıyor, deyip gülemiyor. İçtenlikli bir söyleşi yapamıyor yakınlarıyla.

Çoğu anne ve baba; çocuğunun neyi, ne kadar sevdiğini ne yazık ki bilmiyor. Nasıl bilsin ki? Çünkü doğru düzgün konuşup dertleşemediğin birinin duygularını, düşüncelerini bilmek olanaklı mı? Nedense çoğu anaata; çocuğunun eğilimlerini, yeteneklerini, becerilerini de bilmiyor. Çünkü bunları bilmesi için onlarla zaman geçirip günlerini paylaşmaları gerekir. Çocuk, neredeyse tüm zamanını ekran başında geçiriyor. Gerçi çoğu anne ve baba da ekrana baktığı kadar çocuğunun gözlerine bakmıyor ne yazık ki. Çocukların çoğunun ve anaataların önemli bir kısmının ailesi ekran olmuş da farkında değiller. Kendini soyut bir yaşamın bilinmezliğine kaptıran anne, baba ve çocuğun aile ilişkileri de giderek soyutlaşıp gerçekçilikten uzaklaşır.

Ekran bağımlısı olan çocukların duyguları, düşünceleri, beğenileri, yaşamla biçimleri, gelecek tasarımları, insan ilişkileri, ülküleri sanal bir el tarafından belirlenmekte. Bu da onun kişiliğini, beyinsel gücünü, özgün düşüncelerini, içinden kopup gelen duygularının çalınıp yok edilmesi demek. Kısacası, çocuğu kendi olmaktan vazgeçirmekte bu bağımlılık. Kendi olmaktan çıkan bir çocuğun ekranlardaki görünmez elin buyruğuna girmesi çok olağan. Bu da çocuklarımızın bizden alınıp ekranların isteğine göre davranması ya da onların görünmez ellerce kullanılması demek oluyor.

Çocuklar, ekran bağımlısı olunca elimizden kuş olup uçuyor soyut bir dünyanın bilinmezliğine. O görünmez el, soyut dünyasında çocuklarımızı önce kendine bağlıyor, sonra hızla akıllarını çelip onları bizden çalıyor. Çalınan yalnız çocuklarımız değil, toplumumuzun geleceği. Toplumumuzun geleceğini, varlığını korumak için çocuklarımızı ekran bağımlılığından kurtarmamız gerek. Her çocuğun bir dünya olduğunu düşünürsek milyonlarca dünyayı yok ediyoruz. Bunun ayırdına varmalı. Dünya; canlı varlıkların yaşaması, cansız varlıkların var olması için var. Ekran ise sanal bir dünya, yani gerçek değil. Sanal bir dünyada canlı varlıklar yaşayamaz ki çocuklar nasıl yaşasın burada? Bu nedenle çocuklarımızı, çalınmaktan elbirliğiyle kurtarmalı. Çünkü yaşamak için başka seçeneğimiz yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       26 Ocak 2026

GENİŞ AİLE TOPLANTILARI


Ailelerimiz; ekranlara bağlanıp düşünce, duygu, istençlerini sanal bir ele teslim etti edeli geniş aile toplantıları toplumsal tarihimizde bir anı olarak kaldı ne yazık ki. Bu bağımlılık, geniş aile ilişkilerini yok ettiği gibi çekirdek aileyi de hızla dağıtmaya başladı. Geniş olsun çekirdek olsun aile ilişkilerinin kopması toplumumuzun geleceğini tehdit etmekte.

Geniş aileler, toplumsal ilişkilerin geliştiği ve aile içi sorunların çözüme kavuşturulduğu yerlerdi. Bayramlarda, özel günlerde bir araya gelirdi aile bireyleri. Aile üyeleri bir araya gelmek için kendilerince nedenler yaratırlardı. Bunda amaç aile bireylerinin yakınlaşıp kaynaşmasını sağlamaktı. Ayrıca çocukların küçük yaşlardan başlayarak aileye aidiyet duymasını sağlamaktı önemli olan.

Sevinç, mutluluk, acı, üzüntü ve heyecan birlikte yaşanırdı. Bu birliktelik dertleri azaltır, mutlulukları çoğaltırdı. Bir kişinin başına gelen içinden çıkılmaz olumsuz bir durum ya da olay geniş ailenin güngörmüş, deneyimli bilgelerince dinlenir. Olumsuzluğun nedenleri üzerinde durulurdu. Çünkü atalarımız: “Duvarı nem, yiğidi gam yıkar.” demiş yüzyıllar öncesinde. Ailenin yaşuluları, kendilerinden bir parça saydıkları bir bireyin kaygıya yenilip tinsel yok oluşuna izin vermez. Aile üyesinin başına gelen ve onun içini kemiren olumsuzluk, enine boyuna araştırılıp düşünüldükten sonra bu sorunun çözümü ortak akılla bulunurdu. Böylece ailedeki bu görüşmeden sonra sıkıntılar, uçup gider; onun yerini umut, mutluluk, ortak aklın yarattığı güven ortamı alırdı.

Son yıllarda insanların ekran başına kilitlenmesiyle geniş aile ilişkileri kopmaya başladı. Özellikle bazı ailelerde eşlerden biri, diğerinin aile üyelerini benimseyemiyor bir türlü. Aslında bu durumun nedeni kendini, yeni yuvasına ait olarak görmemesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle de diğer eşin ailesini düşmanıymış gibi görüyor nedense. Eşler evleniyor evlenmesine de aile olamıyorlar. Eşlerden birinin diğer eşin ailesini çekiştirmesinin kendi özgürlüğünün bir belirtisi olduğunu düşünüyor. Kaynana, kaynata, dede, nine, elti, bacanak, baldız, kayın, görümce, gelin, enişte, yeğen, amca, teyze, hala, dayı gibi yakın akrabaları ve onların çocuklarından uzak durmayı kişisel bağımsızlık olarak görmekte kimileri. Hatta günümüz çocuklarının çoğu, bir önceki tümcede sözünü ettiğim akrabalık adalarının anlamlarını bile bilmiyorlar. Bu, onların duygusal ve toplumsal yoksulluğunun, yoksunluğunun, yalnızlığının bir göstergesi olarak görülmeli. Bunca insanın içinde insansız yaşamak niye?

Bazı kötü niyetli kişiler, kimi zaman bizlerin yüreğini yaralar. Hiç olmadık yerde bizim dert edinmemize neden olurlar. Günlük yaşamda onlarca sorunla boğuşur kişi. Kimi zaman bu sorunlarla tek başına başa çıkamaz. Bir arkaya, dosta, içtenlikle kendisine yaklaşacak birine gereksinim duyar. Aslında sıkıntılı zamanda yanımızda olan kişi, Hızır gibi yetişir zorlukların çevremizi saran kara bulutlarını dağıtmak için. Bu kişi; bizim için bir dağ, içimizdeki yangını söndüren ılık bir su, bizim darlığımızı ferahlatan serin bir esinti, yüreğimizdeki yarayı iyileştiren kutsal bir iksir, karanlıkların içinden bizi aydınlığa ulaştıran parlak bir güneştir. Kimsenin arkamızdaki dağı yıkmaya, yangınımızı söndürecek ılık suyumuzu kesmeye, darlığımızı havalara savuracak serin esintimizi yok etmeye, yaramızın dermanı kutsal iksirimizi çalmaya, bizi aydınlığa boğacak güneşimizi karatmaya hakkı yok! Hele bunun eşimiz dediğimiz ve yaşamamızı birleştirdiğimiz birinin yapması çok kötü. Bu kötülük ortamında çocuk büyütmek ise toplumsal bir felaket değil de nedir?

Geniş aile, bir sağaltım yeri... Binlerce yılın imbiğinden süzülen toplumsal ve kişisel deneyimler, aile geleneği olarak yaşatılır. Bu deneyimlerle sorunlara çözümler bulunur. Bu tinsel sağaltımda, doğa gözlemlerinin önemli payı var. Sorunlar, sıkıntılar karşısında ailenin yaşulu bilgelerinin “Gün kararıp kalmaz.” sözü, her şeyin zamanla karşıtına dönüşebileceği yolundaki diyalektik düşünme biçiminin çarpıcı bir anlatımı. Çünkü her karanlığın sonu kesinlikle bir aydınlıktır. Gece olmasaydı gündüzün değeri bilinir miydi hiç?

Modern dünya(!), insanı dar kalıplar içinde tutsaklaştırıyor. Onu bireyselliğin dar dünyasına bağlıyor zincirlerle. Kendi dışındaki varlıklara, gönül kapısı böylece3 kapanıyor. Zamanla bu durum, insanı tekdüzeliğe ve seçeneksizliğe itiyor. Bu da onu, toplumsal bir varlık olmaktan alıkoymakta. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu; ailesiz, eşsiz dostsuz, hısım akrabasız, konu komşusuz bir yaşama zorunlu kılınmakta. Bu da insanlık yoksulu ve yoksunu bireyleri ortaya çıkarıyor. Bu da aile kurumunu derinden derine sarsıyor.

