TOPLUMSAL DENGESİ BOZULAN ÜLKE


Türkiye’nin toplumsal dengesi hızla bozuldu. Bu dengenin bozulması, içinden çıkılmaz birçok sorunu da birlikte getirdi. Ülkemiz, 24 Ocak kararlarını yaşama geçiren 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle büyük ve geniş kapsamlı bir toplumsal kırılma yaşadı. Bu kırılma, her geçen gün çoğaldı. Kırılmanın yarattığı toplumsal ayrışmalar başladı. Toplum kesimleri, yapay nedenlerle kümeleşip diğer kesime dişlerini gıcırdatmaya başladı. Bu durum, toplumumuzu kutuplaştırıp düşmanlaştırdı.

İlk bozulan ülkemizin ekonomik dengesi oldu. 1980 öncesi en üst gelire sahip olanlarla en alttakiler arasında uçurum yoktu. Varsılla yoksulun sofrası, üç aşağı beş yukarı aynıydı. Her iki kesimin giyimi kuşamı, günlük yaşayışı pek ayırt edilmezdi. Yoksullar ve varsıllar aynı mahallelerde oturur; çocukları aynı sokaklarda, aynı oyunları oynar; aynı okullara giderdi. Her iki kesimin çocukları da ilkokulda kara önlük, ortaokul ve liselerde okulların neredeyse hepsinin belirlediği kıyafetleri giyerlerdi. Birbirinin aynı olan giysiler içinde yoksulla varsılın çocuğu fark edilmezdi.

12 Eylül’den sonra yoksulla varsıl arasındaki gelir makası açılmaya başladı. Bu, giderek uçuruma dönüştü. Varsıl daha çok varsıllaşırken yoksul da daha çok yoksullaştı. Böyle olunca çocukların okulları, varsılla yoksulun mahalleleri, her iki kesimin giysileri, karınlarını doyurdukları aşevleri, yaşam biçimleri, uyurken gördükleri düşleri değişti. Toplumsal ayrışmanın ilk en belirgin olanıydı bunlar.

Ülkemizin inandığı değerler, siyasetin çıkarcı çekişmelerine meze yapıldı. Toplumu bir arada tutan Atatürk devrimleri, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, devletin saygınlığı, dinin yürekleri temizleyici gücü, tarih bilinci, onur duyduğumuz kahramanlık efsaneleri, ülkü birlikteliğimiz, kültürel etkileşimimiz, sanatsal üretkenliklerimiz, bilimsel ilerlememiz, insanın insana güveni ucuzlatılıp ayağa düşürüldü. Toplumumuzun yapıştırıcısı olan bu değerlerle basın yayın organlarında dalga geçmek nedense moda oldu. Dostluk ve kardeşliğin yarışmacı alanı olan spor; iki takım yandaşlarının birbirlerine ağzı açılmadık küfürlerin yapıldığı iğrenç, pis kokulu, leş zihniyetli, düşmanlık dolu bir duruma getirildi. Karşı takıma küfreden binlerce kişi, insan olmaktan çıktı. Cenneti ayaklarının altında bize sunan analara sövmek beceri sanıldı. Bu iğrençliğe katılarak insanlar özsaygılarını lağım kuyularına yuvarladı kişilikleriyle. Toplum, kokuştukça kokuştu. Toplumu yönetenler, cüzdanlarını her geçen gün şişkinleştirenler, vicdanlarını iyice yoksullaştırıp bu kokuşmuşluğun leşlerini servet edindiler.