Bir kişinin toplumun sağaltımcı gücünü duyumsamaması önemli bir yitik. Geniş ailenin insan yaşamına kattığı varsıllığı, türlü renkleri, dayanışmayı, yardımlaşmayı, zorlukları aşmadaki elbirliğini, zor zamanlarda yaşama geçirilen birlikte savaşma özverisini yok saymak en çok da yok sayana zarar verir. Atalarımızın “Ağaç, yaprağıyla gürler.” Atasözünü, bir an olsun uslardan çıkarmamak gerek. Gürlemek için sağlam bir kökümüz, göğe ağan yüksek dallarımız, dalların çıplaklığını tümüyle örtecek olan gür yapraklara gereksinmemiz var. Ağacımızın kök salacağı temiz bir toprak, bütün bu varlığın temeli değil de nedir?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       22 Ocak 2026

TOPLUMSAL DENGESİ BOZULAN ÜLKE


Türkiye’nin toplumsal dengesi hızla bozuldu. Bu dengenin bozulması, içinden çıkılmaz birçok sorunu da birlikte getirdi. Ülkemiz, 24 Ocak kararlarını yaşama geçiren 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle büyük ve geniş kapsamlı bir toplumsal kırılma yaşadı. Bu kırılma, her geçen gün çoğaldı. Kırılmanın yarattığı toplumsal ayrışmalar başladı. Toplum kesimleri, yapay nedenlerle kümeleşip diğer kesime dişlerini gıcırdatmaya başladı. Bu durum, toplumumuzu kutuplaştırıp düşmanlaştırdı.

İlk bozulan ülkemizin ekonomik dengesi oldu. 1980 öncesi en üst gelire sahip olanlarla en alttakiler arasında uçurum yoktu. Varsılla yoksulun sofrası, üç aşağı beş yukarı aynıydı. Her iki kesimin giyimi kuşamı, günlük yaşayışı pek ayırt edilmezdi. Yoksullar ve varsıllar aynı mahallelerde oturur; çocukları aynı sokaklarda, aynı oyunları oynar; aynı okullara giderdi. Her iki kesimin çocukları da ilkokulda kara önlük, ortaokul ve liselerde okulların neredeyse hepsinin belirlediği kıyafetleri giyerlerdi. Birbirinin aynı olan giysiler içinde yoksulla varsılın çocuğu fark edilmezdi.

12 Eylül’den sonra yoksulla varsıl arasındaki gelir makası açılmaya başladı. Bu, giderek uçuruma dönüştü. Varsıl daha çok varsıllaşırken yoksul da daha çok yoksullaştı. Böyle olunca çocukların okulları, varsılla yoksulun mahalleleri, her iki kesimin giysileri, karınlarını doyurdukları aşevleri, yaşam biçimleri, uyurken gördükleri düşleri değişti. Toplumsal ayrışmanın ilk en belirgin olanıydı bunlar.

Ülkemizin inandığı değerler, siyasetin çıkarcı çekişmelerine meze yapıldı. Toplumu bir arada tutan Atatürk devrimleri, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, devletin saygınlığı, dinin yürekleri temizleyici gücü, tarih bilinci, onur duyduğumuz kahramanlık efsaneleri, ülkü birlikteliğimiz, kültürel etkileşimimiz, sanatsal üretkenliklerimiz, bilimsel ilerlememiz, insanın insana güveni ucuzlatılıp ayağa düşürüldü. Toplumumuzun yapıştırıcısı olan bu değerlerle basın yayın organlarında dalga geçmek nedense moda oldu. Dostluk ve kardeşliğin yarışmacı alanı olan spor; iki takım yandaşlarının birbirlerine ağzı açılmadık küfürlerin yapıldığı iğrenç, pis kokulu, leş zihniyetli, düşmanlık dolu bir duruma getirildi. Karşı takıma küfreden binlerce kişi, insan olmaktan çıktı. Cenneti ayaklarının altında bize sunan analara sövmek beceri sanıldı. Bu iğrençliğe katılarak insanlar özsaygılarını lağım kuyularına yuvarladı kişilikleriyle. Toplum, kokuştukça kokuştu. Toplumu yönetenler, cüzdanlarını her geçen gün şişkinleştirenler, vicdanlarını iyice yoksullaştırıp bu kokuşmuşluğun leşlerini servet edindiler.

Toplumsal ayrışmanın en kötü yanı duygusal kopuştu. Cebine bol parayı hangi koşullarda olursa olsun indirenler, yoksula burun kıvırmaya başladı. Yoksul kişiler, aşağılanmaya başlandı. Parası olmayan kişiye değer verilmez oldu. “Paran kadar konuş.” devrine girildi. Varsıllık toplumsal yaşamda, televizyon ekranlarında gösterişe dönüştü. Dünyada tarımsal üretimiyle kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye, küresel egemenlerin dayatmasıyla gerçek dışı ekonomik politikalar yüzünden tarlalarında, bahçelerinde üretim yapamaz oldu. Tarımsal üretimi değersizleşip azalan çiftçiler, zorunlu olarak kentlere göç ettiler. Hızlı göçün yarattığı işsizlik, derin bir yoksulluğun nedeni oldu. Yoksullaşan kitlelerin özgüvenleri azalıp giderek umutları yok oldu. Kentin kıyısında köşesinde büyüyen çocukları, gençlik çağında mesleksiz ve işsiz topluluklar oluşturdu. Bu da aile içi çatışmaları, komşular arası kavgaları, giderek gençlerin çeteleşmesine neden oldu. İşte suç örgütleri bu durumdan yararlanarak bu mesleksiz işsiz kitleden kendilerine tetikçiler devşirdiler ucuza.

Sabahtan akşama, akşamdan sabaha dek elinde telefonla kendini avutmaya, mutsuzluk dolu zamanı geçirmeye çalışan çocuk ya da genç, kendi görüşünce ona umut olabilecek yollar aradılar ekranlarda. Buradan suç örgütlerine açılan kirli kapıyı keşfettiler. “Bu kirli kapıdan girersem bir gün bu işin başı olabilirim.” diye düşündü çaresizlik içindeki gençler. O zaman da herkese hükmedebilirdi. O kirli kapının ötesi çok karanlık olduğunda görünmüyordu. Olsun, o karanlığı dağıtıp kendine aydınlık bir yol açabilirdi. Umudunu, geleneğini, geleceğini, ülküsünü, amacını, kendine saygısını yitiren ve yoksulluk için yok olduğunu duyumsayan çocuk ve gençlerden oluşan kitlenin önüne kurtuluş çaresi olarak suç örgütleri çıktı. Ne yazık ki denize düşen yılana sarıldı. O yılan, zamanı gelince çocuk ve gençlerimizi sokarak beyinlerini, yüreklerin, dünyalara sığmaz düşlerini, dillere destan insanlıklarını felç etti. Felç olan beyinler, kolayca tutsaklaştırıldı çetelerce. Kundakların süt kokan, sevmeye doyamadığımız bebekler, birer katil sürüsüne dönüştürüldü.

Yurttaşlarımızın çoğu gelecekten umudunu yitirdiği için bahis oyunlarına yönelip uyuşturucu tuzağına düşmekteler. Bahis, kumar, uyuşturucu bağımlılığı aileleri parçalayıp ocakları söndürüyor. Bir de buna artan fuhşu eklemek gerek. Fuhuş, toplumdaki temel çürümelerden biri. Bu aileyi cepheden vuruyor. Fuhşa sürüklenen kadınların ailenin temel direği anne olmaları, neredeyse olanaksız bir şey. Fuhuş, uyuşturucu, bahis, kumar bunların hepsi birbiriyle ilişkili toplumsal çürümeler. Toplumuzu, bu çürümeyle kokuşmaya başladı; toplumsal denge hızla bozuluyor. Bu da geleceğimiz için en büyük tehlike…

Çocuklarımızın gül olmasına fırsat verilmeden goncayken dalından koparanlar işte bu kokuşmuş düzenin leş çukurlarında yetiştiler. Binlerce yıldır uygarlık yaratan bir toplumu yalnızca nereden, nasıl kazanıldığı belli olmayan para ülküsüne odaklandıran bir sistemin geldiği son noktadır burası. Toplumsal kırılmadan, çürümeden rahatsız olan milyonlarca insanımız var. Güzel insanların sorumluluk alarak bir araya gelme zamanıdır. Bizler omuz omuza verirsek dağları devirir, akarsuların yönünü değiştiririz. Yeter ki yüreğimizdeki umut tomurcuğunu yok etmeyelim.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Ocak 2026


SUÇUN YÜCELTİLDİĞİ AİLELER


Ülkemizin birçok yerinde suç, yüceltilir. Hele de bu suç, adam öldürmekse daha da yüceltilir. Bazı aileler ve çevrelerde adam öldürerek tutukevine giren kişi, cezasını çekip dışarı çıktığında kahraman gibi karşılanır. Onun bu işi bir yiğitlik, yüreklilikle yaptığı düşünülür. Birçok köy ya da mahalle kahvelerinde, aile toplantılarında cinayet işleyenlerin yaptıkları iş, abartılı bir efsaneye dönüştürülerek anlatılır.

Birini öldüren ya da öldürten kişinin kendisine yapılan hakarete, saldırıya, baskıya karşı durduğu dile getirilir. Bununla kişinin kendini, ailesini, çevresini ve adamlığını savunduğu varsayılır. Herkese göre yaşamın bazı değerleri vardır. Bu değerler, kişilere, bölgelere, ülkelere göre değişir. Çoğu yerde, bu değerler için can alınıp can verilir. Doğaldır ki bu değerlerin(!) çoğu, görecelidir, evrensel anlamda da bir değer taşımaz. Kimine göre değer olan bir şey, başkasına göre sıradandır. Özellikle kapalı ve feodal geleneklerin geçerli olduğu toplumlarda uğruna can verilip can alınacak çok değer(!) vardır nedense. Bu, o feodal yapıyı sağlamlaştırıp ayakta tutar. Bu yapı, düşmanlıktan beslenir.