Toplumsal ayrışmanın en kötü yanı duygusal kopuştu. Cebine bol parayı hangi koşullarda olursa olsun indirenler, yoksula burun kıvırmaya başladı. Yoksul kişiler, aşağılanmaya başlandı. Parası olmayan kişiye değer verilmez oldu. “Paran kadar konuş.” devrine girildi. Varsıllık toplumsal yaşamda, televizyon ekranlarında gösterişe dönüştü. Dünyada tarımsal üretimiyle kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye, küresel egemenlerin dayatmasıyla gerçek dışı ekonomik politikalar yüzünden tarlalarında, bahçelerinde üretim yapamaz oldu. Tarımsal üretimi değersizleşip azalan çiftçiler, zorunlu olarak kentlere göç ettiler. Hızlı göçün yarattığı işsizlik, derin bir yoksulluğun nedeni oldu. Yoksullaşan kitlelerin özgüvenleri azalıp giderek umutları yok oldu. Kentin kıyısında köşesinde büyüyen çocukları, gençlik çağında mesleksiz ve işsiz topluluklar oluşturdu. Bu da aile içi çatışmaları, komşular arası kavgaları, giderek gençlerin çeteleşmesine neden oldu. İşte suç örgütleri bu durumdan yararlanarak bu mesleksiz işsiz kitleden kendilerine tetikçiler devşirdiler ucuza.

Sabahtan akşama, akşamdan sabaha dek elinde telefonla kendini avutmaya, mutsuzluk dolu zamanı geçirmeye çalışan çocuk ya da genç, kendi görüşünce ona umut olabilecek yollar aradılar ekranlarda. Buradan suç örgütlerine açılan kirli kapıyı keşfettiler. “Bu kirli kapıdan girersem bir gün bu işin başı olabilirim.” diye düşündü çaresizlik içindeki gençler. O zaman da herkese hükmedebilirdi. O kirli kapının ötesi çok karanlık olduğunda görünmüyordu. Olsun, o karanlığı dağıtıp kendine aydınlık bir yol açabilirdi. Umudunu, geleneğini, geleceğini, ülküsünü, amacını, kendine saygısını yitiren ve yoksulluk için yok olduğunu duyumsayan çocuk ve gençlerden oluşan kitlenin önüne kurtuluş çaresi olarak suç örgütleri çıktı. Ne yazık ki denize düşen yılana sarıldı. O yılan, zamanı gelince çocuk ve gençlerimizi sokarak beyinlerini, yüreklerin, dünyalara sığmaz düşlerini, dillere destan insanlıklarını felç etti. Felç olan beyinler, kolayca tutsaklaştırıldı çetelerce. Kundakların süt kokan, sevmeye doyamadığımız bebekler, birer katil sürüsüne dönüştürüldü.

Yurttaşlarımızın çoğu gelecekten umudunu yitirdiği için bahis oyunlarına yönelip uyuşturucu tuzağına düşmekteler. Bahis, kumar, uyuşturucu bağımlılığı aileleri parçalayıp ocakları söndürüyor. Bir de buna artan fuhşu eklemek gerek. Fuhuş, toplumdaki temel çürümelerden biri. Bu aileyi cepheden vuruyor. Fuhşa sürüklenen kadınların ailenin temel direği anne olmaları, neredeyse olanaksız bir şey. Fuhuş, uyuşturucu, bahis, kumar bunların hepsi birbiriyle ilişkili toplumsal çürümeler. Toplumuzu, bu çürümeyle kokuşmaya başladı; toplumsal denge hızla bozuluyor. Bu da geleceğimiz için en büyük tehlike…

Çocuklarımızın gül olmasına fırsat verilmeden goncayken dalından koparanlar işte bu kokuşmuş düzenin leş çukurlarında yetiştiler. Binlerce yıldır uygarlık yaratan bir toplumu yalnızca nereden, nasıl kazanıldığı belli olmayan para ülküsüne odaklandıran bir sistemin geldiği son noktadır burası. Toplumsal kırılmadan, çürümeden rahatsız olan milyonlarca insanımız var. Güzel insanların sorumluluk alarak bir araya gelme zamanıdır. Bizler omuz omuza verirsek dağları devirir, akarsuların yönünü değiştiririz. Yeter ki yüreğimizdeki umut tomurcuğunu yok etmeyelim.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       21 Ocak 2026


4 yorum:

  1. Bu gidisin ustesinden gelmek icin ise kultur devrimiylle baslamak gerekiyor.

    YanıtlaSil
  2. Kalemine Efendi Kalan , Adil öğretmenim,

    “Bu satırlar, bozulan toplumsal dengenin yalnızca düzeni değil, insanın iç dünyasını da nasıl yaraladığını derin bir dille anlatıyor. Okurken durup düşünmemek mümkün değil. Yazınız, sadece sorunları değil aynı zamanda yeniden birlik olma umudunu , inancını okura hissettiryor.. Duyarlılığınız için teşekkür ederim.”
    Usunuza, yüreğnize sağlık.👏👏Kaleminizin izi daim , okuru bol olsun..🙏🏻📚🌺🍀

    YanıtlaSil
  3. ​Sayın Adil Hacıömeroğlu,

    ​Kaleme aldığınız bu metin, sadece bir toplumsal eleştiri değil, aynı zamanda kolektif hafızamıza tutulmuş bir aynadır. Yazınızda altını çizdiğiniz 1980 sonrası yaşanan "toplumsal kırılma", sosyolojik literatürde Anomi (Kuralsızlık) dediğimiz durumun en somut tezahürüdür. Durkheim’ın ifade ettiği gibi, toplumsal bağlar zayıfladığında ve bireyleri bir arada tutan ortak değerler sistemi (kolektif bilinç) aşındığında, toplum bir "organik bütünlük" olmaktan çıkarak birbirine diş bileyen kümeler yığınına dönüşür.

    ​Sizin de belirttiğiniz gibi, yoksulla varsılın arasındaki mesafenin sadece ekonomik bir veri olmaktan çıkıp; gidilen okul, oturulan mahalle ve kurulan hayallerde bir "ontolojik kopuşa" dönüşmesi, toplumsal sözleşmemizin ağır bir yara aldığını kanıtlıyor. Eskiden mahalle kültüründe var olan "görünmez sosyal güvenlik ağı", yerini "paran kadar konuş" diyen acımasız bir piyasa ahlakına (ya da ahlaksızlığına) bıraktı.

    ​Felsefi bir perspektiften baktığımızda; bir toplumu bir arada tutan şey, paylaşılan trajediler ve ortak zaferler kadar, insanın insana duyduğu "temel güven" duygusudur. Bugün suç örgütlerinin pençesine düşen gençlerimiz, aslında sadece ekonomik yoksulluğun değil, aynı zamanda bir "anlam yoksulluğunun" kurbanlarıdır. Anlamın olmadığı yerde, güç ve şiddet en kestirme varoluş biçimi olarak sunulmaktadır. Değerlerin "meze yapıldığı", kutsalların metalaştığı bir atmosferde; gençliğin o kirli kapılardan geçmesi, bir tercihten ziyade sistemin dayattığı bir sürüklenmedir.

    ​Ancak yazınızın sonunda vurguladığınız o "umut tomurcuğu", bizim çıkış yolumuzdur. Sosyolojik olarak yeniden bir "biz" inşa etmek, sadece ekonomik adaleti sağlamaktan değil, aynı zamanda vicdanı ve insanlık onurunu merkeze alan bir pedagojiyi hayata geçirmekten geçer. Sorumluluk alan "güzel insanların" omuz omuza vermesi, bir romantizm değil; bu toplumsal kokuşmuşluğa karşı tek panzehirdir.

    ​Bu kıymetli farkındalık yazınız için bir meslektaşınız ve bir sosyolog olarak teşekkür ederim. Toplumsal dengemizi yeniden kurmak, önce teşhisi doğru koymakla başlar. Siz bu yazıyla, neşteri tam da yaranın üzerine vurdunuz.

    ​Saygılarımla,

    ​Sîyâmettin Şentürk

    YanıtlaSil
  4. Bahsettiğiniz gibi maalesef bu çürüme 1980 yıllardan sonra merhum turgut Özal zamanında başladı. dört eğilimi birleştiren Turgut Özal bir koyu üç alma politikasını izlediği gençlerin çalışmadan bazı şeyleri kazanabileceklerini ima etti. zengin daha çok zenginleşti fakir daha çok fakirleşti. tespitleriniz doğru katılıyorum sizlere teşekkür ediyorum

    YanıtlaSil