Gelenekçi feodal yapılar bütüncül davranır. Suç işleyen biriyle eğer kan bağı varsa bu kişi, yüzde yüz haksız ve suçlu olsa bile savunulur. Onun suçu, kendi ölçülerince aklanıp yüceltilir. Kan bağına dayanan geniş feodal ailenin bir parçası olan suçlu, olanaklar içinde korunur. Onun mahkemelerde aklanması ya da az ceza yemesi için herkes seferber olur. Onlar için suç,  çoğu zaman övgü kaynağı. Bu nedenle suçu kutsayan kültürel yapıyla savaşılmalı, bu geri düşünce yapılanması ortadan kaldırılmalı. Bu tür sapkın düşünceyi gelenek adı altında toplumlara egemen olması önlenmeli.     

Matia Ahmet Minguzzi, ve Atlas Çağlayan’ın ailelerini tehdit edip katil çocukların ceza almaması için uğraşan ailelerin ya da diğer yakınlarının çabaları, suçu yücelttikleri içindir. Çünkü onların yaşadığı kültürel çevrede bu çocuklar suçlu değil, kahramandır.

Ülkemizin varlığına karşı savaşan bölücü, yıkıcı örgütler de kendi görüşünden olamayanları düşman kabul ettiğinden onların öldürülmesini kutsar. Örgüt militanlarını, beyin yıkamayla bu doğrultuda koşullandırır. Bir süre sonra militanlar ölüm makinelerine dönüşür. Çünkü bu tür bir yapılanmada insan sevgisi, duygudaşlık, toplumsal sorumluluk, canlının yaşamına saygı gösterme gibi duygular yok edilir. Bu militanlar için ölmek ya da öldürmek olağanlaşır. Bu nedenle çocuk cinayetlerinde bölücü, yıkıcı örgütlerin olma olasılığı düşünülebilir. Bu olasılık, göz ardı edilmemeli araştırılmalı.

İşlenen cinayetlerden sonra evlatlarını toprağa veren ailelere, yurtiçi ve yurtdışından iletiler göndererek ya da telefonla konuşarak şikâyetçi olmamaları yönünde tehditlerin örgütlü bir biçimde olduğu yadsınamaz. Bu da bu cinayetlerin arkasında bir örgütün olduğu düşüncesini güçlendirmekte. Çok sayıda iletinin birden gönderilmesi örgütlü bir davranış sayılmalı.

Ankara’ya bağlı Keçiören ilçesinde yirmi iki yaşındaki Hakan Çakır, 14 ve 17 yaşındaki kardeşlerce öldürüldü. Hakan’ın annesi ve 15 yaşındaki kız kardeşi dükkânlarından evlerine giderken merdivenlerde oturan iki kardeşten içeri girmek için yol istediler. Bu isteğe, iki kardeş sözlü tacizle karşılık verdi. Bunun üzerine kavga çıktı. Olay yerinin yakınında bulunan dükkânından gelip annesini ve kız kardeşini korumaya çalışan Hakan Çakır, iki kardeşin bıçak darbeleriyle yaşamını yitirdi. Bu olay çok ilginç… Öncelikle evine gitmek isteyen iki kadına yol vermeme gibi bir şey toplumumuzun kültürel değerleri ve gelenekleriyle uyuşmaz. Özellikle de büyüğe saygı, bu toprakların sarsılmaz bir geleneği. Elini kana bulayan bu çocukların bu gelenekten uzak olmaları düşündürücü. Üstelik annesi yaşındaki bir kadına taciz içerikli sözler kullanmaları kabul edilebilir değil.

Hakan Çakır’ın katillerinin adliyede yargılandığı sırada mahkeme koridorlarında bir kısım gencin gelip topluca destek vermesi çok ilginç. Bu kişiler, ne yazık ki hep bir ağızdan bağırarak katilleri öven özsözleri (sloganları) dile getirmişler. Bu, Türk adalet sistemi için kara bir lekedir. Bu kişiler, topluca nasıl buraya gelmişler? Bu kişileri, buraya getiren kişi kimdir? Bu da gösteriyor ki çocuk cinayetleri, belli bir el tarafından örgütleniyor. Aslında bu duruşmada, o suç örgütü adliyeye gelmiştir. Bu nedenle örgütü açığa çıkarmak hem güvenlik güçleri hem de yargı açısından kolaylaşmıştır.

Toplumumuzun gelenek ve göreneğine aykırı söz ve davranışta bulunan çocuk katillerin hangi kültürden beslendikleri iyice araştırılmalı. Aile yapıları incelenmeli. Atlas Çağlayan’ı öldüren çocuğun babasının bir suç makinesi olduğu açıklandı kamuoyuna. Bu tür ailelerde büyüyen çocuklar, devlet korumasına alınmalı. Bu konuda yasal düzenlemeler zaman geçirmeden yapılmalı. Suç makinesinin yetiştireceği çocuk da büyük bir olasılıkla suç makinesi olacak. Çünkü çocuğun ailesinden görüp öğrendiği bu. Ne yazık ki armut dibine düşüyor.

Çocuk yaştaki kişilerin tetikçi olarak kullanıldığı ölüm olaylarının bölücü, yıkıcı örgütlerin ülkemize açtığı yeni bir savaş türü olabilir. Bu nedenle durup dururken can alan bu kişilerin kaç yaşında olursa olsun yargılanırken çocuk sayılmaması gerekir. Çocuklar masumdur, onlar insan öldüremez. Eğer biri, gözünü kırpmadan insan öldürebiliyorsa o, çocuk değildir artık.

İnsanları gözlerini kırpmadan öldüren çocukların, bu kıyımı yaparken çok profesyonel oldukları gözlemlenmekte. Bu da onların bu konuda eğitildiklerini göstermekte. Konu basit bir çocuk cinayeti değil. Çok yönlü düşünülüp araştırılacak bir konu bu. Herkes, her kurum üzerine düşeni yapmalı. Bu işin savsaklanacak yanı yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Ocak 2026


ÖLDÜREN DE ÖLDÜRÜLEN DE ÇOCUK


Son yıllarda hiç yok yere öldürülen çocuklara sıkça rastlıyoruz. Bu ana kuzularını, öldürenler de ne yazık ki çocuklar… Çocuklar, yine akranları olan çocuklara gözlerini kırpmadan bıçağı saplıyor öldüresiye. Peki, bu çocuklar karşısındakinin ölümcül yerini nereden biliyorlar da ona göre saplıyorlar bıçağı? Bir insanı öldürmenin acımasızlığına, vicdansızlığına nasıl dayanıyor minicik yürekleri? Bu çocukların vicdanları, yürekleri, duyguları hangi suç bataklığında çürütülüyor?

Yukarıdaki soruların yanıtlanması çok önemli, ancak bir bebekten katil yaratan bir düzenin çocuklarımızı toprağa düşürmesi de çok düşündürücü. Üzülerek söyleyeyim ki çocuklarımızın çoğu, ekranlarla yönlendiriliyor. Onların duyguları, düşünceleri, bilinçleri, bakış açıları, vicdanları sanal bir dünyanın bilinmezliğinde oluşuyor. Ne yazık ki anne, baba, dede, nine, öğretmen ve diğer yakınlarının çocuklar üzerindeki etkisi giderek azalıyor. Buna koşut olarak Türk ailesi, sudan nedenlerle dağılıyor. Yine en kötü olanı da kimi anne ve babalar, çocuklarının kendi elleriyle sanal dünyanın bilinmezliğine teslim ediyorlar. Teslim ettikten sonra da bir daha geri alamıyorlar onları. Çünkü ekrana bağlanmadan önce çocuklar, neredeyse tüm insancıl özellikleri benliğinde, yüreğinde, bilincinde, vicdanında, sosyal ilişkilerinde ve yaşamının her alanında yaşatıyordu. Ancak ekran bağımlılığıyla bu insancıl özellikler yavaş yavaş uçup gidiyor gözlerimizin önünde ve bambaşka bir çocuk çıkıyor ortaya.

Son yıllarda gözünü kırpmadan insan öldüren çocukları anlatmak için Suça Sürüklenen Çocuklar (SSÇ) sözü kullanılmakta. Bu çocuklar, kendi aralarında çeteler kuruyorlar sanal ortamda. Derken işi ilerletip yine internet üzerinden büyük mafya örgütlerine katılıyorlar. Zaten bu örgütlerin sanal ortamda en iyi yaptıkları iş, burada tetikçi olarak kullanacakları çocukları avlamak. Çocuklar suç örgütlerinin oltalarına çabuk takılıyorlar. Neden mi?

Ekran bağımlısı çocukların çoğu; sanal ortamda vurdulu kırdılı, öldürmeli videolar izlemekteler. Ergenliğin verdiği güç ve tinsel patlamayla akranları üzerinde üstünlük kurmayı istiyorlar. Bunu da usları, yetenekleri, becerileriyle değil; yumruklarıyla daha ileri giderek silahlarıyla yapmaktalar. Bunun için de kafalarında bilgi yerine, ceplerinde öldürücü aletler, silahlar taşıyorlar.

Öncelikle bilginin bir insan için en büyük güç olduğunu çocuklarımıza benimsetmeli, bunu bir yaşam biçimine dönüştürmeli. Bilgi gücünün insanları baskı altında tutup onları yok etmek için değil, onları birleştirmek ve büyük toplulukları aydınlatmak için kullanılan bir yol gösterici olduğunu anlatmalı. Aile ve okulda bilgi, kültür, sanatla donatılmayan çocukların suç örgütlerine yem olmasının önü açılıyor. Çünkü çocukların yetiştirilmesinden sorumlu olan kişiler, görevlerini ne yazık ki yapmıyorlar. İnsan ve toplum yaşamı boşluk kabul etmez. Siz sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz, kötü niyetli kişiler anne sütü gibi temiz çocuklarımızı buldukları her fırsat ve ortamda avlayıp devşirirler. Demek ki çocukları, sanal dünyanın insafına terk etmemek gerek.

Çocuklar, yaşları gereği işledikleri suçlardan büyüklere göre daha az ceza alırlar. Bu nedenle suç örgütü liderleri, bu durumdan yararlanarak onlara adam öldürdüklerinde fazla ceza alamayacaklarını söylemekteler. İçerden çıktıklarında ise bir yiğit, kabadayı olacaklarını anlatarak beyinlerini yıkayıp suça koşullandırıyorlar. Bu nedenle günümüzde sanal ortamda örgütlenen suç örgütlerinin tetikçilerinin neredeyse hepsi çocuklardan oluşmakta. Anne ve babaların bin bir emekle yetiştirdikleri çocukları, ne yazık ki çıkar amaçlı suç örgütlerinin bayağı tetikçileri olmakta. Böylece bu çocukların yaşamları, gelecekleri, düşleri suç bataklığında solup gidiyor. Ne yazık ki tutukevlerimiz suç işleyen çocuklarla doluyor. Bu durumun rahatsız etmediği bir insanı düşünemiyorum bile.

Suç örgütlerinin eline düşen çocuklara, bir insanı nasıl öldüreceklerini önce videolarla öğretiyorlar. Ardından kentlerin çeperlerindeki ıssız yerlerde, ormanlık alanlarında sürü olarak yaşayan köpekler denek olarak kullanılıyor. Köpekler üzerinde uygulama yapılıyor. Neresine ateş edersen tek kurşunla öldürürsün hedefi. Veliler, çocuklarının kimlerle buluşup görüştüğünü, nerelere gittiğini denetlemeliler.

Mattia Ahmet Minguzzi, 24 Ocak 2025’te Kadıköy’de hiç tanımadığı ve yaşamında ilk kez karşılaştığı çocuklarca bıçaklandı. 9 Şubat 2025 günü beyin ölümü gerçekleşti. Minguzzi, aramızdan ayrılıp uçmağa vardığında on beş yaşındaydı. Ahmet, pazar yerinde kendisini öldüren çocuklardan birine çarpıyor. Çarptığı kişiye tüm insancıl inceliğiyle: “Pardon kardeşim!” diyor. Bu sözü, annesine küfür ya da cinsel saldırı sayan akranı çocuk, bu yüzden yaşamında ilk kez gördüğü birini toprağa düşürüyor. Bu cinayet hunharca işlendi. Defalarca bıçak saplandı onun minik bedenine. Yere düşünce tekmelendi akranlarınca. Minguzzi’yi yaşamdan koparan dört kişi de çocuktu. Onları böylesine hunharca insan öldürmeye yönelten neydi?

Atlas Çağlayan, on yedi yaşında bir çocuk… 14 Ocak 2026 günü hiç tanımadığı on beş yaşında başka bir çocuk tarafından yan baktı diye bıçaklanarak öldürüldü hem de ikizinin gözleri önünde. “Bana yan baktın.” diyerek bir insan öldürülür mü? On beş yaşında bir çocuğun hiç yoktan yere bu denli gözünü karartması neden? Sudan bir nedenle bir insanın canına nasıl kıyıyor bu çocuk? Okulda eğitimini sürdürmesi gereken bir çocuğu sokaklarda ölüm makinesine dönüştüren nedir?

Hem Ahmet hem de Atlas’ı öldürenlerin ilk ifadelerine bakınca bu çocukların nasıl ifade verecekleri, cezalarını hafifletmek için nasıl konuşacakları önceden onlara öğretilmiş. Okulda derslerine çalışmayan bu öldürücü robotlar, karakol ve savcılık ifadelerine iyi çalışıyorlar. Demek ki bir insanın canına gözlerini kırpmadan kıyan çocuklar, bir yerlerde eğitim görüyorlar. Buranın sosyal medya olduğu tartışma götürmez.

Her iki cinayetten sonra öldürenlerin yandaşlarının Ahmet ve Atlas’ın ailelerini telefonla arayıp şikâyetçi olmamalarını telkin etmekteler. Bunu da daha çok tehditle yapmaktalar. Şimdi usumuza şu soru geliyor: Bu çocuklar, ailelerin telefonlarını nereden buluyorlar? Bazı telefon numaralarını internetten bulmak olanaklı. Peki, burada bulamadıkları telefon numaralarını nereden, kim aracılığıyla ediniyorlar? Bu konuda kapsamlı araştırmalar yapılmalı. Aslında ülkemizin dört bir yanından açılan bu tehdit telefonları, suç örgütünün dağılımını gösteriyor. 

8 Eylül 2025 sabahı İzmir’in Balçova ilçesindeki Salih İşgören Polis Merkezini on altı yaşındaki bir çocuk silahla basıyor. İlk başta iki emniyetçimiz şehit oluyor. Çatışma saatlerce sürüyor. Saldırgan çocuk; siper almayı, ateş etmeyi çok iyi biliyor. Demek ki dersine çalışmış. Bu çocuğun internet üzerinden IŞİD’le bağlantı kurduğu ortaya çıktı sonradan. Ders çalışmayan, kitap okumayan sanat ve bilimle ilgilenmeyen bu çocuk, ekran bağımlılığı nedeniyle bir terör örgütünün militanı oldu. Bunun sorumlusu kim ya da kimler?

Yukarıda kamuoyunu en çok meşgul eden üç ayrı olayı örnek olarak gösterdim. Bu örneklere yüzlercesi eklenebilir. Neredeyse her gün öldürülen, öldüren çocukları işitiyoruz. AVM’lerde bıçaklı kavgalara karışan kızlara ve erkeklere rastlamaktayız. Sosyal medyada sözleşip belirlenen bir yerde, okul çıkışlarında bir araya gelerek kapışan çocukların görüntüleri yansıyor televizyon ekranlarına. Acımasızca birbirlerine vuran, yere düşenin tekmelenmesine tanık oluyoruz. Saldırırken Allah can verdi demiyorlar. Bu çocuklara “Düşene vurulmaz.” sözünü unutturan ne? Bu çocukları, atalarının binlerce yıllık geleneklerinden uzaklaştırıp Vahşi Batı’nın acımasızlığıyla yürekleri kin, nefret, acımasızlık ve insan düşmanlığıyla nasıl dolduruldu?

Gözlerine, yüzlerine nazar değer diye bakamadığımız güzelim çocuklarımızı yaşamlarından koparıp alan bir katliam düzeniyle toplum olarak birlikte savaşmalıyız. Çocuklarımızın yaşamlarına son veren bir sosyal medya düzeninden tüm çocukları kurtarmak başta ilgili devlet kurumları olmak üzere yurttaşlarımızın tümünün görevi değil mi? İnsanımızın can güvenliğini tehdit eden ekran bağımlılığı konusunda sorumluluklarını yerine getirmeyen tüm resmi ve özel kurumlar ile kişiler, bu cinayetleri olağanlaştırdıklarının farkındalar mı?

Akran zorbalığın ulaştığı en üst noktadır bir çocuğun, başka bir çocuğu öldürmesi. Bu nedenle okullarda, sokaklarda, dinlençlerde kümeler halinde birbirlerini döven çocukların uyguladıkları zorbalığı çocukça bulmak, “akran zorbalığı” deyip geçiştirmek çocukların öldürülmesinin yolunu açmaktır.

Geç kalmadan çocuklarımızı korumak zorundayız. Bu büyük bir memleket sorumluluğu ve ulusal güvenlik sorunu. Memleket sorumluluğundan kaçmak, kimseye yakışmaz.        

Ahmet Minguzzi ve Atlas Çağlayan’ın görüntülerine bakıyorum hep gülümsüyorlar. Gülümsedikleri fotoğraf makineleri, kameralar değil; yaşam... Gözlerine, yüzlerine, gülümsemelerine baktıkça yaşama besledikleri umutların bin bir çiçek açtığı bir gelecek bahçesini görüyorum. Onların umut, yaşam sevinciyle gülümsemelerini; üstünde yaşadığımız şehit kanlarıyla sulanmış kutsal topraklarımıza ekiyoruz. Bu ektiğimiz gülümseme tohumları, bin bir umudun, yaşamın kaynağı olacak.

Ahmet, toprağa düştüğü günden beri hep gözümün önündeydi içten gülüşüyle. Geceleri düşlerime giriyordu düşüyle. Şimdi de Atlas’ın gülüşü eklendi Ahmet’inkine. Sabahtan akşama dek onlarla yaşıyorum. Gece düşümde onlar var. Onlar, yüreğimde hiç solmayacak iki fidan…

Adil Hacıömeroğlu

                                                             19 Ocak 2026

TEKNOLOJİ, EĞİTİM İLİŞKİSİ


Teknoloji, yaşamımızın her alanına girdi. Hem de ne giriş…  

Teknoloji, yaşamın her alanına girer de eğitime girmez mi? Okullarımızın çoğu, eğitimde teknolojiden yararlanmakta. Derslerin çoğunda bilgisayarlar, akıllı tahtalar işbaşında. Böyle olunca öğretmenler ikinci plana düştü. Oysa eğitimin asıl öğesi öğretmen ve öğrenci, yani insan. Doğaldır ki ikinci plana düşen birinin değeri de ikincil olur.

Öğrencilerin çoğu, teknolojiyi eğitim için değil de oynamak, eğlenmek ve zaman geçirmek için kullanmakta. Asıl erişimleri, eğlence ve oyun… Bu da onları hazırcı yapmakta. Düşünmeden, sorgulamadan, kendi içinde tartışmadan, araştırmadan ellerindeki telefon, tablet ya da bilgisayarda gördükleri her şeyi doğru sayıyorlar.

Ekrana bağlanıp kalan öğrencilerin çoğu, bir metni düzgün olarak okuyamıyor. Çünkü derste olsun oyun oynarken olsun metinleri kendileri değil, başkaları okuyor onlara. Onlar, okunan metne bakmıyorlar bile. Baksalar da çoğu zaman ekranlardaki metin görünmüyorlar. Bundan da anlaşılacağı üzere metni gözle izleme olanakları yok! Böyle olunca da metinde anlatılan düşünce, duygu, olaya odaklanmaları olanaksız oluyor. Kulaktan dolma, üstünkörü bir öğrenme söz konusu. Bu da onların dikkat sürelerini azaltıp en alt düzeye düşürmekte. Dikkat ve konuya odaklanmanın olmadığı bir yerde öğrenmenin olabileceğinden söz etmek olanaksız.

Çocuklar, ekranda kısa videolar izlemeye alışmışlar. Bu nedenle okuma metinleri, devinimli ve değişken görsellikte olmadığından odaklanma güçlüğü ortaya çıkıyor. Oysa onlar, saniyelerle ölçülen bir zaman diliminde başlayıp biten devinimli rengârenk görselleri izlemeye alışmışlar. Bir tuşa dokunarak izliyorlar bu görselleri. Ne sayfa çeviriyorlar ne de okuyup emek harcıyorlar. Bir de okunacak metinler, onların izledikleri videolardan daha uzun. Bu yazıları okurken sıkılıyorlar bu yüzden. İnsan, sıkıldığı bir işte başarılı olabilir mi hiç?

Okuyamayan çocuk, yazı da yazamıyor. Çünkü her şeyi ekranda gördüğünden yazı yazmayı unutmuş bir kuşaktan söz ediyoruz. Yazı yazmaları istendiğinde gözlerini devirip öfkeleniyor ve iletişimi kesiyorlar karşısındakiyle. Çoğu zaman öfkelerini kontrol edemediklerinden kırıp döküyorlar bulabildikleri her şeyi. Onların yazı yazmaları bir eziyete dönüşüyor. Dört beş satır yazı yazıncaya dek akla karayı seçiyor. Yazmamak için kırk dereden su getiriyor. Niye yazmadığı sorulunca “Sevmiyorum işte yazı yazmayı! Niye yazıyoruz ki? Bilgisayarda yazsam olmaz mı?” yanıtlarını işitiyoruz onlardan. Onlar yazı yazılacak tek aracın klavye olduğu kanısındalar. Bu nedenle kalem tutmayı unutuyorlar. Düşüncelerini kâğıda dökemiyorlar. Bu nedenle de el kasları ve motor becerileri gelişmiyor. Beyinle el arasındaki ilişki kopuyor. Kısacası beyin, eli yönetemiyor.

Çocuğunun yazmadığını gören anne ya da baba, oturup kendisi yazıyor onun yazması gerekeni. Böylece çocuğuna iyilik yaptığını sanıyor. Oysa onun odaklanmasını sağlayacak, dikkat süresini artıracak ve motor becerilerini geliştirecek bir fırsatı yok ediyor kendi eliyle. Bu da çocuğuna yaptığı bir kötülük oluyor bilerek ya da bilmeyerek.

Ekran bağımlısı çocuk ve gençlerin en büyük özellikleri, uzun süre yerlerinde oturamamaları. En küçük sorunu, büyük bir tartışmaya dönüştürebiliyorlar. Bu tartışmalar, sert kavgalara dönüşüyor çoğu zaman. Karşısındaki kişinin, annesi, babası, öğretmeni, arkadaşı ya da tanımadığı biri olması çok da önemli değil. Çünkü bu öğrenciler, toplum içindeki sosyal statüleri çoktan yok etti kafasında. Ekran bağımlılığının getirdiği bencillik; onun önce kendisine, sonra da çevresindekilere olan saygısını çoktan yok etti.

Ekran bağımlısı çocuklar, gereksiz yere tartışmaya bayılır. Tartışmayı uzattıkça uzatırlar. Çünkü ekranda öğrendiklerini, yaşamın tamamı sanırlar. Bu nedenle yaşamın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçarlar köşe bucak.

Ne yazık ki dünyadaki teknolojik gelişimler, yapay zekâyı yaşamımızın ortasını yerleştirdi. Ekran bağımlıları, yapay zekânın her şeye egemen olduğu kanısındalar. Öğrenecekleri bir şey olunca ona soruyorlar. Oysa onu yönetenlerin verdiği izin kadar öğrenme olanağına sahipler yapay zekâdan. Şu anda dünyanın birçok yerinde bazı mesleklerin ortadan kalkacağı tartışılıyor. Yapay zekânın birçok meslek sahibini işsiz bırakacağı düşünülmekte bazılarınca.

Ekran bağımlısı çocukların ne yazık en eksik yanlarından biri, özgüvenleri. Yaşamlarında bir fark yaratmayı, üretken olmayı, özgün işler yapmayı uslarına getirmiyorlar bile. Oysa yaşamda kalmak için bir kişinin bazı temel becerilerini geliştirmesi gerekir. İnsan, yaşamı boyunca aklına hayaline gelmeyecek sorunlarla karşılaşır. Bunları teknoloji ve yapay zekâyla aşamaz hiç kimse. Bunları aşmak için kişinin kendi becerisine, gücüne, sağlıklı karar vericiliğine, mantıklı düşünmesine gereksinim var. Bu çocukların ne geçmişle bir bağı ne de bugünle gelecek arasında bir köprüleri var. Bu, onların kolsuz kanatsız bırakıyor. Yaşam savaşından onları koparıyor bağımlılıkları.

Çocuklarımızın yaşam savaşını kazanmaları için onları teknolojinin tutsaklığından kurtarmak gerekir çok geç kalmadan. Çünkü koca bir ömür, tutsaklıkla geçmez. Teknolojik bağımlılıktan kurtulan çocuklar, özgürlüklerine kavuşacaklar. Onlar için bundan daha iyisi var mı?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       18 Ocak 2026

ÇOCUKLARIN ÖNÜNDEKİ ÖRNEK(!) KİŞİLER KİMLER?


Çocuklar, büyüklerin davranışlarından öğrenir. Bu nedenle çocukların kişiliklerinin gelişip oturduğu bu dönemde, çocuklara örnek (rol model) olacak kişilerin özelliklerine, davranışlarına, yaptıkları işlere çok dikkat edilmeli. Örnek olacak büyüklerin aktöreleri, meslek başarıları, saygınlıkları, kültürel birikimleri çok önemli.

Peki, son yıllarda çocuklarımızın karşısında yukarıda belirttiğimiz nitelikleri taşıyan kişiler mi örnek olarak çıkarılıyor? Ne yazık ki bu soruya olumlu yanıt veremeyeceğim.

1980’den beri ülkemizde yerleşik Cumhuriyet kültürüyle harmanlanmış Anadolu’nun binlerce yıllık insanlık imbiğinden süzülüp gelen hoşgörüye, anlayışa, uzlaşmaya, dayanışmaya ve yardımlaşmaya dayalı gelenekleri hızla terk edildi. Bireycilik, “Gemisini kurtaran kaptan.” sözü uyarınca toplumculuğun önüne geçirildi birilerince. “Altta kalanın canı çıksın.” sözü, yeni düzeninin simgesi, itici gücü oldu. Sanki gizli bir el, içimizden insanlığımızı söküp almaya başladı. Ülkemiz, her alanda değişim yaşadı. Bu değişim, ne yazık ki olumsuz yönde oldu. Toplumumuz; siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, sanatsal, aktöresel ve bilimsel düşünüş alanında ters bir yola saptı. Spor bile sağlıklı olmak için değil, para kazanmak için yapılır oldu. Ne yazık ki topluma her şeyin parayla satın alınabileceği düşüncesi yerleştirildi. Kısacası, insanların paraya tapınması, aşılandı yediden yetmişe herkese.

24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce iyi konuşan, dürüst siyasetçiler örnekti topluma. Siyasetçilerin yalan söylemesi, yolsuzluk yapması son derece ayıp karşılanırdı. Sözünün eri olmayan siyasetçi, halkın içine çıkamazdı.

Yokluklar içinde büyük başarılara imza atan ve bunu halkıyla paylaşan, halkın içinde yaşayan sporcular gibi olmak isterdi çocuklarımız ve gençlerimiz. O dönemin sporcuları parayla değil, becerileri ve yetenekleriyle konuşurdu. Onlar için öncelik, giydikleri formayı terletmekti.

Dünya çapında bilim adamları ve yazarlarımızın ülküleri yol gösterirdi yaşam savaşımında yol bulmaya çalışan körpecik yüreklere. Onlar, çıkarı uğruna hiçbir kişi ve kuruma el etek öpüp yaltaklanmazdı. Halkından kopmayan yazar ve bilim adamları; çocukların, gençlerin önünde yol gösterici örneklerdi.

Dönemin ses sanatçılarını, tiyatrocularını, sinemacılarını ünlü olmaları şımartmazdı. Onlar, kendilerini ünlü yapan halkı küçümsemezlerdi. Geldikleri yeri unutmazlardı.   

Toplum içinde iyi, güzel konuşan; Türkçemizi doğru kullanan kişiler saygı görürdü. Ev giysileriyle insan içine çıkılmazdı. İnsan içine çıkılırken giyime kuşama özen gösterilirdi. İnsanın insana saygı göstermesi hem büyük bir gereklilik hem de zorunluluktu. Başka birine saygı göstermeyenin, aslında kendisine saygı göstermediği varsayılırdı.

Neyse sözü uzatmayıp günümüzde toplumun önüne çıkarılan örneklere bakalım.

Tek ayaküstünde düzinelerce yalan söyleyen siyasetçiler türedi memleketimizde. Kendi yalanını yalanlayarak böylece daha büyük yalanlarla halkı kandırmaya çalışan siyasetçiler boy göstermekte orta yerde yüzleri kızarmadan. Üstlendiği siyasal görevi, halkın çıkarına değil de bir avuç asalağın yararına kullanmaktan çekinmeyen pişkinler işgal etmekte yüce(!) orunları. Yolsuzluk yapmayı iş edinen aktöresizleri mi örnek alacak çocuk ve gençlerimiz?

Her gün onlarca televizyon kanalında daha çok siyaset ve spor tartışılıyor. Bağışlayınız beni bu kişiler tartışmıyor, aslından böğürerek kavga ediyorlar. Birikimsiz, özensiz, kendine ve karşısındakine saygısız, mevsime göre renk, esen yele göre yön değiştirenler çoğunlukta. Bu kişiler, halkımızın omurgasız dediklerinden.

Televizyonlarda haftanın yedi günü halkımızın izlediği diziler var. Bu dizler de akcamdaki tartışmalar gibi… Sürekli bağırış, çağırış kulakları sağır edip bilinçleri karartıyor. Kimse, kimseyi dinlemiyor. Zaten çoğunun dilinin kemiği yok! Herkes ağzına geleni söylemekte karşısındakine. Çoğu dizide aile içi cinsel ilişkiler, aldatmalar, yalan söylemeler olağanlaştırılmakta. Kimse, en yakınına bile sırtını dönemiyor hançerlenme korkusundan. İnsana, aileye, komşuya, akrabaya, arkadaşa güven yok! Herkes kötülüğün kaynağı olarak gösterilmekte. Ne yazık ki çocuklarımızın da gençlerimizin de önlerindeki örnekler bu dizilerdeki kişiler.

Yoksul ailelerden yetişip gelen birçok sporcu, eli para görünce geldiği yeri unutuyor. Forma aşkını rafa kaldırıp paraya tapınıyor nedense. Başarılarıyla değil de parasıyla, son model arabasıyla övünülmekte. Para aşkı öylesine kör etmiş ki gözlerini kendi takımının maçına bahis oynuyor hem de karşı takımın kazanacağı doğrultusunda. Böyle bir sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olduğundan söz edilebilir mi?

Yazarların ve sözde bilim adamlarının bir kısmı, özellikle de toplumun önünde görünür olanlar, binmişler bir alamete gidiyorlar kıyamete. Onlar da modaya uymuş. Siyasetçilere yakın duruyorlar dünyalıklarını kurmak için. Güce boyun eğip hizmet etmek, günümüzün geçer akçesi. Başarılı olup geleceği kurmak emekle değil, güçlünün yanında yer almakla olacağı düşüncesindeler. Doğaldır ki güce tapınmanın en önemli kıstası ikiyüzlü olmak… Yani “Giden ağam, gelen paşam” sözü uyarınca davranmak... Eskiden yazarlar, bilim adamları konuşurken ağızlarından bal damlardı. Şimdikilerin çoğu, ekranlara çıkınca sağa sola zehir saçmaktalar. Ne yazık ki bu kişiler de çocukların ve gençlerin önündeki örnekler.

Son yıllarda varsıllaşıp işadamı diye boy gösterenler var ortalarda. Bu kişiler sırtlarını dayamışlar siyasetçilere, aldıkları bu güçle “Devletim malı deniz, yemeyen domuz.” atasözünü yaşama geçiriyorlar. Herhangi bir siyasal ideolojisi yok bu kişilerin. Güç kimdeyse onun görüşündeler. Omurgaları olmadığından sağ sola dönmeleri çok kolay oluyor. Çünkü bu asalakların varlıkları tamamen siyasetçilerle kurdukları ilişkilere bağlı. Halkın sırtındaki kene gibiler. Kan emerek semiriyorlar.

Yine sözü çok uzattığımın farkındayım. Şimdi çocuklarımıza ve gençlerimize; devleti, halkı soyanları mı, omurgasızlıkları nedeniyle her biçime girenleri mi, uyuşturucu partilerinde kafalarını tütsüleyenleri mi, bahis oynayan futbolcu, çalıştırıcı, yönetici ve hakemleri mi, siyasetçilerin koltukaltlarına sığınmış gazetecileri mi, varsılın sofralarında meze olan sanatçıları mı, her yerden pıtrak gibi biten ne olduğu belirsiz ünlüleri mi, bedenini pazarlamayı beceri sanan biçimsiz, yapay, boya küplerini mi, güce tapınmayı bir yol sanan yolsuzları mı, yoksa kendine emanet edilen halkın parasını soysuzların kesesine akıtanları mı örnek almalarını önerelim?

Değişmesi gereken insanlık, aktöre dışı olan bu düzen. Çocuklarımızı ve gençlerimizi ekranlara bağımlı kılan da bu düzen değil mi?

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               17 Ocak 2026

SOSYAL MEDYA, ÇOCUKLARI YAŞAMDAN KOPARIYOR


Sosyal medya, çocuk ve gençlerimizi yaşamdan koparıyor. Onlar güzel kokulu goncayken açılıp dünyanın en güzel gülleri olamadan solup gidiyorlar ne yazık ki göz göre göre. Peki, çocuklarımızı, yaşama umutlarının en güçlü olduğu bir dönemde kimler, hangi nedenle goncayken dallarından koparıyor?

Dünya; tarih boyunca görülmeyen en acımasız yarışın, çekişmenin, bencilliğin, insanlar arası vahşiliğin, kan dökücülüğün kıskacında. İnsanın insana yaptığını tüm doğal yıkımları toplasanız yapmıyor. Sanırım şu çarpıcı örnek bu acımasızlığın hangi boyutta olduğunu anlatır sanırım. 1945’ten sonra dünyanın en büyük egemen gücü olan emperyalist Amerika Birleşik Devletleri, Hitler’in II. Dünya Savaşı sırasında neden olduğu insan ölümlerinin çok fazlasını öldürdü ya da öldürttü bugüne dek. Dünyanın beş kıtasını yıllardır kana boğdu bu doymak bilmeyen insan kanıyla beslenen vampir devlet. Ekonomik çıkarları, siyasal egemenliği için yapamayacağı kötülük yok ABD’nin. Zaten Amerika kıtasına, beyaz adam ayağını bastığı günden beri kan dökülmekte bu topraklarda. Öldürülen, soykırıma uğratılan halkları yazsak sayfalar yetmez buna.

ABD’yi bir avuç uluslararası tekel diyebileceğimiz varsıllar yönetmekte. Amerikan filmlerini izleyince bu ülkede her şeyin tozpembe olduğunu sanır çoğu kişi. Oysa gerçek böyle değil. Milyonları bulan evsiz kişinin yaşadığı topraklar burası. Halkın çoğunun yoksullukla boğuştuğu ve can güvenliğinin olmadığı, sağlıklı beslenemediği güya bir dünya egemeni. Kendi yurttaşı sesini çıkardığında cadde ortasından kurşunlandığı bir vahşi ülkeden söz ediyoruz. Doymak bilmeyen kapitalizmin beslendiği kaynak, insanın alınteri ve kanı.

Kimi zaman bizim basın yayın organlarımız ABD’nin bazı kentlerinde röportaj yapar bu ülkemiz yurttaşlarıyla. Daha çok ülkemizle ilgili sorular sorarlar. Bu ülkede, üniversite bitirmiş kişilerin bile haritada Türkiye’nin yerini gösterememelerini tuhaf karşılar bizim gazetecilerimiz ya da televizyoncularımız. ABD eğitim sistemi, çıkarlar üzerine kurulu… Seçkinlerin eğitimi çok güzel… Çünkü onlar, ülkeyi yönetecekler. Ancak halk, ülkeyi yönetmeyip yönetenlere hizmet edecek. Emperyalist kafaya göre hizmet edeceklerin, yönetileceklerin çok şey bilmesine gerek yok!

ABD’de aileler dağılıyor kapitalizmin çürümüşlüğüyle. İnsan, cinsiyetsizleştiriliyor. Doğadaki varlıkların hepsinin genleriyle oynanıyor. Dünya yetmemiş gibi uzayı da kirletiyorlar. 1945’ten beri çıkardıkları savaşlarda denedikleri, attıkları bombalarla gezegenimizin tüm dengesini bozdular. Birçok ülkede bu yüzden milyonlarca kişi sakat kaldı. Bazı yerlerde bugün ot bile bitmiyor.

Yıllardır teknolojik gelişmelerin merkezi ABD. Ne yazık ki yoksul ülkelerden aldığı beyin göçüyle teknolojik üstünlüğünü uzun süredir sürdürmekte. Ancak bunun da bir sonu olduğu kesin… Teknolojik üstünlüğü nedeniyle sosyal medya alanlarının çoğu bu ülkenin denetiminde. Toplumsal alanda çürümüş bu ülke, başka ülkeleri de çürütüp yok etmek istiyor. Bunun için de sosyal medya alanlarını kullanıyor. Hani çocuk ve gençlerimizin bağımlısı olduğu sosyal medya. “Niye çocuk ve gençler hedefleniyor?” diye sorulabilir. Çocuk ve gençler, bir toplumun geleceği. Onlar, geleceğimizi yok ediyorlar çocuk ve gençlerimizi elimizden çalarak. Bundan da anlaşılacağı üzere yüreğimizi söküyorlar yerinden. Bir toplum yürekleri sökülmüş insanlarla yaşayabilir mi?

Özellikle ortaokul ve liseye giden çocuklara bakın ve onları gözlemleyin. Kimler mi gözlemleyecek? Öncelikle anneler, babalar ve öğretmenler… Tabi ki bu iş için zamanları varsa… Ne yazık ki onlar da çocukları gibi ekran bağımlısı. Çoktan sosyal medyanın tutsağı olmuşlar. Evlerde, işyerlerinde herkesin elinde telefon… Kendilerince her şeyi, sosyal medyadan izleyip öğreniyorlar ABD’nin izin verdiği ölçüde ve biçimde. Toplumumuzda önemli bir insan kitlesi, sosyal medyanın tutsağı. Aslında bu sözüm olmadı, ABD’nin tutsağı demem gerekirdi. Çünkü onlar, düşünce, duygu ve istençlerini çoktan küresel emperyalizmin buyruğuna vermişler. Bu buyrulmayı da bilgilenme sanıyorlar.

Sekiz on yıl önceydi. Ülkemizin LGS’de ilk beş yüze giren bir lisesini bitirmiş ve yine ÖSS’de en üst puan diliminden öğrenci alan bir üniversitesinin en çok yeğlenen bölümünü kazanmış bir öğrencimle karşılaştım. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Çok yaşlanmış gibi geldi bana. Üzerinde bir hantallık, bıkkınlık vardı. Bakışları donuktu. Eski sıcaklığı, ataklığı yoktu. Kamburlaşmıştı gencecik adam. “Üniversiteyi bitirdin mi?” diye sordum. O: “Hayır öğretmenim, okuldan biraz sıkıldığım için kaydımı dondurdum. Biraz ara verdim dinleneyim diye.” diyerek yanıtladı beni. İçimden “Taş mı taşıdın sabahtan akşama dek de yoruldun.” tümcesi geçti. Oturup birer çay içtik. Benimle söyleşmek istemediğini anladım. Çünkü eskisi gibi göz teması kurmuyordu benimle. Bu, aslında içinde bulunduğu gerçeğiyle yüzleşmeme isteğiydi. Bunun için kaçıyordu konuşmaktan. Baktım ki konuşmamın bir yararı olmayacak vedalaşıp ayrıldık.

Eski öğrencimden ayrıldıktan hemen sonra annesini arayıp oğluyla karşılaştığımızı söyledim. Kadıncağız, buna çok sevindi. “Adil Bey, biraz konuşsaydınız onunla. Çok iyi olurdu. Buna gereksinimi var.” dedi üzgün bir sesle. Ben, onunla bir çay içtiğimizi, ancak çok fazla konuşamadığımızı anlattım. Bir şeyler daha söyleyecektim ki söyleyemedim. Telefondaki kadıncağız, ağlamaya başladı. Ne diyeceğimi şaşırdım. Az sonra beni arayıp yüz yüze görüşmek isteğini söyledi. “Tamam…” dedim. Bir hafta sonraydı sanırım eşiyle aradılar, bir buluşum yeri için sözleştik. İkisiyle de dostluğum vardı. Hem oğullarının hem de kızlarının öğretmeni olmuştum. Oturduk, söyleştik. Bir dokunup bin ah işittim. Dertleri çok büyük… Oğulları sabaha dek bilgisayarda oyun oynuyor, sosyal medyada zaman geçiriyordu. Annesi ve babası işe gitmek için kalkıp kahvaltı yaptıklarında genç adam uyuyor. Uzun süredir böyle bir yaşamı vardı. Ne yaptılarsa, kime gittilerse çözüm bulamadılar. Oğullarının benimle içtiği bir bardak çayı çok önemsediler. Oğullarıyla az da olsa söyleşmemi bir umut ışığı olarak gördüler. İkisi birden: “Ne olur öğretmenim, siz onu arayıp görüşün. Bakın yıllardır ilk kez biriyle oturup konuşmuş. Bu fırsatı değerlendirelim.” dediler. Dediklerini yaptım.

Türkiye’de çok az kişinin yakalayabileceği bir okul fırsatını eline geçirmiş bir genci, içine kapatan neydi? Ekran bağımlılığı… Yani küresel emperyalizmin dünyaya egemen olmak için kullandığı bir teknolojik aygıt. Bu genç; ailesinin, ülkesinin bağrından sökülüp alınmış, çürümüş kapitalizm tarafında çalınmış bir çocuk. Eğni ülkemizde dolaşsa bile duygu, düşünce ve istenci ele geçirilmiş.

Ortaokul ve lise öğrencilerinin çoğu, yaşamdan bıkmış durumda. Toplumsal ilişkileri kopmuş çoğunun, Yaşamdan tat almıyorlar. Amaçları, ülküleri yok! Bu nedenle mutsuzlar…

Kız ya da erkek çocukların hepsinden, yaşamanın bir anlamı olmadığını sıkça işitiyoruz. Bir işte çalışmanın anlamsız ve tutsaklık olduğunu, oysa kolay yollardan para kazanmanın olanaklarının önümüzde fırsatlar yarattığını söylemekteler. Kızların odalarında gizlice ağladığına tanıklık eden çok sayıda anne ve baba var. Konuşmaya çalışan anaatalara ne yazık ki bir şey söylemiyorlar. Erkek çocuklar da okula gitmenin gereksizliğinden söz etmekteler. Bir de bu çocukların ortak özelliği toplumun değer sistemini çokça ve inatla sorgulamaları. Aslında içleri yangın yeri, ancak sorunlarını bir türlü anlatmıyorlar. Küçük yaşta yaşamı anlamsız bulmaktalar. Birçok çocuk, anne ve babasına yaşamak istemediğini açıkça söylüyor. Ülkemizde binlerce çocuğun aynı olumsuz tümceleri kurması ve yaşamdan bıkkınlığının nedeni üzerinde kafa yormalı. Büyük bir felaket, göz göre göre üstümüze geliyor ve toplumun tümünün geleceğini ortadan kaldırmak için çığ gibi büyüyor u tehlike.

Çocukların sorunlarının, düşünüş biçimlerinin, dillerinin aynı olması biz büyüklere bir uyarı aslında. Bu uyarıyı önemseyip tehlikeyi kaynağından kurutmalı. Sorunun çözümü için anne, baba ve öğretmenlerin atacağı ilk adım “ilgi” olmalı. Sonrasında koşulsuz sevgi, içten saygı, duyumsatan bir güven gelmeli. Çocuklarla güven köprüsü kurulmalı ki, onlara göstereceğimiz ilgi, sevgi ve saygı o köprüden kolayca ulaşabilsin canı büyük, tenleri küçük yüreklere.

Yaşamaktan bıkan, amacı ve ülküsü olmayan çocuk ve gençlerle bir toplumun geleceği kurulamaz. Bu nedenle toplumsal bir dayanışmayla bu sorunu aşmak için işbirliği yapılmalı. Ülke bizim, çocuklar bizim… Geleceği, çocuklarımız kuracağına göre o gelecek de bizim…

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       16 Ocak 2026

 

DUYGULARI YOK EDEN BAĞIMLILIK

 

Ekran bağımlılığı, çocuk ve gençlerin duygularını hızla yok ediyor. Peki, bu nasıl oluyor?

Uzun süre ekrana bakan kişi, giderek yaşamın gerçeklerinden kopuyor. Yaşamın karşıtlıklar üstüne kurulu gerçekçiliğini unutuyor bu yolla. Sorun çözme yeteneğini de yitiriyor ekranın soyut, göz boyayıcı, aldatıcı ortamında. Yaşam; olumlusu olumsuzu, iyisi kötüsü, yalanı gerçeği, eğrisi doğrusu, inişi yokuşu, acısı tatlısı, mutluluğu üzüntüsü, ilgisi ilgisizliği,  varlığı yokluğuyla bir bütün. Sanal bağımlılığı olan kişi, yaşamın bu gerçeklerini ne yazık ki göremiyor. Çünkü onun yaşamını belirleyen, dünyanın gerçeklerden uzak, başkalarınca kurgulanmış sanal bir yaşam. Aslında buna yaşam demek de pek uygun değil. Çünkü yaşam sanal değil, dinamik ve gerçektir.

Yaşamın içindeki kişinin duygu ve düşünceleri vardır. Kişiyi yönlendiren onun duygu ve düşünceleri. Duygu ve düşüncesi olmayan biri, et ve kemik yığınından başka bir şey değil. Herkesin birbirinden ayrı düşünce ve duygularının olması, insan olmanın varsıllığı, güzelliği, öngörülmezliği, çekiciliğidir. Bir toplumun içinde yaşayan insanlar, tanıştıkları günden başlayarak birbirlerini keşfederler. Her geçen gün yeni keşifler olur. Bu da insanların birbirlerini sevmesini, saymasını, güvenmesini, insanca ilişkiler kurmasını sağlar. İnsanca ilişkiyi oluşturan da duygu ve düşünce. Duygular, düşünceler kişiyi; başkalarıyla ilişkilerinin nasıl olacağı konusunda yönlendirir.

Ekrana odaklanan kişi, yaşamın gerçeklerini giderek göremez. Bu da onun zaman içinde gerçekçilikten uzaklaşmasına neden olur. Gerçekçilikten uzak bir yaşam; tatsız tuzsuz, lezzetsiz ve renksizdir. Zaten “yaşam” diyoruz. Neden mi? Çünkü yaşam dediğimiz şey, somut bir gerçeklik, sanal değil. Yaşam, yaşamakla ilgili, y7ani canlılığın smgesi… Sanal dünyada bir yaşam yok, olan biten yalnızca bir göz aldatmacası, bir beyin yanılsaması.

Ekran bağımlısı kişinin tüm ilişkileri, tükenmeye yönelik… Çünkü sanal dünyada asıl olan tüketim… Ekran, “Kullan, at” mantığıyla işlemekte. Bu da burada izlenenlerin kolayca değersizleştirilmelerine neden olmakta. Değersizlik, salgın bir sayrılık gibi… Önce kişiyi sarıp sarmalayıp tutsaklaştırmakta. Sonrasında bu salgın, kişinin çevresine yayılıyor hızla.

Ekran bağımlılığının en hızlı tükettiği şey ise sevi(aşk)… Ekranların yaşamlarını biçimlendirdiği, duygu ve düşüncelerini yönlendirdiği gençler karşı cinse seviyle bağlanmıyorlar. Erkek olsun kız olsun karşı cinsle günlük, kısa süreli ilişkilerden yana. Şıpsevdiler. Sorsan, karşı cinsten olan arkadaşına derin bir sevi duyduğunu söyler. Ancak bu sevi, yaz yağmuru gibi kısa sürede yağıp geçiyor. Bu yaz yağmuru gibi sevilerde en az olan şey, iletişim… Zaten günlük yaşamda bir araya geldiklerinde birbirleriyle değil, ekranlarla konuşuyorlar. En çok yaptıkları iş, bir yeiçe gitmek... Orada birbirlerinin gözlerine bile bakmıyorlar, konuşmuyorlar neredeyse. Ekranlardan fırsat bulduklarında sevişiyorlar. Sevişmenin dışında sosyal bir ilişkileri yok gibi. Böyle olunca birbirlerinden kısa sürede bıkıyorlar. Çünkü ilişkiyi besleyecek, seviyi kökleştirecek ne bir duygu ne de düşünsel kök var.

Bağımlı kişinin tek sevisi var, o da ekran. Ekranın dışında bağlılık duyacağı bir şey yok gibi. Bu nedenle karşı cinsle ilişki, pamuk ipliğine bağlı. Niye mi?

Neredeyse tüm televizyonlarda (Birkaç televizyon kanalı bunun dışında.) yıllardır magazin izlenceleri yapılır. Topluma daha çok örnek olabilecek sanatçılar, varsıl kişiler, sporcuların ne yaptıkları, kimi zaman özel yaşamları, ağırlıklı olarak da sevileri anlatılır. Bu izlencelerde en çok işittiğimiz ise “…  yeni bir aşka yelken açtı.” tümcesidir. Aslında her şey bu tümcede saklı. Bu tümceyle “aşk” sözcüğündeki tılsım ortadan kaldırılıyor.  Bunun gelgeç bir şey olduğu vurgulanıyor. Bu algı, topluma yerleştiriliyor. Böylece toplum, geçici ilişkilere yönlendiriliyor. Ne yazık ki yaşamını ekranlara göre düzenleyen kişiler, kendisine dayatılanı kolayca kabulleniyor. Demek ki, sevi böyle gelip geçici bir şey, diye düşünüyor.

Ünlüler dünyasında kadın ve erkek arasındaki ilişkilerin çoğu bir çıkar üstüne kurulmakta. Bu tür ilişkileri “aşk” olarak adlandırmak, aşka en büyük ihanet... Aşkta çıkar olmaz; yürek, bağlılık, güven, derin sevgi, sonsuz saygı olur. Ekranlar, dilimizin derin anlamını yok ediyor. Sözcüklerimizin anlatmak istediğini, içeriklerini değersizleştiriyor. Yine dilimizin insancıl yönünü, hiçe sayıyor. Böylece anadilimiz varsıllığını yitirip kısırlaşıyor.

Üzülerek söyleyeyim ki, ekranlar kişileri çoklu ilişkiye (çok eşliliğe) yönlendirmekte. Bu da toplumumuzun temelini oluşturan aile kurumunu yok ediyor. Çok eşlilik, aile kurumunu ortadan kaldırır. Ayrıca genetik karmaşaya neden olur bu durum. Bu da sağlıksız kuşakların doğup büyümesine yol açar.

Bir toplumda her şeyin kolayca tüketilmesi alışkanlık durumuna gelmesi, kişileri mutsuzluk batağına sürükler. Duygular da günlük yaşamdaki gereksinmelerimiz de dostluklarımız da kolayca tüketilmemeli. Tüketim alışkanlığı büyük bir savurganlık. Şimdi diyeceksiniz ki duyguların savurganlığı olur mu? Hiç olmaz mı? Her şeyin savurganlığı olur. Bu nedenle kişi, elindeki soyut ve somut varlıkların değerini bilmeli. Bu konuda tutumlu olmalı. Hele sevi konusunda değerbilirlikten vazgeçmemeli. Dünyada en zor bulunan şey, insan ve onun sevgisini hak etmek değil mi?

Ekran bağımlılığı, bireyselliği her yönden kutsamakta. Böyle olunca başka kişilerle yaşamı paylaşma kültürü, alışkanlığı, gereksinimi giderek yok oluyor. Çünkü bireysel yaşamın merkezinde bağımlı kişi var. Onun toplumsal gereksinimi(!)  ise sanal ortamın düşsel kişileri, oyunları, kendince renkli saydığı ortam olmakta. Bu durum, bağımlının gerçek yaşamda insanlarla uyumlu ilişki kurmasını güçleştiriyor. Toplumsal yaşamdan kopan bağımlı; zamanla insanlarla ne konuşacağını, neleri paylaşacağını, kendi dışındaki bireylerle sosyal ilişkilerinin düzeyini, onlarla sevgi, saygı ve güvene dayalı bir sosyalleşmenin kurallarını anlayamıyor. Anlasa da bunları nasıl uygulayacağını bilmiyor. Çünkü bağımlı kişinin temel sorunu, karşılaştığı asıl güçlüğü gerçek yaşamın kurallarına, insan ilişkilerine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma, onu giderek toplumdan uzaklaştırmakta.

Bireyselliğin kutsandığı bir düzende genç kızlar ve erkeler arasında seviden söz edilebilir mi? Sevi, iki kişilik olduğuna göre burada bencil davranmanın, bireysel düşünmenin yeri olmaz.

Ekran bağımlılığı, yaz sıcağında okyanusun ortasına düşen birinin boğulmamak için yaşamda kalma çabasına benzer. Boğulmakta olan kişi, suda çırpınırken susuzluğunu gidermek için denizin tuzlu suyunu yutar elinde olmayarak. Tuzlu su içen kişi, kısa zamanda çok daha fazla susar tuz nedeniyle. Susadıkça daha çok deniz suyu içer. Bu döngü sürdükçe kişi, çok fazla deniz suyu içerek kendi kendinin boğulmasına neden olur. Kurtuluşunu kendi eliyle yok eder.

Ekran bağımlısı kişilerin çoğu; kurtuluşu, yine sanal ortamda arar. Oysa onu gerçekçilikten, toplumsal yaşamdan, doğadan koparan bağımlılık. Çözüm ekranda değil, gerçek yaşamın içinde. Bağımlı kişiyi, bu büyük ve insanı yok eden sorundan kurtaracak olan uzman sağaltımcılara başvurmaktır. Çocuklarımızı, gençlerimizi ekran bağımlılığından kurtarmak için toplumsal bir seferberlik başlatılmalı. İlgili devlet kurumları bu konuda sorumluluk almalı.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       15 Ocak 2026